Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kays B - İslami Bilgiler - Muthisbilge - 3. Sayfa

KAYS b. SA'D b. UBÂDE

İslâm Olmasa Arapların En Dâhisi

Genç yaşına rağmen ensâr ona bir başkan gibi muamele ederdi.

Ve şöyle derlerdi: "Şayet mallarımızla Kays için bir sakal alabilseydik, mutlaka alırdık..."

Bu sözden anlaşılan onun köse olduğudur. Kavminin örfüne göre; erkeklerin yüzlerini süsledikleri sakal dışında başkanlık sıfatların­dan hiçbir eksiği yoktu.

Kavminin, yüzünü örtebilecekleri bir sakal karşılığında, mallarını feda etmeyi ve böylece hakikî büyüklüğüne ve üstün liderlik vasıfla­rına ilaveten, dış görüntüsünü de mükemmel­leştirmek istediği bu genç kimdir?

İşte o, Kays b. Sa'd b. Ubâde'dir...!

Arapların en cömert ve en soylu evindendir ki, Resûl (s.a.v.), o ev hakkında şöyle demiş­tir:

"Muhakkak ki cömertlik, bu ev halkının en belirgin ahlâkıdır."

O hile, maharet ve zekâ kaynayan bir dâ­hidir ki kendi hakkında şöyle demiştir ve doğ­rudur:

"İslâm olmasaydı, öyle bir tuzak kurardım ki, bütün Arap toplumu bir araya gelse bile onu anlamaya ve benzerini yapmaya güç ye­tiremezdi..."

Gerçekten o, keskin bir zekâya, engin bir hile yeteneğine ve parlak bir zihne sahipti.

Sıffin savaşında da Muaviye'ye karşı Ali (r.a.)'ın yanında yer almıştı. Kendi kendine oturur, gün boyu ya da günün belli saatle­rinde, zekâsının kavrayabildiği hileleri araştırır, Muaviye ve beraberindekilere yapabileceği hi­leleri tesbite çalışırdı. Sonra "Kötü niyetli komp­lolar, sadece düzenleyicilerini tuzağa dü­şü­rür." (Fatır, 43) âyetini hatırlardı.

Titrer, böyle bir durumu kabullenemez ve tevbe ederdi. Sanki lisanı hâliyle şöyle di­yor­du:

"Allah'a yemin olsun ki, Muaviye galip gel­diği takdirde bizi zekâsıyla değil; bilakis verâ­mız ve takvamız sebebiyle yenmiş olur."

İşte ensârdan olan bu Hazreçli, daima li­derlik yapmış büyük bir eve mensuptur. Güzel huyları göbekten göbeğe büyük kişilerden miras almıştır. O biraz sonra beraber olacağı­mız Hazrec'in lideri Sa'd b. Ubâde'nin oğludur.

Sa'd müslüman olduğu zaman oğlu Kays'ın elinden tuttu ve: "Bu senin hizmetçindir ey Allah'ın Resûlü!" diyerek, onu Resûlullah'a ge­tirdi...

Peygamber, Kays'ta bütün üstün özellikleri ve yetenek işaretlerini gördü. Ona yaklaştı ve onu kendine yakın tuttu. Kays da Resûlullah'a olan bu yakın konumunu sürekli korudu.

Allah Resûlü'nün yakın dostu Enes şöyle der: "Kays'ın Nebî (s.a.v.)'e yakınlığı, emniyet genel müdürünün devlet başkanına yakınlığı gibiydi."

İslâm'dan önce insanlar Kays'a zekâsına göre muamele eder, onda en küçük bir zihin yanılmasına ihtimal vermezlerdi. Medine ve çevresinde onun dehâsını hesaplayacak kişinin binlerce hesap yapması gerekirdi. Müslüman olunca, İslâm ona, insanlara dehâlarıyla değil; ihlaslarına göre muamele edilmesi gerektiğini öğretti. Bütün benliğiyle İslâm'ı özümsemiş bir er idi. Bu sebeple dehâsını bir kenara bıraktı ve onu öldürücü hileleri çabucak yapabileceği bir yetenek saymadı. Zor bir durumla karşı­laştıkça kontrol altına alınmış dehâsına hasreti artar ve klasikleşmiş sözünü tekrarlardı:

"İslâm olmasaydı, öyle bir tuzak kurardım ki, bütün Arap toplumu bir araya gelse bile onu anlamaya ve benzerini yapmaya güç ye­tiremezdi..."

