Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Habîb B - İslami Bilgiler - Meleklerin - 5. Sayfa

HABÎB b. ZEYD

Bir Fedakârlık ve Sevgi Efsanesi

Daha önce birçok defa değinilen ve Medine ahalisinden yetmiş erkek ve iki kadının Re­sû­lul­lah (s.a.v.)'e biat ettiği İkinci Akabe Bia­tı'nda Habîb b. Zeyd ve babası Zeyd b. Asım da o mübarek yetmiş kişinin arasınday­dılar...

Annesi Nüseybe bint Ka'b, Resûlullah(s.a.v.)'e biat eden iki kadının ilkiydi…

İkinci kadın ise teyzesiydi…

Öyleyse o kemiklerinde ve kanında iman akan soylu bir mü'mindi... Medine'ye hicretin­den sonra hiçbir savaş ve görevden geri kal­maksızın Resûlullah (s.a.v.)'in yanında ya­şadı.

Bir gün yarımadanın güneyi, peygamberlik iddia eden ve insanları dalâlete sürükleyen kendini bilmez iki yalancıya tanık oldu...

Biri San'a'da ortaya çıktı. Adı Esved b. Ka'b el-Ansî..

Öbürü Yemame'de ortaya çıktı. Adı Müsey­li­metü'l-kezzâb idi… Bu iki yalancı kendi kabilelerinde Allah'a ve Resûlü'ne icabet eden mü'minlere ve o beldelere gönderilen Resûlul­lah (s.a.v.)'in elçilerine karşı insanları kışkırtmaya başladılar…

Daha da ileriye giderek bizzat peygamber­lik gerçeğini saptırmaya ve yeryüzünde fesad ve dalâlet yaymaya başladılar…

 Resûlullah (s.a.v.) bir gün Müseylime'nin gönderdiği bir elçiyle yüz yüze gelir. Elçi, Müseylime'nin şu sözlerini içeren bir mektup verdi: "Allahın elçisi Müseylime'den Allah'ın elçisi Muhammed'e selâm olsun… Seninle pey­gamberliğe ortak kılındım. Yeryüzünün yarısı bizim, yarısı da Kureyş'indir. Fakat Kureyş sal­dırgan bir kavimdir...!!"

Resûlullah kâtip sahâbîlerinden birini çağır­tıp, Müseylime'ye cevabını yazdırır:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla…

Allah'ın elçisi Muhammed'den yalancı Müsey­­­li­me'ye…

Selâm hidâyete tâbi olanın üzerine olsun.

Yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğine ve­rir ve akıbet takva sahiplerinindir...!"

Resûlullah (s.a.v.)'in bu sözleri sabah ay­dınlığı gibiydi. Peygamberliği bir mülk zanne­den ve yeryüzünün yarısıyla insanlığın yarısını istemeye kalkışan Benî Hanîfe (Hanife oğulla­rının) yalancısının yalanını ortaya çıkardı..!

Müseylime'nin elçisi saptırmada ve sapık­lıkta oldukça ileri olan Müseylime'ye Resûlullah (s.a.v.)'in cevabını götürdü.

 

 


Müseylime iftira ve yalanını yaymaya de­vam etti. Mü'minlere eziyete ve insanları on­lara karşı kışkırtmaya devam etti. Resûlullah (s.a.v.) ona ahmaklığı bırakmasını öğütleyen bir mektup göndermeyi gerekli buldu…

Habîb kendisine büyük ecir ve sevap ka­zan­dıracak olan Müseylime'nin kalbinin hakka ihtida etmesi temennisiyle Resûlullah (s.a.v.)'in kendisini görevlendirdiği yüce göre­vin gururuyla dolu olarak hızlı adımlarla yola düştü.

 

Yolcu hedeflediği yere ulaştı…

Yalancı Müseylime, nuru gözlerini kamaş­tıran mektubu açtı. Dalalet ve gururunda daha da ileriye gitti.

Müseylime bir serseri ve soysuzdan başka bir şey olmadığından, serseri ve soysuzların bü­tün özelliklerini üzerinde taşıyordu..!!

Bu nedenle… Arapların saygı duyup, mu­kaddes saydığı bir uygulama olan; yazılı bir mektubu taşıyan bir elçiyi öldürmekten alıko­yacak ne mertlik, ne Araplık, ne de soyluluk­tan hiçbir şey onda yoktu...!!

Kader bu yüce dinin, bütün insanlığa ver­diği kahramanlık ve yücelik derslerine, bu se­fer konusu ve öğretmeni Habîb b. Zeyd olan bir yenisini eklemesini istedi..!!

 

 


Yalancı Müseylime kavmini toplayarak on­ları önemli günlerinden bir gün için çağırdı...

