Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sa'd B - İslami Bilgiler - Meleklerin - 8. Sayfa

SA'D b. UBÂDE

Ensârın Bayraktarı

Sa'd b. Muâz anılır da onunla birlikte Sa'd b. Ubâde anılmadan olur mu hiç..?

Zira bu ikisi de Medinelilerin iki önder ulu kişisi idiler. Sa'd b. Muâz Evs kabilesinin… Sa'd b. Ubâde Hazreç kabilesinin…

Her ikisi de ilk müslümanlardandı ve Akabe Biatı'nda bulunmuş­lardı. Ve her ikisi de Resû­lullah'ın etrafında sadık birer mü'min, ita­atkâr birer asker olarak yaşadılar.

Fakat belki Sa'd b. Ubâde'nin bütün ensâr arasında özel bir yeri vardı. Çünkü Medineli ol­masına rağmen Kureyş müşriklerinin Mek­ke'de müs­lümanlara reva gördükleri işkence­lere maruz kalanlardan biriydi.

Kureyşlilerin yapmış oldukları işkencelerin Mekke'de oturanlara ulaş­ması gayet tabii idi. Ama aynı işkencelere Medineli bir adamın, ha­yır, bir adamın değil, büyük bir önderin maruz kalmış olması… İşte bu durum, onu Medineliler arasında özel ve seçkin bir konuma getiri­yordu.

Olay şöyle cereyan etmişti. Akabe Biatı gizlice tamamlanmıştı ve ensâr Medine'ye dönmeye hazırlanıyordu. Tam bu sırada Kureyş­liler, Resûlullah ile ensârın Medine'ye hicret etmek ve birlikte karanlığın ve şirkin güçlerine karşı durmak üzere anlaştıklarını ha­ber aldılar.

Bu haber üzerine Kureyş deliye döndü ve derhal gitmekte olan ensâr kafilesini takibe koyuldu. Nihayet kafileden Sa'd b. Ubâde'yi yakaladılar. Bineğinin yuları ile ellerini boy­nu­na bağladılar ve Mekke'ye… et­rafında topla­na­rak, diledikleri gibi sadistçe işkencelerde bu­lunacakları Mekke'ye geri götürdüler…

Bunu Sa'd b. Ubâde'ye nasıl yaptılar?


Sa'd b. Ubâde ki, Medinelilerin ileri gelen­lerinden birisi olarak Kureyş'ten Medine'ye il­tica etmiş olanları uzun süre himaye etmişti. Onların gelip Medine'de rahatça ticaret yap­malarına izin vermiş ve Kureyş'ten kim olursa olsun, Medine'ye gelen misafirleri iyilikle kar­şıla­mış, onlara izzet ve ikramda bulunmuştu.

Ellerini kollarını bağlayıp dövenler, onun kim olduğunu, kavmi ya­nındaki mertebesini bilmiyorlardı anlaşılan…

Fakat bilselerdi, bırakırlar mıydı sanıyorsu­nuz?

Nitekim Mekke'nin ileri gelenlerinden müslü­man olanları da aynı işkencelere maruz bırak­ma­mışlar mıydı?

Doğrusu o günlerde Kureyş çıldırmıştı. Zira câhiliye döneminin kendilerine sağladığı haksız imtiyazların yavaş yavaş hakkın balyozları al­tında ezilmeye doğru gittiğini gördükçe kinle­niyorlar, bu kinlerini kusmak için de zulmet­mekten başka bir yol bulamıyorlardı.

Yukarıda söylediğimiz gibi, müşrikler, Sa'd b. Ubâde'nin etrafını sarmışlar, bütün hınçla­rını alırcasına onu dövüyorlar, zulmediyorlardı.

Hikâyenin kalan kısmını bırakalım bizzat Sa'd kendisi anlatsın:

"Vallahi, artık ellerindeydim. Kureyş'ten bir grup, tepeme dikiliver­mişti. İçlerinde temiz yüz­lü, beyaz ve uzun boylu birisi vardı.

Kendi kendime dedim ki: "Bunlardan biri­sinde hayır varsa, ancak bunda vardır."

