Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Süheyl B - İslami Bilgiler - Ondanur - 3. Sayfa

SÜHEYL b. AMR

Özgürlükten Şehâdete

Bedir savaşında Süheyl b. Amr esir dü­şün­ce, Hz. Ömer Resûlullah'a yaklaşmış ve şöyle de­mişti:

"Ey Allah'ın Resûlü! İzin ver Süheyl'in diş­le­rini sökeyim. Bir daha senin aleyhinde bu­lun­masın."

Resûlullah şöyle cevap vermişti:

"Asla ya Ömer..!

Senin dediğine müsaade edersem, peygam­ber bile olsam, Cenab-ı Hak da bana öyle mua­mele yapar."

Sonra Ömer'e yaklaştı:

"Ey Ömer..!

Sen onu bırak. Gün gelecek o seni sevindi­recek…"

 

Günler geçti...

Ve Resûlullah'ın verdiği haber doğrulandı.

Kureyş'in en büyük hatibi Süheyl b. Amr, İslâm'ın en gözde hatiplerinden birisi oldu.

Amansız bir müşrik iken, Allah korkusun­dan gözyaşlarına hâkim olamayan tövbekâr bir mü'­mine döndü.

Kureyş'in büyük bir önderi, büyük bir ko­mutanı, İslâm yolunun esaslı bir savaşçısı oldu. Hem de ölünceye dek cihad etmeye ken­disini adamış bir savaşçı. Umarız Allah geçmiş günahlarını affeder...

İşte böyle... O inatçı müşrik nerede, bu müt­taki mü'min şehid nerede..?!

İşte o, Süheyl b. Amr'dır.

 

 


Savaş meydanlarında korkusuzca at oyna­tan Kureyş'in ileri gelenlerinden biri... Ve yine Kureyş'in anlayış ve zekâ sahibi fikir babala­rın­dan biri...

İşte bu yüzden Kureyş, Hudeybiye sene­sinde Resûlullah'ı Mekke'ye girme kararından vazgeçirmek için elçi olarak onu göndermişti.

Hicretin altıncı yılının son günleriydi. Resû­lullah ashabıyla beraber Kâbe'yi ziyaret etmek maksadıyla yola çıkmıştı. Niyetleri umre yapmak­tı, savaş istemiyorlardı. Zaten savaş için ha­­­zırlıklı da değillerdi.

Kureyş, onların bu yolculuklarını öğren­miş­ti. Yollarını kapamak ve istikametlerini de­ğiştirmek için hemen tedbir aldılar.

Durum hayli kritikti. Gerginlik had safha­daydı. Resûlullah ashabına dedi ki:

"Allah'a yemin ederim ki, beni Allah'ın Ha­rem sahasına saygı içeren hangi bir plana davet ederlerse, elbette kabul ederim."

Bu arada Kureyş, Resûlullah'a elçi ve tem­silcilerini birbiri ardına göndermeye başlamıştı. Resûlullah, onların her birine savaş düşünme­diklerini, maksatlarının Kâbe'yi ziyaret etmek ve kutsal yerleri tazimde bulunmak olduğunu anlatmaya çalıştı.

Her bir elçisi geri döndüğünde, Kureyş on­dan daha çeneli, daha dilbazını gönderiyordu. Sonunda elçi olarak Urve b. Mes'ûd es-Sa­ka­fî'yi tayin ettiler. Zira o en kuvvetlileri ve en zekilerinden biriydi. Bu sefer Kureyş, Resû­lul­lah'ın geri dönmeye ikna olacağına ke­sin gözüyle bakıyorlardı. Ama umutları bu defa da suya düşmüştü. Çünkü Urve apar topar geri dönmüş ve Kureyş'e şu tavsiyede bulunmuştu:

"Ey cemaat! Ben Kayser, Kisra ve Necaşi divanlarını gördüm; nice hükümdarlarla karşı­laştım...

Vallahi, hiçbirinin kavminde, Muham­med'in ashabının ona gösterdiği hürmet ve itaati görme­dim.

