Muhtelif - Hacc - Kucuk
MEHMET PEKER
1962 Tatvan/Bitlis doğumlu olan yazar; 1983-1990 yıllarında, yurt dışında, ilahiyat alanında yüksek öğrenimini tamamladı. 1997’de Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri, Tefsir Anabilim Dalında “Kur’an’da Tevbe Kavramı” üzerine yüksek lisans tezini verdi. 1992-1994 yıllarında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde orta öğretimde öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi olarak çalıştı. Halen aynı üniversitenin ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Hacca Niyet
Mehmet Peker
BEKA YAYINLARI
Çatalçeşme Sok. Üretmen Han
No: 18 Cağaloğlu / İstanbul
Tel.&Faks: 0212 512 51 66-512 45 43
BEKA YAYINLARI
İnceleme – Araştırma: 5
HACCA NİYET
Mehmet Peker
1. Basım, Temmuz 2002
Dizgi
Beka
İç Tasarım/Baskı Hazırlık
Osman Arpaçukuru
Kapak Tasarım
Apajans
Baskı-Cilt
Bayrak Mat. Ltd. Şti.
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ ........................................................................................................... 11
GİRİŞ ............................................................................................................... 15
HAC NEDİR? ................................................................................................ 21
Haccın Sözlük anlamı ........................................................................ 21
Haccın Istılahî Manası ....................................................................... 21
Hac Ne Zaman Farz Kılındı? .......................................................... 23
Haccetmenin Hükmü ....................................................................... 23
Umrenin Hükmü ............................................................................... 27
Haccı Geciktirmenin Hükmü .......................................................... 29
Hac Çeşitleri ....................................................................................... 37
1- Haccı İfrad ........................................................................ 37
2- Haccı Temettü. ................................................................. 39
3- Haccı Kıran....................................................................... 40
Haccın Faydaları................................................................................ 42
Haccın Diğer İbadetlerden Farklı Özellikleri............................... 47
Haccın Sosyal Yönü ......................................................................... 51
Kimler Haccetmelidir?..................................................................... 57
Hacın Farz Oluşunun Şartları......................................................... 58
1-Müslüman Olmak. ............................................................. 58
2-Buluğ ve Akıl...................................................................... 59
3-Hür Olmak. ........................................................................ 60
4-Yeterlilik Şartları ................................................................ 63
a-Bedeni Yeterlilik. ........................................................ 63
b-Mali Yeterlilik. ............................................................ 64
c-Emniyetin Sağlanmış Olması.... ............................... 69
Hac İbadetine Yolculuk................................................................... 72
Bu Yolculuğa Kişinin İstekli Olması ve Ona
Hazırlanması Gerekir ....................................................................... 72
Haccın Mikatı .................................................................................... 76
a-Mikat Zamanı (Hac Zamanı)........................................... 76
b- Hac ve Umre için Mikat Mahalleri................................ 80
Haccın Rükünleri (veya Şartları) ..................................................... 81
İhram Giymek. .................................................................................. 81
a-Müslüman için İhram Ne Anlama Gelmektedir?........ 82
Niyet Etmek ...................................................................................... 86
b-İhramda İken Neden Bazı Şeyler Yasaklanmıştır?...... 87
İhrama Girenlerin Yapması Gereken Hususlar........................... 90
Telbiye Getirmek .............................................................................. 90
Niçin Telbiye? .................................................................................. 91
Mekke’ye Varış................................................................................ 93
Kâbe’nin Tarihi................................................................................. 95
Kâbe’yi İlk İnşa Edenler.................................................................. 99
1-Melekler.............................................................................. 99
2-Hz. Adem........................................................................... 99
3-Hz. İbrahim ve Hz. İsmail............................................. 100
Kâbe’nin Çeşitli Zamanlardaki Onarımı...................................... 101
Kâbe’yi İlk Görünce....................................................................... 103
Kâbe’de İlk Tavaf........................................................................... 105
Kudum Tavafı ................................................................................. 106
Ziyaret (İfada) Tavafı...................................................................... 107
Vedâ Tavafı ...................................................................................... 108
Hacerü’l-esved................................................................................. 110
Makam-ı İbrahim …….................................................................... 117
Zemzem Suyu ................................................................................... 122
Sa’y Yapmak..................................................................................... 130
Arafat’ta Vakfe ................................................................................ 136
Arafat İsmi Nereden Gelmektedir?.............................................. 136
Rahmet Dağında Vakfeye Durmak Farz mıdır?......................... 137
Vakfenin Zamanı............................................................................ 138
Arafat Gününün Fazileti ve Hikmetleri....................................... 140
Müzdelife’de Vakfe ve Meş’ari’l-Haram...................................... 151
Mina .................................................................................................. 156
Cemrelerin (Taşlama) Yeri............................................................ 157
Cemrelerin Zamanı ......................................................................... 158
a-Akabe (Büyük) Cemresi.................................................. 158
b-Teşrik Günleri.................................................................. 158
Cemre Atmanın Hikmeti ............................................................... 159
Hedy (Kurbanlık) ............................................................................ 163
İslâm’a Göre Hedy’in Çeşitleri ..................................................... 165
a-Vacip Olan Hedy (Kurbanlık)....................................... 165
b-Nafile Olan Hedy............................................................ 168
Kurbanın Hikmeti .......................................................................... 168
Hac ve Kurban İlişkisi................................................................... 173
Tıraş Olmak ..................................................................................... 179
Niçin Tıraş Olmalı? ........................................................................ 180
Medine Ziyareti ............................................................................... 182
MEDİNE’NİN FAZİLETİ...................................................................... 189
Mescid-i Nebevi’nin Fazileti......................................................... 192
Medine ve Diğer Ziyaret Yerleri.... ............................................... 194
HACININ YOLCULUKTAN DÖNERKEN
GÖZETECEĞİ ADAP............................................................................ 199
BİBLİYOGRAFYA ................................................................................... 203
![]()
İTHAF
1998 YILINDA ALLAH’IN RAHMETİNE KAVUŞAN AİLEMİZİN BÜYÜĞÜ VE HEPİMİZE BÜYÜK EMEKLERİ OLAN AMCAM HASAN PEKER’İN AZİZ HATIRASINA…
![]()
ÖNSÖZ
“İnsanları hacca çağır, yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler. Ta ki, kendi menfaatlerine şahit olsunlar. Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken, O’nun adını ansınlar...” (Hac, 22/27-28)
Hamd, kainatın yaratıcısı, terbiye edicisi, hidayet veren, dirilten, öldüren, hayat ve memat elinde olan, Kâbe’nin ve âlemlerin Rabbine mahsustur; O’na hamd ve sena olsun. Salât o Nebiyyu’l-Muhterem olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen, rehberimiz, önderimiz, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) efendimize olsun. Selâm onun ashabına, ehline ve kıyamete kadar ona tabi olan müminlere olsun.
İnsanların yaratılış amacı ibadet etmek olduğundan insanlar, Allah’a hakkıyla kulluk etmek, O’na hamd ve senâda bulunmak, O’nun emirlerine riayet ve yasaklarından kaçınmakla emir olunmuşlardır. Bu ibadetleri Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle açıklamıştır: “İslâm beş temel esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına, Peygamber’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şahadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmektir.”
İbadetler, genel olarak üç ana grupta toplanmaktadır: Bedenî ibadet, malî ibadet ve hem malî hem de bedenî ibadettir. Bedenî ibadet, namaz ve oruçtur; malî ibadet, zekat vermektir. Hem malî hem de bedenî ibadet ise, hac ibadetidir.
Kısacası, hac tüm ibadetlerin hülasasıdır. Bu ibadette; namaz, sadaka, oruç, nefis terbiyesi ve cihad vardır. İslâm’ın emrettiği şekilde ve olması gereken halet-i ruhiyesi içinde yapılan haccın karşılığı, kişinin anasından doğduğu günkü gibi, günahlardan arınmasıdır ki, bunun karşılığı olarak cennet vaat edilmiştir.
İbadetlerden, samimiyet ve teslimiyet derecelerine göre müminler sevap alırlar. Farz kılınmış ibadetlerin tümünde, bizim için almamız gereken dersler ve hikmetler vardır.
Hac ibadeti, birtakım remiz, sembol ve alâmetlerle doludur. Şayet bu sembollerin içerdiği manalar göz ardı edilerek ibadet yapılırsa, bu ibadetler şekilde kalır. Samimiyet ve ihlastan mahrum olur.
Biz bu kitabımızda; haccı anlatırken metot olarak, hem haccın vazife ve şartlarıyla ilgili bilgiler verip, daha fazla önemsediğimiz hac vazifelerindeki sembol, remiz ve işaretlerin manaları üzerinde durmaya, hikmetlerini aralamaya çalıştık. Bu tür bir çalışmanın fazlaca yapılmadığını görmekteyiz. Hac rehberleri veyahut değişik fıkıh kitaplarında haccın menasikiyle (görevleriyle) ilgili çok sayıda eser yazılmıştır. Bilgi edinmek için, bunlardan fazlasıyla istifade etmek mümkündür.
Haccı sadece bilinç yönünden irdelemeye çalışan eserler ise yok denecek kadar azdır. Biz ise, hem bilgi ve hem de bilinci beraberce vermeye çalıştık. Haccın vazifelerini anlatan ve hem de bilinç üzerinde durup, bu ikisini beraberce irdelemeye çalışan eserlere her zaman ihtiyaç duyulacağına inanıyoruz.
Biz bu kitabımızda, haccın vazifelerini-görevlerini, ilmihal açısından okuyucuya yeterli ölçüde verdikten sonra, bu ibadetteki simge ve semboller üzerinde durduk ve okuyucuyu düşündürmeye, bu simgelerle ilgili farklı bir iklime götürmeye çalıştık. İlmihal bilgileri verilirken, genel olarak mezhebî ihtilaflara girmeden, özellikle de ülkemizde yaygın olan Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre bilgi vermeye özen gösterdik.
Allah, hac mevsiminde bize bu çalışmayı tamamlamayı nasip etti. Bu kutlu ibadet yolculuğunda, Peygamber ikliminde, hepimizi buluşturması dileğiyle..
Çalışma bizden, şüphesiz tevfik Allah’tandır.
Mehmet PEKER
Zilhicce 1422 / Mart 2002
GİRİŞ
Hac bilinci veya niçin hac? Hacca gitmenin nedeni ve bizim hacca gitmemiz neyi simgeliyor? Hacca gitmeli miyiz? Hacca gitmeden önce hayatımızda olması gereken değişiklikler ve ona maddî ve manevî hazırlığımız nasıl olmalı? Hacca gidip geldikten sonra hayatımızın düzeninde bir değişim, bir öze dönüş, bir iyileşme olacak mı? Yoksa bazılarımızın, İslâm’ı hacıların şahsında karalamasına vesile mi olacağız?
Araçların bu yola gidip geldiği gibi, şuursuzca bir gidiş-geliş mi olacak? Hacca gidişimiz neyi ne kadar değiştirecek? Ailemizde ve çevremizde, bize ne gibi saygınlık getirecek? Hacı ağa, hacı teyze veya hacı abi lakaplı unvanlar almak için mi bu kadar çaba gösteriyoruz?
Haccı anlatmak ve yazmak başkadır, hac yapıp dönmek çok daha farklıdır. Tarihte nice insanların yüzyıllar boyunca, özlemlerinin yurdu, özlemlerinin hedefi Kâbe, Allah’ın evi, Beytü’l-Mamur oldu...
Bu hedefe ulaşmak için, her çağda nice insan, ağır sıkıntılara katlanmış, nicesi bu yolda ölmüş ve birçoğu da ancak yoksulluklara göğüs gererek Kâbe’ye ulaşmıştır. Hepsi için arzu ve iştiyakların yeri, özlemlerin bedeli bu küçük, dört köşe yapı, Kâbe’dir.
Kâbe’deki tevhidî mimarlık nişanesi ve imanla olan insicam, yeryüzünün hiçbir yerinde veya hiçbir yapıtında yoktur. Yapılan araştırmalarda, hacca giden Müslümanları en fazla etkileyen yerler ve menasiklerin başında Kâbe gelir.[1]
İhlasla Allah için yapılan bu kutlu seferden sonra bedenler oralardan dönse bile, gönüller mutlaka Kâbe ile birlikteliğini sürdürürler. Bedenimiz kıbleye ruhumuzla birlikte günde en az beş kez yönelir.
Malcolm X Hac anılarını ve duygularını şöyle anlatır: “Hacca gitmek, görüş açımı alabildiğine genişletmiştir. Bu gezi, yeni bir anlayış üfledi benim ruhuma. Kutsal Belde’de geçirdiğim iki hafta içerisinde, Amerika’da geçirdiğim otuz dokuz yıl boyunca hiç rastlamadığım şeylere tanık oldum. Bütün ırkları, bütün renkleri tanıdım; hem de gerçek bir kardeşlik anlayışı içerisinde! Tek bir yürek gibi çarpan! Tek bir beden gibi yaşayan! Tek bir varlık gibi ibadet eden! Irk ayrımcıları yok; liberaller yok; bu sözcüklerin ne anlama geldiğini, ne işe yaradığını bile bildikleri yok o insanların... Gerçek İslâm bana göstermiştir ki, siyahların tümünü birden bir kalemde silip atmak ne kadar yanlış bir tutumsa, beyazların tümünü birden bir kalemde silip atmak da o kadar yanlış bir tutumdur.” [2]
Bizim için ibadet, yemek ve içmek gibi fani şeylere hizmet eden, sıradan eylemler değildir. İbadet, bizim fani hayatımıza anlam kazandıran ve ebedileştiren en büyük vesiledir. İbadetin sırrında, görülen ve görülmeyen birçok hikmetler ve dersler vardır. İbadet, Müslüman’ın hayatındaki durağanlığı aktif hale getirir, tembellik ve ataleti çalışmaya çevirir, düşüncedeki değişimi pratize eder. Yaradılış gayesine en uygun yakınlaşma vesilesiyle Rabbe ulaşmaya çalışır.
Müslüman’ın yapmakla emir olunduğu her ibadet, müminin gündelik hayatında çok büyük önem arz eder. Namaz ibadeti, Rabbiyle birlikteliğini sürekli kılmak, yaşamını disiplinize etmek, Allah’ın hududu olan helal ve harama karşı tavrını denetlemek, Allah’a karşı kulluğunu günde en az beş kez, kırk rekat namaz ve kırk defa Fatiha ile teyit etmektir.
Oruç ibadetinin çok önemli iki yönü vardır: Birincisi, gün boyu yemeden ve içmeden kaçınarak, insanın, yoksulların ve açların hissettiği şeyleri kendi bedeninde hissetmesi; böylece toplumsal sorumluluğun İslâmî bir yaptırım olarak insan bilincine yerleşmesidir. İkincisi ise, bir aylık oruç süresince kişinin kendi nefsini paklaması ve bu yönde kendisini belli bir sıkı düzen içerisinde günlük hayatı, bir ibadet hayatı, bir ibadet iştiyakı içinde yaşamayı öğrenmesidir.
Zekat ibadeti de tıpkı namaz ve oruç gibi bir tür arınmadır. Müslüman bu ibadetle, zihnini ve malını kirlerden, bencillikten ve israftan arındırır. Zekat ve sadaka müessesesinin çalışmasıyla da toplumsal birçok sorunun çözümüne katkıda bulunur. Tüm bu ibadetleri yaparken, vergi memuruna gönülsüz verilen vergi psikolojisiyle değil de sırf Allah emretti diye ihlasla yerine getirir.
Hac ibadeti ise, tabir caizse, bütün ibadetleri kendi içinde barındırmıştır. Bütün ibadetlerin özü mahiyetinde ve ahirete hazırlık yapmanın, oraya göçmeye hazır olduğunu söylemenin ifadesidir. Hac ibadeti, Allah’ı birlemenin ve hiçbir peygamberi ayırt etmeksizin hepsine imanın, insanlık onurunun ve şerefinin korunduğunu, gerçek özgürlüğe kavuşmayı ifade eden en büyük göstergedir.
Hac ibadetinde hem namaz, hem malın infakı ve harcaması, hem hedy (kurban kesmek), hem oruç ve hem de bedenin malla birlikte menasiklere lebbeyk diye itaati vardır.
Hac ibadetinin tüm menasiklerinde (vazifelerinde) semboller, remizler ve işaretler vardır. İhram, dünyadan ayrılırken giyilen bir kefen; Kâbe’yi tavaf, insanların tevhidî inanış çerçevesinde bir merkezde toplanması; Merve ve Safa arasında sa’y yapmak, Hacer’in gayret ve sa’yı gibi çalışmak ve çaba göstermektir. Arafat ve Müzdelife‘de vakfeye durmak, Mahşeri an be an hissetmek ve huzura varabilme heyecanını yaşamaktır. Nohut tanesi gibi taşlar toplamak ve Mina ’da sırasıyla şeytanı taşlamak, insanın Rabbine karşı isyanda, şeytanın davetini reddetmesinin, nefsine teslim olmayacağının işaretidir. Kurban kesmek, müminin İbrahim (a.s.) gibi Allah’a dostluğunu ve yakınlığını ispat etme nişanesidir. Tıraş olup ihramdan çıkmak ise, tekrar dünya nimetlerine dönme, dünya hayatına yeniden başlama, o büyük günde verilen sözü tutma ve yapılan tevbe ile istiğfarın gereğini yapmaktır. Tüm bu semboller, yüce şuur ve nişaneler, müminin hayatında büyük bir hicreti gerçekleştirir.
Hac, sadece maddî gözle yapıldığında, kalabalığın ve hacıların birtakım düzensizliğinin dışında ve bedenî bir yorgunluğun haricinde, manevî hiçbir şey hissedilmeden geri dönülecektir.
Kendisinin aydın olduğunu iddia eden bir kimse, Mekke’de biriyle tartışırken kendisini ikaz ettiğimizde, buranın mübarek belde, kutsal Kâbe olduğunu, bu nedenle burada tartışmanın, kavga etmenin caiz olmayacağını hatırlattığımız zaman ise bize “Kâbe’nin kendisi için çok fazla bir mana taşımadığını; sadece milyonlarca insanın gidip görmek istedikleri Arap’ın Kâbe’sini merak edip buralara kadar geldiğini ve kendisi için Kâbe’nin, taşlardan örülmüş, siyah örtü ile örtülü bir yapıdan başka bir şey olmadığını” söyledi.
Evet, maddî bir gözle, gönül dünyasına giden hidayet ışıklarına kalbinin tüm pencerelerini kapalı tutan insan, neyi ne kadar görebilir? Mekke müşrikleri gibi Hz. Peygamber’den gelen davete şöyle karşılık veriyorlardı: “Şayet bu senin indinde haksa üzerimize taşlar yağdır.” Böylece kendilerine en büyük bedduayı yapıp, Allah’tan kendilerine hidayet vermesini akıl edip istemeleri yerine azaba duçar olmayı istiyorlardı.
Bu hareket ve bu sözler, tamamen doğru yoldan sapkınlığın ve kör bir inadın göstergesidir. Ebu Cehil’in iman etmeyişi, sıradan herhangi bir insanın iman etmeyişi gibi değildi. Çünkü Ebu Cehil, hakkı ve hakka giden yolu bildiği halde inatkar tavrı ile hidayete gönlünü tamamen kapatarak, şeytanın sesini dinliyordu.
Burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz konu, haccın menasikleri-görevleri değildir. Hac farizasını yerine getirmek isteyen kardeşlerimiz veya hacla ilgili bilgi almak isteyenler için, “niçin hac?” sorusunun cevabı üzerinde durmak istedik. Haccın menasikleri hem müstakil ve hem de tüm fıkıh kitaplarında uzun uzadıya anlatılmıştır. Hac bilinci üzerine çok fazla sayıda olmasa bile bazı kitaplar mevcuttur. Bu çalışmamızda haccın hem menasiklerini ve hem de bu menasiklerin ihtiva ettiği hikmet ve remizleri aralamaya çalıştık. Elbette haccın hikmetleri ve sırları sadece bunlardır denilemez. Bunlar, bizim görmeye çalıştığımız ve irdelemeye güç bulduğumuz şeylerdir. İnanıyorum ki, gerçek olarak haccın menasiklerinin hikmet ve sırlarına vakıf olan sadece Allah’tır.
HAC NEDİR?
Haccın Sözlük Anlamı
Bir şeye kastetmektir. “Biri bize haccetti”, yani “bizi ziyaret etmeyi kastetti.”[3] Bu, sözlük anlamıdır; ancak daha sonra hac, ıstılahî bir anlam kazanmıştır. Hac deyince, Kâbe’yi ziyaret etmek veya Kâbe’yi kastederek, sünnet ve farz kılınmış belli menasikleri (vecibeleri-görevleri) yerine getirmek anlaşılır.
Hac aynı zamanda benliğe hakim olmak için gayret sarf etmek manalarına da gelir. Bu tanım, hac kelimesinin tam anlamını ifade etmemekle beraber, genellikle mukaddes mekanları ziyaret manasında tercüme edilmiştir.[4]
Haccın Istılahî Manası
Belli menasikleri (haccın vazifelerini) belli bir zamanda yerine getirmek için Kâbe’yi ziyaret etmektir.[5] Belli bir zaman diliminde, belli bir fiili yerine getirmek gayesiyle, belli bir yeri ziyaret etmek için kastetmek olduğunu söylememiz mümkündür.
Hac, geçmiş tarihlerdeki ümmetlerce de bilinmekteydi. Araplar İslâm’dan önce Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu Hz. İsmail (a.s.)’ın yaptığı Kâbe’ye haccediyorlardı.
İslâm gelince haccetmek, Müslümanlara farz kılındı. Ancak cahiliyede yapılan hac ibadeti, Allah’a gerçek ibadet yapılmasının yerine, putlara tapılan hurafe ve bidatlerle dolu bir hac anlayışı üzerine ikame edilmişti. Safa ve Merve tepesinin üzerlerinde yapılmış büyük putlar vardı; Kâbe putlarla doluydu. Haccın İbrahimî yönü tamamıyla kaybolmuş, onun yerine şirk ve küfürle dolu, şeytanî anlayışın hakim olduğu bir hac olgusu getirilmişti.
Örneğin; Kâbe’yi çırılçıplak tavaf etmeleri, hac ederlerken de kendilerine eziyet etmeleri, ihramlıyken çadırlarına veya evlerine girdiklerinde, sırtlarını kapıya doğru dönerek, arka arkaya içeri girmeleri ve putlarına kurbanlar kesmelerini hacda yapılan iyi ameller olarak görüyorlardı.
Diğer dinlerdeki hac anlayışları ise, kutsadıkları insanların kabirlerini veya onlardan kalan birtakım kalıntılarını takdis ederek, bunları ellemekten ibaret idi. İslâm geldiğinde Hz. İbrahim döneminde yapılan ve aslına uygun hac anlayışını geri getirdi. Böylece hem cahilî âdet ve geleneklerden esinlenen tavır ve hareketleri çirkin bulmuş, hem de bu hareketleri yasaklamıştır.
“Cahiliye Araplarında, ibadet eden kişi ne kadar eza görürse o kadar sevap alır” anlayışını, Hz. Peygamber sahabelerinden birine gösterdiği tepki ile yasaklamıştır. Hz. Peygamberimiz (s.a.s) iki oğlu binek üzerinde olup, aralarında yaya bir şekilde hacca gitmek için yürüyen şahsı görünce, bu kişinin durumunu sual etti. Dediler ki: “Ey Allah’ın Resûlü, Kâbe’yi yaya yürüyerek ziyaret edeceğini adamış.” Bunu üzerine Peygamber: “Hayır! Asla! Allah’ın bu kişinin kendisine eziyet etmesine ihtiyacı yoktur. Onu bineğe (deveye) bindirin.” diye emretti.”[6] İslâm gelince tüm hurafe ve bidatlere son vermiş, Mescid-i Haram ve Kâbe’yi putlardan, beyinleri ise şirk ve küfürden arındırarak, gerçek hac bilincini yerleştirmiştir. Böylece hac ibadeti, ancak Hz. Peygamberimizin (s.a.s.) emri ile bütün, hurafe ve bidatlerden arındırılarak Hz. İbrahim’in dönemindeki gerçek haliyle yapılmaya başlanmıştır.
Hac ne zaman Farz Kılındı?
Hac, hicretin altıncı yılında bazı rivayetlerde ise hicretin dokuzuncu yılında Medine’de farz kılındı.[7] Cenab-ı Hak haccın farz oluşuyla ilgili şöyle buyurmaktadır: “...Oraya gitmeye imkan bulabilen herkesin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gereklidir...”[8] Hz. Peygamber efendimiz farz olan haccını hicretin onuncu yılında edâ etmiştir. Bu da Peygamberimiz (s.a.s.)’in ilk ve son haccı olarak rivayet edilmiştir.[9]
Haccetmenin Hükmü
Âlimler, kişinin ömrü boyunca bir kez haccetmesinin farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Müslüman’a haccın farz olduğuna dair, hem Kur’an’da ve hem de Sünnet-i Seniye’de birçok açık deliller vardır. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “...Oraya gitmeye imkan bulabilen herkesin Kâbe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim inkar ederse, bilsin ki, Allah hiç şüphesiz âlemlerden ganidir, müstağnidir.”[10]
Başka bir ayette ise “Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın.”[11] Diğer bir ayette ise Allah şöyle buyuruyor: “İnsanları hacca çağır, yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler. Ta ki, kendi menfaatlerine şahit olsunlar. Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken, O’nun adını ansınlar...”[12]
Sünnette ise, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:
“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Hz Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak ve Kâbe’yi haccetmektir...”[13]
Başka bir rivayeti, Ebu Hüreyre şöyle nakletmektedir:
“Resûlullah (s.a.s.) bize hitap ederek şöyle buyurdu. “Ey insanlar! Allah size haccı farz kılmıştır, o halde hac ediniz. Biri sordu: “Her yıl mı Ey Allah’ın Resûlü?” Allah’ın Nebisi sustu (ve cevap vermedi). Öyle ki, soruyu soran kişi sorusunu üç kez tekrarladı. Nihayet Peygamber buyurdu: “Eğer, evet, deseydim. Muhakkak o şekilde farz kılınırdı ve sizin buna asla gücünüz yetmezdi.”[14]
Ayet ve hadislerde sabit olan hüküm, ömürde sadece bir kez haccetmenin farz olduğudur. Birden fazla hac ise menduptur. Buna delil olarak da, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Kim hac sayısını arttırırsa, bu nafile yerine geçer.”[15] Âlimler, haccı tekrarlamanın veya imkan bulanların birden fazla hac etmelerinin mendub olduğunu söylemişlerdir.
Yukarıdaki, Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği hadisi şeriften bizim Müslümanlar olarak, çok büyük dersler çıkarmamız gerekmektedir. Öncellikle Peygamber’e karşı nasıl davranmamız gerektiğini bilmeliyiz. Allah ve Resûlü’nün bizim için uygun gördüğünün dışında başka şeylere yönelerek, bunun Allah ve Resûlü’nün hükmüne razı olmamak anlamına geldiğini bilmemiz gerekir.
Allah bizden, Peygambere tam anlamıyla uymamızı emrederken, ona karşı saygıda kusur etmekten ve onu rahatsız edici sorulardan da bizi tamamen men etmektedir. Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Size açıklandığında hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.”[16] Bizden önceki kavimlerden Ben-i İsrail gibi, inen hükümlere itiraz ederek, ümmetin zor durumda kalmasına ve daha öncekinden fazlaca ağırlaştırıcı hükümlerin gelmesinden ve toplumun da buna güç yetirememesinden dolayı da, Allah’ın azap etmesine sebep olmamamız gerekir.[17] Şayet Peygamber (s.a.s.) defalarca sorulan soruya karşılık “evet her yıl haccetmeniz gerekir” deseydi, bizim durumumuz ne olurdu? Bizden öncekilerin durumuna düşmez miydik?
Kur’an-ı Kerim’in, bizden önceki kavimlerin durumlarını ve helak olma sebeplerini bize bildirmesinin hikmeti ne olabilir? Bunca kıssalar nedendir? Kur’an bir tarih kitabı mıdır? Kur’an onlardan bahsederken, bizim de almamız gereken dersler, ibretler veya hikmetler yok mudur? Veya varsa bunlar nelerdir?
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer, evet, deseydim. Muhakkak o şekilde farz kılınırdı ve sizin buna asla gücünüz yetmezdi.” Bir düşünün her yıl hac ve her yıl aynı yerde buluşma! Elbette imkanları olanlar için güzel bir şey. Ya gücü olmayanlar ne yapacak? Oraya on binlerce kilometre mesafe uzakta olup ve her yıl oraya gitmeleri farz olan Müslümanlar ne yapacaktı? Bu kadar malı, bu kadar zamanı nereden bulacaklardı? Veyahut farz olduğu halde ümmet buna topluca güç yetiremezse ne olacaktı?
Evet, onun için Peygamber (s.a.s) susmuş, acele edene hemen cevap vermemiştir. Peygamber’in bu soruya evet dememesi, onun âlemlere rahmet olarak gönderildiğinin açık bir delili değil midir? Ümmetini yapamayacakları, güç yetiremeyecekleri şeylerle sorumlu tutmaması, onun ümmetine karşı ne kadar şefkatli olduğunun bir ifadesi değil midir?
Kul olarak bizim yapmamız gereken, Allah (c.c.) ve Resûlü’nün bize emrettiklerini büyük bir teslimiyetle, harfiyen yerine getirmektir. İman etmekle, teslim olmak arasında fark vardır. Çünkü, teslim olduğumuzu açıklamakla iman etmemiz arasında da fark vardır.[18]
Bizim bugün hayatımız, farzların ve Allah’ın ve Resûlü’nün emirleri yerine; bidat, hurafe ve bizim dışımızdaki insanların kültürleriyle yoğrulmuş gelenek ve göreneklerin baskısı altında kalmıştır. Onların ahlaki kuralları bizim hayatımızın tüm safhasında geçerli olmaya başlamıştır. Toplumun uygun gördüğü şey, İslâm’a göre haram kılınmış olsa bile, insanlarımız bunu yaparlarken, Allah’ın koyduğu kuralı maalesef kulak ardı yapmaktadırlar.
İslâm’da yapılması nafile veya müstahab olan birtakım şeyler nerede ise, farzın yerine konulmuştur. Örnek olarak; namaza önem vermeyenler, her nedense birçok günler ve geceler ihdas ederek gündüzünü oruçla, gecesini de dua ve zikirle geçirmeye çalışırlar.
Ancak bu daha çok, Hıristiyan kültüründen bir etkilenmedir. Nitekim; Yahudi anlayışı ile, “Allah bize azap edici değildir, etse bile ancak birkaç gün bizi cehennemine koyar sonrada oradan çıkarır. Çünkü biz onun oğullarıyız veya seçilmiş kullarıyız” derler. Böylelikle Yahudi ve Hıristiyanlar, hem Allah’a ve hem de tüm resullerine iftira etmekten de geri kalmamışlardır.
Umrenin Hükmü
Farz oluşu hususunda âlimler, ihtilafa düşmüşlerdir. İmam Şafii ve İmam Ahmed’e göre umre, hac gibi ömürde bir sefer farzdır. Buna delil olarak da, Kur’an’da “Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın.”[19] Biçiminde emir şeklinde gelmiş olmasıdır demişlerdir.[20]
Yukarıda zikredilen ayet bizden zahiren haccın şartlarını yerine getirmemizi, batınen (görünmeyen yönüyle) de bu vazifeleri yaparken, ihlasla, sadece bunlar Allah emrettiği için, O’nun rızası gözetilerek yapılmalı; ticaret, riya ve maddî menfaatlerden uzak durulmalıdır.[21]
Bir hadis-i şerifte: “Haccı ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi körüğün; demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi fakirliği ve günahları yok eder.”[22]
Hadisi şerifte öncelikle haccın ifa edilmesini ve ondan hemen sonra yani peşi peşine umrenin yapılması emredilmiştir.[23]
İmam Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre ise, umre yapmak sünnettir. Sünnet olduğuna dair ise şu delilleri zikretmişlerdir. Hz. Peygamberden rivayet edilen meşhur “İslâm beş esas üzere bina edilmiştir” [24] hadisinde hac zikredilirken umre zikredilmemiştir. Başka bir hadiste ise “Hac vaciptir, umre ise tatavvu’dur.” -yani sünnettir- buyurdu.[25] Bu ihtilafın sebebi görüldüğü gibi rivayet edilen çeşitli hadislere dayanmaktadır.
Hacca veya umreye gidenler birden fazla umre yapabilirler. Ancak bazıları gece gündüz demeden onlarca defa umre yapmakta, bu konuda biraz aşırı gitmektedirler. Halbuki daha çok tavaf edilmesi tavsiye edilmiştir. Her Mescidi’l-Haram’a girişte imkan varsa, vakit namaz vakitlerini dışında ise, tavaf yapılması sünnettir. Çünkü Kâbe’yi selâmlama, Kâbe’yi tavaf etmedir.
Hacca gidenler mutlaka umre görevini de yerine getirerek dönerler, önemli olan husus, bu görevin şeklen yerine getirilmesi değildir, içerdiği manadır. Çünkü hem hac ve hem de umrenin vecibeleri, tamamıyla sembolik birtakım fiillerden oluşmaktadır.
Her sembolün bir veya birkaç anlamı vardır. Mekke-i Mükerremede binlerce Peygamber’in hatıraları, binlerce sahabenin ve evliyanın anıları vardır. Bu bölge tamamen peygamberler iklimiyle kuşatılmıştır. Onun için önemli olanın, peygamber ikliminden feyiz alarak, kendi nefsinde gerçek hicreti, gerçek değişimi yaparak dönmektir.
Haccı Geciktirmenin Hükmü
Cenab-ı Hak, diğer ibadetler gibi, hac görevini de yapmayı, gücü olan Müslümanlara farz kıldı. Haccın farziyeti daha önce zikredildiği gibi, Kur’an ve sünnetle sabittir. Hac ömürde, sadece bir kez ve imkanı olan Müslümanlara farz kılınmıştır.
Burada belirtildiği gibi her yıl haccetmek bizim üzerimize farz değildir. Haccetmenin belli bir imkan dahilinde olduğu da gerçek bir vaka’dır. Bizim burada değinmek istediğimiz, imkan bulamayanlar değil, bizatihi imkan bulduğu halde haccı geciktirerek bu ibadeti ihmal edenleredir.
İmam Şafii’nin bazı âlimleri, haccın fevren (hemen) değil de; terahi (erteleme) şeklinde edâ edilmesinin caiz olduğunu belirtmişlerdir.[26] Ancak bu, ömrünün sonuna kadar şartların ve imkanlar el verdiği halde istediği zamanlara kadar tehir edilebilir anlamına da gelmez.
Ancak, cumhurun çoğuna göre, gerekli güç ve imkanlar oluştuğunda, kişiye hac ilk yılda farz olur.[27] Buna göre, güç ve imkana sahip olduğu halde hacca gitmeyip erteleyenler günahkar olurlar. Zekat zamanında ödenmediğinde nasıl ki bu farz gecikiyor veya namaz, vaktinin sonunda kılınmadığı takdirde nasıl ki kazaya kalıyorsa, farz olduğu ilk yılın vaktinde de haccetmeyen kimsenin haccı kazaya kalmış oluyor.[28]
Kişi haccetmeden (gücü yettiği halde) ölürse, bu farziyetten dolayı sorumludur ve günahkar olarak ölmüş olur.[29]
Ayrıca Hanbeli mezhebine göre; hac farzını yerine getirmede ihmalkar davranan ve sonunda da vefat eden birinin bütün mal varlığından, öncelikle bir hac ve umre masrafı çıkarılır[30] denilmiştir.
İşin fıkhi yönlerini görüldüğü gibi âlimler açıklamışlardır. İbadetleri yerine getirmede en önemli olan husus, tüm gayret ve imkanları sarf edebilmektir, yoksa yapılan ibadet şekilde kalır, hakikatinden fazlaca da nasiplenmek mümkün olmaz. Günümüzde birçok insan, ibadetlerin genelinde gösterdiği samimiyetsizlik ve gevşeklik örneğini hac ibadetinde de göstermektedir. Haccın Müslüman olan bir kişinin hayatındaki anlam ve önemi pek de dikkate alınmamaktadır.
Hac ibadeti, bazıları için daha çok turistik bir gezi ve bazıları için ise, yaşlıların en son yapması gereken bir iş olarak algılanır. Bazıları için ise gelenek ve görenek kuralları gereği, belli bir yaştan sonra kendisine neden hacca gitmediğinin sorulmaması için veya kendisine hacı denildiğinden dolayı da mutlaka bunu yerine getirmesi zorunlu bir hal alır.
Bazı kimselerin, hac ibadetiyle ilgili birçok saçma sapan fikirler taşıdığını ve ön yargılı davrandıklarını maalesef görmekteyiz! Bunun toplumda örnekleri de azımsanmayacak kadar çoktur. Misal olarak bir kaçını burada zikredelim:
“Ben falan kişi gibi olsam asla hacca gitmem.”
“Ben hacdan dönüşümde dünyadan tamamen el etek çekmem gerekir, onun için şimdi gidemem.”
“Hacca gidip haccın gereklerini şimdi yerine getiremem. Ben daha çok gencim, hem hac şimdilik benim neyime.”
“Hacca gidersem, bana hacı ismini takarlar da, arkadaş ve çevremde alay konusu olurum veya benim geri kafalı olduğum yorumları yapılır.”
“Hac ibadetinin belli bir zamanı yoktur, ömürde bir kez farzdır ve zamanı kişinin isteğine bırakıldığı için, kendim şu anda daha çok gencim, bunu ancak emekliliğimde düşünebilirim.”
“Ben daha oğlumu ve kızımı evlendirememiş, onlara ev bark kuramamışım, onlara mal mülk biriktirmenin, hac farizasından önce geldiğine inanıyorum.”
“Hem ülkemizde bu kadar ekonomik sorunlar varken, bunca dövizi götürüp başka yerlerde harcamanın ne gereği var, bu başka bir anlamda vatanseverliğe de ters düşer.”
“Hem bu kadar parayı oralarda harcamanın ne anlamı var? Sevap mı kazanmak istiyorsun, memleketimizde binlerce fakir-fukara var, onlara ver de kendi ihtiyaçlarını gidersinler, hem bu hac yapmaktan çok daha sevap getirir.”
Buna benzer yüzlerce bahanelerin arkasına sığınılarak, bu ibadet çoğu zaman bilerek ihmal edilmektedir. Şeytanın görevi sürekli olarak Müslüman’ı ibadetten ve Allah’ın emirlerinden alıkoymak için bir sürü vesveseler vermektir. Şeytan, öncelikle insana yapacağı kötülükleri sevdirmeye çalışır, sonra da onlara kötü işleri yapmalarını sağlar. Şayet kul bunları yaparsa, şeytan bununla sevinir, başarısını kutlamaya başlar.
Acaba hac, bu zikrettiklerimizden hangisidir?
Acaba hac, bizim için ne anlam ifade etmektedir? Hacı olmak veya hacı denilmesi bize ne kazandırmaktadır?
Hac ibadeti, gerçek tanımıyla tüm bu anlayışlardan uzaktır. Haccın nasıl anlaşılması gerektiği hususunu her şeyde olduğu gibi, yine en güzel tabirle Kur’an ve sünnet bize açıklamıştır.
Cenab-ı Hakk’ın, ayeti kerimede “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.”[31] diye emretmesi, şartlar ve imkanlar oluşmuş ise derhal hac edilmesi anlamına gelmektedir. Buna, keyfimizin istediği zamana bırakacağız, diye bir anlam da veremeyiz. Bazılarının yukarıda zikrettiğimiz şekilde, haccı anlamaları veya anlamaya çalışmaları, haccın esas anlamını merak ettiklerinden dolayı değildir, öyle anlamak istemeleri, nefis ve zevklerine böyle uygun düştüğünden dolayıdır.
Hz. Ali’nin (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Kim kendisini Beytullah’a ulaştıracak binek ve azığa malik olup da haccetmezse, (bundan sonra) ister Yahudi ve ister Hıristiyan olarak ölsün (onun için fark etmez).” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “...Oraya gitmeye imkan bulabilen herkesin Kâbe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.”[32] diye buyurmuştur.”[33]
İbn Abbas Peygamber (s.a.s.)’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Allah Resûlü (s.a.s.) buyurdu: “İslâm’da (gücü yettiği halde) hac yapmamak yoktur.”[34]
Hz. Peygamber, başka bir hadisi şeriflerinde ise “Kim hac farizasını yerine getirmek istiyorsa acele etsin.”[35]
Daha birçok hadis-i Şerifi, haccın ertelenmemesi ve fevren (hemen) imkan bulduğu an kişiye farz olduğu hususunda delil göstermek mümkündür.
Haccı hemen yapmanın gereği ile ilgili burada zikredemediğimiz onlarca hadis-i şerif vardır. Hadiste hac ibadetini yerini getirmede acele etmemiz istenmiştir. Çünkü, biz bu dünyaya ebedi kalıcılar olarak gelmedik, bize Adem (a.s.)’ın veya Nuh (a.s.)’ın ömrü verilmemiştir. Kimse akıbetinin de ne olacağını bilemez. Hz. Ömer (r.a.)’ın en fazla yaptığı dualarından biri de “Ya Rabbi sonumuzu İslâm’la noktala” biçimindeki duasıdır. Bu da kesinlikle bize, kimsenin kendi sonundan emin olmayacağının mesajını vermektedir.
Yani ölmeden, hasenat defteriniz kapanmadan haccınızı yapın, bütün menasiklerini yerine getirdiğiniz şekliyle Allah’ın huzuruna varın. Hac demek günahlardan temizlenmektir. Tekrar günahlara dönmemek için verilen bir yemindir, bir sözdür. Ölüm için bir hazırlanmadır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez.”[36]
Hz. Adem (a.s.)’dan günümüze kadar gelmiş ve bu dünyadan göçmüş insanların sayısını bir bilenimiz var mıdır?
Bütün bu insanlar nereye gitti?
Onları bir soranımız var mı?
Bu dünyada hiç ölmeyecekmiş ve ebedi kalacakmış gibi çalışanlar, şimdi neredeler?
Zevk-ü sefa içinde yaşayıp, küfür ve zulümleriyle nam salanlar!
Peygamberleri ve Allah’a iman etmiş müminleri testerelerle biçenler!
Peygamberlere tabi olanlara yaşama hakkını tanımayanlar!
Ya Karunlar, Şeddadlar, Firavunlar, Nemrutlar ve Ebu Cehiller!
Ortak yönleri hep aynıydı; çünkü davaları aynı idi. Peki, bugün bunlar neredeler? Neredesiniz?
Ey küffarın elebaşları, sizleri takip edenler, hakka karşı tıpkı sizin gibi sizin yolunuzdalar ve izinizdeler, sanki söz birliği etmişçesine...
Ya İnsanlık için hep ışık olanlar, nur saçanlar!
Tüm insanların her iki dünyada, kurtuluş ve mutluluklarını isteyenler,
Allah için her şeyini fedâ etmekten çekinmeyen o güzide insanlar…
Nice zulüm ve ihanete maruz kaldılar.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen, o Nebiyyu’l-Muhterem…
Ona tabi olan, onun için olan ve onun için ölüme, düğün bayram diye yürüyen insanlar neredeler?
Tüm bunlar “Her nefis, mutlaka ölümü tadacaktır”[37] kaidesinin, Allah’ın yeryüzündeki tüm canlılara biçtiği ortak bir kaderdir. Bu ortak kader, ölüm kaderidir. Ne zengin, ne fakir; ne zalim, ne mazlum; ne çocuk, ne büyük; ne kadın ve ne erkek ve ne kafir ve ne de mümin, hiçbir kimse ölümün pençesinden kaçamaz ve tarih boyunca da kaçamamıştır.
Madem herkes için ölüm haktır, Allah’a varma haktır, mahşer ve hesap haktır, cennet ve cehennem haktır.. O halde, şu kısacık fani hayata ve oyuncak hükmünden öte değeri olmayan bu dünyaya bu kadar dalmanın, bir anlamı veya bir başka izahı var mıdır?
Madem dünya evinde, bizler için sadece yol geçecek kadar bir konaklama müddeti söz konusu iken, ebedi hayata karşılık bir hiç hükmünde olan bu hayatı, Allah’ın emrettiği şekilde, O’nun bizden razı olacağı şekilde ibadet ve itaatlerle geçirmemiz bizim için dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlı değil midir?
Bir düşünelim! Binlerce yıl önce ölen bir kimse için, bugünkü dünyanın gelişmiş teknolojisi ne anlam taşır? Ona ne fayda sağlar? O bu gelişmenin hangi noktasında bulunmaktadır?