O adam yanıma yaklaştı, elini kaldırdı ve bana öyle bir tokat attı ki...

Kendi kendime: "Hayır, vallahi, bunların hiç­birinde hayır yok­muş..!!" dedim.

Vallahi, ellerine düşmüştüm; beni sürükle­yip, çekiştirip duruyor­lardı. Bu arada içlerin­den biri bana acıdı ve: "Vah sana..!! Daha önce Kureyş'ten himaye ettiğin hiç kimse yok mu?" dedi.

Ben de: "Var." dedim. "Cübeyr b. Mut'im'in gönderdiği tüccarları himaye ediyor, Medine'de onlara zulmetmek isteyenleri engelliyordum. Ayrıca Hâris b. Harb b. Ümeyye'yi himaye et­miştim."

Adam dedi ki: "Öyleyse onların ismini ba­ğırarak söyle ve aranızdaki himaye anlaşma­sını anlat." Ben de dediği gibi yaptım.

Adam iki kişiye gidip, kendilerinin adlarını söyleyip, aralarındaki himayeden bahsettiği hâl­de Hazreçli birisinin Mekke'de alenen dövül­düğünü haber vermiş.

Onlar da ismimi sormuşlar; adam ismimin Sa'd b. Ubâde oldu­ğunu söylemiş. Adamlar "Doğru vallahi." demişler. Nihayet bu iki kişi ge­­lip, beni kurtardılar."

Sa'd daha işin başında karşılaştığı bu zu­lümden sonra Mekke'den derhal ayrıldı. Zira Kureyş'in savunmasız, hayra, hakka, barış ve kardeş­liğe çağıran bir topluluğa karşı ne kadar acımasız olduğunu anlamıştı.

Fakat bu zulüm ve düşmanlık onun azmini bilemişti. Bütün haya­tını Resûlullah'a, sahâbe­sine ve İslâm'a adadı.

Ve Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye hicret eder… Sahâbe kendisinden önce hicret etmişti zaten.

Ve işte orada Sa'd, bütün varlığını muha­cirlerin emir ve hizmetine sundu.

O fıtraten ve asaleten cömertti. Yani cö­mertliği yaratılıştan ve so­yundan geliyordu.

Çünkü o, câhiliye döneminde cömertliği ile meşhur Ubâde b. Düleym b. Hârise'nin oğ­luy­du.

Sa'd'ın cömertliği ise, güçlü ve sağlam ima­nının belgelerinden biri olmuştur.

Onun cömertliği hakkında şu rivayet edilir:

"Sa'd'ın bütün hazinesi, Nebî (s.a.v.)'in evinde ve onun emrinde bulunurdu."

Ve yine rivayet edilir ki:

"Ensârdan herkes evine bir, iki veya üç mu­hacir misafir götürür­ken, Sa'd b. Ubâde sek­­sen kişi götürürdü."


İşte bu yüzden Sa'd daima Rabbinden ma­lını ve rızkını artırmasını diliyor ve şöyle di­yordu:

"Allah'ım! Az bana lâyık değil; ben de aza lâyık değilim."

İşte bu yüzden o, Resûlullah (s.a.v.)'in şu duasına lâyık ve mazhar oluyordu:

"Allah'ım! Bereket ve rahmetini Sa'd b. Ubâ­de'nin ailesi üzerine kıl."

 

 


Sa'd b. Ubâde, İslâm'ın hizmetine sadece servetini koymakla kal­mamış; aynı zamanda be­densel gücünü ve yeteneklerini de ortaya koy­muştur.

İyi ok atan, usta bir nişancı idi. Savaşlarda Resûlullah ile birlikte bulunan, onun uğruna ken­disini her an feda etmeye hazır, tam bir mü­ca­hid fedaiydi.

İbn Abbas (r.a.) diyor ki:

"Resûlullah (s.a.v.)'in bütün savaşlarda en­sâr ve muhacirlere ait olmak üzere iki san­cağı bulunurdu. Muhacirlerin sancaktarı Ali b. Ebû Talip, ensârın sancaktarı ise Sa'd b. Ubâ­de olurdu."

