Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - Tevbe24 - Kucuk

 

 

 


 


m

Mizanpaj

Ofis Ev

 

Kapak Tasarım

Ahmet Mayalı

 

Baskı

Kilim Matbaası

 

1. Baskı, Ekim 2005

 

Misyon Yayınları

Bir Beka Yayıncılık Ltd. Şti.

Organizasyonudur.

 

MİSYON YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.- Faks: 0212 512 51 66 – 512 45 43

Cağaloğlu / İstanbul


 

 

L

YÜKSEL YILMAZ

 

MİSYON


 

Yüksel Yılmaz

1973 Malatya, Keferdes doğumlu. İlk ve orta öğ­retimini İstanbul'da tamamladı. Şu an bilgisayar teknolojileri ve programlama ön lisans 1.sınıfta. Evli ve 2 kız babası.

İletişim:

yukselyilmazz@yahoo.com

yukselymaz@hotmail.com

http://yukselymaz.tripod.com


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ ................................................................................ 9

GİRİŞ ................................................................................ 11

NÜZUL SEBEBİ .................................................................. 14

SEVGİ ANLAM VE MAHİYETİ ........................................... 16

Sevgi Kavramı .......................................................... 16

İslamda Sevgi ........................................................... 16

Sevgide Sıralama ...................................................... 19

Sevgide Tercih .......................................................... 21

HAYATIMIZA BİR BAKIŞ ................................................. 26

Dünyaya Bakışımız ................................................... 26

Hayatımızdaki Bağlar ............................................... 29              

Hayatımızdaki Egemen Ölçü ..................................... 32

Hayatımızda Hangisi Daha Önemli? ........................... 33

Makam ve Mevki Sahipleri ........................................ 36

Tevhid İnancında Tercih .......................................... 38

Hayatlarında Tercihte Bulunan Bazı Sahabeler ......... 40

Mus’ab bin Umeyr ........................................... 40

Sa’d bin Ebi Vakkas .......................................... 41

Hz.Ebu Bekir ................................................... 42

İSLAMİ KİMLİK SAHİBİ OLMAK ...................................... 44

İslami Kimlik ............................................................ 44

İslami Şahsiyet ........................................................ 47

DÜNYEVİ SEVGİLERİMİZ ................................................ 52

BABALARIMIZ ANALARIMIZ KARDEŞLERİMİZ ..... 52

Şer’i Ölçüsü ..................................................... 52

Şer’i Sınırların Aşılması ................................... 57

EŞLERİMİZ VE ÇOCUKLARIMIZ .............................. 59

Şer’i Ölçüsü ..................................................... 59

Şer’i Sınırların Aşılması.................................... 61              

AKRABALAR............................................................ 66

Şer’i Ölçüsü ..................................................... 66

Şer’i Sınırların Aşılması ................................... 67

MALLAR.................................................................. 70

Şer’i Ölçüsü ..................................................... 70

Şer’i Sınırların Aşılması ................................... 72

KESADA UĞRAMASINDAN KORKTUĞUMUZ TİCARET 76

Şer’i Ölçüsü ..................................................... 76

Şer’i Sınırların Aşılması ................................... 80

MESKENLER ............................................................ 86

Şer’i Ölçüsü ..................................................... 86

Şer’i Sınırların Aşılması ................................... 87

ALLAH VE RESULÜNDEN SEVİMLİ OLMAK ..................... 90

Allahı Sevmek .......................................................... 90

Allahtan Sevimli Olmak ............................................ 95

Allahtan Korkmak .................................................... 97

Resulullahı Sevmek................................................. 101

Resulullahtan Sevimli Olmak .................................. 104

ALLAH YOLUNDA CİHADDAN SEVİMLİ OLMAK ............ 114

Cihad ...................................................................... 114

Allah Yolunda Cihad ............................................... 115

Allah Yolunda Cihadın Hükmü................................. 115

Cihadın Amacı ........................................................ 116

Hz.Ali (r.a.)nin Konuşması ..................................... 120

FISK(FASIK) ................................................................... 124

MÜFESSİRLERİN GÖRÜŞLERİ ......................................... 126

KAYNAKLAR .................................................................. 135

 


 

TEVBE/24

قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنْ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

 (Resulüm! Bu müminlere) de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz ve sair akraba­larınız, kazandığınız mallarınız, kesata uğramasın­dan korktuğunu alış-verişleriniz ve hoşlandığınız evler/villalar size Allah ve onun Peygamberi ve onun yolunda cihat etmekten daha sevimli ise o takdirde Allah’ın emri/azabı gelinceye kadar bek­leyin görürsünüz, (Allah’ın emrini yerine getir­mekle, bu sevimli gördüğünüz şeylerin arasındaki farkı anlarsınız.) Allah, fasıkları doğru yola hidayet etmez.



 

ÖNSÖZ

 

Hamd, âlemlerin rabbi ve mabudu olan, kendisinden başka ilah olmayan, yaşamımızla ilgili kanunları koyan, helal ve haramlarımızı belirleyen, yolunda ölmeye en layık olan, güç ve kuvvet sahibi olan, günahlarımızı bağışlayan, ol demesiyle her şeyi yapabilen, insana her şeyden daha sevimli olan, yerin ve göğün tek hâkimi olan Allah’a mahsustur.

Salât ve selam, âlemlerin kendisi için yaratılmış olan, bu dinin kurucusu, bu dinin ilk öğretmeni, ilk davetçisi, ilk kumandanı, ilk başkanı(halife) olan, bu din için her türlü sıkıntı ve acıya katlanan, bizim için günlerce evinde ağlayan, sıkıntı duymamız ona zor gelen son peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.) üzerine olsun. O’nun ehli beytine ve âline olsun.

Allah’ın rahmeti ve bereketi, Resulullah(s.a.v.)’ın yakın arkadaşları olan Sahabeyi Kirama, Raşid halifelere, bu dinin ilk şehidlerine, ilk hicret edenlerine, ilk gazveye çıkanlarına, ilk savaş meydanına çıkanlarına, ehli suffaya, bu dinin yardımcıları olan Ensara, bu dinin en olgun insanları olan muhacire, bu din için gece gündüz demeden ilimle meşgul ve cihad eden tabiine, mezhep imamlarının üzerine olsun.

Allah’ın rahmet ve bereketi, tabiinden bu yana bu din için mücadele edenlerin, bu yolda şehid olanların, zalim idarelere karşı hakkı haykıranların, zulüm ve işkencelere katlananların, islam devletinin halifelerinin(zalim de olsalar),Şeyh Şamilin, Şeyh Saidin, Saidi Nursinin, Seyyid Kutubun, Hasan el-Benna­nın, Abdulkadir Udeh’in, Ahmet Yasin’in, Mevdudi’nin, Metin Yüksel’in, Abdullah Azzam’ın, Zeynep Gazzali’nin, Bosna’da, Çeçenistan’da, Filistin’de, Moro’da, Afganistan’da, Irak’ta ve dünyanın herhangi bir coğrafyasında bu din için mücadele edenlerin ve şehid olanların üzerine olsun.


 

GİRİŞ

 

Dünya hayatımızda kendi kendimize sorduğumuz sorular vardır. ben kimim? Biz kimiz? Niçin varız? Bu sorulara cevap bulduktan sonra başka sorular gelmeye başlar. Benim yerim nere? Ben kimlerdenim? Var oluşumun gereğini yerine getiriyor muyum? Bu sorular binlerce çoğaltılabilir. Ama asıl üzerinde durmak istediğim bu hayatta biz kimin safındayız

Hayatımızı ikame eden helal ve haramların (kanunları) kaynağı nedir? Yaşamamızı biçimlendiren helal ve haramları (kanunların) koyan kim? Yoksa kendimiz mi? anamız babamız mı? Eşimiz mi? Ticari gelirimiz mi? Beşeri ideolojiler mi? Yerin ve göğün hakimi olan Allah teala(c.c)mı?

Yaşamımızı biçimlendiren eğer Allah(c.c)ise dünya hayatında değer verdiğimiz şeyler karşısındaki tavrımız nasıl olmalıdır. Tercih noktasında yanlışa düşebilir miyiz? İşte bu yüzden tercihler noktasında çok önemli olan bir ayeti ele almak istedim. Tevbe-24.

Bu ayeti kerime bizi öylesine düşündürüyor ki; Acaba ben bu vasıflardan birine mensup muyum. Bende kalıntıları var mı yada ben gerçekten ayetin muhatabı mıyım.. Bazan okumaktan çekindiğimiz yada tefekkür etmekten kaçtığımız bir ayeti kerime. Çünkü bu vasıflara sahip olmaktan kor­kuyoruz. Hayatımızda değerler olarak aldıklarımız yada adını bizim değerli koyduğumuz durumlar.


Yaşantımıza hakim olan duygu ve düşünceler, bizim için nelerin sevimli nelerin ikinci derece sevimli olduğunu belirlerler. Sevimli olan şeyler nelerdir? insan neleri sever,nelerin uğruna mücadele eder.Sevdiğimizi sandığımız şeyler gerçekten sevilecek şeyler mi?Bu sorulara verilecek cevap;hayata bakışımızı belirleyen kaynak nedir?Sorusudur.Bilgiyi nerden alıyoruz,

Bilgi mi bizi yönlendiriyor yoksa bilgiyi biz mi yönlendiriyoruz. Tüm bu yaklaşımlara verilecek cevabın yeri Tevbe-24.

İnsanoğlu sevdikleri için ne mücadeleler vermektedir. Onları korumak ve kollamak için canını bile feda edebilmek­tedir. Onlarla ilişkilerini bir anda koparmayan, en kötü durumda bile katlanılan bu sevgi, Allah ve resulünü daha çok sevmeyi tercih durumu vuku bulduğunda zayıf kalmaktadır. En basit örnekle izah etmek gerekirse; eşiyle kavga eden, geçimsiz bir evlilik geçiren insan sabredebilmektedir. Fakat Allah yolunda mücadele eden bir cemaatte, fikir ayrılıkları yüzünden sabretmeden cemaatten ayrılabilmektedir. Eşinden ayrılmasına engel olan bu sevgi, bu bağ Allah yolunda mücadelede de devam etmelidir.

Gerçekten hayatımızdaki sevgi kavramları, bizim hayatta ne gibi bağlara sahip olduğumuzu ortaya koyar. Bir insana “neleri seversin” diye sorduğumuzda alacağımız cevapların ilk sıralarını dünya ile ilgili olduğunu görürüz. Bunu hemen deneyin yanınızdaki arkadaşınıza sorun. Bunun sebebi nedir? Yada bir insana “en çok neyi istersin.”diye sorduğumuzda da yine ilk sıraları dünya ile ilgili şeyler alır. Bunun sebebi; insanın hayata bakış açısının ne olduğudur. İnsanın dünyayla olan bağının gücü mü.? Yoksa ahirete olan bağının zayıflığı mı? İnsanın hayatla olan bağının en kuvvetli olduğu seçenek, sıralamayı belirlemektedir. Muhakkak bu sorulara doğru cevaplar verenler olacaktır. İnşallah bizlerde onlardan oluruz.

Kitabımda Tevbe-24 ayetini sevgi nedir? sevginin sınırları nelerdir? neleri severiz? neleri sevmeliyiz? neler bizi sever? Sahabenin hayatındaki sevgi ve tercihleri neler? Tefsir alimleri bu ayeti nasıl yorumladılar? Bizi derinden etkileyen bu ayet bizim hayatımızın hangi noktasında?

Tercih durumunda kaldığımızda hangi sevgi ağır basacak? Günümüzdeki İslami cemaatler ve fertleri bu konuya ne kadar değinmektedir?

Amacım; bu ayeti kerimeyi hayatımızın vazgeçilmezlerinden kılmak, amel edilmesini sağlamak, asıl sevilmesi gerekenlerin neler olduğunu ortaya koymaktır. Muhakkak eksiklerim olacak­tır. Rabbimin amelimi kabul etmesini dilerim.

 

YÜKSEL YILMAZ

01/01/2005

ESENLER/İST

 


 

NUZUL SEBEBİ

 

Tevbe Suresi / 24. Ayet: De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçen mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, size, Allah'tan ve Rasûlü'nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise o zaman Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Ve Allah, fâsıklar güruhunu hidayete er­dirmez.

 

Kelbî der ki: Rasûlullah (sa), ashabına Medine-i Münevve­re­'ye hicret etmelerini emrettiği zaman müslümanlardan kimisi bunu babasına, kardeşine, karısına söyleyip onlardan izin alma gereği duymadan hemen Rasûlullah (sa)'ın emrine uydu. Kimisi de karısı, çocukları ve ailesi efradı: "Bizi burada malsız, mülksüz, sahipsiz bırakacaksın, biz de zayi olup gideceğiz." deyince şefkati galip gelip ailesi efradı ile Mekke'de oturmaya devam ederek hicreti terketti. İşte bunları kınamak üzere bu âyet-i kerimeler nazil oldu

Mücahid'den rivayete göre ise hicretle emrolundukları zaman Abbâs ibn Abdülmuttalib ve Abdüddâr oğullarından Talha'nın: "Biz hicret etmiyeceğiz." demeleri ve buna gerekçe olarak da Abbâs'ın: "Ben, hacılara su veriyorum.", Talha'nın da: "Ben Ka'be'nin sahibiyim (Ka'be'nin anahtarı bende)." demeleri üzerine bu âyet-i kerimelerin nazil olduğu belirtilmektedir.

Mukâtil'den rivayete göre irtidad edip Mekke müşriklerine katılan dokuz kişi hakkında nazil olmuş ve mü'minlerin onlara dostluk beslemeleri bununla yasaklanmıştır.

Ebu Ca'fer ve Ebu Abdullah'tan rivayette ise Hz. Peygamber (sa)'in, Mekke'yi fethetmeye hazırlandığı esnada bunu Mekke­lilere haber veren Hâtıb ibn Ebî Belte'a hakkında nazil olmuştur. Her ne kadar Râzî, "Sûrenin Mekke'nin fethinden sonra nazil olduğu" gerekçesiyle bu son rivayeti müşkil görmüşse de Sûrenin Mekke'nin fethinden sonra nazil olduğu da anlaşılabilir. Öte yandan âyet, fetihden sonra ve daha önce anılan sebepler üzerine nazil olmuş olsa bile, "Hâtib ibn Ebî Belte'a hakkında nazil olmuştur." ifadesi ile fetihden sonra bu âyet-i kerimede anılan vasıflara sahip olan Hâtıb ibn Ebî Belte'a gibilerinin bu âyetin hükmü altına girdikleri de kastedilmiş olabilir

 


 

SEVGİNİN ANLAM VE MAHİYETİ

 

SEVGİ KAVRAMI

Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah'ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, "hubb" (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Türkçede mahabbetin (muhab­betin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur.

Sevme duygusu, bir kimseye veya birşeye muhabbet besleme hissi.

Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan bir duygudur. Sevgi, topluma huzuru ve kardeşliği getiren birleştirici bir unsurdur. Kur'an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü'minin gönlü sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık kâfirlerin özelliklerin­dendir. Allah Teâlâ iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir.

 

İSLAMDA SEVGİ

İslamda sevgi iki türlüdür: Kulun Allah'ı sevmesi, Allah'ın kulu sevmesi. Allah Teâlâ; zâlimleri, fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri, sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini yapanları, tevekkül edenleri sever. Allah sevgisine ancak O'nun emirlerine uymak, Peygamberinin yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.

Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir. Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah için sevmemelidir. Allah'ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek, sevmediklerinden yine O'nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir.

Allah'ı sevmek, zamanla O'nun tarafından sevilme nimetini kazandırır. Allah'ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntü­sün­den kurtulmuş olur.

Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir. Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olma­malıdır. Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ıstırap kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah'a ve âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah'ı ve âhireti inkâr kadar kolay değildir.

 Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı. Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sına­dı. Rasûlullah’ı yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için, Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi. Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan sevgiye verilmiş bir ödüldü.

Yine evlat sevgisi, karı - koca, arkadaş, anne - baba sevgisi gibi sevgiler İslâm'ın, Allah'ın, Peygamber'in önüne geçmedikçe hoş karşılanan, hatta gerekli olan insanî duygulardır. Ancak, bu sevgi bağları, insanı Allah'a kulluktan alıkoyuyorsa, insanı âhirette yalnız bırakacaksa, hiçbir anlamı yoktur; çünkü mal ve evlatlar birer imtihandır, geçici dünya nimetleridir. inanç bağıyla desteklenmedikçe, Müslüman, en yakınlarına dahi sevgi besle­yemez. İslâm, insanın fıtrî olan bazı duygularını, ölçülü ve helâl sınırlar içerisinde kalmak şartıyla doğal karşılar, ama bunların kişiyi Allah'ı zikretmekten, O'nun yolunda harcamaktan alıkoyacak derecede kuşatmasına izin vermez.

 Kur’an, inanmış gözükerek, bütün süfli değerleri Allah rızası­nın önüne geçirenleri fâsık sayar: Her kim, babasını, oğullarını, kardeşlerini, eşini (karısını), aşiretini, kazandığı malları, zarar etmesinden korktuğu ticaretini, çok sevdiği evini [villasını vb..], Allah’dan, Rasulü’nden ve Allah yolunda cihaddan daha fazla seviyorsa, bu sayılanları Allah, Rasulü ve fi sebilillah cihada tercih ediyorsa, işte bu kişi fâsıktır, onun mensup olduğu topluluk da ‘fâsık kavim’dir.

Allah’ın yolundayken O'ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin “sevgi” olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı terkediyor. Bedeli “can” ve “kan” olan bir sevgiden yoksun kalınca, o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni seven ve benim sevdiğim Allah ne der?” Yerine, “falan ne der?” sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor.. Bundan dolayı yüreğine sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz. Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor, “sevdim” diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.

Allah’ı çok sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna ada­yanlardır. Bu yüzden şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla ve canıyla isbat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.” dedirtir. Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla isbat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir. Hem, doğrusu da öyle değil mi?

 

SEVGİDE SIRALAMA

“Kimi sevmek” sorusuna doğru cevap bulmak yetmiyor, “kim için sevmek” sorusunu da doğru cevaplamak gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan kovulmazdı. O Allah’ın rablığını hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı ondan kıskandı

O’nu sevmek yetmez, sevdiğini de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi, ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma. Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını iyi bil.:

“Babalar” diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde, bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları tehdit ediyor.

Günümüzde biz müslümanların Kur’an’ın bu irşadına çok ama çok dikkat etmemiz gerekmektedir. Bizim ayağımızın kay­dığı en hassas alanlar işte bunlardır. Anne-baba, eş, çocuk sevgisi, para, mal-mülk, ev ve araba tutkusu, ticaret, ‘iyi bir gelecek’ gibi ikonlar ne yazık ki biz müslümanları da kuşatabilmekte, ama çok masum taleplermiş gibi kendi kendimizi aldatabilmekteyiz. Müslümanların yaşadığı fikrî, akidevî hezimet tam bir fısk halidir. Günlük hayatlarındaki değerleri Allah’ın değil de, İslam dışı ideolojilerin belirlediği ‘Müslümanlar’, neredeyse eşleri izin vermiyorsa namaz bile kılmayacak duruma geldiler.

Allah bu saydığı vasıfları imtihan aracı kılarak Nebîlerini sevgi sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı. Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için, Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi. Ama sonunda oldu. İbrâhim’e ge­len koç, doğru adresten şaşmayan sevgiye verilmiş bir ödüldü.

Tevhid İnancı, Allah'tan başkasını ilahlık seviyesinde sevmemeyi gerektirir.

Sevgi ve nefretin yüce bir gaye ile anlamlandırılması, İslami Davranış Ahlakı’nın temel ilkelerindendir. Bu ilkeyi düstur edin­miş olmamız, dünyada elde ettiğimiz her şeyi zamanı geldiğinde Allah için feda etmeyi gerektirmektedir.

Eşya ve insanlarla olan bağımızın düzeyini de Allah ile olan irtibatımızdaki samimiyete ilişkin somut veriler belirlemektedir. Bu yüzden Yüce Rabbimiz, gönlümüzde sevgisi bulunan her şeyi, zamanı geldiğinde kendi rızası için terketmemiz gerektiğini bir çok ayette beyan etmektedir. Sevip bağlandığımız kimi şeyleri terketme zamanı, onların Allah ile kendimiz arasında bir engel teşkil ettikleri vakittir.

 İnsanların Rableri ile olan ilişkilerinde O'nu her şeyden daha çok sevdiklerini ispatlamaya ihtiyaçları vardır. Fakat her şeyin en iyisine layık olan Allah'ın kaldı ki insanların sundukları armağanlara da ihtiyacı da yoktur. Ama cennete giden yol dünyadan geçmekte, Allah'ın rızasına ulaşmak da, O'nun yarattıkları ile olan ilişkilerimizi "Tevhid" temelinde düzenlemek­le mümkün olabilmektedir.

SEVGİDE TERCİH

Bu inanç sistemi, içine girdiği kalbi başka bir şeyle paylaşmaya katlanamaz. Kalp, ya sırf ona ait olur, ya da ona hiç baştan yer vermez. Bu âyetlerin vermek istedikleri mesaj müslüma­nın ailesinden, akrabalarından, eşinden, çocukların­dan, malından, çalışmasından, dünya nimetlerinden ve meşru hazlardan kopması, ya da dünyanın bütün güzel şeylerinden el-etek çekerek yalnızlık köşesine kapanması değildir. Hayır, asla bu inanç sisteminin tek istediği şey, insan kalbinin sırf kendisine bağlı olması, sevgisine başka bir şeyi ortak etmemesi, egemen ve buyurucu konumda olması, hareket ettirici ve itici bir rol oynamasıdır. İnanç sistemine bu rol tanındıktan sonra müslüman, hayatın bütün güzelliklerinden yararlanabilir, bütün çekici hazlarından payını alabilir, bunun hiç bir sakıncası yoktur. Yalnız müslüman bütün bu güzellikleri ve hazları, inancının gerekleri ile çatıştıkları anda tümü ile silkeleyip atmaya hazır olmalıdır.

Bu iki yolun ayırım noktası şuradadır: Acaba egemenlik bu inanç sisteminde mi, yoksa dünya hazlarında mı olacak? Söz önceliği bu inanç sisteminin mi, yoksa şu dünya nimetlerinin birinin mi olacak? Müslüman, kalbinin inancına sımsıkı bağlı olduğuna emin olduktan sonra çocuklarından, kardeşlerinden, eşinden, akrabalarından yararlanabilir; mallar, ticarethaneler, evler edinebilir; israfa kaçmaksızın ve gurura kapılmaksızın yüce Allah'ın yarattığı güzelliklerden ve çekici hazlardan payını alabilir. Bunun hiç bir zararı, hiç bir sakıncası yoktur. Hatta o takdirde bu yararlanma İslâmca hoş görülen bir "müstahap''tır. Çünkü bu yararlanma bir tür şükürdür, bu nimetleri kulları onlardan yararlansın diye bağışlayan yüce Allah'ın cömertliğini bir anlamda onaylamadır; O'nun rızık vericiliğini, nimet bağışlayıcılığını, karşılıksız sunuculuğunu hatırlatan bir fırsattır.

Şimdi âyetlerin ayrıntılı açıklamasına geçiyoruz:

"Ey müminler, eğer babalarınız ve kardeşleriniz kâfirliği, müminliğe tercih ediyorlarsa sakın onları dost, yandaş edinmeyiniz."

Böylece kalp ve inanç bağı kopuk olunca kan ve soy bağla­rı da kopuyor. Yüce Allah'da birleşen yakınlığın dostluğu geçerli olmayınca aile birliğinden kaynaklanan yakınlığın dostluğu da geçerliliğini yitiriyor. Demek ki, öncelikli dostluk yüce Allah'a yöneliktir. Bütün insanlık bu ortak dostlukta kaynaşır. Bu dostluk olmayınca ondan sonra başka dostluk kalmaz. İp kesilmiştir, halka kopmuştur. Okuyoruz:

"Kim böylelerini dost edinirse onlar zalimlerin ta kendileridir."

Buradaki "zalimler" "müşrikler" anlamındadır. Demek ki, kâ­firliği müminliğe tercih eden aile bireyleri ve akrabalarla dostluk ilişkileri sürdürmek, imanla bağdaşmaz bir müşrikliktir.

Bir sonraki âyet bu ilkeyi belirlemekle yetinmiyor. Bunun yerine bütün insanlar arası ilişki, bütün dünyalık nimet ve tüm haz türlerini ayrıntılı biçimde gözler önüne sererek hepsini terazinin bir kefesine ve bu inançla onun gereklerini öbür kefesine koyuyor. Âyette sözü edilen babalar, evlâtlar, eşler, akrabalar, kan, soy, akrabalık ve eş ilişkileri; mallar, ticarî ilişkiler insan fıtratındaki arzu ve istekleri; gönül açıcı evler, konaklar, köşkler, hayatın nimet ve hazlarını temsil ediyor. Terazinin öbür kefesinde ise Allah sevgisi, Peygamber sevgisi ve Allah yolunda cihad etme aşkı var. Bütün gerekleri ve sıkıntıları ile cihad. Beraberinde getirdiği bütün yorgunlukları ve argınlıkları ile cihad. Yol aç­tığı bütün baskı ve mahrumiyetleri ile cihad. Birlikte taşıdığı bütün acıları ve fedakârlıkları ile cihad. Ucunda karşılaşılacak yaralanmaları ve şehit düşmeleri ile cihad. Bütün bunlardan sonra "Allah yolunda girişilmiş" cihaddır. Şöhretten; dillere düş­mekten, ortalıkta boy göstermekten; pohpohlanmaktan, övünmekten, caka satmaktan, kendini beğenmişlikten; yeryüzü halkı­nın saygısından, insanlar arasında parmakla gösterilmekten, törenlere ve gösterilere konu olmaktan arınmış bir cihaddır. Yoksa sahibine ne ödül kazandırır ve ne de sevap. Şimdi âyeti okuyoruz:

"De ki; `Eğer babalarınızı, evlâtlarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, hısım akrabalârınızı, kazandığınız malları, bozulma­sından korktuğunuz ticareti ve hoşunuza giden evleri, konakları Allah'tan, Peygamber'den ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seviyorsanız, Allah emrini, gerçekleştirinceye, yapacağını yapıncaya kadar bekleyiniz."

Haberiniz olsun bu iş zordur. Haberiniz olsun, bu son derece büyük ve önemli bir iştir. Fakat bu o dur, sözünü ettiğimiz iştir. Aksi halde:

"Allah, emrini gerçekleştirinceye, yapacağını yapıncaya kadar bekleyiniz."

Yoksa fasıkların, doğru yoldan çıkmışların akıbetine uğrar­sınız:

"Allah, yoldan çıkmışlar güruhunu doğru yola iletmez."

Bu arınmışlık, bu ortak tanımaz bağlılık sadece müslüman fertlerden istenmiyor. Müslüman toplumdan, İslâm devletinden de aynı şey isteniyor. Buna göre ne müslüman toplum ve ne de İslâm devleti inanç sisteminin ve Allah yolunda cihad etmenin üzerine çıkan hiçbir ilişkiye, hiçbir çıkara önem vermemeli, itibar etmemelidir.

Yüce Allah, bu yükümlülüğü müminlerin omuzlarına bindirirken fıtratlarının bu yükü taşıyabileceğini biliyordu. Çünkü "Yüce Allah, hiçbir kimseye taşıyamayacağı bir yük yüklemez." Yüce Allah'ın, müminlerin fıtratlarının mayasına bu yüksek dü­zeyli fedakârlık ve katlanabilme enerjisini katmış olması, O'nun kullarına yönelik bir rahmetidir. İnsan fıtratının mayasında bu fedakârlıktan duyulan yüce hazzın bilinci vardır, insan fıtratı bu hazzı, yeryüzünün tüm hazlarına değişmez. Bu haz Yüce Allah ile irtibat halinde olmanın hazzıdır, yüce Allah'ın hoşnutluğunu ummanın hazzıdır, zayıflığı ve başkalarının ayakları altında itilip kakılmayı aşmanın hazzıdır, etin ve kanın ağırlığından kurtularak ışıklı ve aydınlık ufuklara tırmanmanın hazzıdır. Eğer insan fıtratı yerçekiminin baskısı altında kalırsa bakışlarını yüce ufuklara dikince bu baskıdan kurtulup yükselişe geçmenin özlemli umudunu tazelemiş olur.

Daha sonraki iki âyette duygular ve anılar canlandırılıyor. Müslümanların yakın zamanlarda yaşadıkları bir dizi olay gözler önüne getiriliyor. İnsan gücü ve savaş araç-gereci bakımından yetersiz oldukları bazı savaşlarda yüce Allah'ın kendilerine yardım ettiği vurgulanıyor. Ayrıca kendilerine "Huneyn" savaşı hatırlatılıyor. O gün müslümanlar sayıca kalabalık olmalarına rağmen ilk aşamada bozguna uğramışlar, fakat sonra yüce Allah onlara kendi gücü ile yardım etmişti. O gün Mekke'yi fetheden İslâm ordusuna sadece iki bin yeni müslüman olmuş, acemi asker katılmıştı. Yine o gün müslümanlar sayıca kalabalık oluşlarına, savaş araç-gereçlerinin bolluğuna güvenerek bir süre için Allah'a bağlılıklarını gevşetmişlerdi. Bunun üzerine savaşın ilk aşamasındaki bozgun başlarına geldi. Amaç, yüce Allah'a bağlılığın, O'nunla ilişkileri sağlam tutmanın, zaferi hazırlayan asıl faktör olduğunu; sayı ve araç-gereç bolluğunun ortadan kalktığı; mal, kardeş ve evlât desteğinden yoksun kaldıkları zamanlarda bu faktörün yanı başlarında olmakta devam edeceği gerçeğini müminlere uygulamalı bir ders vererek öğretmekti. (S.KUTUP FİZILALİL KURAN TEFSİRİ)

 


 

HAYATIMIZA BİR BAKIŞ

 

DÜNYA’YA BAKIŞIMIZ

Dünya hayatına bakışımız, bizim âhirete bakışımızı da belirlemektedir. Dünya hayatı kalbimizde ne kadar yer alıyorsa diğer kalan kısmınıda da ahiret hayatı yer almaktadır. İslami kimlik sahibi olmanın özelliği fikirlerinin kaynağının İslam olma­sıdır. Kimliğimizin başına getireceğimiz niteleme, fikirlerimizin kaynağını da belirtmektedir. Dünyevi fikirler üzerine oturan kimlikler o kişinin dünyaya bakışını ve ahirete bakışını da belirlemektedir.

Dünyaya bakışımızı belirleyen fikirler bizim kimliğimizi de belirlemektedir. İslami kimlik sahibi olan herkesin dünyaya bakı­şı, Allahu tealanın Kur’anı keriminde belirttiği şekilde olmalıdır. Çünkü İslami kimlik sahibi olanların fikirlerinin kaynağı is­lamdır. Eğer başka kaynaklardan besleniyorsak, kaynağın kimliğine sahip oluruz.

"Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi ara­nızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekicilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçinmedir" (el-Hadîd, 57/20)

"Onlara dünya hayatının tıpkı Şöyle olduğunu anlat: (Dünya hayatı) gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Yerin bitkisi onunla karıştı ve (sonunda bitkiler) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geliverdi. (İşte hayat böyle bir mevsim kadar kısadır. Hayatı yeşerten, kurutan, tekrar yeşertecek olan hep Allah'tır) Allah her şeye kadirdir. " (el-Kehf, 18/45)

"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, (günahlardan) korunursanız (Allah) size mükâfatlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez (sadece zekât ve sadaka gibi cüz-i bir miktar talep eder) " (Muhammed, 47/36)

"Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır." (Âli İmran, 3/14)

"Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Bâki kalacak olan güzel işler ise Rabbinin katında sevapça da daha hayırlıdır, umutça da daha hayırlıdır" (el-Kehf, 18/46)

Hâdis-i Şeriflerde de dünya hayatına bakışımızın nasıl olması belirtilmiştir;

"Haberdar olun! Dünya mel'undur. Dünyada olan (mal, mülk) de mel'un! Ancak Allah'ın zikri ve ona yaklaştıran şeylerle bilen ve öğreten (kimse) müstesna!"

