Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

EBÛ MUSA el-EŞ'ARÎ - Ondanur - 4. Sayfa

EBÛ MUSA el-EŞ'ARÎ

Ne Olursa Olsun, İhlâs…

Mü'minlerin emiri Ömer b. Hattâb onu Basra'ya vali olarak gönderdiğinde halkı top­ladı ve şöyle dedi:

"Mü'minlerin emiri Ömer, Rabbinizin kita­bını ve Peygamber'inizin sünnetini öğretmek ve yollarınızı temizlemek üzere beni size gön­derdi."

Halk, dehşet ve hayretten şaşmış kalmıştı. İnsanları bilgilendirmek, dinlerini onlara öğ­ret­mek… Bunlar bir yöneticinin görevlerinden bazıları olabilirdi; ama yolları temizlemek…?! Bu bir yöneticinin nasıl görevi olabilirdi?! Bu, halk için yeni, bilinmedik bir şeydi. İlgi ve hayretlerini çekiyordu.

Hz. Hasan'ın, hakkında "Basra'ya, halkı için ondan daha hayırlı bir kimse gelmedi." dediği bu vali kimdi?

 

 


O, künyesi Ebû Musa el-Eş'arî olan Abdul­lah b. Kays idi... Orada (Mekke'de) tevhide çağıran, Allah'a basiretle davet eden ve iyi ahlâkla emreden bir elçinin varlığını duyar duymaz memleketi ve vatanı olan Yemen'den ayrılarak Mekke'ye doğru yola koyulmuştu…

Mekke'de, Resûlullah (s.a.v.)'in huzurunda oturmuş ve hidâyeti, doğruyu bizzat ondan öğ­­renmişti...

Allah'ın kelimesini aldıktan sonra memle­ke­tine döndü. Sonra Resû­lullah (s.a.v.)'in Hay­ber'i fethinin bitiminde Medine'ye tekrar geldi…

Gelişi, Ca'fer b. Ebû Tâlib'in arkadaşlarıyla bir­likte Habeşistan'dan dö­nüşüne rastladı. Resû­lul­lah (s.a.v.) hepsine Hayber ganimetle­rinden pay verdi…

Ebû Musa bu kez yalnız gelmemişti. Bera­berinde İslâm'a davet ettiği Yemen halkından elli küsur adam ve iki kardeşi gelmişti. Onlar, Ebû Ruhm ve Ebû Bürde idi.

Resûlullah (s.a.v.) bu grubu ve hatta ka­vimlerinin hepsini "Eş'arîler" diye isimlendirdi.

Çoğu zaman onları ashabına örnek gösterir ve onlar için şöyle derdi:

"Eş'arîler bir gazaya çıktıklarında veya elle­rindeki yiyecekleri azaldığında yanlarında ne var ne yok hepsini bir kapta toplarlar ve onu eşit bir şekilde bölüşürler… Onlar bendendir. Ben de onlardanım."

 

 


O günden beri Ebû Musa, mü'minlerin ara­sındaki o daimî ve yüce yerini korudu… Onlar ki, Allah Resulü (s.a.v.)'in ashabı ve öğrenci­leri olmak, her asır ve devirde dünyaya İslâm'ı taşımak onlara takdir edilmişti.

 

 


Ebû Musa birçok yüce sıfatın tuhaf bir karı­şımıydı. O savaşa mecbur kaldığında çetin bir savaşçıydı. Barışçıl, olabildiğince uysal ve iyi huyluydu.

O, fakih, dirayetli ve zeki idi. En zor konu­larda dahi anlayışını doğru yönlendirmesini iyi bilirdi. Fetva ve kadılıkta zirvede idi. Onun için şöyle denildi:

"Bu ümmetin kadıları dörttür: Ömer, Ali, Ebû Musa ve Zeyd b. Sâbit."

Bununla beraber o, tertemiz bir fıtrat üzere idi…

Allah'ı adını anarak onu aldatan, ona mahkûm olurdu…

Mesuliyetlerine çok bağlıydı…

İnsanlara olan güveni çok büyüktü…

Eğer hayatından bir şiar seçecek olursak, şüphesiz şu söz olurdu:

"Ne olursa olsun, ihlâs…"

Cihad alanlarında el-Eş'arî, sorumluluklarını büyük bir şecaatle üstlenirdi. Bu yüzden Re­sûlullah (s.a.v.) onun hakkında şöyle de­miştir:

"Ebû Musa, savaşçıların efendisidir."

Kendinin bir savaşçı olduğunu bizlere gös­termek için hayatından şu kesiti göstererek şöyle der:

"Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte bir gazaya çıktık. O gazada ayaklarımız yara içinde kaldı. Benimde ayaklarım yara içinde kaldı. Tırnak­larım düştü. O derece ki, ayaklarımızı bez par­çalarıyla sardık…"

Onun iyiliği, temizliği, savaşta düşmana ce­sa­retle saldırmaktan onu alıkoymazdı.

Böyle bir ortamda o, olayları açıklıkla görür ve kesin bir kararlılıkla karar verirdi.