 

Sertlik ve katılık, bu güçlü şahsiyetin tabii bir karakteri olarak or­taya çıkıyordu…

Binaenaleyh o, hak hususunda sert ve katı idi…

Kesin olarak doğruluğuna inandığı bir ko­nuyu ilan etme husu­sunda, dalkavukluk bil­meyen bir netlik, yılmak bilmeyen bir azim ve irade sahibi idi.

İşte bu sertlik ve katılık veya aşırılıktı en­sârın bu büyük liderini kendi lehine olan durumlardan daha çok aleyhine olan durum­lara sevk eden...

 

Örneğin Resûlullah, Mekke'nin fethi günü İslâm ordusunun bir bölüğüne onu komutan yapmıştı. O da mukaddes beldenin kapılarını görür görmez şöyle haykırmaya başladı:

 "Bugün savaş ve kahramanlık günüdür.

Bugün haramların helal kılındığı gündür."

Ömer b. Hattâb, bunu işitince derhal Resû­lul­lah'a koştu.

"Ey Allah'ın Resûlü!.. Sa'd b. Ubâde'nin de­diğine bakın. Biz, onun Kureyş içinde bir taş­kınlık yapmasından korkuyoruz."

Bunun üzerine Nebî (s.a.v.), Hz. Ali'ye, ona yetişerek sancağı ve komutayı ondan devral­masını emretti…

Şüphesiz Sa'd, Muzaffer İslâm ordusu önün­de Mekke'yi boyun eğ­miş ve teslim olmuş bir hâlde görünce, Mekkelilerin bir zamanlar mü'minlere ve bizzat kendisine yağdırdıkları işkence türlerini tek tek hatırlamıştı.

Ve yine onların, bütün suçları "La ilâhe il­lallah" demek olan barışçı bir topluluğa karşı açmış oldukları savaşları hatırlamıştı da bu büyük fetih gününde sert tabiatı onu, Ku­reyş­lilerle alay etmeye ve onlara teh­ditler savurmaya sevk etmişti…

 

 


Bu sertlik veya başka bir deyişle Sa'd'ın ta­biatının ayrılmaz parçası olan bu aşırılık, onu "Sakif" gününde bildik tavrını göstermesine yol açmıştır.

Nitekim Resûlullah'ın vefatından hemen sonra ensârdan bir grup, halifenin ensârdan ol­masını isteyerek onun etrafında toplanmıştı. Tabii ki, hilafet, ona sahip olanlar için dünyada ve âhirette büyük bir şeref ve onur demekti.

Bundan dolayı ensârdan olan o grup, bu şerefe nail olmak iste­mişti. Fakat Resûlullah (s.a.v.) son hastalığı esnasında Hz. Ebû Bekir'i namazda imam yapmıştı. Ve Ashab-ı Kiram onun bu seçiminden ve Resûlullah'ın başka bazı tavırlarla da destekler göründüğü tutum­ların­dan, mağarada iken ikinin ikincisi olan Hz. Ebû Bekir'in halife olması gerektiğini anlamış­lardı.

Böylece Ömer b. Hattâb bu görüşü savu­nuyorken, Sa'd b. Ubâde de başka bir görüşü benimsiyor ve savunuyordu. Bu tutumu, onu sa­hâbenin birçoğunun kendi aleyhine dön­düğü, kendisinin de onları red ve inkâr ettiği bir konuma getirmiş oluyordu.

Fakat Sa'd b. Ubâde bu durumuyla, ka­rakter ve seciyesinin gere­ğini ortaya koymuş oluyordu. Zira yukarıda da zikretmiş olduğu­muz gibi, o, kanaatinde sebât etme konu­sunda çok sert ve katı, onu açık­lama ve ortaya koymak konusunda da çok aşırı ve kararlı bir mizaca sahipti.

Resûlullah'ın huzurundaki tutumu da onun bu mizacına delâlet ediyor…

Huneyn savaşı müslümanların zaferi ile so­nuçlanınca, Resûlullah (s.a.v.) ganimetleri pay­laşmaya başladı. Bu esnada müellefe-i ku­lûb'tan olan kimselere ayrıcalık tanıdı. Çünkü onlar, henüz müslüman olmuş eşrâftan kimselerdi. Resûlullah (s.a.v.) mücahidlerden ihtiyaç sahiple­rine pay ayırdığı gibi, yaptığı bu özel muamele ile de nefislerine karşı müellefe-i ku­lûb'tan olan kimselere yardım etmeyi dü­şün­müştü.