Ya bizler, Allah’a vardığımızda, göçüp gittiğimizde, bu dünya terk ettiğimiz noktada mı kalacak? Bizden sonra olabilecek gelişmeler bize, orada ne sağlayacak? Ya kendimizi harap edip kazandığımız mallar, ihtişamlı okullarda okutup sadece dünyalık yönleriyle ilgilenip büyüttüğümüz evlatlarımızın bizden sonra bize ne faydaları olacak?
Sevgili Peygamber efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Üç şeyden dolayı, ölen kişinin bu dünyadaki defteri kapanmaz: Sadaka-i cariye, bırakılan faydalı bir ilim ve salih bir evlat.”[38]
Allah Teâlâ’nın üzerimize farz kıldığı namazı vaktinde kılarak, orucun hakkını vererek, bize ikram edilen nimetlerde fakir, fukara ve diğer insanların hakkını zamanında ödeyerek zekatımızı vermeliyiz.
Rabbimizin helal kıldığı nimetlerinden istifade edeceğiz, haram kıldığı şeylerden de kesinlikle uzak duracağız. İslâm’ın ilkelerini bilerek, haddimizi aşmayacağız, teslimiyette hiçbir zaman tembellik, atalet ve kaçamak yollarına baş vurmadan, istenildiği şekilde Allah’ın rızasına teslim olacağız.
Peki ya cihadımız ne olacak?
Hesabımız, halimiz?
Haşrımız, dirilişimiz?
Haydi! O zaman,
Oraya... Hacca; Arafat, Müzdelife ve Mina ’ya,
gitmeye var mısınız?
Kendimizi yeniden tanımaya,
ölmeden önce ölmeye,
Rabbimizle bizi kavuşturacak büyük buluşmaya,
siyah, beyaz, kırmızı ve sarı demeden,
tümüyle Allah’ın boyasıyla boyanmış,
tüm mertebe ve rütbelerin hiçbir değer taşımadığı,
büyük değişimin,
büyük hicretin,
gerçekleştiği güne varmaya,
var mısınız?
İnsanı merhamet selinde,
mağfiretler deryasında,
makbul haccın,
meşkur sa’yın,
mağfur zenbin,
ticareten len tebura,
var mısınız?
O yevmu’l-ekbere,
o haccu’l-makbule,
geç kalmadan,
iş işten geçmeden,
ulaşmaya, kavuşmaya var mısınız?
Haydi o zaman kendimizi aramaya ve bulmaya varalım...
Hac Çeşitleri
Hacca niyet edenler, üç şekilde hac farizasından birini yerine getirmek için ihrama girerler. İhrama giren kişi, ya yalnız hac niyetiyle ya da yalnız umre niyetiyle veya hem hac ve hem de umre niyetiyle ihrama girer. Bunlara da, hac çeşitleri denilmiştir.[39] Bu üç çeşit hac ise ifrad, kıran ve temettü haccıdır.
1- Haccı İfrad
Bu çeşit hacca niyet eden kimse, mikat mahallinde veya mikat mahallinden önce, tek bir ihramla yalnız hacca niyet eder. Haccı ifrada niyet eden kişi, hac farizasını yerine getirdikten sonra umre yapar. Bu hacca niyet eden, ihram giymeden önce gusleder ve abdest alır.
Temiz bir ihram giyinip, güzel kokuların sürülmesi ve iki rekat namaz kılınması, ihramın sünnetlerindendir. Namazdan sonra da, hacca niyet getirerek “Allah’ım! Ben hacca niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle” şeklinde der ve ardından da telbiye getirir. Esas olarak niyetin yeri kalptir. Peygamber (s.a.s.) gibi kişinin kıbleye yönelerek niyet getirmesi sünnettir.[40]
Bazı âlimlere göre, ihramın giyilmesinden sonra telbiye getirmek vaciptir. Ancak niyetten sonra telbiye getirmek sünnettir.[41]
Telbiye ise şöyledir: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, inne’l-Hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, la şerike lek”
“Buyur Allah’ım buyur! Senin eşin ve ortağın yoktur. Bütün hamd ve nimet senin için ve tüm mülkler senindir. Senin ortağın yoktur.”
Niyet edip, telbiye getiren kişi ihrama girmiş olduğundan ihramın yasakları onun için başlamış demektir. İhrama giren kişi neden ihrama girdiğinin bilincinde olmak zorundadır. Hacı, hal ve hareketlerinde daha titiz davranarak, tartışma, kötü söz ve davranışlardan kesinlikle kaçınmalıdır. Çünkü hacda işlenen sevabın derecesi gibi, işlenen günahların derecesi de aynı değildir. Haram bölgede yasaklanan şeyler yapıldığında kul gazaba daha çok duçar olur. Halbuki orası rahmet ve mağfiretin yeridir.
Âlimler, hangi haccın edâsının daha faziletli olduğu hususunda, ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii haccı ifrad, diğer hac çeşitlerinden daha faziletlidir demiştir.[42]
Haccı ifrada niyet eden kişilere, haccı kıran veya haccı temettü için ihrama girenler gibi kurban kesmek vacip değildir. Ayrıca kurban kesmesi ise sünnettir.
2- Haccı Temettü
Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Hac ihramına girinceye kadar umreden faydalanabilen kimseye kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir.”[43] Ayette kastedilen hacdan maksadın, Mekke’de mukim olmayanların hac aylarında umre niyetiyle ihrama girip, umre menasikini bitirdikten sonra hac için tekrar ihrama girmeleri olduğu konusunda âlimler ittifak halindedir.[44]
Hz. İbn Abbas (r.a.)’a temettü haccı hakkında sorulduğunda o şöyle cevap vermiştir: “Muhacirler, Ensar, Peygamber efendimizin hanımları Vedâ Haccı’nda hacca niyet ettiler. Biz de niyet ettik. Mekke’ye gelince Resûlullah şöyle buyurdu: “Niyetinizi hacla beraber umre için yapınız. Ancak kurban (hedy) götürmüş ve belirlenmiş olan kimse (böyle yapmasın).”[45]
Kişi, mikat mahallinde veya mikat mahallinden önce ihramı giyer ve sadece umreye niyet eder ve ”Allah’ım! Ben umre yapmaya niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle!” der ve ardından da telbiye getirir. Umre vazifesini yerine getirdikten sonra da ihramdan çıkar. Arafat’a çıkacağı güne kadar da kendi elbisesiyle durur ve sonra Arafat’a çıkmadan önce hac için niyet ederek: ”Allah’ım! Ben hac yapmaya niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle!” şeklinde der ve ardından da telbiye getirir.
Temettü haccına niyet eden kimseye mütemetti denir. Kelime anlamından da anlaşılacağı üzere, temettü yapan kimse, hem umre yaparak onun sevabından faydalanmış olur, hem de umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarak ihramın yasaklarından kurtulur. Böylece bazı kolaylıklardan faydalanmış olur.
Temettü haccına niyet eden kimsenin, terviye günü, yani zilhiccenin sekizinci günü ihrama girmesi daha faziletlidir denilmiştir..
Temettü haccına niyet edenler, hac ve umreyi ayrı ayrı yaparlar. Yani önce umreyi sonra da hac farizasını yerine getirirler. Temettüye niyet edenler, Kurban Bayramı’nın birinci günü, güneş doğduktan sonra, şeytanı taşlayıp, kurbanlarını keserler ve tıraş olup ihramdan çıkarlar.[46]
Temettü haccına niyet edenlere, Kurban Bayramı günlerinde kurban kesmeleri vacip olur.
İmam Ahmed ise en faziletli hac şeklinin, temettü haccı olduğunu söylemiştir.[47]
3- Haccı Kıran
Hac niyeti ile mikat mahallinde veya mikattan önce, hem umre ve hem de hacca tek bir niyet ve tek bir ihramla girmeye kıran haccı denir. Umre ve hacca birlikte şöyle niyet edilir: ”Allah’ım! Ben hac ve umreyi birlikte yapmaya niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle!” Ardından da umre ve haccın telbiyesini birlikte getirir.
Hanefilere göre haccı kıran yapan kimse, Kâbe’yi tavaf eder, Safa ve Merve arasında sa’y eder ve daha sonra da ifrad haccına niyet edenler gibi, hac vazifesini yerine getirir.
Kıran haccına niyet edenler, hem hac ve hem de umreyi birlikte yaparlar. Kurban Bayramı’nın birinci günü güneş doğduktan sonra temettü haccına niyet edenler gibi şeytanı taşlarlar ve kurbanlarını keserler, tıraş olup ihramdan çıkarlar.[48] Bu hac şekline niyet edenlere, Kurban Bayramı günlerinde kurban kesmeleri vaciptir.
İmam Ebu Hanife ve İmam Malik, haccı kıran yapmak, diğer hac şekillerinden daha efdaldir, demişlerdir.[49]
Haccı temettü ve kırana niyet edenlerin, kurban kesecek maddî imkanları olmadığı takdirde, Arafe gününe kadar üç gün, ailesine döndükten sonra da yedi gün oruç tutmaları gerekir.
Hac çeşitleriyle ilgili olarak fıkıh kitaplarında daha birtakım açıklama ve izahlar mevcuttur. Bu üç çeşit hac arasında görüldüğü gibi haccın vazifeleri açısından pek de fark yoktur. Rükün hepsinde rükün ve vacip kurbanın dışında hepsinde vaciptir. Menasikler de fazla değişmemektedir. Bu şekilde olmasını da hacca niyet edenlere bir kolaylık ve bir rahmet olarak telakki etmek gerekir. Burada ister umreye, ister hacca niyet edilsin, önemli olan, Kur’an’ın diliyle Allah için bu ibadeti yerine getirip, umre ve haccı Allah Teâlâ için tamamlamaktır.
Allah için tamamlanan hacda kavga, cidal ve tartışma hiç olmaz ve olmamalıdır, sükunet ve hareketlilik vardır. Durmak, duraklamak ve yerinde sayma hiç yoktur. Allah için tamamlanmış bir haccın karşılığı, mutlak olarak bağışlanmadır, tevbelerin kabulüdür, ecirlerin en büyüğü olan, Allah’ın rızasını kazanıp cennetine girmeye hak kazanmadır.
Allah’ın rızasını kazanmanın öncelikli şartı, ihlaslı olmaktır, yani niyeti halis kılmaktır. Ateşin odunu yaktığı gibi, riya ve ihlasın olduğu amel de heba olmuş demektir.
İbadetlerde hem bedenin ve hem de ruhun birlikte insicam etmesi gerekir, ikisinin insicamıyla ancak ihlas mümkün olur. Bu da ruhun ve bedenin birlikte Allah’a tam teslimiyet içinde olmalarını gerektirir.
Özellikle hac vazifesi yapıldığında bu uyum ve insicam sağlanmamışsa, bedenin harcayacağı güç ve takat ve aşırı efor, sadece kişiye aşırı yorgunluk ve ibadetten bıkkınlık verir.
Hacca giderken, gönül dünyalarını beraberinde götürmeyenler, maddî gözle görülebilecek şeylerin dışında, manevî hissiyat ve duygulardan uzakta kalmışlar demektir. Gönüllerini oraya götürenler ise, dönüşlerinde bedenlerini geri getirirken, mutlaka gönülleri güllerle kalır, kutsal ve emin beldelerde iskan ederler.
Haccın Faydaları
Haccın insanlara edebi, içtimai, iktisadi ve sosyal ilişkinin artması gibi birçok önemli faydaları vardır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler. Ta ki, kendi menfaatlerine şahit olsunlar; Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar. Siz de bunlardan yiyin, çaresiz kalmış yoksulu da doyurun. Sonra (kirlerini temizleyip) arınsınlar, adaklarını yerine getirsinler. Kâbe’yi tavaf etsinler.”[50]
Ayette geçen “menfaatlerine” kelimesini yorumlarlarken, âlimler bu faydanın hem dini ve hem de dünyevi olduğu görüşündedirler.
Hac, Müslümanların problemlerinin konuşulduğu ve çözümün önerildiği, çeşitli kültürlerin, dillerin ve renklerin kaynaştığı, dünya Müslümanları birliğinin oluşmasını sağlayıcı birtakım tedbirlerin tartışıldığı, dünyada en kalabalık ve en önemli ve en büyük uluslar arası büyük kongredir.
Kişi hacca hazırlık yapıp, Mekke’ye varıncaya kadar, seyahat esnasında ve gezdiği gördüğü yerlerde birtakım şeyler öğrenir ve kendisine yeni ufuklar açar. Bu yolculukta gördüğü birtakım durumlardan ve seyahatin yorgunluğundan dolayı da sabrı ve tahammülü öğrenir.
Dünya ziynetini, yani elbisesini çıkarıp onun yerine, ihram giymek, değişik bir havaya girmek demektir. Bu değişiklik, onun bedeninin direkt olarak havayla temasından dolayı da sağlığını olumlu yönde etkilemiş olur. Tıp doktorları, insanlara açık hava ve güneşten istifade etmelerini tavsiye etmişlerdir. İhramın giyilmesiyle bedenimiz, bu imkandan yararlanma fırsatını bulur. Açık hava ve güneş, cildimizin istirahat etmesine ve yeniden canlanmasına vesile olur. Oksijeni daha iyi teneffüs etme imkanına kavuşuruz.[51]
İhramın giyilmesi, kişide olumlu birçok şeyin değişimine sebep olmaktadır. Örneğin; daha ağır başlı olmayı, başkalarına karşı yardım severliği, hoşgörülü ve sabırlı, metanetli olmayı, zorluğa karşı fedâkarlık yapmayı, yüksek ahlak ve fazileti yakalamaya çalışmayı, salih amellere riayet etmeyi, tevbe ve istiğfarı çoğaltmayı, Rabbe yalvarış ve yakarışı artırmayı sağlar.
İhram demek, bağımsızlık demektir. Dünya elbisesiyle bağımsızlık nasıl olur? İşte hac bize, hür olmayı, özgür olmayı öğretir. Kişiyi özgürlüğe, kula kulluktan sadece Allah’a kul olmaya davet eden en büyük değişim, ihrama girilmeyle mümkün olur.
Haccın sayısız faydalarından biri de, iktisadi alanda Müslümanların işbirliği içinde karşılıklı ticari faaliyetlerin yapılması, malların tebadülünü (değişimi) gerçekleştirmeleridir. Dünyada yaşayan bir buçuk milyar Müslüman nüfusunun ticari alandaki işbirliği sayesinde, kültürel ve siyasal yapılanmada büyük bir potansiyel güce sahip olan Müslümanların önünde hiçbir engelin olması düşünülemez.
Hz. Peygamber haccın faydalarına işaret ettiği hadisi şerifte şöyle buyurmaktadır: “Hac ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi, körüğün; demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Mebrur haccın sevabı ancak cennettir.”[52]
Hacda kesilen kurban etlerinin hazırlanıp geri kalmış ülkelerdeki, fakirlerin ihtiyacına sunulması da haccın faydalarından biri sayılır.
Haccın diğer bir faydası da hacca gelenlerin orada gördükleri manevî havanın oluşmasıyla, mala olan gönül bağlarının azalmasından dolayı, fakir ve düşkün ihtiyaç sahiplerine daha fazla yardımda bulunmaları ve kendilerinde şuurun artma göstermesidir.
Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle rivayet etmektedir: “Allah Resûlü’ne hangi amelin daha faziletli olduğu sorulunca şöyle buyurdu: “Allah’a ve Resûlü’ne iman.” Sonra hangisi denildi. “Allah yolunda cihad.” Buyurdu. Sonra hangisi sorusuna ise; “mebrur hac.” cevabını verdi.”[53]
İmam Malik, hac, düşman korkusu olmadıkça cihattan daha üstündür, demiştir.[54]
Başka bir rivayette ise: “Kim hac yapar, bu esnada cinsi temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.”[55]
“Hac ve umre yapanlar Allah’ın delegeleridirler. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir, af isterlerse, onları affeder.”[56]
“Allah’ım hac yapanı ve hacının kendisine dua ettiği kimseleri mağfiret et.”[57]
Haccın burada zikredemeyeceğimiz daha birçok faydası vardır. Nasıl ki, şu kainatta hiçbir şey boşuna yaratılmamışsa, Allah’ın bize farz kıldığı bütün ibadetler de boşuna değildir. Mutlaka insanlık için içtimai, ahlaki, hukuki, maddî ve manevî birçok faydası vardır.
İslâm diğer dinler gibi, kişiye hiçbir faydası olmayan ve anlamsız bir ibadeti bizden istememiştir. Özellikle de; ibadetler, biz Müslümanların gündelik hayatında disiplinli ve düzenli olmamızı, hayatın gerçek anlamını yaşamamızı sağlar. İbadetler bize dünyada ölçülü olmayı, ahiret hayatı için ise çalışmayı, israftan kaçınırken, cimrilik ve enaniyeti bir hastalık olarak bunlardan uzak durmayı emretmiştir.
İbadetler, bizim çalışkan olmamızı teşvik eder, yerimizde ise, durup saymamızı kesinlikle reddeder. İslâm’ın öngördüğü hiçbir ibadette, durgunluk yoktur. Adeta; yoğun bir trafiğe çıkmış bir sürücü gibi, ibadet ederken, dikiz aynasından, geçmiş ümmetlerin durumunu, yandaki aynalardan diğer yollara ve ideolojilere sapmış olan beşeriyetin durumlarını görerek, önümüze bakmalıyız ve ona göre ibadet etmeliyiz. Bunlardan haberdar olmayanın, önünü görmesi ve ahireti için azık hazırlaması veya kazasız belasız gitmesi gereken yere ulaşması mümkün değildir.
Birçok insan dar bir muhitte ikamet ettiğinden dolayı çok azı, insanları tanıma ve onlarla tanışma fırsatını bulmuştur. Köy veya ilçede yaşıyorsa, bulunduğu muhitin pek dışına çıkmamış olabilir. Bundan dolayı da, dünyanın değişik dilleri, renkleri ve kültürleriyle yakından tanışma imkanını bulamamıştır.
Hac yolculuğunun faydalarından biri de, bu seyahat esnasında, farklı bir coğrafyayı, farklı bir iklimi, farklı bir havayı, farklı dilleri, farklı renkleri ve farklı kültürleri burada görme fırsatının doğmasıdır. Değişik renk, dil ve kültürlere sahip Müslüman kardeşleriyle ilk defa, Peygamber ikliminde bir araya gelme imkanı bulmuştur. Belki de ilk kez riyadan uzak, dünya menfaatlerinin bulaşmadığı bir kardeşliğin, bir dostluğun, bir güler yüzlülüğün bir arada olduğunu görmüştür.
Allah bize faydalı olanı,
şeytan ise bize zararlı olanı,
Allah bize iyiliği,
şeytan ise, bize kötülüğü emreder.
Allah bize hareketliliği,
şeytan ise, bize donukluğu,
Allah bize, kardeşimizle dost olmayı,
şeytan ise, kendisine dost, kardeşimize ise düşman olmamızı emreder.
Biz kimin emrinde ve kimin itaatinde olacağız?
İşte bu yol ve bu yolculuk, yolların ayrıştığı,
tüm hesapların buna göre yapıldığı, ulvi bir yolculuktur.
Hac yolculuğu, kutlu ve mutlu bir yolculuktur.
Ne mutlu bu yolun yolcularına!..
Allah’ın rahmetinin ve bereketinin üzerlerine olacağı şerefli yolcular!
Selâm size ve selâm götürün; İbrahim’e, İsmail’e ve Hacer’e!
Selâm götürün, o Nebiyu’l-Muhterem Muhammed Mustafa’ya!
Salat ve selâm olsun, tek önderimiz, rehberimiz! Sana canlar fedâ olsun Ey Nebi!
Hasretin, yüreğini çöle, gözlerini göle çevirmeli, oraya sen varmadan yüreğini yollamalısın. Seni götüren ayakların değil yüreğin olmalı. Yüreğin dururken ayaklarına yük olmamalısın. Yüreğin kuş gibi uçurduğunu, ayaklar taş gibi taşır.[58]
Haccın Diğer İbadetlerden Farklı Özellikleri
İslâm dininin önemli beş esas üzerine kurulduğu ve bunlardan birinin de haccetme olduğunu Peygamber (s.a.s.) bizzat beyan etmektedir. İslâm’ın tüm esasları birbirleriye bağlantılıdır. İbadetlerin hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. İman, ibadet, ahlak ve muamelat ilkeleri son derece birbirine bağlıdır. İslâm’da, imansız bir amel, amelsiz bir iman veya ahlaksız bir muamelat düşünülemez.
Tüm ibadetler önemlidir; hepsinin bir tek amacı vardır, tüm peygamberler insanları hep aynı şeylere davet etmişlerdir. İbadetin asıl amacı, Allah’a hakkıyla kulluk görevini yerine getirme ve Allah’ın rızasını kazanmadır.
Kur’an Müslümanlara namazı farz kılarken, birçok ayette namazla birlikte zekatı da zikretmektedir. Namaz ibadeti bedenî bir ibadettir. Namaz, beden diliyle gönül dilinin birleşip, muayyen sözler ve muayyen fiillerle, Allah’a varma yoludur. Allah’la konuşmanın, kul olarak derdini anlatmanın, sadece O’na ibadet edileceği taahhüdünü yenilemenin ve sadece O’ndan yardım dilemenin, dua ve niyazda bulunmanın ve gerçek hidayet için beden hareketiyle ahdi yenilemenin adıdır. Namaz kişinin Rabbiyle münacatıdır.
Zekat ise; Allah’ın verdiği nimeti hatırlama ve malın diliyle gönül dilinin birleşmesidir. Zekat, tüm nimetlerin, ihsanların ve güzelliklerin Allah’tan olduğunun ikrarıdır. Ona verilen malda fakirin, düşkünün ve ihtiyaç sahiplerinin hakkının olduğunu bilip yerine getirmenin adıdır. Zekat, kişinin dünyayı sevmediğinin, malı ve mülkü önemsemediğinin, onun için el kirinden başka bir şeyi ifade etmediğinin, malın bir araç olduğunun, bir amaç edinilmesindeki felaketin ne olacağını bilmenin, onunla asla gönül bağının oluşmadığının açık bir göstergesidir.
Oruç ibadeti ise, bedenî bir ibadet olup, Allah için imsakte bulunma, Allah için kişinin, iradesine sahip çıkmasının bir ifadesi, zorluklara karşı beden diliyle sabretme, Allah için yemek ve içmekten nasıl uzak durabiliyorsa, günahlardan, fasıklıktan, inkardan, hata ve nisyandan da o şekilde uzak durulabileceğini, kendi hür iradesiyle ortaya koyma şeklidir.
Bütün bunların yanında hac; birçok ibadeti kendi içinde taşır. Hac yapan kişi, aslında namazı, zekatı, orucu, cihadı, sabretmeyi, kurban kesmeyi, ikramı ve ihsanı başka bir deyişle bütün ibadetleri beraberce ifa etmiş sayılır. Çünkü hac, kişinin beden ve mal diliyle ortaya koyduğu bir ibadet şekli, yani cihad yapması gibidir. Namaz bedenle, zekat malla, oruç sabır ve tahammülle olur. Hac ise Mescidi’l-Haram’da, Makam-ı İbrahim’de ve Meş’ari’l-haram’da namazdır, haccın her aşamasında mal ve harcama vardır ve zekat gibi hac da, malı olan Müslümanlara farz kılınmıştır. Oraya gidebilme kudretinde olmayanlar mesul tutulmamışlardır.
Diğer bir deyişle hac, bedenî bir ibadet olduğundan namaza, mali bir ibadet oluşundan da zekata benzeyip ve her ikisini birden ifa etmek demektir.
Mal olmadan, binek olmadan, hazırlık olmadan, bu sefere çıkılamaz ki, bu zorlu sefer ve bu kutlu sefer için mal hazırlamak, binek hazırlamak, azık hazırlamak gerekmez mi?
Canlara can katmak, canların gittiği yoldan yürümek, yürekleri, gönülleri hoş tutana varmak, olmak için olmanın varlığını yaşamaktır hac...
Bu kutlu seferin, bu şanlı kervanın adı hac ibadetidir. Bu seferde Müslüman kefenler giyer; malını, mülkünü, çoluk çocuğunu ve kısacası dünyayı arkasında bırakarak gider. Yıllarca uğrunda sarf ettiği nice emekleri, göz nuru olmuş malları, mülkleri, evlatlarını eşini dostunu öldüğü gün gibi bırakır gider. Ancak bu terk ediş, ölümden biraz daha farklı da olsa, bu kutlu sefere gitmek var ama...! Ya dönmek var mı? Gözün arkada kalacak şekilde mi gidiyorsun? Bedenin gidiyor, ama gönlün bedeninle beraber değilse bu nasıl gidiş olur?
Hac, ölümü prova etmenin, ölmeden önce ölebilmenin azmini ve cesaretini göstermektir; bu sahne, yere uzatılarak cansız bedene giydirilen kefen gibi, cansız mezara konan beden sahnesi değildir. Bunun adı ihramdır, bunun adı kefendir.
Kefeni giyen ise benim, yaşıyorum canlıyım ve ayaktayım, ama ölüme, ölümü görmeye, mezardan geçmeden haşre doğru, kopan kıyamet gününe dahil olmaya gidiyorum. Ahiret günü gelmeden, ahirette haşr olabilmenin hissiyatını yaşamaya gidiyorum.
Hac, kıyamet sahnesinin an be an hissedilmesi, dillerde, gözlerde ve gönüllerde tekrar tekrar canlanmasıdır. Bir taraftan herkesin saç ve sakalının birbirine karıştığı, toz toprak olmuş yüz ifadeleri ve mahşer kalabalığı, diğer bir yandan da mizan, sırat, amel defterlerinin dürülmesi ve bu âlemde ben ve benim dirilişim, benim üzerime kopan kıyamet!...
O büyük ve o muazzam gün, o dehşetli an, kimsenin kimseden haberinin olamayacağı gün, herkesin herkesten kaçtığı ve kaçıştığı gün, herkes “benim halim, benim defterim, benim amelim!..” dediği gün, mahşer günü!
Umutluların, şefaatçileri kutlu Peygamber, Hz. Muhammed Mustafa’yı bekledikleri gün... Hiçbir şeyin hiç kimseye fayda vermediği, Allah’ın rahmetinden başka her şeyin beyhude olduğu o gün...
Hac, Adem (a.s.)’ın Havva annemizle buluştuğunu kutlamaktır. İnsanların Rabbine ibadet etmek için seçilen merkezde, Allah’ın kullarıyla görüşmek, tevhidin simgelemek, İbrahim (a.s.)’ın Nemrut’a karşı direnişini tebrik etmektir. Kurbanların en güzel olanı ve babaya karşı saygının ve sabrın sembolü İsmail (a.s.)’ı anlamaya çalışmaktır.
Hac, kutsal makamlarda sıddıklarla yeniden beraber olmak, hatıralarıyla buluşmaktır. Hacer annemizin, küçük oğlu İsmail için Safa ile Merve arasında aradığı gibi su aramaktır. Issız ve sessiz bir vadide, iki tepe arasında, küçücük yavrucağızına azıcık bir su araması ve sonradan bulunan zemzem suyundan kana kana içmektir.
Hac, İbrahim’e, İsmail’e ve ondan sonra da tüm iman edenlerin başına musallat olan, gönüllere vesvese veren, onları hidayetten alıkoymak için elinden geleni ardına koymayan, batıl ve hak mücadelesinde, küfrün başı olan ve bu yolda hiçbir şeyini esirgemeyen İblis şeytanını, onun şahsında ve onun yolunda ve onun hizmetinde olanların tümünü taşlamak; ona karşı açılan savaşta, ona karşı açılan bir mevzide, bir taş olabilmek, bir taş vurabilmek, bir kurşun sıkabilmek, onu yerlere serebilmek, ona karşı ebedi düşmanlığını ilan etmek, ona karşı kin ve nefretinin hiç bitmeyeceğini ifade etmektir. İblis’le beraber olmayı seçen nefsimize karşı savaşımızın devam edeceğine dair bildirgeyi imzalamaktır.
Haccın Sosyal Yönü
Haccın sosyal yönü, diğer ibadetlerden daha ehemmiyetsiz değildir. Haccın sosyal yönünün en önemli göstergesi, dünyadaki bütün ülkelerden insanların hacca gelmesi ve burada toplanılmasıdır.
Dünya Müslümanlarının kardeşliği, burada daha açık bir şekilde kendini göstermektedir. Irk, renk, dil ve bölge farklılığı, hatta sınıf ayrımı yapılmaksızın, müminler bir araya gelirler ve en kusursuz kardeşlik eşitliği içinde birbirlerine karışırlar, kucaklaşırlar ve dertleşirler.
Dünyada sadece burası, dillerin, renklerin, sınıfların, rütbe ve makamların hiçbir değerinin olmadığı yerdir.
Hiç kimse, burada dünyalıklarıyla övünemez, övünmesi ise kendi değerini düşürmekten öteye geçmez.
Ortak yönleri o kadar çok ki, ayrı kalan özellikler hiçbir değer taşımaz, hiçbir anlam da ifade etmez.
Çünkü elbiseleri ve renkleri aynı.
Kaldıkları mekanları aynı.
Namaz kıldıkları mescitleri aynı.
Vakfeye durdukları mekanlar aynı.
Nefse karşı mücadele yöntemleri aynı.
Kulluk ettikleri ve önünde eğildikleri, yerlere kapanıp secde ettikleri Rableri aynı.
Rahmet olarak gönderilen Peygambere tabi olma ve sünnetini yaşama heyecanları aynı.
Güllerin güllerine olan sevdaları ve sevgileri aynı.
Uyulması gereken, onsuz insanlığın hiçbir değeri olmayan dinleri aynı.
Müslümanlar burada kader birliği, yer birliği, mekan ve zaman birliği içindeler. İçeride ve dışarıda beraber yaşarlar ve dini vazifelerini ortaklaşa yaparlar. Belli saatlerde beraberce yürürler ve dururlar, şeytana hep birlikte, aynı siperde, aynı mücadeleyi verirler. Günlerce çadır altında veya açık havada beraberce gecelerler.[59]
Müslüman’ın gündelik hayatında nasıl ki beş vakit namaz, müminin disiplinli olmasını sağlıyorsa, o şekilde hac ibadeti de, Müslüman’ın hayatına bir disiplin ve bir düzen getirir.
Müslüman için hac ibadeti, mahşeri kalabalık ortamında, oluşan birtakım problem ve zorluklara karşı tahammül ederek, kardeşlerinin kusurlarını görmemektir. Kardeşlerine karşı azami sabır ve tahammülü göstermek, onlara gereken yardım ve kolaylığı sağlayacağı birtakım hareketlere girişmesi gerektiğinden, daha duyarlı olmayı öğrenmektir.
Haccın diğer bir sosyal yönü de, bu büyük toplantıya, çok sayıda insanların katılımının sağlanmasıyla, tüm dünya Müslümanlarına hacda verilen mesajın, yine buraya gelen hacılar vasıtasıyla ulaşmasını sağlamaktır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) kendi haccı sırasında, önemli bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma tarihe altın harflerle geçti. Bu konuşma hiçbir Müslüman’ın vazgeçemeyeceği ve kendisine hayat felsefesi edineceği prensipler içermektedir. Hz. Peygamber bu hutbeden üç ay sonra vefat ettiği için bu hutbeye “Vedâ Hutbesi” denmiştir. Hz. Peygamber, bu hac esnasında, 140.000 Müslüman’la buluştu ve onlara İslâm’ın temel ilkelerini anlattı.
Bu Peygamber ikliminde, vahiy terbiyesi altında, Vedâ Hutbesi’nde Peygamber (s.a.s.), hazır bulunan ve kıyamete dek bütün ümmetine hitaben şunları buyurmaktadır:
“Tek bir Allah’a, ayrımcılığa girmeden takva,
Ve buna isnaden müminlerin eşitliği,
Her insanın üç hakkının, yani mal, can ve şerefinin korunması,
Faizin her türlüsünün yasaklanması,
İntikam almanın ve kendini hakim yerine koyup, ferdi hak almayı kaldırılması,
Kadınlara en güzel şekilde davranılması,
Az kimselerin elinde malların toplanmaması veya malda tekelciliğin oluşmasına engel olması açısından servetin dağılımının ve dolaşımının sağlanması,
Hayatın bütün alanlarında ve herkes için Allah rızasının ilanı olduğunu beyan etmiştir.”[60]
Hac, her yıl, zilhiccenin dokuzuncu günü Arafat’ta Peygamber’in ümmetine verdiği vedâ hutbesini hatırlamamıza vesiledir. Çünkü bu hutbede bulunan ilkeler ve konulan esaslar, çağlar üstü, tüm insanlara, insanlığın kurtuluşuna özgürlüğüne ve kulların kulluğundan, sadece Yüce Allah’ın kulluğuna girme anıdır.
Bu beyannameden ancak bin dört yüz yıl sonra kaleme alınmış olan milletlerarası insan hakları beyannamesi ki, tamamen insanın özgürlüğünü tescil ettirememiş birçok gerçek özgürlüklerden mahrum ve sakat bir beyanname olarak hazırlanabilmiştir.
Hac, Peygamber efendimiz’in irat ettiği bu hutbeye, bu gerçek insan hakları bildirgesine, herkesten önce bir Müslüman olarak, herkesten daha çok muhtaç olduğumuzu vurgulamakta ve her zamandan daha fazlaca sahip çıkmamızı gerektirmektedir.
Hac, Müslümanların yıllık kongresi olduğundan, Hz. Ömer bu toplantıya daha sağlıklı bir idari yön kazandırdı. Hac toplantısı, kendisi için, bütün vali ve komutanlarıyla en yüksek düzeyde istişare meclisi oluşturma ve belli başlı sorunları tartışma vesilesi ve aynı zamanda da, alınması düşünülen önemli tedbirler için genel bir istişare fırsatı doğurdu.[61]
Hacda, mana ve madde ortaklaşa yaşar ve ahenkli bir şekilde bu ikisine işbirliği içinde yürüme fırsatı doğar.
Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor: “Hac ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi, körüğün; demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Mebrur haccın sevabı ancak cennettir.”[62]
Hac, herkesi kuşatan bir menasiktir. Çünkü her taraftan oraya gönülleriyle gönül dünyalarıyla gelmiş, gönül ehli insanlar, gönül bahçeleri olan Kâbe’de, Mina ’da, Arafat’ta Meş’ari’l-haram’da buluşup, genel toplantı ve seminerler düzenlerler ve nurdan âlimler, Peygamber varisleri; haccı ve haccın menasiklerini, Peygamber’in haccını, Peygamber iklimine susamış ümmete anlatma fırsatını bulurlar.
Bu ilmî ve fikrî, serbest bir seminerdir.
Bu uluslar arası, büyük bir sosyal kongredir.
Bu hac toplantısıdır, kapalı kapılar arkasında değil,
Mina vadisinde,
Arafat meydanında,
Müzdelife geçidinde,
açık havada, yalın bir toplantıdır.
Bu toplantılar öyle alçak tavanlı salonlarda değil,
Hiçbir kapısı, duvarı, kaydı, protokolü olmayan, gök kubbe altında yapılan bir toplantıdır.
Bu kongre insanlardan oluşan bir kongredir!
Ama koltuksuz, sandalyesiz,
sahnesiz, mikrofonsuz,
protokolsüz,
tüm dünyevi endişe ve kaygılarından uzak,
ama tüm toplantı ve kongrelerden daha fazla Allah’a yakın,
sunucu, tebliğci, müzakereci ve dinleyici,
hepsi kendisi, yani hacının ta kendisi ve orada bulunan herkestir.
Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar içinde haccı ilan et. Gelsinler sana; gerek yaya ve gerekse uzak yollardan... “[63]
Çağır insanları bu toplantıya, bu ilahi kongreye,
gelsinler sana, sevdalarıyla, aşklarıyla,
Hz. İbrahim’in kutlu mücadelesini,
Hz. Hacer’in sevgili yavrusuna olan hasretini ve gayretini,
Hz. İsmail’in gözyaşını, itaat simgesini, şeytana karşı bilincini,
almaya gelsinler, ister yaya gelsinler,
ister binek üstünde,
ister yakından,
isterse uzaktan gelsinler.
Çağır buraya Allah’ın delegelerini,
çünkü hacılar Allah’ın yeryüzündeki delegeleridir.
Delegeler görev bilinciyle, aldıkları mesajın anlamını hazmederek dünyaya ulaştırmak zorundalar.
Schandel’in dediği gibi “İnsanların bulunmadığı bir zaman ve mekanda halk adına konuşmak, utanç verici bir yalancılıktır! Zira yalnızca “Allah insanlar adına kararlar serdedebilir. İnsanların hakkı olan tek şey, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaşamaktır.”[64]
Kimler Haccetmelidir?
Fıkıh kitaplarımızda genellikle hacla ilgili menasikler anlatılırken, öncelikle hac edebilmenin birtakım şartları sıralanır. Elbette bu doğru ve verilmesi gereken bir bilgidir. Bu görevi yerine getirmek için, öncelikle şartları iyice bilmek gerekir. Ancak niçin hac edilmelidir? Hac üzerimizden atmamız gereken bir yük mü? Yoksa bir an evvel günlük işlerimizin arasından çıkarıp, iyice dünyaya dalmamız için bir araç mı? Ticaret hanelerimizde güven telkininden dolayı, daha fazla müşteri, daha fazla kar sağlanması için hacı denilmesinin zarureti mi? Niçin hac edilmeli sorusunu, bizler birbirimize sormamalıyız. Herkes ve hepimiz kendimize sormalıyız? Çünkü cevabı yine bizde veya bendedir. Ben, ben demekten çıktıysam, hac artık bana farz oldu diyebilmeliyim.
Çünkü hac büyük olay, büyük bir sahne, o sahnede yalnız sen varsın. Tek başına ve başroldesin. Sen seyirci kısmında uzakta seyreden biri değilsin, her şeyin senin dışında cereyan ettiğini düşünemezsin.
Çünkü İhramı giyen, evrensel kıbleye varan sensin,
Tıpkı güneşin etrafında dönen gezegenler gibi,
Kâbe’nin etrafında dönen sensin.
Safa ve Merve’de Hacer’in gayretini gören ve yaşayan sensin.
Kâbe’nin yanında İsmail’in çığlığını ve Hz. Muhammed Mustafa’nın duasını işiten sensin.
Allah’ın, Peygamberi’ne “insanları hacca çağır”[65] nidasına lebbeyk diyen yine sensin..
Adem’in annemiz Havva’yla buluşmasını, rahmet bulvarında, Arafat meydanında onları gören sensin.
Meş’ari’l-haram’da, Allah’a söz vererek cephede savaşmak için silahlanıp, şeytan ve ordularına karşı mermi hazırlayan sensin.
Mina ’da sevgiyi yakalamak ve sevgililerle bulunmak,
Peygamber’in evrensel davetine Medine’den icabet etmek, biat etmek için Akabe’de bulunanlarla tokalaşan, onlarla beraber biatini yenileyen yine sensin.
Haccın Farz Oluşunun Şartları
Burada kısa da olsa, hac ibadetinin farz oluşunun şartlarına değinmek istiyoruz. Diğer ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de, genel şartlar ve özel şartlar şeklinde belirtebileceğimiz gibi, farz oluşunun şartları veya sıhhat şartları şeklinde de şartlar zikretmemiz mümkündür. Farz oluşunun şartları ise sırasıyla şöyledir:
1-Müslüman Olmak
İbadetlerin sahih olabilmesi için kişinin öncelikle iman etmiş olması gerekir. Kişi iman etmemiş ise, ibadet etmesi istenmez. Hac ibadeti için de Müslüman olmak şarttır. Kafire hac farz olmadığı gibi yapmış olsa bile haccı sahih değildir. Müslüman için zikredilen mükellefiyet şartlarından biri de, İslâm olma şartıdır.[66]
Mekke ve Medine’ye yani harem bölgesine, gayri Müslimlerin, Peygamber döneminden itibaren bugüne dek girişleri yasaklanmıştır. Müslüman olanların dışında bu iki kutlu beldeye kafirlerin girmesini engelleyen yollar yaptırılmış olup, bunu engellemek için kimlik aramaları yapılmaktadır.
2-Buluğ ve Akıl
Buluğ çağına girmiş ve mükellef olmuş kişilere hac farzdır. Buluğ çağına ermemiş çocuklara mümeyyiz de olsalar hac farz değildir. Akıl da buluğ şartı gibi, haccın farz oluşunun şartlarından biridir. Teklifiyetin genel şartları üçtür: İslâm, buluğ ve akıldır.[67]
Hz. Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Uyuyandan uyanıncaya, çocuktan ergenlik yaşına girinceye, deliden akıllı hale gelinceye kadar.”[68] Çocuk ve delinin haccetmesi nafile ibadet sayılır, çocuk ergenlik çağına girdikten sonra imkanların oluşmasından dolayı haccetmelidir. Deli olan kişinin durumu da, çocuğunki gibidir, aklı başına gelince haccetmelidir. Ancak delirmeden önce haccetmiş ise, delirdikten sonra tekrar aklı başına geldiğinde bu kişinin tekrar haccetmesi gerekmez.
3-Hür Olmak
Köleye, hür olmayana, esir olana, tutukluya hac farz değildir. Çünkü hac ibadeti için hem mal ve hem de hac yapacak kadar zamanın yanında, diğer imkanların da oluşmuş olması gerekir. Hac ibadetinde belli bir zamanı belli yerlerde geçirme zorunluluğu vardır. Tüm bu olanakların kölede, hür olmayan ve tutsak olanlarda olması düşünülemez. Şayet köle efendisiyle haccederse haccı sahih olmakla beraber, hürriyetine kavuştuğunda, imkanı oluşursa hac üzerine farz olur.
Haccın farz oluş şartlarına baktığımız zaman bu şartların birtakım hikmetlerinin olduğunu görüyoruz. Tüm bunlar, hac ibadetinin ne denli önemli bir ibadet olduğunu göstermektedir. Bu ibadeti yerine getirmek isteyen kişinin, öncelikle Allah’a iman ettiğini ve O’nun rızası doğrultusunda, bütün emirlerini kabul ettiğini, yasakladıklarından kesinlikle kaçınacağını taahhüt etmiş ve imzalamış olması gerekir. Haccın bir sözleşme olduğunun idraki içinde, ne gibi prensiplere uyacağının ve şartları bilinçli bir şekilde imzaladığının şuurunda olması gerekir.
Hac için teslimiyet şarttır. Çünkü Allah biz kullarını kendi evine çağırdığında O’na Lebbeyk Allahümme Lebbeyk dememiz gerekir. Hazır olmayan kişi neye ve niçin Lebbeyk diyeceğini nasıl anlayabilir? Bu iş iman işidir, gönül işidir, Lebbeyk nidasında nelere lebbeyk dediğinin idraki içinde olma işidir.
Buluğ çağına girmemiş kişilere, haccın farz olmaması da, bu ibadetin ne derecede ehemmiyetli olduğunu gösterir. Bu ibadeti tam bir idrak ve şuur içinde hissederek, yaşayarak yerine getirmenin zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Kısacası günlük hayatımızda, bazı işlerin önem ve mahiyetini ifade ettiğimizde, muhatabımıza, bu iş çocuk işi değildir, diyoruz. Evet hac işi de çocuk işi değildir; aynı zamanda hac görevini kendi başına yerine getiremeyenlerin de işi değildir. Akıllı insan düşünebilen insan, kime niçin vardığını, bu kongrede üstlendiği rolün, amaçlanan hedeflerin anlam ve idraki içinde olduğunu bilir.
Hac ibadeti; özgürlüğün, değişimin ve Allah’a hicretin adıdır. Dünyanın külfetinden, hayatın problemlerinden soyutlanmamış kişi hür değildir; malı ve mülküyle, Allah’ın rızasını kazanmak için, çoluk çocuğuyla gönül bağını koparmamışsa, kişinin hürriyetine kavuşması ve özgürlüğünü elde ettiğini söylemesi düşünülemez. Hür olmayanların, akılları ve zihinleri tutsaklık esaretinde ve bağımlılık zincirlerini kıramamış olanların, hiçbir tarihte özgürlüklerini kazandıkları görülmemiştir ve asla bir değişimin önderleri de olamamışlardır.
Hür iradeyle ve herhangi bir ideolojinin tutsağı, mal ve mülkün kölesi, nefsinin esaretinde olmadığı zaman, mümin kişi o zaman hac görevini liyakatiyle yerine getirebilir.
Uzun çok uzun bir yoldayım,
gidip de bir türlü ulaşamadığım,
bir türlü engelleri aşamadığım,
dağ, taş, ova ve vadilerden geçmeme rağmen, bir türlü varamadığım,
o kutlu, o mutlu ve o mübarek o emin beldeye,
yüz süremedim, göz göze gelemedim,
engeller, engeller, elime vurulan kelepçeyle,
hür olduğum haykırılıyor.
Bir de şuna bakın! Kanadı kırılmış bir kuşa!
