Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Abbâd B - İslami Bilgiler - Ondanur - 2. Sayfa

ABBÂD b. BİŞR

Onda Allah'ın Nuru Var

Mus'ab b. Ümeyr, Resûlullah tarafından Me­dine'ye gönderilip, Akabe biatlarına katılan en­sârı irşad edip, öğretmek, onlara namaz kıl­dır­mak üzere görevlendirildiği zaman, Abbâd b. Bişr, Allah'ın hayır nasip ederek gönlünü aç­tığı seçkin ve mübarek zatlardan birisi ol­muş­tu. Mus'ab Medine'ye gelir gelmez doğruca onun meclisine gitmiş ve anlattıklarını can kulağı ile dinlemişti. Sonra hiç tereddütsüz sağ elini uzat­mış ve İslâm adına ona biat etmişti. O günden itibaren Allah'ın razı olduğu ensâr arasındaki itibarlı mevkisini kazanmıştı.

Resûlullah Medine'ye hicret edince, müş­rik­lerle savaşlar hemen başlamış, hayır ve nur güç­leri, karanlık ve şer güçleriyle çarpışmaya başlamıştı…

İşte Abbâd b. Bişr, bu savaşların hemen he­men tamamında, hem de en ön saflarda yer almıştır. Allah yolunda bütün gücüyle cihat et­miş, cesareti ve mahareti ile hep parmak ısırtmıştır.

 

Belki de şu olay bile bu büyük mü'minin kahramanlığını ortaya koymaya yeter.

Resûlullah ve yanındaki müslümanlar "Zâ­tü'r-rikâ" gazvesini bitirmiş ve gecelemek üzere bir yere yerleşmişlerdi. Resûlullah asha­bının bir kısmını gruplar hâlinde nöbetçi tayin etmişti. Ammâr b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr de aynı nö­bete düşmüşlerdi.

Abbâd baktı, arkadaşı Ammâr çok bitkin. Dedi ki: "Önce nöbete ben başlayayım, bu ara­da sen biraz dinlen. Sonra uyanır, nöbeti dev­ralırsın."

Abbâd etrafı şöyle bir kolaçan etti, baktı ki pek tehlike yok, ortalık gayet sakin. "Boşu bo­şuna oturmaktansa, vaktimi namaz kılarak de­ğerlendireyim." diye geçirdi aklından. "Böy­lece nöbet sevabıma namaz sevabı da eklemiş olurum..."

Ve başladı namaza…

Fâtiha'yı bitirmiş, ardından bir sûre daha oku­yacaktı ki birden omzuna bir ok saplandı. Hemen çekip çıkardı ve namazına devam etti:

Ama gecenin karanlığında ikinci bir ok gel­miş ve onu bulmuştu. Yine çıkardı ve kıraatını tamamladı.

Sonra rükûsunu, secdesini yaptı. Acılar için­deydi. Gittikçe kuvvetten kesiliyordu. Sec­deye giderken, sağ elini uzatıp, hemen yakı­nında uyu­yan arkadaşını sarsmaya başladı.

Derken secdeden, kalktı, zorlukla teşeh­hü­dü okudu. Böylece namazını tamamlamıştı…

Bitkin ve titrek bir sesle Ammâr'a seslendi:

"Kalk yerime nöbet tut. Ben vuruldum."

Ammâr hemen yerinden sıçradı. Bir nâra at­tı. Saldırganların ciğerine işledi bu nâra ve ka­çıp gittiler. Sonra Abbâd'a yöneldi.

"Sübhânallah, oldu mu ya?! Niye beni ilk vu­rulduğun zaman uyandırmadın?!" diye sitem et­ti.

Abbas ise şu cevabı verdi:

"Namazdaydım ve Kur'ân okuyordum. İçim güzelliklerle dolmuştu. Bu yüzden namazımı yarıda kesmek istemedim.

Yemin ederim ki, şayet Resûlullah'ın em­riyle bu nötebi tutmamış olsaydım, ölürdüm de okuduğ­um âyetleri okumaktan vazgeçmez­dim. Ab­bâd, Allah'ın dinine çok bağlı ve müs­lü­manları çok seven birisiydi.

Bu bağlılık, onun bütün hayatını sarmış, zer­­re zerre bütün benliğini kaplamıştı. Bu bağ­lılık, daha Resûlullah'ın ensâra olan şu övgü­sünü işittiği zaman başlamıştı.

"Ey ensâr halkı…

Siz benim gömleğimsiniz, diğer insanlar ise kaftanımdır. İşte bu yüzden sizden hiç ayrıl­mam."

Abbâd, işte bu sözleri duymuştu. Re­sûlul­lah'ın biricik öğretmeninin yegâne hi­dâyet rehberinin bu güzel sözlerini duymuştu ve ruhuyla, malıyla, canıyla kendisini Allah yoluna, Resûlü'nün yoluna adamış, fedâ et­mişti.

Kurbanı olmuştu bu yolun, can pazarla­rında can koymuştu. Ganimet yerlerinde, sa­vaşlarda...

Arkadaşları onu anlatıyorlar... Çektiği çile­leri, meşakkatleri ve gösterdiği gayretini…

O her zaman…

Âbiddi, ibadet içine işlemişti.

Kahramandı, bütün varlığını kuşatmıştı kah­ra­manlığı.

Cömertti, cömertlik her yanını sarmıştı.

Kuvvetli bir mü'mindi, iman davasına ha­ya­tını adamıştı.

