Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 3. Sayfa - Korkularlaalay

SELMÂN-i FÂRİSÎ

Hakikat Araştırıcısı

Bu seferki kahraman, İran'dan…

Bu İran ülkesinden, bundan sonra birçok müslüman İslâm'la ku­caklaşacak ve onların arasından imanda, ilimde, dinde ve dünyada sa­­halarında erişilmez eş­siz insanlar çıkacaktı. İslâm'ın zirveleri ve dehaları olacak... Hiçbir İs­lâm bel­desinde görülmeyen üstünlükte ve eşsizlikte insanlar... Felsefede, tıpta, fıkıhta, ast­ronomide, buluş ve icatta, mate­matikte dev­­rinin ve sahasının en bü­yükleri... Her bir ufuktan doğacaklar, bütün beldeleri aydınlata­caklar... İslâm'ın ilk asırlarında sayıları ol­dukça kabarık… Birçok bölgelere dağıldılar, va­tanları farklı farklı ama dinleri bir…

İslâm'ın bu yayılışını Resûlullah haber ver­mişti… Hayır, bu bizzat Al­lah Teâlâ tarafından ona gerçek bir söz olarak vaat edilmişti. Çok za­man geçmedi. İslâm sancağının bütün bel­deler ve saraylar üzerinde dalgalan­dığını gördü.

Selmân bu olaya şahit olanlardandı… Hen­dek savaşı günleriydi. Hicretin be­şinci senesi… Yahudi liderleri, müşriklerle anlaşıp, müs­lü­man­la­ra saldırmak için Mek­ke'ye giderler… Amaçları bu yeni dini kökünden kazımaktır.

Bu korkunç, anlaşmalı harbin planını yap­tılar: Kureyş ve Gatafan dı­şarıdan Medine'ye saldıracaklar, henüz Medine'de ikamet et­mek­te olan Benî Kurayza da müslümanları iç­ten ve arkadan vuracaktı. Böylelikle müslü­man­lar iki ateş ara­sında kalacaktı.

Resûlullah'a Medine'ye doğru bir ordunun yak­laşmakta olduğu ha­ber ve­rildi. Müslü­man­lar büyük bir korkuya kapılmıştı. Nitekim bu du­­rumu Kur'ân şöyle tasvir eder: "Hatırlayın ki, size üstünüzden ve altı­nızdan gelmişlerdi. Ha­­tır­layın ki, gözler korkudan fıldır fıldır olmuş, kalp neredeyse göğüslerden dışarı fırla­yacaktı. Allah hakkında kuş­kuya düşmüştü­nüz." (Ahzab, 33/l0)

Ebû Süfyân ve Uyeyne b. Hısn komutasın­daki yirmi bin kişilik bir ordu, Muhammed (s.a.v.) ve dinini ortadan kaldırmak için, Medi­ne'nin etrafını çepe­çevre kuşatmaya başladı­lar. Bu ordu sadece Kureyş'ten oluşmuyordu. İslâm'ı bir tehlike olarak gören bütün kabilele­rin müttefik kuvvetinden meydana geliyordu.

Bütün düşmanları bünyesinde toplayan son saldırıydı. Kabile kabile, ce­maat cemaat, fert fert...

Müslümanlar ise kendilerinin içindeki zor konumun idrakindeydiler.

Allah Resûlü istişare için bütün ashabını top­­­ladı.

Kendilerini savunma ve savaşma husu­sun­da ittifak ettiler. Ama bu nasıl bir savunma ol­malıydı?

Uzun bacaklı, gür saçlı, Resûlullah'ın kendi­sini son derece sevdiği ve hür­met gösterdiği biri öne çıktı. Bu Selmân-i Farisî idi. Medine'yi şöyle bir gözden geçirdi, etrafını inceledi. Me­dine dört taraftan dağlar ve kaya­larla korunan bir şehirdi. Ancak bazı geçitler ve açıklıklar vardı. Kendi ülkesi İran'da uygulanan bir harp hilesi vardı: Hendek. Eğer bu geçitlere ve ge­çilebilecek her yerin önüne geniş hendekler ka­zılırsa düşmandan korunmak ve şehri sa­vun­mak kolay olacaktı.