Şunu kesin olarak gözlüyorum ki, onun çev­resinde öyle insanlar var ki, asla onun kı­lına bile dokundurtmazlar.

Bana kalırsa, kararınızı yeniden gözden ge­çirin."

 

İşte o zaman Kureyş, kesin olarak anladı ki, bu tarz engelleme çabalarının hiçbir faydası yoktur. Ve anlaşmaya karar verdiler. Bu önemli görev için de mizacı anlaşmaya en yat­kın bir lider seçtiler: Süheyl b. Amr…

 

 


Müslümanlar daha uzaktan Süheyl'i görür görmez Kureyş'in anlaşma ve uyuşma tema­yülüne girdiğini anladılar. Öyle ya Süheyl gön­derildiğine göre...

Nitekim Süheyl geldi, Resûlullah'ın önünde oturdu ve uzun uzadıya müzakereler yapıldı. Ama iş sonunda barış ile noktalandı.

Süheyl bu anlaşma müzakerelerinde, Kureyş adına çok şey koparmaya çalışmıştı. Hatta Re­sû­lullah da engin toleransı ile bu hu­susta ona bir hayli yardım etti. Anlaşmanın bir an önce sağlanması için elinden geleni yaptı.

 

 


Devir dönmüş, günler birbirini kovalamış ve nihayet hicretin sekizinci senesi gelmişti. Al­lah Resûlü mücahid ashabıyla beraber Mek­ke'nin fethine çıkmıştı. Kureyş daha önce Re­sû­lul­lah'la imzaladığı anlaşmayı tek taraflı olarak bozmuştu.

Evet… Muhacirler anavatanlarına dönüyor­lardı... Daha dün istemeyerek, zorla çıkarıl­dık­ları, hatta kovuldukları yurtlarına...

Dönüyorlardı. Bu sefer yanlarında ensâr vardı. Onları zor günlerinde bağırlarına ba­san, yurtlarını sığınak, evlerini barınak yapan, onları ken­dilerine tercih eden, her şeylerinden üstün tu­tan o ensâr...

Kelimenin tam anlamıyla İslâm dönü­yor­du... Dalga dalgaydı gökler, zafer sancak­larıy­la…

Ve işte Mekke'nin bütün kapıları açılıyordu.

Müşrikler buruktular, zillet içerisinde vahim bir endişeyi yaşıyorlardı.

Acaba şimdi akıbetleri nasıl olacaktı. Zira müs­­­lümanlara yapmadıkları şey kalmamıştı. Öl­dürmüşlerdi, yakmışlardı, işkence etmiş­lerdi, aç bırakmışlardı.

Fakat Resûlullah onları bu zillet, bu endişe ve bu belirsizliğin dayanılmaz baskısında uzun süre bırakmak istemedi. Çünkü o rahmet pey­gamberiydi.

Son derece yumuşak ve oldukça toleranslı bir yaklaşımla onlara yöneldi. Ses tonundan şef­kat ve merhamet damlıyordu:

"Ey Kureyş halkı!

Size ne yapacağımı umuyorsunuz?"

Bu sözlere, daha dün azılı bir İslâm düş­ma­nı olan Süheyl b. Amr cevap verdi:

"İyilik umuyoruz, sadece iyilik… Asil ve ke­rim bir kardeşten, asil ve kerim bir babanın oğ­lundan ne umulur?"

İşte o zaman Allah dostunun mübarek du­daklarından nurlu bir tebessüm yayıldı:

"Haydi gidin...!

Hepiniz serbestsiniz..!!"

Muzaffer ve hâkim bir Peygamberin ağzın­dan dökülen bu kelimeler, biraz olsun duygu ta­şıyan bir insanı utanç ve mahcubiyetten, hat­ta pişmanlıktan için için eritmeye yeterdi...

İşte o anda bu büyüklük, bu asalet, bu mer­hamet karşısında Süheyl b. Amr'ın bütün duyguları galeyana gelmiş ve âlemlerin Rabbi Allah'a teslim olmuş, İslâm'a girmişti.