"Siz akar edinip de dünyaya rağbet etmeyiniz. "

"Şayet dünya, Allah katında sivrisineğin kanadına denk ol­saydı, O (Allah) hiçbir kâfire ondan bir yudum su bile içirmezdi."

"Âdemoğlu, malım malım diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var!"

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) demiştir ki: Resûlullah (s.a.s.) bir hasır üzerinde uyumuştu. Yan tarafında iz bırakmış olduğu halde kalktı. Biz: "Ey Allah'ın Resulü, sizin için bir döşek edinsek..." dedik. Resul-i Ekrem (s.a.s.): "Benim dünyaya ülfetim yoktur (ki yatağa rağbet edeyim). Bu dünyada ancak ağaç altında gölgelenen, sonra ayrılıp terk eden binekli (yolcu) gibiyim" buyurdular. (Riyazü's-Sâlihîn, s. 354–356)

"Dünya tatlı ve hoş manzaralıdır. Allah sizi orada başkasının yerine geçirecek de nasıl iş göreceğinize bakacaktır. Bu sebeple dünyadan sakınınız, kadınlardan sakınınız. İsrail oğullarının (uğ­radıkları) fitnenin ilki kadınlar arasında (vâki) olmuştur." (Riyazü's-Sâlihîn, I, 84)

Evet, gerçekten dünya hayatına bakışımız nasıl? Dünya hayatının bizim önceliklerimiz arasındaki yeri neresi? Bu ve buna benzer sorulara verilecek cevap hayatımıza hâkim olan kanunlarla bağlantılıdır. Hayatımızdaki emir ve yasakları belirle­yen kaynak, dünyaya bakışımızı da belirlemektedir. Allah’u Teala bu bakışımızı Tevbe /24 deki sıraladığı dünyevi sevgilerle belirtmiştir. Eğer bu bakışımız başka kaynaklardan besleniyorsa dünyevi sevgilerin kalbimizdeki yeri, Allah’a olan sevgimizin önünde olduğu kesindir.

Hayatımızı hangi kanunlara göre yaşıyoruz. Seyyid Kutub’un belirttiği din bir yaşam biçimidir sözü ne kadar doğru değil mi? İnandığımız din bizim yaşamamızda ne kadar etkili ise kimliğimizde bir o kadar sağlamdır. Hayatımızı yönlendiren emir ve yasaklar İslam ise sorun yok ama başka düşünce, ide­oloji veya sevgiler ise o zaman durumumuz hiç iç açıcı değildir.

Rabbimin Tevbe 24 de belirttiği dünyevi sevgiler baba, oğul, eş, aşiret, mal, ticaret ve meskenler gerçekten özellikle zikredilmişlerdir. Dünyaya bakışları yanlış kaynaktan olanlar zaten baştan kaybetmişlerdir. Ayeti kerimeye asıl muhatap, İslam'a teslim olanlardır. Müslümanların gözünde bir leş olması gereken dünya ve onun geçici sevgilerinin baktığımızda Allah ve resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olduğunu görmekteyiz. Bu sevgileri bize ihsan edenin, sevgiler sıralamasında geriye atılmasını nasıl izah edilebiliriz? İslami kimlik sahibi olduğunu söyleyen herkesin sıralamasında ilk sıraya Allah ve resulünün sevgisi alır ve almalıdır.


HAYATIMIZDAKİ BAĞLAR

Hayatımızdaki gelişmelerin seyri, bizim nasıl bir yolda gittiğimizi göstermektedir. Bu hayatta birçok engeller ve bağlar vardır. İslami kimlik sahibi bunlarla karşılaşır ve bunlar İslami kimliğinin durumuna büyük ölçüde etki eder. Gençlik ateşi içerisinde, bekâr olduğumuz zamanlardaki duyguların evlendikten sonra değiştiğine şahit oluruz. Bu gelişmelerin sebebi nedir? Asıl değişen biz miyiz yoksa hayat mı?

Burada yatan asıl neden bizim hayatla olan bağlarımızdır. Bekâr bir insanı hayata bağlayan faktörlerle, evli bir insanı hayata bağlayan faktörler aynı olmamaktadır. Bekârken cihada her gün gidebilecekken evlendikten sonra bu konuda bu kadar cesur olamamaktayız. Diyeceksiniz ki ne alakası var? Benim bur da asıl değinmek istediğim nokta dünyevi bağlarımız, yoksa başka bir örnekte verebilirdim fakat bekâr ile evli insan bence çok iyi bir örnek. Bu soruyu kendimize sorarsak daha iyi anlarız.

İş, güç, ödemeler, çekler, yazlık için para biriktir, tatil için para biriktir, çocukların eğitimi için para biriktir, hanımı memnun etmek için hediyeler almak, desinler diye borç batağına girerek ev ve araba almak v.s. ne kadar çok bağımız varmış hayatla say say bitmez.

Bu bağları büyük ölçüde artıran, yaşadığımız cahiliyye toplumudur. Bu toplumda Allah’ın emirleri unutulmuş, helal ve haramları bir kenara atılmış ve insanlar kendi helal ve haramlarını belirlemiştir. Cahiliyye toplumu bu bağlardan kopup İslami bağlara bağlanılmaması için elindeki tüm güçleri kullanmaktadır. Medya ile siyaset ile ekonomi ile hayâsızlık ile v.s tüm güçleri ile. İslami kimlik sahipleri sağlam bir akideye, güçlü bir imana ve ahlaka sahip olmadıkça, kendilerini hesaba çekmedikçe ve Allah ve resulü ona her şeyden daha sevimli olmadıkça ca­hi­liyyenin bağlarından kurtulamaz.

Peki, bu bağlar acaba bizi bir örümcek ağı gibi sardı mı? Yoksa ipin ucu biz de mi? Bu bağlar bizi Allah ve Resulünün yolundan uzaklaştırıyor mu? Yoksa hiçbir engel teşkil etmiyor mu?

Basit bir örnekle cevabı kendimizde bulabiliriz. Normal bir sohbet programımız olsun, haftada bir gün, ayda dört gün, yılda kırk sekiz gün yapılacak olan bir sohbet programı.(ders programı da diyebiliriz) Bir yıl içerisinde kaç kez bu sohbeti aksattık, ayda bir gitsek otuz altı kez, on beş günde bir gitsek yirmi dört kez aksatmış oluruz. Acaba Allah rızası için gittiğimiz bu sohbet programından bizi uzaklaştıran faktörler nelerdir diye sorduğumuzda verilecek cevaplar sırasıyla “işim vardı, özel sorunlarım vardı, evde işler vardı, falan filan. Örnek çok basit gözükse bile bu sohbet programı aslında çok önemli bir nok­tadır. En basit olanı yapamayan daha zor olanı hiç yapamaz. Allah yolunda cihada hiç gelemez.

Unutmayalım ki; merdivenleri çıkmak için birinci basama­ğa basmak lazım. İlk adım sağlam atılmazsa merdivenlerden düşmek kolay olur.

Evet, bizlerin önündeki en büyük tehlike, rabbimizin bize ihsan eylediği güzellikleri O’nun önüne geçirmemizdir.

Haydi Müslümanlar gelin cihad hepimize farz, kalkın aya­ğa denildiği zaman kaçta kaçımız ayağa kalkabileceğiz. Yoksa rabbimin ayetin de belirttiklerini mi sıralayacağız mazeret olarak. Babam, eşim, evim, ticaretim, malım, çocuklarım v.s. bunları bize ihsan edeni unuttuk mu yoksa bunlara yoksa biz kendi kendimizemi sahip olduk? Rabbimizin bize bu işte bize katkısı olmadı mı? Ne mutlu o insanlara ki, Allah ve resulünün emri geldiğinde hiç tereddüt etmeden O’na koşarlar.


Ailem ne olacak?

Annem, babam, abim, kız kardeşim?

Kan bağım var onlarla!

Onların bir parçasıyım ben!

Onlar da benim parçalarım!

Onları çok seviyorum, canlarım onlar benim!

...

Ama kalbimin asıl sahibi onlar olmamalı!

Ne Allah’ın cenneti ayaklarının altına serdiği anam,

Ne de gerek benim ve gerekse ailesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan babam...

Para kazanmak, nüfuz elde etmek, takdir edilmek, makam-mevki sahibi olmak, rahat bir hayat yaşamak...

Bunları kim istemez ki?

Ama ne kadar sevmeliyim bunları?

Tevbe/24 buna cevap veriyor.

قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنْ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

 (Resulüm! Bu müminlere) de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz ve sair akrabalarınız, kazandığınız mallarınız, kesata uğramasından korktuğunuz alış-verişleriniz ve hoşlandığınız evler/villalar size Allah ve onun Peygamberi ve onun yolunda cihat etmekten daha sevimli ise o takdirde Allah’ın emri/azabı gelinceye kadar bekleyin görürsünüz, (Allah’ın emrini yerine getirmekle, bu sevimli gördüğünüz şeylerin arasındaki farkı anlarsınız.) Allah, fasıkları doğru yola hidayet etmez.

 

HAYATIMIZDAKİ EGEMEN ÖLÇÜ

İslami kimlik sahibi olmak çok önemlidir. Bu kimliğe her­kes sahip olamaz. Bu kimliğe sahip olmanın ilk şartı, fikirleriyle, davranışları bir olmalıdır. Bu kimlik tercihlerimizde ölçüdür. Helal ve haramlarımızı belirleyen ölçü budur. Bu ölçüye en iyi sahip olan tabiî ki o örnek nesildir. İlk neslin kimliği Kur’an’ın yaşayan haliydi. Onlar İslami kimliklerinin oluşumunda yalnız islamı ölçü aldılar. Hayatlarındaki egemen güç Allah olmuştur.

Hayatımızdaki egemen ölçü, inanç, ahlak, kanun koyucu tek kaynak nedir sorusunu karşımıza getirir. İslami kimlik sahipleri için bu kaynak Kur’an’dır. Hayatlarındaki bütün olayları islamın ön gördüğü şekilde açıklar, tahlil eder ve hakkında bir karara varır. Duygularını ve yönelişlerini islama göre düzenleyen kişinin hayatındaki egemen ölçü Kur’an’dır.

Gerçekten hayatımızda helal ve haramları belirleyen kim? Biz mi, birilerimi, metalar mı, beşeri ideolojiler mi, yoksa ilahımız olan Allah’u Teala mı? Herkesin direk vereceği cevap tabi ki ilahımız olan Allah’u Teala’dır. Peki, bunu bir örnekle test edelim.

Aranızdan herhangi biri çok para verip, değerli bir arazi almış ama inşaat yaptırmıyorlar. O da araya birkaç kişi sokmuş ve adı bağış olan rüşvetle işini halletmiş. Verdiği cevap da ne yapalım düzen böyle. Ama Allah’u Teala rüşveti haram kılmış ve mübah olmasını sağlayacak hiçbir özel durum belirtmemiştir. Bakın biz bir anda düzen böyle(menfaatlerim demiyor)diyerek onu mübah yaptık.

Bir başka örnek verelim. Müslüman kimliğine sahip herkes doğal olarak faize karşıdır. Faiz veren, alan tüm kişi ve ku­rumlara sevgi beslemez. Çünkü onlar toplumun kanını emen yarasalardır. Ama kendisi de güzel bir işletme açmış, satışlara başlamış ama giren çıkan kredi kartı kabul ediyor musunuz diyor. Eee ne yapsın bizim Müslüman, ticari gelirimin artması için almış bir post makinesi, banka şubesi gibi çalışmaya başlamış. Ona alışverişe gelen insanların bankalar tarafından soyulması(kat kat faiz),kendisinin bankayı güçlendirmesi, kapitalizme karşı olup onun direği olan kredi sistemini işlet­mesine sokması onun için artık pek önem arz etmiyor. Çünkü şahsiyeti zedelenmeye başlamıştır. Fikirleri ve davra­nışları çatışmaya başlamıştır. Allah ve resulüne olan sevgisinin önüne, ticari kazanç sevdası geçmiştir.

Demek ki, hayatımızda helal ve haramları belirleme nok­tasında ne yazık ki, ilk sıraları nefsimiz ve aklımız almaktadır. Menfaatlerimize uygunsa helal, sorun değil helal diyen bir hocada bulurlar.

İslami kimlik sahibi olanlar böbürlenerek şöyle söylerler: Bir zamanların komünisti şimdi kapitalist olmuş ama görmek istemez ne kadar çok kapitalist Müslüman var. Müslüman kelimesinin önüne kapitalist kavramını koymam sizi şaşırtmasın çünkü onlar Müslüman’ız diyorlar.

 

HAYATIMIZDA HANGİSİ DAHA ÖNEMLİ?

Hayatımızda çok önemli veya güzel zamanlar vardır. Bun­ları yaşarken takındığımız tavır ve davranışlarımızı incelersek çok önemli noktalar saptayabiliriz. Onları yaşarken hissettiğimiz duy­gu ve düşüncelerimizin neler olduğu gerçekten çok önemli­dir. Öyle anlar vardır ki anlatmaya kelimelerin bile kifayetsiz kalacağı anlar. İşte o anlara değişik bir açıdan değinmek istiyo­rum. İnsanoğluna verilen sevgiler karşısında hissettikleri bizim konumuz olacak ve bunları bazı örneklerle izah edeceğim. İn­şallah.

Çocuklarımız bizim için en değerli varlıklardandır. Onların acı veya sıkıntı çekmesi bizim asla istemeyeceğimiz olaylardır. Onları korumak ve kollamak için elimizden gelen her türlü ça­bayı göstermekten kaçınmayız. Onlar için her şeyi yapabiliriz. Onlar acı çekse biz hissederiz, onlar sevinse biz de seviniriz. Bir anne baba düşünün çocuğu gece yarısı rahatsızlanmış ve uyu­muyor. Her anne baba gibi onlarda uykusuz geçiriyorlar o an­ları. Çocuklarına olan sevgileri onları uykusuz bırakabiliyor. O güzel tatlı uykularını bölüp kalkabiliyorlar. İşte benim değinece­ğim olay bu sevginin tezahürüdür. Çocuklarına olan sevgileri onları sabaha kadar uykusuz bırakabiliyorken Allah’ın emri olan sabah namazına kalkmak için neden tembellik gösteriyorlar. O çocuğu onlara veren Allah’a hamd böyle mi olur. Hangisi daha önemli?

Yüzlerce insan görürüz sabahın erken saatlerinde işlerine gitmek için yola koyulmuşlardır. Daha güneş bile doğmamıştır. Bazıları o saatte gitmek zorunda olan işçiler bazıları da iş yerini erken açmak için yola çıkan işverenlerdir. Onları bu kadar er­ken saatte uyandıran güç nedir acaba? İşlerine olan sevgilerimi yoksa zorunlulukları mı? Hangisi olursa olsun Allah’ın emri olan sabah namazına kalkmıyorlarsa işte sorun var demektir. İşleri için yaptıkları erken uyanmayı sabah namazı için yapmıyorlar. Hangisi daha önemli?

Erkek çocuklarımızın en önemli anlarından biri de sünnet olmaktır. Her anne ve babanın gurur dolu anıdır. Neden sünnet ettiklerini sormaya gerek yok. Çünkü onlar Müslüman bir anne ve babadırlar. Sünnet törenleri için her türlü hazırlıkları itina ile yaparlar. En ince ayrıntıya kadar dikkat ederler. Acaba sünnet olan bu olaya karşı takındıkları tavrı Allah’ın farzlarına da aynı şekilde de takınıyorlar mı? Aynı özen ve itinayı farz ibadetlerde de gösterebiliyorlar mı? Allah yolunda cihad etmek için akra­balarını toplayabiliyorlar mı? Oraya merasime gelenler neden Allah’ın mescitlerine de her gün gelmiyorlar. Hangisi daha önemli?

Hayatımızdaki en önemli anlardan biri de üniversite imti­hanıdır. Yıllarca okuduktan sonra daha iyi bir meslek sahibi olmak için girdiğimiz sınav. Bu sınavdan yüzümüzün akıyla çıkmak için gece gündüz demeden çalışırız. Bir de bu sınavı kaybetme korkusu sarar benliğimizi. Biliriz ki son birkaç ay ça­lışmakla bu işte başarı kazanılmaz. Onun için daha lisenin ba­şında başlarız. Çalışmaya niçin? Bu sınavı kazanmak için. Peki, ahiret sınavını kazanmak için böyle çalışıyor muyuz? Gecemizi gündüzümüzü katıp Allah için mücadele ediyor muyuz? Sabaha kadar ders çalışırken sabah namazını da kılıyor muyuz acaba? Ya sınav günü sınava girmemize engel bir durum olsa hissede­ceğimiz üzüntüyü Allah’ın emirlerini yerine getiremediğimizde de hissedebiliyor musunuz? Hangisi daha önemli?

Yeni bir araba veya ev almak için yılların birikimini bir araya getirmek oldukça zor ve sabır isteyen bir çabadır. Ama bunlara sahip olduğunda insanın mutluluğu gözlerinden okunur. Yeni arabası veya evine öyle güzel ilgi gösterir ki görsen imrenirsin. Aynı insan Allah için her türlü eziyet ve sıkıntıya karşı yıllarca böyle sabırlı olabilir mi? Yeni arabası ve evine gösterdiği ilgi ve sevgiyi acaba Allah’ın emirleri noktasında da aynı hassasiyeti gösterebiliyor mu? Bunları verenin daha çok sevilmesi gerek­mez mi? Hangisi daha önemli?

Halk arasında kullanılan bir cümleye dikkat edelim.” ek­meğim için her şeyi yaparım, ekmeğim için ölürüm.”gibi. Ek­meği için her şeyi yapabilenler acaba o nimeti ihsan eden için her şeyi yapabilirler mi? Ekmeği için ölmeyi göze alanlar acaba Allah için ölmeyi göze alabilirler mi? Hangisi daha önemli?

 Hayatımızda bunlar gibi belki yüzlerce olayla karşılaşırız. Karşılaştığımız bu olaylarda hissettiklerimizi değerlendirdiği­mizde acaba Allah’ın emirleri noktasında hangi konumda oldu­ğunu düşünüyoruz. Evet, Allah’a ve Resulüne olan sevgimiz gerçek bir sevgi mi yoksa laftan öteye gitmeyen bir sevgi mi? İslami kimlik sahibi olanlar için hiç şüphesiz tüm sevgilerin önünde Allah ve Resulüne olan sevgi yer alır. Hayatımızda En önemli olan Allah’a kulluğumuzdur. Bunda daha önemli hiçbir şey olamaz.

Evet, işte Tevbe 24 bu sevgilerden hangisinin daha önemli ve sevgilerin sıralamaya konulduğunda ilk sırada hangi sevginin olması gerektiğini bize bildiriyor. Hangi sevgilerin Allah’a olan sevginin önüne geçebileceğini bize izah ediyor. Eğer bu sırala­mayı yanlış yaparsak bizi bekleyen azabı hatırlatmaktadır.

Gerçek akıl sahipleri bilirler ki, sevilmeye en layık olan tüm bu sevilecek olan nimetleri bize ihsan eden Allah’u Tealadır. Bu sevginin en son noktası da şehit olmaktır. Onun yolunda can vermektir.

 

MAKAM VE MEVKİ SAHİPLERİ

Her insan belli bir yerlere gelmek veya bir unvan sahibi ol­mak isteyebilir. Buna da sahip olabilirler. Başbakan, başkan, vali, belediye başkanı gibi bir makam sahibi olabilirler. Ya da İş dünyasından müdür, amir, şef veya patron gibi mevkilere de sahip olabilirler. Bulundukları makam ve mevkilerdeki bu in­sanların Allah’la olan ilişkilerini irdelemek istiyorum. Bulunduk­ları pozisyonlara karşı duydukları sevginin derecelerini inceleye­ceğim.

Devletin herhangi bir makamında bulunan insanların en önemli özellikleri üstlerinden korkmalarıdır. Saygı göstermek farklı bunu kastetmiyorum. Üstlerine karşı duydukları korkular Artık onların hayat biçimlerine bile etki edebilmektedir. Üstleri­nin sevdikleri artık onlar için de sevilecek şeylerdir. Üstlerinin sevmedikleri de artık onlar için de sevilmeyecek şeyler olmuş­tur. Onların sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemek, Allah’ın sevdikleriyle ve sevmedikleriyle çatışsa bile. Allah’ın helal ve haramlarını çiğnese bile. Onlardan korktuğumuz kadar Allah’tan korkmasak bile.

O namaza gitmek yasak gidersen işine son veririm dedi­ğinde ona itaat etmek ve Allah’ın emrini onun emrine tercih etmek. Başörtülü çalışamazsın başını aç öyle gel diyen üstlerini sadece bulundukları pozisyonları kaybetmemek için itaat et­mek. Bulundukları pozisyonları kaybetmemek ve daha da yük­seltmek için onların gayri İslami hayatlarına uyum sağlamak. Onlar gibi yaşamak. Allah’ın düşmanlarıyla dost olmak ve on­larla antlaşmalar imzalamak. Allah’ın haram kıldığı zina, içki, kumar ve faizi başkalarına yaranmak için helal kılmak ve bunları tabanına izah etmek içinde bel’amlar tutup fetva verdirmektir. İslam hukukunda satışı yasak olan kamunun mallarını dostla­rına ve yandaşlarına peşkeş çekmek. Bulundukları makam ve mevkileri kaybetmektense ahireti kaybetmek isteyenler bilin ki izzetli ve onurlu bir hayat size ahireti kazandıracaktır. Korktuğu­nuz veya akıllarınızdan yaptığınız boş tevilleri bir kenara bırakıp yalnız ve yalnız Allah’a kul olun ve Ondan korkun.

“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır.”(Kehf/18/107)

Bulunduğunuz makamlardan daha güzel makamlar sizi ahirette beklemektedir. Onlara meydan okusanız en kötüihtimal sizi öldürürler yani size şehitlik makamını verirler. Bu makam daha güzel değil mi? Ya da hapse atılırsanız niye? Allah için. Ne güzel bir cümle değil mi? Allah için.

İslam davasına gönül verenlerin isteyeceği en yüksek ma­kam şehitlik dururken kişiliğinize zarar verecek tavizlerle onlara itaat ediyorsunuz. İzzeti isteyeceğinize zilleti istiyorsunuz. Siz de hiç akıl yok mu? Allah için zalime başkaldıran erkekler gibi er­kek olun. Rahmetli Zeynep Gazalî kadar cesur değil misiniz?

TEVHİD İNANCINDA TERCİH

İslama girmenin ilk şartı kelimeyi tevhidi dille ikrar ve kalb ile tasdiktir. Allah’tan başka ilah olmadığını ve Muhammed (s.a.v)’in Allah’ın resulü olduğunu kabul etmektir. Âdem(a.s)den itibaren başlayan mücadele Allah’tan başka ilahların reddedil­mesi ve tek ilah olarak Allah’ın kabul edilmesidir.

Mekke’deki Araplar arapça olan ilah kelimesinin anlamını çok iyi bildiklerinden dolayı Resulullah(s.a.v)’ın davetine böyle sert bir tepki göstermişlerdir. Yeni dinle eski din arasında şid­detli bir mücadele başladı. Artık Mekke'de Lâ ilâhe illallah de­mek büyük bir suçtu. Aileler parçalandı. Bu mücadele sadece Mekke de değil evlerde de vardı. Baba müşrik, çocuk Müslü­man; koca Müslüman, eş müşrik. Ardından, evden kovulmalar, boşanmalar, evlâtlıktan reddedilmeler, hapsetmeler, baskılar, dayak, işkenceler başladı. Onlar sanmayın ki Allah’a inanmı­yorlar. Yerin göğün rabbi kim diye onlara sorsan hepsi Allah diyeceklerdir fakat bizim diğer ilahlarımıza O’na daha çok yak­laşmak için inanıyoruz derler. Hem yerin göğün rabbi bizim ilahlarımıza karışmaz, biz atalarımızı bu yol üzere bulduk, yaşa­dığımız bu belde de nasıl yaşayacağımıza dair kanunları biz yaparız, dünyanın sevgilerini tatmak herkese lazım ama köleler ve fakirler hariç diye düşünen bir toplum Mekke.

Günümüz toplumlarının Mekke den bir farkı yok. Farklı olan sadece eşya da olan değişikliklerdir. İnsan aynı insan ihti­yaçları ve içgüdüleri aynı olan insan değişmediğine göre top­lumlarda değişmez. Toplumları insanların fikirleri belirler. Gü­nümüzde her yer de söylendiği ama hiçbir tepkisel etkisinin olmadığı kelime-i tevhid. Reddettikleri ilah’ın manasını bilmeyen insanlar, reddettikleri ilahların neler olduğunu bilmeyen insan­lar, Muhammed(s.a.v)in getirdiği risaleti hayatlarında tatbik etmeyen insanlarla dolu bir toplum.

Bu tevhid inancının konumuzla ilgisine gelince insanlarımız ilahları sadece taştan yapılmış putlar olarak görürler ve kelime-i tevhidi de şöyle tercüme ederler”Allah’tan başka tapılacak yoktur”İlah kelimesinin anlamını ve rabb kelimesinin içeriğini bilmediklerinden böyle söylerler ve kendilerine sizin çok fazla ilahlarınız, rabblarınız var dense hemen kızarlar.

Günümüz toplumlarında çok sevilen sanatçılar için kulla­nılan bir cümle size örnek olsun.”gençlerin ilahı falan”,”sen bizim tanrıçamızsın”,”sana tapıyorum”gibi sözler sizce ne an­lama geliyor. Biraz keskin zekâ sahipleri hemen anlamışlardır ki onların sevdikleri kişi veya kişilere olan sevgilerinin Allah’a olan sevgilerinin önüne geçtiğidir. Sevdikleri gibi giyinirler, otururlar, yerler, konuşurlar, hareketlerini onlar gibi yaparlar. Onların hayatlarındaki helal ve haramlar neyse kendileri de öyle yaşar­lar.

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, ba­ba­larınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim on­ları dost edinirse, iste onlar zalimlerin kendileridir.” (Tevbe/9/23)

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya haya­tını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının fay­dası ahiretin yanında pek azdır.” (Tevbe/9/38)

“Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alı­koyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, iste onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim/14/3)

“Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler, Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.” (Fussilet/41/17)

Müslümanların helal ve haramlarını Allah’u Teala belirler. Sevdiğimiz dünyevi varlıkları verenin O olduğunu düşünerek sevelim onları şer’i sınırlar içerisinde. Onlara olan sevgimiz bi­zim hayat biçimimizi değiştiriyorsa yani Allah’a olan sevgimizin önüne geçiyorsa işte o zaman ortada büyük bir mesele var demektir.

Tercih etme meselesi karşımıza geliyor. Onları mı yoksa Allah ve Resulünü mü? Tevbe 24’de belirtilen dünyevi sevgiler bize tercih yapmamız gerektiğini belirtiyor. Ya onları daha çok seveceğiz ya da onları bize ihsan edeni.

 

HAYATLARINDA TERCİHTE BULUNAN                                  BAZI SAHABELER

 

MUS'AB İBN UMEYR (r.a)

Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim" (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihti­şam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları İslâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygam­ber'e giderek iman edip Müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, Müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab Müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akra­baları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.

Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı deli­kanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu, iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zo­runda kaldı.

Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tek­rar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir Müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.

Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir za­manlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı ke­fenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları da­ğılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyi­nen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabeyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

 

HZ. SA'D B. EBİ VAKKAS (r.anh)

Sa'd'ın Müslüman olduğunu öğrenen annesi, buna çok üzülmüş ve oğlunu atalarının dinine döndürebilmek için çareler aramaya başlamıştı. Sa'd'a, eğer girdiği dinden dönmezse, ye­meyip içmeyeceğine dair yemin etmişti. Sa'd, annesine, bunu yapmamasını, çünkü dininden dönmeyeceğini söyledi. Yemi­nini uygulamaya koyan annesi, bir zaman sonra açlık ve susuz­luktan bayılmıştı. Ayıldığında Sa'd ona; "Senin bin tane canın olsa ve bunları bir bir versen, ben yine de dinimden dönmeye­ceğim" demişti. Onun kararlılığını gören annesi yemininden vazgeçmişti (Üsdül-Gabe, aynı yer). Sa'd (r.a) annesine çok düşkündü ve ona bir zarar gelmesini asla kabul edemezdi. An­cak imanla alakalı bir konuda Rabbine isyan edip başkalarının heva ve heveslerine de tabi olamazdı. Sa'd (r.a) ve benzerlerinin karşılaşacağı bu gibi durumları çözümlemek ve iman edenleri rahatlatmak için Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeyi göndermişti: "Bununla beraber eğer, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmak için seninle uğraşırlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dünya işlerinde onlara iyi davran..." (Lokman, 31 / 15).

 

HZ. EBÛBEKİR (r.anh)

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harca­mıştır.

Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ti­caretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir, cahiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tanınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muham­med (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Al­lah'ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konu­larda müşavere ederlerdi. İkisi de cahiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm'ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı " diye lâtif bir benzetme de yapmıştır.

Mü'min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm'a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir. Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İs­lâm'a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencele­rine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır.

 


 

İSLAMİ KİMLİK SAHİBİ OLMAK

 

İSLAMİ KİMLİK

"İslam" terimi teslim olmak, boyun eğmek ve sırf Allah'a yönelmek anlamlarını birlikte içerir. Terimin bu anlamı, Kur'an'­ın şu ayet'inde ifadesini bulur:

"Allah puta tapanlarla tek Allah'a inananların duru­munu size şu örnekle anlatır: Birbirleri ile çekişen çok sayıda ortakların sahip oldukları biri ile yalnız bir tek ki­şiye bağlı olan bir adam düşününüz"  (Zümer: 39/29)

Demek ki, İslam'ın söz konusu olabilmesi için mutlaka tek Allah'a teslim olmak ve O'nun dışındaki her şeye teslim olmak­tan sıyrılmak gerekir. İşte "Lailahe illallah: Allah'dan başka ilah yoktur" cümlesinin asıl anlamı budur.

İslami kimlik, insanın din olarak islamı seçmesiyle başlar. Bu seçim yalnızca ibadet konularını içine alan bir din anlayışının seçimi değildir. Bu seçim hayatının her anında yapacağı fiilleri belirleme yetkisinin verilmesidir. İnsan olarak islamı seçen kişi Müslüman olur ve Müslüman hayatını sürdürürken uyması ge­rekli olan kanunları yani emir ve yasakları İslam’dan alır. Artık o rabb olarak Allah’ı seçmiştir. Yani nasıl yaşayacağıma dair ka­nunları koyacak olan ve beni terbiye edecek olan yalnız Allah’tır diyen bir seçim.

İşte bu seçim ona bir kimlik kazandırmıştır.Bu kimlik İslami kimliktir.O zaman kimlik nedir sorusuna cevap verelim ki anla­tacaklarımız daha net anlaşılsın.Kimlik sahibi olmak için en önemli iki nokta vardır.Birincisi kimliği oluşturan fikirler,ikincisi fikirlerin amele dökülmesidir, yani davranışlar. Biz birine kimlik sahibi diyebilmemiz için inandığı fikirlerle davranışlarını bir uyum içerisinde birleştiren kimseyi anlıyoruz.. Kapitalist kimliğe sahip olan bir kişinin fikirleri kapitalist fikirler, sosyalist kimliğe sahip olan bir kişinin fikirleri sosyalist fikirler, Musevi kimliğe sahip bir yahudinin fikirleri Musevi fikirler, İslami bir kimliğe sahip olan bir Müslüman’ında fikirleri İslami fikirlerdir. Bu kimlik sahipleri bu kimlikleri inandıkları fikirlerle kazanmışlardır. Bu kimliklerin devamı da bu kimliği besleyen fikirlerin devamı ile mümkün­dür. Eğer bu fikirler değişirse kimlikte değişecektir. Eski kimlik artık zarar görmüştür ve tekrar aynı fikre dönmedikçe o kimliğe sahip olamaz.