Allah Teâla müslümanların beklediği çıkış yo­lunun ne olduğunu bili­yordu. Kureyş böyle bir hendek taktiği bilmiyordu. Dolayısıyla ansı­zın karşılaştıkları bu olaydan dolayı psikolojik olarak sarsıldılar. Allah'ın gön­derdiği şiddetli bir kum fırtına­sıyla da dayanamayıp mevzile­rini boşaltmak zorunda kaldılar. Neticede Ebû Süfyân geldikleri yere geri dönmeleri için nida ettirmek zorunda kaldı. Büyük hayallerle gel­diler, hor, zelil, perişan ve çökmüş olarak dön­düler.


Hendek kazma işinde bütün müslümanlarla birlikte Selmân da yerini almış ve kazma işinde aktif olarak çalışıyordu. Resûlullah da elinde balyoz müslümanlarla birlikte çalışı­yordu. Öyle bir yere gelindi ki, kaya bir türlü parçalanmak istemiyor, vurulan balyoz dar­belerine karşı koyuyordu. Selmân son derece güçlü ve boyca bir hayli uzun olmasına rağ­men bu kaya karşısında aciz kalmış; darbeleri para etmemişti. Bunun üzerine Allah Resûlü'ne giderek, hendeğin yerinin değiştirilmesini talep etti. Aksi takdirde bu inatçı kaya ile mücadele imkânsızdı.

Resûlullah (s.a.v.), Selmân ile beraber ka­yanın bulunduğu yere geldi ve kayayı inceledi. Kaya hakikaten çetindi. Resûlullah (s.a.v.) balyozu istedi ve sahâbesinden balyo­zunu vuracağı yerden uzak durmalarını istedi. Allah Re­sûlü (s.a.v.) besmele çekip, iki mübarek eliy­­le balyozu sımsıkı kavradı ve var gücüyle kayaya indirdi.

Daha sonra Selmân, çıkan ateş parçasın­dan Medine'nin aydınlandı­ğını gördüğünü söy­lemiştir.

Resûlullah (s.a.v.) tekbir getirerek şöyle seslendi: "Allahu ekber! İran'ın anahtarları bana verildi. Bana Hîre şehrinin köşkleri ve Kis­ra'nın Medain'i gösterildi. Ümmetim oraları fethedecektir."

Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) ikinci defa vurdu. Aydınlık tekrar ortalığı kapladı. Pey­gamber (s.a.v.) tekbir getirerek buyurdu: "Allahu ek­ber! Bana Roma şehirlerinin anahtar­ları verildi. Kızıl köşkleri, sarayları bana göste­rildi. Üm­metim oraları da fethedecek­tir."

Sonra Resûlullah (s.a.v.) üçüncü bir darbe daha indirdi kayaya. Bu darbeyle kaya tama­men parça­landı. Bu esnada Resûlullah (s.a.v.) kendi­sine Suriye ve San'a köşklerinin gösteril­diğini ve diğer yeryüzü şehirleri­nin gönderle­rinde de bir gün İslâm sancağının dalgalanaca­ğını bildirdi. Bunun üzerine müslümanlar bü­yük bir iman coşkusuyla şöyle ses­lendi­ler:

"Bu bize Allah ve Resûlü'nün bir vaadidir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir."

Hendek kazılması görüşünü dile getiren ve geçen müjdelerin veril­mesine sebep olan ka­yayla karşılaşan Selmân, bütün bu müjdelerin ger­çek olduğuna, yaşayarak, gözleriyle göre­rek tanık oldu. Çünkü o, İran'ın ve diğer yer­lerin fethinde bizzat bulun­du. Suriye, San'a, Mısır ve Irak sa­raylarını gördü. Bütün yeryü­zünün, hidâyet ve hayır ışıklarını saçarak, yüksek minarelerden yayılan o mübarek sesle sarsıldığını gördü.