Uçması için özgürlük hakkının verilmesi ne anlam taşır,
Hep yakınımdasın; ama biat elimi uzatamıyorum,
Vakfedeyim; ama bir türlü vakfeye duramıyorum,
Meş’ari’l-haram’dayım; ama Allah’ı anmak için oraya varamıyorum.
Kardeşlerimle aynı siperlerdeyim,
ama vuruşmak, savaşmak için, mermiler hazırlayamıyor,
onlarla beraber olamıyorum.
Ama onları görüyor ve onları hissediyorum!
Ne olur ey Allah’ın davetine lebbeyk diyenler!
Benim için de bir mermi atınız, bir taşı da benim için atınız.
Kabe’ye bir selâm da benden götürünüz,
Hacerü’l-esved’i benim adıma istilam ediniz,
Makam-ı İbrahim’de iki rekat namazla miraca ulaşınız.
ne olur benim yerime de bir yudum zemzem içiniz,
benim için de oraların şefaatçi olmasını isteyiniz,
dua ve niyazlarınızda bizi de unutmayınız,
Peygamber-i zişana, gönüllerimizin sultanına,
bir selâm da bizden götürünüz.
Bedenime düşmüş bir kor ateşi gibi yanmaktayım,
ona varamamak,
onunla konuşamamak,
onunla dertleşememek, ne kadar elem verici Allah’ım!
Yüzümüz kıblede,
Kabe’nin dört bir tarafında,
uçsuz bucaksız yüceliğinde,
Beyt-i Mamur’da,
meleklerin etrafında pervane olduğu Kâbe-i Muazzama’da…
4-Yeterlilik Şartları
a-Bedenî Yeterlilik
Haccın farz olabilmesinin şartlarından biri de yeterlilik şartıdır ve bunların başında ise bedenin sağlık ve afiyette olması gelir. Hac ibadetini, Hz. Peygamber (s.a.s.) cihada benzetmiş ve kadınların cihadı sorulduğunda ise hac yapmalarını buyurmuştur. Cihad için beden sağlığı olmadığında, kişinin savaş şartlarına uyum göstermesi düşünülemez.
Hasta olan da, hacda yapması gereken menasikleri başkalarının yardımına ihtiyaç duymadan yerine getiremez. Onun için de fıkıh âlimlerimiz, hasta ve sakat olanlara, yardımcıları bile olsa, hac farz değildir, demişlerdir. Haccın farziyeti için birtakım imkan ve şartların oluşması gerekir, aksi takdirde hac farz olmaz. Aynı zamanda, haccın menasiklerini kendi başlarına yerine getiremeyenlere de hac farz kılınmamıştır. “...Ona yol imkanı bulabilene (güç yetirebilene)...”[69] İbn Abbas (r.a.) bu ayetin tefsirinde, imkan bulabilmenin şartlarından biri de bedenin sağlıklı olmasıdır, demiştir.[70]
Özellikle bazı İslâm ülkelerinden hacca gelen insanların yaş ortalaması nerede ise altmışın altına düşmüyor. Bazılarında ise evlenir evlenmez, aile olarak, Allah’ın farz kılmış olduğu hac farizasını yerine getirmek için kutlu sefere çıkarlar. Yeni aile temelini, hac farizasını yerine getirmiş, mutlu bir hazzın üzerine bina ederler. Ancak altmış ve yetmiş yaş haddini bekleyerek hacca gelenlerin durumuna hem üzülüyoruz ve hem de onlara şaşırmamak elde değildir.
Madem ki, hac bir cihad ameli gibidir, altmış ve yetmiş yaşına gelmiş asker ordusunu oluşturan hiçbir ülke var mıdır? İslâm’da saç boyamayı, Allah’ın verdiği şekli değiştirme manasına geldiğinden, bazı âlimlerin caiz görmediğini; ancak savaş ortamında saçı beyazlanmış olan mücahidin, düşmana cesaret vermemesi ve düşman karşısında daha genç ve cesur görünmesi için, kendi saçını boyaması daha faziletli görülmüştür. Şeytana karşı verilen mücadelede mevzilerimizin tümünü ihtiyarlarla doldurduğumuzda şeytan bizim halimize alay edip gülmekten kendisini alamayacaktır.
Şeytanın alay konusu olmamak için, şartlar oluştuğunda hemen hac yapmalıyız. Erteleyerek bu görevi ihmal etmemiz, bizi sorumluluktan kurtarmaz. Problemlerimizin bitmesini beklememiz de problemin bir parçasını oluşturabilir.
b-Mali Yeterlilik
Hac ibadetini yapabilmek için, beden sağlığı yanında, mali olarak da güç yetirmek gerekir. Şayet kişi, bu imkana sahip değilse, üzerine zaten hac farz değildir. Mezhep âlimleri, şart olan mali yeterlilik; yol azığı, yiyecek-içecek ve gidiş dönüş süresince giyim ihtiyaçlarından ibarettir, demişlerdir.[71]
Allah, Kur’an-ı Kerim’de: “…Ona yol imkanı bulana...” diye buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e: “Yol nedir?” diye sorulmuş. O da: “Yiyecek, içecek ve binektir.” diye cevap vermiştir.”[72] Başka bir hadisi şerifte ise şöyle buyurulur: Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “Peygamber’e gelen biri sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! Haccı gerektiren şey nedir?” Allah’ın Resûlü cevap verdiler: Yiyecek, içecek ve binek!“[73]
Mali yeterlilik deyince, kişinin üç yönden mali imkanının olması gerekir:
1- Geride bıraktığı ve nafakasından sorumlu olduğu kişilerin, gidip gelinceye kadar nafakalarını temin etmek. Bu nafaka da yiyecek, içecek, giyecek ve mesken ihtiyaçlarıdır.
2- Kişiyi hacca götürüp getirecek miktarda yol harcaması ve konaklama masraflarıdır.
3- Kişinin hacda yapacağı yeme-içme vs. masraflarını karşılayabilecek miktar mal.
Zamanın değişmesiyle, ihtiyaç duyulan şeyler de değişmektedir. Eski tarihlerde insanlar, binek üzerinde veya yaya yürüyerek, binlerce kilometreleri kat etmek zorunda kalıyorlardı. Bugünkü anlamıyla belki sınırlar yok idi, ancak yol güvenliği sorunu ve her an bir aşiretin veya bir yol kesen grubun hışmına duçar olunması muhtemeldi. Çok az sayıda insanlar, bu kadar teklifiyet gerektiren hac yolculuğuna çıkabiliyordu.
Hacca gitmek çok önemliydi ve çok meşakkatli idi, oradan dönmek oraya ulaşmaktan çok daha zordu. Çünkü hacca gidiş Allah’a gidişti, O’na varmanın insanda oluşturacağı sevinci olunca insanın aşamayacağı yollar bulunmazdı, ama oradan kopmak yüreğini orada bırakmaktı; canlar canıyla buluşmak mutluluktu, ayrılmaksa hüzündü, gamdı, kederdi.
Birkaç köyden birileri hacca gittiğinde, çok önemli bir olayı haber verircesine, falan hacca gidiyor biliyor musunuz? denilerek o insana imrenilirdi. Aylarca onun hacca gidişi konuşulurdu; onun hacdan dönüşü konuşulduğu gibi. Onun için hacı ismi prim yapıyordu. Hacca gitmek için tüm şartları oluşturmak, belki de yıllar alıyordu. Çünkü gidiş gelişleri de bazen bir yıl, bazen de altı ay kadar bir zaman alırdı.
Hac, Müslümanların dini vecibelerinin üçüncüdür; namaz ve zekattan sonra hac ibadeti gelir. Baliğ olan her Müslüman kadın ve Müslüman erkeğin ömründe bir defa Mekke’ye gitmesi ve orada Allah’ın iradesinde benliğini yok etmek (fena) için gayret sarf etmesi farzdır. Oraya kadar seyahat için maddî imkanı olmayanlar, sağlık ve güvenlik sorunları olanlar gibi bundan muaf tutulmuşlardır. [74]
Hac için nefsî hazırlık gerektiği gibi, maddî imkanların oluşması da gerekir. Bunun için daha önceden fırsat buldukça bir şeyler kenara ayırarak, haccın masraflarını karşılamak amacıyla bu parayı biriktirmek mümkündür. Müslüman orayı, dinin merkezi Kabe’yi ziyaret edebilmek için, lüzumlu parayı, ailesine veya geride bıraktığı insanlara yük olmadan bu şekilde biriktirmiş olur.
Bugün ise, herkesin gideceği bir şekilde elbette şartlar uygun olmayabilir. Ancak hacca gitmek için geçmiş tarihlerde olduğu gibi, yıllarca veya aylarca bir zamanı veya mali olarak da çok büyük masraflar gerektirmemektedir. Hacca gitmek zamanımızda çok daha kolaylaşmıştır.
Şimdilerde olanaklar ve ulaşım araçları, daha fazla gelişmiştir. Elbette en büyük gelişme havayollarında olmuştur. Müslümanlar binlerce kilometre uzaklıktan Mekke’ye birkaç saatlik bir zaman içinde ulaşmaktadırlar. Gelecek zamanlarda ise teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ekonomik sahada ilerlemesiyle, hacca gidişlerin, bugünden daha kolay olacağı muhakkaktır.
Hacca gitmek için yukarıda zikredilen masraflardan dolayı, belli bir mala ihtiyaç vardır. Ancak bazılarımız, her şeyde olduğu gibi, bunda da ölçüsüz davranıyoruz. Haccın bir ibadet olduğunu unutarak, gönül dünyasının duyduğu tat ve lezzetten uzak bir şekilde, ibadetlerle geçirmemiz gereken zamanlarımızı, alış-veriş yaparak, hediye alımlarıyla geçirmekteyiz. Öyle ki, bazılarımız bir ağız tadıyla ne Mescid-i Haram’da ve ne de Mescid-i Nebevi’de namaz kılamıyor, tavaf edemiyor, kısacası ibadet etmek için zaman bulamıyoruz.
Neden mi acaba? Mescide girmemizi engelleyenler mi var? Orada gündüz ve geceler kısalıyor mu? Memleketimizden ayrılırken orada yapamadığımız işlerimizi mi burada tamamlıyoruz?
Tüm bu soruların cevabını, hac farizasını yerine getiren kişiler iyi bilirler. Bizi Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’de namaz kılmaktan alıkoyan şeyin, acımasızca yapılan alış-verişler, saatlerce tartışmalı geçen pazarlıklar, alınan eşyaların oradan oraya taşınmaları, paketlenmeleri, koli ve bavullara yerleştirilmeleridir. Bunlar için harcanan zaman ve gücün birkaç hac görevini ifa etmeye bedel geldiğini söylersek herhalde abartmamış oluruz.
Hediyeleşmenin önemini elbette unutmamamız gerekir. Oradan getirilecek hediyenin ne olacağı hususunda hacca gitmeden önce, niçin hacca gittiklerini bilenler, neyi getireceklerinin de idraki içindedirler.
Pakistan hacıları, hac dönüşlerinde, üstat Muhammed İkbal’i ziyaret ederek, ona hediyeler getirmişler. Muhammed İkbal de hacılara getirdikleri hediyelerden dolayı teşekkür eder ve sonra da, onlara şunları söylemekten de kendini alıkoyamaz: “Hediyeleriniz için size teşekkür ederim. Ama getirdiğiniz hurmalar ve zemzemler birkaç güne kalmadan bitecek, takke ve tespihler de bir müddet sonra eskiyeceklerdir. Keşke bunların yerine oralardan bize Hz. Ebu Bekir’in sadakatini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Osman’ın haya ve hilmini (ahlakını), Hz. Ali’nin ilmini getirseydiniz de, bunlarla yeni bir Pakistan inşa etseydik.”
Merhum şair ve İslâm mütefekkiri Üstat Muhammed İkbal’i burada rahmetle anıyoruz. Bu sözler, hacca gidip dönenler için nasıl bir davranış içinde olmaları gerektiğini ve oralardan getirilecek hediyelerden çok daha önemli şeylerin olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Evet hacca giderken, oralardan neleri almaya talip olduğumuzu, oraya gitmeden önce bilmeliyiz.
Hacca giden kardeşlerim!
Hacı olma şerefine nail olacak olanlar!
Var mısınız?
Bavullarımızı gönlümüze,
kalplerimizi Allah’a taşımaya,
tüm yüklerimizi beraberce yüklenmeye,
almamız gereken hediyeleri almaya,
Var mısınız?
Neyi mi ve nasıl mı alacağız?
İbrahim’in Nemrut’a karşı gösterdiği tevhid mücadelesi örneğini,
Hz. Hacer’in, oğlu için gösterdiği sa’yını ve gayretini,
Hz. İsmail’in, babasına itaatini, şeytani vesveselere aldanmayışını,
Hz. Yakup’un gözyaşını,
Hz. Eyyub’un sabrını,
Hz. Yusuf’un, kardeşlerine karşı olan affını,
Hz. Musa’nın asasını,
Hz. Muhammed Mustafa’nın en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’ini,
hilmini, âlemlerin rahmetine vesile olan ahlakını,
sahabe-i kiramın Peygamber’e karşı gösterdikleri saygıyı,
ondan aldıkları gül sohbetlerini,
dostlarının onlara karşı olan sevdalarını,
getirmeye hazır mıyız?
Allah bize tüm ibadetlerimizi yaparken,
şuur ve izan versin.
Dergahı ilahiyesinde kabul etsin,
bizi huzurunda rahmetiyle kuşatsın.
c-Emniyetin Sağlanmış Olması
Yol güvenliği, tehdit ve şantajla can ve mal güvenliği tehlikedeyse, yol emniyeti sağlanmamışsa hac farz olmaz. Yolun gasp, hırsızlık ve yol kesicilik gibi her türlü tehlikeden emin olması, can ve mal güvenliği gibi hususlarda herhangi bir kuşkuya yer bulunmaması gerekir. Maldan kasıt, kişi için değeri olan her tür maldır.
Daha önceki dönemler bugün gibi değildi. İslâm coğrafyası birdi. Müslümanlar bir yerden, diğer bir yere gitmek istediklerinde, herhangi bir vizeye ihtiyaçları yoktu. Yol güvenliği sağlandığında, fertler özgürce istedikleri mekanlara gidiyorlardı.
Bugün ise İslâm coğrafyasında, binlerce sınır ve hudutlar çizilmiş, gümrük kapıları konulmuştur. Bir kimsenin hacca niyet etmesi için, özellikle ve öncelikle kendi ülke makamlarından izin alması, konulan hac kotasından dolayı da hac kurasının kendisine çıkması ve gidilmesi şart olan ülke makamlarından alınan vize işlemleri gibi birtakım düzenlemeleri gerçekleştirmesi gerekir.
Hac yolculuğuyla ilgili bütün problemler izale edilememiştir. Sınırlar ve kotalar konulmuş, devletlerin siyasi polemikleri, hac gibi kutsal bir ibadeti çoğu zamanlar olumsuz yönden etkilemiştir. Mekke ve Medine, Suudi Arabistan sınırları içindedir, ancak bu iki kentin statüsünün farklı bir konumda olacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerekir. Ülkeler arasındaki siyasi çekişmeler, bu iki kente gitmeyi hiçbir zaman olumsuz yönde etkilememelidir. Görülen odur ki, hac ve umre ziyaretleri siyasal nedenlerle bazen çıkmaza giriyor.
Hac görevini yerine getirirken, birtakım güçlüklerin olması Müslümanların bu yolda kaderiymiş gibi algılanması da yanlıştır. Her yıl şeytan taşlamasında onlarca insan ezilerek vefat etmektedir. Arafat dönüşünde, Mina ’daki hizmetlerde, tavaf esnasında aksamalar olmakta ve insanlar ezilmektedir.
Burada zikretmek istediğimiz önemli bir nokta da, imkanların bu kadar geniş olduğu bir asırda, hac yolculuğuyla ilgili düzenlemelerin daha profesyonelce yapılamaması, aksaklıkların giderilmemesidir. Temennimiz bir an önce, bu aksaklık ve engeller kaldırılır ve hac ibadetini yerine getirenlerin gönül rahatlığı sağlanır.
Konumuz hac engelleriyle ilgili olduğundan, kadınların birtakım özel durumlarından da söz etmek istiyoruz.
Fıkıh âlimleri, bir kadının hac farizasını edâ edebilmesi için, diğer şartların yanı sıra birtakım özel şartları da zikretmişlerdir. Bu şartlardan biri, kadının beraberinde kocası veyahut akıllı ve ergenlik çağına girmiş, güvenilir, fasık olmayan bir mahremi yani akrabasının bulunmasıdır.
Mahremsiz ve kocası olmadan haccetmesi ise, harama yakın bir kerahetle mekruhtur. Çünkü kadının tek başına yola çıkması haramdır.
Bazı âlimler ise, kadınla birlikte kocası veya mahremi yoksa güvenilir kadınlar topluluğuyla beraber haccetmesi caizdir, demişlerdir. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kadın yanında, kocası veya mahremi bulunmadan, üç gün süreyle yolcuk yapmasın.”[75] Başka bir hadiste ise Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Bir kadın yanında kocası bulunmadıkça, hac yapmasın[76] üç gün süreyle yolcuk yapmasın.”
Kadınların hayız ve nifaslı olmaları durumunda ise; haccın tüm menasiklerini (amellerini) tavafın dışında yerine getirmelerinde bir mahzur yoktur. Bu durumda olanlar, sadece Kabe’yi tavaf edemezler; ancak mazeretleri bitiminde tavaf edebilirler.
Nifas (loğusa) ve hayız (aybaşı hali) olanlar, mazeretleri bittiğinde tavaf etmeleri gerekir. Ancak özrü bitmediği halde, Mekke’den ayrılmak zorunda kalıp, farz olan ifada (ziyaret) tavafını yapmamış olan kadın, abdest alır ve vücudundaki ilgili kısmı iyice kontrol eder ve gerekli tedbirde kusur etmez, sonra da ifada tavafı için Kabe’yi tavaf eder. Tavafı taharetten dolayı noksan kaldığı için daha sonra bir büyük baş hayvan kurban kesmek durumundadır.[77]
Hac İbadetine Yolculuk
Bu Yolculuğa Kişinin İstekli Olması
ve Ona Hazırlanması Gerekir
İmam Nevevi, hac yolculuğuna çıkan kişinin göz önünde tutması gereken adabı ve faydalı olan şeyleri şu şekilde zikretmiştir:
1- Hacca gidecek kimse dinine, tecrübesine, hac bilgisine güvendiği kimselerle müşavere yani istişareler etmelidir. Kendisine danışılan kişi de, elinden gelen nasihat ve yardımı yapmalıdır.
2- Hacca niyetlenen kişi farzdan hariç olarak iki rekat nafile namaz kılar, sonra da okuması gereken duaları okur ve Allah Teâlâ’ya istihare eder.
3- Hac yolculuğuna çıkmadan önce, bütün günahlardan tevbe etmeli, başkalarının haklarını ve emanetlerini sahiplerine vermeli, mümkün olan borçlarını ödemelidir. Kendileriyle muamelede bulunduğu kişilerle helalleşmeli, vasiyetini yazıp, ödeyemediği borçları için bir vekil bulmalı, kendi ailesine de yetecek kadar bir nafaka bırakmalıdır.
4- Anne ve babasının rızasını almaya, eşinin ve akrabalarının hoşnutluğunu kazanmaya çalışmalıdır.
5- Hac nafakasının helal, şüphelerden uzak olmasına çalışmalıdır.
6- Uygun ve iyi bir nafaka, azık hazırlığı yapmak müstehaptır.
7- Orada yapacağı alış-verişlerde çekişip didişmeyi terk etmelidir. İhtilafa sebep olabilecek şeylerin tümünden uzak durmalıdır. Arkadaşlarıyla tartışmamalı, onlara karşı sabır ve metanetli olmalıdır. Elinden geldiğince kendisi başkalarına yük olmamalı, kendisi ise başkalarına özellikle de yardıma muhtaç olanlara yardımcı olmalıdır.
8- Haccın nasıl yapılacağına dair bilgileri, mutemet kitaplardan veya âlim olan insanlardan öğrenmelidir. Çünkü cahilce hac menasiki yerine getirilemez. Bilgisizce yapılan bir ibadet sahih değildir.
9- Salih, hayrı seven, dengi olan, unuttuğunda hatırlatan ve yardım eden bir arkadaş edinmelidir. Yol boyunca birbirlerine yardımcı olmalı, meydana gelebilecek birtakım zorluklara karşı katlanabilmeli ve buna sabretmelidirler. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) tek başına yolculuğa çıkmayı hoş karşılamamıştır.[78]
10- İbadet ve ihlas içerisinde vaktini değerlendirmelidir. Mümkün olduğu kadar dünya işleriyle meşgul olmamalıdır. Kalbi bunlardan uzak tutmak lazımdır. Hakkın rızasını gözetip bu, amaç ve hedef olmalıdır.
11- Sefere çıkma namazı olarak evinden çıkmadan önce, iki rekat namaz kılmak müstehaptır. Allah Teâlâ’dan yolculuk esnasında ve diğer işleri için yardım dilemek ve bu duayı okumak da sünnettir: “Allah’ım sana yöneldim, sana dayandım! Beni ilgilendiren ve benim önem vermediğim şeylerde sen bana kafi ol, beni takva ile rızıklandır, günahlarımı bağışla.”
12- Hacca niyet eden kimse ailesi, komşuları, ve dostlarıyla vedâlaşmak, helalleşmek, ve vedâlaşanların bir birlerine şöyle duada bulunmaları sünnettir: “Dinimi, emanetimi, işlerin neticesini Allah’a havale edip ısmarlıyorum. Allah seni takva ile azıklandırsın, günahlarını bağışlasın, nerede olursan ol, hayırları sana kolaylaştırsın.”
13- Evden çıkarken ve vasıtaya binerken şu şekilde dua etmek sünnettir: “Allah’ım bu seferimizde senden hayır ve takvayı, sevdiğin ve hoşnut olduğun ameli yapmayı dileriz. Allah’ım! Yolculuğumuzu kolaylaştır, uzunluğunu hissettirme. Yolda dostumuz, geriye bıraktığımız aile ve malımız üzerindeki vekilimiz sensin. Yol sıkıntılarından, kötü bir şekilde dönmekten; aile, mal ve evladımız hususunda kötü bir manzara ile karşılaşmaktan sana sığınırız.”
14- Hac yolunda aşırı ve çeşit çeşit yemekten, fazlaca doymaktan, ziynet ve lüksten kaçınmak lazımdır. İnsanlarla iyi geçinen, onlara yumuşak muamele eden, konaklamalarda ve birtakım münasebetlerde veya münasebetsiz işlerde sürekli tartışma, çekişme, kavga, dövüş ve izdihama sebep olacak şeylerden uzak durmak gerekir.
15- Hac yolculuğu esnasında sürekli tefekkür, zikir, tehlil, tesbih, telbiye, dua ve ibadetle zamanı geçirmeli, yolculukta ve mübarek yerlerde hem kendisi için ve hem de annesi babası, akrabaları, komşuları, dostları ve bütün ümmeti Muhammed için dua etmelidir. Müslümanların zulümden kurtulmalarını, ıslah olmalarını, hakkın bayrağını şanla şerefle taşıyabilme şerefine nail olmaları için, küfre karşı Allah’tan yardım ve muzafferiyet verilmesi için, hem ahiret ve hem de dünya işlerinin selâmeti için, çokça dua ve niyazda bulunmalıdır. Çünkü Peygamber üç kimsenin duasının makbul olacağını haber vermiş ve bunları, mazlumun, yolcunun ve babanın evladı için yapacağı duadır diye açıklamıştır.[79]
Çevrenle helalleş, gönlün rahat git, çocuklarım, eşim dostlarım ne olacak deme! Sen öldüğünde, onların ne olacağını, kime nasıl bıraktığını öldükten sonra sorabiliyor musun? Kalk, dostlarını gör, onların duasını al, helalleş, mahşerde beraber haşrolma temennisiyle onlardan ayrıl.
Unutma ki, Rabbin seni kendine çağırıyor.
“Gel” buyuruyor. “Bana misafir ol, bu kutlu seferinle kazançlı çık,
kârlı bir ticarete gel.”
Sen şimdiye kadar bu dünyayla yaptığın ticaretin hesabını yaptın mı?
Ne kadar kârdasın?
Bu kâr, seni ne kadar mutlu edecek?
Yoksa seni dünyadayken üzen, sana nice zahmetler veren, uğrunda her şeyi terk ettiğin malın, seni burada mahcup etmeyecek mi?
Bırak o küçük ve hiç hükmünde olan hesapları ve ticareti,
büyük kâra ve büyük ticarete gel!
Allah ile yapılan ticarette, bire yedi yüz kat daha fazla kazanç var.
Gel de tüm günahlardan arın.
Annenin seni doğurduğu gün gibi pak temiz olmaya gel.
Havz-ı Kevser’de yıkan, suyu zemzemden kana kana iç,
peygamberlerle arkadaş ol.
Peygamberlerin serverine komşu olma şerefine nail ol.
Kapı komşuna, ailene ve sevdiklerine anlat,
nereye gitmek için yola çıktığını anlat,
onları da heyecanlandır,
haklı sevincine onları da ortak kıl.
Böyle bir kutlu seferin onlara da nasip olması için,
Allah’a dua ve niyazda bulun.
Haccın Mikatı
Cenab-ı Hak insanları kendisine ibadet etmeleri için yarattığını, inzal buyurduğu kitabı Kur’an-ı Kerim’de açıklamıştır. İbadetlerin nasıl ve ne zaman yapılacağını bizzat İslâm açıklamıştır. Örnek olarak; namazın nasıl kılınacağı ve hangi vakitlerde kılınması gerektiği hususu, ramazan orucunun ne vakit başlayıp, ne zaman sona ereceği, zekatın farz olması için zekatı verilmesi gereken malın üzerinden bir yılın geçmesi gibi, İslâm tarafından ibadetler için, takdir edilmiş belli vakitler konulmuştur.
Hac görevinin ifa edilebilmesi için ise, hem zaman ve hem de mekan takdir edilmiştir. Fıkıh âlimleri haccın mikatını ikiye ayırmışlardır. Zaman itibarıyla mikat, mekan itibarıyla mikat şeklinde ifade etmişlerdir.
a-Mikat Zamanı (Hac Zamanı)
Mikat sözlük anlamıyla, sınır anlamına gelir. Şer’i manası ise, belirli bir ibadet için belirli yer ve zamandır.[80]
Namaz, zekat ve ramazan orucunun farz olabilmesi için nasıl vaktin girmiş olması veya vaktin gelmiş olması gerekiyorsa, hac ibadeti için de zaman mikatı şarttır. Bu zaman girmedikçe ihram giyilse de, haccın tüm şartları yerine getirilmiş olsa bile, kişinin yaptığı haccı makbul değildir. Çünkü vakit gelmeden hac farz olmaz.
Hac ibadeti için belli bir zaman olduğu konusunda, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sana hilallerden soruyorlar, de ki: Onlar, insanların ve hac vakitlerinin bir ölçüsüdür.”[81] Diğer bir ayette ise Allah, “Hac, bilinen aylardadır.”[82] diye buyurmaktadır.
Âlimlerimiz hac aylarının şevval, zilkade ve zilhicce ayları olduğunda ittifak etmişler, Ancak, zilhicce ayının tamamı mı yoksa ilk on günü mü hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.
Malikilere göre: Hac ayları şevval, zilkade ve zilhiccenin tamamıdır.[83] Cumhur-ı ulemaya (Hanefi, Şafii ve Hanbeliler) göre ise, hac ayları şevval, zilkade ve zilhiccenin ilk on günüdür.[84]
Özet olarak, haccın zamanı; ramazan bayramının başladığı, yani şevval ayının birinci gününden itibaren başlar, zilhiccenin onuncu gününe kadar devam eder. şevval ayının birinci gününden zilhiccenin dokuzuncu gününe kadar ihram giyilerek hacca niyet edilebilir.
Bir yıl içinde birden fazla hacca niyet edilemez. Çünkü verilen süre, bir hacca yetecek kadardır. Ancak bir yıl içinde, kişinin istediği kadar umre yapması caizdir.
Görüldüğü gibi haccın zamanı, mekanı; Kur’an’da ve hadisi şeriflerde belirtilmiştir. Peygamber (s.a.s.) bizzat hac görevini ifa ederek, ümmetine de şöyle buyurmuştur: “Haccın menasiklerini (şartlarını) benden alınız.”[85] Tıpkı namaz kılma emrinde olduğu gibi, Peygamber’in yaptığı haccı, göz önünde bulundurarak, kesinlikle ifrat ve tefritten uzak olarak tıpkı Peygamber’in yaptığı hac gibi, şartlarını yerine getirmemiz gerekir.
Hacda veya başka zeminlerde Müslümanların zihinlerini bulandırmak için birtakım şeyler ortaya atılır. Mesnetsiz olarak ortaya atılan bu iddialar, gündem oluşturmak için veya reyting için tartışmaya açılır.
Bu iddialardan biri de şudur: Madem ki, hac ayları şevval, zilkade ve zilhicce aylarıdır. Niçin haccı dar bir vakit ve zamana sıkıştırmaktayız? Belli bir program çerçevesinde İslâm ülkelerinden gelenler, sırayla hac görevlerini yapıp ülkelerine dönsünler. Örneğin, şevval ayının ilk on gününde Pakistan hacıları, ondan sonraki on gününde Endonezya ve sırayla diğer ülkelerden hacılar, hac farizalarını yerine getirsinler.
Peki, bunun yararı ne olacak? Buna cevap olarak da, hiç kimse ezilmeden ve izdiham olmadan rahat bir ortamda bu görev yerine getirilmiş olacak, iddiasında bulunmuşlardır.
Cenab-ı Hak, İslâm’ın esasını belirtirken, başına şahadeti, yani Allah’a ve Resûlü’ne imanı zikretmiştir. Allah ve Resûlü’ne iman ancak Allah’ın ve Resûlü’nün emrettiklerini yerine getirmek, yasakladıklarından da kaçınmakla olur. Kur’an-ı kabul edip, Resûlü’ne uymanın zorunluluğu yoktur veya sadece onun hayatındaki zamanlarda geçerlidir denilebilir mi? Böyle bir saçmalığı kim kabul edebilir?
Şayet bazılarının tek mercii, şeytanların onları her taraftan kuşattıkları akıl verileri ise, böyle düşünenlerin hac yapmaları da kendilerinden istenmez. Çünkü itikad ve ibadet ilkeleri, zamanın ve mekanın şartlarına göre, insanların düzenlenmelerine bırakılmamıştır. Fıkhî muamelatta ise, genel çerçevenin çizildiği, ana hatların belli olduğu ve içinin ise, şartların ve mekanların durumuna göre belirleneceği birtakım değişikliğe bırakılmıştır.
Allah kendi Nebî’si için “O size neyi veriyorsa onu alın, sizi neden alıkoyuyorsa ondan kaçının.”[86] Ve başka bir ayette ise “O heva ve hevesiyle konuşmaz, onun konuştuğu vahiydir.”[87] diye buyurmaktadır.
Bu ve buna benzer yüzlerce ayet, Peygamber’e katıksız bir imanı ve ona uymada harfiyen teslimiyeti emrediyor.
Peygamber’in hac konusunda bize emri de şöyledir: “Haccın menasiklerini (şartlarını) benden alınız.”[88] ve “Hac Arafat’tır.”[89] Hadisler, haccın hem görevlerini-rükünlerini ve hem de zamanını belirtmektedir. Yani hacı adayının, zaman olarak Arefe gününde (zilhiccenin dokuzuncu günü) ve mekan olarak da Arafat dağında olması gerekmektedir. Aksi taktirde hacı olunamaz, haccın diğer şartlarını yapmış olsa bile, kişi hac yapmamış sayılır.[90]
“Hac, bilinen aylardadır.”[91] ayetinden maksat, hac için ihrama girmenin başlangıç zamanıdır.[92] Yani kişi isterse şevval ayının birinci gününden itibaren ihrama girerek hacca niyet edebilir. Ancak kişinin üç aya yakın bir zaman zarfını ihramda geçirmesine gerek yoktur. Şayet hac ayları içerisinde olup erken bir vakitte Mekke’ye gelmişse, bu durumda olanlar çoğunlukla haccı temettüye niyet ederler.
b-Hac ve Umre için Mikat Mahalleri
İslâm, mikat yerlerini ve zamanını vahiy ile tespit etmiş ve biz Müslümanlara bildirmiştir. İhrama girmek için belli mekanlar mikat olarak belirtilmiştir. Bir hadisi şerifte mikat yerleriyle ilgili şöyle rivayet edilmiştir. İbn Abbas şöyle der: “Peygamber (s.a.s.) Medineliler için Zülhuleyfe’yi, Şamlılar için Cuhfe’yi Necidliler için Karnu’l-Menazil’i, Yemenliler için Yelemlem’i mikat yeri olarak belirlemiş ve şöyle buyurmuştur: «Buralar, oralarda oturan veya oraya uğrayarak geçenlerden hac ve umre yapmak isteyenler için mikattır. Bunlardan daha yakında olanların mikat yerleri ise oturdukları yerlerdir. Aynı şekilde Mekkeliler Mekke’den telbiye getirirler.»”[93]
Başka bir hadiste ise Iraklıların telbiye getirecekleri yerin, yani mikat yerlerinin Zat-i Irk olduğu rivayet edilmiştir.[94] Hac ve umre maksadıyla mikat yerinden ihramsız geçmenin cezası vardır. Bu ceza ise bir kurban kesmektir.
Gelinen ülkelere göre, hacıların ihrama girecekleri mikat mekanlarını, şu şekilde sıralamamız mümkündür.
a- Türkiye, Suriye, Mısır, Mağrib, ve Avrupa tarafından deniz yoluyla gelenlerin mikat yerleri, Cuhfe (Rabiğ)’dir. Cuhfe ile Mekke arası, yaklaşık olarak yüz seksen yedi kilometredir.
b- Medine tarafından gelenlerin mikat yeri ise Zulhuley-fe’dir. Başka bir ismiyle de orası Abâr-ı Ali, yani Hz. Ali’nin Kuyuları şeklinde isimlendirilmiştir. Medine ve Mekke arası uzaklık mesafesi, yaklaşık dört yüz altmış dört kilometredir.
c- Irak, İran ve diğer ülkeler hacılarının geldiği ve ihrama girdikleri yer Zat-i Irk’tır. Bu yer Mekke’ye yaklaşık olarak doksan dört kilometredir.
d- Kuveyt ve Necid yönünden gelenlerin ihrama girdikleri mikat mahalleri, Karnu’l-Menazil bir diğer adıyla da bilinen, es-Seyl’dir.
e-Yemen tarafından gelenlerin mikat mahalli ise, Yelemlem’dir. Mekke’nin güney tarafına düşmektedir. Mekke’ye uzaklığı yaklaşık olarak, elli dört kilometredir.[95]
Haccın Rükünleri (veya Şartları)
İhram Giymek
Hac ve umreye niyet edenlerin, Mekke’ye gitmeden önce ihram giymeleri gerekir. Cumhura göre, ihram giymek rükündür.
İhramın sözlük anlamı, yasaklı olmak demektir. Şer’i anlamı ise hac veya umre menasiklerine (amellerine) niyet etmek ve belirli yasaklara girmek, yani bu yasaklara bağlı kalmayı kabullenmektir.[96]
İhram erkekler için dikişsiz iki parça bezden oluşur. Biri alt (izar), bir diğeri ise üst bedenî örtmek içindir. Kadınların ihramı ise kendi elbiseleridir.
a-Müslüman için İhram Ne Anlama Gelir?
Cahiliyede çeşitli Arap kavimlerinin, birtakım gelenek ve görenekleri vardı. Bunlardan biri de, kendisine sığınanı koruyup kollamaktı. Bu koruma için de bir sınır belirler veya nereye kadar o kişinin veya o kabilenin koruması altında olduğunu açıklarlardı. Buna göre de diğer kabileler tavır alırlardı.
İslâm, geldikten sonra tüm bu korumaları kaldırarak, kişiyi yalnız ve yalnız Allah’ın korumasına koydu. Kabe bölgesini haram bölge ilan etti. Haram bölgeye girebilmek için de ihram vizesini getirdi. O bölgelere girince ve belli sınırlarından yani mikat yerlerinden itibaren belli ölçülere riayet etmeleri emredildi.
Müslüman ihrama girdikten sonra, ziynet ve refahlık alametleri sayılacak tüm dünyevi şeyler, ona haram olur. Hiçbir koku süremez, elbise giyemez, tıraş olamaz, dikişli hiçbir şeyle örtünemez, ziynet olarak yüzük vs. takamaz, cinsi yaklaşımlarda bulunamaz.
Tüm bu yasakların hikmeti, haccın çok ulvi bir ibadet olmasıdır ve bu ibadette esas amaç, Allah’a yakınlaşmada gösterilmesi gereken azami insan takatinin ve nefsine karşı mücadele azminin ortaya konulmasıdır. Allah için kişinin nelerden soyutlanabileceğinin bir kanıtıdır.
İki parça dikişsiz bezden oluşan, biri omuza, diğeri ise bele takılan, tek renk beyaz, modelsiz, renksiz, şekilsiz, sembolsüz, modasız, tasarımsız, tüm gösteriş ve fiyakadan uzak bir elbise, hiçbir defilede boy gösterme cesareti olmayan sadece beyaz kefene benzer ihram...
Her şeyden önce o bir kefendir. Herkesin giydiği ve sırası gelince de giyeceği dikişsiz elbise, günahkarlara pek sevimsiz gelen, beyaz kefen demektir. Ölmeden önce onu giymek, kefeni sevmektir, kabullenmektir, ölüme hazırlıklı olduğunu göstermektir. Allah’ın takdirine ram olmaktır.
İhram bir remizdir, tek bir kişinin toplum olduğu, tek bir müminin ümmet olduğu şuuruna varmadır, enaniyetin bittiği, kişinin dünyasının son bulduğu, ahiret hayatının başlangıcını ortaya koymadır. İhram bir kıyamettir, ölmeden önce ölümü görebilmedir, ölümün insanlar için ne ifade ettiğinin anlaşılmasıdır.
Sen orada sadece maddî bir gözle bakmaya çalışma,
sen oraya Rahman’a doğru yücelmeye gittin.
Nefsinin istediği yere doğru alçalma,
hep güzellikleri görmeye çalış,
güzellikleri koklamaya çalış.
Mina ’da Arafat’ta, Müzdelife’de,
Mekke’de, Medine’de,
bazı hacıların densiz hareketlerini görme,
şu millet böyle kirli; şunlar namaz kılarlarken yerlerinde durmuyorlar,
şu kavim ne kadar siyah ve kötü görünümlü diye kalbinden geçirme.
Bunları torunlarına, yeğenlerine, evlatlarına, yarınlarına, hatıra diye saklama,
senin bunların yerine anlatacağın yarınlarına bırakabileceğin güzellikleri gör.
Ne olur, görmeye çalış, biraz çaba, biraz gayret,
nefsine, şeytana karşı siperde kazandıklarını heba etme.
Oraya giderken şu veya bu millete ait gittin,
oradan dönerken, ümmet birliğine kaydını yaptır da gel.
Orada milliyet yoktur, ümmet vardır; orada bayrak İslâm bayrağıdır.
Orada şuur, Kur’an’ın verdiği şuurdur.
Orada muteber olan, kişinin üstünlük taslaması değildir,
gönül alçaklığıdır.
Görünenleri görmek marifet değil,
esas marifet, herkesin görmediğini görmektir.
Basına, yayına aldanma, kalbini vesveselerden arındırarak gitmelisin.
Mekke’nin Müslüman’ı yüce olduğu gibi şeytanları da şerli olur.
Siperde kazanılan şeyleri boşa çıkarmak için, her yerden daha fazla mesai harcarlar, insî şeytanları devreye koyarak, Müslüman’ın yaptığı her güzel şeyi çirkin,
şeytanın hile ve desiselerini güzel göstermeye çalışırlar.
Kurbanın kesilmesi ile ilgili, “hayvan katliamı” diye çığırtkanlık yaparlar onlar, İbrahimî ruhtan, İsmailî teslimiyetten, Hacerî gayret ve sa’ydan mahrum etmek isterler onlar.
Kur’an onlar için “sağırdırlar hakkı duymazlar, kördürler hakkı görmezler, dilsizdirler hakkı söyleyemezler” der.
Birtakım bahanelerle haccı iptal ettirmek isterler,
Hakka isyana davet ederler.
Gidenleri engelleyemediklerinde de çeşitli vesveseler vererek göndermemek isterler.
Orada kin ve düşmanlığa, tefrikaya, kardeşlik ruhuna uymayan şeytanî fiillere davet vardır.
Hac, birtakım fiillerle donatılmış sembol ve işaretlerdir. İnsanların Allah’a tam teslimiyetini ifade eden bu vecibeler, Allah Resûlü tarafından insanlara tebliğ edilmiştir. Mümin vecd ve teslimiyetle tavaf, vakfe, sa’y, tıraş gibi menasikleri, arka planındaki mana ve işaretlerden ziyade, sırf Allah emretmiştir diye yerine getirir.[97]
Hac, fiiliyatı pratize etmek için, İslâm’ın birçok esaslarını teşmil eder.
Hac bir okuldur, bununla Müslüman en yüksek makamlara yücelir.
Neleri mi öğrenir?
Daimi olan bir ibadet hayatını,
Müslümanlara karşı şefkatli olmayı,
kini, düşmanlığı, şiddeti rahmete dönüştürmeyi,
Allah için gerçek ubudiyet derslerini,
karşılık beklemeden Allah yolunda infak etmeyi,
Allah için kimleri aziz ve kimleri de hakir göreceğini,
Allah için dost edinmeyi ve sevmeyi, Allah’a düşman olana Allah için düşman olmayı…
Hac insan nefsinde birçok meşâirin yeşermesine sebeptir,
Müslümanlara karşı atıfiyet, dertlerine ortak olma, Allah’ı, Resûlü’nü ve müminlerin dostluğunu tercih…
Sadece Allah’a ihlasla yönelmedir.
Dünyanın faniliğine aldanmadan, ahirete hazır olma şuu-rudur.
Allah ile yeni bir sayfanın açılmasıdır.
Niyet Etmek
Hac ve umreye ayrı ayrı veya her ikisine birden niyet getirmek gerekir. Tüm ibadetlerde niyet şarttır. Niyetsiz amel makbul değildir. Kişi niyetine göre sevap veya ceza alır.
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah’a has kılarak, O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur.”[98] Peygamber efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Ameller niyete göredir, kişi için ancak niyet ettiği kadar vardır.”[99]
Diğer bir hadis-i şerifte “Kim hac ve umreye niyet edip ihrama girerse, ihramdan her ikisi için çıkıncaya kadar ona tek tavaf, tek sa’y kafi gelir.”[100] Hac veya umreye ayrı ayrı veya her ikisine birden “Niyet ettim hac ve umreye ve bu sebeple Yüce Allah için ihrama girdim.” diyerek niyet edip, başkası adına hac ve umre yapıyorsa, bu durumda “Niyet ettim filanca adına hacca ve bu sebeple Yüce Allah için ihrama girdim.” diyerek iki rekat ihram namazı kılacak ve ardından telbiye getirecektir.
Her bir niyet, toprağa atılan bir tohum gibidir. Sulasak da, çapalasak da tohumu toprağa atmadıkça, almak istediğimiz ürün yeşermez. Hasadını da hiç alamayız. Bu, Allah’ın yeryüzündeki sünnetidir.
b-İhramda iken Neden Bazı Şeyler Yasaklanmıştır?
Hac ve umreye niyet edenler, niyet edip ihrama girdikten sonra, kendileri için bazı yasaklar başlar, daha önceleri helal iken, ihramla başlayan ve yapılması mahzurlu görülen bazı şeyler yasaklanmıştır. Bu yasakları şu şekilde sıralamamız mümkündür:
1-Cinsi münasebette veya buna davet edici davranışlarda bulunmak.
2-Günah ve isyandan, arkadaşlarla çekişip mücadele etmekten uzak durmak.
3-Av hayvanı öldürmek veya ava çıkmış olana yardım etmek.
4-Dikişli elbise giymek, ayakkabı giymek, başa herhangi bir şey örtmek.
5-Saç kesmek ve tıraş olmak, vücut kıllarını yolmak, sakal kısaltmak, tırnakları kesmek.
6-Koku sürünmek, harem dahilinde ağaç ve yeşillikleri kesmek ve koparmak.
Tüm bu yasakların hacca varan kimse için anlamı olmalı, neden bunları yapmaktan men edilmiştir? Bunlarla ilgili kendisine neden bir sınır ve bir zaman tanınmıştır. Haremde yapılması mahzurlu olarak kabul edilen şeyler, ihrama girmeden harem bölgeye varmadan, tümüyle kendisine caiz ve helal iken, niçin bir anda kendisine haram kılınıyor?