Kimliğin ikinci özelliğine gelince ki bu çok önemlidir davra­nışlar. İnandığı fikirlerle amel etmesidir. İnandığı fikirleri haya­tına tatbik etmesidir. Sözüyle davranışının bir olmasıdır. Allah’ı rabb, dini de İslam olarak kabul etmişse artık onun hayatını yönlendiren ve davranışlarını belirleyen islamdır. İslami kimliktir. Kimliğin sağlamlığı fikirlerin ve davranışların bir uyum içerisinde hareket etmesiyle olur. Bunlarda uyum olmazsa kimlik bunalımı olur. Kimlik zarar görmeye başlar ve başka bir kimliğe geçmeye doğru gider.

İslami kimlik, bu kimliğe sahip olanları Allah’ın emir ve ya­saklarına göre yönlendirir. Onlar yapacakları her ameli buna göre yaparlar. Sokakta geçen her hangi bir kadına herkes ba­kabilir ama İslami kimlik sahibi bakamaz. Herkes içki, kumar ve zina gibi Allah’ın haramlarını yapabilir ama İslami kimlik sahibi yapamaz. Çünkü hayatındaki helal ve haramları belirleyen Al­lah’a olan sevgisidir. Allah’ı sevmek o’na itaati gerektirir. İslami kimlik sahipleri bunu bildiklerinden sevdiğine itaat ederler.

İslami kimlik sahipleri bu kimliğe sahip olurken ilk söyle­dikleri cümle Allah’u Tealanın ilahlığını ve rabliğini kabul ediyo­rum. Tüm sahte ilahları ve rableri, tagutları reddediyorum olur. İs­lami kimlik sahibi bu kimliğe sahip olurken hayatındaki tüm kanunları yalnız ve yalnız Allah’u Tealanın koyacağını ve onun koyduğu kanunlara uyacağına dair söz verir.”Eşhedü”diyerek yemin eder. Ruhlar âlemindeyken verdiği sözü yerine getirir.

Evet, yeri gelmişken ruhlar âleminde Allah’u Tealanın bize sorduğu soruya gelelim. Neden ben sizin rabbiniz değil miyim? Diye soruyor. Rabb yerine başka bir özelliğini sormuyor. Ben sizin yaratıcınız, ben sizin rızk vereniniz, ben sizin mabudunuz v.s. demiyor da sadece Rab ismi ile ahd alıyor. Çünkü incelik rabb kelimesinin anlamında yatıyor. Rabb keli­mesinin anlamı terbiye eden, hayatla ilgili hüküm ve kaideleri koyan, idare eden. Ruhlar âleminde Allah’u Teala bize açıkla­malı olarak şunu soruyor. Sizin hayatınızla ilgili kanunları ve kaideleri ben mi koyarım? Sizin nasıl idare edileceğinize ben mi karar veririm? Bizlerde hep bir ağızdan “evet”dedik. Ama ken­dimiz idare etmeye başladık, helal ve haramları kendimiz belir­ler olduk, Onun kanunlarını bir kenara attık. Ya aklımızı ya nef­simizi ya da başkalarımı rabb edindik. Haya­tımızla ilgili meselelerde Allah’u tealayı bir kenara attık ve onun için yağmuru yağdıran, ibadet edilen gibi kısır görevler tayin ettik o bizim nasıl yaşayacağımıza dair kanun koyamaz ve onun koyduğu kanunlar artık eskidi gibi sözler bile kullandık.

İşte İslami kimlik sahibi olanlar bu sözü unutmamışlardır. Onlar yalnız ve yalnız Allah’u Tealayı rabb olarak kabul etmiş­lerdir. Onlar bizim hayatımızla ilgili kanunları ve helal ve ha­ramları yalnız Allah belirler demişlerdir.

Peki şimdi ki yaşantımıza şöyle bir baktığımızda gerçekten hayatımızı Allah’ın emir ve yasaklarına göre mi yaşıyoruz yoksa aklımızın veya başka ideolojilerin emir ve yasaklarına göre mi yaşıyoruz.Buna cevap verebilmek için yaşam biçimimizi ortaya koymalıyız.Yaşamımızda kimin kanunlarının yürürlükte oldu­ğunu ortaya koymalıyız.İslami Kimlik sahibi olanların hayatlarını Allah’u tealanın emir ve yasakları belirler ya sizinkini kim belirli­yor.?

 İslami kimlik sahibi olmak aynı zaman da bu kimliğin sü­rekliliğini sağlamaktır. Bizler kimliğimize sahip çıkmalıyız ve bu kimliğimizin bizim şahsiyetimiz olduğunu unutmamalıyız.

 

İSLAMİ ŞAHSİYET

 İslâm, diğer şahsiyetlerden tamamen farklı ve seçkin bir şahsiyet oluşturmakla insanı eksiksiz bir şekilde tedavi etmiştir. İslâm, İslâm akidesini, üzerine fikirlerini oturtacağı ve bu esasa göre de mefhumlarını oluşturacağı “fikri kaide” haline getirmiş­tir. İslâm akidesiyle ölçmek suretiyle doğru fikir ile yanlış fikir birbirinden ayırt edilir. Fikri kaide olmasından dolayı fikirler, İslâm akidesi üzerine bina edilir. Bu akide üzere zihniyet mey­dana gelir. İnsan, bu fikri kaide ile seçkin bir zihniyete sahip olur. Kendinde fikirler için doğru ölçüler bulunur. Böylece fikir sapmasından emin olur. Bozuk fikirleri reddeder. Doğru fikir ve sağlam bir kavrayış üzerinde kalır.

Aynı zamanda İslâm, insanın içgüdü ve organik ihtiyaçla­rından kaynaklanan davranışlarını, bu akideden çıkan şer’i hü­kümlere göre dosdoğru bir şekilde tedavi eder. İç güdüleri en güzel bir şekilde düzenleyip onları ne baskı altında tutar ne de tamamen salıverir. İnsan için, huzur ve istikrar sağlamaya yöne­lik olarak ihtiyaçlarını birbiriyle uyumlu bir şekilde doyurabile­ceği bir ortam hazırlar. İslâm, İslâm akidesini akli bir akide ola­rak düzenledi. Böylece İslâm akidesi, fikirleri ölçmek için fikri kaide olmaya elverişli hale geldi. Aynı zamanda bu akideyi, in­san, hayat, kâinat hakkında külli bir fikir haline getirdi. Bu külli fikir ile kâinatta yaşayan canlı bir varlık olan insanın içindeki ve dışındaki problemlerini çözüme kavuşturdu ve İslâm’ı, genel bir mefhum olmaya elverişli hale getirdi. Yani İslâm’ı, yönlendirici faktörler ile mefhumlar arasında sentez sağlama işlemi esna­sında doğal olarak kullanacağı, eğilimleri için bir esas olarak alabileceği ölçü haline getirdi. Böylece İslâm, insanda, mef­humları ve eğilimleri için kesin bir ölçü olarak kullanabileceği, aynı anda zihniyeti ve nefsiyeti için de geçerli olabilecek kesin bir kaide meydana getirdi. Bu şekilde de diğer şahsiyetlerden tamamen farklı seçkin bir şahsiyet oluşturdu.

Buna göre İslâm’ın, İslâm akidesi ile İslâm şahsiyetini oluşturduğunu, aynı akide ile insanın zihniyetini ve nefsiyetini meydana getirdiğini görüyoruz. Bundan dolayı İslâmi zihniyet, yalnızca İslâm’a göre düşünen zihniyettir. İslâmi zihniyet sadece düşünen ve bilen zihniyet değil, hayat hakkındaki düşünceleri için genel ölçü olarak sadece İslâm’ı ölçü kabul eden zihniyettir. Hem ameli, hem de vakıa ile ilgili düşüncelerinin tamamı için İslâm’ı ölçü olarak ele almadıkça insanda İslâmi zihni­yet/düşünüş biçimi meydana gelmez.

İslâmi nefsiyet ise bütün eğilimlerini İslâm esası üzerine ku­ran nefsiyettir. Yani sadece şiddetli ve tutucu bir şekilde kendi­sini ibadete vermek değil, doyurulmak istenen ihtiyaçlarının tamamı için yalnızca İslâm’ı genel ölçü haline getiren nefsiyettir. Pratikte ve gerçekte ihtiyaçlarının tamamını İslâmi ölçülere göre doyuran kimsede İslâmi nefsiyet meydana gelir. Âlim veya cahil oluşuna bakılmaksızın farzları ve mendupları yerine getiren, haramları ve mekruhları terk eden veya bunlarla beraber müstehab olan itaatları yapan ve şüphelerden kaçınan kimsede, bu zihniyet ve nefsiyet ile “İslâm şahsiyeti” oluşur. Bu tür nite­liklere sahip olan herkeste “İslâm şahsiyeti”nin varlığından bah­sedebiliriz. Çünkü İslâm’a göre düşünen ve hevasını İslâm’a uyduran herkes İslâm şahsiyetine sahiptir.

Evet, İslâm, bu zihniyetin gelişmesi, her fikri ölçmede ye­terli güce sahip olabilmesi için kişinin İslâm kültüründen daha fazla beslenmesini emretmektedir. Yine İslâm, İslâm’a ters dü­şen her eğilimi reddedebilme gücüne sahip olabilmesi ve bu nefsiyeti kuvvetlendirebilmesi için farzlardan öte şeyleri, mendupları ve mustehapları yapmayı emretmekte ve haramlar­dan öte şeyleri, mekruhları da yasaklamaktadır. Ancak bütün bunlar şahsiyeti yükseltmek ve en üst seviyeye ulaştırma yo­lunda yürümek için vardır. Fakat bu ifade, bu niteliklere sahip olmayanlarda İslâm şahsiyetinin olmadığı anlamına gelmez. Davranışları ile İslâm’a bağlı kalan avamdan kimseler ve sadece farzları yerine getirmek, haramları da terk etmekle yetinen eği­tim görmüş kimseler de İslâm şahsiyetine sahiptirler. Her ne kadar kuvvet bakımından aralarında fark olsa da bunların ta­mamı İslâm şahsiyetine sahip kimselerdir. Bir insanın İslâmi şahsiyete sahip olmasına hüküm verirken önemli olan, kişinin düşüncelerine ve eğilimlerine İslâm’ı esas kılmasıdır. İslâmi şahsiyetler, İslâmi zihniyetler ve İslâm’ı nefsiyetler arasındaki farklılıklar da buradan kaynaklanmaktadır. “İslâmi şahsiyeti” melek olarak tasavvur eden birçok kimse de bu nedenle yanıl­maktadır. Kesinlikle insanlar arasında melek bulunmadığı halde melekler arayanların topluma vermiş oldukları zarar gerçekten de pek büyüktür. Hatta kendilerinde bile böyle bir özelliği bu­lamadıkları için ümitsizliğe düşmekteler ve ellerini Müslüman­lardan çekmektedirler. Bu hayalciler İslâm’ın ancak hayal oldu­ğunu, İslâm’ın yüksek ideallerden ibaret olduğunu dolayısıyla insanın İslâm’ı hayatta uygulamasının ve bu uygulamalara sab­retmesinin mümkün olmadığını ispatlamaya çalışırlar. Böylece insanlar İslâm’dan, yüz çevirmekte birçoklarını İslâm’ı yaşa­maktan uzaklaştırarak onları amelde felce uğratmaktadırlar. Hâlbuki İslâm, uygulanmak için gelmiş pratik bir din olup vakı­adaki problemleri tedavi eden, uygulanması zor olmayan bir dindir. Kişi İslâm akidesini idrak ettikten sonra İslâmi şahsiyete sahip olunca, insandaki düşünce ne kadar zayıf olursa olsun veya içgüdü ve organik ihtiyaçları ne kadar kuvvetli olursa olsun her insan İslâm’ı kolaylıkla kendisine uygulayabilir. Çünkü İslâm akidesini mefhumları ve eğilimleri için ölçü olarak almakla ve bu doğrultuda yürümekle kesinlikle İslâm şahsiyetine sahip olur. Artık bundan sonra yapacağı şey zihniyetini geliştirmek için İslâmi kültürünü, nefsiyetini kuvvetlendirmek için de itaatını artırmak, yükselme yolunda yürümek, bu yolda sebat göster­mek, hatta yücelerin yücesine yürümektir. Çünkü o, fikirlerini İslâm akidesi ile tedavi etmiştir. İslâm akidesini, hayat hakkın­daki fikirlerini üzerine bina edeceği fikri kaide haline getirmiştir. İslâm akidesini, üzerine düşüncelerin oturtulacağı fikri kaide haline getirip, fikirleri İslâm akidesi ile ölçtüğünde doğru fikir ile yanlış fikir arasında ayırımı yapabilecek kimse olur. Böylece fikir hatasına düşmekten emin olur. Bozuk fikirlerden kendisini ko­rur, doğru fikir ve sağlam idrakla baş başa kalır. Meyillerini şer’i hükümlere göre tedavi etmekle de içgüdü ve organik ihtiyaçla­rından kaynaklanan amellerini tedavi anında, içgüdüleri yok ederek, baskı altında tutarak veya tamamen başıboş bırakarak değil, onları düzene sokarak dosdoğru bir şekilde tedavi etmiş olur. İnsan için, açlıklarının tamamını birbiriyle uyumlu, insanda istikrar ve huzur sağlamaya yönelik bir şekilde doyuracağı or­tam hazırlar. Böylece akla ve delile dayalı olarak İslâm’a sımsıkı sarılan Müslüman, İslâm’ı eksiksiz bir şekilde hayatında uygular ve Allah’ın hükümlerini doğru şekilde anlar. Üstelik bu Müslü­man, İslâm akidesini düşüncelerine esas almakla İslâmi zihni­yete sahip, İslâm akidesini meyilleri için esas almakla da İslâmi nefsiyete sahip olur. Diğer şahsiyetlerden apayrı bir şahsiyet haline gelir. Bu nedenle İslâm şahsiyetine sahip olanlar için özel sıfatlar vardır. İnsanlar arasında bu ayrıcalıkları ile tanınırlar ve onlar adeta insanlar içinde özel alametleri ile belirginleşirler. Müslümanın sahip olduğu bu sıfatlar, Allah’ın emir ve yasakla­rına bağlı kalmasının ve Allah ile olan bağını idrak etmesine binaen, amellerini Allah’ın emir ve yasaklarına göre yürütmesi­nin kesin sonucudur. Bu nedenle Müslüman, şer’i hükümlere ancak Allah’ın rızasını kazanmak için bağlanır.


Müslüman, İslâmi zihniyete ve İslâmi nefsiyete sahip ol­duğu zaman, kendinde merhameti ve sertliği, takvayı ve nimet­leri bir arada toplayabilen, hayatı doğru bir şekilde anlayan, gerektiği kadar dünyaya yönelen, ahireti kazanmak için bütün gücüyle çalışan aynı anda hem asker hem de lider olmaya elve­rişli şahsiyet olur. Ona ne dünyaya tapanların sıfatları, ne Hint çilekeşliği (fakirliği) ne de dünyadan elini eteğini çeken kimse­nin hali etki edebilir. O, cihadda kahraman iken aynı zamanda mihrabın dostudur. Güçlü olduğunda da mütevazıdir. Liderlik ile fakihliği, ticaret ile siyaseti bir arada barındırır. Onun özellik­lerinin en üstünü onu yoktan yaratan yaratıcısı Allah’ın kulu olmasıdır. Bunun için onu, namazında huşuda, yüreği Allah korkusu ile dolu, boş sözlerden yüz çeviren, zekâtını veren gö­zünü haramdan çeviren, kendisine verilen emanetleri muhafaza eden, ahdine vefakâr, verdiği sözü yerine getiren ve Allah yo­lunda cihad eden bir kimse olarak bulursun, İşte Müslüman budur. İşte mü’min budur. İnsanı, insanoğlunun en hayırlısı kılan, İslâm’la yoğrulmuş İslâm şahsiyeti işte budur. (Takiyuddin En-nebhani)

 


 

DÜNYEVİ SEVGİLERİMİZ

 

BABALARIMIZ, ANALARIMIZ, KARDEŞLERİMİZ

ŞER’İ ÖLÇÜSÜ

Bu konudaki açıklamalarıma geçmeden önce anne ve ba­bamıza olan sevginin şer’i ölçüsüne kısaca değineceğim.

Allah'ın insanlardan korunmasını istediği beş kutsal şeyden biri de, neslin devamıdır. Neslin devamını Allah (c.c.), canlıların kabiliyet ve yapılarına göre belli kanunlara bağlamıştır. Neslini devam ettirebilmek için en büyük zorluklarla karşılaşan canlı da insanoğludur. İnsan, canlıların en güçlüsü olmasına rağmen, doğduğu anda en zayıf olanların başında gelir. Bazı hayvan yavruları doğumdan hemen sonra, bir kısmı da kısa bir zaman sonra ayağa kalkabildiği, ihtiyaçlarını gidermeye başlayabildiği hâlde insanoğlu ancak, doğumundan yıllar sonra bu seviyeye gelebilir. Neslin devam edebilmesi için bütün bu zorlukları çe­ken ana babalardır. Anne, yavrusunu dokuz ay karnında taşır, hamilelik süresince pek çok güçlükle karşılaşır, hayatî tehlikeleri de göze alarak çocuğunu doğurur. Hiç bir şeye gücü yetmeyen bebeğini büyütmek için, uykusundan, istirahatinden, sıhhatin­den feragat eder. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

"Biz, insana, ana-babasına iyilikte bulunmayı tavsiye ettik. Özellikle de anasını tasviye ederiz ki, o, kat kat zaafa düşerek ona hamile kalmış, emzirmesi de tam iki sene sürmüştür. Bina­enaleyh; bana ve ana-babana şükret. " (Lokman, 31/14). Aile ve çocuğun ihtiyaçlarını temin etmek için baba yılmadan, usan­madan çalışır, yemez yedirir, giymez giydirir. Çocuğun bir yeri ağrısa, onlar daha fazla rahatsız olurlar. Çocuklarının rahatını kendi rahatlarına tercih ederler. Bu zahmetli meşgale, değişik safha ve şekillerde olmak üzere yirmi otuz yıl devam eder. Hatta, ana-babanın çocuğuna gösterdikleri ilgi hayat boyu sü­rer gider.

Allah'ın, ana-baba ve çocuklar arasında yarattığı sevgi ve saygıdan kaynaklanan işte bu hak-görev ilişkisi, insan neslinin yozlaşmadan, sıhhatli ve sağlam bir şekilde devam edebilmesi­nin vazgeçilmez bir şartıdır.

Ana-babanın çocuklar üzerindeki haklarını şöyle sıralayabi­liriz:

1. İtaat (saygı): Çocukların ana-babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, yapılması haram olmayan istekle­rini yerine getirmektir. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşman için sana emrederlerse, artık onlara bu hususta itaat etme." (el- Ankebût, 29/8) Bu ayet ashabtan Sa'd b. Ebi Vakkâs hakkında nazil olmuştur. Hz. Sa'd olayı şöyle anlat­maktadır: "Ben anneme hürmet ve itaat eden bir çocuktum, müslü­man olunca annem bana:

-Sa'd! bu yaptığın nedir? Ya sen bu yeni dinini bırakırsın, yahut da ben yemem içmem ve sonunda ölürüm. Sen de be­nim yüzümden; "anasının katili!" diye ayıplanırsın, dedi. Ben; "Anneciğim böyle yapma. İyi bil ki, ben bu dini bırakmam!" dedim. Ve iki gün iki gece bekledim. Kadın ne yedi, ne içti. Bunun üzerine:

"-Vallahi anne, iyi bil ki, senin yüz canın olsa da bunlar birer birer çıksa, ben bu dinimi yine bırakmam. Artık ister ye, ister yeme" dedim. Bu azmimi görünce annem bu direnmesinden vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerîme nazil oldu. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, XII, 121 ) .

Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde: "Allah size, an­nelerinize itaatsizliği... Haram kıldı." (Buhârî, Edeb, 4).

Yukarıda zikredilen ayet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi ana-babaların istek ve arzularını yerine getirmek, onlara karşı çıkmamak Allah'ın emridir. Ancak, ana-baba çocuğundan Al­lah'a karşı gelmesini, O'nu inkâr etmesini, farz kıldığı bir şeyi yapmamasını, haram kıldığı şeyleri yapmasını emrederse; onla­rın bu istekleri yerine getirilmez. Çünkü Allah'a isyan olan hu­susta, ana-baba da olsa, insanlara itaat edilmez.

2. Ana-babaya iyi davranmak. Allah'u Teâlâ Kur'an-ı Ke­rîm'de, insanın kimlere karşı görevleri olduğunu sıralarken şöyle buyurur:

"Yüce Rabb'ın şöyle emretti; Yalnız Allah'a ibadet edeceksi­niz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf " dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, mer­hamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, "Ya Rab, küçüklü­ğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et" de "(el-isrâ, 17/23-24)

Peygamber Efendimiz de "kime iyilik yapayım?" diye üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, "annene" cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması ge­rektiğini söylemiştir. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1).

Ana-baba, çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak mecburiyetindedir. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız aynı zamanda bir şükran borcudur.

3. Maddî ihtiyaçlarını gidermek. Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelince ana-babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir. Bu görev sadece ahlâkî ol­mayıp, hukuken de vardır. Bu görevini yerine getirmeyen kimse İslâmî yönetim tarafından buna zorlanır. Allah bu görevi evlât­lara yüklemektedir: "Ey Peygamber! Sana ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki, sarfedeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, ye­timler, düşkünler ve yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah bilir. " (el-Bakara, 2/215).

Ashab-ı Kirâm'dan Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dahil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu belirtir. (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 9) Yine Peygamberimiz, cihada katılmak isteyen bir sahabiyi, ihti­yaçlarından dolayı, ana-babasının yanına göndermiştir. (Buhârî, el-Edebu'l-Müfred, 9).

4. Saygısızlık etmemek. İslâm ümmetinin prensibi büyük­lere saygı, küçüklere sevgidir. Saygıya en lâyık olanlar, saygıda kusur etmeyi dahi aklımızdan geçirmememiz gerekenler de ana-babalarımızdır. Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.) ashabına;

-"Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?" diye üç defa sordu. Üç defasında da "evet bildir, Ey Allah'ın Resulü" diyen-ashab-ı kirâma bunların sırasıyla; "Allah'a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek" olduğunu belirtir. (Buhârî, Edeb, 6).

"Ana-babamı ağlar hâlde terkederek, hicret etmek üzere senin emrini almaya geldim" diyen bir sahabiye Peygamberimiz (s.a.s.):

-"Onlara dön, nasıl ağlattınsa onları öylece güldür, sevindir" der ve henüz müslüman dahî olmayan ana-babasının yanına gönderir.

5. Rızalarını almak: İnsanın dünyadaki en büyük görevi şüphesiz ki, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bundan hemen sonra rızasını almamız gerekenler ise, ana-babalarımızdır. Çünkü, yukarıda geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah'u Teâlâ, ken­disine ibadetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiş , Pey­gamberimiz de (s.a.s.): "Allah'ın rızası, babanın rızasında, gazabı da babanın gazabındadır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 1; Tirmizî, Birr, 3) buyurmuştur. İyilik yapmada babadan önce gelen an­nenin durumu da, tabii ki böyledir.

Peygamberimiz (s.a.s.) çok öfkeli bir şekilde üç defa, "Ya­zıklar olsun o kimseye " dediğinde Ashab-ı Kiram; "Kimdir o? Ey Allah'ın Resulü! " diye sorunca;

"Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı hâlde, Cennet'e giremeyip Cehennem'i boylayan kimse" der. (Müslim, Birr, 9).

Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın anlattığına göre, bir adam pey­gamberimiz (s.a.s.)'e gelerek cihada gitmek için izin istedi. Pey­gamberimiz de ona; "Annen baban sağ mıdır?" diye sordu. Adam: "Evet", deyince Resulullah (s.a.s.): "O hâlde sen önce onların rızasını almaya çalış, " buyurarak ona bu görevini hatır­lattı. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 377).

6. Kötü söz söylememek: Onları incitecek her tür kötü söz ve davranıştan kaçınmak gerekir. Bu kötü davranışların ebe­veyne doğrudan yapılması haram olduğu gibi, onlara kötü söz söylenmesine sebep olmak da haramdır. Cenâb-ı Allah'ın, "Onlara öf dahî demeyin" yasağı yanında Peygamberimizin şu hadis-i şerîfi de çok dikkat çekicidir:

"Bir kimsenin ana-babasına sövmesi büyük günahlardan­dır".

-Ashab-ı Kirâm: "Bir kimse ebeveynine nasıl söver?" de­yince,

-Efendimiz (s.a.s.): "Biri başkasına kötü bir söz söyler, o da tutar bunun ebeveynine söver" diye cevap verdi. (Buhârî, Edeb, 4).

7. Öldüklerinde hayırla anmak, dua etmek: Ana-baba öl­mekle onlara karşı olan sorumluluklar bitmez. Onların temiz hatıralarını devam ettirmek gerekir. İnsanları insan yapan da bir bakıma, nesilden nesile miras olarak intikal eden bu güzel duygu ve hatıralardır. Peygamberimizin; "Sevgi, verâset yoluyla kazanılır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 22) hadîsi de bu gerçeği ifade etmektedir. Böylece, nine ve dedelerle torunlar arasında bir sevgi bağı kurulmuş olur. Onları hayırla anmak, bağışlan­maları için dua etmek, Allah'u Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerîm'de bize öğrettiği dualardandır; "Ey Rabbimiz! İnsanların hesaba çekile­ceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve bütün mü­minleri bağışla." (İbrahim, 14/41 ) . (Akif KÖTEN)

 

ŞER’İ SINIRLARIN AŞILMASI

Fıtri sevginin özelliklerindendir insanın babasını, anasını, kardeşlerini sevmesi Müşrik bile olsalar. Çünkü bu insanda var olan bir iç güdüdür.Rabbim onlara olan saygı ve sevgiyi Kuran’ı Keriminde çok net açıklamıştır.Ama Tevbe 24’de neden zikre­dildiler.Onları sevmek Allah ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli nasıl olabilir?

Babama olan sevgim, beni nasıl fasıklar güruhuna sokar? Şimdi bunların cevaplarını birlikte bulalım.

Allah ve Resulünden daha sevimli olmak. Ne demek bu cümle; bu sevgi, yalın bildiğimiz sevgi mi yoksa sevdiği için her şeyi yapanların sevgisi mi? Elbette bu sevgi sevdiği için her şeyi yapanların sevgisidir. O ne derse şeksiz şüphesiz kabul eder. Helal ve haramları o belirler o’nun hayatında. Çünkü o her şey­den daha sevimlidir onun için. Allah ve Resulünün emri onun için itaattir. İtaati sevgisindendir.Sevenler her şeye katlanır­lar.O’nun için her şeyi yaparlar.

Yanlış mı söylüyorum? Alın size basit bir örnek. “Ben ba­bamı çok seviyorum.” diyor. “onun için ölürüm” diyor ama babasının kızacağı, sevmeyeceği işler yapıyor. Sigara, içki, ku­mar zina v.s sizce bu sevgi sözleri gerçekçi mi? Ailemi seviyo­rum diyor ama onların yanında sigara içiyor nasıl sevgi bu.Tabi ki yalın bir sevgi. Daha birçok örnek verebiliriz. Hayatımızda yalan sevgiler her zaman var.

Baba ve anneye itaat onlar bize masiyeti emretmedikleri sürecedir. Onlara olan sevgi ve itaatimiz tercih noktasına ge­lirse. Yani Allah ve Resulünün emrettikleriyle onların istekleri arasında tercihe gelince şüphesiz itaat edilecek, tercih edilecek olan Allah ve Resulüdür. Namaz kılan birine babası veya anası kılma, tesettürlü birine örtünme hayatını Allah’ın dinine göre düzenlemek isteyene, hayatını yaşa faiz yemek istemeyene za­manın şartlarına uy sende ye! v.s dese onlara itaat edil­mez.Tercih edilecek ve itaat edilecek olan Allah ve Resulü­dür.Allah’a olan sevgimiz onlara olan sevgimizin önündedir.

Bu imtihanla İslami davaya gönül veren bir çok grup, veya cemaatlerdeki fertlerde karşı karşıya kalmaktadır. Babası, anası ve kardeşi,ona her zaman;

Sohbete gitme,

Derse yapma

Onlara takılma,

Gericimi oldun,

Dünyayı siz mi değiştireceksiniz,

Evlatlıktan ret ederim,

Mirasımdan mahrum bırakırım,

Analık hakkımı helal etmem,

Seni polise veririm,

Cihad sizin neyinize,

Dua edin yeter,

Elalem ne der,

Hapse girersen bize ne olacak,

Bize kim bakar,

Sen bizim her şeyimizsin,

Hayatını yaşa,  önce aileni kurtar sonra bunları yaparsın v.s

Yüzlerce sözle karşı karşıya kalırız. Bu imtihan dünyasında da Allah ve Resulüne ve o’nun yolunda cihad etmeye olan sev­gimiz, Onlara olan sevgimizin üstünde olursa ne mutlu bize. İmtihanı kaybedersek Rabbim acıklı bir azapla uyarmaktadır.

Ama unutmayalım ki dünya hayatının bu geçici metaları yanında Allah katında olanlar çok daha hayırlı, çok daha kalıcı­dır. Bunların hepsi bir gün gelecek bitecektir. Ama Allah ya­nında olanlar, Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenme­yecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. İşte bakın Rabbimiz bunlarla onların bir mukayesesini yapıyor. Söyleyin bakalım ey mü’minler, sizin için bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah mı? Bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah yolunda cihad mı? Eğer bunlar sevgili geliyor ve o yüzden cihadı terk ediyorsanız Allah’ın belâsını bekleyin.

 Sevgi Allah içinse değerlidir. Allah ve Resulünün sevgisi her şeyin sevgisinden üstte olmalıdır. Hiç bir şey mü’mine Allah ve Resulü kadar sevgili olamaz. Çünkü hiç bir şeye ve hiç bir kimseye Allah’a borçlu olduğumuz kadar borçlu olama­yız.(BESAİRUL KUR’AN)

 

EŞLERİMİZ VE ÇOCUKLARIMIZ

ŞER’İ ÖLÇÜSÜ

Kadınlara karşı iyi davranmak, tatlı ve yumuşak dille ko­nuşmak, kaba ve sert hareket etmemek Allah Rasûlünün ahlâ­kındandır. O şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz, sizin kadınları­nız üzerinde, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınların, üzerinizde olan hakkı günün şartlarına göre onların yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır" (Tirmizî, Sünen, V, 111; İbn Mâce, Sünen, l, 594, No: 1851). "Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı huyu en iyi olanlarınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanını­zım" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 472). "Kadınlarınız hakkında Al­lah'tan korkunuz. Şüphesiz, onlar sizin yanınızda yardımcıları­nızdır. Onları Allah'ın emâneti olarak aldınız ve cinsiyet uzuvları­nız Allah'ın kelimesi ile helâl edindiniz" (Ebû Dâvud, Menâsik, 56; İbn Mâce, menâsik, 84; Dârimî, menâsik, 34).

Erkek ailenin geçimini sağlamakla görevli olduğu için ka­dının maddi ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu da İslâm dairesi içerisinde gerçekleştirmek zorundadır (en-Nisa, 4/34). Erkek ka­dınla iyi geçinmek ve onun haklarını korumakla yükümlüdür "...Onlarla (zevcelerinizle) iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlan­madınızsa (sabredin). Olur ki bir şey hoşunuza gitmez de Allah (ü Teâlâ) onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur. (Olur ki Allah size onlardan hayırlı evlâd ihsan eder, yahud, aranızda muhab­bet oluverir)" (en-Nisâ, 4/1 9).