 

 


İşte o… Medain'deki evinin önünde otur­muş, etrafına toplanan­lara hakikat yolunda ge­çirdiği merhaleleri, çektiği çileleri anlatıyor. İranlılara, atalarının di­ninden Hıristiyanlığa ve daha sonra İslâm'a nasıl geçtiğini anlatıyor.

Aklını ve ruhunu kurtaracak bir yol aramak için baba yurdundan gurbete atılışını...

Hakikati bulma yolunda, köle pazarında nasıl satıldığını...

Allah Resûlü (s.a.v.) ile nasıl karşılaştığını ve ona iman edişini anla­tıyor.

Haydi, onun meclisine biz de sokulalım ve hi­kâyesini ondan dinleye­lim…

 

 


 "Ben, İsfahan'ın "Cey" denilen köyünden­dim.

Babam köyün reisiydi.

Babamın en çok sevdiği kişiydim. Mecusilik dinini öğrenmek için çok çalıştım. Nihayet on­ların ateşgedesi oldum. Ateşin sönmemesi için onu sürekli gözetimde tutardık.

Babamın bir çiftliği vardı. Bir gün beni oraya gönderdi. Yolda Hıristi­yanların bir kilise­sine uğradım. İbadetlerini işittim. Girdim ve ne yaptıkla­rına baktım. Gördüğüm ibadetleri ho­şuma gitti. Kendi kendime: "Bu bizim din­i­miz­den daha hayırlıdır." dedim. Güneş batana ka­dar orada kal­dım. Ne babamın çiftliğine gittim ne de tekrar yanına döndüm. Niha­yet beni ara­maya adam gönder­di.

Hıristiyanlara dinlerinin aslının nerede ol­duğunu sordum, bana: "Şam'dadır" dediler.

Döndüğümde babama şöyle dedim: "Kili­selerinde ibadet eden bir topluluğa rastladım. İbadetleri hoşuma gitti. Anladım ki, onların dini, bizimkinden daha ha­yırlı."

Karşılıklı uzun süre konuştuk, tartıştık. Beni ikna edemeyince, aya­ğıma zincir vurdu ve beni hapsetti.

Hıristiyanlara, onların dinine girdiğime dair haber gönderdim ve şa­yet Şam'dan bir kafile gelirse, dönmeden önce bana haber vermele­rini istedim. Çünkü o kafile ile birlikte Şam'a gitmek istiyordum. İsteğimi yerine getirdiler. Ben de ayağımdaki zinciri kırdım ve onlarla birlikte Şam'a gittim.


Şam'a vardığımda, oranın en bilgilisinin kim olduğunu sordum: "O kilisedeki pisko­pos­tur denildi." Bunun üzerine ona gittim, olanları an­lat­tım. Onun ya­nında kalmaya baş­ladım. Hizmet ediyor, ibadetlerimi yapı­yor ve ilim öğreniyordum. Ama piskopos kötü bir adamdı. İnsanlar fa­kirlere dağıtsın diye topla­dıkları sadakayı kendisine getiriyorlar; fakat o bu sadakaları kendisi için depoluyordu.

Bir gün o öldü. Onun yerine başka birini geçirdiler. İçlerinde o adamdan daha dindarını görmedim. Her işinde Allah'a yönelen, âhireti arzulayan, dünya­ya karşı isteksiz, kendini iba­dete vermiş biriydi.

Daha önce hiç kimseyi sevmediğim kadar onu sevdim. Fakat Allah'ın tak­diri gerçekleşip, ölüm ona da gelince şöyle dedim: "Gördüğün gibi takdir-i ilâhî gelmiş durumda. Bundan son­rası için bana ne emreder, ne tavsiye eder­sin?" Şöyle dedi: "Ey oğul! Musul'daki bir adam dışında be­nim yolumda ve bulunduğum hâl üzere olan birini tanımıyorum."