Bütün bu yasaklar, elbette bir muhrim (ihramlı) mümin için anlamsız ve gayesiz değildir. Her şeyde bir gaye, binlerce mana veya hikmetler vardır. Bazen bu manaların bir kısmına, veya bazı hikmetlere muttali olabiliyoruz, bazen de birçok hikmet ve manalarından yoksun olabiliyoruz. Birçok yerde şunu zikrettik, zikretmenin gerekliliğine de inanıyoruz ve diyoruz ki, hac şiardır, meşairdir, remizdir, semboldür. Kısacası bunları anlamak için aklıselim gerek, bunların içindeki gizli sırları keşfetmek için ise, keskin kalp gözü ve idrakıselim gerekir.
Allah bizi emin haremine Mekke’sine, evine, Kabe’ye davet ederken, Kur’an diliyle şöyle buyurmaktadır: “İnsanları hacca çağır, yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler. Ta ki, kendi menfaatlerine şahit olsunlar. Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken, O’nun adını ansınlar...”[101]
“İnsanları hacca çağır” nidası boşuna değildir. Çünkü hac bir mahşer provası, dünya nimetlerine ve zevklerine biraz ara verme, biraz tatil yaparak hakka varma, nefsiyle hesap görme ve hesaplaşma yeridir. Allah bu hesaplaşma gününde sana ağırlık verecek şeylerden, seni bu büyük günde meşgul edecek, Allah’ı anmaktan mahrum bırakacak şeylerden uzak durmanı sana emrediyor. Allah senden gönlünün hepsini, sevginin tamamını buraya yönlendirmeni ve Kabe merkezli olmasını istiyor. Gözün bir şefaatçi arasın, ellerin dua için havaya doğru açık dursun, dudaklarından telbiye, tesbih ve tekbirler hiç eksik olmasın. Kıyamette senin leh ve aleyhinde şahitlik edecek bütün uzuvlarınla hacda ol, meşairde, Meş’ari’l-haram’da, Hira’da, Sevr’de, Makam-ı İbrahim’de ol.
Dünya zevkinden olan, gönül eğlendiren ve gününü gün etmek için bir araç olan av bu yerde yoktur; avlanma hiç olmamalı, şeytanın avı olmaktan uzak durulmalıdır. Tıraş olup, dünyalıklarını giymiş, gözünün önünü görmeni engelleyen o muhteşem elbisenle buraya yakışmazsın. Mahşere doğru yürürken dünyalıklarının ayağına dolanıp yürümeni engellemesine müsaade etme! Elbisenden soyutlan, herkesin giydiği aynı kumaşı, aynı rengi, aynı kefeni giy, dikkat et dikişsiz olsun, tıpkı kefen gibi, başın açık olsun, zevcene yaklaşma, farklılığını elbisenin cinsi ve rengiyle ortaya koymaya çalışma, bu bir zillettir. Sen ise aziz olmak ve şerefliler ordusuna kayıt yapmak için buradasın.
Yeşillik ferahlıktır, bir güzellik ve hayvanların gıdasıdır. Çevrenin güzelliği onu korumakla olur, onu kesmek, onu katletmek olur. Hacca niyetlenip giden kardeşim, her birimiz Mekke’den bir ot kesersek ağacını kırarsak, zaten sıcak ve yeşili çok az olan bu yer neye döner. Mümin burada ve her yerde temiz olmalı, temizliğe riayet etmeli, çevreci olmalı ve çevreyi korumalı ve buranın yeşilini, ağacını, hayvanını korumalıdır.
Mekke’nin her yeri haremdir, oraya haram hiç bulaşmamalı, saf ve temiz tutulmalıdır. Çevresini çöpler kalesi yapmamalı, içip yediklerimizin artıklarını gelişi güzel sağa sola atmamalıyız. Medeniyet, temizliği, düzenli olmayı biz Müslümanlardan öğrendi, ancak elimizden kaçırdığımız güzelliklerimizi kendi ellerimizle katlettik. Bunu yeniden elde etmek, İslâm’ı yaşamak ve hac bilinci ile donanmakla mümkündür. Ne mutlu bu donanmayı yapanlara...
İhrama Girenlerin Yapması Gereken Hususlar
1- Gusletmek,
2- Dikişli elbiseleri çıkarmak,
3- Vücuda koku sürmek,
4- Gusülden sonra ve ihramdan önce iki rekat namaz kılmak,
5- Namazın ardından telbiye getirmek,
6- Telbiyeyi çokça getirmek..
Telbiye Getirmek
Telbiye, Hanefilere göre ihram namazının sünnetinden sonra getirilir. Çünkü Hz. Peygamber böyle yapmıştır. Faziletli olan da Hz. Peygamber’in yaptığı gibi yapmaktır. Çünkü Hz. Peygamber biz ümmetine haccın vazifelerini neye göre yapmamızı şu mübarek sözleriyle açıklamıştır: “Haccın menasiklerini benden alınız.”[102]
İhram giyilip, niyet getirildikten sonra telbiye getirmek sünnettir. Bazıları telbiyenin getirilmesi vaciptir, demişlerdir.
Telbiye ise şu şekilde getirilir: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, la şerike lek.”[103]
“Buyur, Allah’ım buyur! Senin eşin ve ortağın yoktur. Bütün hamd ve nimet senin için ve tüm mülkler senindir. Senin ortağın yoktur.”
Hanefilere göre mikatta niyet edip, telbiye getiren kişi, ihrama girmiş olduğundan ihramın yasakları onun için başlamış demektir. Telbiye yolda, iniş çıkışlarda, yol arkadaşlarıyla karşılaşmalarda, namazların ardından tekrarlanır ve zaman zaman ses yükseltilir.
Telbiye Malikilerin dışında kalan diğer mezheplere göre Kurban Bayramı günü, Akabe cemresine ilk taşın atılmasıyla kesilir. Çünkü Hz. Peygamber’in böyle yaptığı rivayet edilmiştir.[104]
Niçin Telbiye?
Allah sana, ey kulum, bana gel, evime gel, Kâbe’me gel, dedi. Sen de davetine lebbeyk diyerek kendi evinden, insanların evine; fani hayattan gerçek hayata; kendinden ve kendi nefsinden, hicrete, direnişe, Allah’a tevekküle, zikir ve cihada; esaretten hakiki özgürlüğe; günah ve nisyanlardan, riya ve aldatıcı makamlardan, kavmiyetçilikten, milliyetçilikten soy sop davalarından, doğruluğa ve insan olmaya, adam gibi adam olmaya, lebbeyk dedin. “Lebbeyke la şerike leke lebbeyk” dedin. “Buyur” dedin ortağı ve benzeri olmayan birine “Buyur ya Rab emrindeyim!” dedin!..
İbrahim gibi, tevhid önderine itaat için lebbeyk dedin.
İsmail gibi, teslim olmak için lebbeyk dedin.
Hacer gibi, gayret ve tevekkül için lebbeyk dedin.
Muhammed Mustafa gibi, güneşi sağ eline ayı da sol eline verseler bile, küffara asla teslim olmayacağına dair söz vermek için lebbeyk Allahümme lebbeyk dedin.
Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer sahabiler gibi, gökteki yıldızlar olmak için lebbeyk dedin.
Vedâ Haccı’nda sayıları yüz binleri bulmuş müminlerle, Medine-i Münevvere’den hareket eden Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) beraberinde bütün zevcelerini, sevgili annelerimizi ve biricik kızı Hz. Fatıma’yı da götürdü.
Her bir insanlık âleminin birer yıldızı olan, sahabe-i kiram ile birlikte bir nur ırmağı gibi ilerleyen ve yol boyu sürekli katılanlar oluyor, bu nur ırmağı büyüdükçe büyüyüyordu. Onların getirdiği telbiye ile o müthiş teslimiyet, dua ve niyaz nağmeleri ile dağ taş inliyordu. Mekke ufukları yeni bir fetih için nurlanıyordu.
Bu nurdan kafile, konakladığı yerden tekrar hareket ettiği zaman sanki gözün görebildiği her yer insan seli gibiydi. Sanki yolda bir insan denizi, dalgalana dalgalana gidiyordu.[105]
Telbiye haccının cisminde ve kanında yaşayan hücrelere karışan imani elektriklenmeyi öylesine sağlıyor ki, hacı telbiye çektiğinde, tellerde gerçekleşen elektrik akımı gibi bütün vücudunda bunu hisseder. “Lebbeyk” dediğinde kanıyla, canıyla ve ruhuyla birlikte, büyük bir özlem ve duygu içinde tevhid bayraktarlığını yapmış peygamberler atası, Allah’ın dostu, sevgili kulu İbrahim ve oğlu İsmail’e kavuşmak için “lebbeyk” diyor.
Sen de yerinde durma! Bugün hareketsizlik günü değil, sakin ve vakarlı ama olağanüstü bir hareketlilik içinde olmalısın. Sanki on dört asır öncesinde, Peygamber’in edâ ettiği Vedâ Haccı’nda ve o güzide sahabesiyle birlikte hac yapıyorsun. O Peygamber iklimini teneffüs etmeye, ruhlarıyla buluşmaya çalış, bunda bulacağın hazzı maddede ve dünyevi nimetlerin hiçbirinde bulamazsın. Telbiyen içten, gönülden, ta kalbinin derinliğinden gelsin ki, senin telbiyenle dağlar, taşlar, ovalar, vadiler ve ağaçlar her şey selâm dursun, saygı göstersin telbiyene telbiye ile katılsın.
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, la şerike lek.”
“Buyur Allah’ım buyur! Senin eşin ve ortağın yoktur. Bütün hamd ve nimet senin için ve tüm mülkler senindir. Senin ortağın yoktur.”
Mekke’ye Varış
Hz. İbrahim’in, hanımı Hacer ve oğlu İsmail’le beraber geldiği ıssız ve sessiz vadi, bu yerden fışkıran tevhid esasları, rahmet meşalesinin yanıp tutuştuğu mekan, mukaddes şehir, haram bölge, dikenlerin arasından fışkıran gülün vatanı, karanlık gecelerin büründüğü nurlu sabahın fecri, Hz. Muhammed Mustafa’nın doğup büyüdüğü yer, Mekke diyarı...
Taşı, toprağı, dağları, mağaraları, vadileri, her yeri karış karış anılar ve hatıralarla dolu ve güllerinin kokuları misk-u amber olan kutlu şehir, Mekke diyarı....
Peygamber’in nidası, can dostların dostane icabetleri, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk!..” diyen gönüller ve şakırdayan bülbüllerin yeri, Mekke diyarı...
Artık Mekke’deyiz, Rabbimize ahdimizi yenileyeceğimiz yerdeyiz, “Lebbeyk!” diyerek Mekke’ye giriyoruz. Dünyayı ve içindekileri mikat mahallinde bırakarak; benliğimizle, bedenimizle ahdikadimden ahdicedide, ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya, doğduğumuz gün gibi arınacağımız yere, Mekke’ye varıyoruz ve dillerimizde şu dualarla Mekke’ye giriyoruz.
“Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır.
Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma.
Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme.
Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma,
bizi affet,
bizi bağışla,
bize acı.
Sen Mevla’mızsın.
Kafirlere karşı bize yardım et.”[106]
Rabbimiz bu kutsal mekanda,
bu haram bölgede,
tevhid diyarında,
senin rızan için gelenlerin boş dönmeyeceği,
duaların makbul olacağı yerde,
bizleri mahrum bırakma.
Bizi Mahşer-i Kübra’da mahcup eyleme,
rahmetinle bizleri bağışla.”
Eğer Allah’ı hakkıyla tanısaydık, dualarımız dağları yerinden oynatırdı. Dualarımız ulaşması gereken yere ulaşmıyor, ellerimiz açık, gönüllerimiz kapalı; gören gözlerimiz açık, kalp gözlerimiz kapalı; kulaklarımız şer ve fesada açık, hakkı işitip dinlemeye kapalıdır. Tüm bunlardan, kalp ve gönül hastalığından Allah’a sığınırız. Bizi bizden, özümüzü özümüzden iyi bilen ve bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah Teâlâ’nın yüce rahmetine sığınırız.
Kâbe’nin Tarihi
Kur’an Kâbe’nin insanlara, Allah’a ve Allah’ın birliğine inanan dinin ithaf edilmiş, dünyadaki en eski mabedi olduğunu beyan etmektedir.[107] Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe’dir.”[108]
Hac etmenin en önemli yeri Kâbe’dir. Kâbe’nin ilk inşaatı Hz. İbrahim (a.s.) tarafından yapılmıştır. Bazı rivayetlerde Kâbe’nin ilk olarak Hz. Adem tarafından inşa edildiği, Hz. İbrahim’in ise Kâbe’nin ilk temelleri üzerine yeniden binayı inşa ettiği rivayet edilmiştir.[109]
Hz. İbrahim‘in doğup büyüdüğü yerde insanlar, putlara tapıyorlardı. Hz. İbrahim, çeşitli zamanlarda, kavminin yaptığı bu davranışların çok kötü olduğunu, kendilerine bir fayda ve zararı olmayan bu putlara tapmanın, akıl sahiplerinin işi olamayacağını onlara hep hatırlattı. Onların bir olan Allah’a iman etmelerini, şirk ve inkarcılıktan vazgeçmelerini istedi. Kavmi, iman etmeyerek, ona şiddetle karşı çıktı; başta en yakını olan babası Azer (bir rivayette dayısı) putlara tapmaktan asla vazgeçmeyeceklerini tekrarlayıp durdu. Hz. İbrahim’in bu davetinden dolayı onu kınadılar. Putlara karşı oluşundan dolayı onların tanrılarını kızdırdığına ve tanrıların ona karşı gazaba geleceğine onu mahvedeceklerine inanıyor ve ona uyarıda bulunuyorlardı.
Hz. İbrahim, Nemrut tarafından cezalandırılmak üzere ateşe atılmış, Allah’ın emriyle ateş, dostu İbrahim’e karşı serin olmuş, ateşin içinde güllerden çevrili, cennet misali bir bahçe oluşmuştu. Hz. İbrahim kavminin kendi davetine icabet etmediklerinde onları terk ederek, karısı Hacer ve oğlu İsmail’i yanına alarak, ata yurdundan çok uzaklara, güneye doğru, Hicaz’da hiç kimsenin yaşamadığı, ıssız ve sessiz bir vadiye hicret etti.
Belli bir zaman sonra İbrahim (a.s.)’a Beyt-i Makdis’e doğru gitmesi emredilir. O da bu emir doğrultusunda gitmeye hazırlandığı sırada, hanımı Hacer kendisini ve çocuğunu hiç kimsenin yaşamadığı, yiyecek ve içeceğin olmadığı bu mekanda, onları kime ve nasıl bırakacağını sorar. Ancak bu sorunun akabinde, İbrahim’den cevap almadan önce, şayet bu, Allah’ın bir emri ise ondan durmadan hemen gitmesini istemiştir. Her şeye kefil ve rezzak olarak Allah yeter diyerek, bizlere tevekkülün ve teslimiyetin gönüllerdeki muazzam fetih örneğini göstermiştir.
Daha sonra Hz. İbrahim (a.s.) Mekke’de sadece Allah’a ibadet eden bir ailenin temelini oluşturdu.
İsmail (a.s.) büyüyünce Allah Hz. İbrahim’e, insanların ibadet edecekleri, zikir ve şükür edebilecekleri, namaz kılabilecekleri, namaz kılarken yönelebilecekleri bir merkez oluşturmasını emretti.[110]
Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İbrahim ve İsmail Kâbe’nin temellerini yükseltiyordu. “Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur, şüphesiz ki, sen hem işitir hem bilirsin.” dediler.”[111]
“İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster, tevbelerimizi kabul buyur, çünkü tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak sensin.”[112]
“Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hakim olan ancak sensin.”[113]
“Kendini bilmezden başkası İbrahim’in dininden yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.“[114]
“Rabbi ona “Teslim ol!” buyurduğunda “Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum.” demişti.”[115]
“İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakup da “Oğullarım! Allah dini size seçti, siz de ancak O’na teslim olmuş olarak can verin.” dedi.”[116]
Kâbe’nin inşası bittikten sonra, Allah onlara ister maddî, ister manevî olsun, ister şirk veya küfür olsun tüm necis şeylerden kesinlikle uzaklaşmalarını ve Kâbe’yi bunlardan temiz tutmalarını emretti.
Allah şöyle buyurmaktadır: “Kâbe’yi insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim’in makamını namaz yeri edinin, dedik. Evimi, ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun, diye İbrahim ve İsmail’e ahd verdik.”[117]
Kâbe insanların Allah’a ibadet etmeleri için yapılan ilk yerdir. Bununla ilgili Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe’dir.”[118]
“Orada apaçık deliller vardır, İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse, güvenlik içinde olur. Oraya gitmeye yol bulabilen insana, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekli olur.”[119]
Hz. İbrahim’in vefatından sonra oğlu İsmail (a.s.) babasının yolunda yürüdü. Tevhid dini, tüm şirk ve küfürden arınmıştı. Ancak İsmail (a.s.)’dan çok zaman sonra insanlar tarafından şirk, yine bu mukaddes yerlere getirilerek, putlara tapma yaygınlaştı. İnsanlar Kâbe’yi yine ziyaret edip haccediyorlardı. Ancak yapılan bu hac, artık İbrahimî değildi. Şeytanın razı olacağı, şirkle yoğrulmuş bir hac anlayışı, Araplarda hakim olmaya başlamıştı.
Şirkten temiz tutulması emredilen bu mukaddes ve kutlu mekanlar da putlarla doluydu. Bu durum, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) efendimizin peygamber olarak gelmesine kadar devam etti. Allah, Nebisi Muhammed (s.a.s.)’i İbrahim gibi insanları şirkten ve tağuttan kurtararak, Allah’ın birliğine ve tevhid anlayışına çağırdı. Kâbe’sini (evini) putlardan temizlemesini emredip, küfrün bir daha oraya girmesini yasaklayarak, o beldeyi yeniden haram ve emin bölge ilan etti.[120]
Kâbe’yi İlk İnşa Edenler
1-Melekler
Allah meleklere hitap etti: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım!” Melekler de bunun hikmetini sual edince Allah şöyle buyurdu: “Benim bildiğimi siz bilemezsiniz!” Melekler karşı duruşlarından utandılar, acı duydular ve istiğfar ederek, Arş’ı tavafa başladılar. Allah onlara acıdı ve Arş altında, dört mücevher sütun üstünde bulunan “Beyt-i Mamur - Mamur Ev” hizasında yeryüzüne bir mekan çizmelerini ve böylece insanoğluna bir tavaf merkezi göstermelerini emretti. Kâbe, bu sûretle ilk defa melekler tarafından kuruldu ve zaten tavaf ve deveran halinde bulunan kainatın, insanlara mahsus tavaf noktası olarak, mücerret madde ve mekan timsali şeklinde zuhura geldi.
2-Hz. Adem
Kâbe, insan eliyle ilk defa, ilk insan ve ilk peygamber, Hz. Adem tarafından bina edildi.
Hz. Adem, cennette yasaklanan ağaca yaklaştığı için dünyaya indirilince, tek başına kaldı. Meleklerin semadaki tesbih ve tehlil seslerini işitemez oldu. Affı için Allah’a yalvardı, Allah ona Mekke’ye gitmesini, orada meleklerce kurulan Kâbe’nin temellerini arayıp bulmasını, üstüne Kâbe’yi bina ve etrafını tavaf etmesini buyurdu. Adem Peygamber, Allah’ın bu emrini yerine getirip, Arafat’tan başlayarak, ilk haccını tamamladı. Adem Peygamber’le yeryüzüne indirilen “Beyt-i Mamur” ondan sonra göğe kaldırıldı. Fakat temelleri ve anlamı olduğu gibi kaldı.
Hz. Adem’den, fahr-i kainat, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed Mustafa efendimiz’e kadar kamil bir şekilde bize gelen yegane din İslâm’dır ve yine bize ilk insan ve ilk peygamberden gelen tek yapı ve tek bina da Kâbe’dir. Bu da İslâm’ın ilk remzidir. Rivayetlere göre; Hz. Adem kendi elleriyle bu binayı inşa ettikten sonra Kâbe’yi her yıl tavaf ederek, kırk kez hac etti.
3-Hz. İbrahim ve Hz. İsmail
Kâbe’yi inşa etme şerefine nail olan Adem (a.s.)’dan sonra, bu sancağı Hz. İbrahim devraldı. Hz. Adem, madde ve manasını kurdu; Hz. İbrahim ise silinen ve kaybolan bu madde ve manayı ihya etti. Son kez olarak da, Beytullah’ı dolduran putlarla beraber bütün dünya ufuklarını basan küfür karanlığı üzerine şimşek gibi inerek, peygamberler tarafından kendisine taşınan mukaddes sancağı Hz. Muhammed (s.a.s.) teslim aldı ve İslâm’ın son kemal noktası şeklinde Kâbe’nin üstüne dikti.
Mescid-i Haram, Osmanlılar devrindeki ölçüleriyle 262 metre uzunluğunda ve 207 metre eninde hafif yamuk ve dört köşe bir şekil idi.
Bugünkü durumu ve genişliği ise şöyledir:
Kâbe’nin uzunluğu 16 metre, yüksekliği 15 metre, duvar kalınlığı ise 1 metredir. Kâbe’nin alanı; 145 m2’dir. Hacerü’l-esved ve Rükn-i Yemâni’yi sağlı sollu karşımıza alırsak, sağ köşesinde, ilerdeki köşe Rükn-i Iraki ve diğeri ise Rükn-i Şami’dir.
Mescidi’l-Haram’ın inşası ise, tarihte birçok halife ve sultan tarafından yapılmış ve çeşitli ilaveler eklenmiştir. En büyük genişleme ve yenileme çalışması ise, Suudi Arabistan Hükûmeti tarafından gerçekleştirilmiştir.
Hiçbir Müslüman, Kâbe’nin Hz. Muhammed’den (s.a.s.) çok önce varolduğunu inkar etmez; aslında Kâbe’nin önemi de daha çok buradan gelmektedir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.) yeni bir dinin kurucusu değildir. Hiçbir zaman böyle bir şeyi de ileri sürmemiştir. Tersine Kur’an’a göre, tevhid dini (İslâm), insanın tabii (fıtri) eğilimini ifade etmektedir.
Bunun içindir ki, İbrahim, İsa, Musa ve öteki peygamberlerin hepsi aynı mesajı, tevhid ve teslimiyet dinini öğretmişlerdir. Kur’an da bu çizgideki ilahi vahyin son halkasıdır. Müslümanlar, Hz. Peygamber’in çıkıp da Hz. Musa’nın Sina’da altın buzağıyı parçalaması gibi, hepsini yerle bir etmeden önce, Kâbe’nin putlarla dolu olduğunu bilmektedirler. Putçuluk olmadan önce bu mabette yalnız Allah’a ibadet ediliyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) putları kırmakla, İbrahim’in mabedini aslî gayesine döndürmekten başka bir şey yapmamıştır.[121]
Kâbe’nin Çeşitli Zamanlardaki Onarımı
Hz. İbrahim’den sonra Kâbe’nin tarihi, onu sırayla bina eden Cürhüm, Amalika ve Kureyş kolları arasından geçerek, Kainatın Efendisi’nde bütün manaları tamamlanır ve gayesini bulur. Daha sonraları bazı düşmanlarca yıkılır ve tekrar yapılır. Nihayet hicri 1030 tarihinde bir selden dolayı harap olan Kâbe’nin, Osmanlı sultanı IV. Murat eliyle yeniden bina edilmesiyle devam eder.
Kâbe’nin tarihi üç büyük merhalede, manayla bitişik madde, maddeyle bitişik mana tesisi olarak, ilki ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem, ikincisi, tevhid dininin peygamber atası Hz. İbrahim’den sonra İslâm’ın zirveye oturduğu resûller Resûlü Muhammed Mustafa’ya bağlanır.
Muhammed Esed, Kâbe’nin ihtişamı ve insicamı ilgili olarak şunları söylemektedir: “Çeşitli İslâm ülkelerinde deha çapta sanat eserleri, camiler gördüm. Kuzey Afrika’da namazgahları pırıl pırıl mermerden, beyaz kaymak taşından döşenmiş camiler gördüm. Kudüs’te Taş Kubbe’yi, zarif altyapı üstünde yükselen o heybetli, o mükemmel kubbeyi gördüm. Zarafetle cesamet arasındaki tezatsız birliği, İstanbul’un muhteşem camilerini, İran’ın Safevi camilerini, yıkıntıları bile harikulade olan Semerkand’daki Timurlenk Camii’nin heybetli kalıntılarını gördüm.
Fakat bütün bunların hiçbirinde mimarın tevhid esprisine, Kâbe’nin mimarı kadar yaklaştığını hissetmedim. Her türlü çizgi ve form külfetinden tam bir feragat gösteren bu son derece basit küp yapıda şu düşünce kendini açığa vurmaktadır: “İnsan ne kadar kendi elleriyle büyük bir güzellik ortaya koyarsa koysun, bunun Allah’a layık olduğunu düşünmek bir kuruntudan ileri geçemez.” Kâbe’nin mimarisinde büyüklük bile insanın acziyet ve teslimiyetini dile getirmekte, bu küçük yapı, ağırbaşlı tevazuuyla tevhidî zevkin eşsiz örneğini ortaya koymaktadır.”[122]
Kâbe’de bütün bu gördüklerimiz, gözün gördükleri ve aklın değerlendirebildiği dış perde üzerindeki akislerdir. Halbuki her şey bu dış perdelerin ardında ve madde hesaplarının ötesinde saklıdır...
Kâbe, Allah’ın yeryüzüne “Masiva - dış dünya” çerçevesine attığı okun hedef noktası...
Kâbe, Masiva - dış dünya” ile “ Mavera - öteler âlemi” arasında, hendese tabiri ile müşterek fasıl, birinin bittiği öbürünün başlamak üzere bulunduğu hudut çizgisi..
Kâbe’nin manasını anlatırken anlayışsızlığını anlamaktan ileriye geçemeyecek olan akıl, eğer anlamayı mutlak anlayışa doğru mahrem manalara bir nevi yaklaşmaktan ibaret bilecek olursa...[123]
İmam Rabbani şöyle der: ”Kâbe, eşya ve maddenin tükenip ruh ve mananın başladığı ufuk noktası işaretidir. Bütün istikametler ona perçinlidir. Ve Kâbe bu dünyanın ötelere bağlı serhat kapısıdır. İlahi marifete erme yolunda insanî memuriyetin geçit noktasından da bir remizdir...”
Bütün yönler onu (Kâbe’yi) kollamakta, bütün madde âlemi onun maddesinde, bütün mana âlemi de onun manasında erime halindedir.[124]
Kâbe’yi İlk Görünce
Kâbe’yi ilk görünce sus! Kâbe’nin ihtişamına bak, öyle bir nazarla bak ki, nasibine düşeni gözün, dilin, kulağın, aklın ve gönlün yani bütün uzuvların birlikte yaşasın. Kâbe’desin artık, telbiye yok, dua var, duanda cennet olmalı, Müslümanların durumu, mazlumların ahı, zalimlerin zulmünün şikayeti, sıddıklarla, peygamberlerle beraber olmak için olmalıdır.
Peki ben şu anda Kâbe’deyim, nasıl dua edeceğim, benim bugün duamda ne olmalı? Manasını bilmediğim ve herkesin eline aldığı Arapça bir dua kitabı mı olmalı? Yoksa önümde manasını bildiğim birtakım insanların okuduğu duayı ben de yalan yanlış tekrarlamalı mıyım? Ben niçin buradayım ey Rabbim! Yoksa ne istediğimi bilmiyor muyum? Yönünü kaybetmiş, sahrada dolaşan bir bedbaht mıyım? Neyim ben?
Tüm bunların cevabı bende olmalı! Niçin buradayım? Bugün her günden daha fazla Allah’ın rahmetine, şefkatine, kerem ve lütfuna muhtacım. Bugün burada öyle bir dua yapmalıyım ki, âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’in ve Hz. Adem’den itibaren tüm peygamberlerin yaptığı duayı yapmalıyım. Sahabe-i Kiram’ın, ulema-i kibarın ve evliya-i cihanın dualarını yapmalıyım. Gökteki tüm meleklerin, hep beraberce “amin” diyecekleri bir dua ve niyazda bulunmalıyım.
Kâbe’yi gördüm, Allah’ın evi, dünyanın merkezi o muazzam Kâbe’yi... Ama ben daha hangi duayı ve nasıl bir dua yapacağımı bilmiyorum. Acaba hangi duayı yapsam, bunca hata ve isyanlarıma rağmen, duam bir karşılık bulur mu? Huzura nasıl varırım ve ne yüzle, neyi isteyeceğim?
Evet, evet hatırladım, mübarek bir zat, mübarek bir âlim ve ulemanın kibarı İmam-ı Azam Ebu Hanife, bu dergahta yapacağı duayı o da unutuvermişti. Acaba ben de Ebu Hanife gibi, “Ya Rabbim hangi duayı yapacağımı senden ne isteyeceğimi şimdilik unuttum. Şöyle desem olur mu? Ya Rabbim şimdiye kadar yaptığım ve bundan sonra da yapacağım tüm dualarımı kabul eyle.” mi demeliyim?
Halbuki Kâbe’yi ilk görenlerin duasının makbul olunacağına dair birçok rivayetler var, sen bunları biliyor muydun?
O zaman durma!
Tavaf edenlerin arasına karış.
Ayakların yer tutmasın,
kanatlan ve şereflilerin arasına gir,
ve şereflen, durma!
Kanatlıların ardına düş ve kanatlan,
uç uçabileceğin kadar...
Kendinden geçerek, kendini Beyt’inde ve Emin Beldesinde buluncaya kadar dön ve dönmeye, tavaf etmeye devam et, meleklerin Arş’ı tavaf ettiği gibi, Beyt-i Mamur’u tavaf ettiği gibi...
Kâbe’yi akıl ve şuur ötesi bir vecd ile ziyaret ve tavaf et..
Lafta mukaddes, kupkuru bir şekil gözüyle bakan ve huzurunda her lâubalîyi işleyen gafillere ne demeli? Daha önce deve ve merkeplerin, bugün ise otobüs, minibüs ve arabaların geliş ve dönüşü gibi bir seyahat mi? Oraya gitmeden gafil, oraya varınca gafil, oradan dönünce gafil olma sakın...
Peygamber ikliminden, peygamberler diyarından dönerken haz duymalı, sevinç ve mutluluklar tatmalıyız. Bu tad öyle bir lezzet olmalı ki, damağımızda en son lezzet olarak hep o kalsın.
Kâbe’de ilk Tavaf
Tavaf: Hac ve umreye niyet edenlerin Kâbe’de tavaf etmeleri, haccın ve umrenin bir rüknüdür. Kâbe tavaf edilmeden hac ve umre tamamlanmış olmaz. Tavafın sözlük anlamı: Bir şeyin etrafında dönmek veya dolaşmak, kuşatmaktır.
Şer’i manası ise; Hacerü’l-esved (siyah taş)’den başlayarak, Kâbe’yi solumuza alarak Hacerü’l-esved’e ulaşıncaya kadar, Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmektir. Kâbe’nin etrafında her bir dönüşe “şavt” denir, yedi şavt dönmek ise bir tavaftır. Hac’da meşru tavafların sayısı üçtür.
Unutma ki taşa dokunmak sünnet, başkalarına eziyet etmek ise zulümdür.
Kendini serbest bırak, dünyevi düşüncelerden soyutlan, maddeden manaya doğru esen rahmet rüzgarına açılmış ellerinle, amin diyen dillerinle, alkış tutan meleklerin safına geç. Kendini tavafın akışına bırak, o akıp giden insan selinde kaybol, artık sen yoksun, sadece bir nur var, bir ışık var, herkesin o ışığa doğru gittiği yöne doğru, kıblenin merkezine git.
Kâbe’nin çevresinde yedi kere dönmektir tavaf. Tavaf İslâm’ın bu ana mabedi çevresinde, Allah’a gösterilen saygı ve tazimin ifadesidir. Aynı zamanda, içinde İslâmî bir hayatın temel boyutlarının en yoğun bir biçimde hissedilip hatırlandığı bir ibadettir de. Kâbe tevhid düşüncesine dayandırılmış aktif bir hayatın sembolü durumundadır. Sadece düşünce ve duygularla örülen dahili hayatın odağında değil, yapıp ettiklerimizden, uygulamaya dönük çabalarımızdan oluşan görünür hayatın odağında da Allah’ın bulunduğunu anlatan tevhidî bir semboldür...
Siyah örtülülerle örtülü Allah evinin çevresinde dönüp duran hacılar kalabalığında kimileri ağlıyor ve kimileri de yakarıyor. Söyleyecek söz, akıtılacak gözyaşı bulamayanlar ise başlarını göğüslerine yıkıp yürüyorlar…
Kudum Tavafı
Hac ve umreye niyet edenlerin, Mekke’ye vardıklarında Kâbe’de ilk yaptıkları tavaftır. Malikilere göre, vacip; diğer mezheplere göre ise sünnettir. İlk yapılan hac ve umre menasiki, Kudum tavafıdır. Kısacası varış tavafı da denilmektedir. Tavaf, Kâbe’yi selâmlamaktır; diğer mescitlerin selâmlanması ise, iki rekat namazladır; buradaki selâmlama ise, Kâbe’yi tavaftır. Hacca gelmenin en önemli gayesi, Kâbe; onun tahiyyesi ve selâmlanması ise tavaftır.
Ziyaret (İfada) Tavafı
“İfada”, yani “dönüş tavafı" adı verilmesinin sebebi, Mina ’dan Mekke’ye dönüşte yapılmasıdır. Ziyaret tavafı denilmesi de hacının Mina’dan Mekke’ye gelip, Kâbe’yi ziyaretten sonra yine Mina’da geceleme esasına dayanır.[125] Ziyaret tavafının, haccın rüknü olduğu hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. Hac ancak bununla tamamlanır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “...Kâbe’yi çokça tavaf etsinler.”[126]
Hz. Peygamber’den bir hadisi şerifte şöyle rivayet edilmiştir: Safiye için Peygamber (s.a.s.), “Şimdi bizi alıkoyacak mı?” demişti. “O Kurban Bayramı günü ifada tavafı yaptı.” cevabını alınca da “O halde yola çıksın.” buyurmuştur.[127]
Hacının Mina ’da, Akabe cemresine taş attıktan ve kurban kesip tıraş olduktan sonra, haccın rüknü olan ziyaret tavafını yerine getirmek üzere Mekke’ye gitmesi ve tavaf yapması sünnettir.
Müçtehit imamların çoğunluğuna göre ise; ilk dört gün (Kurban Bayramı’nın birinci günü ile Teşrik Günleri’nin üç günü) içinde yapılması vaciptir. Bu dört günden sonraya bırakılırsa, rükün olarak edâsı caizdir. Ancak geciktirilmesinden dolayı, ceza olarak bir kurban kesmesi gerekir.[128]
Vedâ Tavafı
Kâbe’ye vedâ etmek olduğundan dolayı bu tavafa “vedâ tavafı” adı verilmiştir. Bu tavafın bir adı da “sadr”dır, yani dönmektir. Hacılar Mekke’den çıkıp vatanlarına döndüğü için bu ad verilmiştir.[129] Mekke’den çıkmak isteyen herkesin yerine getirmek zorunda olduğu bir tavaftır. İbn Abbas diyor ki: “İnsanlara son beraberliklerinin Beyt ile olması emredildi. Ancak âdetli kadınlar bundan muaf tutulmuştur.”[130] “İnsanlar her taraftan ayrılmaktaydı. Resûlullah (s.a.s.) “Son ayrılışınız Beyt-i tavafla olsun (yani vedâ tavafı).”[131] buyurdu.
İmam Şafii’nin yaptığı Mültezim duasını buraya almayı uygun bulduk. Dualarımızın, “kendisine nimet verdiklerinin” yani nebilerin, sıddıkların şehitlerin dualarıyla buluşup, Rahman’ın katına ulaşması ve kabulü dileği ile…
“Allah’ım! Bu senin Beyt’indir, evin’dir,
Ben ise kulun ve kulunun oğluyum.
Yarattıklarından emrime verdiğin şey üzerinde beni taşıdın,
Beni beldelerinde gezdirdin,
Nihayet beni Beyt’ine ulaştırdın.
Hac ibadetlerimi yerine getirme hususunda bana yardım ettin.
Eğer benden razı isen rızanı artır,
Aksi halde evinden uzaklaşmadan önce bana ihsanda bulun.
Eğer izin verirsen, şimdi benim dönme vaktimdir,
Senden ve evinden vazgeçmiyor, yüz çevirmiyorum.
Allah’ım! Bedenimi afiyet, cismimi sıhhat, dinimi masumiyet ve dönüşümü de güzellik üzere kıl,
Beni, yaşattığın sürece ve ebediyen itaatinden ayırma,
Bana dünyanın ve ahiretin hayrını ihsan et.
Şüphesiz sen her şeye kadirsin.”
Hz. Peygamber (s.a.s.) hacdan, umre veya gazadan döndüğü zaman şöyle derdi: “Dönerek, tevbe ederek, ibadet ederek ve Rabbimize hamd ederek… Allah vaadinde doğru çıktı, kuluna yardım etti ve tek başına kafir topluluklarını yenilgiye uğrattı.”[132]
Kâbe’den ayrılırken bedenin buradan ayrılsa bile, sakın kalbini, gönlünü götürme, bazıları Kâbe’den utandığını gösterircesine geri geri gider, ama giden vücudu değil, ruhu ve kalbidir. Sakın sen bunu yapma! Mücahid (rahmetullahi aleyh)’in tavsiyesine uy: “Mescidi Haram’ın kapısından çıkmak üzereyken dön ve Kâbe’ye bak. Sonra da: “Allah’ım! Bunu son beraberlik, Kâbe’yi son görüşüm eyleme!” diye dua et, niyazda bulun.”
Hacerü’l-esved
Hacerü’l-esved nedir? Öncelikle bunu cevaplandırmamız gerekir: Kâbe’nin Rükn-i Yemani’den sonraki köşesine konulmuş siyah bir taştır. Bu siyah taş hakkında çok sözler söylenmiştir. Bunlardan bir çoğunun da aslı yoktur. Özellikle bu taşın gökten veya cennetten geldiği ve gelirken bu taşın renginin sütten daha beyaz olduğu, günahkar insanların kirli ellerini değdirmelerinden dolayı siyahlaştığı rivayetleri vardır. Bunlardan birkaç hadisi burada zikretmemiz yerinde olur düşüncesindeyiz.
İbn Abbas (r.a.)’tan, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Hacerü’l-esved, cennetten inmiştir. O indiğinde sütten daha beyaz idi. Ademoğullarının hataları (günahları) onu kararttı.”[133]
Evet, Hacerü’l-esved cennetten gelmiştir. Yukarıda zikredilen hadiste veya buna benzer başka hadislerde de bu zikredilmiştir. Tirmizî bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Bazılarına bu rivayetler biraz garip gelebilir. Hatta bazıları, madem bu taş cennetten gelmiş ve günahkar insanların elinin değmesiyle de kararmıştır, öyleyse salih ve mümin insanların ellemesiyle de tekrar beyazlaşması gerekmez mi, diye sual edebilirler.
Evet, Allah dileseydi, o da olurdu. Ancak bunun bir imtihan olduğunu düşünüyoruz. Görmek isteyenler, yani dünya gözleriyle, kalp gözleri açık olanlar rahatlıkla bunun böyle olduğunu görürler.
İmam Taberî, “Eğer günahlar bu taşa bu kadar tesir bırakıp karartmışsa, bu takdirde günahın kalbe tesiri daha fazladır.” demiştir.[134]
İbn Abbas (r.a.), “Bu taşın siyahlaşmasının hikmeti, (insan oğlunun) dünya gözüyle cennet ziynetini aslı üzere göremeyişindendir.” demektedir.[135]
İbn Abbas (r.a.) başka bir hadiste Resûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Vallahi Allah, onu (Hacerü’l-esved’i) kıyamet gününde gören iki gözü ve konuşan bir dili olduğu halde diriltecektir de, kendisini hakkıyla istilam edenler hakkında tanıklık edecektir.”[136]
İbn Amr b. As (r.a.) Resûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Rükün ile makam, cennet yakutlarından iki yakut idi. Allah, onların nurunu almıştır. Eğer onların nurlarını almasaydı, maşrıkla (doğuyla) mağrib (batıyla) arasını aydınlatırlardı.”[137]
Hacerü’l-esved’in en pratik yararı, Allah’ın evi olan Kâbe çerçevesindeki dönüşler (tavaf) için başlangıç noktası olmasıdır. Renginden ötürü de binada rahatça fark edilir. Gerek tavaftan sonra ve gerekse tavaf esnasında Hacerü’l-esved’i öpmek sünnettir. Çünkü Peygamberimiz öpmüştür. Şayet öpmek mümkün değilse, uzaktan işaret yapılır ki, buna “istilam” (selâmlama) denilir.
Bazılarının iddiasına göre, bizler bu taşa tapmayız. Hatta sadece ona yönelerek secde edilmez. Karmatîler hicri 318, miladi ise 930 yılında Mekke’yi talan ettiklerinde Hacerü’l-esved’i yerinden sökerek alıp götürmüşlerdi. Ancak 21 yıl sonra tekrar onlardan alınarak Kâbe’deki yerine konulmuştur. Bu taşın gitmesiyle kıble değişmemiş, Müslümanlar yine Kâbe’ye yönelerek bugün olduğu gibi namaz kılmışlar ve tavaf etmişlerdir. Hacerü’l-esved’in sembolik bakımından tartışma götürmez büyük bir anlamı vardır.[138]
Hacerü’l-esved, yeryüzünde Allah’ın sağ elini temsil eder. Bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: “Kendisini hak ile istilam eden için tanıklık edecektir. O, mahlukatıyla musafaha eden Allah’ın sağı(sağ kolu)dur.”[139]
Müslümanlar niçin ona el sürmektedirler? İnsan biat etmek için elini Hacerü’l-esved’e koyar; Allah bizim burada kendisine bağlılığımızı ve teslimiyetimizi alır. Kur’an-ı Kerim’in dilinde Allah sultandır; sadece hazineleri ve askerleri yoktur; ülkesi de vardır. Mülkün bir başkenti - Ümmü’l-kurâ (kentlerin anası) ve başkentte ise bir saray - Beytullah (Allah’ın evi) var. Eğer bir kul bağlılığını kontrol etmek istiyorsa, Sultan’ın sarayına gitmeli ve orada şahsen bağlılık biatını yapmalıdır. Gözlerin idrak edemediği Allah’ın sağ eli, temsili bir şekilde görünen bir şey olmalıdır. İşte bu, Kâbe’deki Hacerü’l-esved (siyah taş)tır.
Hacerü’l-esved’e el koymak, yüce Allah’a ibadet ve itaat etmek üzere söz vermenin ve bunda kararlı olmanın bir nişanıdır.[140]
Hacerü’l-esved’in bizim için ne anlam taşıdığını önemsememiz gerekmez mi? Beytullah’ta döneceğiz, pervane olacağız, sessizlik olacak ancak hareketsizlik asla olmayacaktır.
Niçin Kâbe’de, bu yörüngede, pervane olduk da kelebekler gibi dönüyoruz? Bir şey sabit, diğer şeyler ise, bu şeyin etrafında sessiz ve sükünet içinde ve bir hareket halindedir. Gökyüzündeki melekutun dönüşü gibi; ayın dünya etrafında, dünyanın güneş etrafında, güneşin ise kendi ekseninde dönmesi gibi, bütün mahkulat, lisanı haliyle Allah’ı zikrettiği gibi, aynı tarz lisanı haliyle de, Allah’ın evini Beytullah’ı tavaf etmekte, onun etrafında dönmektedir.
Kâbe’nin doğu köşesinde yerleştirilmiş olan bu taş, kalın gümüş bir çerçeveyle çevrili, çıplak, siyah bir taştır. Yüzyıllar boyunca hacılar tarafından öpüle öpüle oyuklaşan bu taş, Allah’a yönelen bütün yönlerin kavşağında, yükselen bir hürmet nişanesiyle, tevhidî mücadelenin bayrak ismi, Hz. İbrahim’in yükselttiği orijinal mabetten geriye kalan hatıra ve onun hatırasına duyulan hürmetin bir nişanesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ haccında, mübarek dudaklarını bu taşa dokundurarak öpmüştür; o günden bu yana bütün müminler de aynı şekilde öpmektedirler.
Gelecek mümin kuşakların, koyacağı örneği izleyeceğini bilen Peygamber (s.a.s.) bu taşı öptüğü zaman da onun, zamanı ve ölümü aşarak bütün ümmeti için bir kucaklaşma sembolü olarak bu taşın üzerinde bıraktığı dudak izlerini, tüm gelecek mümin kuşakların dudaklarıyla arayacaklarını biliyordu. Ve hacılar bu taşı öptüklerinde, Peygamberlerini, burada hazır bulunan müminleri ve gelecek Müslüman kuşakları kucakladıklarını hissetmektedirler.