İslâm, her şeyden önce erkeğe verilmiş olan aileyi yönet­mek ve reislik yetkisini kötüye kullanmayı yasaklar. Bundaki amaç aile düzeninin korunmasıdır. Bu bakımdan erkeğin bu şekilde bir imtiyazı kadın üzerinde zulümkâr bir şekilde kullan­ması caiz değildir. Ancak böyle bir ilişki sonucu kadın ve erkek arasındaki ilişkiler normal seyrinde gidebilir.

İslâm, kadının sosyal ilişkiler yönünden yeteneklerini ve yeterliliğini, mümkün olan azami düzeyde meşru daireler içeri­sinde kullanmasına izin verir. Yine bu sosyal çerçevede en güzel şekilde müslümanlara yardımcı olması için çalışma ve faaliyet­leri yerine getirme, ilim öğrenme özgürlüğünü verir (Buhârî, İlim, 36;İbrahim Cemal, Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, terc. Beşir Eryarsoy, İstan­bul 1987, s. 483 vd.).

"Kadın eğe kemiği gibidir. Eğer onu doğrultmaya kalkarsan kırılır. Mutlu olmak istersen o eğrilikle birlikte kabul et" (Buhârî, Nikâh, 79). "Sizin en hayırlınız hanımına karşı en iyi olandır" (Tirmizi, Radâ, 11; İbn Mace, Nikâh, 50). Bu hadislerden Peygamberi­mizin kadınlar konusunda müslümanları sürekli uyardığı ve onlarla iyi geçinmeyi tavsiye ettiğini öğreniyoruz. Kadın dövül­mez, nasihat edilir. Yalnız kadın âsî olur erkeğini İslâmî ölçü­lerde dinlemezse ve mahrem olmayan kimselerle oturup kalkar ve erkeğin malını savurganlıkla harcar, aile sırlarını dışarı çıka­rırsa önce uyarıda bulunulur, bunun şiddeti biraz arttırılır ancak yine fayda sağlamıyorsa duruma göre korkutmak için biraz dövülebilir (en-Nisa, 4/34). Ancak bu da fayda vermiyorsa dövül­memelidir.

 

ŞER’İ SINIRLARIN AŞILMASI

İnsanların eşlerini ve çocuklarını sevmeleri kadar doğal hiçbir şey yoktur. Bu insanda var olan iç güdünün tezahürü­dür.Onlara olan sevginin şer’i ölçüsü bir çok ayet ve hadisle bize açıklanmıştır.Peki şer’i ölçüde sınır nereye kadardır? Peki Tevbe 24 de neden zikredildiler? Tabi ki diğer tüm zikredilenler gibi onlarda dünya hayatının en önemli bağlarıdır.

Kelbî der ki: Rasûlullah (sa), ashabına Medine-i Münevve­re'ye hicret etmelerini emrettiği zaman müslümanlardan kimisi bunu babasına, kardeşine, karısına söyleyip onlardan izin alma gereği duymadan hemen Rasûlullah (sa)'ın emrine uydu. Kimisi de karısı, çocukları ve ailesi efradı: "Bizi burada malsız, mülk­süz, sahipsiz bırakacaksın, biz de zayi olup gideceğiz." deyince şefkati galip gelip ailesi efradı ile Mekke'de oturmaya devam ederek hicreti terketti.

Rasûlullah (sav)'a Mekke'den Medine'ye hicret etme emri verilince, kişi babasına, baba oğluna, kardeş kardeşine, koca hanımına: Bize hicret etme emri verildi, demeye başladı. Onlar­dan kimisi hicret etmekte elini çabuk tut­tu. Kimisi hicret etmeyi kabul etmeyerek şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, eğer hicret yurduna çıkıp gitmeyecek olursanız size hiçbir faydam dokun­maz ve size en ufak bir şey harcamam. Kimisine de hanımı ve çocuğu asılıp du­ruyor, ona Allah aşkına gitme, biz senden sonra kaybolur gideriz diyordu, On­lardan kimisi rikkate gelir, bundan dolayı hicret etmekten vazgeçer onlarla birlikte kalırdı.

Çocuk sevgisi de azizdir, hatta baba sevgisinden daha faz­ladır. Çünkü çocuk bir ciğer­paredir, umut, istikrar merkezi, övünme ve refahlı bir yaşamın ifadesidir. Çoğu kere toplumların örf ve adetlerinin göstergesidir.

Evet, o halde eşlerimiz ve çocuklarımız bize Allah ve Resulü­den ve onun yolunda cihad etmekten daha sevimli nasıl olur? Bu sorulan sorulara verilecek cevap yine bir soruyladır. Hayatımızdaki helal ve haramları kimin belirlediğidir? Hayatı­mızdaki helal ve haramları Allah ve Resulü belirliyorsa sorun yok diyeceksiniz. Peki eşlerimiz ve çocuklarımız nasıl belirler, olur mu böyle şey diyeceksiniz öyle çok belirlemişlerdir ki belki farkında bile olamadınız.

Kadın yaratılış gereği çok cilveli ve cezp edicidir. Hele bir erkek ona tam teslim olduysa ona her şeyi yaptırabilir.(istisnalar kaideyi bozmaz)

Ben şunu istiyorum,

Ben bunu istiyorum,

Bak onların var bizim niye yok,

Zaten bize ne verdin ki,

Gençliğimi sana harcadım,

Saçımı süpürge ettim v.s

Sözlerle etkilemeye başlar. Eğer erkek onun gayri İslami isteklerine evet derse vah onun haline. Örnekler verirsek daha iyi anlarız.

Ya işte falan karısına yeni bir elbise aldı.Kadında pardösü­sünü çıkardı o elbise ile sokakta ne güzel geziyor.Kocası da bir şey demiyor.Sen niye almıyorsun,bende öyle gezmek istiyo­rum. Allah’ın tesettür emri belli ne yapsın adam eşine olan sev­gisi, Allah ve Resulüne olan sevgisinden üstünse eşinin dedikle­rini yapacak ve tesettür emrini çiğneyerek eşinin emirlerini ye­rine getirmeye başlayacaktır.

Ya işte falan eşine ehliyet ve araba almış. Sen bana bir iğne bile almadın der. Ya dırdır eder ya da cilve yaparak etkisine alır. Ama adamcağızın parası yok ne yapsın ,nasıl ehliyet ve araba alsın.Bankaya gidip kredi mi çekse faiz,hırsızlık,gasp mı yapsa ,ama haram girdabında yanlışa düşerse vah haline.Eşinin istekleri,Allah’ın isteklerinin önüne geçerse vah haline.Evet bu örnekler basit ama çoğalta biliriz.Hayatında bu imtihanla karşı­laşan bir çok insan vardır.Çok sevdiği eşini mutlu etmek için Allah’a ve Resulüne olan sevgisini bir kenara atabilmektedir

En önemlisi İslam davasını yüklenenlerin eşleri ve çocukla­rı onlar için imtihandır. Çünkü İslam davasında dökülenlerin çoğu bu iki etkendendir. Allah yolunda mücadele etmek mi daha sevimli yoksa eş ve çocuklarının yanında olmak mı?

Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz ki şeytan Âdemoğluna karşı üç yerde oturmuş (pusu kurmuş)dur. Ona karşı İslâm'a giden yolda otur­muş ve ona: Niçin kendi dinini ve atalarının dinini bırakıyorsun? demiştir. Ki­şi ona muhalefet ede­rek İslâm'a girer. Yine şeytan ona karşı hicrete giden yol­da otu­rur ve ona: Malını ve aileni mî bırakacaksın, der. Kişi ona mu­halefet eder ve hicret ettikten sonra bu sefer cihada giden yolda ona karşı oturur ve ona şöyle den Sen cihad edeceksin ve öldü­rüleceksin. Hanımını başkası ni­kahlayacak, malın ise paylaştırı­lacak. Kişi bu hususta da ona muhalefet ed­er ve cihad ederse, artık Allah'ın onu cennetine koyması Allah üzerindeki bir hakkı­dır."

Allah yolunda mücadele edenlere eş ve çocuklarından şöyle sözler dökülür.

-Bize kim bakacak, ortada kalırız.

 -Sen hapse girersen bize kim bakar.

 -Sen ölürsen ben ne yaparım-evleneyim mi?

 -Baba bizi sevmiyor musun?

 -Çocuklar kötü yola mı düşsün sen yokken.

 -Bizi bırakma, bizden ayrılma

 -Sende herkes gibi yaşa v.s

 Birçok etkileyici sözlerle ikna etmeye çalışırlar. Sohbete, derse, eyleme, cihada gideceğine bizimle kal. Sen bizden so­rumlusun derler. Onun yolunda mücadele edenler sohbet ve derste kaybettiler, hapse girdiler özlemleri (eş, çocuk, ana, baba) içlerine oturdu

Çıktıktan sonra bıraktılar. Onların istediklerine uydular ev alayım, araba alayım, yazlık alayım derken yıllarını tükettiler.

Evet işte böyle. Eşler ve çocuklar insana Allah ve Resulün­den ve O’nun yolun da cihad etmekten daha sevimli olabil­mektedir. Hele birde helal ve haramlarımızı onlar belirlerse vay halimize.

Biz muhakkak ki onlardan sorumluyuz ama ilk sorumlulu­ğumuz Allah'adır. Bu sorumluluk sırasını bozmadan dinimizi yaşayabiliriz. Eğer bu sıralama bozulursa bizde bozuluruz.

Size eşinizi ve çocuğunuzu seviyor musunuz? diye bir soru yöneltirse hiç tereddütsüz vereceğiniz cevap evettir. Peki yine size sorulsa en çok kimi seviyorsunuz?

Direk Allah diyebiliyor muyuz acaba. Yoksa dünya hayatın­daki güzelliklerimi sıralıyoruz. Birini sevmek onun sözlerini din­leyip, onun hoşuna gidenleri yapıp, hoşuna gitmeyenleri de yapmamaktır. Birini sevmek menfaatsiz olarak onun için her şeyi göze almaktır. Her sıkıntıya katlanmak ve sevgisi için mü­cadele etmektir.

 Evet şimdi cevap verelim. Yaptığımız bu sevgi tarifine göre mi seviyoruz. Eşimiz ve çocuklarımız için hepiniz hemen evet diyorsunuz. Ama Allah’a ve resulüne olan sevgimizi bu tarife uydurduğumuzda takılıyoruz. Çünkü O’nun emir ve yasaklarını, O'nun helal ve haramlarını hayatımıza tatbik etmiyoruz. O'nun için her türlü eza, sıkıntı, hapis, ceza ve ölümü göze alamıyoruz. O'nu seviyorum. Sözümüz boş bir sözden ibaret kalıyor. Sevgi­mizin en belirgin özelliği o’na itaat etmektir. Gece hastalanan çocuğu için uykusuz kalanlar, sabah okunan ezana neden kalkmamaktadırlar? Çocuğuna olan sevgisi o’nu uyandırırken, Allah'a olan sevgisi neden uyandırmıyor? Çünkü çocuğuna olan sevgisi Allah’a olan sevgisinin önüne geçmiştir.

Gerçekten söyleyin biri sizin eşinize küfür veya hakaret etse, ya o adamı hastanelik edersiniz, ya da başka bir müdaha­lede bulunursunuz. Tüm dünyada, yaşadığınız ülkede, kentte, semtte Allah ve Resulüne yapılan küfür ve hakaretleri sinenize çekiyorsunuz. O'nun emirleriyle dalga geçenlere, kanunlarını çağdışı diye hakaret edenlere susuyorsunuz. Çünkü eşinize olan sevginiz, gururunuz daha baskın çıkmaktadır.

Söyleyin bana eşinizle kavga ediyorsunuz, tartışıyorsunuz, ama asla boşanmayı, birbirinizden ayrılmayı düşünmüyorsunuz. Ama İslami davada, dava arkadaşlarınızla tartışıyor, anlaşamıyor veya başka sebeplerden hemen onlardan ayrılıyorsunuz. Hoşu­nuza gitmeyen bir davranış gördüğünüzde, onlarla ipi hemen koparıyorsunuz. Size zor gelecek şeyler yüklüyorlar hemen on­ları terk ediyorsunuz. Allah için mücadele eden insanları bir anda kenara atabiliyor ama eşinizin her türlü yanlışına katlanıp ondan boşanmayı düşünmüyorsunuz desem yanlışmı söylemiş olurum. Bizler gerçek sevgiyi bilmiyoruz.

Söyleyin bana çocuklarınızın her türlü kötü huy ve davra­nışlarına katlanabiliyor ve onları her kötü durumda dahi sahip­leniyorsunuz. Ama sizinle yürüyen ve yürümek isteyen Müslü­manların yanlış hareketlerini veya eleştirisel sözlerine katlana­mayıp hemen onları saflarınızdan atıyorsunuz. Sanki dava adamı yetiştirmek çok kolaymış gibi.

 Evet işte bizler eşlerimizi ve çocuklarımızı Allah ve Resu­lünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli görüyo­ruz. Kendinizi kandırmak için hayır diyebilirsiniz ama Allah’ı kandıramazsınız.

 

AKRABALAR ŞER’İ ÖLÇÜSÜ

Allah’u Teala akrabalarla ilgili şer’i hükümleri bize bildir­miştir. Bunlara kısaca bir değinelim.

Birbirinin soyundan gelmek veya evlilik sebebiyle eşlerden birinin kan hısımları ile diğer eş arasında meydana gelen yakın­lığa akrabalık; bu durumda olan her bir kimseye de akraba denir. Akraba, hısım manasına gelen "karîb" kelimesinin çoğulu olup, aslı "akribâ"dır. Fakat bu kelime türkçemizde akraba şek­linde yaygınlaşmıştır. İslâm'da akrabalar; 1. Aynı sülbden ge­lenler (kan akrabaları), 2. Evlilikle kurulan (sıhrî akrabalar), 3. (Diğer hukuk sistemlerinden ayrı olarak) Süt akrabaları olmak üzere üç kısımdır.

Dinîmiz, akrabalar arasındaki ilişkilerin sağlam, sıcak ve devamlı olmasına, akrabaların birbirine maddeten ve mânen destek olmalarına çok önem vermektedir. Hısımlık hakkını gö­zetmek, Allah ve Resulü'nün ısrarla emrettiği şeylerdendir.

Kur'an-ı Kerim' de Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

"Allah'a kulluk edin, O'na hiç bu şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak kom­şuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimse­lere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sev­mez. " (en-Nisâ, 4/36).

"Akrabalarına, düşküne ve yolcuya hakkını ver, elindekileri de hepten savurma." (el-İsrâ, 17/26).

Toplumun çekirdeğini oluşturan aile ve onun etrafını sıkıca saran akrabalık bağları ne kadar sağlam olursa, toplum da o kadar sağlam ve güçlü olur. İlâhî kanun gereği insanoğlu, dün­yaya bazı kişilerle arasında hısımlık bağları ile birlikte gelir, bu bağın sağlam olması, insana yüksek bir moral gücü kazandırır. İşte bu güç kişiye, hayatın zorluklarını göğüsleme ve ondan zevk alma şansını sağlar. Hz. Peygamber (s.a.s.); mutluluğun kaynağı olan sevginin, verâset yoluyla (yani yakın ve uzak akra­balar kanalıyla) kazanılacağını belirtmiştir. (Buhârî, el-Edebu'l-Müfred, 22).

Birbiriyle sıkı ve sıcak ilişkiler içinde olan akrabalardan meydana gelen cemiyetler de güçlü olur. Hatta devlet de bun­dan güç alır. İslâm'ın hedeflerinden biri de, sağlam bir Müslü­man toplum oluşturmaktır. İşte bunda, sılayı rahmin (akrabalık ilişkilerini devamlı ve canlı tutmanın) büyük bir yeri vardır.(İslam ansiklopedisi)

 

ŞER’İ SINIRLARIN AŞILMASI

Akrabalık bağlarımız bize Allah ve resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli nasıl olur? Muhakkak ki bu, diğerleriyle aynı cevaba muhataptır. Tercih etme meselesi­dir. Allah ve Resulü bir tarafta, akrabalarımız diğer tarafta han­gisi tercih edilmelidir. Eğer tercih doğru yapılırsa sorun yok ama tercih yanlış yapılırsa vah halimize.

Akrabalarımız, aşiretimiz, soyumuz nasıl daha sevimli olur? Buna birkaç örnekle cevap verelim. Özellikle bazı beldelerdeki akrabalık ilişkileri çok güçlüdür. Büyüklerinin sözleri geçerlidir. Onlar ne derse ona uyulur. Onların kararları tartışılmaz v.s şek­lindedir. Eğer onların kararları, Allah’ın kararlarıyla çatışırsa ne olur. İşte burada akrabalık bağı Allah ve Resulüne olan bağ (sevgi)den daha üstün gelirse Tevbe /24’deki kişilerden oluruz.

Akrabalarımızdan çekinmek yerine Allah’tan çekinmeli, O’nun emir ve yasaklarını hayatımıza tatbik etmeliyiz. Büyükle­rimizin sözlerine bizi isyana sevk etmedikleri sürece itaat etmeli­yiz. Allah’ın sınırlarını çiğnemek söz konusu olduğunda kimseye itaat olmaz.

Allah’a ve Resulüne olan sevgimiz, akrabalık bağlarının üstünde olmalıdır, önce bunu da bir örnekle izah edelim. Allah ve Resulünün emirlerini yerine getirmek ve O’nun yolunda müca­ha­de etmek durumunda olan İslami dava sahipleri eğer akrabalarının baskıları, ısrarları, eziyetleri, tehditleri v.s karşı­sında bu mücadeleden vazgeçerse ya da onları tercih ederse ayetteki muhataplardan olmuştur. Acıklı bir azap onu bekle­mektedir. Örnekler asla bitmez bu imtihanı yaşamış veya yaşa­yan ya da yaşayacak kimseler olacaktır. Müslümanlara düşen tercih edilecek olanın her şeyi bize ihsan eden Allah’ı (c.c.) unutmamaktır. Eğer o dileseydi bir tane bile akrabamız ol­mazdı. Bize böyle bir nimet ihsan ettiyse bize düşen O’na son­suz şükredip, O’na itaat etmektir.

Ebu Cehil’in gözünü kör, kulağını sağır eden kabilecilik gayretiydi. Hz. Peygamber’in getirdiklerinin doğru olduğunu biliyordu, ancak onun kendi kabilesine rakip olan Hâşimilerden olmasını bir türlü hazmedemiyordu. Tarihçi İbn İshak’ın kay­dettiği bir rivayete göre kendisi gibi Emevî olan ve sonradan İslâm’la şereflenen Muğire bin Şube’ye şunları söyledi: “Şu Haşimîler var ya, hicâbe bizde olacak dediler kabul ettik. Sikaye bizde olacak dediler, kabul ettik. Şimdi de nübüvvet bizde di­yorlar. Olmaz ki canım.” dedi. Gözünü kör eden kabile taas­subu, onun peygambere en büyük düşmanlığı yapanlardan olmasına sebep oldu.

Diğer önemli bir nokta milliyetçilik kavramıyla ilgilidir. “Ka­vim ve kavmiyetçilik düşüncesi; dil, tarih, toprak ve ırk temeli üzerine bina edilmiştir. Bu söylenilen değerler vesilesiyle ka­vimlerin birbirleri arasında kavmiyetçilik bağı oluşur, din ve inançtan uzak olarak birbirlerine karşı dostluk ve sevgi göste­rirler. Zira kavmiyetçilik düşüncesinde din ve inancın hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu kimseler her türlü dostluk ve düşman­lığı, hak ve hukuku kavmiyetçilik temellerine dayandırırlar. Her kim bu kavimden ise, velev ki yeryüzündeki en zalim kişi olsun, her türlü dostluk, yardım ve haklar ona verilir. Fakat her kim de bu kavimden değilse, velev ki yeryüzündeki en takvalı insan olsun, ona hiç bir dostluk, yardım ve hak verilmez. Bilakis tam tersi tavır sergilenir”.(Hak Yayınları)

Allah’ın kanunları belirtir ki, hiçbir insanın hiçbir insana soy, sop, ırk olarak üstünlüğü yoktur. Üstünlük İslam (takva) vasfını kazanmakla sağlanır. Müslüman, müşrikten üstündür. Türk, kürtten ve kürtte, türkten üstün değildir. Üstün olan Müslü­manlardır. Milliyetçilik duyguları, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğnemeye başladıysa bilin ki; Tevbe /24 teki muhatablardan oluruz. Bunlar İslam’ın reddettiği düşüncelerdir. Bu düşünceler asla ve asla Allah ve Resulüne olan sevgimizin önüne geçme­melidir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Biz, Müslümanlarla mücrimleri bir mi tutarız? Size ne olu­yor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Kalem: 35)

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Yoksa iman eden ve salih amel işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya takva sahibi kim­seleri günahkâr kimseler gibi mi tutacağız?” (Sa’d: 28)

“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışıp anlaşmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında sizin en üstün olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat: 13)

Resulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Arabın acemden üstünlüğü ancak takva sebebiyledir.” (Buhârî, Müslim)

Resulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Ey Müslümanlar! Allah (c.c) cahiliyye ayıbını ve babalarla övünmeyi giderdi. İnsanlar, ya takvalı bir mü’min ya mutsuz bir facir olurlar. Siz Âdem’in oğullarısınız. Âdem ise topraktan ya­ratıldı. Cehennem odunu olmalarına rağmen kendileriyle övü­nen kişileri terk etmek gerekir. Böyle yapmayan kimseler bur­nunu pisliğe sürten bokböceğinden daha aşağı kimseler olur­lar.” (Ahmed, Ebu Davud sahih senedle)

Resulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Kim cahiliye âdeti olan kavmiyetçiliğe çağırırsa o cehen­nem topluluğundandır.” Bunun üzerine bir adam şöyle dedi:

“Ya Rasulallah! Namaz kılsa, oruç tutsa da mı?”

Resulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da böyledir! Sizler Allah (c.c)’ın sizi isimlendirdiği şeye çağırın! Allah (c.c) sizi Müslüman, mümin ve Allah (c.c)’ın kulları olarak isimlendirdi. İşte siz in­sanları buna çağırın!” (Tergib Ve Terhib, sahih senedle)

Resulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Cahiliyye âdeti olan kavmiyetçiliğe çağıran bizden değil­dir.”  (Nesei sahih senedle rivayet etti)

Feryabî' nin, İbni Şîrîn ve Ali b. Ebî Talib'ten rivayet ettiğine göre, Hz.Ali bir kısım insanlara: Hicret etmeyecek misiniz? Resulullah (s.a.)'e katılmayacak mısınız? dedi. Onlar da: Biz kardeşlerimizle, soy sopumuzla birlikte oturacağız, dediler. Bu­nun üzerine Cenab-ı Hak: "De ki: Eğer babalarınız..." ayetini indir­di.

 

MALLAR VE ŞER’İ ÖLÇÜSÜ

Mal, Arapça bir ke­li­me olup; ser­vet, bir kim­se­nin sa­hip ol­du­ğu şey, men­kul ve gayr-i men­kul var­lık de­mek­tir. Bu ke­li­me ön­ce­le­ri al­tın ve gü­müş cin­sin­den ser­vet­le­ri ifa­de eder­ken, kap­sa­mı ge­niş­le­miş, men­kul ve gayr-i men­kul ser­vet­ler­den maddî de­ğe­ri olan her şeyi şümulüne al­mış­tır. Ço­ğu­lu “emval”dir. Bir fı­kıh te­ri­mi ola­rak mal; el­de edi­lip ih­ti­yaç za­ma­nı için bi­rik­ti­ril­me­si ve nor­mal ola­rak ya­rar­la­nıl­ma­sı müm­kün ve ca­iz olan her şeyi ifa­de eder. Bu­na gö­re ma­lın iki özel­li­ğe sa­hip ol­ma­sı ge­re­kir.

1. El­de edi­lip bi­rik­tir­me­ye el­ve­riş­li ol­ma­sı. Bu yüz­den ilim, sağ­lık, şe­ref ve zekâ gi­bi manevî şey­ler­le, mut­lak ola­rak ha­va, gü­neş ve ayın ışı­ğı ya da gü­ne­şin sı­cak­lı­ğı gi­bi var­lık­lar mal ni­te­li­ği ta­şı­maz. An­cak te­mel­de mubah olan bu gi­bi de­ğer­ler ye­ni tek­no­lo­jik imkânlarla de­po­la­nır­sa mal sı­nı­fı­na gi­re­bi­lir.

2. Ya­rar­lan­ma­nın müm­kün ve ca­iz ol­ma­sı ge­re­kir. Bu yüz­den mur­dar öl­müş hay­va­nın eti, ze­hir­li ve­ya bo­zuk gı­da mad­de­le­ri gi­bi mad­di de­ğe­ri ol­ma­yan şey­ler­le, bir buğ­day ta­ne­si, bir dam­la su, işe ya­ra­ma­ya­cak du­rum­da­ki yır­tık bir kâğıt par­ça­sı gi­bi şey­ler mal sa­yıl­maz. Bir şe­yin mal olu­şu, her­ke­sin ve­ya bir kı­sım in­san­la­rın ona il­gi du­yup mal edin­me­siy­le sa­bit olur.

Bu du­ru­ma gö­re, in­san­la­rın ye­me, iç­me, gi­yim, ba­rın­ma, se­ya­hat ve ben­ze­ri gün­lük ih­ti­yaç­la­rı için ya­rar­lan­dık­la­rı her şey mal­dır. Bun­lar­dan ye­nil­me­si, içil­me­si ve­ya kul­la­nıl­ma­sı meş­ru olan­la­ra “mü­te­kav­vim mal” de­nir. Buğ­day, ar­pa, ko­yun, at, na­kil ara­cı gi­bi. Bu ni­te­lik­le­ri ta­şı­ma­yan­la­ra ise “gayr-i mü­te­kav­vim mal” de­nir. Şa­rap, do­muz eti, kan, mur­dar öl­müş hay­van eti gi­bi.

Mal ve ço­cuk­lar­la uğ­ra­şır­ken Yü­ce Al­lah’a kul­luk terk edil­memelidir. Ak­si hal­de dün­ya ve âhirette en bü­yük za­ra­ra uğ­ra­nı­lır. Kuran’da şöy­le bu­yu­ru­lur:

“Ey iman eden­ler! Mal­la­rı­nız ve ço­cuk­la­rı­nız, si­zi Al­lah’ı an­mak­tan alı­koy­ma­sın. Kim böy­le ya­par­sa, on­lar maddî ve ma­nevî en bü­yük za­ra­ra uğ­ra­yan­lar­dır.”[1]

“Mal­la­rı­nız ve ço­cuk­la­rı­nız si­zin için an­cak bi­rer im­ti­han­dır”[2]


“İn­san ken­di­si­ni zen­gin ol­muş gö­rün­ce mut­la­ka şı­ma­rır”[3]

“Mal ve evlât çok­lu­ğu ile övün­mek si­zi oya­la­dı.”[4]

Meşru yol­dan ka­za­nı­lan, zekâtı ve­ri­len ve baş­ka­la­rı­nı ez­me, kü­çüm­se­me, gu­rur ve ki­bir için kul­la­nıl­ma­yan ser­vet­le­rin “iyi mal iyi ki­şi­le­rin elin­de ne gü­zel­dir”

Kur’an-ı Ke­rim’de mal ve mülk­le­rin ger­çek ma­li­ki­nin Yü­ce Al­lah ol­du­ğu ve bun­la­rı di­le­di­ği­ne ver­di­ği ifa­de bu­yu­ru­lur. Yer­yü­zü­nün ve gök­le­rin mülk ola­rak Al­lah’a ait ol­du­ğu­nu bil­di­ren ba­zı ayet­ler şun­lar­dır:

“Gök­ler­de ve yer­de olan­la­rın mül­kü an­cak Al­lah’ın­dır. O her şeye ka­dir­dir.”[5]

“Gök­le­rin, ye­rin ve iki­si ara­sın­da­ki­le­rin mül­ki­ye­ti sa­de­ce Al­lah’a ait­tir. O, di­le­di­ği­ni ya­ra­tır. Al­lah’ın her şe­ye gü­cü ye­ter.”[6]

“Şüp­he­siz ki, gök­le­rin ve ye­rin mül­kü yal­nız Al­lah’ın­dır. Di­ril­ten ve öl­dü­ren O’dur. Si­zin için Al­lah’tan baş­ka ne bir dost ne de bir yar­dım­cı var­dır.”[7]

“De ki; gök­ler­de ve yer­de olan şey­ler ki­min­dir? De ki; Al­lah’ın­dır.”[8]

Her şe­yin mülk ve sal­ta­na­tı Al­lah’ın elin­de ol­du­ğu­na gö­re in­san­la­rın mal, mülk, pa­ra, ik­bal, şe­ref, ma­kam ve mev­ki sa­hi­bi ol­mak için di­ğer in­san­la­rın kar­şı­sın­da ezil­me­si­ne, iman, amel ve ki­şi­li­ğin­den bun­lar için ta­viz ver­me­si­ne ih­ti­yaç kal­maz. Bu ko­nu­da ken­di­si­ne dü­şe­ni yap­tık­tan son­ra Cenabı Hakk’a gü­ve­nip da­yan­ma­sı ve so­nu­cu O’ndan bek­le­me­si ye­ter­li­dir.

ŞER’İ SINIRLARIN AŞILMASI

Kazandığınız mallar veya kaybetmekten korktuğunuz mal­lar diyor rabbim. Hicret emri geldiğinde Müslümanlar, malları­nın durumunu düşünmeye başladı. Malları yüzünden hicret etmeyenlere rabbim ihtarını tövbe/24’le gönderdi. O mallar, onlar için Allah ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmek­ten daha sevimli oldu.

Mülk sahibini unutanlar, kazandıkları malların gerçek sa­hipleri sanki kendileriymiş gibi davrananlar, o malları kendileri­nin çabaları ve gayretleriyle elde ettiğini düşününler, ölümü biran bile hatırlamayıp mal yığanlar, mallarının zekâtını verme­yenler, mallarını helal yoldan kazanmayanlar rabbim sizleri uya­rıyor. Mallarımız Ondan daha önemliyse vah halimize.

Malımız Allah’tan ve Resulünden daha sevimli nasıl olur derseniz, size tek bir cümle ile cevap verebilirim. Malı verenin mi hükmü üstündür yoksa malın kendisi mi?

Birkaç örnekle izah edelim.

Kazanılan mallar olarak servet yapmış bir Müslüman düşü­nelim. Ama malından zekât, infak ve sadaka vermek gibi Al­lah’ın emirlerinden hiçbiri yok. Şimdi siz söyleyin bu kişi Allah’ı ve Resulünü mü yoksa malını mı daha çok seviyor?

Daha önceki sevgi kavramımızı iyi okuyanlar bilirler ki sevgi itaati gerektirir. Allah’ı sevmek O’nun emir ve yasaklarını yerine getirmeyi gerektirir. Öncelikle kazanılan malların helal yollardan kazanılması gerekir.

Helal yoldan arsa almış bir Müslüman. Aldığı arsaya inşaat izni vermiyorlar her neyse, rüşvetle halletmiş yapmış binayı. Alt katlarını dükkan yapmış ve dükkanlardaki işletmeler şu işleri yapıyor; tekel bayii, kahvehane, banka gibi Allah’ın hükümlerini çiğneyen işletmeler. Evet, helal yoldan kazandığı arsa, artık ona haram kazandırmaktadır. Malını, Allah’tan daha çok sevmekte­dir. Çünkü O’nun emir ve yasaklarını bir kenara itip daha çok mal ve para kazanma sevdası ona galebe çalmıştır.

Bir de bu davaya gönül vermiş ve İslami şahsiyet sahibi olanların düştükleri durum var ki o en kötüsü. Onlara hadi Allah için mücadele edelim. Sohbet edelim, ders yapalım dediğinde, hemen benden ne menfaatleri var acaba diye düşünenler. Allah yolunda şu kadar paraya veya mala ihtiyacımız var denildiğinde, kulaklarını tıkayanlar, İslam kardeşlerinin sıkıntılarının gideril­mesi için maddi destek lazım denildiğinde kaçanlar. Bu yoldan hapse girme ve ölüm tehlikesi var dendiğinde bu davayı bıra­kanlar, Allah’ın infakla ilgili ayetlerini bildikleri halde amel et­mekten kaçanlar vah halinize. Tevbe/24 sizi uyarıyor. Allah’ın size verdiği o mallar, Ondan ve Resulünden daha sevimli ise azabımı bekleyin diyor.