O vefat edince Musul'daki rahibin yanına gittim. Durumu ona anlat­tım. Allah'ın kalmamı dilediği kadar bir zaman onun yanında kaldım. Derken ölüm ona da geldi. Ondan da bana tav­siyede bulunmasını iste­dim. O da Nusay­bin'de yaşayan bir âbidi bana tavsiye etti.

Ona gittim, durumu ona da izah ettim. Al­lah'ın dilediği kadar bir zaman onunla kal­dım. O da öteki dünyaya gitmek üzereydi ki, tavsi­yede bulunmasını istedim. Bana Rum toprak­larında bulunan Ammûriye şeh­rindeki bir ada­ma katılmamı tavsiye etti. Ben de ona ka­tılmak üzere yola koyuldum. Onunla birlikte yaşamaya başladım. Geçimim için sığır ve ko­yunlar edindim…

Ölüm ona da geldi. "Kime gitmemi tavsiye edersin?" dedim. "Ey oğul!" dedi. "Bu dinde bizim gidişatımızda olan kimseyi bilmiyorum. Bu yüzden kimseyi sana tavsiye edemem. Fa­kat İbrahim (a.s.)'ın dini üzere gönderilecek Peygamber'in gelme zamanı yaklaşmıştır. Ka­rataşlı iki da­ğın arasında bulunan bir şehre hicret edecektir. Eğer ona ulaşmaya güç yeti­rebilirsen, durma git. Onun çok açık mucizeleri vardır. Asla sadaka kabul etmez; ama hedi­yeyi kabul eder. İki omuz kemiği arasında pey­­­gamberlik mührü vardır. Onu gör­düğün zaman tanırsın."

Bir gün bir kervan geldi. Ülkelerini sordum. Anladım ki, onlar Arap yarı­madasından. On­lara: "Şu sığırlar ve koyunlar karşılığında ül­kenize beni götürür müsünüz?" dedim. "Evet." dediler. Onlarla birlikte yola ko­yuldum. Ama yolda bana zulmettiler ve beni bir Yahudi'ye köle diye sat­tılar. Yahudi'nin memleke­tine va­rınca, birçok hurma ağacı gördüm. Oranın bana anlatılan ve son Peygamber'in hicret edeceği yer olabilece­ğini düşündüm. Ama de­ğildi. O Yahudi'nin yanında bir müddet kaldım. Bir gün Kurayza oğulları Yahudilerinden biri geldi ve beni satın aldı. Sonra da Medine'ye götürdü. Burasının bana anlatılan yer oldu­ğuna kesin kanaat getirdim.


Kurayza oğulları yurdunda adamın hurma bahçesinde çalışmaya başladım. Sonunda Hz. Peygamber (s.a.v.), peygamber olarak gön­derildi ve Medine'ye hicret etti. Kuba'da Amr b. Avf oğullarının evinde konakladı. O sırada ben hurmanın tepesinde, efendim olan kişi de altında oturu­yordu. Amcasının oğlu ona gele­rek: "Şu Kayle oğullarını Allah kah­retsin! Kuba'da bir adamın etrafına üşüşmüşler. Mek­ke'den geliyormuş, pey­gamber olduğunu söy­lüyorlar!"

Allah'a yemin olsun ki, adam bunu der de­mez, beni bir heyecan sardı; aya­ğım kaydı, nerdeyse efendimin başına düşüyordum. Hızla aşağı indim. "Ne dedin? Ne dedin?" demeye başladım. Efendim elini kaldırdı ve çe­neme şiddetli bir yumruk indirdi. "Sana ne ondan! Sen işine bak!" dedi. İşime dön­düm. Akşam olduğunda yanıma biraz hurma aldım, çık­tım ve Kuba'da Allah Resûlü'ne (s.a.v.) geldim. Ya­nına girdiğimde orada sahâbeden bir grup vardı. ona (s.a.v.) şöyle dedim: "Siz ihtiyaç sa­hibi­sin, gurbettesin. Yanımda sadaka için ayır­dığım biraz yiyecek var. Bulun­duğun yer bana haber verilince buna en layık olanın siz olduğunu dü­şündüm ve size getirdim."