Resûlullah (s.a.v.)'in elçisi Habîb b. Zeyd, zalimlerin kendisine yaptığı şiddetli işkencenin izleri üzerinde olduğu hâlde getirildi. Bunu ru­hunun cesaretini yok edip, insanların önünde Müseylime'ye iman etmeye çağrıldığında, Mü­sey­lime'ye iman etmek için acele eden bir du­ruma getirmek ümidiyle yapmışlardı... Böylece o başarısız yalancı, aldattıklarının kar­şısında asılsız bir mucize gerçekleştirmiş ola­caktı.

 

 


Müseylime, Habîb'e şöyle dedi:

"Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şe­hâ­det ediyor musun?"

Habîb:

"Evet." dedi. "Muhammed'in Allah'ın elçisi ol­duğuna şehâdet ediyorum..!"

Yüzü korkudan sararan Müseylime sormaya devam etti:

"Benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehâdet ediyor musun..?!

Habîb öldürücü bir aşağılamayla cevap verdi:

"Ben sağırım, duymuyorum..!"

Müseylime'nin yüzündeki korku sararması, aşağılık kin dolu bir karanlığa dönüştü… Planı başarısızlığa uğradı. Yaptığı işkence kendisine bir yarar sağlamadı ve mucizesine tanık ol­maları için topladıklarının önünde yalancı hey­betini çamurlara batıran kuvvetli bir tokat yedi.

O an boğazlanmış bir öküz gibi tepindi ve cellâdını çağırdı. O da önce Habîb'in cesedini kı­lıcının ucuyla deşmeye başladı.

Sonra cesedini parça parça, bölüm bölüm, uzuv uzuv kesmeye başladı…

Yüce kahraman bütün bu yapılanlara sa­dece İslâm'ın sloganını tekrar ettiği bir mırıl­danmayla karşılık verdi:

"Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah'ın elçisidir…"

 

 


O an Habîb, yüreğinde imanını gizleyerek Müseylime'ye göstermelik bir "evet" deyip ha­yatını kurtarsaydı, ne imanı eksilirdi, ne de İslâ­m'ına bir zarar gelirdi...

Fakat babası, annesi, kardeşi ve teyzesiyle birlikte Akabe biatına katılan ve o kesin ve mübarek anlardan itibaren biatının ve imanının sorumluluğunu tam ve eksiksiz olarak taşıyan adam, bir günün bir anını, hayatıyla amacı arasında ölçüye vuracak biri değildi...

Orada karşısında hayatını kazanabilmek için, imanının hikâyesini bütünüyle temsil eden o eşsiz fırsat gibisi yoktu... Sebat, yücelik, kah­ramanlık, fedakârlık ve hak ve hidâyet uğruna şehâdet… Bütün bunlar tatlılık ve ihti­şamlarıyla neredeyse tüm zafer ve başarıları aşacak bir ölçüdeydi…!!

 

 


Resûlullah (s.a.v.)'e değerli elçisinin şe­hâdet haberi ulaştı ve o Rabbinin hükmüne sab­retti. O, Allah'ın nuruyla bu yalancı Mü­sey­lime'ye ne olacağını biliyor, hatta öldü­rülüşünü bizzat görüyor gibiydi…

Fakat Habîb'in annesi Nüseybe bint Ka'b uzun müddet dişlerini sıktı, sonra Müsey­li­me'nin bizzat kendisinden oğlunun in­tikamını almaya, kılıcını ve mızrağını o pis etine gömmeye yemin etti…

O an kızgınlığını, sabrını ve metanetini seyredip, ona hayran olan kader, aynı za­manda sözünü yerine getirebilmesi için onun yanında olmaya karar veriyordu…

 

 


Kısa bir müddet sonra ebedî savaş, Yema­me savaşı gerçekleşti…

Resûlullah (s.a.v.)'in halifesi Ebû Bekir es-Sıddîk, Müseylime'nin en büyük orduyu topla­dığı Yemame'ye gidecek olan İslâm ordusunu hazırladı…

Nüseybe de askerlerle birlikte yola çıktı...

Sağında bir kılıç, solunda bir mızrak ve dili duraksamadan: "Allah'ın düşmanı Müseylime nerede..?!" diye haykırarak, savaş kargaşası­nın içine atıldı…

Müseylime öldürülüp, taraftarları dağılmış bir yün gibi düşmeye ve İslâm bayrakları aziz ve muzaffer olarak yükselmeye başladığında... Nüseybe mübarek bedeni kılıç ve mızrak ya­ralarıyla dolu olarak, şehid ve sevgili oğlunun yüzünü düşündü. Onu zamanı ve mekanı dol­durur bir hâlde buldu..!!

Evet...

Nüseybe, dalgalanan muzaffer bayraklar­dan birine bakışlarını her çevirdiğinde onun üzerinde oğlu Habîb'in yüzünü muzaffer ve gülümser bir şekilde dalgalanırken gördü...