Hacerü’l-esved biat yeridir ve Allah da seni evine davet etti ve sen de “Lebbeyk! Buyur ey Rabbim!” dedin ve icabet ettin. Biat için elini milyonlarca müminin elleriyle üst üste koyarak, mübarek taşın üstünde Allah’a söz vermek için meleklerin sana rahmet etmesi için dualarını bekliyorsun. Kıyamet gününde Hacerü’l-esved’in sana şefaatçi olmasını bekliyorsun.
Peki, neyi yerine getireceğine dair ne için biat ettiğinin farkında mısın? İmzaladığın taahhüdün şartlarını gözden geçirdin mi? Âlem-i ervahta bugün verdiğin gibi söz vermemiş miydin?
Evet, söz vermiştin ve sen bugün burada ahdini ve biatini bir kez daha, Allah’ın emin ve haram kıldığı mübarek Kâbe’de, Hacerü’l-esved’e elini koyarak yeniliyorsun. Anlaşma metninde ana hatlarıyla yazılı bulunan maddelere bir göz atmak ister misin?
1- Allah’tan başka ilah olmadığına, O’ndan başkasına asla boyun eğmeyeceğime, ibadet etmeyeceğime, O’ndan başka kimseyi O’nun kadar sevmeyeceğime, sadece ve sadece O’na secde edeceğime, O’ndan yardım talep edeceğime, gönderdiği nizama ve yasalarına kalben iman, onları gündelik hayatta da pratize edeceğime dair biat ettim.
2- Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlere hiçbir ayırım gözetmeksizin iman ettiğime, onlara vahiy yoluyla gönderilen kitapların insanlığın kurtuluş reçetesini içerdiğine, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’e tabi olmanın Allah’a tabi olmak olduğunu kabullenerek, her şeyimde Hz. Muhammed Mustafa’ya tabi olacağıma, onun verdiği hükümlere kalbimde zerre kadar şüphe duymayacağıma, onun verdiği hükme tüm kalbimle razı olacağıma İslâm ahlakını hayatımda yaşatıp göstereceğime dair biat ettim.
3- Peygamber ahlakı ile ahlaklanacağıma, İslâm’ın tavsiye ettiği komşuluk hakkını koruyacağıma, kardeşlik esaslarına riayet edeceğime, fakirleri gözeteceğime, haksızlık yapmayacağıma, haksızlığa karşı boyun eğmeyeceğime, asla susmayacağıma, hakkımı arayacağıma, muamelat ve ticaretime yalanı, faizi, rüşveti, eksik tartıyı, hileyi, düzenbazlığı karıştırmayacağıma dair biat ettim.
4- Allah’ın üzerime farz kıldığı ibadeti hiçbir üşengenlik göstermeden yerine getireceğime, namazımı zamanında Peygamber’in “Benim gibi namaz kılın.” emrine uyarak kılacağıma, orucun makbulünün Allah’ın kabul buyurduğu oruç olduğunu bilerek tutacağıma, zekatı fakirin hakkı olarak bilip vereceğime, bize verilen nimetlerde isteyen ve isteyemeyenin hakkının bulunduğunu kabul edeceğime, imkanımın oluştuğu anda davetine koşacağıma, kucak dolusu gönlümü önüme katarak Beyt’ine koşacağıma, Allah’ın yüce ismiyle birlikte hiçbir şeyi anmayacağıma, şirksiz, kibirsiz ve riyasız bir ibadetle huzuruna varmaya çalışacağıma dair biat ettim.
5- Rabbim! Yasakladığın her şeyden uzak duracağıma, yalan, gıybet, hırsızlık, gasp, kin ve düşmanlık, zina, içki, kumar, faiz ve tağutun hükmüne razı olmaktan uzak duracağıma, Allah’ın bize açıkladığı hakikatleri kendi menfaatlerim doğrultusunda asla kullanmayacağıma dair biat ettim.
Hz. Ömer’in, Hacerü’l-esved’i istilam ederken şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sen ne bir fayda ve ne de bir zarar veren bir taşsın. Allah Resûlü (s.a.s.)’in seni öptüğünü görmemiş olsaydım, ben de seni öpmezdim.“[141]
Neden Hz. Ömer, Hacerü’l-esved taşı için bunları söyledi? Onu endişelendiren durum neydi? Taş olduğunu bilmeyen mi vardı?
Taberî, Hz. Ömer’in bu davranışını; cahiliyede birtakım insanların bu taşa taptıkları ve bazı insanların tekrar cehalete düşüp bunu putlaştırabileceklerinin endişesiyle, hiç kimsenin tapmaması için, faydasız ve zararsız bir taş olduğuna vurgu yaparak öpmesini, Peygamber’e olan bağlılığı ve hidayetin ona tabi ve itaat etmede olduğunu bilip bu yönde hareket etmesi olarak yorumlar. Hacerü’l-esved’i selâmlama veya öpme, Hz. Peygamber’in fiilî sünnetine tabi olmaktır.[142]
Vedâ tavafı bittikten sonra, Hz. Peygamber (s.a.s)’in yaptığı gibi Makam-ı İbrahim’de iki rekat tavaf sünneti kılınır. Sonra da Mültezem’de (Hacerü’l-esved ile kapı arasında bulunan yer) durması ve ona iltizam etmesi müstehaptır. Bu da göğsünü ve yüzünü ona yapıştırmak ve sağ elini kapı tarafına, son elini de Hacerü’l-esved yönüne koymakla ve Allah’a dua etmekle olur.[143]
Şu duanın okunması müstehap olur:
“Allah’ım! Bu senin Beytindir,
emin belden, mübarek evindir.
Ben ise abdin ve abdinin oğluyum.
Bana nice nimetler verdin, gereği gibi hamd edemedim,
çok kusur ve günahlar işledim.
Huzuruna gelecek bir yüzüm, beni haklı çıkaracak hiçbir mazuratım yok benim.
Yarattıklarında emrime verdiğin şey üzerinde beni taşıdın,
beni tayyibe beldelerinde gezdirdin.
Son olarak da beni Beytü’l-kerim’ine ulaştırdın.
Hac ibadetlerimi yerine getirme hususunda bana yar ve yardımcı oldun.
Eğer benden razı isen, rızanı arttır.
Aksi halde evinden uzaklaşmadan önce bana ihsanda bulun.
Eğer izin verirsen, şimdi benim dönme vaktimdir.
Senden ve evinden vazgeçmiyor, yüz çevirmiyorum.
Rabbim! Bedenimi götürsen bile gönlümü burada bırak,
Allah’ım! Bedenimi afiyet, cismimi sıhhat, dinimi masumiyet ve dönüşümü de güzellik üzere kıl.
Beni yaşattığın sürece ve ebediyen itaatinden ayırma.
Bana dünyanın ve ahiretin hayrını ihsan et.
Şüphesiz, sen her şeye kadirsin, kerimsin, tevbe edenlerin tevbesini kabul edensin.
Rahmetin gazabından çoktur, sen bize rahmet ve merhametinle muamele et.”[144]
Makam-ı İbrahim
Makam-ı İbrahim ile ilgili iki rivayet söz konusu olmaktadır: 1-Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ederken iskele olarak kullandığı yerdir. 2-Hz. İbrahim’in zevcesi Hacer ve oğlu İsmail Peygamberi görmeye geldikçe deveden iniş ve binişinde bastığı taş... Taşta, Hz. İbrahim’in ayak izleri vardır ve gümüş çerçeve içine alınmıştır.
Bulunduğu yer ise, Hacerü’l-esved ile Hicr-i İsmail arasında kalan yerde, Kâbe’den biraz uzak bir mesafededir. Tavaftan sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekat namaz kılmak sünnettir.[145] Makam-ı İbrahim’in arkasında yer bulunmuyorsa Mescid-i Haram’ın herhangi bir yerinde kılınabilir.[146]
Kur’an-ı Kerim’de altmış dokuz ayette, Hz. İbrahim ve onun tevhid anlayışı zikredilmiştir.
Makam-ı İbrahim’le ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de Cenabı Allah şöyle buyurmaktadır: “Kâbe’yi, insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık; İbrahim’in makamını namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun, diye İbrahim ve İsmail’e ahd verdik.”[147]
İbn Amr b. As (r.a.) Resûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Rükün ile makam, cennet yakutlarından iki yakut idi. Allah, onların nurunu almıştır. Eğer onların nurlarını almasaydı, (bununla) maşrıkla mağrib (doğu ve batı) arasını aydınlatırlardı.”[148]
Allah Beyt-i Muazzama’nın, Kâbe’nin, insanların toplanacağı bir yer, kendilerini emniyette hissedecekleri bir makam, çevresinde huzur ve sükun bulacakları bir mekan olmasını istedi. Allah bu evin bizzat emniyet, sükunet ve huzur yuvası olmasını arzu etti. İnsanlar, İbrahim’in makamında bir namazgah edinmekle emrolundular.[149]
Ayette, İbrahim’in makamı ile Beytü’l-haram’ın tamamına işaret edilmiştir. İman ve tevhid esasına dayalı İbrahim Peygamber’in mirasçıları olan Müslümanların oraya yönelmeleri, orayı kıblegâh edinmeleri elbetteki daha evladır. Zira burası Allah’ın evidir, Kâbe’sidir.[150] Burası öyle sıra dışı veya gelişi güzel herhangi birimizin evi veya herhangi bir ev değildir. Burası Allah’ın evi, Hacerü’l-esved de Allah’ın yeryüzündeki elidir.
Allah salih kullarından, iki kuluna kendi evi olan Kâbe’yi temizlemelerini, ziyaret edenler ve orada rüku ve secde edenler için hazırlamalarını emretmiştir. İbrahim ve İsmail bu evin esas sahibi değildirler, sadece buranın bekçileri, Allah’ın emrine uygun şekilde, Allah’ı anan mümin kullara hazırlamak için Allah’ın emri ile orada bulunan ve bu Beytiatik’in hizmetçileri idiler.
Kâbe’yi tavaf ettin ve sen emin bir beldede,
emin bir yerde, emin ve güvenli olan bir evdesin.
Bu, Allah’ın evi ve sen Rahman’ın huzurunda, O’na misafir geldin.
Misafirin uyması gereken terbiye ve edebini sakın unutma!
Makam-ı İbrahim’e geç ve dua et, tıpkı İbrahim’in yaptığı dua gibi,
kulaklarında yeniden canlanıyorcasına,
kalbinde yeniden yeşeriyorcasına,
Peygamber atası, tevhid mücadelesinin bayrak ismi,
Hz. İbrahim önünde dururcasına,
edeple makamına koş ve ona ulaş.
Çünkü o senin için ve ümmet-i Muhammed’e duada bulunmuştu.
Git, teşekkür et.
Şeytana ve azılı Nemrut’a baş kaldırışının, asırlarca ne kadar kutlu bir direniş olduğunu hatırla.
Hatırladığını, makamına yüz ve göz değil, gönül sürerek, aşkla, sevdayla dile getir.
Her şeyin faydasız,
her şeyin manasız,
tek gaye ve mananın dünya ve ahiret köprüsü mesabesinde bulunan insanın miracının olduğu yer,
yücelmenin ve yükselmenin merdiveni olan Makam-ı İbrahim…
Sakın senin yücelmene engel olacak dünya yüküyle,
seni mahrum bırakacak mağrur nefsinle, miraca çıkmayı deneme.
Geç, makamda iki rekat namaz kıl, kimseyi ezme, kimselere yan bakma, bunlar da kim oluyor, deme.
Orası emin belde, orası güvenli bir ev,
o ev Allah’ın evidir.
Bir bak bakayım, evin sahibi güceniyor mu?
Sakın sen sözünle, özünle, O’nu gücendirme!
Yaşat gönlünde İbrahim’i, İsmail’i, Hacer’i, Hz. Muhammed Mustafa’yı.
Onlarla mahşerde beraber olmak için fırsat kolla,
Kur’an diliyle, Peygamber sözüyle dua et,
rükua var, secde edenlerle secde et.
Bu makam öyle bir nezih makam ki, böylesini insanlık, tarihi boyunca ne gördü ve ne de böyle bir makamla şereflendi.
Yoksa hâlâ sen başka makamların peşinde misin? Dünyalık makamlar, ebedî makamların yanında bir hiç hükmündedir.
İnsanlığın uğrunda helak olduğu makamlar ve her gün helak olmak için, kapı kapı yüz sürenler, yerlerde sürünenler!
Peki, tüm bu makamlar ne makamlarıdır? Neye yarar, kime ne kadar yar olur? Yoksa bu makamlar, sana kabirde nur, haşirde gölge, sıratta şefaatçi, cehennemden necatına vesile olacak birer diploma mıdır, nedir?
Sakın bunlardan hiçbiri değildir, deme; içimi kor ateşi gibi yakma. Bütün dünya ve içindekilerin Allah katında bir sineğin kanadının değeri kadar değer taşımadığını yoksa hatırlamadın mı?
Dünyalık makamlardan, Makam-ı İbrahim’e dön. Sen ölmeden nasıl ölüneceğini, tüm fani makamlardan saadete götürecek olanı ve en kutsal makamların manasını anlamak için buraya gelmedin mi?
Hz. İbrahim gibi dua ve niyazda bulun.
“Ey Rab’imiz! İkimizi de sana teslimiyette sabit kıl.
Soyumuzdan da Müslüman bir ümmet yetiştir.
Bize ibadet edeceğimiz yerleri göster.
Tevbemizi kabul et.
Zira tevbeleri en çok kabul eden ve hakkı ile esirgeyen sensin.”[151]
Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl,
halkından,
Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır.[152]
Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur.
Şüphesiz ki,
sen hem işiten,
hem de bilensin.”[153]
İbrahim’in (a.s.) makamı önünde duruyor ve düşüncenin sınırlandırıcı yollarına şimdilik baş vurmadan, öylece onun ayak izlerine bakıyor ve burada kendimizi bulmaya çalışıyoruz... Miraca yükselmenin merdiveni, Rahman’a ulaşmanın asansörü konumunda olan, Makam-ı İbrahim’e bakmadan edemiyoruz. Çünkü varlığımızın gizli ve hayatı olumlayan köklerinden yavaş yavaş bir sevinç, bir coşku enzimi, sessiz bir ezgi yükseliyor bu makamdan...
Zemzem Suyu
Hz. İbrahim (a.s.), eşi Hacer’i ve kundaktaki çocuğu Hz. İsmail’i, Mekke’nin ıssız, hiç kimsenin yaşamadığı bir vadisinde terk etti. Onları orada bıraktığında, yanlarındaki su ve yiyecek tükendi ve susuzluktan mustarip olan Hacer, çocuğuna su bulmak için analık şefkati ile sağa sola koşuşturdu. İşte o zaman Hz. İsmail’in ayak topuğunun bulunduğu yerden Allah’ın izniyle zemzem suyu fışkırdı.
Hac ibadetinin vecibeleri, her biri ayrı bir sembol ve kendi içlerinde birçok mana ve hikmeti barındırır. Haccı anlamak için mutlak sûrette, soyut anlamda hakikatleri anlamaya çalışılmalıdır. Maddî bir anlayış, haccı kavramaktan çok uzak kalır. Çünkü gören göz, sadece zahiri planda gördüklerini malzeme olarak beyne gönderir. Esas, meseleyi tüm boyutlarıyla ele alan akıldır. Müslüman’ın aklı, vahiy terbiyesiyle birçok hakikate vakıf olmaktadır.
Bundan dolayıdır ki, hacılar hac görevini bu şuur ve anlayışla yerine getirmelidir. Bu şiar ve zemzem, Müslüman için sıradan bir su değildir. Müslüman, analık muhabbetini tazim ve Allah’a hamd ve sena nişanesi olarak, Hz. Hacer’in yaptığı gibi, aynı hareketleri, aynı yerlerde tekrar eder.[154] Hacılar, Kâbe’yi tavaf ederler, Makam-ı İbrahim’de iki rekat namaz kılarlar, namazdan sonra da zemzeme vararak, su içerler. Tavaftan sonra ise, zemzem suyunun içilmesi sünnettir.
Zemzemin kaynağı, Hz. İsmail’in ayak topuğunun şereflendirdiği yerde meydana çıkmıştır. Takriben 2,70 metre genişliğinde ve 45 metre derinliğinde bir kuyuda, görülmemiş bir cömertlikte kaynayan bu ilahî su, keyfiyeti noktasından meydana gelmiştir.
Zemzem suyu; susuz sahada, dünyanın en gür pınarı şekliyle nimetini saçıcı, sabahları bir nevi kaymak bağlayıcı ve renk değiştirici, konulduğu her kapta her suyun üstüne çıkıcı ve asla başka bir suya katılmayıcı, ebediyet kadar berrak ve ruh kadar latif bir sudur.
Zemzem suyu, aynı mana etrafında, öbür mübarek unsurlardan biridir. Hiçbir su, onun gibi ne doyurucu ve ne de susuzluk gidericidir.
Unutmamalıyız ki, bu zemzem suyu sıradan bir su değildir; bu âlemde bir yerlerden zemzem gibi alınarak, dünyanın dört tarafına bereket umulup, götürülen kaç tane su vardır? Şifalı olduğu rivayet edilen başka bir su var mı? Peygamber övgüsüne lâyık olmuş kaç tane su vardır?
Zemzem kuyusu, ilahî bereketi yansıtan kaynaklardan biridir. Resûlullah (s.a.s.) efendimiz bu suyu kutsal saydığı için, kıyamete kadar o kutsaldır ve mübarektir.[155]
Bazıları bu su için, hacdaki meşairler (semboller) için, ahlakî edep kuralları dışında bir üslupla, Peygamber’in zemzemle ilgili sünnetini hiçe sayarak, birtakım şeyleri ortaya atıp, Müslümanların zihinlerini bulandırırlar. Bunların başında da bu suyla diğer sular arasında hiçbir farkın olmadığı şeklindeki açıklamalar gelmektedir.
Peki, zemzem suyu ile diğer sular arasında ne gibi farklar vardır? Bu su on binlerce km. uzaklara neden taşınır?
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki, birçok yönüyle zemzem suyu, diğer sulardan farklılık arz eder.
Hiçbir suyun tarihi, zemzem kadar eski değildir, hiçbir suyun ismi zemzem değildir, hiçbir su zemzem gibi Hz. İsmail’in topuğunun dibinde çıkmamıştır, hiçbir su Hz. Peygamber tarafından mübarek kılınmamış ve hakkında şifalı olduğu zikredilmemiştir. Hiçbir su, zemzem kadar doyurucu ve susuzluk giderici değildir.
Zemzem suyu, bulunduğu yer itibariyle insanlık tarihinde çok büyük bir öneme sahip olan kentlerin anası hükmündeki Mekke şehrinin kurulmasına vesile olmuştur.
Zemzem suyunun taşınmasıyla ilgili olarak, Hz. Aişe (r.a.)’dan yapılan bir rivayete göre, “Adı geçen (Mekke’den ayrılınca) beraberinde zemzem suyu taşır ve Resûlullah (s.a.s.) efendimizin de taşıdığını söylerdi.”[156]
İbn Abbas’ın rivayet ettiği bir hadisi şerifte, Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünün en hayırlı suyu zemzemdir. Çünkü onda tadın tadı (açlığı doyuran özelliği), hastanın şifası vardır...”[157]
Bu hadisten de anlaşıldığı üzere, diğer sularda olmayan birtakım özellikler, zemzem suyunda vardır; hasta için şifadır, açlığı gidericidir; hem doyurucu ve hem de susuzluğu giderici bir özelliği mevcuttur.
İbn Abbas (r.a.) dedi ki:
“Biz ona (zemzem) şefaat derdik. Onu biz çoluk çocuk için en güzel yardım olarak bulurduk.”[158]
Bu su da:
Hz. İbrahim’in bereketi,
Hz. Hacer’in gayreti, sa’yı,
Hz. İsmail’in çığlığı ve gözyaşı,
Hz. Muhammed Mustafa’nın duası vardır.
Bu su zemzemdir.
Korkma, şifa niyetiyle,
bereket niyetiyle,
tüm günahlardan arınma niyetiyle,
tüm dertlere karşı, bir antibiyotik olması niyetiyle iç.
Hem de kana kana iç, Havz-ı Kevserden içmek niyetiyle,
Allah’ın gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı bir günde, kızgın güneşin etkisinden, o günün azametinden ve dehşetinden kurtulmak niyetiyle,
aşırı susuzluğunun giderilmesi niyetiyle iç.
Peygamber’in şefaatine nail olmuş, cennete girmek için sırasını bekleyen şerefli müminlerden olmak niyetiyle iç.
Cehennemden azad olma müjdesine ermek niyetiyle iç.
Gereği gibi davranınca, sa’yını, gayretini Allah için sarf edince, teslimiyet ve tevekkülde kusur yapmayınca, gör ki, Allah sana daha nice zemzemler verir.
İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Münafıklarla aramızdaki alâmet (fark) şudur: Onlar zemzemden kana kana içemezler.“[159] Münafık zahiren o sudan içse bile, susuzluğu asla bitmez, çünkü kalbinde hastalık olana, zemzem şifa vermez. Zemzemi içerken gönül dünyamızı hoş, kin ve nefretten ise boş tutmalıyız.
Niyetlerimiz halis olmalı, Allah için olmalı ki, zemzemi içtiğimizde ne için içtiğimizin gayesine erişelim, dualarımız makbul, günahlarımız mağfur, kalplerimiz nurlarla dolsun.
Hz. Cabir’den merfu bir hadiste “Zemzem ne için içilirse, onun içindir (yani ne niyetle içilirse ona iyi gelir).”[160] denilmiştir.
Hacer, Mekke çevresindeki kuru ve yanık dağlar arasında, su bulabilmek için tek başına koşuşturmaya başladı. Tam bir arayışla, hareketle, gayretle, himmetle, kararlılıkla, kendine güvenle, kendi ayakları üzerinde durmakla, kendi iradesiyle, kendi düşüncesiyle... Bir kadın, bir anne ve yapayalnız bir telaş ve büyük bir arayışla...
Hacer, perişan ve sancılı, korumasız, sığınmasız, evsiz, toplumsuz, sınıfsız, ırksız, kabilesiz ve ailesiz; ama ümitli... Umutlu bir esir, bir garip, bir cariye olarak, kimsesizlerin kimsesine sığınarak, her şeyin O’na döneceğine dair ilmî, aynî ve yakinî imanla arama gayretini sürdürdü.
Yüksek tepelerde bağırıp çağırmadan, saçını başını yolmadan, umutlarını yitirmeden, büyük bir tevekkülün ardında, yapılması gereken gayretini konuşturmaya ve koşuşturmaya çalışıyor. Bebeği, cancağızı için bir yudum su arıyor...
Peki, burası susuz bir vadi, kupkuru bir yer değil mi? Suyun olmadığını Hacer bilmiyor mu veya unuttu mu? Unutmadıysa bu ne koşuşturma! Yerine otursa ve beklese ya!..
Hayır, hayır… O bu şekilde oturmaz ve oturamaz. Oturursa iradesi, sa’yı ve gayreti ne olacak?
İsmail, biricik yavrusu, “su, su” diye ağlamıyor mu? Yoksa suyu gökten mi bekliyor, yerden çıkan bir su yok ki, yoksa tevekkülünden bir şey mi eksildi?
O bu şekilde emrolunmuştu, yani ilk önce gayret, sonra tevekkül. Asla kolaycılığı seçemezdi, kesinlikle tembelliğe baş vuramazdı, kaderciler gibi davranamazdı. Bir şeyler yapmalı ve en azından su aramalıydı. Allah’ın yardımına ermek için, bir şeyleri yaptığını ortaya koymalı idi. Çünkü Allah bizden sa’y istiyor, ibadet istiyor, dünyayı ve ahireti mamur etmemizi istiyor.
Bu da ancak Hacer gibi koşuşturmakla mümkündür. Yani biz bir adım atmalıyız ki, Allah da bize doğru on adım atsın, biz O’na koşacağız ki, O da bizi rahmetine gark etsin, biz O’nu sevmeliyiz ki, O da bizi cennetiyle kuşatsın.
Hacer gökten değil, yerden kaynayan bir suyu, manevî değil, maddî bir suyu; yani içme suyunu bulmak için koşuşturuyordu.
Herkesin bildiği ve onsuz yapamadığı, yeryüzünde bulunan akıcı bir madde olan su. Maddî hayatın yanı başında olduğu halde susuzluğunu çektiğimiz, bedenin maddî ihtiyacı olan ve kana kana içtiğimiz, annede süte dönüşen, bebeğin ağzındaki temel gıda olan su...
Su arama çabası, su mücadelesi, maddî hayatın ve yeryüzündeki yaşamın sembolüdür. Somut bir ihtiyaçtır. Ademoğlunun toprakla, dünyayla olan bağıdır! Bu dünyanın cennetidir. Yeryüzünün ziyafetidir![161]
Hacer’i susamış bir bebek, bir yavru bekliyor! Bu çölde bir pınar bularak dönmelisin ey Hacer! Ve bu suyu İsmail’e, bebeğine ve yavrucuğuna armağan etmelisin...
Ey hacı, zemzem kuyusuna in, önce kana kana iç, şifa diye iç, sonra abdest al, vedâ tavafından sonra da en büyük hediye diye zemzemi, dünyanın dört tarafına taşırcasına, memleketine zemzemden bir boru hattı döşercesine, zemzemi yüklen, boş dönme, yanında götür. En büyük hediyeni ve en büyük ikramını, seni dört gözle bekleyen dostlarına, kardeşlerine, candan canlarına götür, onlar da bundan kana kana içsinler, kendilerini bunda bulsunlar, gönül dünyalarının asla susuzluk çekmemesi için içsinler.
Ebu Zer (r.a.) Allah Resûlü’nün şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Üst tarafım (göğsüm) yarıldı ve ben Mekke’deydim. Cebrail (nazil olup) geldi, göğsümü yardı, sonra altından (yapılı) bir leğen ki, hikmet ve imanla doluydu, (bununla) göğsümü doldurdu, sonra kapattı. Sonra da elimden tutarak, dünya semasına yükseldi. Cebrail, dünya semasının görevlisine aç (kapıyı) dedi. Dünya semasının görevlisi ise: Bu kimdir? dedi. Dedi ki: Muhammed.”[162]
Abdest alıp dışımızı zemzemle yıkadığımız gibi, içimizi de zemzemle yıkamalıyız, günah kirlerinden arındırmalıyız, zemzem göğsümüze, kalbimize şifa olmalıdır, onunla niyetlerimiz halisane bir duruma gelmelidir.
“İbn Abbas (r.a.)’a bir adam geldi. İbn Abbas ona nereden geldiğini sordu. Adam dedi ki: “Zemzem suyunu içmekten geliyorum.” İbn Abbas (r.a.) ona dedi ki: “Gerektiği şekilde (adabına riayet ederek) ondan içtin mi?” Adam dedi ki: “Bu nasıl olur? Ey İbn Abbas!” İbn Abbas şöyle cevapladı: “İçmeden önce kıbleye dön, sonra besmele getir, üç nefeste ve kanarak iç, bitirdiğinde ise Allah’a hamd et.”[163]
Yine İbn Abbas zemzemi içerken şöyle dua ettiği rivayet edilmiştir: “Allah’ım senden faydalı ilim, geniş ve bol rızık, bütün dertlerden deva isterim.”
Sa’y Yapmak
Sa’yın sözlük anlamı, çabalamak ve gayret göstermektir. Şer’i manası ise, hac ve umreye niyet edenlerin, Safa tepesinden Merve tepesine kadar olan mesafeyi, yedi defa gidip gelmeleridir. Yani Safa ve Merve’yi yedi defa sa’y yapmaktır. Bu sa’y Safa tepesinden başlar, Merve tepesinde biter.
Hacca veya umreye niyet edenler, bu sa’yı yaparlar. Sa’y tavaf gibi birden fazla veya nafile olarak yapılmaz. Sa’y cumhura göre, umrenin ve haccın rüknüdür; Hanefilere göre ise vaciptir. Kur’an-ı Kerim’de, Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki “Safa” ile “Merve” Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden bir iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.”[164]
Hz. Peygamber efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Say’ı size yazdı, o halde sa’y ediniz.”[165]
Bu iki tepenin, Safa ve Merve’nin, bu adları nereden aldığı ile ilgili özellikle tefsir kitaplarında bazı rivayetler vardır. Bu rivayetlerden birinde; Hz. Adem kendisine yasaklanan ağaçtan yediğinde, cennetten kovulmuş ve Hz. Havva annemizden ayrı kalmıştır. Hz. Adem’in tevbesi kabul olunca günahlardan safi olduğu, yani temizlendiği için Safa tepesi Safa ismini; Havva annemiz de Mer’e yani kadın olduğundan diğer tepede oturmuş ve bundan dolayı Merve tepesi de Merve ismini almıştır.[166]
Kâbe yakınında iki tepe olan Safa ve Merve arasında sa’y, Allah tarafından Hz. İbrahim (a.s.)’e bildirilen hac ibadeti amellerinden biridir. Ancak müşrikler cahiliyede, Safa ve Merve tepesine iki büyük put koymuşlardı. Birinin adı, Es’af diğerinin ise Naile idi. İslâm’dan önceki hac geleneğinde, insanlar bu iki tepe arasında gidip geldiklerinde, bu putları elleyerek selâmlıyorlardı. Müslümanlar da Kâbe’yi ziyaret ettiklerinde, cahiliye müşriklerinin bu tutumlarından dolayı, sa’y yapmaktan kendilerini imtina etmeye başladılar.
Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet edilen bir hadise göre, Medineliler İslâm’ı kabul etmeden önce bile, Safa ve Merve arasında sa’y geleneğine karşı idiler. Bu nedenle Kâbe, kıble yapıldıktan sonra Allah, onların Safa ve Merve arasındaki sa’y ile ilgili şüphelerini kaldırarak, Hz. İbrahim’in hac ibadetini yaptığından beri varolan bir ibadet şekli olduğunu, ondan sonra gelen cahil kimseler tarafından uydurulmadığını bildirdi.[167]
Bundan dolayı da Cenab-ı Hak “…bu ikisini de tavaf etmenizde bir beis yoktur.”[168] ayetini inzal buyurdu.
Sahabenin bu ihtiyatlı tutumları, aldıkları terbiyenin ve ruhlarındaki imanın meydana getirdiği aydınlığın bir ifadesiydi. Bu şuur, cahiliyede yapılanlara karşı duydukları nefretin açık bir delili idi. Artık ne onlar, cahiliyenin insanı ve ne de kendileri o hayatın malı idiler. Onlar için o kokuşmuş ve şirkle, zulümle yoğrulmuş, aşağılık ve sapkınlık hayata dönüş diye bir şey düşünülemezdi.
Sahabe-i Kiramın, hayat yaşantılarını gözden geçirdiğimizde, inancın onların hayatında meydana getirdiği, müthiş tesirleri ve değişimleri hayretle müşahede etmekteyiz. Cahiliye hayatından kurtularak, İslâm’la şereflendiklerinde, öyle bir değişiklik yaşandı ki, sanki Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) efendimiz, bunları tutup var gücüyle silkeliye silkeliye bütün çirkefliklerini dökmüş ve elektrik akımının, atom parçalarına yeni şekiller verdiği gibi, bünyelerindeki hücreleri yeni bir düzene sokmuş ve yeni bir dokuyuş ile dokumuştu.
Evet, işte İslâm budur!.. Cahiliyeye ait yaşantıdan sıyrılıp, Allah’ın emirlerine tam teslimiyet göstermektir. Kalbinde cahiliye kalıntıları olanlar, bunlardan sıyrılmak zorundadırlar. Daha önce yapmaktan kaçındıkları şeyde “Şüphesiz ki “Safa” ile “Merve” Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur.”[169] emri gelince bu emre de derhal uydular.[170]
Müslüman için Safa ve Merve’de Sa’y yapmak, cahiliye âdetlerine ne derece nefret duyulduğunun bir göstergesi ve Allah’ın emirlerine olan saygının ve gösterilen itaatin bir nişanesidir.
Safa ve Merve tepesinde koşmak, Hz. Hacer’in bir arayışı, bebeğine su bulma gayreti, annelik sevgisi ve şefkatinin bir sembolüdür.
Defalarca koşuşup yorulan, sımsıcak kumların çınlatan sessizliğine rağmen hiç ümidini yetirmeyen, ümitliler zirvesinde oturan o yüce anne… Yavrusu için kendisini fedâ etmeye hazır olan o güzel anne… Azami gayret ve çabanın simgesi olan anne.. Bütün benliğiyle sevgiyi, yokluğu, itaati içine sindirmiş çilekeş anne…[171]
Elini sıcaktan soğuğa sokmayan, hiçbir zorluğa hazırlıklı olmayan, her şeyi önünde hazır isteyen, tarihteki nice kutlu ve mutlu olan anneleri örnek alıp, onların yolunda olmaya aday olmayan anneler!. Her şeyimi otomatik isterim. Ben falan gibi olamıyor muyum? Benden ne fazlaları var? deyip aza kanaat etmeyen anneler! Anneliği kutsal kılan unsur, acaba sadece doğurmak mıdır?
Evladını eğiterek yetiştirmek ve büyütmek, Rabbine şükürdar olarak İslâm’a bağışlamak var mıdır annelerimizin günlük programlarında? Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem, Hz. Musa’nın annesi Asiye, yetim doğan Hz. Muhammed’in annesi Amine gibi annelerin hayat felsefeleri ile bizim hayat felsefemiz arasında ne gibi yakınlıklar var? Hiç düşündük mü? Ya babalarımız, annelerimizden çok mu farklı bir konumdadırlar? Ya bizim çocuklarımız için, yaşadığımız bu âlemde duyduğumuz endişelerin ne kadarı, onların ebedî gelecekleri ile ilgilidir.
Safa ile Merve bize, nasıl bir anne ve nasıl bir baba olmamızı gösterir, yüce şiarlarla yetiştirip, bizi bize döndüren bir iman şuuru verir.
Sa’y; telaştır, arayış dolu bir harekettir. Bir amacın, bir davanın uğrunda olmanın ispatıdır.
Tavafta Hacer’in,
Makam’da İbrahim ve İsmail’in,
Sa’y’da yani Safa ve Merve arasında koşarken yine Hacer’in rolündesin.
Söz konusu olan,
şekiller, rütbeler, görünüşler renkler ve modeller değildir.
Yalnız iman ve sevgi, inanç ve amel vardır.
Var olan, hareket ve sebattır, insanlık ve uluhiyettir.[172]
Safa ve Merve’deki sürekli yöneliş ve hareket,
değişmek ve Allah’a doğru durmadan yürümek demektir.
Safa ile Merve, bir teslimiyet ve bir itaat örneği,
barınaksız ve himayesiz,
yalnızlık, yoksulluk,
sessizlik deryasından ümitsizliğe,
tembelliğe ve acizliğe meydan okumanın sembolüdür.
Bu sembol, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle,
Yüce Allah’ın nişanesi olan, annelik sevgisine hürmet etmek,
anne ve babaya gereken saygıda kusur etmemektir.
Allah’ın merhametine sığınmak,
nimetlerinden dolayı, Rezzaku’l-âlemin’e şükür etmektir.
Safa ile Merve’de, tıpkı annemiz Hz. Hacer gibi,
aç ve susuz bekleyen yavrumuza su aradığımız gibi, sa’y etmemiz gerekir.
Tüm gayretlerimiz,
sevgilerimiz ve sevdalarımız,
Yüce Rabbimiz ve O’nun rızasını kazanmak ve merhametine,
Şefkatine, kerem ve ihsanına kavuşmak için olmalıdır.
Bu tepeler arasında tekbirlerle,
Tesbihlerle, tehlillerle,
salavat ve dualarla,
dillerimizden ve gönüllerimizden,
bunları hiç düşürmeden hervele ile koşmalıyız.
Ahdini yenilemiş bir iman ile, küfre asla boyun eğmeme sözünü vermeliyiz.
Burada ruhlarımızın yeniden canlanışını,
dirilişini, izzet ve şerefin kıymetini yeniden kendimizde sembolize etmeliyiz.
Safa’dan Merve’ye doğru,
Allahu Ekber... Allahu Ekber.. Allahu Ekber.. diyerek,
yürü ve de ki: Tüm hamd ve senalar,
Sana ey Rabbim!
Bizi hidayete eriştirdin,
bize dost oldun.
Bizim Mevlâ’mız Sensin.
Bugün ne mutlu bize,
Senden başka ilah yoktur!
Rabbim! Birsin, şerikin ve ortağın yoktur.
Mülk Senin, hamd ancak Sanadır.
Öldüren ve dirilten Sensin!
Tüm hayırlar Sendendir ve Sen her şeye kadirsin!
Sana inanan kullarına olan vaadini yerine getirdin,
kulunu muzaffer kıldın,
düşmanlarını ise hezimete uğrattın.
Senden başkasına asla ibadet edecek değiliz.
Din Senindir ve Senin olacaktır, kafirler bunu istemese de…
Arafat’ta Vakfe
Vakfenin sözlük anlamı, durma veya duraklamadır.
Şer’i anlamı ise; hacca niyet edenlerin, zilhiccenin dokuzuncu günü, zevaldan sonra güneş batımına kadar veya cumhurun görüşüne göre, arefe günü zeval vaktinden Kurban Bayramı’nın fecrine kadar, Arafat sınırları içerisinde, bir an durmaları gereken yerdir.[173]
Arafat İsmi Nereden Gelmektedir?
Bununla ilgili Kurtubi birden fazla rivayet zikreder. Bu rivayetlerden birinde şöyle demektedir: “Hz. Adem ve Havva annemiz, cennetten kovulunca Adem (a.s.) Hindistan tarafına, Havva annemiz de Cüzze tarafına düştü. Çok uzun zaman ve arayıştan sonra Allah Adem’in tevbesini kabul etti ve sonra, Arafat’ta Adem ile Havva tekrar buluştular. Dünya gözüyle yeniden tanıştılar ve bundan dolayı da o güne “Yevmu’l-arefe” yani “Tanışma günü” denilmiştir.”
Başka bir rivayette ise; “Arafat’ın diğer bir anlamı da “Arrefeha lehum” yani “onları pakladı, temizledi, sabırlı ve Allah’tan korkan, buna riayet eden kullar kıldı” kelimesinden gelmektedir.”[174] denmektedir.
Arafat’ta vakfenin, rükün olduğu ve haccın asli görevlerinden olduğu hususunda, âlimler icma etmişlerdir. Arafat’ta vakfeye durmadan yapılan hac sahih değildir. Kişi diğer bütün menasikleri yerine getirmiş olsa bile, hac yapmamış sayılır; bu açıdan hemen ertesi yıl, tekrar hac yapması ve kurban kesmesi gerekir.[175]
Vakfenin yeri sünnetle belirtilmiş olup, Arafat meydanının tamamı vakfe yeri olarak zikredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Arafat’ın her noktası vakfe yeridir.”[176]
Arafat’ın sınırları, Urene’ye bakan dağdan, Beni Amir bahçelerine sarkan karşı dağlara kadardır. Urene, Nemire ve Hz. İbrahim’in mescidi Arafat’ın sınırları dışındadır. Arafat ile Müzdelife arasındaki uzaklık, 14 km.dir. Söz konusu olan bu sınırlar, günümüzde işaretlerle çizilerek belirtilmiştir. Rahmet dağında veya eteklerinde vakfeye durmak ise, vakfenin sünnetlerindendir.[177]
Rahmet Dağında Vakfeye Durmak Farz mıdır?
Bazı insanlar, Rahmet dağında vakfeye durmayınca, hac yapmamış olduğu düşüncesine kapılmakta, orada aşırı bir izdihama sebebiyet vererek, eza görmeye ve eziyet etmeye sebep olmaktadır. Böyle bir inanış kesinlikle yanlıştır. Hz. Peygamber efendimiz cüsse olarak iri yapılı bir sahabeyi hac yaparken, onun güçlü olduğunu söyleyerek, Hacerü’l-esved’i öpme sırasında bazı insanları ezebileceği ihtimaline karşılık onu uyarmıştır.[178] Sünneti işleyelim derken, aşırı izdiham ve uygunsuz hareketlerden dolayı, bazı insanların ölümlerine veya ezilmelerine sebebiyet verilmektedir. İhramda ve hac için burada olduğumuzu unutuyoruz. Bırakın başkalarına zulmetmek veya eziyet vermek, en küçük bir rahatsızlık bile vermeye kesinlikle hakkımız yoktur; hac esnasında böyle durumlara daha fazla dikkat etmemiz, bize Kur’an-ı Kerim’in emridir.
Bazılarımız tavaf esnasında, başkalarına sükuneti ve yavaş hareket etmeyi tavsiye ederken, ne yazık ki kendimiz buna uymamakta ve hareketlerimizden dolayı da insanların rahatsız olmasına sebep olmaktayız.
Vakfenin Zamanı
Arefe günü, yani zilhiccenin dokuzuncu günü güneşin zevalinden, Kurban Bayramı günü, ikinci fecrinin doğuşuna kadar vakfe yapılmalıdır. Arefe günü güneş batımına kadar Arafat’ta kalmak vaciptir, güneş batımından önce ayrılan kimseye kurban gerekir; haccı ise vakfe yaptığından dolayı sahih olur. Ya’mur b. Abdurrahman ed-Deyli diyor ki: “Arafat’ta Peygamber (s.a.s.)’in yanına geldim, o sırada bir grup Necidli gelerek: “Ey Allah’ın Nebisi! Hac nasıl bir şeydir?” diye sordular. Allah’ın Nebisi şöyle cevap verdi: ”Hac Arafat’tır, Cem gecesi[179] sabah namazından önce gelen kimsenin haccı tamamdır.”[180]
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in zamanından beri cahiliye devrinde bütün Araplar hacca niyet ederlerdi, zilhiccenin dokuzuncu günü Arafat’a, güneş batımından sonra da Müzdelife’ye ve oradan da Minaya geçerlerdi. Daha sonraları Kureyş kabilesi kibirlerinden dolayı diğer Arap kabileleriyle aynı zamanda vakfe yapmayarak konumlarının diğer kabilelerden farklı olduğunu ortaya koymaya çalıştılar. İslâm geldikten sonra Kur’an, Kureyşlilerin bu davranışlarını hoş karşılamadı ve onları ihtar etti. Kur’an sahih bir haccın nasıl olacağı ile ilgili esasları belirleyerek, Hz. İbrahim’in yaptığı hac ibadetine aykırı olan eski âdetlerin tümünü kaldırdı. Hac yapanlara, Allah ve Resûlü’nün emirlerine uymaları, makbul bir hac için de tevbe ve istiğfarda bulunmaları emredildi.[181]
Cumhura göre; Arafat’ta ikindi namazını öğle namazıyla birleştirerek cem (birleştirmek) ve kasr (kısaltma) yapmak vaciptir. Şafiilere göre ise sünnettir.[182] Arafat’ta güneş batımına kadar durmak ve oradan ayrılmamak vaciptir. Çünkü Hz. Peygamber’in güneşin batımından sonra, Arafat’tan ayrıldığı rivayet edilmiştir.[183]
Arafat’ın herhangi bir yerinde, bir an bile durmanın vakfe sayılacağı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir.
Arafat vakfesinin birtakım sünnetleri vardır. Bu sünnetlere riayet etmemiz, yaptığımız hacca bir mana kazandırır ve ayrıca hac ibadetinde bütün zamanımızı ihya etmemize de yardımcı olur.
Arafat’ta vakfeden önce gusül etmek, zevalden sonra vakfeye acele etmek veya binek üzerinde vakfe yapmak, temiz ve abdestli bir şekilde kıbleye yönelerek vakfeye niyet etmek, o günü oruç tutmamak, sadece kendini ibadete vermek, dua ve niyazda bulunmak, Arafat’ta vakfe yapmanın sünnetlerindendir.
Arafat’ta ve diğer zamanlarda, kötü söz ve davranışlardan, çirkin hareketlerden kesinlikle kaçınmamız gerekir. Çünkü hacda cidal (tartışmak-cedelleşmek) yoktur. Günah şeyler yapılmamalı ve kesinlikle şerden kaçınılmalıdır.