Yanına koyduğumda, ashabına "Allah'ın is­mini anarak yiyiniz!" bu­yurdu. Ama o elini hiç uzatmadı. İçimden "Vallahi, işte birinci pey­gam­berlik işareti… O sadaka yemiyor." de­dim.

Sonra eve döndüm. Sabahleyin ona biraz yi­yecek daha götürdüm:

"Görüyorum ki, sadaka yemiyorsunuz. O zaman şu yanımdaki şeyi size hediye etmek is­tiyorum." dedim ve önüne koydum. Asha­bına: "Al­lah'ın ismini anarak yiyin!" dedi ve kendisi de onlarla beraber yedi. Kendi ken­di­me "İşte vallahi bu ikincisi… Hediye yiyor." dedim.

Allah'ın dilediği kadar bekledim. Sonra tekrar yanına gittim. Onu bir cenazeyi uğur­larken buldum. Üzerinde ince kadifeden bir elbise vardı. Selâm verdim; sırtının en yüksek yerini görmek için uzandım. Ne yapmak iste­diğimi anladı. Bürdesini hafif kaldırdı. Pey­gamberlik alâmeti iki omzu arasından gö­ründü. Tıpkı rahibin bana anlattığı gibiydi.

Tuttum, öptüm ve ağladım. Sonra Allah Re­sûlü (s.a.v.) beni çağırdı. Önünde diz çök­tüm, şimdi size anlattığım gibi başımdan ge­çenleri ona anlattım. Sonra müslüman ol­dum. Köle olmam, Bedir ve Uhud'a katıl­mama engel oldu.

Bir gün Resûlullah (s.a.v.): "Efendinle an­laş­­ma yap da seni azad et­sin." buyurdu. Ben de an­laşma yaptım. Sahâbîlere bana yardım et­meleri için emretti. Allah Teâlâ bana hürriyeti nasip etti. Artık hür bir müslümandım. Hendek Savaşı'nda ve diğer savaşlarda bulundum."

İşte bu şekilde Selmân-i Farisî hayat hikâ­yesini, hak dini araştırmada başından geçen­leri anlattı. Rabbine ulaştı ve tarihte bir iz bı­raktı...

Ne ulu insandır bu?!...

Ne yüce duygulardır ki bunlar, onu dünyevî zevklerden koparıp, be­laların, meşak­katlerin içine sürüklüyor?..

Hakk'a nasıl bir yöneliş, nasıl bir Hak dostluğudur ki bu, baba yur­dundan, çiftlikle­rinden, nimetlerinden sahibini çıkarıyor, bilin­mez bir meçhule doğru sürüklüyor? Bir ülke­den diğerine, bir şehirden başkasına sürükle­nerek... İnsanları, dinlerini, mezheplerini ya­şantılarını göz­lemleyip araştırarak... Köle ola­rak satılıncaya kadar Hak peşinde bu ıs­rarlı yolcu­luğunu, bitmek bilmez azmini sürdürü­yor… Allah Teâla onun sevabını tam olarak veriyor, Hak ile bütünleştiriyor, Resûlü'ne (s.a.v.) erdiriyor, uzun ömrü içinde yeryüzü­nün birçok şehrinde İslâm sancağının dalgala­nışına tanık yapıyor. Müslü­manların bu şehir­leri hidâyet, adalet ve mede­niyetle baştan başa donatışlarını gösteriyor.

 

 


Gayreti ve sadakati böyle olan bir adamın Müslümanlığının daha başka nasıl olmasını bek­­leyebiliriz? Müttaki iyi kimselerin İslâm'ı idi, onun Müslümanlığı. Zühdü, zekâsı ve tak­va­sıy­la insanlar içinde Hz. Ömer'e en çok ben­ze­yendi.