Hele büyük İslami holding ve şirket sahipleri, sahip olduk­ları devasa sistemin yok olmaması için, mallarının ellerinden gitmemesi için kâfirlerle bile dost olup, onlarla iş yapıyorlar. Allah’ın emir ve yasakları artık onlar için ikinci plandadır. Birinci planda daha çok nasıl mal ve para kazanma sevdasındadırlar.

Bizler, bizlere o malları ihsan edeni unutursak, ihsan ede­nin emir ve yasaklarını bir kenara atarsak vah halimize. Rabbim bizi Tevbe/24 ile uyarmaktadır:”Benim size ihsan ettiğim mallar. Benden ve Resulümden ve Benim yolumda ci­had etmekten da­ha sevimli ise acıklı bir azap sizi bekliyor.”diyor.

Basit bir örnek daha vermek istiyorum. İslami şahsiyete sahip bir Müslüman, malı, mülkü de var. Sohbetlere katılıyor ve Allah için bir şeyler yapıyor. Fakat dava hapse girme tehlikesi gösterdiğinde hemen aklına malları geliyor.”Ne olacak onlara, düzenim bozulacak paralar gelmeyecek, çalıştım ve kazan­dım.”deyip sahiplenerek bu davayı bırakabilmektedir.

Kaybetmekten korktuğumuz mallar gerçeğini iyi anlamalı­yız. Bize bu malları bahşedenin Allah’u Teala olduğunu asla unutmamalıyız. O malları veren her türlü şekilde onları bizden yine alabilir. O’nun için terk ettiğimiz malların iki katını vermek O’nun için çok kolaydır. O zaman neden korkuyoruz? Malımıza olan sevdamız neden Allah’a ve Resulüne olan sevdamızın önüne geçiyor? Bilakis malı bize ihsan edene sonsuz şükür etmemiz ve O’nun emir ve yasaklarını hayatımıza uygulamamız gerekir.

Allah yolunda mallarını terk etmeyenler, Allah ve Resu­lün­den daha çok malını sevenler, malını kaybetmemek ve arttır­mak için Allah’ın helal ve haramlarını bir kenara atanlar, malının zekâtını, infakını ve sadakasını vermemek için bin türlü hile yapanlar. Allah’u Teala Tevbe/24 de sizi acıklı bir azapla uyar­mak­tadır. Gelin bu uyarıyı dikkate alın. Bunları verenin kulu olun. Nefsinizin kulu olmaktan kaçının.

”Azıp dünya hayatını tercih edenin varıp kalacağı yer ce­hennemdir. Rabbimin azametinden korkup kendini nefsanî arzularından koruyana gelince onunda varıp kalacağı yer mut­laka cennettir.”(zariat suresi 37–41)

Allah’ın emir ve yasaklarına uyan bir kul, fakirde olsa ne kadar zengindir. O’na karşı gelip haddi aşan kimse, zengin olsa da ne kadar fakirdir. Mallarımız bizi zengin kılmaz bizi Allah’a olan bağımız zengin kılar.

Akıllarımız menfaatlerimize uygun şeyleri elde edebilmek için rast gele bir o yana bir bu yana koşturuyor. Sorunlarımıza karşı çözüm olacağına bize zehir oluyor. Mallarımız Rabbim tarafından bize verilmiş nimetlerdir. Bu nimeti en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Allah’ın koyduğu sınırları aşmamalı ve mal ile ilgili üzerimizde ki yükümlülükleri yerine getirmeliyiz.

Siz söyleyin; Rabbimizin bize verdiklerini nasıl olurda O’ndan daha çok severiz. Olacak şey mi bu? O’nun yolunda malını terk etmeyenler sanki daha sonra kaybetmeyeceklerinin garantisini mi aldılar? Malı veren O’dur istediği zaman alır verir. Bu O’nun için çok kolaydır.

İslam davasına gönül verenler, bilsinler ki mal edinme in­sanda var olan bir iç güdüdür. Bu mal edinme eğer hırsa dönü­şürse O’nun önünde kimse duramaz. Bu yüzden malı vereni asla unutmayalım. Dünyanın menfaatleri geçicidir ebedi olan mallar için çalışalım. Bu imtihanı kazanmak, İslami şahsiyet sahipleri için çok kolaydır. Çünkü onlar fikirleri ve davranışları bir olanlardır.

 

KESADA UĞRAMASINDAN KORKTUĞUNUZ TİCARET:

ŞER’İ ÖLÇÜSÜ

Allah’u Teala şer’i sınırlar içerisinde ticaret yapılmasını mu­bah kılmıştır.

Kur'an-ı Kerim'de: "(Öyle kimseler, mü'minler) Vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş (onları) Allahû Teâla (cc)'yı zikret­mekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıko­yamaz. Onlar kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar"[9] hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerime'de; ticaret ve alışveriş gibi, rızk temin etme yollarının; kendilerini, Allahû Teâla (cc)'ya ibadetten alıkoymadığı mü'min kimseler övülmüştür. Bu, bir anlamda mü'min tüccarın vasfıdır. Zira mü'min tüccar "zerre miktarı iyiliğin de, zerre miktarı kötülüğün de hesabının sorulacağı güne" hazırlandığının şuurundadır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Emin ve sadık (güvenilir) mü'min tüccar, kıyamet gününde şehidlerle beraberdir"[10] Ha­dis-i Şerif'i açık bir müjdedir. Başta Hz. Ebû Bekir (ra) olmak üzere, cennetle müjdelenen birçok sahabe, ticaretle meşgul olmuşlardır. Ancak şurası da unutulmamalıdır ki; kıyamet gü­nünde şehidlerle beraber olacak tüccar, şer'i şerifin hududlarına titizlikle riayet etmek borcundadır. Dünyevi hırsa kapılır; şer'i hududları bir kenara bırakırsa, büyük bir azabla karşı karşıya gelir

Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını batıl yollarla (Haram'la) yemeyin. Meğer ki (o mallar), sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticaret malı ola (o zaman yeyin). Kendi nefsinizi de öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah sizi çok esir­geyicidir. Kim (helal hududlarını) aşarak ve zulüm yaparak bu amelleri işlerse, biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allahû Teâla (cc) için çok kolaydır."[11] hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessir­ler "Bir malın batıl yolla yenilmesinden murad; kumar, faiz, hırsızlık, gasb ve bunun gibi İslâm dininin kat'i olarak ha­ram kıldığı yollarla yenilmesidir"[12] hükmünde ittifak halindedir­ler. Bu yollara tevessül eden kimseler (ister tüccar, ister müşteri olsun); geçici olan dünya hayatı için, ebedi hayatlarını tehlikeye atmışlardır

Toplu halde yaşıyan insanların; mal, menfaat ve hizmet noktasından birbirleriyle sıkı ilişkiler içerisinde olacakları mu­hakkaktır. Türkçe'de "Alışveriş" diye isimlendirdiğimiz olayın arapçası "Büyû" dur. Bu kelimenin lûgat manası; malı mal ile mübadele etmek, değişmektir.[13] İslâm ûleması; "Kıymete haiz olan ve rağbet edilen bir malı, aynı mahiyetteki diğer bir mal ile mübadele etmeye" alış-veriş adını vermiştir.[14] Bir malın kıymetli olması için; mübah olması şarttır. Ayrıca insanlar tarafından rağbet edilmesi ve biriktirilebilmesi de gerekir. Şarap; biriktiril­mesi ve bazı çevrelerce (Ehl-i Kitab ve faasıklar gibi) rağbet edilmesine rağmen, mü'minler indinde kıymetli değildir. Zira haram kılınmıştır. Bu sebeple mallar "Mükekavvim" ve "Gayr-i Mütekavvim" olmak üzere ikiye ayrılır.[15] Ulema; satılan mal dik­kate alındığı zaman, dört çeşit alışveriş sözkonusu olduğu için; "Bey" şeklinde değil, çoğul sigasıyla "Büyû" şeklinde kullanmış­tır. Satılan mal esas alındığı zaman; dört çeşit alışverişle karşı karşıya geliriz. Bunlar:

1) Ticarete konu olan mütekavvim bir mal, aynı mahiyet­teki diğer bir mal ile değiştirilebilir. Buna Türkçe'de "trampa" denilir.

2) Alışverişe konu olan kıymetli mal, semen karşılığı satılır. En meşhur ve yaygın olanı budur. Mesela: Bir elbise 5000 lira karşılığında satın alındığı zaman, elbise "Mal", 5000 liradan onun semeni olur.

3) Semen'i, semen ile satmak mümkündür. Mesela: Doları, mark ile satın almak veya nakit para ile satın almak gibi!.. Buna "Sarf" denir. Bu işle meşgul olan kimselere de "Sarraf" adı veri­lir.

4) Semen ile veresiye mal satın alınabilir. Buna "Selem" denilir.[16]

Şer'an satış: "Mütekavvim olan bir malı hususi bir şekilde, fayda ifade eden misli ile mübadele etmektir. "Hususi bir şe­kilde" kaydı; başta teberru ve hibe olmak üzere, karşılıksız mal vermeyi tarifin dışında tutabilmek içindir. Alışverişin mün'akid olması için; icab ve kabul şarttır. Bunun mazi sigasıyla (Yani "Sattım" ve "Aldım") şeklinde olması esastır.[17] Zira "Satacağım" veya "Alacağım" gibi ifadeler temenni ve arzu hükmündedir, kat'iyyet sözkonusu değildir. İmam-ı Kasani "Satışın rüknü; icap ve kabulle birlikte mübadele etmektir" hükmünü zikreder. İbn-i Hümam: "Satışın rüknü icap ve kabuldür ki, bunlar mübadeleye veya onun yerini tutan birbirine teslim etmeye delâlet eder. Bu durumda satışın rüknü; iki milki söz veya fiille mübadeleye rıza göstermedir" buyurmaktadır. Satışın şartı: İki tarafın da (İcab ve kabule) ehil olmasıdır. Dolayısıyle akıllı olmak esastır. Delinin veya mecnunun satışı sahih değildir. Bulüğa ermiş olmak ve hürriyet şart değildir. Üzerinde akid yapılan malda da bazı şart­lar aranır. Bunlar:

1) Alışverişe konu olan mal, mübah olmalıdır. Başta şarab olmak üzere İslâm'ın haram kıldığı mal satışa konu değildir.

2) Mal mevcud olmalıdır. Denizdeki balık veya havadaki kuş satılamaz.

3) Malın teslimine imkân bulunmalıdır. Mesela: Hayvanın karnındaki yavru satılamaz. Zira teslim etme imkânı yoktur.

4) Milk satan kimseye ait olmalıdır. Satışın yapıldığı yerin şartı; meclis beraberliğidir. Satışın sahih olabilmesi için; milkin bulunması ve milk üzerinde başkasının hakkının olmaması esastır.[18] Mal üzerinde hakkı ve yetkisi olmayan kimsenin (Fuzuli'­nin) satışı, bütün şartlar bulunsa dahi münakid olmaz.

Satış; semen (malın bedeli) açısından da, dört kısma ayrılır. Bunlar:

1) Mükellef; malın kendisine kaça mal olduğunu söylemek­sizin, karşılıklı razı olacakları bir bedelle (Semen) akid yapabilir. Buna "Musâveme" denilir. Mesela: Bir tüccar, elindeki malın ma­liyet fiyatını gizleyerek müşterisine "-Sana şu fiyata verebili­rim" teklifinde bulunur. Esasen yaygın olan usul budur.

2) Mükellef; satışa konu olan malın, kendisine kaça mal ol­duğunu beyan edip, belirli bir kâr koyarak satabilir. Buna "Mürabaha" denir. Mesela: Tüccar "- Efendim, bu mal bana 1000 liraya mal olmuştur. Sana 1100 liraya verebilirim" diyebi­lir.

3) Mükellef; malın maliyet fiyatını beyan edip, hiçbir kâr ta­lep etmeden satabilir. Buna da "tevliye" denilir.

4) Mükellef, satışa konu olan malın maliyet fiyatını beyan ettikten sonra, o fiyatın daha aşağısına da satabilir. Buna da "Vadia" (Vazia) denilir.[19] Bu satış şekillerinin hepsi de, meşrû­dur. Zira ticarette; hem kâr, hem zarar sözkonusudur.

Satışın hükmü; iki taraftan biri için milkiyetin, diğeri için de bedelinin (Semenin) sübûtudur. Fûkaha buna "Asli hükmü" adını vermiştir. Tabi olan hükmü ise; malı ve kıymetini (Semeni) teslimin vacip olmasıdır. Yani satıcının "Malı", alıcının da "Se­meni" (kıymetini) vermesi vaciptir.[20] Veresiye olan satışlarda "Müddetin" bilinmesi esastır. Meçhul bir zamana dayanan satış doğru değildir. Ayrıca veresiye satışlarda; borçlanma söz ko­nusu olduğu için "Senetleşmek" zarûridir.[21]

 

ŞER’İ SINIRLARIN AŞILMASI

Günümüzde dinden uzaklaşmıyoruz. Allah'a hamd ve se­nalar olsun ama İslami çizgiden uzaklaşıyoruz. Yani dinimiz olarak Allah'a imanımız var diyoruz, Peygambere imanımız var diyoruz, Kur'an-a imanımız var da yani Kur'an-ı kerim okutmak için Kur'an kursları açalımda, ama uy­gulamasına gelince için­deki emir ve yasakların zamanı değil, yani za­manı geçti demiyor onunda zamanı var yavaş yavaş diyerekten başkala­rının emir ve yasaklarını hayatına tatbik eden müslümanlarımız var. Peki bunları buna iten nedir? Dünyevi çıkarlar. Ticaretine zarar gel­mesi endişes, kesada uğramak; türkçe'de kesad kelimesini de kullanırız değil mi? Kesada uğradı, gibi aynı ayet-i kerimeden alma kesad; azalacağından korktuğunuz ticaretiniz, Allah ve Rasulünden daha sevimli oluverirse di­yor Allah (c.c). Kur'an-ı Kerimi okurken birazda bunlara dikkat edin, kendinizde gelişsin bu meleke.(ŞİFA TEFSİRİ)

Kesad’a yani işlerin kesilmesi, bozulması, alışverişte dur­gunluk, kıtlık, yokluk veya bitmesi. Rabbim Tevbe/24’de dünya menfaatlerimizden biri olan ticareti zikrederken onun kes’ada uğramasından bahsediyor ve “İşlerinizin bozulması, kesilmesi veya bitmesi size Allah ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise…” diyor. Ticaretle uğraşanların en çok korktuğu şey işlerinin kesad olması. Ödemeler, faturalar var çekler v.s bir çok gideri olan tüccar için işlerin kesad git­mesi çok kötü bir durumdur. Bizi yaratan ve en iyi bilen Rabbim bu yüzden Tevbe/24’de ticareti, kesad’a uğramasından korktu­ğunuz şeklinde buyuruyor.

Peki, ticaretimiz bize Allah ve Resulünden ve o’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli nasıl olur? Yaşadıkları toplumlarda ticaretle meşgul olanlar, işlerin kesada uğramasının ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Yaşadıkları gayri İslami düzenlerde herhangi bir amacı olmayanların en büyük korkusudur işlerin kesada uğraması. Onların hayatlarını sadece ticaretleri kapla­mıştır. Başka bir şey hayatlarında yer almaz. Ticaretlerin art­ması için her türlü yolu mubah görürler. Ben bu tür insanlardan pek bahsetmeyeceğim. Ben hayatında İslami bir kimliğe sahip olanların ticaretlerinden bahsedeceğim.

Bu konuya bir örnekle girelim. İstanbul'da güzel bir semtte ana cadde üzerinde pek değerli bir ticarethanesi olan bir Müs­lüman. Dükkan full dolu. Müşteriler harıl harıl geliyor. Bu güze­lim ticaretin bozulması hiçbir şekilde onu memnun etmeyecek­tir. İşlerin bozulma ihtimalleri şunlar olabilir; Bu Müslüman çev­resinde saygı duyulan ve insanlara Allah’ın emir ve yasaklarını anlatan bir şahsiyet olsun. Bunun bu durumunda memnun olmayacak olanlar olacaktır. Ona iftira etmek, diğer bazı örgüt­lerle korku salmak veya kuvvet kollarının baskılarıyla sahip ol­duğu düzenin bozulması korkusu. Eğer bu Müslüman da saydı­ğımız duygular hakim olursa işte o, ayetin muhataplarından olmaktadır. Allah ve Resulünün yolundaki çabalarından dö­nerse, veya bazı tavizler vererek şahsiyetini zedelerse artık o’nun için ticaretinin bozulmaması en önemli şeydir hayatında.

Farz edelim. Şirketimizin büyümesi lazım ne yapalım. İki şık var. Birincisi eşten dosttan borç almak, ikincisi bankadan kredi almak. İslami kimlik sahibi olan kişi tereddütsüz ikinci şıkkı reddedecektir. Kimliği oturmamış kişi ise ikinci şıkkı de­ğerlendirmeye alır. Bizlerin Allah’a ve resulüne olan sevgisinin ispatı İslam dininin tüm kanunlarına itaat etmektir. İtaatimize engel olacak şeyler Tevbe 24’de açıkça belirtilmiştir. Hepimiz hayatımızda bunlarla imtihan olabilmekteyiz.

Bir başka örnek verelim. Bir işletmeniz var ve bu işletme ye gelen müşterilerin çoğunluğu bayan, gelen bayanlarla olan ilişkinizi şer’i hükümler belirlemiştir. Siz sadece malınızı satmak için bu sınırların dışına çıkarsanız. Farz edelim bayanlarla çok sıkı fıkı olmak, elini sıkmak gibi davranışlarda bulunursanız muhakkak ki ticaretinize olan sevginiz Allah’a olan sevginizi geçmiştir. İslami kimliğiniz zedelenmiştir. Çünkü bu kimliğe yakışmayan davranışlarda bulundunuz. Bu basit bir misaldi, işletmeci olanlar bu gibi misalleri çoğaltıp düşünsünler, kendile­rini muhasebe etsinler. Allah’a olan sevgimizin önüne hiçbir sevgi geçmemelidir.

Evet bu ve benzer durumlarla karşı karşıya olan bir çok Müslüman vardır. Kurulu düzenlerinin bozulması endişesi onları Allah yolunda mücahadeden uzaklaştırmıştır. Allah ve resulüne olan sevgilerinin önüne geçmiştir ticaretleri, düzenleri. Sabah büyük bir zevkle açtıkları ticarethaneleri yerine kalplerini Allah’a açsalardı daha karlı olacaklardı. Sabahın köründen, akşamın geç saatlerine kadar ticaretleriyle meşgul olanlar Allah için ya­pılacak mücahadelerde bu kadar bonkör davranmamaktadırlar.

Ticaretlerine olan şevkleri, Allah yolundaki mücahadelelerin de görülmemektedir. Çünkü onlar işlerin bozulmaması için, Allah yolunda mücahade etmekten kaçıyorlar. O'nun bu yoldan da bir çok sıkıntılar var. Eziyet, hapis baskı, tehdit ve ölüm. Çünkü müşrikler Allah yolunda mücahede edenlere hep böyle davranmışlardır. Dinlerini yaşamak isteyen başörtülü bacıları­mıza bile dayanamayanlar elbette bu dinin sahibi olan Allah yolunda mücadele edenlere hiç katlanamazlar.

Ticaretle meşgul olan, kurulu güzel bir düzeni olan Müslü­manlar bu imtihanla her an muhatap olabilirler. Muhatap ol­dukların da akıllarından şöyle cümleler geçmeye başlar ve bu cümlelerin yerine Tevbe/24’ü alırsa işte onlar kurtuluşa erenler­dir yok olmazsa rabbim acıklı bir azapla onları uyarmaktadır. Bu cümlelere gelince;

-Kuvvet kolları çok baskı yapıyor dükkanımı bile açamıyo­rum. Ne yapayım?

-Bazı örgütler beni tehdit ediyor dükkanıma zarar verecek­ler ne yapayım.?

-Hapse girersem ticaretim bozulacak ne yapayım.?

-Ölürsem ticaret hayatım ne olacak?

-Kurulu bir düzenim var ne yapmalıyım?

-Allah için mücahade etmek yerine, dua ve zikirle meşgul olsam mı?

-Bir gün gelir hicret etmek gerekirse kurduğum şirketim ne olacak bırakabilecek miyim?

-Bir gün gelir cihad etmek gerekirse ticaretim ne olacak?

-Bu kadar baskı karşısında işlerim kesad giderse ne olur?

-Toptancılara yapılan baskılar sonucu bana mal vermez­lerse ticarethanem ne olur?

-Kapıya gelen müşterilere baskı yapılırsa ben ne yapayım? v.s. belkide yüzlerce cümle kurabiliriz.

Evet, ne yazık ki,bir çok Müslüman kurulu düzenlerinin, ti­caretlerinin bozulmaması için. Allah yolunda mücahade eden grup ve cemaatlere fiili olarak katılmamaktadırlar.Onların ağ­zından en çok dökülen cümle,bizlerde sizin yanınızdayız ama fiilen olmaz ne kadar maddi destek isterseniz verelim derler.Ebû bekri(r.a) hiç örnek almak istemezler.

Bir de Allah yolunda gerçek ve net mücahadeden kaçınan güya İslami holding ve şirketler var.Onlar holdinglerinin ve şir­ketlerinin devamı için her türlü Allah’ın emir veya yasaklarını tevil ederler. Kimliklerini gizlemeye çalışıp, kimlik bunalımına düşerler. Holding ve şirketlerinin ayakta kalabilmesi için her türlü gayri İslami eyleme başvurabilirler. Tavizler vermek onlar için sıradan bir şeydir. Onlar bulundukları bölgeye islamın ha­kim olmasını istemezler. Çünkü islamın o bölgeye hakim ol­ması cihad iledir. Cihad ise onların holdingleri ve şirketlerinin yok olup kaybolması demektir. Kurulu düzenlerinin darmadağın olması demektir. Kapitalist sistem onları çarklarından yutmuş­tur tekrar İslami hayatlarına ve kimliklerine dönmeden de kur­tulamazlar.

Unutmayalım ki bizi biz yapan fikirlerimizdir. Fikirlerimiz, davranışlarımızla beraber ahenk içinde olursa, işte biz İslami şahsiyete (kimliğe) sahip oluruz. Bizi biz yapan değerlerimizi bir kenara itersek, artık biz, biz değiliz. Hayatımızdaki değerler bize ait olmayan, başkalarının ortaya çıkardığı değerler. Yaşam bi­çimimiz artık bizim yaşam biçimimiz olmaktan çıkmıştır. Ama bizi biz yapan değerlere sahip çıktığımızda kendi özümüzü bul­maktayız.

Evet, yaşam biçimimiz. 24 saatlik zaman dilimindeki yaşam biçimimiz nasıl? İslami kimlik sahibi olduğunu söyleyen herke­sin 24 saati şer’i hükümlere göredir. Onun 24 saatinde Allah’ın emrettiği ibadetler (namaz),helal yoldan geçimini sağlamak için çalışmak, Allah’ın haram kıldıklarından kaçınmak (gıybet, dedi­kodu, yalan, içki, kumar, zina) gözünü, kulağını, dilini haram olan şeylerden muhafaza etmek, iyiliği emredip, kötülük nef­yetmek v.s normal bir 24 saat (içinde nafileler, müstehaplar yok)Şimdi söyleyin İslami kimliğe sahip olan, yaşam biçiminiz böyle mi? Yaşam biçiminizi şer’i hükümler mi belirliyor? Yok, siz mi? Yoksa başka kanunlar mı?

 Unutmayalım ki bize ahirette hiçbir faydası olmayan şey­lerden hesaba çekileceğiz. Ne kadar anlamsız değil mi? Bize hiçbir faydası olmayan şeylerden hesaba çekilmek, bize faydası olanı tercih etmeyip faydasızı tercih edersek, anlarız o zaman, anlamsız olmadığını bu hesabın.

Gelin Müslümanlar ticaretimizin artmasını ve eksiltmesine malik olan Allah’a dönelim. Hiçbir dünyevi menfaatler ona ve Resulüne ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olma­sın bizim için. Onları terk etmekten korkmayalım O’nun için eğer onları terk edemezsek durumumuz çok kötü olur.

Yaşam biçimimiz, kimliğimizin dışa yansımasıdır. Allah’ı se­venlerin hayatı, O’nun istediklerine göre yaşamlarını düzenle­yenlerindir. Hayatlarını başkalarının isteklerine göre yaşayanlar gayri İslami bir hayat yaşıyorlardır. Onlar başkalarının emir ve yasaklarına öncelik tanımışlardır. Allah ve Resulüne olan sev­gileri yalandır.

Gelin Müslümanlar İslami kimliğimize sahip çıkalım. Allah’a olan sevgimiz O’nun emir ve yasaklarına uymaya sevketsin bizi. Sevdiklerimiz asla o’nun önüne geçmemelidir. Yaşantımızı O’nun emirlerine göre yürütelim. Her şeyi veren o’dur. Sevdiği­niz şeyleri veren de o’dur. Verenimi, verileni mi tercih ediyoruz? Var edeni mi, var edileni mi tercih ediyoruz?

Bu dinin yeryüzüne hakim olması için üzerimize düşen ne varsa yapmak zorundayız. Yapacaklarımızın önüne çıkacak olan engelleri tek tek aşmalıyız. Rabbimizin bize verdiği bu nimetleri, O'nun önüne geçirmemeliyiz. Üzerimize düşen görevleri yap­mak bizim İslami şahsiyetimizin gereğidir. Bu kimliği taşıyorsak bu kimliğe uygun hareket etmeliyiz.

 

MESKENLER: ŞER’İ ÖLÇÜSÜ

Fert veya ailenin yerleşip oturduğu, uzun süre kalmaya elve­rişli yer. Her canlı kendisini barındıracak, hayatını geçirebilecek bir yuva yapmak ihtiyacını duyar. İnsanoğlunun kendisini ve neslini muhafaza edebilmesi ve hayatını sürdürebilmesi için yaptığı yuvaya da Arapçada "mesken", Türkçede buna "ev" denir.

Kur'ân-ı Kerim'de gerek geçmiş ümmetlerin barındıkları yerlerden ve gerekse ahirette müminlerin kalacakları yerden söz edilirken hep "mesken" ifadesi kullanılmıştır. (et-Tevbe, 9/24, 72; İbrahim,14/37; en-Nahl,16/80; Tâha, 20/128; el-Kasas, 28/58; es-Secde, 32/26; es-Sebe; 34/15; el-Ahkâf, 46/25). Yine Süleyman (a.s)'in kıssa­sında sözü edilen karıncaların yuvası için de "mesken" tabiri kullanılmıştır (en-Neml 27/18).

İslâm'da kişilerin mesken sahibi olmasına büyük önem ve­rilmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber: "Üç şey insanın saadetin­den, üç şey de mutsuzluğundandır. İnsana mutluluk veren üç şey: İyi bir eş, geniş bir ev ve iyi bir binektir. İnsanın mutsuzlu­ğuna sebep olan üç şey ise: Kötü eş, kötü ev ve kötü binektir" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,168; III, 407). Meskenin kötülüğünden maksat ise, "darlığı ve istifade edilen bölümleri­nin azlığıdır" buyurulmuştur (Hâkim, el-Müstedrek, II, 162). Ayrıca bir evin kötü oluşu ve saadet yuvası olamayışının sebepleri ara­sında; komşuların kötülüğü, ezan duyulamayacak veya cema­atle namaza iştirak edilemeyecek kadar mescide uzak oluşu ve havasının kötü olması, güneş alamaması gibi hususlar da sayıl­mıştır (Ali Şafak, İslâm Hukuku Açısından Şehircilik ve Aile Meskeni Problemi, İlâhiyat Fak. Dergisi, Erzurum 1982, s. 14). Yine Hz. Peygamber: "Eğer uğursuzluk denen bir şeyden söz edilecekse bu, şu üç şeydedir: Ev, eş ve binek vasıtası" buyurmuştur (Buhâri, Cihad, 47; Müslim, Selâm,1 I8, 119; Tirmizi, Edeb, 58; İbn Mâce, Nikâh, 55).

İşte bu önemine binaendir ki, İslâm'da ev yapımı teşvik edilmiş ve Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her kim bize memur (vergi memuru) olursa evlensin, hizmetçisi yoksa hiz­metçi tutsun ve evi yoksa ev edinsin" (Ebu Dâvud, İmâre, 10; İbn Mâce, Ruhn, 24; Ahmed 6. Hanbel, Müsned, III, 467). Öte yandan ihtiyaç yokken ev veya arsa satımı da hoş karşılanmamıştır. Huzeyfe İbnül- Yemâm, Resulullah (s.a.s)'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Her kim bir ev satarda kıymeti ile bir benzerini satın al­mazsa o parada bir bereket yoktur" (İbn Mâce, Rühûn, 24). Aynı şekilde ihtiyaç yokken yapılan her bina, insan için bir vebal sa­yılmış (Ebu Dâvud, Edeb, 160), bina yapımına aşırı düşkünlük ise, kıyamet alâmetlerinden sayılmıştır (Buhâri, İsti'zân, 53).

 

ŞER’İ SINIRLARIN AŞILMASI

 İnsan oğlu barınma ihtiyacını karşılamak için meskenler yapmışlardır.Bu meskenleri en güzel yapmak içinde her geçen zaman içerisinde kendini geliştirmiştir.Dağların içine yapılan mağaralardan, gökdelenlere uzanan bir gelişim.Hep daha güzel ve daha lüks olmasına çalışmışlardır.Evleri onlar için artık bir evlat konumuna almıştır.Tüm ihtiyaçlarını görürler,evlerini en güzel şekilde imar ve son moda döşemek için ellerinden geleni yaparlar.Önce ilk talep bir gecekondum olsun ama benim ol­sun diye başlayan bu yönelim daha sonra apartman dai­resi,bahçeli ev,yazlık,villa,malikane olarak devam etmektedir.Bu hepimiz de var olan bir yönelmedir.Önemli olan bu yönelme­nin,bu meskenlerimizin sevdasının Allah’a resulüne olan sev­damızın önüne geçmemesidir.

Evet rabbim neden meskenleri Tevbe/24’de zikretti? Mes­kenler nasıl olur da Allah ve resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olabiliyor?

Meskenler dünya hayatının en önemli unsurlarındandır. Rabbim bunu bildiğinden o meskenleri zikretmiştir. Evler, yalı­lar, villalar, yazlıklar bunlar güzel şeylerdir fakat bunları elde etmek için Allah’u Tealanın emir ve yasaklarını çiğniyorsak,o zaman vah halimize.Ev sahibi olmak için ya da villa sahibi ol­mak için bankadan kredi çekmeyi göze alabiliyorsak gerçekten işte o zaman mesken sevdamız, Allah ve Resulüne olan sevda­mızın önüne geçmiştir.Bunları bize ihsan edeni unutmak zaten bizim için en büyük beladır.

Onları zamanı geldiğinde terk edebilmek, satmak duru­munda kaldığımızda acaba içimizde bir sıkıntı olacak mı? Allah için hicret cihad ve yardım istendiğinde onları gözden çıkarabile­cek miyiz? İşte bu sorularının çıkmasının nedeni Tevbe/24’-de­ki meskenlerin zikredilmesidir. Onları veren için, onları unutabilmek. İşte yapılması istenen budur ve yapılması gerekende budur.