Hz. Peygamber, haccında, Arafat’a çıkmadan önce zilhiccenin sekizinci günü (terviye günü) Mina ’ya hareket edip, o geceyi orada geçirdi. Sabah olunca da namazı kılıp, güneşin doğuşundan sonra Arafat’a yürüdü. Arafat’a zevalden (öğleden) önce vardığından dolayı Nemire’de ikamet etti ve orada hutbe okudu. Namazdan sonra da Arafat’taki Rahmet dağının eteklerinde vakfeye durdu.[184]
“Haccın menasiklerini benden alın.” Sözü, bize Peygamberimizin bir emridir. Haccı onun yaptığı gibi yapmamız ve onun gibi özen göstermemiz gerekir. Özellikle son yıllarda ülkemizden giden hacılarımız, terviye günü, Mina ’da geceleme sünnetini ihya etmekten mahrum bırakılmışlardır. Hatta böyle bir sünnettin varlığından bile haberleri yok veya bu bilgiler özellikle onlardan esirgenmektedir.
Bazıları da “Haccı ne kadar az bir yorgunluk içinde ve az bir çabayla geçirebilirim veya bu seyahatimin ne kadarını bir piknik havasında geçiririm” hesabı yapmaktadır. Bu da ibadetin gerçek anlamını yaşamaya engel olmaktadır. Hacca gitmeden önce başlayıp, Mekke’ye ulaştıktan ve oradan ayrılıncaya kadar hacıların nakil, ikamet veya ülkelerine dönmelerine kadar birçok işlemde birtakım bürokrasi ile boğuşmaktan dolayı hacılar, hac vazifelerini istenilen manevî havada edâ etme imkanını bulamamaktadırlar.
Arafat Gününün Fazileti ve Hikmetleri
Arafat gününün fazileti büyüktür, sevabı çoktur. Arafat günü, çok büyük günahların af edildiği, kişinin anasından doğduğu gün gibi günahlardan arındığı gündür. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “En faziletli dua, Arafat gününün duasıdır.”[185]
Arafat düzlüğü, arifeden önceki günlerinde ölü, ıssız ve sakin; ama arefe günü, Mekke’den Arafat’a akan milyonlarca insanın, on dört asır boyunca aynı mesafeyi kat eden ayak seslerinin uğultusu ile çınlar kulaklarda. Bir mahşer kalabalığı halinde, ayrı ayrı ülke ve bölgelerden bölük bölük insanların, Arafat’a doğru aktıkları görülür. Bir beyaz ihramlılar denizi; onların, geçip gitmiş, sayısız nesiller gerilerde kalmış, günlerinin yankısı duyuluyor. Onları, bu, görünüşte kayalık, kumluk ülkeye çekip getiren iman yeniden kanat çırpıyor; hayatın sıcak soluğu, yüz yılların uçurumunu aşarak yeniden dolaşıyor üzerlerinde. Ve bu okyanusun kabaran dalgaları, beyaz dalgaların kudretli kanat çırpışları, insanı çekip alıyor kalakaldığı yerden. Ve sen bu düzlükte bir zerresin, bir zerreciksin; nura, hidayet ışığına doğru yansıyan, parıldayan ve gökyüzüne yükselen rahmet alevleriyle perçinleşen, dua ve mağfiret nidalarınla...
İnsan burada gerçek özgürlüğünü, bağımsızlığını kazanabilir, bağımlı olduğu bütün kayıt ve tescillerinden ancak burada kurtulabilir. Çünkü burada uçmak vardır, rüzgar gibi, rüzgarla beraber. Dur durak bilmeyen bir çoşku, bir heyacan ve bir iman rüzgarıyla uçuyoruz, Arafat’tan Arasat meydanına ulaşıncaya kadar. Ve rüzgar, kulağımıza sevinç ve mutluluk dolu bir zafer şarkısı fısıldıyor: “Artık bir daha hiç, bir daha asla bir yabancı olmayacaksınız!”[186]
Hac ve özellikle de Arafat meydanı, mahşerî kalabalığı ve insanları bir araya toplayan içtimaî bir kongredir. Hatta İslâm’ın semavi kongresi hükmünde olan Hacc-ı ekber’in ve büyük bayramın arefesi noktasındadır.[187]
Bu kongrede bütün Müslümanlar, İslâm bağından başka bütün bağlardan ve işaretlerden sıyrılırlar, dikişsiz elbiseden yani başka bir deyişle, kefenden başka bütün örtülerden soyunurlar... Hiçbir fert, diğerinden ayırt edilemez.... Hiçbir kabileyi diğerinden, hiçbir cinsi öbüründen ayırt etmeksizin yapılan bir kongredir... Orada yegane bağ İslâm bağıdır. Yegane boya Allah’ın boyasıdır.. Yegane nizam İslâm nizamıdır, yegane nişane, alınlarda parlayan nur ve parıldayan iman nişanesidir.
Ey hac için ihrama bürünen insan!
Ey ölmeden önce ölmeyi prova eden insan!
Ey ölümün acısını hissetmemek için,
şimdiden ölüm sahnesini yaşamaya çalışan insan!
Niçin burada olduğunun acaba farkında mısın?
Ve sen mahşerî bir kalabalığın içindesin, kalabalık ise sıradan bir kalabalık ve sen de sıradan biri değilsin.
Sağına, soluna ve önüne hiç bakıyor musun?
Her renkten, her ırktan ve her yaştan insanlar...
Kadın, erkek ve çocuklar…
Her yaş ve her cins,
Dünyanın tüm renkleri ve dilleri burada…
Peki, bunları buraya kadar getirip, bir araya toplayan güç ve amaç,
nedir acaba biliyor musun?
Aman Allah’ım vakfedeyim! Dünyanın en mübarek bir dağında[188] Arafat meydanındayım. Sanki, binlerce yıl gerisine gitmiş gibi bir haldeyim; sağımda Bilal-i Habeşi gibi sevimli biri duruyor, acaba bu kimse Habeşistanlı mı? Yoksa Bilal’in akrabası mıdır? Ya önümde duran Mekkeli, sıddıkların sultanı Ebu Bekir’in kardeşi mi oluyor? Ya solumdaki İranlı? Selman-i Farisi’nin yakınları mı oluyorlar? Ya biraz ilerde duran, uzun boylu, saçı başı birbirine karışmış olan kimse, Suheyb-i Rumi’nin bir akrabası mıdır? Acaba onların hepsiyle tanışsam mı? Ama ben onların konuştukları dili bilmiyorum ki, peki ya nasıl anlaşacağız?
Korkma yanlarına var! Allah’ın en güzel selâmı olan, “selâmün aleyküm” de… “Merhaba” de. Müslüman Müslüman’ın kardeşi değil mi? Sarıl kardeşlerine, kucaklaşın hasret giderin, ağlaşın, durmayın, bu fırsat hiçbirinizin bir daha eline geçmez. Kardeşler kendi aralarında küçükken nasıl anlaşıyorlardı? Tek tük kelimeler ve arkasından işaretler ve şekillerle... Neticede anlaşıyorlardı değil mi?
Dilden dile iletişim sorunu varsa, yüzlerden akan nurlarla kalpten kalbe olan iletişimi sağlayın, bu iletişimin tercümana ihtiyacı yoktur. Hem kalpler bütün dilleri bilirler. O zaman gel…
Ey Habeşli ve Habeşistanlı!
Ey Farslı ve İranlı!
Ey Endonezyalı ve Malezyalı!
Ey Avrupalı ve Asyalı, Afrikalı!
Ey dünyalı kardeşlerim gelin!
Allah için kardeş olalım,
Muhammed Mustafa’ya ümmet olalım,
can olalım ve canlar olalım,
kardeşlik ahdimizi, ensârın muhacirle pekiştirdiği gibi pekiştirelim.
Hac dönüşümüzde, ailemiz, akrabamız ve çevremiz,
“Bize ne getirdiniz ey hacılar!” diye sorduklarında,
onlara, “Sizleri ve bizleri kardeş kılan taahhütnameyi, cehennemden necat diplomasını ve hacdaki anılarımızı getirdik!” diyelim.
Herkesin kıyafeti aynı, herkesin saçı başı birbirine karışmış; ama herkesin yüz ve gözü, elleriyle birlikte semaya doğru yönelmiş. Aynı hedef ve aynı istikamet için buradalar…
Ve eller ayrı, amaç aynı.
Diller ayrı, dualar aynı.
Renkler ayrı, aminler aynı.
Bu mahşerî kalabalığın tıpkı mahşerdeki gibi tek dilekleri var: Allah’a yakın olmak ve rızasını kazanmak, buradan alnı açık, ruhları tamamen günah kirlerinden arınmış, annemizden doğduğumuz gün gibi paklanarak geri dönmek. Burada vaadimizi yenileyerek, İbrahim gibi olmak, İsmail’i sevmek, Hacer’in gayretini sahiplenerek, zemzeme varıp ondan kana kana içmek, en büyük arzu ve isteğimiz olmalıdır.
Ey hacı! Buraya bilerek hicret ettin, hayatının en büyük değişimini gerçekleştirmek için dünyayı dünyadayken terk-i diyar ettin. Sakın hedeflediklerini gerçekleştirmeden, muhacir ve ensâr kardeşliği gibi kardeşlikler tesis etmeden memleketine dönme; acılarını, dertlerini dinlemeden onlara sırt çevirme; bir duvarın tuğlaları gibi ol! Müslüman’la beraber olmadığında Müslüman sayılamayacağını unutma. “Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” Peygamber sözünü kulak ardı etme...
Allah Mekke’yi, Peygamber de Medine’yi haram bölge kıldı. Medine-i Münevvere de tıpkı Mekke gibi haremdir, harem-i şerif’tir. Yeryüzünde üç harem bölge vardır. Harem-i Mekke ve Harem-i Medine; ya diğeri? Diğer harem neresidir? Ve nerededir?
Hz. İbrahim’in ikinci yurdu, Hz. İshak’ın ana vatanı, peygamberler diyarı, tevhid dininin menbaı, Müslümanların ilk kıblesi ve miraca yükselten mekan, Kudüs-i şerif, Harem-i şerif, Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Mescid-i Aksa…
Ya Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın bugünkü durumu…
Ya gönlümüzdeki yeri...
Ve sen hacdasın, mukaddes emanetlere sahip çıkma adına oradasın.
Mukaddes ve harem bölge,
Kudüs ise ağlıyor ve sen başka bir harem yerdesin.
Akan gözyaşları değil artık kandır, revandır, âhuzârdır.
Neredesin ey Musa?!
Neredesin ey İsa?!
Neredesin ey Muhammed Mustafa?!
Neredesin ey Selahaddin?!
Kudüs bugün sahipsiz!
Kudüs bugün her günden daha fazla mahzun!
Kudüs bugün kimsesiz!
Kudüs bugün boynu bükük!
Kudüs bugün dünden de beter olmuş, lanetli Yahudi’nin elinde!
Her gün onlarca şehit yetmez olmuş!
Artık Kudüs şehide doydu,
gerçek özgürlüğünü ve gerçek sahibini arıyor!..
Neredesiniz ey Allah’a söz verenler!
Ey Allah yolunda olacaklarına dair ahdini yenilemeye gelenler!
Ey hacca gelenler!
Ey hacı olup gidecekler!
Kudüs size sesleniyor ve şöyle diyor:
“Benim için bir şeyler yapmak,
dualarınızda beni anmak, dualarınızla birlikte gönlünüzde,
bana bir yer ayırmak,
Size kıyamette şefaatçi olmak için,
bir dilek ve temenniniz var mı?
Yoksa Ebrehe’nin ordularına karşı,
Mekke’yi terk eden Kureyşliler gibi,
dünyalıklarınızı alıp gidecek misiniz?
Arkanıza bakmadan. Bu diyarın
İslâm’daki yerini hiç mi düşünmeyeceksiniz?”
Burası Arafat veya Arasat meydanı, mahşerin sahneye konulacağı yer… Herkesin toplandığı, iyi ve kötü her şeyin hesabının yapıldığı yer…
Yoksa senin içinde olmayacağın, rol üstlenmeyeceğin ve sadece seyretmekle zaman geçireceğin bir eğlenceye mi geldin? Halen örtündüğün ihramından, başına tuttuğun şemsiyeye kadar, madden bağlı bulunduğun toprağın ve sınırları suni işaretlerle çizilen vatanların simgesi olan işaretlerinden, kendini kurtaramamışsın! Halen mahşer kalabalığında, hiç kimsenin hiç kimseye faydası olmayacağı günün provasında, ırkdaşların ve renkdaşlarınla beraber, suni sınırları simgeleyen bayrağın altında mahşer provasını mı sahnelemek istiyorsun?
Her tarafında bir işaret, birçok kimlik, birçok bayrak, bir künye ve bir şemsiye; sen kaybolacağından neden bu kadar korkuyorsun? Buraya kalabalığın arasına dalıp, kaybolmak için gelmedin mi? Nefsini dünyevî kirlerden temizlemek için buralara kadar zahmet buyurmadın mı?
Bu nasıl bir kıyamet... Bu kadar çeşitli ve taşıması ağır olan dünyevî şeylerle, mahşere gitmekten ve büyük kıyametin senin başında kopacağından korkmuyor musun?
Uzaklarda durma, seyirci kalma!
Ümmete karış!
Ümmetin içinde kaybol!
Rengin, ırkın, milliyetin,
rütben ve merteben, ümmetin iman potasında erisin.
Kendini yeniden bulmaya çalış!
Mahşere doğru yürüdüğünü,
yürüyen yolda, gülleri ve gülün güllerini dost edinerek,
dikenlere basıp, gülleri rahatsız etmeden,
güllerin boyunlarını bükük bırakmadan yürü!
Unutma ki, Hz. Peygamber senin için, Arafat’ta dua etti.
Ümmetim, ümmetim, dedi, seni hatırladığı kadar sen de onu salavatlarla an, onu selâmla, yolunda gideceğine, sünnetini yaşayacağına dair söz ver.
Sahabe gibi her şeyini onun yoluna fedâ edeceğini söyle.
Utanma!
Bugün dün değildir.
Çünkü bugün, büyük gün, Arefe günüdür!
Hem de Arafat meydanında, sevapların çok olduğu, günahların bağışlanmasının muhakkak olduğu gün…
Allah’ın sana yakın olduğu kadar, senin de Allah’a yakın olduğun gün…
Irak olma, uzaklarda durma ve gözden kaybolma, gönüllerden de düşme!
Dualar bir hazinedir;
hazinenin gömüldüğü gerçek yer ise Arafat’tır.
Nesilden nesile intikal eden en büyük hazine,
en büyük kurtuluş ve hidayet vesilesi,
onunla beraber oldukça ve onu yaşadıkça, ondan uzak durmadıkça,
kurtuluşun ve Allah’a varmanın tek adresi, Kur’an ve sünnete sarılmanın emredildiği büyük gün…
İşte o gün bu gündür. Rabbimizin büyük mükafatıyla tanıştığımız, insanlığın atası olan Hz. Adem’in duasının makbul olduğu Arafat meydanıdır burası...
Burası peygamber iklimi, sahabenin feyiz aldığı, cennetle müjdelendiği yerdir. Kendilerinden sonraki nesillere örnek olunduğu, gökteki yıldızlar misali, Uhud dağından daha yüce peygamber dostları ve arkadaşlarının, gönüldaşlarının teneffüs ettiği havada ve bulunduğu iklimdesin...
Gelin ey müminler! Hep beraber bu büyük hazinelere sahip olmak için, hazinesinde hiçbir zaman darlık ve kıtlık olmayan Rahman’a, Rahim’e, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ellerimizi açalım ve hep beraber “amin” diyelim... Melekler de dualarımıza “amin” desin...
Ellerimiz havada, Allah için, O’ndan hayırlar istemek için, ümmetin bağışlanması ve zulmün bitmesi, parçalanmışlığın ve bölünmüşlüğün bitmesi için dua edelim. Ümmet birbirine kırdırılmış, birbirine küstürülmüş ve şeytan ordularının elinde perişan olmuştur. Bu ümmetin dirilişine, birliğine, ilâ-yi kelimetullah için dua edelim. Bu aziz günde vakfeye durarak, hep beraberce dua edelim.
Arafat, ilk insan ve peygamberin kavuştuğu, muradına erdiği yerdir.
Arafat, af rüzgârının günahları yaprak gibi uçurup götürdüğü, duaların kabul edildiği, yalvarabilene, yakarabilene kurtuluşun müjdelendiği yerdir.
Arafat, bütün resûl, nebi ve Allah dostlarının ruhları Arefe günü hazır olduğu, pervane gibi döndüğü, muazzam hac vecibelerinin en önemli rüknü olan yerdir.
“Rabbimiz! Bize dünyada ve ahirette güzellikler ver ve bizi cehennem ateşinden koru!
Rabbimiz! Biz kendimize çok zulmettik, şüphesiz günahları ancak sen affedersin. Sen affetmeyince bizleri hiç kimse affedemez. Bize mağfiret et, lütuflar ver ve bizlere merhamet eyle. Muhakkak ki, sen çok mağfiret eden ve çok merhamet edensin.
Rabbimiz! Bize tarafından öyle bir mağfiret nasip et ki, onunla iki dünyada işimizi, halimizi düzelt, bizi düşmanlarımıza ezdirme, şeref ve haysiyetimizi küfrün ayakları altında çiğnetme. Bize öyle merhamet et ki, her iki dünyada mesut olalım.
Bize samimi bir tevbeyi nasip et ve bu tevbeden bir daha asla rücu etmeyelim.
Bizi dosdoğru yola ilet. Nebilerinin ve onlara tabi olmuş sıddıkların, evliyanın yoluna bizleri de kat.
Rabbimiz! Bizleri günah zilletinden, itaat izzetine naklet.
Bizleri helalinle, haramından koru. İtaatinle masiyetinden koru ve senden başkasına bizleri muhtaç eyleme.
Kalbimizi ve kabirlerimizi nurunla nurlandır, bizleri insanların ve cinlerin şerlerinden ve her türlü desiselerinden koru. Bizim için tüm hayırları nasip eyle.
Her şeyimizle sana dönüyoruz. Dönüş ancak sanadır. Dinimizi, kalbimizi, bedenimizi ve son akıbetimizi Sana emanet ediyoruz. Sen, bize lütfunla, keremin ve ihsanınla merhamet et.
Rabbimiz! Annemize, babamıza, tüm ümmeti Muhammed’e rahmet ve mağfiret eyle, yaşayanlarına sağlık ve afiyet ver, darlık verme, cimrilere muhtaç etme, her türlü belâ ve musibetlerden tabii afet ve gazaptan, zalimlerin zulmünden, Yahudi’nin dünyadaki kötü emellerinden sen bizleri koru.
Müslümanların birbirlerine sahip olmalarını nasip et. Kuvvet ve birliklerini tesis et, bizi nefsimizle imtihan etme. Taşıyamayacağımız, hesabını veremeyeceğimiz ve altından kalkamayacağımız şeylerle bizleri sınama. Sen rahmetinle, mağfiretinle bizleri bağışla, nimet verdiklerinin yoluna bizleri ilet, onlarla haşir olmayı nasip et ya Rab... Amin!”
Müzdelife’de Vakfe ve Meş’ari’l-Haram
Müzdelife, Arafat ile Mina arasındadır, sınırları Arafat’ın iki yakasından başlar, Muhassir vadisine kadar uzanır. Arafat’tan Müzdelife’ye kadar olan mesafe 14 km., Müzdelife’den Mina’ya ise 4 km. kadardır. Bu zikredilen sınırlar içinde, nerede vakfe yapılırsa, vakfe sahih olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Müzdelife vakfe yeridir.”[189]
Müzdelife’de vakfe yapmanın, hükmünün vacip olduğu ve haccın rüknü olmadığı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir.[190] Bunu yerine getirmeyenlerin, haccı sahih olmakla beraber vacibin terkinden dolayı ceza olarak bir kurban kesmeleri gerekir. Müzdelife’de vakfenin vacip olduğu hususunda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Arafat’tan döndüğünüz zaman Meş’ari’l-haram yanında Allah’ı zikredin.”[191] Hz. Peygamber efendimiz de “Şu namazımıza (sabah namazı) katılan, ayrılıncaya kadar bizimle vakfe yapan, bundan önce de Arafat’ta gece ve gündüz vakfede bulunan haccını bitirmiş ve hacla ilgili yasakları sona erdirmiş olur.”[192] buyurmuştur.
Müzdelife’de vakfenin zamanı, cumhura göre, bayram gecesidir, yani Kurban Bayramı’nın başlangıç gecesinden sabahına kadardır. Hanefilere göre ise, Kurban Bayramı’nın fecrinin doğuşu ile güneşin doğuşu arasındaki süredir.[193]
Arafat’ta öğle ve ikindi namazının cem ve kasrı gibi[194] akşam ve yatsı namazını hacılar Müzdelife’de cem ve kasr şeklinde kılarlar, bu şekilde yapılması Hanefilere göre vacip, Şafiilere göre ise sünnettir.
Meş’ari’l-haram mescidine giderek, orada vakfeye durmak, gusül abdesti almak, akşam ve yatsı namazını orada cem etmek, geceyi namaz, tilavet, dua ve niyazla geçirmek; Müzdelife’den taş toplamak, taş atıncaya kadar telbiye getirmek ve Müzdelife’ye gidiş ve gelişlerde sükunet ve vakarı korumak sünnettir.[195]
Burada toplanılacak taşların vasıflarına ve toplanılması gereken adete dikkat etmemiz gerekir. Kurban Bayramı’nın birinci günü atacağımız Akabe cemresi için yedi taş, diğer bayram (teşrik) günleri için de büyük, orta ve küçük olmak üzere her birine yedi taş ve üç gün süreyle cemreleri taşlamak için altmış üç adet taş, tamamı için ise yetmiş taş toplamamız gerekir. Bu taşlar, her biri bakla tanesi ve parmak ucundan daha küçük olmalıdır.[196]
Taşlama esnasında, Müslüman’ın vakarına yakışır bir şekilde kimseye eziyet etmeden ve kimseyi kendi taşlarımızla yaralamadan, cemrelere ulaştıktan sonra atmalıyız. Bazıları taşları bitince ellerindeki eşyalarını, özellikle de şemsiyelerini, ayaklarındaki terliklerini atmaya başlarlar. Şeytan taşlamanın bir simge ve cemrelerin bir sembol olduğunu unutmamalıyız. İbrahim, İsmail ve Hacer’in o güzel hatıralarına ve anılarına saygı göstermeliyiz, şeytanlara karşı savaş verilen bir cephede, hareketlerimizle şeytanın yanında yer almamalıyız.
Müzdelife’ye Meş’ari’l-haram denilmesinin sebebini Kurtubi şöyle zikreder: “Adem ile Havva’nın burada toplanmaları ve buraya inmelerinden dolayı buraya Müzdelife denildi. Meş’ar alâmet ve işarettir. Çünkü namazın ve haccın öğretisidir. Orada dua etmek, haccın şiarlarından yani nişanelerindendir.
Bu yerin hürmetinden ve saygınlığından dolayı buraya haram denilmiştir. Müzdelife mıntıkası tamamıyla Meş’ari’l-haram sayılır.”[197]
Her fırsatta zikrettiğimiz bir hususu, yine burada zikretmek istiyorum. Haccın bütün menasiklerinin birtakım hikmetleri vardır, bizim için alınacak çok büyük dersler vardır. Bizim şuurlanmamıza vesile olacak, bizim hidayet yolunda ayağımızı sabitleştirecek ilkeler vardır. Meş’arin çoğulu meşâirdir. İlkeler, kaideler, belirtiler ve işaretler anlamındadır.
Allah bize “Arafat’tan döndüğünüz zaman, Meş’ari’l-haram yanında Allah’ı zikredin.”[198] diye buyuruyor. Zamanımızı yemekle, içmekle, bir türlü bırakıp vazgeçemediğimiz dünyalıklarımızla meşgul olarak geçirmekten, birbirimizi çekiştirme ve sürekli tartışmaktan Allah’ı anma fırsatı bulamıyoruz. Birbirimize yardımcı ve birbirimize karşı sabırlı olmamız gerekir ve aksinden ise kesinlikle sakınmalıyız.
Meş’arda, İslâm’ın siması, nuru ve aydınlığı vardır, mümin yüreği bu gecede heyecanla doludur, sevgiyle doludur. Artık o hazırlıklıdır, düşmana karşı silahlanmaya mermiler hazırlamaya koyulmuştur.
Meş’arda Müslümanlık bir kez daha prova edilir, Müslüman kendini tekrar sınamaya tabi tutar, Arafat’ta verdiği sözü yerine getirmek için meş’ar yolundadır. Allah’ı anmak için, Peygamber yolunda olmak için, sahabeyle birlikte Peygamber iklimini teneffüs etmek için yoldadır, eli toprakta gezinir. Niçin acaba?
Meş’ar gecesinde, gece karanlık; ama gönüller aydınlıktır...yolundadır, sevgiyle doludur,?oyerime eleman aldı
Yüzler ve gözler yorgun, saç ve sakallar karışık; ama kalpler ve ruhlar nurludur…
Meş’ari’l-haram’da günahtan dolayı affedilmiş ve yeni bir beyaz sayfayla dönüşünü sağlamaya çalışan hacı, o gecenin karanlığında, o beyaz sayfayı bir daha kirletmeme yeminine şahit olmak için yerden alır çakıl taşlarını…
Ey meş’ardaki çakıl taşları, şeytanın anlına mermi olacak kutlu savaşın simgeleri, sizi kendime bu gecede dost ve arkadaş edindim! Yarın güneşin doğuşuyla, Mina ’da şeytana ve onun yardımcılarına duyduğum hıncımı, kinimi sizin yardımınızla alacağım. Sakın bana kızmayın, darılmayın; bu bir savaş, tevhid uğrunda İbrahimî bir savaş ve bu mücadele teslimiyet yolunda İsmailî bir mücadeledir.
Meş’ar, Meş’ari’l-haram’da namaza durmaktır, Allah’ı anmak, miraca yükselmektir ve ruhun bayramını kutlamaktır. Çünkü ruhun en büyük bayramı, yaratıcının huzuruna aracısız, perdesiz ve vasıtasız varmaktır, dergahına yüz sürmektir, huzurunda eğilip huzur bulmaktır.
İleriye baktığın gibi, dön ve arkana bak! “Karanlık, hiçbir şey göremiyorum” diyorsun, gözünün göremediğini, gönlünün görmesine mani olan tüm perdeleri yırtıp aşarak bak! İman ordusuna, tevhid yolcusuna, İbrahim’in, Hacer’in ve İsmail’in ortak düşmanına karşı cepheyi paylaşmak için yollara düşen insan seline bak!
Ne mutlu sana! Ne mutlu bu cihada katılan Allah’ın erlerine, Allah’ın düşmanına karşı savaş cephesinde bir mermi, bir taş atana! Ne mutlu nefsini yenebilene ve kontrol altına alabilene!
Arafat’tan Müzdelife geçidine akan sel, müminler ordusudur.
Gönüllerinde iman,
dillerinde tekbirler, tehliller, hamd ve senalar,
dudaklarında duaları vardır.
Arafat’ta yıkanıp, meş’ara doğru akın edenlerin alınlarında makbul haccın, mağfur zenbin, boşa gitmemiş ve karşılığı kat kat fazlasıyla alınmış bir ticaretin müjdelendiği beraat yazısı vardır. Bu ordunun elinde silahları, mermileri vardır, torbalarında cemreler için taşları vardır.
Meş’ari’l-haram’a inmek, burada vakfe yapmak, bir sevinci kutlamaktır. Haccın tamamlandığı, korkunun sevince dönüştüğü andır. Peygamber (s.a.s.) “Ey Urve! Korkunu sevince çevir!”[199] diye emretmiş, sahabenin sevince boğulması ve onları kurtuluşları için müjdelemiştir.
Arafat’tan Müzdelife’ye doğru akan insan seli… Ben bu insan selinde yürüyorum, sağımda kardeşlerim, solumda kardeşlerim; hiçbirini tanımıyorum, ama hiçbiri bana yabancı değil. Bu keyifli yarışta, aynı denize doğru koşan küçük dereler gibiyiz. Kalplerimiz, Peygamber sahabelerinin kalplerinde tutuşan kıvılcımla tutuşmuş, sağımda solumda kardeşlerim, hepsi de biliyor ki, varmaları umulan hedefe varmışlar, yüzyılların akışında kalpleri daralmamış, ufukları küçülmemiştir; kendilerine vaad edilen şey, bize vaad edilen şeydir. Bin dört yüz yıl önce çölde parlayan ışığa yüzümüzü çevirdiğimiz sürece Kâbe’deyiz ve Kâbe bizi bekliyor. Rahmet ocağında, Peygamber ikliminde şefaat bizi bekliyor...
Kabaran dalgaların içinden biri, ülke duygularını aşıp iman coşkusuyla haykırıyor: ”Kendini Allah’a teslim eden, bizim kardeşimizdir!” Ve bir öteki cezbeyle karşılıyor bunu Allahu ekber! Allahu ekber!..”
Bu ses, milyonlarca insanın üstünde, geniş ovada dalgalar halinde yeryüzünün her yanına dağılıyor: “Allahu ekber!” Bu insanlar şimdi kendi küçük, ölümlü varlıklarının ötesine uzanıp, göğüslerindeki imanla, bir tek beden halinde açık ufuklara atılıyorlar... Coşkuları küçük ve gizli dünyalarda kilitli kalamazdı; ayaklanıyor, enginliğin şafağına uzanıyordu. Bu enginliğin içinde insan artık Allah’ın bahşettiği aydınlığın, görkemin yolunda yürüyordu: Her adımı sınırsız bir özleme doğrudur, sevinç üstüne sevinçtir; her adımı hikmet ve özgürlüktür...[200]
Mina
Mina , Müzdelife ile Mekke arasında, Muhassir vadisi ile Akabe cemresi arasındaki yerin adıdır. Mina, genişlik olarak azdır, fakat uzunluk olarak iki mil kadar bir vadidir. Mina’nın ön taraflarında bulunan dağlar Mina’dan sayılır, ancak arka tarfları ise, Mina mıntıkasından sayılmaz. Mekke’ye olan uzaklığı yaklaşık 7 km. kadardır. Müzdelife’ye olan mesafesi ise 4 km. kadardır.
Mina ’da cemrelere taşın atılması, haccın menasiklerinden biridir. Cemrenin sözlük anlamı, küçük taşlar veya çakıl taşları atmaktır. Şer’i manası ise; Belli bir zamanda, belli bir mekanda, belirli sayıdaki küçük taşların atılması demektir.
Kurban Bayramı’nın ilk günü Akabe cemresi, diğer üç günde ise üç şeytanın taşlanması, tüm mezheplerin ittifakıyla vaciptir. Bunun terkinde ise cezası, kurban kesmektir. Bunun meşruiyeti, hem kavli ve hem de fiili sünnetle sabittir. Kavli sünnet, Hz. Peygamber efendimizin “Haccın menasiklerini (vazifelerini) benden alınız.”[201] emridir. Fiili sünnet ise, yapılan rivayetlerde Peygamber efendimiz (s.a.s.)’in cemreleri taşlamış olmasıdır. Hz. Cabir (r.a.) şöyle demektedir: “Allah Resûlü (s.a.s.)’in Kurban Bayramı birinci günü bineğinin üzerinde şeytan taşladığını gördüm ve şöyle buyurdu: “Gelin haccın menasiklerini (şartlarını) benden alınız! Kim bilir belki bu haccımdan sonra bir daha haccedemem.”[202]
Cemrelerin (Taşlama) Yeri
Kurban Bayramı’nın birinci günü taşlama, Akabe cemresinde yedi taş atmak sûretiyle yapılır. Diğer teşrik günlerinde üç yerde; birinci cemre, ikinci cemre ve üçüncü cemrelerde yedişer taş atılarak yapılır. Taşın atılması, el ile yapılması gerekir. Taşların çakıl taşları gibi, yani nohuttan büyük olması gerekir, bundan çok daha büyük veya taştan başka şeylerle cemre yapmak caiz değildir.
Bu ibadette yapılması istenen şey, taşları atma fiilinin gerçekleşmesidir, yoksa taşları bir yerlere koyma veya gömmek, remi yani atma olmadığından cemreler sahih olmaz. Taşların atış yerine atılması ve yedi atışın tek tek yapılması gerekir, Hanefilere göre, yakınına da düşse caizdir denilmiştir. Tüm taşları birlikte atmak sahih değildir. Cemreleri hacca niyet eden kişinin, bizzat kendisi yapması gerekir, hastalık veya başka sebeplerden dolayı aciz durumda olanlar ise bundan müstesna kılınmıştır. Bunların yerine vekaletleri alınıp, remi (şeytan taşlama) yapılır.
Cemrelerin Zamanı
a-Akabe (Büyük) Cemresi
Şafii ve Hanbelilere göre; bu cemrenin zamanı Kurban Bayramı gece yarısından itibaren girer. En faziletli vakti ise, güneşin doğuşundan sonraki zamandır.
Hanefi ve Malikilere göre ise, bu cemrenin vakti, bayram güneşi doğduktan sonra girer.
b-Teşrik Günleri
(Kurban Bayramı’nın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri) üç cemrenin atılmasının vakti, ittifakla, her günün zevalinden yani öğleden sonra girer. İbn Abbas (r.a.): “Resûlullah (s.a.s.) cemreleri güneşin zevalinden sonra atmıştır.”[203] Ve başka bir hadis-i şerifte ise “Allah Resûlü’nün, Kurban Bayramı’nın birinci günü kuşluk vaktinde, ondan sonraki günlerde ise öğle vaktinden (zevalden) sonra şeytan taşladığını gördüm.”[204] Teşrik günlerinde, cemre (şeytan taşlama) güneş batımına kadar devam eder.
Cumhura göre, teşrik günlerinde son gün taşlamak istemeyenler, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü, güneş batmadan önce Mina ’yı terk ederlerse, son gününün cemresi onlardan düşer.
Mina ’da gecelemenin hükmü ise şöyledir: Zilhiccenin sekizinci günü, Mina’da gecelemek ittifakla sünnettir, fakat teşrik (bayram) gecelerinde gecelemede âlimler ihtilaf etmişlerdir. Hanefilere göre, Mina’da teşrik gecelerinde, gecelemek sünnettir. Cumhura göre ise, iki teşrik gecesinde gecelemek vaciptir. Bunu terk edene ise ceza olarak, kurban gerekir. Buradaki vacibin yerine gelmesi için, kalınması gereken zamanın, gecenin büyük bölümünü orada geçirmektir.[205]
Cemre Atmanın Hikmeti
Bu, insanları günahlara düşürmeye çalışan ve bu yolda sürekli çaba sarf eden şeytana karşı bir tepki, ona karşı direnmenin sembolik bir ifadesi, yani şeytana karşı bir eylem planıdır.
Çünkü şeytanın saptırma planları, eylemleri sadece o zamana özgü olmayıp, her zaman geçerli ve söz konusudur. Bir de duyularla hissedilen, makul olan şeylere delalet edebileceği düşünülürse, bunun hikmeti daha da iyi anlaşılır.
Ayrıca bu fiil, koca, eş ve çocuğun yani iman etmiş bir toplumun ve bir ailenin şeytana karşı tevhid mücadelesini simgelemektedir. Babanın mücadelesinde, anne ve babayla beraber çocukların, ebeveynleriyle yani aileleriyle bu tevhidi mücadeleye katılmaları, şeytanî izmleri ve şeytanî ahlak ve bozgunculuğa karşı direnmenin ve bu kutlu ailenin şanlı mücadelesini bayraklaştırmanın en büyük sembolüdür.
Önce Hz. Hacer, sonra Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in Allah’a olan iman ve itaatlerini, kalplerindeki sebatı ve her birinin ayrı ayrı yerlerde şeytana karşı kazandıkları imtihan sahnesini her bir hacının an be an ve bir bir anması ve yeniden yaşamasıdır. Onların hissettiklerini hissetmeye ve hatıralarına saygıyı ifade etmeye çalışmalarıdır.
Şeytan taşlama eylemi;
Hz. Hacer’in Allah’a tevekkülü,
Hz. İbrahim’in Allah’ı her şeyden, hatta oğlu İsmail’den daha fazla sevdiğinin ispatı ve dostluk beraatının Hz. İbrahim’e verilmesi,
Hz. İsmail’in, babasının isteğine ram olup, büyük itaatin gerçekleşmesinde imtihanın kazanılmasına vesile olması için bir nişane ve semboldür. Bu kutlu ailenin verdiği tevhid mücadelesinde hep beraberce aynı siperi ve aynı cepheyi paylaşmanın bir ifadesidir. Kendisine karşı duran şeytanlara, tıpkı tarihteki bu kutlu ailenin verdiği mücadele, bizler için büyük bir direniş ve güç kazanma provasıdır.
Hz. İbrahim, oğlunu Allah için kurban etmede şeytanın verdiği mücadelede şeytanî vesveseleri takmamış ve onu taşlayarak yolunda engel gibi duran tüm şeyleri reddetmiştir. Hz. İbrahim bu hareketiyle, Allah’ın gerçek dostluğunu kazanmıştır.
Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’i, ıssız ve kimsesiz bir vadide, insanın yaşamadığı bir yerde, Hz. İbrahim Allah’ın emrine uymak için orada bırakarak gitmiştir. Şeytanın bu olayı fırsat bularak Hacer’e vermek istediği vesvese, isyan, itaatsizlik ve kocasına karşı isyanda bulunması için yaptığı tüm plan ve tuzaklar, Hz. Hacer tarafından reddedilmiştir. Şeytanın yüzüne, gözüne ve kalbine hançer saplar gibi taşlar fırlatmıştır.
Şeytan taşlama; oğlunu kurban etmesi yolunda vahye muhatap olan Hz. İbrahim’in, o müthiş davasında, onun yanında şeytana karşı yer almaktır. Şeytana ve ona tabi olan tüm yandaşlarına karşı aynı cephede siper almaktır. Bu cemrelerin her biri kurbanı gerçekleştirmeye engel olmaya çalışan şeytana çakıl taşları atmaktır.
Bu küçücük taşın hükmü ve kuvveti ne olur deme! Ebrehe’nin ordularına karşı Ebabil kuşlarının attığı taşları hatırlasana! Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve askerlerine atılan küçücük çamurdan yapılmış taşlar, Allah’ın izniyle nasıl onların helak olmasını gerçekleştirmişse, özünü ve sözünü halis kıl! “Ya bismillah!” Şeytanın ve ona tabi olanların şerrinden, Allah’a sığınarak taşlarını at; şeytan taşın tesirini kalbinin derinliğinde ve acısını tüm benliğinde yaşayacaktır.
Böylece müminlerin, şeytanın verdiği vesveselerini ve desiselerini reddetme ve buna karşılık Hz. İbrahim gibi tereddütsüz bir şekilde emre imtisal etme gayreti içinde olmalarıdır.
İçindeki şeytanları taşlama, dışındaki şeytanlara karşı koyma arzusuyla şeytana karşı olanlarla aynı cepheyi paylaş.
“Eûzu billahi mine’ş-şeytani’r-racim ve hizbihi!” diyerek,
“Ya bismillah!”
Artık hazırladığın cephaneliğe sarıl ve usulüne göre,
aldığın savaş talimatına göre,
disiplini elden bırakmadan,
heva ve hevesine kapılmadan,
cepheni düşmanına terk etmeden,
seni her tarafından kuşatmasına fırsat vermeden,
şeytanı, şeytanları, nefsini, kibrini, gururunu kırmak,
kardeşliğe engel olan sınırdaşlık iplerinden kurtulmak için,
taşını at,
Taşla, durma.
Taşlarken sakın kardeşlerini incitme,
şeytanın yerine,
onların kafasını ve gözünü yarma.
Terlik ve şemsiyeni taş diye fırlatma,
yazıktır, ayıptır yapma.
Şeytan taşlamada,
şeytanı sevindirme.
Fısk ve cidala girme.
Çünkü bunlar sana haramdır.
Ve sen haremdesin, ihramdasın,
ölmek için, ölüm yolunda,
Arasat’a doğru Arafat’tan geldin,
Rabbine söz verdin.
Biraz daha gayret, biraz daha sabır,
necat için, diplomayı almaya ramak kaldı.
Tümseğin ortasındaki hedef kulesine, var gücünle taşı ulaştır.
Bütün kuvvetini elinde topla,
şeytana ve onun arkasında duran nefsine, atom bombası yağdırırcasına,
asırlarca kafasını ezmek isteyip de bir türlü ezemediğin,
arayıp da bulamadığın,
karşına dikemediğin şeytan,
işte karşında duruyor.
Sen niye duruyorsun?
Alsana ondan hıncını!
Taşlasana İbrahim, İsmail ve Hacer gibi!
Taşlasana peygamberler sultanı Muhammed Mustafa gibi!..
Görüldüğü gibi haccın bütün görevlerinde, maddî görünüşten öteye ancak remiz ve sembollerle ortaya konulabilen eylemler vardır. Bunların arkasında ise remiz ve sembollerin çok ötesinde, derin mana ve hakikatler vardır. Örnek olarak, Mina ’da şeytana taş atacak elin bilmesi gereken ilk şey, nefsin, o eli tutup da kendisini ve hocası şeytanı kendi eliyle taşlatmasıdır. Yoksa hiçbir anlam taşımaz, hiçbir şey ifade etmez, olsa olsa bu şekilcilikten, nefsi tatmin etmekten öteye bir şey değildir.
Hedy (Kurbanlık)
Hedy sözlük anlamı; gönderilen, nakledilen, hediye edilen şeyin ismidir. Şer’i manası ise; Mekke-i Mükerreme haremine gönderilen kurbanlık hayvanlardır. Hedy için “dem” veya “nüsük” de denilmiştir.[206]
Hedy (kurbanlık) olacak hayvanlar; en az beş yaşını tamamlamış deve, iki yaşını tamamlamış sığır, bir yaşındaki koyun ve iki yaşındaki keçi cinsinden olan hayvanlardır. Bu hayvanların kulağının hepsi veya çoğu, kuyruğu, ön ve arka ayağı kesik, kör, aşırı zayıf hayvanlar hedy (kurbanlık) olamazlar.
Kurbanlığın en üstünü deve, en azı ise koyun ve keçidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Hudeybiye’de umreden alıkonduğu vakit deve kesmişti.
Kifayet edecek hedyin, kurbanlık olabilecek şekilde olması gerektiği hususunda âlimler arasında ittifak vardır.
Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İşte kurbanlık deve ve sığırları Allah’ın size olan nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.”[207]
Kur’an Allah’a ulaşacak olan hedyin (kurbanın) nasıl ve hangisinin olacağı gerçeğini çok açık ve net bir şekilde açıklamıştır. Allah’a ulaşan şeyin ihlas ve takva olacağı hususudur. Yoksa akıtılan kana ve kesilen ete, haşa Allah’ın bir ihtiyacı olamaz. Akıtılan kan, bir inanan kişi için bir nişanedir, Allah’a gösterilen saygı ve tazimin bir alâmetidir. Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.”[208]
Bir kurban, ancak bir samimiyet ve takva ile kesilmişse, Allah tarafından kabul edilir.[209] Ayette belirtildiği gibi, maddî şeyler olan kan ve etin yerine manevî olanın yani takva ve samimiyetin Allah’a ulaşacağı belirtilmiştir.
Kılınan namazlardaki rüku ve secdeler veya tutulan oruçta imtina edilen yeme-içmenin, verilen zekattaki malın Allah’a ulaşmadığı gibi, burada kesilenin etinin veya akıtılan kanının da Allah’a ulaşmayacağı gerçeğidir. Allah’a ulaşan tek şey takvadır, hakkıyla Allah’ı tazimdir, şanını yüceltecek, ihlaslı olarak yapılacak bir ameldir.
Cahiliye günlerinde Araplar, kurban etlerini Kâbe’ye götürüp, kanlarını Kâbe duvarlarına bulaştıran bir uygulama içindeydiler.[210] Yukarıda zikredilen ayet, böylelikle bu hoş ve abes olan geleneği de yasaklayarak, kurbandaki esas gayenin ihlas ve takva olduğunu beyan etmiştir. “Allah ancak sakınanların takdimesini kabul eder.”[211]
İslâm’a Göre Hedyin Çeşitleri
1-Vacip Olan Hedy (Kurban)
Temettü veya Kıran haccına niyet etmiş olan birinin kurban kesmesinin kendisine vacip olduğu hususunda âlimler arasında icma vardır. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.”[212]
Haccı temettü veya haccı kırana niyet edenler, Kurban Bayramı’nın birinci günü, güneş doğduktan sonra birinci cemreyi (büyük şeytanı) taşladıktan sonra kurbanını keser ve tıraş olur; artık o kişi ihramdan çıkabilir. Kurban kesmedikçe ihramdan çıkamaz, şayet çıkarsa ayrıca ceza kurbanı kesmesi kişiye vacip olur.
Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’ın nişanelerine, hürmet edilen aya, (Kâbe’ye) hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beytü’l-haram’a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin.”[213]
Bu hedyin kesilme yeri; Mina ’dır. Bazı âlimler, Mekke’ye çıkan yolların ve civarının her yerinde kesilebileceği görüşündedirler. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bu nişanelerde sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i atik’te (Kâbe’de) son bulurlar.”[214]
Hz. Peygamber Mina ’da şöyle dedi: “Burası kurban kesme yeridir. Mina’nın tümü kurban kesme yeridir.” Umrede ise şöyle dedi: “Burası kurban kesme yeridir -Merve’yi kastediyor- Mekke’nin her sokağı, her yolu kurban kesme yeridir.”[215]
Zamanı ise; Kur’an ve sünnet bunun zamanını tayin etmemiştir; ancak, bazı mezhepler, temettü ve kıran haccına niyet edenlerin hedylerini Kurban Bayramı’nın birinci günü güneş doğduktan üçüncü günü güneş batımına kadar kesmesi gerekir demişlerdir. Bu zaman zarfında, özellikle Hanefi ve Şafiilere göre kesmesi vaciptir.[216]
Vacip olan diğer bir hedy çeşidi ise; hac menasiklerinden biri veya birden fazla vazifelerini yerine getirememiş olmak, ihramın yasaklarından birini işleme gibi durumlardan dolayı cezalı hale düşmekten dolayı kurban kesmektir. Bu durumda olanların, hedylerini (kurbanlarını) haremde kesmeleri vaciptir. Ancak ne zaman kesmeleri gerekir, sorusuna cevaben, temettü ve kıran haccı gibi teşrik günlerinde kesmeleri şart değildir, istedikleri zaman kesebilirler, önemli olan, bu hedyin haremde kesilmesidir, denilmiştir. Kesilen bu ceza kurbanının etinden yiyemez, tümünü fakirlere vermesi gerekir.
Kurbanlığın nereden satın alınıp getirildiği fazlaca önemli değildir. Kurbanlığın Mina ’dan satın alınması veya Mekke’nin dışından satın alınıp getirilmesi durumlarında her ikisi de caizdir.
Temettü ve kıran haccına niyet edilerek kesilen hedyin etinden kesen kişi yiyebilir veya tamamını haremde bulunan fakirlere dağıtabilir.
Haccın (veya hacıların) dışında, Kurban Bayramı’nda kesilen kurbana hedy değil de “udhiye” denilmiştir. Hükmü konusunda ise mezhepler arasında ihtilaf vardır.
Hanefilere göre, hali vakti yerinde (zengin) olanların, udhiye (kurban) kesmeleri vaciptir. Günleri ise, teşrik günleri olan Kurban Bayramı’nın birinci gününden itibaren üçüncü günü güneş batımına kadar olan zamandır.
Şafiilere göre ise Kurban Bayramı’nda kesilen udhiye, Sünnet-i müekkede’dir, yani vacip değildir.[217] Kesilen udhiye de üçe bölünerek, kesen kişinin, bir kısmını kendisine, bir kısmını akraba ve komşularına ve diğer bir kısmını da fakirlere dağıtması sünnettir. Ancak tümünü de fakirlere dağıtabilir. Kestiği kurban etinden yemesi de sünnettir.
Ancak çoğu insanımızın kurban anlayışları, diğer ibadetlerdeki anlayışlarında olduğu gibi, çok fazlaca yozlaşmış durumdadır. Kendisini İmam Hanefi veya İmam Şafii mukallidi kabul eden, her iki kesimde de ifrat ve tefrite düşecek kadar ileri gidenler olmaktadır. Bazı kimseler, Hanefi oldukları için, çevrenin baskısıyla fakir ve alamayacak durumda olmalarına rağmen borç ederek veya büyük bir yükün altına girerek kurban kesmek zorunda kalıyorlar. Şafiilerden bazıları da “nasılsa bu ibadet sünnettir” diyerek, çoğu zaman bu ibadete verilmesi gereken önemi vermiyor ve kurban kesmiyor. Bu, her iki örnekte de ifrat ve tefrit vardır. Allah haddi aşmayanları sever. Üzerimize düşen İslâm’ın emrettiği gibi İslâm’ı yaşamaktır. Yoksa kendi mantığımıza göre yeni bir din ihdas etmek değildir.
Vacip olan kurbandan birisi de, adak olarak nezir edilmiş olan kurbanlıktır. Adak eden kişi, kurbanı kesmedikçe uhdesinde bulunur ve adadığı zaman, bunu yerine getirmesi gerekir.
2- Nafile Olan Hedy
Kişinin, yukarıda zikrettiğimiz birtakım sebeplerin dışında kalan ve sadece Allah rızası için takdim ettiği kurbanlardır.
Haccı ifrada yani sadece hacca niyet etmiş olan birine, kurban kesmek vacip değildir, isterse kesebilir, bu onun için nafile bir ibadet olur.
Kurbanın Hikmeti
Allah Teâlâ’nın, Hz. İbrahim (a.s.)’dan, oğlu İsmail’i kendi uğrunda kurban etmesini emretmesinin hikmeti nedir? İnsanlık tarihinde en büyük fedâkarlığa örnek olabilecek bu adağı, Allah niçin peygamberinden istemiştir?
Hz. İbrahim, (a.s.) Cenab-ı Hak’tan kendisine salih bir evlat vermesini istedi ve şöyle duada bulundu: “Allah’ım! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver.” diye yalvardı.”[218] Allah da, İbrahim (a.s.)’ın duasını kabul buyurarak, yaşının çok ilerlemiş olmasına rağmen ona bir oğlan çocuk verdi. Çocuk, oyun oynayacak yaşa geldi, çocukla babası arasında çok büyük bir sevgi yumağı oluştu. Artık Hz. İbrahim, oğluna çok bağlanmıştı. Cenab-ı Hak peygamberini imtihan etmek istiyordu. Hz. İbrahim rüyasında, oğlu İsmail’i Allah yolunda kurban ettiğini görüyordu. Bu rüyanın kendisi için çok büyük bir imtihan olduğunu biliyordu ve bu imtihanı geçmek istiyordu ve Allah kulunu sevgi hususunda imtihan ediyordu. Evlat sevgisi ile Allah sevgisi arasında bir tercih yapmasını istiyordu.
Bu rüya sadık bir rüyaydı, çünkü o bir peygamberdi, ona Allah tarafından vahiy geliyordu. Allah sevgisinin ne anlama geldiğini en iyi o biliyordu. Rüyasında gördüğü kıssayı önce eşi, hayat arkadaşı Hacer’e anlattı. Hacer bu imtihanın kazanılmasının şartının, emredileni yapmak olduğunu biliyordu. Daha önce gösterdiği teslimiyet örneğini burada da gösterdi. Şeytanın kendisine vermek istediği vesveselere aldanmayıp her defasında, önüne çıkan şeytanı tam kalbinden kurşunlayarak taşladı, şeytanı yere devirdi, ona tarih boyunca insanların örnek alacağı tarihî bir ders verdi.
Kolay mı? Böyle bir sınavı geçmek? Evladının kesilerek kurban edilmesi, bir anne için kolay mıdır? Rabbimiz! Zayıf biçimde yaratılan insan için, insan takati için bu ne büyük bir imtihandir! Bu imtihanı geçmek öyle kolay mıdır?
Hz. İbrahim, oğlu İsmail’e “Oğulcuğum, evladım, İsmail’im, rüyamda seni Allah yolunda, Allah için kurban ettiğimi görüyorum. Ne diyorsun, senin görüşün nedir? Bana söyle.” diyordu ve onun rızasını almak istiyordu. Evet, o bir baba idi. Kesen el onun eli olacaktı, ancak kesilen boyun İsmail’in boynu idi. İbrahim ne kadar büyük bir imtihanla karşı karşıya ise de en büyük imtihan İsmail’in imtihanıdır. Boğazlanmak kolay mıdır? Boğazlanmak için emre itaat etmek, böyle bir konuda babaya itaat etmek kolay mı? Şeytanı kovmak, alnının tam ortasından kurşun gibi vurmak, taşlamak kolay mı? Nefsine, hayat sevincine, dünya nimetlerine, körpecik bir yaşta, hayır demek kolay mı?
Evet, tıpkı baba ve annenin teslimiyette hiçbir tereddüde mahal vermedikleri gibi, oğulları da “Babacığım, cancağızım, “Emrolunduğun şeyi yap.” şeklinde cevap vererek, saygısını ve tevekkülünü, “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” diyerek de babacığına teslimiyetini ifade etti.
“Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı.”[219]
Hz. İbrahim elindeki kesici aletiyle, bir defa oğlunun boynuna çaldı, ancak bıçak kesmemişti. Acaba bıçak niçin kesmiyor, bıçakta bir aksaklığın olup olmadığını görmek için, yanında duran büyük taşa vurduğunda, taşın ikiye bölündüğünü gördü. Evet, bıçak kesmemişti, kesememişti, bıçağa kestirmeyen, bıçağı işlettirmeyen güç, Hz. İsmail’i kestirmemişti. Ancak Hz. İbrahim gönlündeki, kalbindeki oğlunu İsmail’ini çoktan kesmişti. Sevgi tercihini, Allah sevgisiyle ortaya koymuştu. Allah sevgili kulunu, peygamberi İbrahim’i müjdeleyerek kendisine onu dost edindiğini vahiy etti. Artık Hz. İbrahim, İbrahim Halilullah olmuştu. Kutlu bir ailenin sevinç çığlını, bütün melekler alkışlamıştı. Rahmet kapıları sonuna kadar açılmış, İbrahim’i, İsmail ve Hacer olmayı bekleyen ümmetleri kucaklamaya hazırlanmıştı.
Rabbim! Bu adağımı, bu samimiyetimi, bu sevgi tercihimi, kabul eyle! diyordu Hz. İbrahim.
Ey Hacer! Senin ciğerparen bıçak altında!
Şeytan ve şeytanlar, vesvese vermek için yakınında durarak fırsat kolluyorlar!
Ey İsmail! Sen büyük bir teslimiyet içinde emrolunanı bekliyorsun. Şeytanı taşladın, nefsini taşladın, bütün dünyayı ve içindeki nimetlerini elinin tersiyle tersledin.
Aşkının ve sevdanın, dünya olmadığını gösterdin.
Gerçek aşkın ve gerçek sevdan, tıpkı babacığın ve anneciğin gibi, Allah sevgisini, Allah’ın rızasını kazanmak oldu.
Ey İbrahim! Allah (c.c.) sana ferman buyuruyor:
“Doğrusu bu apaçık bir imtihandı.
Ve ona büyük bir kurban verdik.
Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli) bir isim bıraktık.
İbrahim’e selâm olsun.
Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.”[220]
Siz ailece, baba anne ve oğul, kutlu bir ailesiniz. Sizi mübarek bir aile kılan, Allah’a olan katıksız, şeksiz ve günahsız sevginizdir. Mutlu ve kutlu yolunuzu yol edinenlere, büyük rehberler oldunuz. Peygamberler, sizin zürriyetiniz oldu.
Ey hacılar, hacca gelen kardeşlerim!
Bizler bugün, burada niçin bulunduğumuzu,
bugün burada nelerimizi kurban ettiğimizi,
aşkımızın ve sevdamızın neler olduğunu,
biliyor muyuz?
En sevdiğimiz dünyalıklarımızı kurban etmeye,
fani olan bu hayatın zevklerinden vazgeçmeye hazır mıyız?
Her insanın bir İsmail’i veya İsmailleri vardır.
Acaba bizler hangi İsmaillerimizi kurban edebiliyoruz?
Biz buraya bugün, kurban ve kurbanlıklar vermeye geldik.
Kutlu ve mutlu bir son için, bu kurban şarttır.
Bunlar, imtihanı vermek, alnı açık huzura varmak için şarttır.
Madem buradasınız, madem ki, ahdinizi yenilemeye geldiniz,
o halde korkmayın, kesin kurbanınızı ve kurbanlarınızı,
İbrahim gibi dua ediniz.
“Rabbimiz kurbanımızı bizden kabul buyur!” deyiniz.
Allah’ın rahmet ve mağfiretine sığının ki,
gerçek halil, gerçek Halilullahlar olasınız.
Selâm olsun İbrahim’e!
Selâm olsun validemiz Hacer’e!
Selâm olsun İsmail’e!
Selâm olsun size ey güllerin yolunda, gül koklamaya gelen, Rahman’ın misafirlerine!
Hac ve Kurban İlişkisi
Haccın bütün menasiklerinde, sembol, nişane ve alâmetler vardır. Hac; yüzyıllar öncesine gitmek, Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve Hz. İsmail ile beraber olmaktır. Onların aziz hatıralarını yaşamak ve yaşatmaktır. Tıpkı onlar gibi, Kâbe’ye bağlılıklarını, Kabbe’nin Rabb’ine saygı ve tazimlerini sunmak, Hacer gibi, sa’y yapmak, İsmail gibi zemzemden kana kana içmektir. Mina ’da, Allah için kurban veren İbrahim’i anmak, onun gibi kurban kesmektir.
Hac vazifesindeki duygu ve şuur, ihlasla birleştiğinde çok yüce bir makama ulaşılır. Rabbimizin “evime gelin” davetine icabet etmek için on binlerce km. yolları kat ederek, ülke ve memleketleri aşarak, Mekke’ye ulaşırız. Davetine “Lebbeyk Allahümme lebbeyk!” diye cevap veririz.
Dünyanın ziynetini, rütbelerini, makamlarını ve bütün dünyevi nimetlerini ihramı giymekle terk ediyoruz. Allah bize “gel” derken, “dünyaya geldiğin gibi bana gel, dünyanın senin üzerindeki yükü ve ağırlığı olmayacak şekilde gel; tıpkı ölümlü ve fani hayatı terk ettiğin gibi, dünyanı arkanda bırakarak gel” diyor.
Her müminin gündelik hayatından hiç çıkmayan kıble anlamı, Kâbe’ye bizzat vararak, Allah’a olan bağlılığın tescilidir. Arafat ve Müzdelife’de vakfe yapma, dünyadayken mahşeri an be an yaşamadır. O büyük güne varmadan o günün büyüklük ve azametini anlamadır. Mina ’da bir imtihan sahası görüyorsunuz, o sahada bütün roller belirlenmiş, imtihan için bütün hazırlıklar tamamlanmış; sıra büyük imtihana gelmiştir. Bu imtihan, öyle sıradan bir imtihan değildir; bu bütün imtihanların finalidir. Bu imtihan ve imtihanlar, gönlümüzdeki İsmaillerin hangisi olduğu imtihanıdır.
Hz. İbrahim’in, İsmail’inden vazgeçtiğini görüyorsunuz!
Hz. Hacer’in, İsmail’inden vazgeçtiğini, şeytanı taşlamakla ortaya koyduğunu görüyorsunuz!
Hz. İsmail ise niçin kurbanlık olarak seçildiğini ve kime kurban edileceğinin bilincindedir! Nefsinin ve şeytanın sesine hiç kulak vermediğini, hayata, lükse, yaşama heyecanına hiç aldırış etmediğini görüyorsunuz!
Bunların tümünü orada yani Mina ’da gördünüz, gördüğünüzü söylüyorsunuz. Acaba tüm gördükleriniz sadece bunlar mıdır? Esas görmeniz gereken şeyi, merak edip görmeye çalıştınız mı?
Burada her şey görünüyor, görünmeyen sensin. Evet, burada esas görünmesi gereken biziz, biz bu sahanın neresindeyiz? Hangi roller bize biçilmiş, rolümüzün farkında mıyız? Yoksa bu imtihan sadece Hz. İbrahim’in imtihanı mıdır? Şayet sadece bu onun sorunu ise, onun sınavı geçtiğini, bu Mina vadisinde görüyorsun.
“İbrahim, Hacer ve İsmail gibi ol” demek kolaydır, onlar gibi samimi olmak ise, tamamen başkadır. İşte biz bir başka olmak, başkalaşmak için bu sahada ve Mina ’dayız; bir tarafta şeytan kendi tarafına ve diğer bir tarafta ise rahmeti gazabını geçen Rahman, âlemlerin Rabbi seni safına davet ediyor.
Kurban kesmek, kişinin Rabbine yakınlaşmak istediğini, lisan-ı hal ile beyan etmesidir. Kan akıtmak, O’na olan saygıyı, O’nu her şeyden tenzih ettiğini, ibadette O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağını ortaya koymaktır.
Şeytan ve askerleri, Müslüman’la, hacca niyetinden hac görevini yerine getirmesine kadar ve hacdan sonra da peşini hiç bırakmadan sürekli mücadele eder. Allah’a saygısı olmayan bazı insanlar ve organizasyonlar, Müslüman’ı yapacağı ibadetten soğutmak veya oraya gidişi psikolojik baskılarla engellemek için var güçleriyle çaba sarf ederler.
Bu mücadele, son yıllarda, özellikle ramazan ayında veya hac vakti yaklaşınca, Allah’ın müminler üzerine farz kıldığı ibadetler tartışma konusu yapılarak, kamuoyuna taşınmakta ve uzun uzadıya hiçbir ahlak kuralı ve dine, inanca saygı ölçülerine riayet etmeksizin, görsel yayın ve basında boy göstermektedir.
Son yıllarda, belli organizasyonlar tarafından, maksatlı olarak ortaya atılarak tartışılan konular, kısaca şu şekilde birtakım iddialarla ortaya konularak, tartışma konusu yapılmaktadır:
“Madem ki, biz Türküz o zaman ibadet dilimiz de Türkçe olmalı, namazlarımızda okunması gerekenleri Türkçe olarak okumalıyız.”
“Ezanlar Arapça olduğundan manasını bilmiyoruz. Arapça bilenimiz kaç kişi? O halde, biz bu ülkede neden Arapça ezan dinleyelim, ezan Türkçe olmalıdır.”
“Kadınlarımızın erkeklerle aynı safta (omuz omuza) namaz kılmasını kimse engelleyemez.”
“Cuma namazının rekat sayısı çoktur, sayısını indirelim, bence on altı rekat yerine on rekat yeterlidir. Namaz vakitleri de beş değil üçtür.”
“Hacca gitme yaşı yükseltilmelidir, ekonomik kriz varken bu yol yasaklanmalıdır, bu kadar dövizi Araplara akıtmanın hiçbir mantığı yoktur.”
“Hacca gidilmesi engellenemiyorsa, orada kurban kesmesinler, bu paralar sıkıntılı devlet bütçesine aktarılsın.”
“Hacca gidilip, mutlaka kurban kesilecekse, etini orada Araplara bırakmayalım, kurban etlerimizi ülkemize getirelim.”
“Hacca gitmek o kadar da mühim bir ibadet değil, kurban kesmek de şart değildir. Kurban kesilecekse burada da kesilebilir. Mekke harem bölge de bizim vatanımız melun mu?”
“Hac ayları belli aylardır, niçin Kurban Bayramı’na yakın bir zamana sıkıştırıyoruz. Bunu o mevcut aylara göre dünyanın çeşitli yerlerinden gelen hacılar sırayla hac yapsınlar, yapanlar gitsin diğerleri gelsin.”
Yukarıda zikretmeye çalıştığımız iddialar, maksatlı olarak kamuoyu önünde tartışılır. Bu tartışmanın amacı, inanan insanların kafalarını karıştırmak ve onları bu ibadetlerden soğutmaktır. Çünkü bu tartışmaların hiçbiri ne batı devletlerinde ve ne de doğu ve uzak doğu ülkelerinde yoktur ve ibadetler hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaz. Yapılmamalıdır. İnsanları inançlarında özgür bırakmalıyız. İbadetlerin özgürce yapılması, ayrıca kanun ve yasalarla korunmalıdır.
Yukarıda zikredilen anlayışlara burada tek tek cevap vermeye gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü insan meselelere bakmak istediği gözle baktığında farklı bir şey göremez. Şeytan taşlamaya, şayet siz maddî bir gözle bakarsanız, Müslümanların orada taşı taşlamaktan, boşa kürek çekmekten başka, bir şey yapmadığını görürsünüz.
Ancak hacda, cereyan eden bu hareketliliği, bu kadar sathi bir nazarla açıklamak yeterli gelmez. Çünkü burada madde sadece araçtır. Hedef manadır, manaya ulaşmadır, hacdaki bütün semboller manaya, manevî âleme yükselmek için birer kılavuzdurlar. Kurban kesmek de bu kılavuzlardan sadece bir tanesidir.
İbadetleri müminlere farz kılan, Yüce Allah’tır. Bu ibadetlerin keyfiyetini, zamanını açıklayan yine İslâm’dır. İnanç ve ibadetler tevkifîdir; yani zaman ve mekanın değişimiyle, hükümleri değişmez, şartlar ne olursa olsun, bu ibadetler İslâm’ın emrettiği şekilde yerine getirilmesi zorunludur. Tevkifî olmayan ve genel şartları ile çerçevesi İslâm tarafından konulmuş olan, zaman ve mekana göre değişiklik arzeden, muamelat hukukudur.
Hacla ilgili iddia edilen birkaç şeye, burada kısaca değinmek istiyoruz. Haccın farz kılınışının, Kur’an ve sünnetle açıkça belirtilmiş olduğu, imkanlar oluştuğunda da fevren (hemen) hacca gidilmesi gerektiği üzerinde daha önce durduk. Hacda herkesin kurban kesmesi şart değildir, şayet hac çeşitlerinden temettü ve kıran haccına niyet edilmişse ve haccın vazifelerinden birini veya ihramın yasaklarını çiğnemiş iseler, kurbanlarını (hedylerini) burada, harem bölgesinde kesmeleri vaciptir. Buna delil de yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadislerdir.
Haccın zamanına gelince; hac için ihrama girme zamanı üç ayların başı olan şevval ayının birinci gününden başlar, yani hac o günden itibaren başlar. Ancak iddia edildiği gibi ertesi gün bu vakitte bitmez, haccın rükünlerinden olan ve hac için olmazsa olmaz şart olan Arafat’ta vakfe Arefe günüdür, yani zilhiccenin dokuzuncu günüdür. Bu konuda hem Hz. Peygamber’in emri ve hem de ümmetin icmaı vardır.
Haccın engellenmesi veya yasaklanmasıyla ekonomik olarak bütçeye kaynak sağlanması, bu siyasi otoritenin işidir. Şayet böyle bir karar alınırsa, hacca gitme farziyeti, imkan ve şartların vücuda gelmemesindan dolayı ortadan kalkar, hac farz olmaz, ta ki şartlar oluşuncaya kadar. Hac farizasını engelleyecek olanlar da ayrıca Allah katında mesul olurlar.
Gökler ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Yeryüzünde toprak veya belde olarak lanetlenmiş hiçbir yer yoktur. Hepsi de mülkün gerçek sahibi Allah’ındır. Emin belde, veya harem belde itibarıyla Kur’an ve sünnette sadece üç yer belirtilmiştir: Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere ve Kudüs’te Mescid-i Aksa... Bunların emin belde kılınması, diğer yerlerin lanetlenmiş olması anlamına gelmez, böyle bir manaya sapanlar da Allah ve Resûlü’ne iftira ederler.
Mekke’de kesilen kurban yerine sadaka verilemez, çünkü burada istenilen ibadetin cinsi, sadaka değil kurban kesmektir. Ayrıca orada kurban olarak kesilen etlerde, isteyenin etinde tasarruf etme hakkı vardır. Ondan yiyebilir, oradaki fakirlere dağıtabilir veya kalan kısmını beraberinde getirebilir.
Allah bizim için, dinde hiçbir zaman zorluğu istememiştir. İslâm’ın emri kolaylıktır, zorluk değildir. Müjdelemektir, nefret ettirmek değildir. Hac ibadetinde de insanın takatinde olmayan hiçbir şey farz kılınmamıştır. Hacda şekil ve manzara olarak birtakım aksaklıkların olmasını, kurban keserken nizama uymayan bazılarının münferit olarak yaptıklarını örnek göstererek, bu nezih ibadet anlayışını, kimsenin kirletmeye hakkı yoktur.
Kurban Bayramı’nda, harem bölgesinde kesilen kurban sayısı milyonları buluyor, oraya giden insan sayısı yine milyonları geçiyor. Bu kadar kalabalıkta, bu kadar hayvanın kesildiği bir yerde, birtakım aksaklıklar olabilir; bu aksaklıklar da hem oradaki organizasyonların ve hem de oraya giden hacıların, nizam ve intizama uymalarıyla bertaraf edilebilir.
İbadetlerde önemli olan, ibadetin ihlasla, samimiyetle yerine getirilmesidir. İhlasla kılınan namaz, tutulan oruç ve yapılan hac ibadeti, bizleri, sapkınlıklardan ve kötülükleri yapmaktan alıkoyar. Bu ibadetler, müminler için birer koruyucudurlar.
Kişi, yaptığı haccın kabul edilip, edilmediğini anlamak istiyorsa, hacdan dönüşündeki hayat yaşantısına ve Allah’ın emirlerine olan yakınlığına baksın.
Tıraş Olmak
Umreye niyet eden tavaf ve sa’ydan sonra tıraş olur ve ihramdan çıkar, dolayısıyla da umreyi tamamlanmış olur. Hacca niyet edenler ise tavaf ettikten, Arafat ve Müzdelife’de vakfeye durduktan sonra Kurban Bayramı’nın birinci günü, büyük şeytan taşlar. Sonra da haccı ifrad yapanlar, tıraş olurlar ve ihramdan çıkabilirler. Haccı temettü ve haccı kırana niyet edenler ise; Kurban Bayramı’nın birinci günü, büyük şeytanı taşlayıp, vacip olan kurbanı kestikten sonra ancak tıraş olur ve ihramdan çıkabilirler. Bu şekilde bir hacca niyet edenler, kurban kesmeden tıraş olamazlar ve ihramdan da çıkamazlar.
Tıraş olmak haccın vaciplerindendir. Cumhur, herhangi bir sebepten dolayı da olsa, tıraşı terk etmek caiz değildir, demişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de “...Sonra tefeslerini yerine getirsinler...“[221] buyurmaktadır. Buradaki “tefesler”den maksat tıraştır denilmiştir.[222] Enes (r.a.)’tan bir hadis-i şerifte; “Resûlullah (s.a.s.) Mina ’ya geldi, gidip cemreyi attı, sonra Mina’daki evine gelip, burada kurban kesti. Daha sonra berbere “saçımı al” diyerek, önce sağ yanına sonra soluna işaret etti. Daha sonra onu insanlara vermeye başladı.” diye nakledilmiştir.[223]
Başka bir rivayette ise İbn Ömer diyor ki: “Resûlullah (s.a.s.) şöyle dua etti: ”Allah’ım tıraş olanları mağfiret eyle.“ Dediler ki: “Ya saçını kısaltanlar?” “Saçlarını kısaltanları da.” buyurdu.[224] “Allah’ım tıraş edenleri mağfiret eyle. Allah’ım! Saçlarını kısaltanları rahmetinle bağışla. Bu meşâiri yaşayıp tıraş olmaya gelenlerin, kestikleri saç miktarınca günahlarını bağışla.”
Tıraş, haccın menasiklerinden olup vaciptir. Tıraş olmayı terk edenler ise ceza olarak, kurban keserler.
Şafiilere göre, saç kesmek, hac ve umrenin rükünlerindendir. Erkekler için saçları tıraş etmek, kısaltmaktan daha faziletlidir.
Tıraşın yeri haremdir, zamanı ise, Kurban Bayramı günleridir. Saçlarını tıraş eden veya kısaltan kişi, ihramdan çıkar. Ona kadınların dışında, ihramlıyken yapamadıkları her şey helal olur. Bir hadisi şerifte ise Hz. Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Cemreyi attığınızda kadınların dışında her şey size helal olur.”[225]
Kesilmesi vacip olan miktar, âlimler arasında ihtilaf olmuş bir husustur. Hanefilere göre, dörtte birden az olursa, bu caiz olmaz.
Şafiiler ise, saçları kesmenin veya kısaltmanın en az ölçüsü, üç tel saçtır, demişlerdir. Çünkü ayet-i kerime de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: ”...başlarınızı tıraş etmiş olarak...” Bu ayette, “başınızdaki saçlarınızdan bir miktarı” kastedilerek, bu miktarın ölçüsü ve ne kadar olması gerektiği belirtilmemiştir.
Niçin Tıraş Olmalı?
Hacca niyet eden kişinin tıraş olması, Allah’ın emirlerine itaat etmedeki ciddiyetine, bu işi nasıl önemsediğine ve Rabbin “Buyur!” nidasına pür dikkat kesildiğine dair bir nişanedir, tıraş bir meşâirdir. Kesilen saç miktarı kadar günahların silineceğinin bilincidir. Tıraşla ihramdan çıkılması, dünya nimetlerine tekrar dönmeyi, mahşer provasından Hz. Adem misali gibi yeryüzüne inişi simgeler. Tıraş, gerçek şeytanlarla mücadele için, gerçek savaş meydanlarına dönmektir. Tıraşta gayret vardır, zorluğa karşı sabır vardır, düşmana karşı koyma cesareti ve ona galebe gelebilecek feraseti ve tevekkülü elde etme vardır.
Bir düşünelim! Ölen bir insanın yeniden bu dünyaya gelmesi mümkün olsaydı, acaba bu dünyaya bakış açısı ne olurdu? Aynı kalır yani gittiği zaman gibi mi olurdu? Bu dünyadan ayrılmadan önceki dünya ve içindekilerle kurduğu sevgi bağlarına, isyana, inkara, rezil ve rüsvay bir yaşantıya yine geri mi dönerdi? Kur’an’a karşı pervasız bir tavır, Hz. Muhammed Mustafa’nın sünnetine ise ilgisiz ve alakasız kalır mıydı? Kabir hayatından mahşere doğru uzanan o uzun yolculuktan tekrar dünyaya geri döndüğünde, şimdi bizim yaptıklarımız gibi, yine her şeyi dünyası mı olurdu?
Haccın tüm menasiklerini yerine getirerek tıraş olmuş gerçek bir mümin ve muvahhidin, tüm bu sorulara cevabı elbette ki “hayır” olur. “Asla gidip bıraktığım hal üzere devam etmem” der ve “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak ve olmamalıdır” cevabını verir.
Hacı olan kardeşim! Senin tıraş olup ihramdan çıkışın, tıpkı ölümden sonra dünyaya tekrar gelmen gibidir. Artık hayatımıza bir çeki düzen vermeliyiz, Kur’an bize yakın durmalı, onunla yürümeli, onunla konuşmalı ve onunla hasbıhal etmeliyiz. Kur’an’ı elimizin yetişemeyeceği raflardan, süslü örtülerden kalbimize, dilimize ve yaşantımıza indirgemeliyiz.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebiyyi Muhterem’in, sünnetini, gül sohbetini, her gün sahabesiyle aynı rahmet sofrasından faydalandırması gibi biz de hadis sofrasına iştirak ederek, hadis-i şerifleriyle irtibat halinde olmalıyız. Örneğin; “Haccın vazifelerini benden alın.” ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Bana tabi olun ki, hidayete eresiniz.” diyen Peygambere tabi olmak, Allah’a tabi olmaya eş değerdir. Çünkü Allah Resûlü’ne tabi olma hususunda şöyle buyurmaktadır: ”O size neyi veriyorsa onu alın ve o sizi neden nehyediyorsa da ondan kaçının!”[226]
Medine Ziyareti
Haccın en son menasiki, Mekke’den ayrılmadan, Kâbe’de son bir kez tavaf yapmaktır, daha önce zikredildiği gibi buna vedâ tavafı denilmiştir. Bazı mezhep âlimlerine göre, bu tavaf sünnet, bazılarına göre ise, vaciptir. Vedâ tavafı yapan kimsenin, artık hac menasiki tamamlanmış ve Mekke’den ayrılma zamanı gelmiş, demektir.
Mekke’den ayrılan kimsenin, Medine’yi ziyaret etmesi, Mescid-i Nebevi’de Namaz kılması sünnettir. Bunun hacla ve hac mevsimiyle ilgisi yoktur. Özellikle de Suudi Arabistan’da veya yakın bir yerlerde ikamet edenler için tekrar hacca gelmeleri ve Medine ziyaretini yapma imkanları vardır. Ancak on binlerce km. uzaklardan gelen birçok mümine ancak ömründe bir kez böyle bir fırsat doğmaktadır. Tekrar bu kutlu ve emin beldelere yol bulması zor olabilir veya nasip olmayabilir.
Hac yaptığı halde Peygamber ikliminde Medine’yi ziyaret etmemek olmaz. Yoksa kalbimiz kırık, yüreğimiz yaralı, hüzün ve üzüntüyle kuşatılırız. Çünkü Medine, tıpkı Mekke gibi, Peygamber’in methine ve övgüsüne layık olmuş, tıpkı Mekke gibi emin ve harem bölge kılınmış, ehline ve Medine’ye Peygamber dua etmiş ve bu duaya nail olmuş kutlu şehirdir. Medine mübarek bir şehir olmuştur Peygamber orayı kendisine diyar seçtiğinde...
İlahî davet, Mekke’de başladığında Medine ne bir mübarek bir şehir, ne “Tâbe” ve ne de “Tayibe” idi. Onun adı “Yesrib”ti. Evs ve Hazrec kabilelerinin, kırk yıl süren amansız savaşlarıyla, kardeş kanının acımasızca akıtıldığı bir yer olarak anılırdı. Hicaz mıntıkasında böyle tanınırdı Yesrib...
Tâbe, Tayyibe ve Medine olmaya ilk defa ve ilk adımını, hacca gelen ve I. Akabe’de Peygamberle görüşme şerefine nail olanlar sayesinde atmıştır. Onun nurlu yüzüyle, nurlandıklarında nur kıvılcımları Yesrib’e taşınmış, bu nurla artık orası bir Tâbe, bir Tayyibe, kutsal olacak harem bölge, emin belde ilan edilecek Peygamber şehri Medine-i Münevvere olmuştu.
Hacca gelenlerde, Medine sevgisi olmadan, oraya ziyaret yapmadan dönen bir mümin var mı acaba? Peygamber şehrinde, Peygamber ikliminde, o havayı teneffüs etmeden, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa’yı ziyaret etmeden, oradan, Hicazdan dönmeye hangi yürek, hangi gönül razı olur? Hangi kalp buna izin verir?
Medine’nin her yerinde,
karış karış toprağında, derin çizgilerle Peygamber izi vardır.
Çeşitli mekanlarında buyurduğu sözü vardır.
Cihad ve komutanlık ettiği harp meydanlarında özü vardır.
Muallim, önder, rehber olarak ümmete imamlık yaptığı mescidi vardır.
Onu, Medine ehlinin çoluk çocuğuyla karşıladıkları, Tale’al-Bedru’ları vardır.
Onda Peygamber üzüntüsü, sevinci ve bayramı vardır.
Onun Tâbe ehli ve Tayyibe ehliyle kader birliği vardır.
O Medine’yi sevdi; Medine’de onun muhabbeti ve sevdası vardır.
Onda şehitlerin sultanı, Hamza ve diğer güzideleri vardır.
Cennetü’l-baki’de, Bedir’de, Uhud’da, misk-ü amber kokan, ölmeyen ruhları vardır.
Canlar vardır, canın canları, gülün gülleri vardır.
Muhacir ve ensârın kardeşliği gibi, kabirleri birbirine kenetlenmiş makberleri vardır.
Medine’de ilklerin ilki, İslâm’ın ilk mücahidi, mağarada, darda, zorda ve her yerde dost ve dosdoğru, doğruların doğrusu, candan ve yürekten bir dost Ebu Bekir’i vardır.
Medine’de adaletin simgesi, onunla İslâm’ın sesinin gürleştiği, cesaret ve azminde tarihin hep ondan bahsettiği, cana can kattığı, Peygamber sevdalısı, Ömer b. Hattab’ı vardır.
Medine’de haya (utanma), hilim ve şefkatte hep önde, Peygamber’in işaret ettiği Hulefa-i raşidin’den damadı Hz. Osman b. Affan’ı vardır.
Medine’de Peygamber ocağında, Peygamber kucağında, ehl-i beytten amcazâdeden, Peygamber’e yakın olup ve bir an bile uzak durmayan, Peygamber damadı, Peygamber’in narin ve nazenin gül torunları Hasan ve Hüseyin’in babaları, biricik kızı Fatma’nın zevci, ilmin kapısı, Allah’ın aslanı sıfatlarına mazhar olmuş Ali b. Ebu Talib’i vardır.
Medine’den kimi ve kimleri burada zikredebiliriz ki, hepsi nur gibi nurdan insanlar, sahabeleri… Güneşin etrafında kelebek olmuş, pervane misali gibi dönmüş ve sohbetlerinden nasiplenmiş gül yüzüne doya doya bakan güller… Gökteki yıldızlar, Uhud dağından daha yüce Peygamber dostları vardır.
Siz Medine’siniz… Siz Medine’nin her yerindesiniz.. Bir ağaç mı, bir yeşillik mi, bir tepe mi, bir bahçe mi, bir deve mi, hepsi, evet hepsi, sizin burada olduğunuza, buranın her yerinin size ait anılarla dolu olduğuna şahadet eder.
Sizin bereketinizle daha güvendeyiz. Sizin bu anılarınıza, acı ve sevinçlerinize ortak olmak ve paylaşmak için uzaklardan çok uzaklardan gelen bizlere, ahirette şefaatçi olur musunuz? Bizi de rahmet çemberinize komşu kılar mısınız? Havz-ı kevser başında tasınızdan içmeye müsaade eder misiniz?
Ey gülün gülleri! Ey Peygamber talebeleri, arkadaşları, dostları!.. Peygamber’in tenine bile bir dikenin acı vermesine razı olmadığı için her şeyini ve ümmetin fertlerini tek tek fedâ etmeye hazır, Peygamber sevdalıları, sohbetinde mübarek dizinin önünde oturma şerefine nail olmuş, o güzide insanlar, o sevindiğinde sevindiler, üzüldüğünde üzüldüler. Sözleri ve fiilleriyle cahilî hayattan imanî hayata geçişi onunla tanıdılar.
Çünkü Medine, emin bir belde ve harem kılınmıştır… Avı ve yeşilliğine, tabii güzelliklerine el dokunmanın yasak olduğu, asırlar boyunca manevî havası değişmeyen tek yer olan Medine, Peygamber şehri… Medeniyetlere destan olmuş medeniyetlerin ilham kaynağı, şehirlerin menbaı Medine Şehri… Dost şehir… Uzağında kalana hasret, görüp gidene üzüntü veren şehir… İçinde yaşayana eman, güven ve mutluluk veren kutlu şehir…
Ey Medine şehri! sen Yesrib iken nasıl oldu da Medine oldun, Tâbe oldun, Tayyibe oldun, harem oldun da sana dokunmak haram oldu?
Ey Medine! Peygamber ikliminin kuşattığı, güllere yurt olduğu, kutsal ve münevver şehir!
Ey Medine! Ey kutlu şehir, söyle bana!
Peygamber sana gelmeden, sen âlemlerin efendisi ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hatemü’n-Nebiyyin’e yar ve yurt olmadan önce sende kabile savaşları bile kırk yıl sürerdi.
Nasıl oldu da hemencecik değişiverdin. Tarihte adın esamin yokken, nasıl oldu da on yıl gibi kısacık bir zaman zarfında tarih oldun?! Öyle bir tarih oldun ki, 15 asırdır yüz binlerce ciltli kitap senin destansı anılarını yazmaktan aciz kaldı.
Sen Yesrib iken, üzüntü ve acı yeri iken,
Tâbe, Tayibe, Peygamber sevgilisi, vahyin yurdu, İslâm’ın devleti oldun. Müminlerin anavatanı, kimsesizlerle muhacir ve mücavirlerin sığınacağı mekan oldun. Sen ey kutlu şehir, Peygamber’in bolluk ve bereketli olması için dua ettiği şehir!..
Hz. Peygamber, bu kutlu, bu münevver şehir için şöyle duada bulundu:
“Allah’ım! İbrahim Mekke’yi haram kıldı (kutsal belde ilan etti).
Ben de Medine’nin iki taşlık arasını haram kıldım (kutsal yer ilan ettim).
Orada hiçbir kan akıtılmayacak,
savaşmak için silah taşınmayacak,
hayvanları gütmek gayesiyle kesilenden başka hiçbir ot ve ağaç kesilmeyecektir.
Allah’ım! Medine’mize bereket ver!
Allah’ım! Sa’mıza bereket ver!
Allah’ım! Medine’mize bereket (ve bolluk) ver!
Allah’ım! Medine’mize bereket ver!
Allah’ım! Bir bereketin yanında iki bereket ihsan et!
Nefsim elinde olana (Allah’a) kasem ederim ki,
Medine’nin hiçbir yolu ve geçidi yoktur ki,
orasını koruyan iki melek bulunmasın.
Oraya varıncaya kadar onu korurlar.”
Medine şehri, mübarek şehir...
MEDİNE’NİN FAZİLETİ
Medine’nin faziletiyle ilgili hadis kitaplarında zikredilen birçok hadis-i şerifler mevcuttur. Medine’yi ziyaret etmek için, bu hadis-i şerifler olmasa bile, hicret yurdu ve İslâm devletinin kurulduğu yer olması, Peygamber ve sahabesinin hatıralarının bulunması hasebiyle, ziyaret etmeye değer müstesna mekanlardan bir yerdir.
Medine şehrinin faziletiyle ilgili rivayet edilen birkaç hadis-i şerifi burada zikretmek istiyorum: Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “...Ben de İbrahim’in Mekke’yi haram kıldığı gibi, Medine’yi haram kıldım. Sa’ının ve müddünün[227] bereketli olması için, tıpkı İbrahim’in Mekkeliler için yaptığı dua gibi dua ettim.”[228]
Mekke nasıl harem bölge ise, Medine-i Münevvere de Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından harem kılındı. Hz. İbrahim’in Mekke ehline yaptığı dua gibi, Peygamber de Medine ehli için duada bulunmuş ve rızık açısından da bereketli olmasını Allah’tan niyaz etmiştir.
Başka bir hadisi şerifte ise Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah’ım! İbrahim Mekke’yi haram kıldı (kutsal belde ilan etti). Ben de Medine’nin iki taşlık arasını haram kıldım (kutsal yer ilan ettim). Orada hiçbir kan akıtılmayacak, savaşmak için silah taşınmayacak, hayvanları gütmek gayesiyle kesilenden başka hiçbir ot ve ağaç kesilmeyecektir. Allah’ım! Medine’mize bereket ver! Allah’ım! Sa’ımıza bereket ver! Allah’ım! Medine’mize bereket (ve bolluk) ver! Allah’ım! Medine’mize bereket ver! Allah’ım! Bir bereketin yanında iki bereket ihsan et! Nefsim elinde olana kasem ederim ki, Medine’nin hiçbir yolu ve geçidi yoktur ki, orasını koruyan iki melek bulunmasın. Oraya varıncaya kadar onu korurlar...”[229]
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Mekke ve Medine hariç (kıyamete yakın zamanda) Deccal’in ayak basmadığı yer olmayacaktır.”[230]
Yukarıda zikredilen hadislerde, Medine şehrinin özel bir koruma altında olduğu bildirilmiş, tıpkı Mekke gibi yasak olan şeylerin (fiilerin) burada yapılması da yasaklanmıştır. Medine’de, bu haram bölgede tartışma, cedelleşme, günah ve kötü olan şeylerle meşgul olma yasaklanmış, burada silah taşımak, kan akıtmak, yeşillikleri koparmak haram kılınmıştır. Tabii ve doğal güzelliklerin de manevî havası korunduğu gibi korunması istenmiştir.
Medine, hicret yurdu olmadan önce ismi Yesrib idi. Peygamber buraya hicret edip, ikamet ettikten sonra buraya ayrı ayrı birkaç isim verildi. Bunlardan en fazla kullanılan isimler, Medine-i Münevvere, Tâbe ve Tayyibe olmuş, Yesrib ismi terkedilmiştir. Hatta âlimler, Yesrib ismin kullanılmasına kerahetle bakmışlardır.
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah, Medine’ye Tâbe adını vermiştir.”[231]
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Medine İslâm’ın kubbesi, iman ve hicret yurdu, helal ve haramın bildirildiği yerdir.”[232]
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Kim üç gün Medine’den uzaklaşırsa, oraya kalbi hasret ve hüzün dolu olarak döner.”[233]
Medine’nin hem havası ve hem de insanı, Mekke’den daha yumuşak ve daha halim ve selimdir. Gerçek sevdalı olup da Peygamber ikliminde bulunduktan ve Medine’yi gördükten sonra orayı özlemeyen, oraya hasret kalmayan yoktur. Medine’yi hep hasretle, sevgi ve saygıyla anar. Gözyaşı dökmeyen gözlerin ise, kalpleri kan ağlar.
Medine’ye olan özlem ve hasreti, Hz. Ömer (r.a.) şöyle dua ederek dile getirir:
“Allah’ım, Senin yolunda şehitlik nasip et,
ölümümü de, Allah’ın Resûlü’nün beldesinde kıl!”[234]
Medine’de Müslüman için hayatında unutamayacağı çok dersler ve ibret sahneleri vardır. Medine’de yeryüzünün en değerli makamı, Ravza-i Mutahhara vardır. Ravza’da namaz kıl ve Nebiyyu Muhterem’e selâm ver. “Benim vefatımdan sonra beni ziyarete gelen, sağlığımda beni ziyaret etmiş gibi olur.” diye buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir.