Günlerce Ebü'd-Derdâ ile bir evde beraber kaldılar. Ebü'd-Derdâ ge­celeri ibadet ediyor, gündüzlerini ise oruçla geçiriyordu. Selmân onun bu şekilde ibadette aşırıya gitmesini ten­kit ediyordu. Bir gün onu bu kara­rından vaz­geçir­meye çalıştı. Çünkü yaptığı ibadet niha­yetinde nafile bir ibadet idi. Ebü'd-Derdâ onu kınayarak: "Beni Allah için oruç tutmak ve na­maz kılmaktan alıkoymak mı istiyorsun?" dedi. Ce­vaben Selmân: "Gözlerinin ve ev hal­kının senin üzerinde hakkı vardır. Oruç tutma­dığın günler olsun, bazen namaz kıl ve bazen uyu." dedi. Bu durum Allah Re­sûlü'ne (s.a.v.) iletildiğinde şöyle buyurdu: "Selmân ilimle yoğ­­rulmuş­tur." Allah Resûlü (s.a.v.) onun ze­kâ­sının ve ilminin çoklu­ğundan övgüyle bah­se­di­yordu. Aynı şekilde ahlâkını ve dinini de çok beğeni­yordu.

Hendek gününde ensâr "Selmân bizden­dir!" diyor; muhacirler de "Hayır Selmân biz­den­­dir!" diyerek buna karşı çıkıyorlardı. Allah Re­sûlü (s.a.v.) sesini yükselterek: "Selmân biz­­­den, ehlibeyttendir!" buyurdu. Selmân ger­çek­ten bu şerefe lâyıktı…

Ali b. Ebû Tâlib ona "Lokman-ı Hakim" la­kabını takmıştı. Selmân öldük­ten sonra Hz. Ali'ye onu niçin böyle isimlendirdiğini sordu­lar: "O bizden, ehlibeyttendir. Lokman gibi sizde kim var? İlk ilim ve son ilim ona verilmiştir. İlk kitabı ve son kitabı o okumuştur. O, bitmeyen bir deryadır."

Sahâbe içinde yüce bir makama ve onurlu bir yere sahipti. Hz. Ömer'in hi­lafetinde bir gün Medine'ye ziyarete gelmişti. Hz. Ömer bir başkasına yapmadığı bir muameleyi yaptı ona. Bütün ashabı topladı şöyle dedi: "Haydi, hep beraber Selmân'ı karşılayalım." Medine kena­rında Selmân'ı karşılamaya çıktılar. Selmân, Al­lah Resûlü (s.a.v.) ile karşılaştı ve ona iman ettiği günden itibaren, hür bir mü'min mücahit ve abid bir kimse olarak onunla birlikte yaşadı. Aynı şekilde Halife Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r.anhum) ile de birlikte yaşamış, Hz. Osman­'ın hi­lafeti döne­minde âhirete göç etmişti.

O senelerin çoğunda, İslâm bayrağı yer­yüzü ufuklarında dalgalan­mış, ganimet ve ciz­yeden elde edilen hazineler yığın yığın Medi­ne'ye ak­mış, düzenli gelir ve maaşlar hâlinde insanlara dağıtılmıştı.

Neredeydi Selmân böyle bir bolluk esna­sında? Biz bu servet, bu re­fah ve bu rahatlık günlerinde onu nerede bulabiliriz?

Gözünüzü iyice açın!..

Şu gölgelikte oturan heybetli ihtiyarı görü­yor musunuz? Elindeki hurma yaprağını iyice bükerek ip ve sepet yapmaya çalışan ihtiyarı...

İşte o Selmân'dır!..

Ona iyi bakın…

Kısalmış elbisesine iyice bakın!.. Öyle kı­salmış ki, dizleri görüle­cek…

O bu sade yaşantısına rağmen…

O, bol bol infak ederdi. Yılda dört bin - altı bin dirhem arasında ge­liri olurdu. Bunun tü­münü dağıtır, sadece bir dirhem bırakırdı. O bu ko­nuda şöyle der: "Bir dirhem ile hurma yaprağı alırım. Ondan imalât ya­parım. Üretti­ğimi üç dirheme satarım. Bir dirhemi ile tekrar hurma yap­rağı satın alırım. Kalan bir dirhemi aileme harcarım, bir dirhemi de sa­daka olarak veririm. Eğer Ömer b. Hattâb, beni bundan alı­koymasaydı, hepsini infak ederdim."