Müslümanlar İran topraklarını fethederler­ken el-Eş'arî de ordusuyla Asbahan halkına gel­­miş; onlarla cizye almak üzere anlamış­lar­dı.

Ancak onlar anlaşmalarında samimi değil­lerdi. Kalleşçe bir hücum için fırsat kolluyor­lar­dı.

Fakat Ebû Musa'nın, kendisine ihtiyaç du­yulduğu yerde kaybolmayan fıtratı, onların ni­yetlerini ve ne yapmak istediklerini ortaya çı­karıyordu. Hücuma kalktıkları zaman komutan gafil avlanmadı. Hemen orada onlara savaşla karşılık verdi ve gün yarılanmadan çok büyük bir zafer kazandı.

 

 


Müslümanları İran İmparatorluğu'na karşı giriştiği bütün savaşlarda Ebû Musa el-Eş'arî, çok büyük bir savaş deneyimi ve şerefli bir cihad ortaya koydu.

Özellikle "Tuster" savaşında, Hürmüzân or­dusuyla şehre sığınmış ve orada büyük bir kuv­vet yığmıştı. Ebû Musa, bu savaşın kahra­manıydı.

O gün Mü'minlerin emiri Ömer, başlarında Ammâr b. Yâsir, Berâ b. Mâlik, Enes b. Mâlik, Meczee b. el-Bekrî ve Seleme b. Recâ olduğu hâlde kalabalık bir askerle ona destek kuvvet göndermişti.

Derken iki ordu karşılaştı…

Ebû Musa komutasındaki İslâm ordusu ve Hürmüzân komutasındaki İran ordusu... Sa­vaş­ların en meşakkatlisi ve en şiddetlisinde kar­şı karşıya geldi…

İranlılar sağlam olan "Tuster" şehri içlerine doğru çekildiler.

Müslümanlar, şehri günlerce kuşattılar. Ta ki Ebû Musa aklını ve zekâsını kullanana kadar…

Şehrin kapısını bu görev için seçtiği öncü kuvvete açmak için bir İranlı casus ile birlikte iki yüz atlıyı gönderdi…

Kapılar henüz açılmıştı ki, öncü kuvvet ka­leye saldırdı. Ebû Musa da ordusuyla hücum edip onları perişan etti.

Ve birkaç saat içinde o korkunç korunağa hâkim oldu. İran komutanları teslim olmuştu. Ebû Musa onları Mü'minlerin emirinin görü­şüne sunmak üzere Medine'ye gönderdi.

 

 


Bununla beraber bu cesaret âbidesi sa­vaşçı, savaş meydanını terk eder etmez; ağla­yan, gözü yaşlı ve bir kuş kadar uysal bir ki­şi­ye dönüşürdü.

Kur'ân okuduğu zaman işitenin içini sar­sardı. Onun içindir ki, Resûlullah (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurmuştu:

"Ebû Musa'ya Davud oğullarının nefes bo­rusu verilmiştir."

Hz. Ömer her gördüğünde onu Kur'ân oku­maya davet eder ve şöyle derdi:

"Ey Ebû Musa! Bizleri Rabbimize şevklen­dir."

O, dine karşı koyan ve Allah'ın nurunu sön­dürmeye çalışan müşrik ordularına karşı giri­şilen savaşlardan başkasına iştirak etme­miştir.

Savaş, iki müslüman arasında ise, o zaman ondan kaçar ve o savaşta hiçbir rolü olmazdı.

Hz. Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlıkta ve bu sebeple müslümanların arasında sava­şın kıvılcımlanıp tutuştuğu o günde bu tavrı apaçıktı.

Olur ki, hayatının bu ayrıntısı, bizlere ha­yatının en meşhur tutumunu gösterir. O da Hz. Ali ile Muaviye arasında hakemlik yaptığı zamanki tutumudur.

Çoğu zaman bu olay, Ebû Musa'nın, kendi­sinin kandırılmasına dahi sebep olabilecek derecede iyi niyette ileri gittiğine dair bir delil­dir.

Ancak olay, kendisinde hata ve acelecilik olmasına rağmen bu sahâbînin büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Kişiliğinin yüceliğini, hakka ve insanlara olan inancının büyüklüğünü göstermektedir. Ebû Musa'nın hakem olayın­daki tutumu şöyle özetlenebilir:

O, müslümanların birbirlerini katlettiklerini ve her grubun bir imam ve yönetici için diret­tiğini görüyordu. Ayrıca savaşan gruplar ara­sındaki durumun gerginleştiğini, çözümün zorlaştığını, dolayısıyla bütün İslâm ümmetinin geleceğini uçurumun kenarına getirdiğini gö­rüyordu.

Deriz ki, onun görüşü, durumun vahameti bu sınıra varmışken, durumu tamamen değiş­tirmek ve yeniden başlamak diye özetlenebi­lir…

O günlerde süren iç savaş, yöneticinin kim olacağı konusunda anlaşamayan iki müslüman grup arasında idi. Durum yeniden Müslüman­lara havale edilip, onlar şûra yoluyla diledikleri halifeyi seçinceye kadar İmam Ali geçici olarak ve Muaviye hilafetten vazgeçsin.