“Hoşunuza giden meskenler Allah ve Rasulünden daha se­vimli geli­yorsa, yahu hocam vallahi kendi arazim ama işte ruh­sat vermiyorlardı, yaptık yıktırmasınlar diye o adamlara gidiyo­ruz şirin görünüyoruz diyor adam. Yani filan yere gidiyoruz, oraya şirin görünüyoruz, maddi destek sağlıyoruz, adamların dinsiz faaliyetlerine yardım da ediyoruz diyor. Niye? Ev yıkılma­sın diyor köşk vari küçük bir villa yaptırmış, elden git­mesin diye.” (ŞİFA TEFSİRİ)

Evlerimiz, kartonpiyerli, saten boyalı, balkonlu, baştan aşağı fayanslı, banyosu, duş kabini, hazır mutfağı, son model fırın, buzdolabı, ç.makinesi, bulaşık makinesi mikro dalga, küçük ev aletleri, TV, video, uydu anten, klima, bilgisayar, son model ev mobilyaları, oturma grubu, yatak odası, çocuk odası, yemek odası, takımlarımız, çelik kapısı camlı, pimapenli pencere­ler,doğal gazlı,kablolu,bahçeli v.s daha saymakla bitmeyecek özelliklerdeki evlerimiz.Ne güzel bir ev değil mi?

Tabiî ki hepimiz evet der olmayanlar benimde olsun ister. Olsun! olmasın demiyor zaten Rabbim olsun ama o evleri elde etmek için Allah’ın sınırlarını çiğnememek ve onları terk etmek durumunda kaldığımızda onları Allah için rahatlıkla terk ede­bilmemizi istiyor bizden.Yok eğer evlerimiz bize daha sevdalı geliyorsa o zaman acıklı bir azapla uyarıyor bizi Rabbim.

O güzelim evleri, yazlıkları, villaları ve yalıları bize ihsan edeni unutanlar ve bunları O’nun için terk etmekten kaçanlar vah halimize.

Gelin bize bunları ihsan edeni unutmayıp, ihsan edileni de­ğil ihsan edeni sevelim. Evimize gösterdiğimiz ilgi ve alâkayı, dinimize gösterelim, evdeki mutlu hayatımızı, İslâmî hayatımıza taşıyalım. Bu davaya gönül verenler için bu çok kolaydır.

"Dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz." (Şuara, 26/149),

"Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı." (Hicr. 15/82).

“Ey Muhammed! Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri or­taya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Âd mille­tine ne ettiğini görmedin mi? Vadide kayaları kesip yontan Semûd milletine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgun­culuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun’a Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?”(fecr.6/12)


 

ALLAH VE RESULÜNDEN

SEVİMLİ OLMAK

 

ALLAH’I SEVMEK

Allah’ı sevmek O’nun emir ve yasaklarını yerine getirmektir. ”De ki Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun” ayeti kerimesi ina­nanların Resulullaha uymaları yani Allah’ı sevmek Resulullah (sav)ın getirdiği şeriata tabi olmaktır. Allah’ı seviyorsak, resu­lullah (sav)ı seviyorsak İslam dinine uymak, yaşamak bizim için zaruridir. Tabi olmak ise Resulullah (sav) ın Allah’u Teala’dan aldığı vahiyle gelen kur’an’a tabi olmak demektir. Kur’an’a tabi olmak Allahın şeriatına tabi olmak, o’nun emir ve yasaklarına tabi olmak demektir.

İmam Gazali, kişiyi Allah sevgisine götüren sebeplerden bahseder:

a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını se­ver; yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu durum, insanı Allah'ı sevmeye götürür.

b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan, kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda bulunanı sever. Bu sevgi, Allah'ı sevmeyi gerektirir.

c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyi­liği yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa bile adaleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle tanınan bir idâreci insanların sevgisini ka­zanırken, bunun zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır. Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir. Bu sevgi, ihsandan bir fayda gör­meyende de görülür. Bu üçüncü sebep de yalnız Allah'ı sevmeyi gerektirir.

d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfat­ları itibarıyla güzeldir.

“Müslümanların Allah’ı sevmeleri, O’nun emirlerine uyma­ları ve itaat etmeleriyle olur.

Kim dört şey olmaksızın, dört şeyi iddia ederse o yalancı­dır.

1-Kim cenneti sevdiğini iddia eder de, onu kazanmaya yö­nelik güzel amel işlemezse o yalancıdır.

2-Kim Resulullah(sav)ı sevdiğini iddia eder de, âlimleri ve fakirleri sevmezse o yalancıdır.

3-Kim cehennem den korktuğunu iddia eder de, günahları terk etmezse o yalancıdır.

4-Kim Allah’ı sevdiğini iddia eder de, belalardan şikâyetçi olursa o yalancıdır.

 

Sevdiğini açıkladığın halde ilah’a isyan ediyorsun,

Ömrüne yemin olsun ki, bu kıyas olarak acayiptir,

Eğer sevgin gerçek olsaydı elbette ona itaat ederdin,

Zira seven sevdiğine itaat eder.

 

Gerçek sevginin üç özelliği vardır.

1-Sevdiğinin sözünü başka bütün sözlere tercih etmek

2-Sevdiğinle beraber olmayı başka herkesle beraber ol­maya tercih etmek

3-Sevdiğini razı etmeyi, başka herkesin rızasına tercih et­mektir.

Muhakkak ki bir kulun Allah ve Resulünü sevmesi O’nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla olur.” (İMAM GAZZALİ)

Sokakta geçen herhangi birine “Allah’ı seviyor musun.”diye sorarsanız, size,”ne biçim soru bu” der ve hemen cevabı yapıştı­rır,”evet, seviyorum” kendisine devamla Allah’ı seviyorsan O’nun emir ve yasaklarına uyman gerekmez mi? Diye sorsan, çoğu gevelemeye başlar. Kuru bir sevgi, hiçbir şey ifade etmez. Sevdiğimizin, kanunları hayatımıza hâkim olmalıdır. O’nun ka­nunlarını, gericilik, eski veya bu zamanda olmaz diye nitelendi­renler Allah’ı nasıl sevebilirler.

Müslümanların hayatlarında var olan dünyevi sevgi mi ağır yoksa Allah ve resulüne olan sevgi mi ağır basmaktadır. Tevbe/24 bu dünyevi sevgileri tek tek sıralamış ve onların Allah ve Resulünden daha sevimli olmaları halinde acıklı bir azapla tehdit etmektedir.

Eminönü Yeni Camiinin önünde oturdum ve gelen geçen insanları seyrettim. Herkes büyük bir telaşla sağına soluna bile bakmadan hızlı hızlı yürüyorlar. Çeşit çeşit insan ama hepsinin bu hareketliliğinin sebebi işlerine yetişme veya işlerini görmek, başka bir şey akıllarından geçmiyor. Çalışmak için çok iştiyaklı bir şekilde yürüyorlar. Günlerinin on iki saatini bu iştiyaklı şeyle meşgul edenler, aynı iştiyakı Allah için yapılan amellerde göste­rebiliyor mu? Diye düşündüm ama ne yazık ki böyle olmadığını biliyorum. İşyerindeki amirinin emirlerini, Allah’ın emirlerinden üstün tutanları gördüm. Tevbe/24 bizim için çok önemli bir ayettir. Hayatımızdaki en değerli şeylerle Allah ve Resulünün sevgisi kıyas edilmektedir.

Hayatımızda olan sevgiler, Allah ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha güçlüyse, o sevgiler bize hâkim olmuşlardır. Hâkimlik hükmetmektir. Hayatımıza artık bu sev­giler hükmetmektedir. Babamızın istekleri, çocuklarımızın is­tekleri, eşlerimizin istekleri, aşiretimizin istekleri, ticaretimizin ve malımızın artması hayatımızdaki değerleri belirlemekte­dir. (Bunların şer’i sınırlar içerisindeki hükmüyle amel edenler hariç)

Bediüzzaman’ın tespitiyle dünyanın üç yüzü olduğunu gö­rürüz. Birinci yüzü Cenâb–ı Hakk'ın isimlerine bakar ve onların aynasıdır. Allah'ın sonsuz cemal tecellilerine sahne olarak Onun muhabbetine vesile olduğu için dünyanın bu yüzü sevgiye lâ­yıktır. İkinci yüzü ahirete bakar ve ahiretin tarlasıdır. Ahiret ha­yatının saadeti bu dünyada kazanılır. Bu yüz de sevilmeye layık­tır. Üçüncü yüzü de insanın fani heveslerine bakar. Geçicidir ve aldatıcıdır. Bu yönüyle dünyayı sevmek, insanı Allah'tan ve ya­ratılış maksadından uzaklaştırır, felâkete sürükler. Fani dünya da elimizde durmaz, çabuk kaçar gider. Hâlbuki önceki iki yü­zünü sevdiğimizde Allah'a muhabbetimiz daha da artar. (Sözler, s. 584 (32. Söz).

"Bâtın–ı kalb âyine–i Samed'dir ve O'na mahsustur." ifade­lerinde belirtildiği gibi, sevgi mahalli olan kalbin asıl yaratılış maksadı Allah'ı sevmektir. Çünkü insan, kâinatın Yaratıcısı tara­fından, yeryüzünde O'nun halifesi olarak yaratılmıştır. Bu hik­metin gerçekleşmesi için Allah, uçsuz bucaksız kâinatı yaratmış, gizli hazinelerini, misilsiz kemal ve cemalinin tecellilerini bu âlem sergilerinde teşhir etmiştir. Böylece kendi cemal ve kema­lini hem kendi nazarıyla görüp müşahede etmek, hem de şuur sahiplerinin takdir ve teveccühlerinde görmek istemiştir. Bu husus bir hâdis–i kudsîde şöyle ifade edilir. "Mahlûkatı bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi müşahede edeyim diye ya­rattım." (Bediüzzaman Said, Sözler, s.598. İstanbul1980). (Be­diüz­za­man Said, İşâratü'l–İ'caz, s.17. İstanbul1959.)

“Unutmayalım ki dünya hayatının bu geçici metaları ya­nında Allah katında olanlar çok daha hayırlı, çok daha kalıcıdır. Bunların hepsi bir gün gelecek bitecektir. Ama Allah yanında olanlar, Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. İşte bakın Rabbi­miz bunlarla onların bir mukayesesini yapıyor. Söyleyin bakalım ey mü’minler, sizin için bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah mı? Bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah yolunda cihad mı? Eğer bunlar sevgili geliyor ve o yüzden cihadı terk ediyorsanız Allah’ın belâsını bekleyin.

Sevgi Allah içinse değerlidir. Allah ve Resulünün sevgisi her şeyin sevgisinden üstte olmalıdır. Hiç bir şey mü’mine Allah ve Resulü kadar sevgili olamaz. Çünkü hiç bir şeye ve hiç bir kim­seye Allah’a borçlu olduğumuz kadar borçlu olamayız. Bunlar hatırına Allah yolunda cihaddan uzaklaşanlar fâsıklardır ve Allah asla fâsıkları doğru yola ulaştırmaz, başarıya ulaştırmaz, hidâ­yete ulaştırmaz. Dünyada da, ukba’da da rezil ve perişan eder onları.” (BESAİRUL KUR’AN Ali küçük)

Bir islam büyüğümüz ne güzel açıklamış;

— Efendim, biz ameli seviyoruz, ama amel edemiyoruz, denildiğinde kendisi şöyle cevaplamıştı:

— Hayır; siz ameli değil, kendi nefsinizi, hevanızı seviyorsu­nuz. Sevdiğiniz gerçek bir muhabbet değil, mecazidir. Buna meyil denir.

Kulun katkısı olmadan kalbe doğan şeylere hatır denir. Al­lah dan, melekten, nefisten veya şeytandan gelen hitaplar, kalpte bir meyil oluşturur. Biz kalbe gelen bu meyili niyet zan­nediyoruz. Hâlbuki bu meyil önce iradeden geçer. Eğer irade­den geçip kasıt halini alırsa, o zaman niyet olur.

Bir misal vereyim: ´Benim elime filan vakitte filan para ge­çerse, ben buraya iki halı alayım´diye düşünüyorum. Hakikaten o para elime geçtiğinde iki halıyı almaya muhakkak azimli isem, bunun adı niyet olur. Para elime geçer de, hele sonra alırım dersem, işte bu da meyil olur.Biz ameli sevmiyoruz. Nefsimizi seviyoruz. Yani bizdeki muhabbet değil, meyildir. Zira sevgi kalbin sermayesidir. Sevgi de itaati celbeder.

Şu halde Allahı seviyorum diyen bizler isyan içindeysek, bu Allahı sevmek olmaz, meyil olur. Yani sadece Allahı sevmeye özenmektir. Allahı sevende itaat olur. İtaat hareketi meydana getirir. Hareket bereketi getirir. Nerede Allaha itaat yolunda bir insan görürsen, onda muhabbet ve ilahi bereket vardır. Âşık olan mecnun, Leylanın beldesinden gelen köpeğe koşar. Yani seven sevgilide kusur aramaz İtaatten ayrılmaz, isyana gitmez.

Allaha hakkıyla amel edemiyor, Ramazan gelince aşkla oruç tutamayıp, açlıktan dolayı üzüntüye kapılıyorsak, Hac ayı gelince ibadetten ziyade gezi planlıyorsak, Bu muhabbet değil meyildir.

Hayatımızdaki değerleri Allah’u Teala belirler. Bize verilen İslami kimlik, hayata bakışımızı belirler, hangi adımı nerde nasıl atacağımızı bu kimlik belirler. Çünkü biz bu kimliği Allah ve Resulüne olan sevgimizin meyvesi olarak görürüz. Seven insan sevdiğine itaat eder. Helal ve haramları sevdiği ilah’ı belirler.

 

ALLAH’TAN SEVİMLİ OLMAK

Tevbe/24 deki daha sevimli olmak konumuzun can alıcı noktasıdır. Peki, sevimli olmak ne demek. Sevimli olmak; daha üstün tutmak, tercih etmek, daha fazla sevmek manalarına gelmektedir. Bu üstün tutuş, tercih ediş ve fazla sevmek bizim durumumuzu göstermektedir. Allah’tan daha sevimli olmak; Allah’tan daha üstün tutmak, onu veya onları tercih etmek, onu veya onları daha fazla sevmek demektir.

Ayeti kerimede belirtilen sevgiler, hayatımızda Allah’tan daha önce ise, onları Allah’ın hükümlerine karşı tercih ediyor­sak, onları Allah’tan daha fazla seviyorsak işte bizler o zaman ayetin muhataplarından oluruz.

Allah’ı sevmenin ilk şartı ona itaat etmektir dedik. Eğer bizler Allah’a itaat etmeyip dünyevi sevgilerimize itaat ediyorsak, onların bizim için belirlediği hayatları İslami hayata tercih edi­yorsak, helal ve haramlarımızı onlar belirliyorsa işte o zaman vah halimize. Âdem(a.s.)den bu yana devam eden mücadele tercih etme mücadelesidir. Küfrün imana tercih edilmesi mü­cadelesidir. Allah’ın diğer tüm ilahlara karşı tercih edilmesidir. Allah’ın ihsan ettiklerinin değil yalnız kendisinin sevilmesidir. O’ndan daha üstün tutulacak kimsenin olmadığı mücadeledir. Allah Tevbe/24 de saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîle­rini sevgi sınavından geçirdi. İbrahim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı. Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sı­nadı. Rasûlullah’ı yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alın­larının akıyla verdiler sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için, Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi. Ama sonunda oldu. İbrahim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan sevgiye verilmiş bir ödüldü.

Evet, şöyle bir yaşantımıza baktığımızda Allah’tan daha se­vimli olan nelerimiz var diye bir düşünelim. Tevbe/24 deki sev­giler acaba hayatımızda Allah’tan daha sevimli mi bizim için? Babamız, analarımız, çocuklarımız, kardeşlerimiz, eşlerimiz, akrabalarımız, mallarımız, arabalarımız, son sistem elektronik eşyalarımız, son moda elbise ve ayakkabılarımız, bankadaki paralarımız, çeyrek ve yarım altınlarımız, ticaretimiz, işimiz, gü­cümüz, şirketlerimiz, holdinglerimiz, dairelerimiz, yazlıklarımız, villalarımız, bahçeli evlerimiz v.s.bize ihsan edilen nimetler Al­lah’tan daha mı sevimli bizim için?

Yüce Rabbimiz, gönlümüzde sevgisi bulunan her şeyi, za­manı geldiğinde kendi rızası için terk etmemiz gerektiğini birçok ayette beyan etmektedir. Sevip bağlandığımız kimi şeyleri terk etme zamanı, onların Allah ile kendimiz arasında bir engel teşkil ettikleri vakittir.

Onları terk etme zamanı geldiğinde terk edebilecek miyiz? Karşımızda hapis var diye İslami mücadeleden kaçacak mıyız? So­nunda ölüm var diye Allah yolunda cihadı terk mi edeceğiz? O’nu sevdiğimizi söylüyoruz, ama sözleri olan vahye itaat etmi­yoruz. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini de O’nun için sevecek­sin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi, ne kadar sevece­ğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma. Sevginin kontrolünü elden bırakma, neye ne kadar pay ayıracağını iyi bil.

 

ALLAH’TAN KORKMAK

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Ey İman Edenler! Allah ’tan korkun ve herkes, yarın için göndermiş olduğuna baksın. Hem Allah ’tan korkun; çünkü bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” Haşr Suresi, 59/18.

Allah ’tan gerçek manada ve hakkıyla korkmak, insanı dünya ve ahiret saadetine kavuşturur. Allah korkusu her türlü iyiliğin, faziletin, hikmet ve adaletin başıdır, kaynağıdır.

Allah ’tan korkun. O’na ibadet ve itaat edin. Herkes yarın için, kıyamet günü için yaptığı amellerine baksın. İyi biliniz ki, Allah, herkesin yaptığı hayır ve şer ne varsa hepsini biliyor.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet, bu konu ile ilgili ifadelerle dolu... Bu korkunun esası: Allah ü Teala’nın her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve bir gün bunların hesabını soracağı esa­sına dayanır. Yapılan hiçbir iyilik veya kötülüğün zayi olmaya­cağı, hiçbir mücrimin hesap ve cezadan kurtulma şansının bu­lunmayışı, Allah ’ın azabının çetin ve önüne geçilmez oluşu, bu korkuyu meydana getirir.


Korku iki kısma ayrılır:

Birinci kısmı insanı korktuğu varlıktan uzaklaştırır. Mesela: Issız bir ormanda yalnız başına kalan bir insan, yırtıcı ve vahşi hayvanlardan korkmaya başlar. Bunun için de ormandan bir an evvel uzaklaşmak, kaçıp kurtulmak ister. Kurtuluşu korktukla­rından kaçmakla bulur. Öyle kabul eder.

İkincisi ise, insanı korktuğu şeye yaklaştıran korkudur: Me­sela: Bir çocuk hata yapar, hata nedeniyle de anasından, baba­sından korkar. Babasının hiddet tokadını yemiş olsa bile, yine kendisini babasının şefkat ve merhametle dolu olan kucağına atar. Selameti orada bulur. Yani kurtuluşu korktuğu babasın­dan kaçıp uzaklaşmakta değil, babasına yaklaşmakta, onun merhamet kucağına sığınmakta bulur.(Vehbi akşit)

Bunun gibi Allah ’tan gerçek anlamda korkan insan da Al­lah ’tan korkmakla O’nun merhametine sığınacak ve emirlerine teslim olacaktır.

Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:

“Allah ’ın kulları içinde O’ndan hakkıyla korkanlar, âlimler­dir.” Fatır Suresi, 35/28.

“Ey iman edenler! Allah ’tan nasıl korkmak gerekiyorsa (lâ­zımsa) öylece korkunuz ve ancak Müslümanlar olarak can veri­niz.” Al-i İmran Suresi, 3/102.

Müfessirlere göre “Allah ’tan, O’na yaraşır şekilde korkma”nın anlamı, Müslüman’ın, bütün varlığı ile Allah’ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından kaçınmaya çalış­masıdır. Nitekim Abdullah b. Mesud (r.a.) ayetin bu kısmını şöyle açıklamıştır: “O’na asi olmayıp itaat etmek, nankör olma­yıp şükretmek ve O’nu unutmaksızın hep hatırda tutmak.” Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meal, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, (Fatır sure­sinin 102. ayetinin açıklaması)

Merhum Mehmet Akif ERSOY da, fazilet hissinin kaynağını bakın ne güzel ifade etmiş:

“Ne irfandır veren ahlâka, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”

 

Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarına korkutur. Şu halde eğer gerçekten mü’min iseniz, onlardan değil, benden korku­nuz.” Al-i İmran Suresi, 3/75.

İnsan yalnız Allah ’tan korkmalı, Allah ’tan korkanlardan her şeyin korkacağına inanmalıdır.

Allah korkusu Cenab-ı Hakk’ın emridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:

“Ey iman edenler! Allah ’tan korkun (emirlerine bağlanın, yasaklarından sakının) ve doğru söyleyin ki, (Allah ) işlerinizi düzeltip size muvaffakiyet versin. Günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ’a ve Resulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” Ahzab Suresi, 33/70–71.

“Hiç şüphe yok ki Allah ’ın yanında en şerefli ve en değerli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” Hucurat Suresi, 49/13.

Bir başka ayet-i kerime:

“İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince onlar in­sanların en hayırlılarıdır. Onların Rab’lerinin yanındaki mükâ­fatları alt tarafından ırmaklar akan Adn cennetleridir ki, Onlar ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah ’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat: Rabbinden kor­kan kimseye aittir.” Beyyine Suresi, 98/7–8.

Yahya b. Muaz’a soruldu:

- Kıyamet günü insanların en emin olanı kimdir?

- Dünyada Allah korkusu üzere yaşayandır.

Hasan Basri’ye sordular:

- Ne yapalım? Öyle kimselerle sohbet ediyoruz ki, kalbimiz yerinden kopacak şekilde bizi korkutuyorlar.

- Vallahi emniyet gelinceye kadar sizi korkutanla oturmak, korku gelinceye kadar emniyette bulunanlardan daha iyidir.

Nitekim Ebulleys (Fakih) der ki: “Yüce Allah ’tan korkmanın alâmetleri yedi şeyde belli olur”:

1. DİLDE: Zira Müslüman yalan söylememek, gıybet ve if­tira etmemek, insanların arasını bozmamak, fuzuli söz söyle­memek ile Allah ’tan korktuğunu ortaya koyar. Allah ’tan kor­kan insan, dili ile Kur’an okur, hak ve hakikatten bahseder. Allah ’ı çok çok zikir yapar, ilimle meşgul olur. Bu hareketleri ile onun Allah ’tan korktuğunun alameti sayılır.

2. ELDE: Allah ’tan korkan Müslüman harama el uzata­maz. Elini Allah ’ın rızası olan şeylere, helal ve itaat olan şeylere uzatır. Müslüman elini Hakka uzatmalı, hakkı tutmalı. Eli ile mazluma zulmetmemeli. Yetimin başını okşamalı, sırtını sıvaz­lamalı. Eline Allah ’ın kitabı Hz. Kur’an’ı alıp okumalıdır.

3.  KALPTE: Allah ’tan korkan Müslüman, kalbinden kin ve intikam duygularını, buğz ve düşmanlık hislerini, hased gibi iyilikleri mahveden kötü düşünceyi atar. Allah adını zikreder. Kalpleri titrer.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman kalpleri (yürekleri) titreyen, kendilerine Allah ’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” Enfal Suresi, 8/2.

4. GÖZDE: Allah ’tan korkan insan, gözü ile haram olan şeylere bakmaz. Dünyaya bakarken, ibret nazarı ile bakar. Ken­disi için helâl olmayan hiçbir harama bakmaz. Allah ’tan korkan Müslüman, başkalarının ırz ve namusunu kendisinin ırz ve na­musu kadar aziz ve muhterem bilir. Şeytanın zehirli oku mesa­besindeki kötü bakışlarla harama bakmaz.

5. MİDEDE: Allah ’tan korkan insan midesine haram lokma koymaz. Çünkü haram yemek büyük günahlardandır. Allah ’a ve ahiret gününe inanan ve Allah ’ın azabından korkan insan haram yiyemez. Midesini haram lokmalarla dolduramaz. Dün­yada haramdan zevk alıp, ahirette cehennemde yanmayı asla göze alamaz.

6. AYAKTA: Allah ’tan korkan mü’min ayağı ile haramın işleneceği, Allah ’a isyan edileceği yerlere gitmez, gidemez. Allah ’ın rızasını kazanacağı yerlere, ibadet ve taat yapılacak olan mabedlere gider. Salih insanların ve âlimlerin meclislerine devam eder. Allah ’ın rızasını buralarda bulmaya çalışır. Mey­hane, kumarhane gibi gayr-i meşru yerlere adımını asla atmaz.

7. TAATİNDE: Allah ’tan korkan müslümanın ibadet ve taati ancak Allah rızası için olur. Amel ve ibadetinde riyadan, nifaktan korkar. Yaptığı her şeyi ihlâsla ve Allah ’ın rızası için yapar.

 

RESULÜLLAH’I SEVMEK

Şüphesiz ki Rasûlullah(S.A.V.)ı sevmek imandandır. Kulun Rasûlullah(S.A.V.)ı kendi öz canından, babasından, çocukların­dan, aile halkından, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmesi gerektiğine delil teşkil eden pek çok nas bulunmakta­dır. Onu böyle sevmeyen bir kimse dünyada da ahirette de kendisini Allah'ın cezasına maruz bırakmaktadır. Şimdi bu naslardan bazılarını birlikte okuyalım.

İmam Buhârî, Abdullah b. Hişam(R.A.)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (S.A.V) ile birlikte idik. O sırada Ömer b. el-Hattab (R.A.)'ın elini tutmuştu. Ömer (R.A.) ona: "Ey Allah'ın Resulü, şüphesiz ben seni kendi öz canım dışında, her şeyden daha çok seviyorum" dedi. Peygamber (S.A.V.)şöyle buyurdu:

"Canım elinde olana yemin ederim ki, kendi öz nefsinden dahi beni çok sevmedikçe olmaz."

Bunun üzerine Ömer ona: "Şu anda -Allah'a yemin ederim- seni öz canımdan dahi daha çok seviyorum." Bunun üzerine Nebi (S.A.V.): "Şimdi oldu ey Ömer" diye buyurdu.

Büyük ilim adamı Aynî, Nebi(S.A.V.)in: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki kendi öz canından bile daha çok sevme­dikçe olmaz" buyruğunu açıklarken: "İmanın kâmil olmaz..." demektedir.

Yine Rasûlullah (S.A.V.)in: "Şimdi oldu ey Ömer" buyru­ğunu: "Yani imanın kemale erişti." diye açıklamaktadır.

"Nefsim elinde olana yemin ederim ki..." buyruğunda dik­kati çeken bir husus da onun yemin etmesidir. O yemin etmese dahi bütün söylediklerinde doğru olduğuna göre ya yemin ederse durum ne olur? Çünkü yemin bilindiği gibi sözü pekiş­tirmeyi ifade eder.

Rasûlullah(S.A.V.)ın bizim sevgimize ihtiyacı olmadığını söylemeye gerek yoktur. Bizim onu sevmemiz, onun makamını yükseltmez, onu daha da yüceltmez. Sevmeyişimiz de onun makamını, şerefini alçaltmaz. Hem nasıl böyle olmasın ki? O âlemlerin Rabbinin sevdiğidir. Hatta bu kadar da değil. Aksine ona uyanı Allah sever ve günahlarını bağışlar.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafûrdur, rahîmdir." (Âl-i İmran, 3/31)

Rasûlullah(S.A.V.)ın sevgisinden ancak onu sevenler ya­rarlanır ve bu sayede böyle bir kimse dünya ve âhirette mutlu­luğu elde eder. Bu bağlamda bundan bir dereceye kadar tafsi­latlı bir şekilde söz etmek uygun düşecektir.

Buhârî ve Müslim’in Enes(R.A.)dan rivayetlerine göre Pey­gamber(S.A.V.)şöyle buyurmuştur:

"Üç husus vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın tadını alır: Allah'ı ve Resulünü onların dışındaki her bir şeyden daha çok sevmek, sevdiği kimseyi ancak Allah için sevmek ve ateşe atılmaktan hoşlanmadığı gibi tekrar küfre geri dönmekten hoş­lanmamak."

İmam Müslim’in rivayetine göre Enes b. Malik(R.A.) şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah(S.A.V.)a gelerek:

“Ey Allah'ın Resulü kıyamet ne zamandır”, diye sordu. Nebi(S.A.V.):

"Kıyamet için ne hazırladın ki?" diye sordu. Adam:

“Allah'ın ve Resulünün sevgisi”, dedi. Peygamber:

"Şüphesiz ki sen sevdiklerinle beraber olacaksın" diye bu­yurdu.

Enes (R.A.)dedi ki: Müslüman olduktan sonra, Rasûlullah (S.A.V.): "Şüphesiz ki sen sevdiklerinle beraber olacaksın" sö­zünden dolayı sevindiğimiz kadar hiçbir şeye sevinmedik. Enes(R.A.)dedi ki: İşte ben Allah'ı, Resulünü, Ebu Bekr'i ve Ömer'i -Allah ikisinden de razı olsun- seviyorum. Her ne kadar onların amelleri gibi amelde bulunamadı isem de onlarla bir­likte olacağımı ümit ediyorum."

Buhârî ve Müslim’in rivayet ettikleri bir başka hadiste Ab­dullah b. Mesud(R.A.) şunları söylemektedir: Bir adam Rasû­lullah (S.A.V.)a gelerek şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resulü, bir top­luluğu sevmekle birlikte onlar gibi ameller yapamayan kimse hakkında ne dersin?” Rasûlullah(S.A.V.) "Kişi sevdiği ile bera­berdir." diye buyurdu.

Rasûlullah(S.A.V)ı sevmenin birtakım işaretleri vardır. Bu ümmetin ilim adamları bunları söz konusu etmişlerdir. Mesela Kadı Iyad şunları söylemektedir: "Onun sünnetine destek ol­mak, şeriatini koruyup kollamak, o hayattayken huzurunda bulunmayı ve uğrunda canını ve malını vermeyi temenni etmek de onu sevmekten ileri gelir."

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Sözü geçen sevginin belirtilerin­den birisi de kişiye şunun teklif edilmesidir. Eğer maksatların­dan herhangi birisini elden kaçırmak yahut ta Nebi(S.A.V)i -eğer mümkün olsaydı- görmekten mahrum edilmek arasında birisini seçmesi istenir de o da mümkün olduğu takdirde onu gör­mekten mahrum kalmayı, maksatlarından herhangi birisinden mahrum kalmaktan daha ağır buluyorsa, sözü geçen onu daha çok seviyor demektir, değilse hayır. Bu hiç şüphesiz varlık ve yokluğa münhasır bir şey değildir. Bunun bir benzeri onun sün­netine destek vermek, şeriatını koruyup kollamak, ona muhalif olanların kökünü kazımak için de söz konusudur. Bunun kap­samına iyiliği emredip, kötülükten alıkoymak da girer."

Büyük ilim adamı Aynî diyor ki: "Şunu bil ki, Rasûlullah (S.A.V.)ı sevmek, ona itaat etmeyi istemek ve ona muhalefeti terk etmektir. Esasen bu da İslâmın farzlarındandır."

İlim adamlarının sözünü ettikleri hususlardan şu sonuca varıyoruz: Aşağıdaki hususlar Resul-i Ekrem'i sevmenin alâ­metleri arasındadır:

A- Onu görmeyi, onun sohbetinde bulunmayı çokça arzu etmek ve bunlardan mahrum olmayı, dünya hayatında bunların dışında her ne olursa olsun herhangi bir şeyi kaybetmekten daha ağır bir musibet görmek.

B- Rasûlullah(S.A.V.) uğrunda canı ve malı feda etmek için tam hazırlıklı olmak.

C- Emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak.