 

 


Sonra ne, ey Muhammed'e uyanlar??..

Sonra ne, ey bütün zaman ve mekânların şerefli insanları!

Biz, Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Zer gibi bazı sahabîlerin darlık içinde ya­şadıklarını ve takvalarını duyunca zannederiz ki, bu, Arap yarı­madasının tabii yaşantı şeklidir.

Şimdi ise İranlı bir zatın huzurundayız. Bolluk, refah ve medeniyet diyarı... O fakir değildi; aksine insanların en seçkinlerinden idi. Niçin malı, mülkü, serveti terk etti de el emeği ile kazandığı bir dirhem ile gü­nünü idare et­meye çalıştı?

Niçin emirliği reddediyor, ondan kaçıyor ve şöyle diyordu: "İki kişiye reis olmakla toprak yemek arasında kalırsan, toprağı ye."

Niçin reis olmaktan ve bir yere tayin olun­maktan kaçıyordu? Ancak bir seriyenin içinde cihada gitme durumunda kalırsa iş değişi­yordu. Ama bir yere vali olmaktan korkuyor, bunu kendine yakıştıramıyordu.

Sonra kendisine yüklenilen reislikten, yö­neticilikten helal olarak ve­rilen maaşı al­mak­tan neden kaçınmıştı? Hişam b. Hassan, Ha­san'dan naklen şöyle der: "Selmân'ın maaşı beş bin dirhemdi. Üç bin kişiye emir tayin edilmişti. Ama o yarısını ya­tak, yansını da el­bise olarak kullandığı bir aba ile hutbe okurdu. Maaşı veril­diğinde, almazdı. Sadece eliyle ka­zandığından yerdi."

Niçin bütün bunları yapardı? Niçin dünya­dan el-etek çekmişti? Hal­buki o, bol nimet içinde yetişmişti.

Cevabı kendisinden alalım. O ölüm yata­ğın­da, ruhu Rabbine ka­vuşmaya hazır iken Sa'd b. Ebû Vakkâs onu ziyaret etti. Selmân, hüngür hüngür ağlıyordu.

Sa'd: "Seni ağlatan nedir ey Ebû Abdullah? Allah'ın Resûlü (s.a.v.) senden razı ola­rak ve­fat etmiştir." dedi.

Selmân: "Vallahi, ölümden korktuğumdan ve­ya dünyaya olan bağ­lı­lığımdan ağlamıyo­rum. Resûlullah (s.a.v.) bizden söz almıştı ve demişti ki: "Sizin dün­yadan olan nasibiniz, yol­cu­nun azığı kadar olsun". Şimdi ise görüyorsun et­ra­fımda bir sürü karartı var."

O karartıyla eşyayı kastediyordu. Sa'd di­yor ki: "Baktım, etrafında temiz bir tabaktan başka bir şey yoktu. Ona: "Ey Ebû Abdullah, bize tav­siyede bulun!" dedim."

"Ey Sa'd!" dedi, "Bir işe kalkıştığında, bir hüküm vermek duru­munda kaldığında veya yemin ettiğinde Allah'ı hatırla!.."

Dünyadan işte böyle bir anlayışla aldığı bir malı, makamı ve şanı vardı. Resûlullah'ın (s.a.v.) ondan ve bütün ashâbından aldığı söz şuydu: "Dünyalık mal, mülk edinme­yecekler ve dünyadan ancak bir yolcunun azığı kadar bir şeye sahip olacaklar."

Selmân verdiği sözü tutmuştu. Bununla birlikte ruhunun ebedî yol­culuğa çıkaca­ğını anlayınca, korkudan gözleri yaşla dolmuştu. Halbuki yegane malı mülkü, yemek yediği bir tek kaptı. O kapda hem su içiyor, hem abdest alıyordu. Bununla birlikte yine de korkuyordu.

Demedim mi size, o, insanlar içinde Hz. Ömer'e en çok benzeyendir diye?