 

 


Huyları arasında, zekâsına üstün gelecek cömertliğinden başka bir şeyi yoktu. Kays'taki cömertlik geçici bir huy değildi, çünkü o cö­mertlik ve ikramda tâ eskilere dayanan bir ocağa mensuptu. Bugün Arap cömertlerinin ve zenginlerinin de âdeti olduğu üzere, Kays'ın ailesinin yüksekçe bir yerde duran bir müna­disi vardı. Bu münadi, gündüz misafirleri ye­meğe davet eder, gece de kimsesiz yolculara yemek verildiğini göstermek için ateş ya­kardı... İnsanlar o günlerde şöyle derlerdi:

"Kim yağı ve eti severse, Düleym b. Hâri­se'­nin köşküne gitsin." Düleym b. Hârise Kays'ın ikinci kuşak dedesiydi.


Bu eski ocakta Kays'a cömertlik ve hoşgörü aşılanmıştı.

Bir gün Ebû Bekir ve Ömer, Kays'ın misa­firperverliği ve cömertliği hakkında konuş­muş­lar ve şöyle demişlerdi:

"Eğer bu genci cömertliği ile baş başa bı­raksak, babasının bütün malını kesinlikle bu uğurda tüketirdi."

Sa'd b. Ubâde, onların oğlu Kays'la ilgili bu sözlerini duydu ve şöyle çıkıştı:

"Ebû Kuhâfe (Ebû Bekir) ve İbn Hattâb'a (Ömer'e) benim hakkımda daha insaflı olma­larını kim söyleyebilir? Beni öne sürerek oğ­lumu cimri yapmak istiyorlar..!"

Kays bir gün darda kalmış kardeşlerinden birine yüklü miktarda borç verdi.

Ödeme için tayin edilen gün gelince, adam Kays'a borcunu vermek için geldi. Kays, ala­cağını kesinlikle kabul etmedi ve:

"Biz verdiğimiz şeyi geri almayız." dedi.

İnsan fıtratının şaşmaz metodu ve değiş­mez kaideleri vardır. Bu nedenle cömertliğin bulunduğu yerde kahramanlık da mutlaka bu­lunur.

Evet... Gerçek cömertlikle gerçek kahra­man­lık ikiz kardeş gibidirler. Biri diğerinden hiçbir zaman ayrılmaz... Birisinde cömertlik görüp de cesurluk görmediğin zaman bil ki, o gördüğün cömertlik değildir. O ancak, kibrin ve boş iddianın görüntülerinden olan geçici bir davranıştır.

Kays b. Sa'd cömertliğin ipini sağ eliyle tuttu mu, aynı eliyle kahramanlığın ve atılgan­lığın da ipini tutardı.

Sanki o, şairin şu sözüyle kastettiği kişiydi:

Şan ve şeref için bir bayrak kaldırılınca

Onu sağ eliyle alacak asil bir Arap genci mutlaka çıkar

Kahramanlığı, Resûlullah (s.a.v.)'in katıl­dığı bütün savaşlarda görülmüştür. Resûlullah (s.a.v.)'in Cenabı Hakk'a kavuşmasından sonra katıldığı savaşlarda da görülmeye de­vam etmiştir…

Doğruluktan kaynaklanan cesaret, dehânın bedelidir... Açık ve doğru olarak ortaya çıkar, hileye dayanmaz. Sahibi de kendisine yükle­nen ve yıpratan güçlük ve sıkıntılara katlanır.

Kays, dehâya dayanan harika kudretini bir tarafa bıraktıktan sonra, bunun yerini bütün yönleriyle apaçık bir kahramanlık yeteneği al­mıştı. O, bunun sebep olacağı yorgunlukları ve getireceği zararları daha büyük bir sevinçle kar­şılıyordu.

Gerçek kahramanlık, sadece sahibinin rıza­sından kaynaklanır.

Bu rıza da şehvet ve hevesten değil; sa­dece doğruluktan ve Allah için ihlâstan oluşur.

 

 


Ali ile Muaviye arasında anlaşmazlık çıkınca Kays'ın önce tarafsız kaldığını görüyoruz. Kalbi mutmain oluncaya kadar doğrunun kimden yana olduğunu araştırdı. Nihayet Hz. Ali'nin haklı olduğunu anlayınca büyük, güçlü ve ce­sur bir er olarak onun safına koştu.

Sıffin, Cemel ve Nehrevan savaşlarında Kays en cesur kahramanlardan biriydi...

Ensârın sancağını taşıyor ve şöyle haykırı­yordu:

Bu Cibril'in bize yardım ederek

Nebî (s.a.v.)'in etrafını çevirdiğimiz san­caktır

Başka hiç kimse olmasa bile yanlarında

Ensârın yardımcı olduğu kimseler zarara uğ­ramaz

 

 


İmam Ali onu Mısır'a vali tayin etmişti…

Muaviye'nin gözü de Mısır üzerindeydi. Gelecekteki tâcı için onu daima bir inci sa­yardı.