Esasen onun söz konusu hâlet-i ruhiye içe­risinde İslâm'ı kabullenişi, yenik düşmüş ve is­ter istemez kaderine razı olmuş bir insanın zoraki bir şeye boyun eğmesi değildi.

Aksine onun Müslümanlığı -sonraki yaşan­tısında da kanıtladığı gibi-Muhammed (s.a.v.)'e ve onun temsil ettiği dinin yüceliğine yürekten bağlanmış bir insanın Müslümanlı­ğıydı.

 

 


Fetih günü müslüman olanlara "Tulekâ" (ser­best bırakılmışlar) adı verilmişti. Resûlul­lah'ın şir­kin bağlarından kurtarıp, İs­lâm'ın sınırsız hür­riyetine kavuşturduğu bahti­yarlar demekti bu. Çünkü o gün onlara şöyle buyurmuştu:

"Haydi gidin...!

Hepiniz serbestsiniz..!!"

Resûlullah'ın sonsuz hoşgörü ve merhame­tine mazhar olan bu insanların bir kısmı, kuv­vetli ihlâsları sayesinde bu serbestinin sınırla­rını çok geride bırakarak, fedakârlığın, kullu­ğun, temizliğin en yüce ufuklarına yükselmiş­lerdir. Ve de Peygamberin seçkin ashabı ara­sında ön saflarda yer almışlardır. İşte Süheyl b. Amr da bu bahtiyarlardan birisidir.

 

 


Şüphe yok, İslâm onu yeni bir kalıba dök­müştür.

Onun önceden var olan ama kararmış, pas tutmuş cevherini parlatmış, cilalamış, sonra da ona daha pek çok ilaveler yapmıştır. Ardın­dan da onu Hakk'ın, iyiliğin ve imanın hizme­tine sal­mıştır.

Onun vasıflarını şöyle anlatırlar:

"Hoşgörü, cömertlik...

Çok namaz, çok oruç, çok sadaka, çok Kur'ân okuma, Allah korkusuyla çok gözyaşı dökme…"

İşte Süheyl… İşte büyüklüğü…

Henüz Fetih günü müslüman olmasına rağ­men onun İslâm'a bağlılığı ve samimiyeti çok kimseden daha üstün bir seviyeye ulaş­mıştı. İs­lâm onu tam bir âbid, tam bir zahid, tam bir fedai ve tam bir mücahid yapmıştı.

Resûlullah rahmeti-i Rahman'a kavuştuğu sırada Süheyl, Mekke'de ikamet ediyordu. Re­sûlullah'ın vefat haberi Mekke'ye ulaşınca, ora­daki müslümanları da tıpkı Medine'de ol­du­ğu gibi bir şaşkınlık, bir kargaşa havası sarmıştı.

Medine müslümanlarını girdikleri şoktan Ebû Bekir (r.a.) kurtarmıştı. O zaman kesin ve kararlı bir tarzda demişti ki:

"Ey insanlar, her kim Muhammed'e tapı­yor­sa; bilsin ki, Muhammed ölmüştür.

Her kim Allah'a tapıyorsa, bilsin ki Allah bâ­kîdir, asla ölmez."

Gariptir ama Ebû Bekir'in Medine'de üst­len­diği önemli rolü Mekke'de Süheyl b. Amr üst­len­miştir.

Nitekim bu haber Mekke'ye ulaştığında bütün herkesi bir yerde toplamış ve münasip bir üslupla işin gerçeğini izah etmiştir. Demiş­tir ki:

"Şuna kesin olarak inanıyoruz ki, o, kendi­sine yüklenen emaneti hakkıyla yerine getir­meden ölmüş değildir. Öyleyse biz müslü­man­lara düşen, bundan sonra onun çiz­diği yolda, onun öğütlediği istikamette yaşan­tımızı devam ettirmektir. Saçımızı başımızı yolmanın bir anlamı yoktur…"

Süheyl'in bu olgun ve kararlı tavrı, Resû­lul­lah'ın vefat haberi Mekke'ye vardığında bazı kimselerin imanını neredeyse yok edecek büyük bir fitneyi bertaraf etmiştir.