İşte ashab arasında bu özelliklerle tanı­nır­dı.

Mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) diyor ki:

"Ensârdan üç kişi vardı ki, fazilette onları geçen başka hiç kimse yoktu: Sa'd b. Muâz, Üseyd b. Hudayr ve Abbâd b. Bişr..."

İlk müslümanlar Abbâd'ı şöyle tarif eder­ler­di:

"O, Allah'ın nurunu taşıyan insandır…"

Onun aydın basireti, engin ferâseti, onu daima hayra ve kesin bilgiye ulaştırırdı. Bu husus herkesçe bilinirdi, tartışmasızdı.

Hatta çevresi, yakınları şuna inanırdı: Zifiri karanlık bir gecede Abbâd yola çıksa, hiç şüp­hesiz ondan nur ve ışık huzmeleri yayılır ve yo­lunu aydınlatır…

 


Resûlullah'ın vefatının ardından meydana gelen riddet savaşlarında da Abbâd ağır so­rum­luluklar yüklenmiş ve eşine az rastlanır bir fedakârlık örneği sergilemiştir.

Mesela, Yemame savaşında... Müslüman­lar, Müseylimetü'l-Kezzâb komutasında son derece çetin ve yetenekli bir orduyla karşı kar­şıyaydı... Abbâd, İslâm ı tehdit eden tehlikeyi sezinliyordu...

Evet, cesaret ve atılganlık, kuvvetli bir ima­nın kazandıracağı vazife bilinceye birleşip, sonra da tehlikeleri önceden sezme seviyesine çıkınca, bu terkipten ölüm ve şehâdetten başka hiçbir şeye arzu duymayan fevkalade bir fedaî meydana geliyordu.

 

 


Yemame savaşından bir gün önce Abbâd bir rüya görür. Ve güneşin doğuşuyla birlikte bu rüya tabir edilir... Dehşetli ve korkunç sa­vaş meydanında...

Bu rüyayı, gelin, büyük sahâbî Ebû Saîd el-Hudrî'den dinleyelim.

Ve tabi Abbâd'ın bu savaştaki rolünü…

Ebû Saîd anlatıyor:

"Abbâd b. Bişr, bana gelerek şöyle dedi: "Ey Ebû Saîd! Bu gece bir rüya gördüm. Sanki gökyüzü benim için açıldı, sonra üzerime ka­pandı. Ben bu rüyayı kendim için inşallah şe­hâ­det olarak yorumluyorum, sen ne dersin?"

Dedim ki: "Hayır olsun inşallah! Ben de öyle görüyorum."

Yemame günü onu izliyorum. Sağa sola ba­ğırıyor, çağırıyor ve ensâra şöyle sesleniyor:

"Kılıçlarınızın kınını parçalayın ve diğer in­sanlardan ayrılın."      

Bu çağrıya tam dört yüz mücahid koştu. Hepsi de ensârdandı. Bahçe kapısına geldiler. Ve orada müthiş bir çarpışma başladı.

Sonunda Abbâd -Allah rahmet eylesin- şe­hit düştü. Yüzünde sayısız darbe izi vardı. Vü­cudunda önceden bildiğim bir alameti olma­saydı onu tanıyamayacaktım."

İşte böyle yükselmişti Abbâd, derecelerin en yükseğine... Ensârdan bir mü'min olarak… Resûlullah'a canı üzerine biat etmişti ve bu uğurda şehit düşmüştü…

Bu savaşta Abbâd durumu gözden geçirdi. Zafer rüzgârı başlangıçta düşmandan yana esi­­yordu. Hemen Resûlullah'ın ensâra övgüsü geldi aklına:

"Siz gömleğimsiniz,

Ben sizden ayrılamam…"

İçine işledi bu kelimeler, bütün ruhunu, bütün benliğini dalga dalga sardı.

Sanki oradaydı Resûlullah. Ayakta duruyor ve sürekli bu sözleri tekrarlıyordu.

Abbâd anlamıştı ki, bu savaşın sorumlu­luğu, bütünüyle ensârın omuzlarındaydı ya da en azından öncelik onlarındı...

İşte bu düşüncelerle bir tepeciğe çıktı ve başladı seslenmeye:

"Ey ensâr topluluğu!

Kılıçlarınızın kınını parçalayın ve herkesten ayrılın..!!"

Onun bu çağrısına dört yüz ensâr icabet edin­ce, o, Ebû Dücâne ve Berâ b. Mâlik, onları ölüm bahçesine götürdüler. Müseylime ordu­su­nun çepeçevre kuşattığı ölüm bahçesine...

İşte orada, kendisine yakışır bir kahramanlıkla savaştı ve savaştı… Bir insan bir mü'min, bir ensârî olarak…

 

 


İşte o şerefli günde şehit düştü Abbâd. İşte akşam gördüğü rüya doğrulanmıştı…

Gökyüzünün kapılarının açıldığını ve sonra onu bürüyüp, tekrar kapandığını o bahçe du­varındaki gedikten içeri girinceye kadar gör­memiş miydi acaba?

Ve bizzat kendisi bu rüyayı tabir etmemiş miydi?

Önümüzdeki savaşta ruhum Rabbime yük­selecektir, dememiş miydi?

 

 


Rüyası, gerçek olmuş, yorumu doğru çık­mış­tı…

Hiç şüphe yok ki, göğün kapıları Abbâd'ın… Beraberinde Allah'ın nuru olan adamın ruhunu karşılamak için ardına kadar açılmıştı…