İhtiyaç sahibi olmayan diğer sağlam mü­ca­hidlere gelince, onları kendi imanlarına havale edip, onlara bu ganimetlerden hiçbir şey ver­medi. Ne var ki, Resûlullah'ın hediyesi, mücerret bir hediyesi, herkesin arzu ettiği bü­yük bir şerefti.

Öte yandan savaşlardan elde edilen gani­metler, müslümanların geçimlerinin önemli bir bölümünü teşkil ediyordu.

Durum böyle olunca, ensâr arasında bir soru dolaşmaya başladı: Allah Resûlü, fey ve ga­nimetten kendilerine düşen payı niçin ver­me­mişti acaba?

Ensârın şairi Hasan b. Sâbit şu dizeleri dile getirdi:

Resûl'e gidip ona deyin ki:

Ey bütün insanlık içinde

Mü'minlerin güvendiği en hayırlı kimse!..

Uzakta olduğu hâlde Süleym'in,

Bir kavme üstün tutulmasının hikmeti ne­dir?

O kavim ki barındırıp yardım ettiler hidâyet dinine

Savaş ateşi tutuştuğu zaman

Ki Allah bu yüzden onları ensâr diye isim­lendirdi

Ve o kavimdi ki

Allah yolunda koştular

Felaket ve musibetlere göğüs gerdiler

Yüz çevirmeden, bıkmadan, usanmadan

Nebî (s.a.v.), sahâbeden bazılarına verip de ganimetten ensâra hiç­bir şey vermeyince, Resûlullah'a, daha önce çekmiş olduğu sıkın­tıları hatırlatma ihtiyacını duymuş olmalıdır.

Ensârın lideri Sa'd b. Ubâde baktı, gördü ki, mesele kavmi arasında gizlice konuşulup duruyor… Bu durum onu rahatsız etti. Açık karakte­rinin gereği olarak derhal Resûlullah'a gitti ve şöyle dedi:

"Ey Allah'ın Resûlü!

Ensâr, ganimet mallarını bu şekilde dağıt­manızdan dolayı size karşı gönüllerinde kırgın­lık duymaktadır.

Kendi kavminize verdiniz… Arap kabilele­rine bol bol dağıttınız… Ama ensâra hiçbir şey vermediniz."

Her şeyi açık olan bu insan, böylece kendi gönlünden ve ensârın içinden geçen her şeyi anlattı. Hz. Peygambere durum hakkında kesin ve emin bir tablo sundu...

Bunun üzerine Resûlullah ona sordu:

"Ey Sa'd! Bu durumda sen hangi tarafta­sın?"

Yani kavminin görüşü bu ise, senin görü­şün nedir?

Sa'd aynı açıklıkla dedi ki:

"Tabi ki, ben de kavmimden bir ferdim."

Bunun üzerine Resûlullah ona: "Öyleyse hay­di kavmini bana topla." dedi.

Gerçekten yaşanmış bu hikâyeyi sonuna ka­dar izlemeye devam etmeliyiz…

Çünkü onun karşı konulmaz bir dehşeti vardır…

Sa'd kavmini, ensârı topladı.

Resûlullah onlara geldi, üzgün yüzlerini süz­dü. Takdir ve anlayışla parlayan bir gülüm­seme ile onlara bir süre baktıktan sonra şöyle hita­betti:

"Ey ensâr topluluğu!

Sizin hakkınızda benim duyduğum dediko­dunun ve sizin gönül­lerinizde bana karşı duy­duğunuz kırgınlığın aslı esası nedir?

Siz dalâlet içinde iken ben size gelmedim mi? Allah Teâlâ benim vasıtamla sizi hidâyete erdirmedi mi?

Siz fakir iken Allah Teâlâ benimle sizi zen­ginleştirmedi mi? Sizler birbirinizin düşmanı iken Allah Teâlâ benimle kalplerinizi birleştir­medi mi?"