İşte o gün, Resûlullah'ın verdiği haber her zamankinden daha açık olarak tahakkuk etmiş oldu. Nitekim Bedir günü Ömer'e dememiş miy­di?

"Sen onu bırak. Gün gelecek o seni sevindi­recek…"

İşte bugün o gündü. Gerçekten Süheyl'in bu olumlu tavrı ve kalplerdeki imanı yerli ye­rinde tutan bu konuşması, Hz. Ömer'e anlatıl­dığında hemen Resûlullah'ın uyarısını hatırla­mış, uzun uzun gülmüştür. Zira Ömer'in söküp parçalamak istediği dişler, işte böyle hizmet etmişti İslâm'a.

 

 


Süheyl, Fetih gününde İslâm'a girip imanın tadına varınca, kendi kendine şu sözü verdi:

"Şuna kesinlikle kararlıyım ki, müşriklerin ya­nındaki konumum neyse, müslümanların ya­­nında da aynısı olacak. Müşriklerin safında nelerimi feda etmişsem, müslümanların sa­fın­da da aynısını feda edeceğim. Bu şekilde geç­mişteki hâlim, kesintisiz sürüp gitmiş ola­cak.

Sözgelimi; müşriklerin safındayken, onların putlarının önünde uzun yıllar durmuşsam, şim­di de bir ve tek olan Allah'ın huzurunda uzun uzun durmalıyım."

İşte bu duygularla namaz kıldı… Kıldı… Kıldı...

Bu duygularla oruç tuttu… Tuttu… Tuttu...

Çok ibadet etti. Çok… Zevkle, tadına vara­rak... Bu ibadet ruhunu yüceltti. Öyle yakın­laştırdı ki Rabb'ine...

Mademki, dün İslâm'a karşı müşriklerle bir olmuş, savaş etmiş, düşmanlık yapmıştı, öy­leyse şimdi de İslâm ordusunun vazgeçilmez bir neferi olmalı, cesurca dövüşmeli, hak erle­riyle bir olup, Farisîlerin ateşini söndürmeliydi. Allah'ı bırakıp da ilâh edindikleri, köleleştir­dik­leri kimseleri içine atıp yaktıkları azgın ateşlerini... Hak erleriyle bir olup, Bizans'ın zul­mü­nün, zulmetinin hakkından gelmeliydi. Tev­hid ve takva öğretisini yaymalıydı bütün ci­ha­na...

İşte bu yüce gaye, bu yüce ideal için düştü Şam yollarına. İslâm için, İslâm ordusunda savaştı, durmaksızın savaştı…

İşte Yermuk savaşı…


İslâm ordusu, fevkalade zor, son derece kritik bir an yaşıyor...

Orada Süheyl de var. Sevinçten neredeyse uçacak. Bir fırsat yakalamış, kaçırılmaz bir fır­sat… Câhiliyedeyken, şirk içindeyken işlediği bü­tün hataları silip süpürmenin tam sırası işte... Savaşmak, dövüşmek, var gücüyle çar­pışmak, can pahasına vuruşmak...

Mekke'yi çok seviyordu. Hem de canından çok…

Buna rağmen müslümanlar Şam'da zafer ka­zandıktan sonra tekrar Mekke'ye dönmek istemedi. Bunun için şöyle derdi:

"Resûlullah'ın şu sözünü işittim:

"Sizden birinin bir saat Allah yolunda ol­ması, ömrü boyunca yaptığı işlerden daha ha­yırlıdır."

İşte bu yüzden ben, ölünceye dek Allah yolunun bir nöbetçisi olacağım... Ve Mekke'ye asla dönmeyeceğim…"

Gerçekten de sözünü tuttu Süheyl.

Kalan ömrünü bir murabıt olarak geçirdi. Nihayet onunda vadesi doldu ve ruhu Allah'ın rah­metine, Allah'ın rızasına uçup gitti... Se­vinç­le… Coşkuyla…