Bundan dolayı Kays'ın oranın yönetimini üstlendiğini görünce delirir gibi oldu. Kendisi Hz. Ali'ye karşı kesin bir zafer kazansa bile, Kays'ın Mısır'la kendisi arasına ilelebet girme­sinden korktu.

Böylece bütün tuzaklarını ve her şeyi mü­bah gören hilelerini kullandı. Ali'nin ya­nında Kays'a karşı birtakım dolaplar çevirdi. Sonunda Ali, Kays'ı Mısır'dan çekip merkeze aldı.

Bu esnada Kays, tabiî zekâsını meşru bir sûrette kullanabilmek için güzel bir fırsat ya­kalamıştı. Keskin zekâsıyla, aleyhine oynanan bu oyunu Muaviye'nin yapmış olduğunu kati­yetle anlamıştı. O, bunu, kalbinde Ali'ye karşı düşmanlık uyandırmak ve Ali'nin onun valili­ğini küçümsediğini göstermek için yapmıştı. Öyleyse Muaviye'nin dehâsına verilebilecek en hayırlı cevap, Ali'ye olan sevgiyi daha da ar­tırmak ve Ali'nin temsil ettiği "hak" davaya daha fazla sahip çıkmak olacaktı. Bu davranış, aynı zamanda Kays b. Sa'd b. Ubâde için kesin ve doğru bir gönül rızasına da kaynaklık ede­cekti...

Böylece, bir an bile olsun, Ali'nin onu Mı­sır'dan azlettiğini düşünmedi. Valilik, başkanlık ve diğer mevkiler neydi ki? Kays'a göre hepsi inancına ve dinine hizmet etmek için birer va­sıtaydı. Mısır'ın yönetimini üstlenmesi hakka hizmet için bir vesileydi. Fakat Hz. Ali'nin ya­nında savaş alanındaki yeri de önem ve şeref açısından ondan hiç aşağı kalmayan bir vesi­leydi…

 

 


Hz. Ali'nin şehâdetinden sonra Hz. Hasan'a biat etmesiyle, Kays'ın şecaati, sadakatinin zirvesine ulaşmıştır...

Kays, Hasan (r.a.)'ın, hilafetin şer'î varisi olduğuna kesin kanaat getirmişti. Buna daya­narak, durumu daha fazla tehlikeye atmadan hemen biat etti ve onun yanında yer aldı.

Muaviye onları kılıçlarını çekmeye mecbur bırakınca, Kays, Ali için başını ortaya koymuş beş bin kişiye komutanlık ederek saldırıya ge­çer…

Hz. Hasan, çok kan dökülerek yeterince de­şilmiş olan müslümanların yaralarını sar­mayı ter­cih eder, sonsuza dek sürecek ve ta­raflarını yok edecek bir savaşa son verir. Muaviye ile an­laşır, sonra da ona biat eder.

Bu durumda Kays meseleyle ilgili düşün­celerini tekrar gözden geçirir. Hasan'ın doğru yolda olduğunu anlamakla beraber yine de kendi idaresinde bulunan ordu ile istişare et­mesi gerekiyordu. Böylece onları topladı ve bir konuşma yaptı. Konuşmasında:

"İsterseniz, en küçük ferdimiz ölünceye ka­dar sizinde beraber savaşayım. İsterseniz, sizin için dokunulmazlık alayım." dedi.

Ordusu ikinci şıkkı tercih etti. O da onlar adına Muaviye'den eman aldı. Cesaret açısın­dan en güçlü ve sonuç itibariyle de en tehlikeli düşmanının başına gelen bu durumu görünce, Muaviye'nin kalbi sevinçle doldu...

İslâm'ın, dehâsını terbiye ettiği bu büyük dâhi Medine-i Münevvere'de hicri elli dokuz yılında öldü.

Evet… Hep şöyle diyen insan ölmüştü:

"Resûlullah (s.a.v.)'in, "Tuzak kuran ve hile yapan kişiler, cehenneme gideceklerdir." dedi­ğini duymasaydım, bu ümmetin en hilekârı mutlaka ben olurdum."

Hayata dosdoğru, açık, hareketli, cömert ve cesur bir insanın kokusunu bırakarak, barış içinde ölmüştü.

Evet... Üzerinde sorumluluk, vasiyet ve anlaşma gibi İslâm'a ait ne varsa, kelimenin tam anlamıyla yerine getirmiş güvenilir bir in­sanın kokusunu ardında bırakarak ukbâya yürümüştü.