Şöyle cevap verdiler:

"Evet, Allah ve Resûlü'nün üzerimizdeki lüt­fu bundan da çoktur."

Resûlullah devam etti:

"Bana cevap vermiyor musunuz ey ensâr topluluğu?!"

Onlar:                      

"Ey Allah'ın Resûlü! Size ne ile cevap vere­lim? Bütün minnet ve şükran Allah ve Resû­lü'­ne aittir." dediler.

Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:

"Keşke sorularıma şöyle cevap verseydiniz, daha doğru söylemiş ve tarafımdan daha da doğ­rulanmış olurdunuz:

"Evet, sen yalanlanmış olarak bize geldin, biz seni tasdik ettik.

Terk edilmiş ve yalnız bırakılmış olarak gel­din, biz sana yardım ettik ve koruduk.

Yurdundan, yuvandan kovulmuş olarak gel­din, biz seni evimize aldık, bağrımıza bastık."

"Ey ensâr topluluğu! Değersiz dünya malını, kalplerini yumuşa­tıp müslüman olmaları için, size değil de başkalarına verdiğim için mi bana kırıldınız!... Sizin Müslümanlığınıza, güçlü ima­nınıza gü­vendiğim için mi..?!

Ey ensâr topluluğu! Diğer insanlar, aldıkları koyun ve develerle çekip giderken, siz Resûlul­lah ile birlikte yurdunuza dönüyorsunuz. Buna mı razı değilsiniz? Hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer hicret olmasaydı, ben de ensârdan biri olmak isterdim...

Herkes bir vâdiye yönelse, ben ensâr vâdi­sine yönelirim...

Ey Allah'ım, ensâra rahmet eyle...

Ensârın çocuklarına rahmet eyle...

Çocuklarının çocuklarına da rahmet eyle..."

Bu ifadeler karşısında ensâr oracıkta, sa­kalları ıslanıncaya kadar hep birden hüngür hün­­gür ağladılar.

Yüce ve ulu Peygamberin sözleri, onların kalp­lerini teslimiyet, ruh­larını zenginlik ve gö­nüllerini de afiyetle doldurmuştu.

Sa'd b. Ubâde de onlarla birlikte olduğu hâl­de:

"Biz kısmet ve pay olarak, Allah Resûlü'ne gönülden razı olduk..!!" diye haykırdılar.

 

 


Sa'd, halifeliğinin ilk günlerinde Hz. Ömer'e gitti ve aynı aşırı açıklı­ğıyla şöyle dedi:

"Dostun Ebû Bekir, bize senden daha se­vimliydi. Vallahi, senin hi­mayene girmek bana zor geliyor."

Hz. Ömer, gayet sakin bir şekilde cevap ver­di:


"Komşusunun himayesinden hoşlanmayan zaten komşu değildir ve ondan uzaktır."

Sa'd tekrar döndü ve cevap verdi:

"Ben senden daha hayırlı olanın himaye­si­ne sığınarak uzaklaşıyo­rum."

 

 


Sa'd'ın (r.a.) bu sözleri, Emirü'l-mü'minin Ömer'e (r.a.) duyduğu kin ya da ondan hoş­nutsuzluğu nedeniyle söylenmiş değildi... Zira tak­sim ve pay olarak Resûlullah'a razı olmuş bir kimse, uzun süre Resûlullah'ın takdir ve sevgisine mazhar olmuş Hz. Ömer gibi bir insa­nın halifeliğini reddedemezdi.

O sadece, Kur'ân'ın kendilerine "aralarında merhametlidirler" (Fetih, 29) diye nitelendir­diği şerefli sahâbeden biri olarak, Mü'minlerin Emi­ri ile ihtilafa düşmemek ve asla hoşlanma­yacağı ve razı olamayacağı böyle bir anın gelip çatmasını beklememek için oradan uzaklaş­mak istemişti.

Ve devesini Şam tarafına doğru sürdü…

Oraya ulaşıp Huran bölgesinde konaklar ko­naklamaz da eceli gelip onu buldu. Ve böy­lece Rahim olan Rabbinin himayesine kavuş­muş oldu.