D- Sünnetine yardımcı olmak, şeriatı koruyup kollamak. (Prof. Dr. Fadl İlâhî)

 

RESULÜLLAH’TAN SEVİMLİ OLMAK

Tevbe/24 deki daha sevimli olmak konumuzun can alıcı noktasıdır. Peki, sevimli olmak ne demek. Sevimli olmak; daha üstün tutmak, tercih etmek, daha fazla sevmek manalarına gelmektedir. Bu üstün tutuş, tercih ediş ve fazla sevmek bizim durumumuzu göstermektedir. Resulüllah’tan daha sevimli ol­mak; O’nun getirmiş olduğu risalete göre hayatını düzenleme­mektir. O’nun getirmiş olduğu şeriata tabi olmamaktır. O’nun hayatını yaşamak yerine başkalarının hayatını yaşamaktır. On­ları örnek almak, tercih etmektir.

İşte Rabbim sevgi olarak onları öne çıkaranları, onları üs­tün tutanları, onları tercih edenleri yani baba, evlat, kardeş, eş veya aşiretten herhangi birisini yahutta herhangi bir mal, ticaret ve meskenleri yüce Allah'tan, Resulünden ve onun yolunda cihad etmekten daha çok seven kimseleri ilahî ceza ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

"De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, soy ve sopunuz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğra­masından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah'tan, Resulünden ve onun yolundaki cihaddan daha sevgili ise, o halde Allah'ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah fâsıklar topluluğuna yol göstericilik yapmaz." (et-Tevbe, 9/24)

Hafız İbn Kesir ayeti tefsir ederken şunları söylemektedir: "Yani bu şeyleri eğer "Allah'tan, Resulünden ve onun yolundaki cihaddan" daha çok seviyor iseniz, onun başınıza getireceği cezayı ve ibretli intikamı "bekleyedurun" demektir."

Mücahid ve el-Hasen -yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine ol­sun- yüce Allah'ın: "Allah'ın emri gelinceye kadar" buyruğunu: "Dünyada ya da âhirette onun cezasını (bekleyedurun) diye açıklamışlardır."

Büyük ilim adamı Zemahşerî, ayetin tefsirinde: "Bu ayet-i kerime oldukça ağır hüküm ihtiva etmektedir. Ondan daha ağır hüküm ihtiva eden bir ayet göremezsiniz." demektedir.

İmam Kurtubî diyor ki: "Ayet-i kerimede Allah'ı ve Resulü sevmenin vücubuna delil vardır. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ayrıca bu sevgi, sevilen her şeyden daha önce gelmeli­dir."

Resulullah(s.a.v.)ı sevmek ona itaat etmektir. Onun yaşa­dığı gibi yaşamaktır. Onun sünnetini yaşamak ve yaşatmaktır. Onun kurduğu islam devletini yeniden ihya etmektir. Bu devleti kurmak için elinden gelen tüm çabayı göstermektir. Onun yo­lunda dünyevi sevgileri bir kenara atarak mücadele etmektir. Onu sevmek ahirette ona misafir olmak demektir.

Onun sevdiğini kulun sevdiğine tercih etmek, onun getirdi­ğini, sevmek, ona davet etmek, ailesini ve sahabelerini sevmek, onu sevmek demektir. Onu çok anmak ve ona kavuşma özlemi duymak yine onu sevmektir. Müslümanın, Resulullah(S.A.V.)ın yoluna uyması, onun izini takip etmesi, söz ve fiil olarak getir­dikleriyle amel etmesi gerekir.

Sevenin sevdiğine itaatkâr olduğu hususunda iki kişinin dahi görüş ayrılığı yoktur. Seven sevdiğinin isteklerini yapmaya, onun sevmediklerinden uzak kalmaya gayret eder. Bunu yapar­ken de anlatılamayacak kadar bir lezzet, büyük bir tat alır. Aynı şekilde Allah Resulü Muhammed Mustafa (S.A.V.)ı seven bir kimse de bütün gayretiyle ona uymaya çalışır, emirlerini hemen yerine getirmeye koşar, yasaklarından uzaklaşmak için elini çabuk tutar. Nebi (S.A.V.)i samimi bir şekilde seven o hayırlı ashabının bu alanda nice göz kamaştırıcı tutumları vardır. Aşa­ğıda yüce Allah'ın lütfuyla bunların bazısını söz konusu edece­ğiz:

Huneyn gazvesinde Ensar Peygamber(s.a.v.)in birlikteliği ile koyun ve deve sürüleri arasında seçim yapmakta serbest bıra­kıldılar. Onlar insanların dünya metâını alarak dönmelerine, kendileri de yüce Peygamber ile birlikte evlerine gitmeye razı oldular. Sünnet ve sîret kitapları bu olayı bize tafsilâtlı bir şekilde anlatmaktadır.

İmam Buhârî, Abdullah b. Zeyd b. Âsım(r.a.)dan şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Yüce Allah Resûlüne (Allah'ın salât ve selâmı ona) Huneyn günü ganimet ihsan edince ganimeti, in­sanlar arasında kalpleri İslâma ısındırılacaklara paylaştırdı, ensara bir şey vermedi. İnsanlara isabet eden kendilerine düş­mediğinden ötürü sanki içten içe rahatsız oldular. Bu sebeple Peygamber onlara hitapta bulunarak şöyle buyurdu:

"Ey ensar topluluğu! Ben sizleri sapık buldum da Allah be­nimle size hidayet vermedi mi? Sizler darmadağınık iken Allah benimle kalplerinizi birbirinize kaynaştırmadı mı? Sizler fakir ve yoksulken Allah benimle sizi zengin etmedi mi?"Peygamber her ne dediyse onlar da: Allah ve Rasûlünün üzerimizdeki minneti çok daha fazladır dediler. Bu sefer (Peygamber) şöyle buyurdu:

"İsteseydiniz sen bize şöyle şöyle geldin... Diyebilirdiniz"

Peki, insanlar koyunları ve develeri alıp giderken sizler Rasûlullah ile birlikte evlerinize geri dönmeye razı olmaz mısı­nız?

Eğer hicret olmasaydı ben ensardan bir kişi olurdum ve eğer insanlar bir vadiden yahut bir yoldan gidecek olurlarsa, elbette ki ben de ensarın gittiği vadiden ve yoldan giderim. Ensar iç elbisedir, sair insanlar ise dış elbisedir. Sizler benden sonra bencilliklerle karşılaşacaksınız. Havz’ın etrafında benimle karşılaşıncaya kadar sabrediniz."

Ebu Saîd(r.a.)'ın hadisinde şu fazlalık vardır: "Allah'ım ensara, ensarın oğullarına, ensarın oğullarının oğullarına rah­met buyur."Ebu Said dedi ki: Sakalları ıslanıncaya kadar hepsi ağladı ve: Kısmet ve nasip olarak Rasûlullah’ın birlikteliğine razıyız, dediler.

İmam İbnu'l-Kayyim diyor ki: Peygamber(s.a.v.) onlara yaptığı uygulamada farkına varamadıkları hikmeti onlara açıkla­yınca, itaatla boyun eğerek sözlerinden geri döndüler ve en büyük ganimetin onların paylarına düşen Rasûlullah(s.a.v.) ile birlikte geri dönmek olduğunu anladılar. Böylelikle koyun, deve, kadın ve çocuk esirler almamak karşılığında elde ettikleri pek büyük mükâfat ve hayattayken de, ölümünden sonra da Resul-i Ekrem'in komşuluğuna nail olarak teselli buldular."( Fethu'l-Bari)

İşte bizler O’nun için şimdi develerin yerini tutan arabaları­mızı veya evlerimizi bırakabilir miyiz? Onun yaptığı mücadeleyi yapmak için ailemizden, ticaretimizden, malımızdan, akrabala­rımızdan vazgeçebilir miyiz? Onun gördüğü zulüm ve eziyetleri görmeye talip olabilir miyiz? İşte onlar bu dünyevi sevgileri, Resulullah(s.a.v.)tan daha çok sevmiyorlardı. Onlar için en se­vimli olan Resulullah(s.a.v.)tı.

Ashab-ı Kiram, Rasûl-i Ekrem'e duydukları sevgide ger­çekten samimi idiler. Onun yüzüne bakmak, onunla birlikte olmak, onlar için dünyadaki her şeyden daha çok sevilen bir şeydi. Onlar Resul-i Ekrem uğrunda canlarını ve mallarını feda etmeyi bir saadet görüyorlardı. Aynı şekilde onun emirlerini yerine getirmek, yasaklarından uzak kalmak için ellerini çabuk tutuyorlardı. Onlar değerli olan canlarını onun sünnetine destek vermek ve yüce Allah'ın üzerine indirdiği şeriatını korumak için ucuz bir değer gibi feda ettiler.

Kendime ve Müslüman kardeşlerime Nebi(S.A.V.)i sevme­leri konusunda Ashab-ı kiram'ın yolundan gitmelerini tavsiye ediyorum.

Hiçbir seven, sevdiğinin emirlerini yerine getirmekle kal­maz; aksine büyük bir şevkle onun hareketlerini yapıp ettiklerini gözetir. Dikkatle onun yüzündeki değişiklikleri, gözlerinin işare­tini takip eder. Belki bu yolla sevdiğinin sevdiği bir işi tespit eder, o da hemen onu yapar yahut ta sevdiğinin nefret ettiği bir hususu öğrenir, ondan uzak kalır.

Nebi (S.A.V.)'i gerçekten samimiyetle seven o hayırlı in­sanlar da böyle idi. Onlar emrini yerine getirmekle, yasakların­dan kaçınmakla kalmadılar. Aksine onun fiillerini takip ediyor­lar, onun tasarruflarını gözetliyorlardı. Bunu büyük bir sevgi, takdir ve iştiyakla yapıyorlardı. Çünkü ona uymayı istiyorlardı. Onun herhangi bir işi yaptığını gördüklerinde çabucak onu yaparlardı. Herhangi bir şeyden uzak kaldığını ya da terk ettiğini görürlerse onlar da hemen ondan uzaklaşırlardı. (Prof. Dr. Fadl İlâhî)

Buna delâlet eden parlak örneklerden birisi de İmam Ebû Davûd'un, Ebu Said el-Hudrî (R.A.)'ın şöyle dediğine dair riva­yetidir:

"Rasûlullah (S.A.V.) ashabına namaz kıldırmakta iken ani­den ayakkabılarını çıkardı ve onları sol tarafına bıraktı. Arkasın­dakiler bu işi görünce, onlar da ayakkabılarını çıkardılar.

Rasûlullah (S.A.V.) namazını bitirince: "Ayakkabılarınızı çı­karmaya sizi iten sebep nedir?" diye sordu.

Onlar: Biz senin ayakkabılarını çıkardığını gördük. Bunun üzerine biz de ayakkabılarımızı çıkardık, dediler.

Rasûlullah (S.A.V.)dedi ki: "Şüphesiz Cebrail bana geldi ve ayakkabımda bir pislik olduğunu bana bildirdi."

Daha sonra şunları söyledi:

"Sizden herhangi bir kimse mescide geldiğinde ayakkabıla­rına baksın. Eğer ayakkabılarında bir pislik ya da rahatsız edici bir durum varsa onu silsin ve onlarla namaz kılıversin."

Allahu ekber! Resul-i Ekrem'e uymakta ellerini çabuk tut­maya ne kadar dikkat ediyorlardı! Allah onlardan razı olsun. Mükâfatıyla onları hoşnut etsin, bizi de onların yürüdükleri yolda yürütsün.

Rasûlullah (S.A.V.)ı samimiyetle seven o hayırlı insanlar ya­saklandı diye sevip arzu ettikleri şeylerden uzaklaşmakla kalma­dılar. Uzun yıllardan beri alışageldikleri pek çok şeyleri de terk ettiler. Hatta bunları atalarından miras dahi almışlardı. Fakat Resul-i Ekrem'e isyan etmek için geleneklerini yahut alışkanlık­larını -günümüz Müslümanlarının pek çoğunun yaptığı gibi- ileri sürmediler. Ona olan sevgileri diğer tüm dünyevi sevgileri bir kenara atmalarına sebep oldu. Onlar öyle bir sevgi besliyorlardır ki Resulullah (s.a.v.)a duyulan o sevgi Ona sonsuz itaati getiri­yordu. Çünkü insan sevdiğine itaat eder. İşte size bunlarla ilgili yaşanmış örnekler.

Buna delâlet eden tanıklardan birisi de İmam Buhârî'nin, Enes (R.A.)dan naklettiği şu rivayettir:

"Ebu Talha (R.A.)ın evinde bulunanlara sakilik yapıyordum. O gün içtikleri şarap yarılmış taze hurma şarabı idi. Rasûlullah (S.A.V.) bir münadiye: "Haberiniz olsun şarap haram kılındı" diye seslenmesini emretti.

(Enes) dedi ki: Ebu Talha bana: Çık ve bu şarabı dök, dedi. Ben de çıktım ve şarabı döktüm. O şarap Medine yollarında aktı gitti."

Orada Rasûlullah (S.A.V.)ı samimiyetle seven o zatların yaptıkları tek iş, Rasûlullah (S.A.V.)ın emrini yerine getirmek üzere şarabı dökmekti. Bundan dolayı şarap Medine sokakla­rında aktı. Bu hususta Hafız İbn Hacer diyor ki: "Hadiste şuna işaret vardır: Yanında şarap bulunan Müslümanlar ardı arkasına şarabı döktüler. Öyle ki dökülen bu pek çok şarap Medine so­kaklarında aktı."

Bütün bu işler şöyleydi böyleydi demeden, herhangi bir te­reddüt ya da soru sormaya gerek duymadan olup bitti.

Yine İmam Buhârî, Enes b. Malik (R.A.)dan şöyle dediğini rivayet etmektedir:

"Ben ayakta Ebu Talha'ya filana ve filana içki sunarken bir adam gelip: Haber size ulaştı mı? Diye sordu. Onlar: Ne haberi dediler. Adam: Şarap haram kılındı, dedi. Hepsi de: Ey Enes! Şu testileri dök, dediler. (Enes devamla) dedi ki: O adamın getirdiği haberden sonra şaraba dair ne bir soru sordular, ne de bir daha ona geri döndüler.

Ya Rabbi! Bu ne mutlak bir teslimiyet ve ne kadar mü­kemmel bir itaattir!

İşte yüce Rabbimizin: "Aralarında hükmetmek üzere Allah'a ve Resulüne davet olunduklarında müminlerin sözleri ancak: 'İşittik ve itaat ettik' demektir. İşte bunlar refâha erenlerin ta kendileridir." (en-Nur, 24/51) buyruğu bu samimi sevenlere tıpatıp uymaktadır

Ashab-ı Kiramın sevdikleri ve beğendikleri bazı şeyler ken­dilerine yasaklandı. Nebi (S.A.V.)'in yasağından sonra onlar bu yasaklanan şeylerden hemen uzaklaşmaktan başka bir tepki göstermediler.

Bunlardan birisini İmam Buhârî, Enes b. Malik (R.A.)dan ri­vayet etmektedir. Buna göre Rasûlullah (S.A.V.)’a birisi gelerek: Eşekler yenilerek bitirildi, dedi.

Nebi (S.A.V.) sesini çıkarmadı. Daha sonra ikinci bir defa ona gelerek: Eşekler yenildi, bitirildi, dedi. Nebi (S.A.V.) yine sustu. Arkasından ona üçüncü bir defa daha gelerek: Eşekler telef edildi, yok edildi, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) bir münadiye emir vere­rek insanlar arasında şöyle seslendi: "Şüphesiz Allah ve Resulü sizlere evcil eşeklerin etlerini yemeyi yasaklıyor."

Bunun üzerine kazanlar içlerinde etler kaynadığı halde dö­küldü.

Rasûlullah (S.A.V.)ı içten seven bu hayırlı insanlar bir hile yapmayı, işi raconuna uydurmayı, ya sonra yaparız, bir çare aramayı, bir fırsat bulmayı ya da bir istisna yapmayı düşünme­diler. Onlar sevgide aranan temel şartlardan birisinin, sevenin arzusunun sevdiğinin emrine uymak olduğunu tam anlamıyla idrak ediyorlarken, böyle bir şey düşünmeleri nasıl mümkün olabilirdi ki?

İmam Ebû Dâvûd'un, Ebu Esid el-Ensari (R.A.)dan yaptığı şu rivayete kulak verelim. Rasûlullah (S.A.V.) mescidden çıkar­ken yolda erkeklerin kadınlarla karıştıklarını görünce şöyle bu­yurdu: "Geri çekiliniz! Sizin yolun ortasında yürümek hakkınız yoktur. Siz yolun kenarlarında yürümeye bakınız."

Bu sebeple herhangi bir kadın yürüdü mü duvara yapışırdı. O kadar ki duvara yapıştığından elbisesi de duvara takılırdı.

"Bir hanım Rasûlullah (S.A.V.)ın yanına geldi. Beraberinde bir kız çocuğu vardı. Bu kız çocuğunun elinde kalınca iki altın bilezik vardı. Peygamber (S.A.V.):

"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sordu. Kadın: Hayır dedi. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu:

"Kıyamet gününde bunların yerine Allah'ın sana ateşten iki bilezik takması hoşuna gider mi?" (Abdullah b. Amr) dedi ki: Kadın o bilezikleri çıkardı ve Rasûlullah (S.A.V.) önüne bıraka­rak: Bunlar Allah ve Resulü içindir. dedi."

Allahu ekber! Resul-i Ekrem'i seven o mü'min kadın O’nun emrine uyarak bileziklerin zekâtını vermekle yetinmedi. Aksine onlardan vazgeçti ve onları Rasûlullah(S.A.V.)a yüce Allah için bir sadaka olarak takdim etti. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnut etsin.

İşte Resulullah (s.a.v.)tan sevimli olmamak bu demektir. Bunun tam tersi bir yaşantı ise Resulullah(s.a.v.)tan sevimli olmak demektir. İtaat edilecek, yaşantısı örnek alınacak, getir­diği risaleti hayatımıza tatbik edilecek, sevilmeye en layık kişi Resulullah (s.a.v.)tır.

”De ki Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun” ayeti kerimesi inananların resulullaha uymaları yani Allah’ı sevmek Resulullah (sav)ın getirdiği şeriata tabi olmak olduğunu ne güzel belirtiyor. Onu sevmek ona tabii olmak demektir.

Şair şöyle demiştir:

 

Sen seviyor görünerek ilâha isyan ediyorsun.

Bu, düşünüldüğünde çok tuhaf bir şeydir.

Sevginde samimi olsaydın, ona mutlaka itaat ederdin.

Seven kimse sevdiğine itaat eder.

Ona itaat etmek, söylediğini tasdik etmek, anıldığında, gece gündüz devamlı ona saygı göstermek ve onu üstün tut­mak, onu sevmek demektir.

 


 

ALLAH YOLUNDA

CİHADDAN SEVİMLİ OLMAK

 

CİHAD

Çalışmak, uğraşmak, çabalamak, gayret sarfetmek.

İslâm'ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İn­sanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koya­rak Hakk'ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması "cihad"dır.

İslâm'da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyu­ruyor:

"Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı" (el-Bakara, 2/216).

 "Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın " (el-Bakara, 2/193).

"Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız" (et-Tevbe, 9/29);

"Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşınız." (et-Tevbe, 9/36).

Hz. Peygamber (s.a.s.)'de "Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır" (Ebû Davûd, el-Cihad, 33) buyurmuştur.

Allah, ancak kendi rızası için olan cihadı kabul eder. Nef­sânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan savaşı değil... Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur. Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gayelere yöneliktir. O, yani, Islâm'a inanıp, onun siste­mine bağlanan kimse, her şeyden önce Islâm inkılâbının gayesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda cihad eder. Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumla­rının yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. "Fitne yok olup din ve hâkimiyet yalnız Allah'ın oluncaya kadar" cihad eder. Işte Islâmî cihad budur.

 

ALLAH YOLUNDA CİHAD

Allah Yolunda Cihadın Hükmü

Müslümanlardan bu görevi yerine getirecek bir grubun var­lığı sözkonusu olduğu vakit diğerlerinden sorumluluk kalkar.

“Mü’minler, topluca cihada çıkmazlar” (Tevbe, 9/122)

Bu durumda cihad farz-ı kifâye hükmündedir.

Cihad şu üç durumda farz-ı ayn olur:

1) Mükellef bir müslüman cephede olur da İslam ordusu ile küfür ordusunun safları birbirine girip savaş başlarsa...

“Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya gelirseniz se­bat edin.” (Enfal, 8/45)

Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur;

“Savaştan kaçmak yedi büyük günahtan birisidir”

2) Düşman ordusu bir İslam beldesine girerse, belde hal­kının tümüne düşmanı çıkarmak vacip olur. Eğer o belde bun­dan aciz kalırsa oraya en yakın İslam beldesinde yaşayanlar yardım etmekle mükelleftirler...


“Ey iman edenler! Yanıbaşınızdaki kafirlerle savaşın. Onlar, sizde şiddet ve sertlik bulsunlar.” (Tevbe, 9/123)

3) Müslümanların imamı insanları cihada davet ederse...

“Hafif ve ağır donanmış olarak çıkın. Allah yolunda malla­rınız ve canlarınızla cihad edin. Bilseniz, bu sizin için en hayırlı­sıdır.” (Tevbe, 9/41)

Cihad ibadeti tür olarak farzdır. Yani müslümanın kalb ile, dil ile, mal ile veya el ile yapılan cihad türlerinden, mutlaka or­taya koymaya gücü yettiği birisi ile cihad etmesi farzdır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Müşriklerle, dilleriniz, canlarınız, mallarınız ve ellerinizle ci­had edin”

 

Cihad’ın Amacı

Allah Azze ve Celle cihad’ın amacını şöyle açıklamıştır.

“Fitne/şirk kalmayıp, din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüp­hesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” (Enfal 8/39)

Bu ayet ışığında cihadın amacı şu şekilde özetlenir.

 Allah’ın kelimesini yüceltmek (İ’lâyı Kelimetullah): Yukarı­daki ayette “Fitne” lafzı şirkin bütün çeşitlerini kapsamaktadır. Cihadın birinci amacı şirki yer yüzünden silmektir.

Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın Kelimesi yücelsin diye savaşan kimse Allah yolun­dadır.”

- Mazlumlara Yardım Etmek:

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır.

“Erkek, kadın ve çocuklardan oluşan zayıf kimseler ‘Rab­bimiz! Ehli zalim olan bu ülkeden bizi çıkar’ derken size ne olu­yor da Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa: 4/75)

- Düşmanları Püskürtmek ve İslamı Korumak: Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır.

“Size saldırana size saldırdıklarının misliyle siz de saldırın” (Bakara: 2/194)

 İnsandan ancak üç mazeret ile sakıt olur. Yüce Allah bunu Kur'ân-ı Kerim'inde zikretmiştir:

"(Cihada katılmamaları yüzünden) köre herhangi bir günah yoktur; topala bir günah yoktur; hastaya bir günah yoktur..." (Fetih, 17)

İşte yüce Allah bu üç kimseyi cihaddan müstesna kılmıştır. Bu üç sınıfın dışındakilere cihad farz-ı ayndır.

”Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin is­teyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (neyin doğru olduğunu) bilmezler.”(tevbe/93)

"Allah'a inanın, Resûlü ile beraber cihad edin" diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve: Bizi bırak (evlerinde) oturanlarla beraber olalım, dediler.”(tevbe/86)

“İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” (tevbe/20)

“(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilir­seniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (tevbe/41)

Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda cihada çı­kın." denilince olduğunuz yere yığılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına razı mı oldunuz? Fakat dünya hayatı­nın zevki ahiretin yanında ancak pek az birşeydir. Eğer topluca savaşa katılmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavmi getirir ve siz O'na zerrece bir zarar veremezsi­niz. Allah'ın herşeye gücü yeter. (TEVBE/38 -39)

"Inananlar Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise tâğût yolunda savaşırlar..." (en-Nisâ, 4/76).

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allah’a inanarak ve O’nun vaadini tasdik ederek, onun yolunda bir at beslerse, ona verdiği otlar, su ve gübresi, idrarı kıyamet gününde birer sevap olarak mizanında yer ala­caktır.” (Buhari)

“Kim Allah yolunda bir gaziyi techiz ederse, harbe iştirak etmiş gibi sevap alır. Kim geride kalıp gazinin çoluk çocuğuna bakarsa, o da savaşmış gibi olur.” (Buhari, Müslim)

“Allah yolunda bir gün nöbet tutmak, dünya ve üzerindeki­lerden daha hayırlıdır. Birinizin cennetteki bir kamçılık yeri, dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır. Kulun Allah yolunda yola çıkması, bütün dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır.” (Buhari, Müslim)

Ebu Said radıyallahu anh’den şöyle bir rivayet vardır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim Rab olarak Allah’dan, din olarak İslam’dan, Peygam­ber olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den razı olursa, cennet ona vacip olur.”

Bu söz, Ebu Said radıyallahu anh’in hoşuna gitti ve dedi ki: “Ya Rasulullah! Bunu bana tekrarla.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tekrarladı ve sonra şöyle buyurdu: “Bir başka şey daha vardır ki, Allah, onunla ku­lun cennetteki makamını yüz derece yüksektir. Her iki derece­nin arası gök ve yer arası kadardır.”

“O nedir ya Rasulullah?” diye sorduklarında:

“O, Allah yolunda savaşmaktır. Allah yolunda savaşmaktır. Allah yolunda savaşmaktır.” buyurdular. (Müslim)


“Müşriklere karşı, mallarınız, canlarınız ve dillerinizle sava­şın.” (Ebu Davud)

“Cihadı terkettiğiniz zaman, Allah size zilleti musallat kılar. Tekrar dininize dönünceye kadar, onu üzerinizden atamazsınız.” (Ebu Davud)

Ey kardeşler! Kim ticarethanesini, şirketini, üniversitesini, vazifesini veya bakanlığını hatta başbakanlığını Allah yolunda cihad etmeden daha önce görecek olursa onlar yüce Mevlâ'nın şu kelamını çok iyi dinlesin ve kendilerinin ne halde olduklarına karar versinler:

"De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, ka­bileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler, eğer size Allah'tan, Rasulü'nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli geliyorsa, Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah,fasıklar güruhuna hidayet et­mez." (Tevbe, 24)

"Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin..." Âyet-i kerimedeki "bekleyin" ifadesinin manası nedir? Adeta yüce Allah birisi için. "Sabret, sana ne yapacağımı ben göstereceğim" demekte ve cezayı zikretmeksizin onu tehdit etmektedir. Bu, tehdidin en şiddetli-sidir. Bekle, sana göstereceğim. Ne gösterecektir? Allah yolunda cihad etmeyip, savaşa çıkmayan bir kimseye mutlaka ölümünden önce bir musibet gelecektir. O kimsenin kurtulması mümkün değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır: "Her kim savaşa çıkmadan, savaşa çıkan bir askeri teçhizatlandırmadan ve yine savaşa ka­tılan bir erin aile efradını hayırlı bir şekilde gözetlemeyi üzerine almadan ölecek olursa, Allah kıyamet günü gelmeden önce mutlaka onun başına bir felâket getirecektir." (Bkz.İbn Mace.Kit. Cihad,)(Abdullah Azam)


HZ. ALİ(K.V) CİHADA GİTMEK İSTEMEYEN

TOPLULUĞA KONUŞMASI;

(Salat ve selamdan sonra)cihad, cennetin bir kapısıdır, kim bu kapıdan yüz çevirirse, Allahu Teala ona aşağılanma ve rezil olma gömleğini giydirir. Hüsran ve zillet artık onun sıfatı olur, ey insanlar! Ben sizi gece gündüz, açık ve gizli yollarla, her çeşit metotlarla, o insanlara karşı savaşmaya teşvik etmiştim. Onlar size saldırmadan önce, siz kendiniz onlara saldırın demiştim. Canım elinde olan Allah’a Hamd olsun’ki her zaman şu kural geçerli olmuştur. Hangi millet, evlerine saldırılmak sureti ile tecavüz edilirse, o millet daima rezil ve zelil olur. Ama siz, yılgınlık gösterdiniz. Ellerinizi bağlayarak oturdunuz. Sözlerim size ağır geldi ve onu dikkate almadınız. Sonunda iş o noktaya geldiki, size arka arkaya saldırıldı. O gamit kabilesinin adamla­rından olan askerler, el-embar’a saldırdılar. Genel valisi Hassan b. Hassan’ı öldürdüler. Onunla birlikte pek çok erkek ve kadını imha ettiler. Bir sipahi asker eve girerek müslüman kadın veya zimmi kadın ayırt etmeden, ailenin kulağından küpelerini, ayaklarından da süslerini soyup (günümüzde müslüman ka­dınlarımızın namuslarını, haysiyetleini alıyorlar) rahatça çekip gitmekte ve ona hiçbir kimse bir kelime bile söyleyememekte­dir. Eğer izzet-i nefis sahibi bir müslüman, bu durumu görerek üzüntüsünden ölürse, benim nazarımda kötülenmeye layık de­ğil, bilahare övülmeye layıktır. Yazıklar olsun. Yazıklar olsun. Kalbi çatlatan, aklı mantığı durduran ve insanı kedere boğan halinize yazıklar olsun ki, yanlış yolda oldukları halde, onlar aralarında böyle kenetlenmiş olsunlar da sizler haklı olduğunuz halde darmadağınık ve cesaretsiz olasınız (bizlerin şu anki du­rumu gibi) siz hedef yapıldınız. Size oklar yağdırıldı; ama hiç ok atmıyorsunuz. Size saldırıldı, siz buna cevap vermiyorsunuz. Açıkça gözünüz önünde Allah(cc)’a isyan ediliyor, da sizin kılınız kıpırdamıyor. Eğer size, kışın onlara saldırın dersem; henüz şiddetli soğuk ve ayaz zamanıdır diyorsunuz. Eğer sıcak mev­simde düşmanınıza saldırın dersem; şimdi ortalığın alev alev yandığı bir sıradır, biraz ara verde şiddetli sıcak dönemi geçsin diyorsunuz. And olsun ki, eğer siz soğuktan ve sıcaktan kaçı­yorsanız, kılıçtan çok daha fazla kaçarsınız.

Ey erkek görünüşlü olup da erkek olmayanlar!

Ey korkuluk gibi dikilen hayali varlıklar!

Ey ayağına süs takanlar gibi aklı olanlar!

Vallahi siz itaatsizliklerinizle, benim bütün tedbirlerimi, dü­şüncelerimi mahv ettiniz benim içimi elem ve öfke doldurdu­nuz. Nihayet kureyşlilere, ‘Ebu Talip oğlu(Ali) yiğit olmasına yiğit; ama savaş usulünü bilmiyor.’ dedirttiniz. Halbuki benden daha fazla savaş usulünü bilen ve o işin eri olan kimdir? Al­lah(cc) şahittir ki, daha ben 20 yaşından küçükken savaşmaya başladım, şimdi ise 60 yaşını geçtim. Fakat bir kimsenin sözü dinlenmezse, onun görgüsü ve bilgisi ne işe yarar! Binbir çeşit hüneri olsada kimse inanmaz(bu son cümleyi üç kere tekrar­ladı) (Ebu’l-Hasen en-Nedvi, Hz.Ali, s.204-206)

Allah yolunda savaş insanı sevdiklerinden koparır. Savaş tüm dünyayı gözden çıkarma işidir. Savaş insanın rahatını kaçı­rır. Esasen Tevbe/24 de sayılanlar Allah’a kulluk yolunda kulla­nıldığı zaman güzeldir. Ama bunlar insanı Allah’a kulluktan engellemeye, Allah’ın istediklerini icra etmekten kösteklemeye ve Cennet yolunda barikatlar olmaya başlamışlarsa işte tehlike başlamış demektir.(besairul kur’an)

Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlar­dır:

"Zaman gelecek ki aç ve obur insanların yemek kabının üzerine üşüştükleri gibi diğer milletler de sizin başınıza üşüşe­ceklerdir." Sahabeler: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu bizim azlığımızdan mı olacaktır?" diye sorunca, Rasulullah: "Hayır, bilakis sizler çok olacaksınız, fakat sel üzerinde giden çerçöp gibi olacaksınız" (Ebu Davud, Kitâbu'I-Melahim, bab 5 h.no: 4297) demiştir.