Medine bir Peygamber diyarı, bir Nebiler Nebisi şehri, şehirlerin sultanıdır. Medine’nin her yerinde bir anı, bir fikir, bir zikir ve bir şükrün ifade edileceği yer mutlaka vardır. Sahabeyi en iyi şekilde tanıma ve onların gönüllerindeki Medine’yi okuma fırsatı ancak Medine ziyaretiyle mümkündür.
Mescid-i Nebevi’nin Fazileti
Bütün mescitler, Allah’ın mukaddes evleridir. Müminlerin Rablerine hususi olarak ibadet ettikleri yerler vardır. Bu mescitlerin kutsiyeti birbirlerinden farklı değildir. Kutsiyet, camii ve mescitlerde bulunan süsleme ve tezyin sanatıyla alakalı değildir. Ancak yeryüzünde bulunan üç yerin, üç mescidin kutsiyeti ve fazileti diğer mescitlerden faklıdır: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Mescid-i Nebi (s.a.s.)...
İmam Nevevi, Mescid-i Nebevi’nin faziletiyle ilgili şunu söylemektedir: “Bu efdaliyet, Mescid-i Nebevi’ye mahsus olan bir şeydir. Bu özelliğe, gerek onun zamanında ve gerekse ondan sonra olsun, Müslüman dikkat ederek, bunu ihya etmelidir.”[235]
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Ancak şu üç mescide yolculuk yapmak için hayvanların semerleri bağlanır. Benim mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa.”[236]
Başka bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Benim bu mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescitlerde kılınan bin namazdan üstündür.”[237] Yani Peygamber mescidini, sair mescitlerden farklı kılan hususiyetler vardır. Orada kılınan namaz, sair mescitlerde kılınan namazlardan çok daha fazla efdaldir. Hiçbir mescit için sefer düzenlenip yola çıkmak caiz değilken, Peygamber mescidi ve diğer iki mescit bundan istisna edilmiştir.
Kur’an’da takva üzerine kurulan mescitle ilgili olarak hakkında ayet bulunan bu mescittir. Bir hadis-i şerifte şöyle geçer: “Ebu Said (r.a.)’dan: Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü (Kur’an’da adı geçen) takva üzerine kurulan mescit, hangi mescittir?” Hz. Peygamber eline bir avuç taş alıp yere attı ve sonra şöyle buyurdu: “İşte Medine mescidi olan bu mescidinizdir.”[238]
Hacca giden çoğu hacılarımız, Medine’de Mescid-i Nebevi’de kırk vakit namaz kılmanın, haccın rükünlerinden biri olduğu, şayet bunda herhangi bir noksanlık olursa, yaptıkları haccın yerine gelmediği inancındadırlar.
Ancak böyle düşünmek, Kur’an ve sünnetten habersiz olunduğu anlamına gelir. Daha önce de zikrettiğimiz gibi, Medine ziyareti, haccın menasikleri - görevleri arasında zikredilmemiştir. Kesinlikle hac göreviyle bir alâkası yoktur.
Enes (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kim bu mescidimde, hiçbir vakit kaçırmadan, kırk vakit namaz kılarsa, ona ateşten bir beraat, azaptan bir beraat, nifaktan da bir beraat yazılır.”[239] Bu hadis-i şerif İmam Ahmed ve Taberanî tarafından rivayet edilmiş, bazı hadisçiler de bu hadisin zayıf bir isnatla rivayet edildiğini zikretmişlerdir.
Bu hadisin zayıf olması, Mescid-i Nebevi’nin faziletinden hiçbir şeyi eksiltmez. Orada namaz kılmanın faziletini, daha önce bahsedilen diğer hadisler de ortaya koymaktadır. Burada farklı olan, kırk vakit olması ile ilgilidir. Ayrıca fıkıh âlimlerimiz faziletli amellerde, zayıf hadisle amel edilebileceğini söylemişlerdir.
Burada yanlış olan, bazılarının bunu farz, diğer bazılarının ise bidat olarak görmeleridir. Bu ibadetin kırk vakit şeklinde sınırlandırılması veya burada kırk vakit namaz kılmak, farz değil sünnettir.
Medine ve Diğer Ziyaret Yerleri
Hac görevini yerine getirdikten sonra veya daha Mekke’ye varmadan önce Medine’yi ziyaret etmek arasında fark yoktur. Medine’ye ulaşıp ikame ettikten sonra Hz. Peygamber’in mescidi olan Mescid-i Nebevi’ye gitmek, Peygamber’in kabrini ziyaret ettikten sonra cemaatle namaz kılmak, sünnettir.
Medine’de bulunduğumuz zamanları mümkün olduğu mertebede namazla, istiğfar ve tevbeyle değerlendirmeliyiz. Peygamber şehrinde, Peygamber ve sahabesini hatırlamalı, yaptıklarını düşünmeli, gittikleri yerleri gezmeli, onların ruhlarını rahmetle şad etmeliyiz.
Bazı hacılarımız, Medine ziyaretinin nerede ise tamamını, alış verişe ayırmaktadır. Bu çarşıdan o çarşıya, bu mağazadan öbür mağazaya dolanıp dururlar. Bunu ta ki aradığı ve satın almak isteği hediyelik eşyaları birkaç riyal aşağıya alıncaya kadar sürdürürler. Yine bir çoğumuz, “Diğer Müslüman ülkelerden gelen hacılarla tanışma ve görüşme imkanınız oldu mu?” sorusuna karşılık ilk verilen cevabımız dil bilmediğimizdir, bunun için bunu yapamadığımızı söyleriz. Ancak alış veriş pazarlığına sıra geldiğinde dil sorunu ortaya çıkmıyor. Bu da, neyi ve niçin önemseyip önemsemediğimize bağlıdır.
Başka münasebetlerle de kitabımızda alış veriş hususuna değindim. Bu bir çoğumuzun ortak sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu işe harcadığımız mal ve zaman, belki birçok haccın menasiklerine bedel gelmektedir. Uğrunda o kadar yorulduğumuz hediyelikleri getirip verdiğimizde de bir çoğunu razı edemiyoruz ve hayal kırıklığına uğruyoruz. Bir şeyi kendilerine hac hediyesi veya hac hatırası şeklinde verdiğimizde surat astıklarını görüyoruz. “Bunun yerine daha güzel, daha değerli bir şey getiremez miydi?” şeklindeki serzenişler ya bizzat yüzümüze karşı ya da içten içe yapılmaktadır.
Hediyeleşmenin faziletine inanıyor ve gönül alma yönüyle faydasız olduğunu söylemiyorum. Ancak bunda çok büyük bir mübalağanın içinde olduğumuzu ve bunun da bizim, hakkıyla bir hac ibadetini yapmamızı engelleyecek seviyelere çıktığını söylemek istiyorum.
Hz. Peygamber efendimiz (s.a.s.) hicret ettiğinde hicret edenlerin ilk durağı olan Kuba’ya geldi.[240] Orada Amr b. Avf’ın evinde misafir olarak kaldı. Kaldığı sürede bir mescit inşa etti ve ilk defa cuma namazını orada kıldı.[241] Mescid-i Kuba’yı ziyaret edip, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Çünkü “Resûlullah (s.a.v.) her cumartesi günü hayvanına binmiş olarak veya yürüyerek (Kuba’ya) gelir, orada iki rekat namaz kılardı.”[242] Başka bir hadis-i şerifte ise “Mescid-i Kuba’da kılınan namaz, umre gibidir.”[243] buyurulmuştur.
Hz. Peygamber’in, eviyle mescidi arasındaki yere Ravza-i Mutahhara denilmiştir. O yer, cennetten bir yer olarak zikredildiğine ve orada kılınan namazın cennette kılınmış gibi kabul edildiğine dair rivayetler vardır. Şu anda, Mescid-i Nebevi’nin genişlemesiyle, Hz. Peygamber’in evi de mescide dahil edilmiştir. Bir hadis-i şerifte Ebu Hüreyre (r.a.), Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Evimle minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim ise, havzımın üstündedir.”[244]
Diğer başka bir rivayette ise Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Bu minberimin temelleri, cennet merdivenleridir.” [245]
Uhud dağının faziletiyle ilgili ise, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Uhud öyle bir dağdır ki, o bizi sever, biz de onu severiz.”[246]
Medine; Mescid-i Nebevi, Mescid-i Kuba, Uhud dağı, Mescid-i Kıbleteyn, Hendek, Bedir ve Cennetü’l-baki… daha nice yerler, nice büyük acı ve tatlı anılarla doludur.
Mescid-i Nebevi’nin inşasında bütün Müslümanlar el birliği ve iş birliği içinde çalışmışlar ve bu mescidin İslâm tarihinde çok büyük bir öneme sahip olmasına vesile olmuşlardır. Bu mescit, herhangi bir mescit değildir; bu mescit, Peygamber mescidi, ensâr ve muhacir kardeşliğinin tesis edildiği yerdir. Peygamber medresesi, öğrencilerine yurt, askerî karargâh ve İslâm devletinin parlamentosu olmuştur. Buraya geldiğimizde nereye geldiğimizi unutmamalıyız.
Müminlerle müşrik Mekkeliler arasında ilk savaşa sahne olan yer Bedir’dir. Müslümanlar, asker sayısı, askerî malzeme ve teçhizatı az olduğu halde dahi bir savaş tekniğini kullanmışlardır. Allah, bu savaşta, müminlere vaat ettiği yardımını melekler ordusuyla teyit etmiş, melekler ise müminlerin saffında kafirlere karşı savaşmışlardır. Müminler büyük bir zafer, müşrik ordusu ise büyük bir mağlubiyet almıştır.
Mescid-i Kıbleteyn… Bu mescide böyle denilmesinin sebebi şudur: Müslümanlar daha önce kıble olarak Mescid-i Aksa’ya yöneliyorlardı. Müminler namazdayken gelen vahiy onlara Mescid-i Haram’a yönelmelerini emrediyordu. Onlar da ile yine namazdayken yüzlerini Mescid-i Aksa’dan, Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) çevirmişlerdir.
Uhud’da ise, hiçbir müminin unutamayacağı ders ve hikmetler vardır. Uhud’da, şehitlerin seyidi, Hz. Hamza, âlemlerin serveri Muhammed Mustafa’nın savaş hatırası, onlarca sahabenin şahadet ettiği savaş sahnesi vardır. Uhud’da okçu tepesi, okçuların tepeden inişleri, destansı anıları vardır.
Uhud’un Bedir savaşı gibi değildir. Bedir’de müşrikler putlarının adına savaşmışlardı, Uhud’da ise Bedir’de kırılan onurlarının tamiri için. Bedir’de Müslümanların az oldukları, kazanılan savaşın sadece Allah’ın inayetinin ve Allah’a tevekküllerinin sayesinde olduğu inancı vardır. Uhud’da ise, Peygamber sözüne muhalefetin neye mal olduğunu gösteren ve tarih boyunca unutulmayan okçuların yaptıkları vardır.
Cennetü’l-baki, on binlere sahabeye kabristan olmuştur. Bu kabristanda gülün gülleri, Peygamber’in kızları, torunu, damatları, hanımları, binlerce ensâr ve muhacir vardır. Bu topluluk, Peygamber iklimini, onun dizinde, onun sohbetinde, onun evinde, onun şefkatli ellerinde buldular. Orada gökteki yıldızlar gibi ümmetin hidayetine vesile olan ve her biri Uhud dağından daha yüce olan Peygamber dostları yatıyor.
HACININ
YOLCULUKTAN DÖNERKEN
GÖZETECEĞİ ADAP
Haccın tüm menasiklerini yerine getirdiğimizden, Allah Teâlâ’nın bize böyle büyük bir nimeti, böyle bir ibadeti nasip ettiğinden dolayı Rabbimize hamd ve sena etmeliyiz. Hac ibadetinin bize kazandırdıklarını, bir bir hesaplamalı, edindiğimiz tecrübe, ders ve hikmetlerin üzerinde uzunca düşünmeliyiz; bunun sevabını zayi edecek hiçbir şeye asla izin vermemeliyiz.
Nereden döndüğümüzü hiç unutmamalı, hal ve hareketlerimize dikkat etmeliyiz. Biz artık eskisi gibi biri değiliz. Allah’a ahdimizi yenileyerek döndük. Dünya sevgisini gönlümüzden silip attık. Herkese daha fazla yardımcı olmak, hayırlı şeylerde öncü olmak, musibet ve belalara karşı sabırlı olmak, Allah’ın verdiği nimetlere karşı daha fazla şükürdar olmak için Rabbimize taahhütte bulunduk.
Müslümanların tüm yaptıkları güzel ve hayırlı şeylere, nezih inançlarına leke sürmeyi kendilerine görev addeden birtakım çevreler, her fırsatta bazı hacı ve hocaların yaptıkları olumsuz davranışları örnek göstererek, hacının ve hocanın şahsında İslâm’ı mahkum etmeye çalışıyorlar.
Unutma ki, senin olumsuz bir davranışın sadece sana mal olmuyor, sadece zararı sana dokunmuyor, bütün Müslümanlar bundan olumsuz yönde etkileniyor ve mahkum ediliyor. Şerefli ve nezih olan İslâm’a iftira etmesinde hiç kimse haklı olamaz ve buna hiçbirimiz fırsat vermemeliyiz.
Bu ibadetin bizim için büyük fırsatlara vesile olduğunu unutmamalıyız. Bu fırsatların başında şunlar gelir: Tüm benliğimizle dünyaya dalmışken, bizi buraya sevk eden sese kulak verdik, gaflet uykusundan uyanarak, Rabbimize lebbeyk dedik. Bu ibadet için yol hazırlığımızı yaptık, daha kutlu sefere çıkmadan, kendimize çeki düzen vermeye, konuşurken bile, daha dikkatli davranmaya, halimizdeki değişikliği elbisemize, oradan da gönlümüze indirgedik, daha şefkatli, daha heyecanlı ve daha bir garip olduk.
Sılasını çektiğimiz peygamberler diyarına, Hz. Muhammed iklimine, sahabe-i güzin toprağına özlemlerimiz arttı. Bir muhabbet seli oluştu gönlümüzde, ufuklarımız dar iken birden onların sevdasıyla genişledi. Daha düne kadar ayağımın dibindeki görmem gerekeni göremiyordum. Ancak bugün, dünden daha önceki hayatımda göremediğim şeyleri görüyorum.
Bizi kendisine davet eden, Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’in, Hz. Hacer’in Allah’a olan sevgilerini,
şeytana karşı birçok siperde kazandıklarını,
zaferlerini, sa’y, gayret ve gözyaşlarını,
tevekkül ve teslimiyetlerini görüyorum.
Hz. Adem’in, Havva annemize kavuştuğu anı,
Hz. İsmail’in, zemzemden içtiği zamanı görüyorum.
Arafat’tan Arasat’a uzanan mahşer yolunu görüyorum.
Mahşerde herkesin kendi derdine düştüğü,
herkesin, “benim halim,
benim hesabım,
benim defterim,
benim mizanım ve benim sıratım” dediğini görüyorum.
Ümmetin bir arayış içinde olduğunu görüyorum.
Her biri kendine biricik şefaatçi olarak kabul ettiği,
âlemlere rahmet,
Muhammed Mustafa’yı arıyor.
Onun şefaat ve şefkat dairesine girmek istediğini görüyorum.
Bütün menasikleriyle Allah ve Resûlü’nün emrettiği şekilde bir hac ibadetini yaptık ve bu haccın Rabbimizin dergahında makbul olduğuna inanıyoruz. Bu haccın makbul olup olmadığını, Rabbimizin bizden razı olup olmadığını hayatımızın kalan zamanlarında bunları anlamamız mümkündür. Bunun tek yolu ise şudur: Yaptığımız ibadetler, bizi Allah’a isyandan uzaklaştırıyorsa, bize günahları nefret ettiriyorsa, ibadete, iyilik ve güzele, Allah’ın emirlerine karşı yakınlaştırıyorsa, bu, Allah’ın bizden razı olduğu anlamına gelir.
Hacca gidip dönen kimsenin, uyması gereken birtakım adaplar vardır. Yolculuktan dönerken, İbn Ömer’den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (s.a.s.)’in bir gazadan, hacdan veya umreden dönerken her yokuşta üç kere tekbir getirdiği ve şöyle dediği anlatılır: “Allah’tan başka ilah yoktur. O’nun ortağı yoktur. Mülk ve hamd O’na mahsustur. O her şeye kadirdir. Rabbimize dönüyoruz, O’na tevbe ederiz, secde ederiz, hamd ederiz. Allah vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti. Sadece o küfür hiziplerini ve gruplarını yenilgiye uğrattı.”[247]
Memleketine ulaşırken, geldiğini yakınlarına bildirmek de sünnettir. Evine geldiğinde, ailesine kavuştuğunda, dua da bulunması, Allah’a iki rekat şükür namazı kılması müstehaptır.
Hacca gidip gelen kişiye şu şekilde dua da bulunmak sünnettir: “Allah haccını kabul etsin, günahını bağışlasın, harcadıklarının yerine yenisini versin.” Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Hacıyı ve hacının kendisi için istiğfar ettiği kişiyi bağışla.”[248]
BİBLİYOGRAFYA
Ana Kaynaklar:
KUR’AN-I KERİM
BUHARİ, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail b. İbrahim İbni’l-Muğire el-Buhari el-Cufi; El-Camiu’s-Sahih; Kahire, Daru’l-Hadis, ts.
MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyin Müslim İbnu’l-Haccac el-Kuşeyri en-Neysaburi; El-Camiu’s-Sahih; Çağrı Yay. İst., 1981
İBN HİŞAM, Ebu Muhammed Abdu’l-Melik b. Hişam b. Eyyub el-Hımyeri, Es-Siretü’n-Nebeviyye, Tahkik: Ömer Abdusselâm Tedmuri, Beyrut, 1989
İBN ŞEYBE, Ebu Bekir Abdullah b. Muhammed b. Ebi Şeybe İbrahim el-Absi el-Kufi; Musannıf Ebi Şeybe; Riyad, 1409
AHMED B. HANBEL, Ebu Abdillah Ahmed b. Muhammed Eş-Şeybani el-Mervezi; Müsned; Beyrut, 1961
EL-AZRAKİ, Ebu’l-Velid Muhammed b. Abdullah b. Ahmed b. Muhammed el-Azraki; Ahbar-u Mekke; Beyrut, 1979
DARİMİ, Abdullah b. Abdurrahman Ebu Muhammed b. El-Fadl ed-Darimi; Sünen-i Darimi; Beyrut, 1407
İBN MACE, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid İbn Abdullah İbn Mace; Sünen; Beyrut, 1975
EBU DAVUD, Ebu Davud Süleyman b. Aş’as b. İshak el-Ezdi es-Sicistani; Sünen; Kahire, 1988
TİRMİZÎ, Ebu İsa b. Muhammed b. İsa b. Sevre es-Sülemi et-Tirmizî; Sünen; Mısır, 1976
NESAİ, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali b. Bahr b. Sinan b. Dinar en-Nesai; Sünen-i Nesai; Beyrut, ts., Diğer baskı ise; Çağrı yay., İstanbul, 1981
Et-TABERİ; Ebu Cafer Muhammed b. Cerir; Tefsiru Taberî; Beyrut, ts.
İBN HiBBAN, Muhammed b. Hibban b. Ebu Hatim et-Temimi el-Busti; Sahihu İbn Hibban; Beyrut, 1993
İBN ŞEBBE, Ebu Zeyd Ömer b. Şebbe en-Numeyri el- Basri; Tarihu’l-Medinetü’l-Münevvere; Cidde, 1979
TABERANÎ, Ebu Kasım Süleyman b. Ahmed; el-Mu’cemu’l-Evsat; Kahire, 1415
İBN NEDİM, Ebu Ferec Muhammed b. İshak b. Ebi Yakub en-Nedim; el-Fihrist; Layıpzık, 1871
HAKİM, Ebu Abdullah Muhammed b. Abdulilah b. Muhammed el-Hakim el-Nisaburi; el-Müstedrek Ale’s-Sahiheyn; Beyrut, 1995
İBN HAZM, Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm el-Endülüsi el-Kurtubi, Cevamiu’s-Sire; Mısır, 1936
El-BEYHAKİ, Ahmed b. Hüseyin b. Ali b. Musa Ebu Bekir el-Beyhaki; Sünen-i Beyhaki el-Kübra; Mekke, 1994
İMAM GAZALİ, Hüccetu’l-İslâm Zeynü’d-Din Muhammed b. Muhammed b. Ahmed b. Hamid; İhyau Ulumi’d-Din; İstanbul, 1992
KURTUBİ, Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd el-Kurtubi; Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an; Daru’l-Fikr, ts.
ZEHEBİ, Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebi; Siyer-i Alamü’n-Nübela; Risale, Beyrut, 1413
ZELA’İ, Abdullah b. Yusuf Ebu Muhammed el-Hanefi; Nasbu’r-Raye; Mısır, 1357
İBN KESİR, İsmail b. Umer Dimeşki; Tefsir Kur’ani’l-Azim; Beyrut, 1983
EL-HEYSEMİ, Ali b. Ebu Bekir; Mecmeu’z-Zevaid; Kahire, 1407
İBN MANZUR, Ebu Fadl Cemaleddin Muhammed b. Mukrim; Lisanu’l-Arab; Beyrut, ts.,
İBN HACER EL-ASKALANİ, Ahmed b. Ali b. Hacer Ebu Fadl El-Askalani el-Şafii; Fethu’l-Bari; Beyrut, ts.
İMAM MALİK, Malik b. Enes; Kitabu’l-Muvatta’; Beyrut, 1988
SENAİ, Muhammed b. İsmail; Subulu’s-Selâm; Beyrut, 1379
İMAM NEVEVİ, Ebu Zekeriya Yahya b. Şeref en-Nevevi el-Dimeşki; Riyadu’s-Salihin; Riyad, 1989
İMAM NEVEVİ, Ebi Zekeriya Yahya b. Şeref el-Nevevi el-Dimeşki; Şerh Sahihi Müslim, Beyrut, 1987
İMAM NEVEVİ, Ebu Zekeriya Yahya b. Şeref en-Nevevi el-Dimeşki; Kitabu’l-İdah fi Menasiki’l-Hac ve’l-Umre; Tah. Abdulfettah Hüseyin Rave el-Mekki; Mekketu’l-Mükerreme, 1997
EŞ-ŞEVKANİ, Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkani; Neylu’l-Evtar Şerhu Münteka’l-Ahbar min Ahadis Seyyidi’l-Ahyar; Beyrut, ts.
İBN TEYMİYYE, Takiyyüddin İbn Teymiyye el-Harrani; Mecmu’ Fetava İbn Teymiyye; Haz. Abdurrahman b. Kasım el-Temimi; Riyad, ts.
İBN HUMAM, Kemaleddin Muhammed b. Abdülvahid; Şerhu Fethi’l-Kadir; Beyrut, ts.
ER-REMELİ, İbn Şehabeddin er-Remeli el-Ensari; Nihayetü’l-Muhtaç ila Şerhi’l-Minhac; Mısır, 1967
İBN KAYYIM EL-CEVZİ, Muhammed b. Ebu Bekr b. Eyyub el-Dimeşki İbn Kayyım el-Cevzi; Medâricu’s-Salikin; Terc: Kom. Ali Ataç, İstanbul, 1990
MANSUR, Ali Nasıf; Et-Taç, İstanbul, ts.
İBN KUDAME, Muhammed b. Ahmed el-Hanbeli; el-Muğni; ts.; y.y.,
İBN RÜŞD, Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd el-Hafid; Bidayetu’l-Müctehid fi Nihayeti’l-Muktesid; Daru’l-Fikr, b.y.y., ts.y.
EL-MECDÜDDİN, Ebu’l-Berekat, b. Teymiyye; el-Münteka min Ahbari’l-Mustafa; Riyad, 1982,
İBN ARABİ, Ebi Bekr Muhammed b. Abdullah İbn Arabi; Ahkamu’l-Kur’an; Beyrut, ts.
EL-BEHUTİ, Mansur b. Yunus el-Behuti, Ravdi’l-Murbi’; Beyrut, 1985
EL-CEZERİ, Abdurrahman el-Cezeri; el-Fıkh ala Mezahibi’l-Arba’a; Beyrut, 1986
EL-KERDİ, Muhammed b. Süleyman el-Kerdi el-Medeni eş-Şafii; Kurretu’l-Ayn bi Fetava Ulemai’l-Haremeyn; Diyarbakır, ts.
EL-KURTUBİ, Ebu Umer b. Abdülber el-Kurtubi; Kitabu’l-Kafi fi Fıkhı’l-Maliki; Mısır, 1979
Diğer Kaynaklar:
YAZIR, Elmalılı Hamdi Yazır; Hak Dini Kur’an Dili; İstanbul, ts.
SAİD Nursi, Emirdağ Lahikası; İstanbul, ts.
SAİD Nursi, Mektubat; İstanbul, 1991
MEVDUDİ, Ebu Ala Mevdudi; Tefhimu’l-Kur’an; Terc: Komisyon, Muhammed Han Kayani, İstanbul, 1996
ZUHAYLİ, Vehbe Zuhayli; el-Fıkhu’l-İslâmi ve Edilletuhu; Şam, 1988
ADEM Saraç; Gülün Gülleri; İstanbul, 2001
YAVUZ, A. Fikri; İslâm İlmihali; İstanbul, 1977
ABDULBAKİ, Muhammed Fuad; El-Mu’cemu’l-Müfehres Li Elfazi’l-Kur’an; İstanbul, 1982
ATEŞ, Süleyman; Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali; İstanbul, 1988
HAMİDULLAH, Muhammed; İslâm’a Giriş; Kuveyt, 1973
ET-TABBARA, Afif Abdulfettah; Ruhu’d-Dini’l-İslâmi; Beyrut, 1998,
SEYYİD Sabık; Fıkhu’s-Sünne; Beyrut, 1985
AFZALUR RAHMAN, Siret Ansiklobedisi; İst. 1996
ALİ Şeriati; Hac; Terc: Mustafa Çoban; İstanbul, 1988
İslâm Ansiklopedisi; Şamil Yayınları, İstanbul, “Hac” Maddesi
NECİP FAZIL Kısakürek; Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler; İstanbul, ts.
ÖMER Nasuhi Bilmen; İslâm İlmihali; İstanbul, ts.
SEYYİD Kutub; Fi Zilali’l-Kur’an; Terc: Komisyon, (M. E. Saraç vdğ.), Hikmet Neşr. İstanbul, ts.
VEHBİ Ünal; Peygamber Efendimizin Vedâ Hutbeleri; İstanbul, 1998,
ER-RUDANİ; Muhammed b. Süleyman; Cemu’l-Fevaid; Terc: Naim Erdoğan, İstanbul, ts.
MUSTAFA İslâmoğlu; Hac Risalesi; İstanbul, 1988
MUHAMMED Esed; Mekke’ye Giden Yol; Terc: Cahit Koytak, İstanbul, 1998,
SAİD Havva; el-İslâm; 1981, Beyrut,
ŞELTUT, Muhammed; Fetava; Beyrut, 1988
MEHMET Bayyiğit; Sosyo-Kültürel Yönleriyle Türkiye’de Hac Olayı; Ankara, 1988
MEHMET Alagaş; Rahmete Yolculuk; İzmir, 1999
VECDİ Akyüz; Mukayeseli İbadetler İlmihali; İstanbul, 1995
CELAL Yıldırım; Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri; Konya, 1992
[1] Mehmet Bayyiğit, Sosyo-Kültürel Yönleriyle Türkiye’de Hac Olayı, Ankara, 1998, s. 138
[2] Alex Haley, Malkoml X, Çev. Yaşar Kaplan, İstanbul, 1984, s. 685
[3] Ebu Fadl Cemaleddin Muhammed b. Mukrim İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut, ts., II/226
[4] Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş, Kuveyt, 1973, 107
[5] Kemâleddin İbn Hümâm, Şerhu Fethi’l-Kadir, Beyrut, ts., II/317
[6] Afif Abdulfettah Tabbara, Ruhu’d-Dini’l-İslami, Beyrut, 1998, s. 260
[7] Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, Beyrut, 1985, I/682
[8] Al-i İmran, 3/97
[9] Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, Şam, 1988, III/9
[10] Al-i İmran, 3/97
[11] Bakara, 2/196
[12] Hac, 22/27-28
[13] Buharî, Sahih, Kitabu’l-İman, 1,2; Müslim, Sahih, Kitabu’l-İman, 19-22; Bkz. Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkani, Neylu’l-Evtar Şerhu Munteka el-Ahbar min Ahadisi’l-Ahyar, Beyrut, ts. IV/312
[14] Müslim, Nesaî ve Ahmed rivayet etmişlerdir. Neylu’l-Evtar, IV/312
[15] Müslim, Nesaî ve Ahmed, rivayet etmişlerdir. Neylu’l-Evtar, IV/315
[16] Maide, 5/101
[17] Bakara, 2/67-71
[18] Hucurat, 49/14
[19] Bakara, 2/196
[20] Ebu Muhammed b. Ahmed b. Muhammed İbn Kudame, y.y., ts., el-Muğni, III/201
[21] Muhammed Reşid Rıza, el-Menar, Beyrut, ts., II/217
[22] Tirmizî, Sünen Kitabu’l-Hac, 2; Nesaî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 6
[23] Yahya b. Şeref el-Nevevi, el-İdah fi Menasıkı’l-Hac ve’l-Umre, Tahkik; Abdulfettah Hüseyn Rave el-Mekki, Beyrut, 1997 s. 93
[24] Muhammed b. Muhammed b. Ahmed İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid fi Nihayeti’l-Muktesid, Beyrut, ts. II/159-160
[25] İmam Beyhaki, IV/348; İmam Şafii, Müsned, I/281 Hadis no: 737
[26] İmam Nevevi, el-İdah, s. 92
[27] İbn Kudame, el-Muğni, III/218,241; İmam Nevevi, el-İdah, s. 92
[28] İbn Rüşd, Bidaye, II/157
[29] Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, İst., 1994, III/410
[30] a.e., a.y.
[31] Bakara, 2/196
[32] Al-i İmran, 3/97
[33] Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 3, 812; Bu hadise benzer, Darumi de rivayet etmiştir. Bkz. II/28-9
[34] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, Hadis no: 1729; Ahmed, Müsned, I/312
[35] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, Hadis no: 1732
[36] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, 5; İbn Mace, Sünen, Menasik, 1
[37] Al-i İmran, 3/185
[38] Darumi, Sünen, Mukaddime, 46, Kütübü’t-Tis’a, Çağrı Yay. İst. 1981, XIX/139
[39] İbn Rüşd, Bidayetu’l-Müctehid, II/173
[40] İmam Nevevi, el-İdah, s. 132
[41] a.e., a.y.
[42] a.e., a.y., II/178
[43] Bakara, 2/196
[44] a.g.e., a.y.
[45] Mansur Ali Nasıf, et-Taç, II/123
[46] Zuhayli, IV/88
[47] Muhammed b. Ahmed b. Kudame, el-Muğni, ts.; y.y., III/202; İbn Rüşd, Bidayetu’l-Müctehid, II/178
[48] Zuhayli, IV/88
[49] İbn Rüşd, Bidayetu’l-Müctehid, II/178
[50] Hac, 22/26-29
[51] İmam Nevevi, Kitabu’l-İdah fi Menasiki’l-Haccı ve’l-Umre, s.35
[52] Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 2; Nesaî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 6; İbn Mace, Sünen, Menasik, 3
[53] Buharî, Sahih, Kitabu’l-Cihad, 1; Hac, 4, 34, 102; Müslim, Sahih, Kitabu’l-İman, 135, 140
[54] Zuhayli, III/ 11
[55] Nesaî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 4; İbn Mace, Sünen, Menasik, 3
[56] İbn Mace, Sünen, Menasik, 5
[57] İbn Huzeyme, sahih, 2516; el-Hakim Müstedrek I/441
[58] Mustafa İslamoğlu, Hac Risalesi, İstanbul, 1998, s. 20
[59] Afzalu’r-Rahman, Siret Ansiklopedisi, İst. 1996, V/179
[60] Afzalur Rahman, a.e., ay.
[61] Afzalur Rahman, Siret Ansiklopedisi, V/179
[62] Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 2; Nesaî, Sünen, Kitabu’l-Hac, 6
[63] Hac, 22/27
[64] Ali Şeriati, Hac, s.169-170
[65] Hac, 22/27
[66] İbn Rüşd, Bidayetu’l-Müctehid fi Nihayeti’l-Muktesid, Daru’l-Fikr, b.y.y., ts.y., I/233
[67] İbn Humam, Şerhu’l-Fethi’l-Kadir, II/120; Bkz. İbn Kudame, el-Muğni, III/218-222
[68] Ebu Davud, Sünen, Hudud, 17; İbn Mace Sünen, Talak, 15
[69] Al-i İmran, 3/97
[70] Kurtubi, Ahkam, IV/147
[71] Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, III/424
[72] Darekutni ve Cabir rivayet etmiştir. Neylu’l-Evtar, IV/321
[73] Hadisi Tirmizî rivayet etmiştir. Neylu’l-Evtar, IV/321
[74] Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, s. 107
[75] Buharî ve Müslim rivayet etmiştir; Şevkani, Neylu’l-Evtar, IV/290
[76] Şevkani, Neylu’l-Evtar, IV/491
[77] Zuhayli, IV/42
[78] Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî Sünen’lerinde bu hadisi zikretmişlerdir. Tirmizî, 527
[79] Ebu Davud ve Tirmizî, rivayet etmiştir. Zuhayli, IV/195
[80] Zuhayli, III/453
[81] Bakara, 2/189
[82] Bakara, 2/197
[83] Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd el-Kurtubi, Ahkamu’l-Kur’an, Daru’l-Fikr, ts., I/238,
[84] İbn Kudame, el-Muğni, III/232
[85] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, H.no: 1970
[86] el-Haşr, 7/59
[87] Necm, 3/53
[88] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, H.no: 1970
[89] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, H.no: 1949; Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-Hac, Hadis no: 889-90; Nesaî, Sünen, Kitabu’l-Menasik, Hadis no: 211; İbn Mace, Sünen, Hadis no: 3016
[90] Bkz. İmam Nevevi, Kitabu’l-İdah, s. 114
[91] Bakara, 2/197
[92] İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi Buharî, III/463; Muhammed Reşid Rıza, el-Menar, Beyrut, ts., II/226
[93] Buharî, Sahih, Kitabu’l-Hac, 7, 9 11, 12; Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 11-12; İbn Mace, Sünen, Kitabu’l-Menasik, I/972, Hadis no: 2914
[94] İbn Mace, Sünen, Kitabu’l-Menasik, I/973, Hadis no: 2915
[95] İslam Ansiklopedisi, Şamil yayınları, İst. Hac maddesi.
[96] İmam Nevevi, Kitabu’l-İdah, s. 124
[97] Said Havva, İslam, 1981, Beyrut, I/191
[98] Beyyine, 98/5
[99] Buharî, Bed’ul-Vahy, 1/1; Müslim, İmare, 115, 1907
[100] Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-Hac, III/274; Hadis no: 948; İbn Mace, Sünen, Hadis no:2975
[101] Hac, 22/27-28
[102] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, H.no: 1970
[103] Buharî, Sahih, Kitabu’l-Hac, 26, Libas, 69; Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 147, 269, 271
[104] Nesaî, Sünen, Kitabu’l-Menasik, 229; İbn Mace, Menasik, 69
[105] Adem Saraç, Gülün Gülleri, İst. 2001, s. 262
[106] Bakara, 2/285-286
[107] Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, s.107
[108] Al-i İmran, 3/96
[109] Muhammed Hamidullah, a.e., a.y.
[110] Afif Abdulfettah Tabbara, Ruhu’d-Dini’l-İslami, Beyrut,1998, s. 259
[111] Bakara, 2/127
[112] Bakara, 2/128
[113] Bakara, 2/129
[114] Bakara, 2/130
[115] Bakara, 2/131
[116] Bakara, 2/132
[117] Bakara, 2/125
[118] Al-i İmran, 3/96
[119] Al-i İmran, 3/97
[120] Hac, 22/78
[121] Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol, s. 411-412
[122] Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol, s.410
[123] Necip Fazıl Kısakürek, Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler, İst. Ts., s. 35
[124] Necip Fazıl, a.e., s. 36
[125] Zuhayli, IV/28
[126] Hac, 22/29
[127] Buharî, Hac, 145; Müslim, Hac, 285
[128] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri, Konya 1992, IV/299
[129] Zuhayli, IV/29
[130] Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 379; Ebu Davud, Sünen, 2002; İbn Mace, Sünen, 3070
[131] İmam Malik bu rivayete yakın bir şekilde zikretmiştir. Muvatta’, Kitabu’l-Hac, 120
[132] Bkz., Tevbe, 9/112
[133] Nesaî, Sünen, Menasik, 145, V/226; Tirmizî, Sünen, Hadis no: 877
[134] İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi Buharî, Beyrut, ts., III/463
[135] a.e., a.y.
[136] Tirmizî, Sünen, Hadis no: 961
[137] Tirmizî, Sünen, Hadis no: 878
[138] Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, s. 109; Afzalur-Rahman, Siret Ansiklopedisi, IV/ 178
[139] Terğib, II/194; Rudani, Hadis no: 3654, II/163
[140] Ömer Nasuhi Bilmen, İslam ilmihali, s. 374
[141] Buharî, Sahih, Kitabu’l-Hac, 50, 1597; İmam Malik, Muvatta, Hadis no: 54, s. 342
[142] İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi Buharî, III/463
[143] Zuhayli, IV/32
[144] a.e., a.y.
[145] İmam Nevevi, el-İdah, s.245
[146] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri, IV/257
[147] Bakara, 2/125
[148] Tirmizî, Sünen, Hadis no: 878
[149] Seyyid Kutup, Fizilali’l-Kur’an, I/241
[150] a.e., a .y.
[151] Bakara, 2/129
[152] Bakara, 2/126
[153] Bakara, 2/127
[154] Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, s. 110
[155] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri, Konya, 1992, IV/ 331
[156] Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiştir. C. Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri, IV/331
[157] Taberanî, Hadis no: 5712, Nureddin Ali b. Ebi Bekr el-Heysemi, Mecmau’z-Zevaid ve Menbau’l-Fevaid, Beyrut, 1994, III/621; Rudani, Hadis Külliyatı, II/168
[158] Rudani, II/169; Mecma’, III/286
[159] İbn Mace, Sünen, Menasik, 78, 3061
[160] İbn Mace, Sünen, Hadis no: 3062
[161] A. Şeriati, Hac, s. 73
[162] Buharî, Sahih, Kitabu’l-Hac, 76, 1636
[163] el-Mecdüddin Ebi Berekat b. Teymiyye, el-Münteka min Ahbari’l-Mustafa, Riyad, 1982, II/289
[164] Bakara, 2/158
[165] Ahmed, Müsned; Neylu’l-Evtar, V/50
[166] Kurtubi, Ahkam, II/180
[167] a.e., II/178
[168] Bakara, 2/158
[169] Bakara, 2/158
[170] Bkz. Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, Terc:Komisyon, (M.E.Saraç vdğ.), Hikmet Neşr. İst., I/311
[171] Vehbi Ünal, Peygamber Efendimizin Veda Hutbeleri, İst, 1998, s. 32
[172] A. Şeriati, Hac, s. 70
[173] İmam Nevevi, el-İdah, 279
[174] Kurtubi, Ahkam, II/415
[175] Zuhayli, IV/52
[176] İmam Malik, Muvatta, Kitabu’l-Hac, 166, Beyrut, 1988, I/388
[177] Zuhayli, a.g.e., IV/52
[178] Muhammed b. Süleyman er-Rudani, Cemu’l-Fevaid, Terc: Naim Erdoğan, İst., ts. II/120
[179] Cem gecesi, Müzdelife’de geçirilen geceye denir.
[180] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, Hadis no: 1949 Kahire, 1988, II/203
[181] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, I/162
[182] İbn Rüşd, Bidaye, I/254
[183] Zuhayli, a.g.e, IV/53
[184] İmam Nevevi, el-İdah, 277-279
[185] Kurtubi, Ahkam, II/419
[186] Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol, Terc: Cahit Koytak, İstanbul, 1998, s. 416
[187] Said Nursi, Emirdağ Lahikası II, İst. ts., Envar Neş., s. 102
[188] Said Nursi, Mektubat, İst., 1991, s. 168
[189] Müslim, Sahih, no: 149; İmam Malik, Muvatta,Hac, no:166
[190] Kurtubi, Ahkam, II/425
[191] Bakara, 2/198
[192] Ebu Davud, Sünen, no: 1950; Tirmizî, Sünen, no: 891; Nesaî, Sünen, Menasik, 211, İbn Mace, Sünen, no: 3016
[193] Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, IV/63
[194] Namazın kısaltılmasına “kasr”, iki namazın birleştirilmek sûretiyle birlikte kılınmasına da “cem” denilir. Namazı vakti dolmadan diğer bir namazdan sonra kılmaya “takdim” ve başka bir vakte erteleyerek diğer bir namazdan sonra kılmaya “te’hir” denilir.
[195] Kurtubi, Ahkam, II/423
[196] Zuhayli, IV/64
[197] Kurtubi, Ahkam, II/421
[198] Bakara, 2/198
[199] Taberanî, Mu’cem, III/264
[200] Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol, Terc: Cahit Koytak, İstanbul, 1998, s. 417
[201] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, H. no: 1970
[202] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Menasik, H. no: 1970; Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-Hac, H.no: 987; İmam Ahmed, Müsned, III/319
[203] Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, IV/78
[204] Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 314
[205] İbn Kudame, el-Muğni, III/449
[206] İbn Rüşd, Bidayetu’l-Müctehid, II/235; İmam Nevevi, el-İdah, 323; Muhammed Şeltut, el-Fetava, Beyrut, 1988, s.168; Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, IV/150; A. Fikri Yavuz, İslam İlmihali, s. 328
[207] Hac, 22/36
[208] Hac, 22/37
[209] Mevdudi, Tefhim, III/368
[210] a.e., a.y.
[211] Maide, 5/27
[212] Bakara, 2/196
[213] Maide, 5/2
[214] Hac, 22/33
[215] Ebu Davud, Sünen, 1937; İbn Mace, Sünen, 3048; İmam Malik, Muvatta’, Hac, 178, 393
[216] İmam Nevevi, el-İdah, s.337
[217] a.e., a.y.
[218] Saffat, 37/100
[219] Saffat, 37/103
[220] Saffat, 37/106-109
[221] Hac, 22/29
[222] Kurtubi, Ahkam, XII/49
[223] Buharî, Sahih, Vüdu, 33; Müslim, Sahih, Hac, 223, Ebu Davud, Sünen, no: 1981
[224] Buharî, Sahih, Menasik; 127, Müslim, Sahih, Hac, 316
[225] Ebu Davud, Sünen, Hadis no: 1999
[226] Haşr, 59/7
[227] Peygamber döneminde bir ölçü birimidir.
[228] Buharî, Sahih, Kitabu’l-Buyu’, 53/1; Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 454
[229] Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 475; Ahmed, Müsned, III/ 34,47
[230] Buharî, Sahih, Fedailu’l-Medine, 9; Müslim, Sahih, Fiten, 123
[231] Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 49
[232] Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, II/436
[233] Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, II/332
[234] Tirmizî, Sünen, 907
[235] İmam Nevevi, Şerhu Sahihi Müslim, IX/166, Beyrut, 1987
[236] Buharî, Sahih, Fadlu’s-Salat fi Mescidi Mekke ve’l-Medine 6; Tirmizî, Sünen, 326
[237] Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 505; Nesaî, Sünen, Mesacid, 7/1; Malik, Muvatta’, Kıble, 9
[238] Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 514; Tirmizî, Sünen, 3099
[239] Ahmed, Müsned, III/155; Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, II/326; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IV/8
[240] Martin Lings, Hz. Muhammed’in Hayatı, İstanbul, 1983, s. 172
[241] İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebevviye, Beyrut, 1989, II/136
[242] Buharî, Fadlu’s-Salat fi Mescidi Mekke ve’l-Medine, 4, II, 57; Müslim, Hac, 515-517
[243] Tirmizî, 324, İbn Mace, 1411
[244] Buharî, Sahih, Fadlu’s-Salat fi Mescidi Mekke ve’l-Medine 5, 11, 57; Müslim, Sahih, Kitabu’l-Hac, 502
[245] Nesaî, Sünen, Mesacid, 7/4
[246] Buharî, Sahih, Meğazi, 26/12
[247] Buharî ve Müslim, İbn Ömer’den rivayet etmişlerdir. Zuhayli, IV195
[248] Hakim, Müstedrek, I/441
İslami Okul Okulların En Önemlisi