Medain'e vali tayin edildiği ve orada valilik yaptığı günlerde bile ya­şantısında hiçbir şey değişmedi. Valilikten tek bir dirhem bile al­madı. Yine hurma dalların­dan imal ettiği şey­lerle geçimini temin etti. Elbisesi, sadece eski mütevazı bir abadan ibaretti.

Bir gün Şam'dan incir ve hurma yükü ge­tiren bir adam yolda Selmân'a rast­ladı. Adam baktı ki, gelen fakir, aşağı tabakadan bir kimse. Yükü ona taşıtabileceğini ve karşılı­ğında para verebileceğini düşündü. Selmân'a işaret etti. O da adama yö­neldi. Adam: "Şu yükü taşır mısın? dedi. Selmân yükleri yük­lendi ve bir­­likte yü­rüdüler.

Yolda giderlerken bir topluluğa rastladılar ve selâm verdiler. Onlar da: "Selâm valiye ol­sun" diye cevap verdiler.

Şamlı adam "Selâm valiye olsun…? Hangi valiye?" diye içinden geçiri­yordu. Birtakım in­sanlar, koşarak gelip, "Yükünü alalım ey vali­miz!" de­diklerinde adamın şaşkınlığı had saf­haya varmıştı.

Şamlı anladı ki, bu adam Medain valisi Sel­mân-i Farisî'den başkası değildir. Hemen ellerine sa­rıldı, bin bir özür ve af diledi. Yükü indirmek için atıldı. Ama Selmân başını salla­yarak "Hayır, ta ki evine kadar ulaştı­racağım." diye adamı geri çevirdi.

Bir gün soruldu: "Sana valiliği kötü, çirkin gösteren nedir?"

Cevap verdi: "Başlangıcının tatlı, ayrılma­nın acı olması."

Arkadaşı bir gün evine geldi. Bir de ne gör­sün?.. Selmân hamur yo­ğuruyor. "Hizmetçin nerde?" diye sordu. "Onu bir iş için gönder­miştim. İki işi birden yapmasını uygun bulma­dım." diye cevap verdi:

Ev dediysek de hatırlayalım: Bu nasıl bir evdi?.. Selmân bir ev yap­tırmaya karar ve­rin­ce, bir ustaya sordu: "Nasıl bir ev yapacak­sın?" Usta zeki biri olduğundan Selmân'ın takva ve zühdünü biliyordu, şöyle dedi: "Endi­şelenme!... Sıcağa karşı gölgelik, soğuğa karşı sığınak, dik durunca kafanın değeceği, uza­nınca ayaklarının dokunacağı bir ev olacak."

Selmân: "Tamam, bu şekilde yap." dedi.

 


Selmân'ın kendisine yöneleceği, bağlana­cağı dünya hayatının bir güzelliği yoktu. O sa­dece hanımından, uzak güvenilir bir yerde gizleme­sini istediği bir şeyi vardı. Ölüm hasta­lığına yakalandığı, öldüğü günün sabahında hanımına: "Gizlemeni istediğim keseyi getir!" dedi. Hanımı hemen onu getirdi.

Bu, içinde misk kokusu bulunan bir kese idi. Celvelâ şehrinin fet­hinde eline geçmiş ve öleceği gün sürünmek üzere saklamıştı.

Hanımından bir bardak su istedi, sonra elindeki miski sulandırarak eritti ve: "Bunu etrafıma dök. Çünkü buraya birtakım kullar gelecek ki, onlar yemek yemezler; sadece gü­zel kokudan hoşlanırlar." dedi.

Kadın bunu yapınca, ona kapıyı üzerine ka­payıp, biraz dışarı çıkma­sını söyledi. Kadın çıktı. Biraz sonra döndüğünde mübarek ruhu­nun dünyadan ayrılmış olduğunu gördü. O mele-i alâya katılmıştı. Allah Re­sûlü (s.a.v.), arkadaşları Hz. Ebû Bekir, Ömer ve diğer şehitlerle buluş­muştu.