Akan suyun üzerindeki çerçöpü ve köpükleri gördünüz mü? Milyonlarca olsalar dahi hayatta bir kıymetleri yoktur. Bir milyar dahi olsa onun hayatta hiçbir değeri yoktur. Halbuki bir milyar sinek bir kente hücum etse oranın konumunu değiştirir değil mi? Şayet bir milyar kertenkele bir bölgeye üşüşseler orayı yer, tüketirler. Öyle değil midir? Vallahi keşke müslümanlar da en azından bir kertenkele kadar olsalardı... Kâfirleri yer, onları teh­dit eder, varlıklarını sarsarlardı... Keşke savaşmayan bu insanla­rın sakalları ot olsaydı da mücahidlerin atlarına yedirseydik.

Tatarlar'ın İslâm beldelerini işgal ettikleri haberi geldiğinde, İbnu'l-Kayyım el-Cevzîy’ye Şam'da hatip idi. Tatarlar birçok memleketi işgal ettiler. Şam'a doğru ilerlemeye başladılar. On­ların önünde hiç kimse duramadı. Bunu işiten kadınlar saçlarını traş edip atlara yular olmak üzere ip yaptılar. Bu ipleri İbnu'l-Kayyım el-Cevzîy’ye gönderdiler. Kadınlar erkeklere şunu de­mek istediler: "Eğer sizler erkek değilseniz işte sizin atlarınızın dizginleri, belki sizler bu dizginler sayesinde kadınlarınızı kıska­nır, onları himaye edersiniz."

Ey cihada katılmayan müslüman kardeşim! Allah aşkına söyle bana. Şayet sen 10.000 dirhem verip küçük bir dükkân alsan, hiç onu bir yıl boyu ziyaret etmeden bırakır mısın? Peki, küçük bir dükkan senin onu görüp kontrol etmen olmaksızın ve onu yürütmeye katkıda bulunmaksızın yürümezken, yüce Mev­lâ'nın dinini hakim kılmak nasıl olacaktır? Farz et ki Allah'ın dini senin küçük dükkânın kadar değerli, hiç olmazsa bu dine de o dükkânına verdiğin önem kadar değer ver. Buna da ona harca­dığın kadar harca. Eğer senin oğlunun ya da kızının kalp ka­pakçığı arızalı olsa şayet paran varsa onu alır neredeyse bütün devletleri gezdirirsin. Farz et ki İslâm da senin küçük çocuğun gibi. Şu an İslâm sadece rahatsız edilmeye değil, kesilmeye, kökünden koparılıp atılmaya maruz kalmıştır. Hiç olmazsa İs­lâm'a da küçük çocuğuna gösterdiğin kadar ihtimam göster. (Abdullah Azam)

Gül Muhammed ve Molla Abdullah, kimi zaman meyve-sebze, kimi zaman şekerleme türü yiyecekler üzerine seyyar satıcılık yaparak hayatlarını sürdüren biri 40 diğeri 60 yaşlarında iki Afgan müslümanıydı. O zamanlar Britanya'nın sömürgesi olan Hindistan'ın Kuzeybatı bölgesinden göç ederek Avustral­ya'nın Broken Hill kasabasına yerleşmişlerdi.

1 Ocak 1915 Cuma günü sabah namazlarını kıldıktan sonra, aileleri ile helalleşerek evlerinden ayrıldılar. Çünkü o gün herhangi bir gün değildi, o sabah herhangi bir sabah değildi. Çünkü devrin Halifesi, Osmanlı Sultanı Sultan Reşad CİHAD ilan etmişti ve Avustralya da İngilizler'in yanında, Osmanlı'ya karşı savaşmak üzere cepheye asker sevk edecekti.

Halife'nin CİHAD fermanı dünyanın öbür ucundaki bu iki Afgan'ın imanlı yüreklerine çoktan ulaşmıştı. Hazırlıklarını ta­mamlayan bu iki yiğit Afgan, yanlarına aldıkları mavzerler, Ku­ran-ı Kerim ve Osmanlı Bayrağı ile kasabanın Tren istasyonuna yakın bir tepedeki kayalık bir yeri kendilerine mevzi edindiler.

Gün ışırken, tren istasyonu, Çanakkale cephesine gönde­rilecek Anzak askerlerinin gelişi ile kalabalıklaşmaya başlamıştı. Kısa bir müddet sonra, Anzak askerlerini taşıyacak tren istas­yona girdi. İşte tam bu sırada Gül Muhammed yanlarında getir­dikleri Osmanlı bayrağını bulundukları mevzinin yanına dikti ve Allah u Ekber nidaları arasında arkadaşı ile birlikte ateş etmeye başladılar. Ellerindeki tüfeklerle istasyona kurşun yağdırıyor­lardı. İlk şaşkınlığı üzerlerinden atan Anzak askerlerinin de kar­şılık vermesiyle bu baskın bir çatışmaya dönüşmüş ve yüzlerce Anzak askerinin yoğun ateş altındaki iki mücahid 3 saat bo­yunca ortalığı savaş alanına çevirmişlerdi. Ancak artık mermileri bitmiş ve ateş edemiyorlardı. Durumu farkeden Anzak askerleri de ateş etmeyi bırakmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra, ellerine aldıkları babadan kalma Afgan hançerleri ile Ya Allah diyerek mevziden fırlayan Gül Muhammed ve Molla Abdullah aynı anda başlayan Anzak ateşi ile şehit edildiler


 

FISK(FASIK)

 

Fısk kelimesi hak yoldan ve doğru (sevab) olandan çıkmak, bir şeyden sapmak, ayrılmak, günah işlemek, zina işlemek gibi anlamlara sahiptir. Kelimenin kökü olan ‘fe-se-qa’ fiili, hurma kabuğundan çıktı anlamına gelmektedir.

Rağıb el-İsfehani’ye göre, "feseqa fulanün" dendiğinde: "Şeriat alanından çıktı" manası kastedilmiş olur. ‘Darul fısq’, ‘fuhuş evi’ (genelevi) demektir. Rağıb el-İsfehani, bazen az gü­nah işlemekle, bazen de çok günah işlemekle fısk olacağını, fakat genelde, çok işlemekle olacağını ileri sürmektedir.

Fâsık, fısk işleyen yani, günahkar, kötü yolda olan kimse, suçlu, zâni, adil olmayan demektir. Rağıb el-İsfehani’ye göre, fâsık sıfatı genelde, şeriatın hükmüne inanıp ikrar eden, sonra ise ya bütün hükümlerini, ya da bir kısmını ihlal eden kişiye verilir.

Allah'ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimse.

Lügatta, çıkmak manasına gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına" denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.

Biraz daha geniş anlamıyla büyük günâh işleyerek veya kü­çük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf sûresi­nin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır. Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:

a. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan gü­nâh işlemek.

b. Yapılan bir günahı ısrarla yapmak.

c. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek bu günâhı işle­mek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).

 


 

MÜFESSİRLERİN GÖRÜŞLERİ

 

Allah yolunda savaş insanı bu sevdiklerinden koparır. Savaş tüm dünyayı gözden çıkarma işidir. Savaş insanın rahatını kaçı­rır. Esasen şu yukarda sayılanlar Allah’a kulluk yolunda kullanıl­dığı zaman güzeldir. Ama bunlar insanı Allah’a kulluktan en­gellemeye, Allah’ın istediklerini icra etmekten kösteklemeye ve Cennet yolunda barikatlar olmaya başlamışlarsa işte tehlike başlamış demektir.

Baba, evlât, çoluk, çocuk, eş, kardeş, hısım, akraba, mal, mülk, ticaret, ev, bark bunların hepsi Allah’ın bu dünyada bize lütfettiği birer metadır, geçimliktir. Rasulullah efendimizin bir hadisinin beyanıyla bütün bunlar ana karnından itibaren Cenabı Hakkın biz kullarına tahsis buyurduğu rızklardır. (BESÂİRU’L -KUR’AN(ALİ KÜÇÜK)

Ayetler, belirli "konu" ve "zaman"a özgü olmasının yanı sıra hedef, ilke ve uyarılar açısından geneldir. Bir mü'minin imanının nasıl olacağını belirtmiş. Allah, Rasulullah ve Allah yolunda cihadın, mü'min için kişisel maslahatı ne kadar büyük olursa olsun her türlü dünyevi arzu ve akrabalık bağından daha üstün olduğunu ortaya kovmuştur. Böylece ayetler, müslümanın imanı ve ihdası için bir kriter belirtmiştir. Bu çok dakik bir kıstas ve müslümanlann her zaman ve zeminde akide ve prensiplerine samimice i-man ettiklerinin bir ölçütüdür. Cihad ayetlerini bu kıstasın rükünlerinden biri kılan, emir ve nehiyleri, ilkeleri, dün­yevi ve uhrevi hedefleri içeren İslam davetidir. Böylece de bu kıstasın kapsamlı olduğu görülmektedir. Ayrıca ayetlerde îslami varlığın güçlendirilme­si amaçlanmış, müslümanlann hiçbir itibarı göz önünde bulundurmadan ve başka bir ba­ğa aldırış etmeden birbirleriyle olan dayanışmaları sağlanmıştır. (ET-TEFSİ­RU’L HADİS( İZZET DERVEZE)

Aşiret, on ve daha fazla bir topluluk gibi bir topluluğun tek bir akde bağ­lı bulunan cemaat demektir. Belli bir şey etrafında toplanmak demek olan "muaşeret" de buradan gelmektedir.

"Elinize geçirdiğiniz mallar" Mekke'de kazanmış olduğunuz mallar de­mektir. Bu kelime aslında bir şeyi bir yerden kesip başka bir yere alıp götür­mek hakkında kullanılır. "Durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret... Allah'tan... daha sevimli ise..." İbnü'l-Mübarek der ki: Durgunluğa uğrama­sından korku­lan ticaret, evde kalan ve onlara talip bulunmayan kızlar ve kız çocuklar demektir. Nitekim şair şöyle demektir:

"Fakirlikten dolayı kavimleri arasında durgun kaldılar (on­lara talip çıkmadı). Benim de orada kalışım (ya da; konumum) o kızların durgunluklarını (onlara talip çıkmayışım) daha da arttırdı."

"Ve hoşunuza giden meskenler" orada yaşamaktan hoşla­nacağınız evler "size, Allah'tan... daha sevimli ise..." bunları, Allah yolunda ve Medine'de bulunan Resûlüne hicret etmekten daha çok seviyorsanız... demektir. (EL-CAMİUL-Lİ-AHKAMİ’L KUR’AN (İMAM KURTUBİ)

Allah, 23. âyette sevgi kelimesinden “tercih etmek” mâna­sın çı­kartıp, tercihi sevgi duygusunun idare ettiğini buyurmuş­tur. Demek ki terbiye ve disipline edilmemiş sevgi bazan insanı yanıltmaktadır. Bu yanılgıyı ortadan kaldırmak için sevginin hangi varlığa ne kadar yönelti­leceği, böylece açıklanıp öğretil­mektedir.

Allah bu eğitimi verirken açıklamasını detaylandırmaktadır. Baba, oğul, kardeş, eş, kabile, mal, ticaret, mesken gibi sekiz maddeyi sırala­maktadır. Bu sekiz maddede sıralananlar insanın etrafını saran önemli değerlerdir ve önem sırasına göre sıra­lanmıştır. Sevgi doğal olarak bunlara yönelir. Allah âyette bun­ların üstünde, üç değer daha saymaktadır: Allah, Peygamberi ve Allah yolunda cihad. Bunlar da dünyanın en yüce değerleri­dir,

Allah birinci grup değerlerle ikinci grup değerler arasında sevgiyi yönlendirme bakımından fark olmasını istiyor. Bu ne­denledir ki âyette ehabbe (daha sevgili) kelimesi kullanılmakta­dır. Yine Yüce Allah, ikinci grubun mümine daha sevgili olma­sını istemekte ve bunu ifade ederken konuya olumsuz taraftan bakmaktadır.

Eğer birinci grup ikinci gruptan daha sevgili ise, yani mü­min birinci grup değerleri ikinci gruptan daha fazla severse bunun yanlış olacağını. hatta bunun tehlikeli bir duruma dönü­şeceği de âyetin sonunda söylemektedir. Demek ki Allah müslümanın neyi ve kimi ne kadar seveceğinin eğitimini ver­mekte ve bunda müminlerin yanılma ihtimali olacağını da vur­gulamaktadır. Çoğu zaman sevgi maddî değerlere doğru mey­leder ve insanı yanıltır. Bu yanıltmanın müminin bilgilendirme­sinden sonra mey­dana gelmiş olması, esas tehlikeyi doğur­maktadır.

"Artık Allah em­rini getirinceye kadar bekleyiniz Allah fâsıklar topluluğunu doğru yola erdirmez. " Âyetin bu kısmında Allah'ın fâsık kavramına farklı bir mâna yüklediğini görüyoruz. Fâsık "neyi ve kimi ne kadar seveceğini bilme­yen ve bunda hata yapan insan" demektir, sevgideki akışın maddî değer­lere yöne­lik olması öyle bir hata meydana getiriyor ki Allah'ın hidayeti­ni, yani doğru yola iletmesini engelliyor ve insanın, ya da müminin fâsık damgası yemesine sebep oluyor.

"Allah emrini getirinceye kadar..." ifadesi neyi anlatıyor? Âyet, bu hatayı yapan toplumların yozlaşacağına, çökeceklerine işaret etmiş olabilir ve dolayısıyla onlara dünyada gelecek ağır cezayı beklesinler demektir. Diğer taraftan kıyametin kopma­sından sonra âhirette görecekleri cezayı beklesinler anlamına da gelebilir. (BAYRAKTAR BAYRAKLI)

Allahu Teâlâ şek ifade eden "eğer " kelimesiyle Peygambe­rine, in­sanları ailesini, yakınını ve aşiretini Allah'a, Rasûlüne ve Allah yolunda cihada tercih etmekten uzaklaştırma emrini ver­miştir. Şüphe ifade eden "eğer" keli­mesinin kullanılması, mü­minlerin kâfirleri sevmesinin şüpheli bir şey olmasın­dandır. Sevgi işi tabiî, fıtrî bir şeydir. Kişi asla kınanamaz, muaheze de edile­mez. Çünkü yükümlülük, insanın gücü yettiği şeylere yö­neliktir, fıtri, cibilli şeylere yönelik değildir. Fakat onların sevgisi, Allah sevgisinden üstün olma­malıdır.

Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber'e buyurdu ki: Ey Habibim, de ki: Eğer şu sekiz şeyi: Babaları, oğulları, kardeşleri, eşleri, yakın akrabayı, mallan, ticareti, meskenleri, Allah ve Peygamber sevgisine, onlara itaata, ahirete, ebedî sa­adeti gerçekleştirecek olan Allah yolunda cihada tercih ediyorsanız, artık Al­lah'ın, he­men ya da daha sonra ahirette gelecek olan cezasını bekleyin...

Bu sekiz çeşit sınıflandırmayı dört grupta toplamak müm­kündür: Akraba ile birlikte yaşamak (bu babaları, oğulları, kar­deşleri, eşleri ve diğer akrabayı içine alır), kazanılan malları tutma meyli, ticarette mal edinme hevesi, mes­ken arzusu. Bu, güzel bir tertip... Önce en çok ilgi duyulacak ve birlikte yaşanı­lacak olan akrabalıkla başlıyor, sonra mal hırsı, sonra ticaretle mal kazanma, sonra oturmak için ev, daire yapma arzusuyla devam ediyor. Fakat Allahü Te­âlâ, dine riâyetin bütün bu işlere riâyetten daha hayırlı olduğunu açıklamıştır.

Bilindiği üzere bu sekiz şeyi sevmek, tabiattan gelen bir şeydir. Baba sev­gisi, çocuklarda bulunan bir içgüdüdür. Çünkü çocuk babasından bir parçadır. Çocuk, babasının kendisinin varlık sebebi olduğunu hisseder. Araplar, eskiden olduğu gibi şimdi de babalarıyla iftihar eder. Bunun için Allahu Teâlâ hacda kendisinin babalar gibi ya da daha fazla anılmasını teşvik etmek üzere şöyle buyurmuştur: "Menasikinizi (hacca ait ibadetleriniz) bitirince babanızı andı­ğınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın" (Bakara,2/200). Çocuk sevgisi de azizdir, hatta baba sevgisinden daha fazladır. Çünkü çocuk bir ciğer­paredir, umut, istikrar merkezi, övünme ve refahlı bir yaşamın ifadesidir. Çoğu kere toplumların örf ve adetlerinin göstergesidir.

Bu sekiz şeyin sevgisi olmasına rağmen, Allahu Teâlâ, Al­lah ve peygamber sevgisini, itaatini, Allah yolunda cihadı bu şeylere tercih etmeyi, onlardan üs­tün tutmayı emrediyor. Çünkü Allahu Teâlâ bütün nimetlerin kaynağıdır, bü­tün mihnet ve üzüntüleri gidermekte sığınaktır. Onun için Allahu Teâlâ mü­minleri: "îman edenlerin Allah'a sevgisi ise çok daha sağlamdır." (Bakara,2/165) diye vasıflandırır.

Allah sevgisinden sonra, peygamber sevgisi de gereklidir. Çünkü o bizim karanlıktan aydınlığa, küfürden imana çıkma­mızda, kurtuluşumuzda rol sahibidir. Çünkü o, şeriatin ve ahla­kın uygulamasında, müslümanlar için güzel bir örnektir. (TEF­SİRUL MUNİR)

Savaş insanları, sevgili babalardan, oğullardan, kardeşler­den, zevcelerden, hısım ve akrabadan, konu komşudan, eşten dosttan ve hemşehrilerden ayırır. Uğraşıp kazandığı kıymetli mallardan eder, ticareti durdurur, rahat döşeklerde yatmaya engel olur. Bu yüzden de savaş sevilecek şeylerden değildir. Bundan dolayı durup dururken savaş çıkarmak da iyi değildir. Fakat rahatı sevmenin de bir sınırı vardır. Bunlar insanoğlu açısından ne son gaye ve maksattır, ne de ebedi kurtuluş için yeterli olan şeylerdir. Bunlara sevgi göstermek, din ve Allah yoluna hizmete vesile olduğu müddetçe güzel şeydir, din sevgi­sine ve Allah yolundaki hizmete ters düştükleri ve engel olduk­ları zaman da birer bela ve musibettirler. Bunları her sevgiye tercih edecek şekilde sevenler, insanlıkta ve ahlâkta yüksele­mezler, hakkı ve hukuku ihlal ederler, zulüm ve haksızlıklara sebebiyet verirler, her türlü bayağılığa rıza gösterirler de gerek­tiği zaman Allah yolunda mücadele edemezler, cihada gide­mezler. Can ve mal, evlat ve iyal kaygısıyla her zillete, her alçak­lığa boyun eğerler. Onun içindir ki, bunlara şöyle deniliyor: Eğer bütün bu sayılanlar size Allah ve Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde bekleyiniz ta ki, Allah'ın emri gelsin. Bu durumda size yapacağını yapsın, başınıza ne felaket verecekse versin, işinizi bitirsin, belasını ba­şınıza musallat etsin, ne haliniz varsa görün. O vakit kurtulmak ümidi var mıdır, yok mudur yakından görürsünüz. Var mı zan­nediyorsunuz? Hayır, asla yoktur.

Biliniz ki, Allah fasık bir kavmi hidayet etmez. Yoldan çık­mış fasıklar güruhuna doğru yolu bulmayı nasip etmez. Yani siz, Allah'ı ve Resulü'nü ve Allah yolunda cihad etmeyi, mal, mülk ve evlad u iyal sevgisine üstün tutup, onlardan daha çok sev­medikçe yapacağınız en iyi şey, başınıza gelecek felaketi durup beklemektir. Böylece Allah Teâlâ tarafından sizin iradi sevginize ve tercihinize bağlı olarak farz kılınan cihadı terketmekle siz taatten çıkmış, vazifenizi yapmamış, kendi mukadderetanızı kendiniz ihlal etmiş fasıklar olacağınızdan artık her türlü helaki ve cezayı bekleyip durmanız gerekir.

Görülüyor ki, önceki âyet imana karşı küfrün velayetinden uzak durmayı, ondan teberriyi emretmektedir. Bu âyet de Allah ve Peygamber sevgisine aykırı düşen ve dinî görevlerin yerine getirilmesini engelleyen her türlü sevgi ve ilişkiden uzak dur­mayı emrediyor. Bundan dolayı önceki âyette yalnızca baba ve kardeşler zikredilmiş olduğu halde bu âyette eşler, çocuklar ve hatta hısım akraba ve aşiret dahi zikredilmiştir. Çünkü sevgi ve muhabbet bunların hepsinde geçerli olduğu halde, velayet işi yalnızca baba ve kardeşlere mahsustur, hatta zevce ve oğullar için bile velayet mutad değildir. Bütün bunlara iyilikle emrolun­duğu halde, bilinmelidir ki, bunların hiçbiri "Allah'a hiçbir şeyle ve hiçbir şekilde şirk koşmayınız!" emrine göre; bunlara göste­rilecek sevgi hiçbir zaman Allah'a şirk derecesine varmamalıdır. Allah'a ve Resulü'ne aykırı düşecek bir noktaya vardığı zaman hepsi hiçe sayılmalıdır. (ELMALI TEFSİRİ)

Resulum; öyle yurtlarındaki alakalarından dolayı hiz­meti,hak yolunda cihadı bırakan Müslümanlara,akrabanız ve sizin ayrıldığınızdan dolayı ravacını, inkişafını kaybedeceğinizden korktuğunuz mallar, ticaret,iktisadi muameleler,içinde seve seve oturduğunuz daireler, villalar, yazlıklar onların rızaları için hicret ve cihad etmekten daha sevgili ise böyle dünyevi alaka­lar, menfaatler, sizin nazarınızda Allah’u Tealaya ve Resulüne itaatten ve hak yolunda mücahadeden daha iyi görünüyorsa, mukadder olan ukubeti, kahr ve tenkili gelinceye kadar bekleyi­niz. Elbette layık olduğunuz akibete kavuşursunuz. Cenab-ı Hak’kın emirlerine itaatten kaçınan kimselerin kalplerini hidayet nurlarıyla tenvir buyurmaz.

Bu ayeti kerime bizlere bildirmiş oluyor ki;dünyevi masla­hatlar ile dini maslahatlar arasında bir tearuz, bir muhalefet bulunursa her Müslüman için icap eder ki dini maslahat­lar,dünyevi maslahatlar üzerine tercih etsin.

Vakıa baba,ana,evlat ve eş muhabbeti fıtridir,bunlardan kalplerin alakasını bir külliye kesmek muhaldir. Fakat düşün­melidir ki;bunlar insanın manevi helakına sebep olacak bir halde bulunursa artık ne kıymetleri olabilir?... Bu husus bütün varlığımız,bütün nail olduğumuz nimetler Cenab-ı Hak’kın birer ihsanıdır ve ebedi saadetimize temine vasıta olan zat’ta Resulü Ekrem (sav)e olan muhabbetimiz her türlü muhabbetlerin fev­kinde olmalı değil midir? Artık bizleri Halık’ımıza, Peygamberi­mize isyana sevk etmek isteyen mudil kimselere karşı nasıl merbutiyet gösterebilirde kendimizi ebedi hüsrana düşürmeye cür’et edebiliriz.? (Ö.NASUHİ BİLMEN)

Bu emri, şüphe ifade eden "in" harfiyle başlatmıştı. Çünkü mal ve akraba sevgisi, insanda fitri bir meyildir. Müminlerdende, belirtilen hususlara karşı sevgi duymaları bek­lenebilir, însan bu sayılan şeyleri sevdiğinden dolayı değil de, bunların, sevgi­sini Allah sevgisinden daha üstün tutarsa sorumlu olur. Sevginin aslına ge­lince o, yaratılıştan gelen tabii bir şey olup sorumluluk getirmez.'

Babaları sevmekse, çocukların tabiatında var olan bir şey­dir. Çünkü ço­cuk, babasının, kendisinin varlık sebebi olduğunu, babasının bir parçası ol­duğunu hisseder. Babası, onun için en büyük örnektir. Baba, ona şefkat gös­teren, onu besleyip büyü­ten bir yaratıktır. Araplar nezdinde, babaların övünç vesilesi ol­duk­larını unutmayın.

Cenab-ı Allah buyuruyor ki: "Babalarınızı andığınız gibi Al­lah'ı anın"

Çocuğu sevmek de, babanın ve ananın tabiatında vardır. O, insanın umut kaynağı,gönlünün bir parçası ve ciğerpâresidir. İnsanın, kendisinden sonra kalacak olan bir parçasıdır. Evladın­dan başkasının, kendisinden üstün olmasını istemez. Kardeş de kardeşin, güçlü pazusu ve bükülmez koludur. İnsanın ana­sının ve babasının oğludur. "Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendire­ceğiz."

Eşin sevgisine gelince bu, kocaya özgü, benzeri bulunma­yan bir şuur­dur. Koca, eşi sayesinde sükûn bulur. Tabiatındaki galeyan, eşinin yanında diner. Bakışlarının takıldığı ve arzula­rıyla emellerinin bağlandığı bir yer gi­bidir. Mal ve ticaret sevgi­sine gelince, bu her insanın yapısında var olan bir şeydir. Müs­lümanların çoğu ticaretle uğraşmaktadırlar. Mesken sevgisi de ki­şinin tabii olarak alıştığı bir şeydir. Mesken, kişinin vatanıdır ve bedeninin toprağa ilk olarak temas ettiği yerdir.

Doğal olarak sevilmekte olan bu sekiz şey, bazı müs­lü­man­ları savaştan hoşlanmaz hale getirmişti. "Gerçi hoşu­nuza gitmez ama, size savaş yazıldı (farz kılındı).'' (Furkan tefsiri)

"De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız..." Bu Ayetin Tefsiri

Bu hitap da bir önceki gibidir. Ancak bu ayette daha tafsilâtlı olarak Allah Teâlâ, Peygamberine müslümanları kuvvetlendir­mesini, müslümanlara müşrik babalarının ve kardeşlerinin dost­luğundan kaçınmalarını emretmesini söylemektedir. Ki böylece müminler onlarla ilişkilerini koparmasınlar, dünyanın değersiz ve geçici menfaatlarını bıraksınlar. Mezkûr ayette çocuklar ve eşler zikrediliyor. Oysa bir önceki ayette bunların hiçbiri sözkonusu edilmemiştir. Çünkü daha önceki ayet dostlar ve veliler hakkın­daydı. Bunlar kendilerinden görüş alınan ve kendilerine danışı­lan kimselerken, çocuklar ve eşler babalarına ve kocalarına tâbidir, diğerleri gibi değildirler. Yine mezkûr ayette sev­gi sözkonusu edil­miştir. Çünkü eşler ve çocuklar herkesten daha sevimlidirler.

«Aşiret» kelimesi akrabalar anlamında kullanılmıştır. Bazı­la­rına göre de kişinin en yakın akrabaları demektir. Anlamı bun­lardan hangisi olursa olsun, bu kelime umum ifade etsin ve kap­sayıcı olsun diye zikredilmiştir. Çünkü aşiret kelimesi, -işret- kö­künden gelir ve -sohbet- mânâsındadır. Zaten akrabaların durumu da budur. Onlarla sohbet (işret) edilir.

«(Bu zikredilenler) sizlere Allah'tan, Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise (...)» cümlesinde ge­çen -sevgi- isteğe bağlı olan (ihtiyarî) sevgidir, yoksa zorunlu (iz-tirarî) veya tabu sevgi değil. Çünkü fıtri temayül yaradılıştandır ve terkedilmesi mümkün değildir. Üstelik hiç kimse sırf fıtrî te­mayülünden dolayı tenkid edilemez ve bunlardan vazgeçmek hu­susunda zorlanamaz. (ALİ ARSLAN)

 


 

KAYNAKLAR

 

1.       KUR’ANI KERİM

2.      HADİS KİTAPLARI

3.      WWW.İKRAİSLAM.COM (VERDİKLERİ HİZMETTEN DOLAYI ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN)

4.      ŞAMİL İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

5.      İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

6.      EMANET VE EHLİYET

7.      TİCARET İLMİHALİ

8.      İMAM GAZZALİ

9.      ESBAB’I NÜZUL

 



 

ZEMAHŞERİ DER Kİ:BU,ÇOK ŞİDDETLİ BİR AYET­TİR.ONDAN ŞİDDETLİSİNİ GÖREMEZSİN.ADETA O,İNSANLARI DİNİ REHAVETTEN,GEVŞEKLİKTEN UYANDI­RIYOR.ONLARA,YAKİN İPİNİN SARSILDIĞINI HABER VERİ­YOR.

 

BEYZAV, DE ŞÖYLE DER:AYETTE BÜYÜK BİR ŞİDDET VAR.ONDAN KURTULABİLECEK AZDIR.

 

SEYYİD KUTUP İSE ŞÖYLE DER:Bu iki yolun ayırım nok­tası şuradadır: Acaba egemenlik bu inanç sisteminde mi, yoksa dünya hazlarında mı olacak? Söz önceliği bu inanç sisteminin mi, yoksa şu dünya nimetlerinin birinin mi olacak?

 

(KİTABIN ARKA KAPAĞINDAKİ YAZILAR)



[1]    el-Münâfikûn 63/9.

[2]    et-Teğâbün, 64/15.

[3]    el-Alak, 96/6.

[4]    et-Tekâsür, 102/1.

[5]    et-Tev­be, 9/111.

[6]    el-Mâide, 5/17

[7]    et-Tev­be 9/116.

[8]    el-Enâm 6/12.

[9]    En Nûr Sûresi: 37.

[10]           Sünen-i İbn-i Mace-İst: 1401 Çağrı Yay. C: 2, Sh: 726. Had. No: 2146 K. Ticaret: 1.

[11]   En Nisâ Sûresi: 29-30.

[12]   İbn-i Kesir-Tefsirû'l Kur'an'il Azim-Beyrut: 1969 D. Marife Yay. C: 1, Sh: 479. Ayrıca Mecmuatu't Tefasir-İst: 1979 C: 2, Sh: 57-58.

[13]  Şeyh Abdülgani El Meydani-El Lübab fi şerhi'l Kitab-Beyrut: 1400 C: 2, Sh: 3. Ayrıca Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam fi şerhi Gureri'l Ahkam-İst: 1307 C: 2, Sh: 142. İbn,i Hümam-Fethû'l kadir-Beyrut: 1316 C: 5, Sh: 73.

[14]   İmam-ı Kasani-El Bedaiû's Senai Beyrut: 1974 C: 5, Sh: 133. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet-El Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 3, Sh: 2, İmam-ı Merginani-El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 3, Sh: 42-43, İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst: 1984 Şamil Yay. C: 10, Sh: 8.

[15]   Daha önce "Mal" ve "Milk" kavramlarını izah etmiştik bakınız madde: 890, 1275, 1281.

[16]   Molla Hüsev-Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam-İst: 1307 C: 2, Sh: 142.

[17]   Şeyh Abdülgani El Meydani-El Lübab fi şerhi'l Kitab-Beyrut: 1400 C: 2, Sh: 3-4. Ayrıca İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst: 1984 Şamil Yay. C: 10, Sh: 10-11. İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû

[18]  İmam-ı Kasani-El Bedaiû's Senai-Beyrut: 1974 C: 5, Sh: 133-134. Ayrıca İbn-i Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 5, Sh: 73-74, İbn-i Abidin-A.g.e. C: 0, Sh: 14-15

[19]   Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam fi şerhi Gureri'l Ahkam-İst: 1307 C: 2, Sh: 142.

[20] İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l muhtar- İst: 1984 C: 10, Sh: 16-17.

[21]   İbn-i Kesir-Tefsirû'l Kur'an'il Azim-Beyrut: 1969 C: 1, Sh: 333-337. Ayrıca Mecmuatu't Tefsair-ist: 1979 C: 1, Sh: 439-442