Ebû Musa durumu böyle tartışmıştı. Çö­zümü de buydu. İmam Ali'ye doğru bir şekilde biat edilmişti, bu doğruydu.

Meşru bir hakkı yok etmek için çıkan gayri meşru bir ayaklanmayı amacına vardırmamak gerekirdi, bu da doğruydu. Ancak İmam Ali ile Muaviye ve Irak halkı ile Şam halkı arasındaki anlaşmazlık -Ebû Musa'nın görüşüne göre- yeni düşünce ve yeni çözümler gerektirecek aşa­maya gelmişti. Muaviye'nin isyanı artık salt bir isyan değildi. Şam halkının ayaklanması da salt bir ayaklanma değildi. Anlaşmazlığın tümü, gö­rüş ve seçim anlaşmazlığı olmaktan çık­mıştı.

Aksine bunların hepsi kanlı bir iç savaşa dö­nüşmüş ve her iki taraftan binlerce insan öl­müş­­tü. İslâm'ı ve müslümanları en kötü akı­bet­lerle tehdit etmeye de devam ediyordu.

Anlaşmazlık ve savaşın sebeplerini ortadan kaldırmak ve tarafları aralamak, Ebû Musa'nın görüşünde, kurtuluş yolundaki başlangıç nok­tasını temsil ediyordu.

İmam Ali, hakem ilkesini kabul ettiğinde kendi cephesini Abdullah b. Abbas ve ashabın­dan başka birinin temsil etmesini uygun görü­yordu. Fakat cemaati ve ordusu arasında bu­lunan görüş sahiplerinin büyük bir bölümü Ebû Musa el-Eş'arî'yi kabul etmesi için onu zorla­dılar.

Ebû Musa'yı seçme nedenleri, Hz. Ali ile Mu­a­­viye arasındaki anlaşmazlığa başından beri kesinlikle katılmamış olmasıydı. Hatta anlaşıp savaşa son vermeleri gerektiğinden ümidini kes­­tikten sonra iki taraftan da ilişiğini kes­miş­ti. Bu yüzden o hakem olmak için en uy­gunu idi.

Ebû Musa'nın ne dininde, ne ihlâsında, ne de sadakat ve doğruluğunda İmam'ın şüphesi yoktu. Ancak karşı tarafın niyetini anladı. On­la­rın hileye ne denli yatkın ve istekli oldukla­rını biliyordu.

Ebû Musa, fıkhına ve ilmine rağmen hile ve kandırmacadan nefret ederdi. İnsanlarla zekâsıyla değil; doğruluyla ilişki kurardı. Bundan dolayıdır ki, Ali, Ebû Musa'nın diğerlerine yenik düş­­mesinden ve hakem olayının tek tarafın tez­gâhı şekline dönüşerek, olayları daha da vahimleştirmesinden korkuyordu.

 

 


İki taraf arasında hakem olayı başladı…

Ebû Musa el-Eş'arî İmam Ali cephesini tem­sil ediyordu…

Amr b. Âs, Muaviye tarafını...

Gerçek şu ki, Amr b. Âs, hilafeti Muavi­ye'ye kazandırmak için keskin zekasına ve geniş hilesine güvendi.

Ebû Musa'nın teklifiyle iki adam -el-Eş'arî ve Amr- arasında toplantılar başladı. Teklif şuy­du: Abdullah b. Ömer'in aday gösterilmesi ve hatta müslümanların halifesi olarak ilan edilmesi... Çünkü Abdullah b. Ömer, sevgi, say­gı ve itibarca büyük çoğunluğa sahipti…

Amr b. Âs, bu yönde Ebû Musa'da büyük bir istek görerek, bunu fırsat olarak değerlen­dirdi.

Ebû Musa'nın teklifinin boyutunun artık tem­­­sil ettiği taraf -Ali- ile bir bağlantısı kal­mamıştı.

Bunun anlamı şuydu: Abdullah b. Ömer'i tek­lif ettiğine göre; hilafeti Resûlullah (s.a.v.)'in diğer ashabından birine de vermeye hazır demekti.

Böylece Amr, dehasıyla gayesine ulaşacağı geniş bir gedik buldu. Muaviye'yi teklif etti. Sonra oğlu Abdullah b. Amr'ı teklif etti. Onun Resûlullah (s.a.v.)'in ashabı arasında çok yüce bir mevkisi vardı.

Amr'ın dehası karşısında Ebû Musa'nın zekâsı kaybolmadı. Amr'ın aday ilkesini, konuş­manın ve hakem olayının temeli olarak aldığını görür görmez, dizginleri daha sağlıklı bir yöne çevirdi. Amr de halife seçiminin tüm müs­lü­manların bir hakkı olduğunu ve Allahu Te­âla'nın onların işlerini aralarında şûra kıldı­ğını, dolayısıyla seçme hakkının sadece onlara bırakılması gerektiğini ileri sürdü.

Amr'ın bu yüce ilkeyi Muaviye'nin yararına nasıl kullandığını göreceğiz…

Fakat ondan önce Ebû Musa ile Amr b. Âs arasındaki toplantının başında geçen tarihî ko­nuşmanın metnine kulak verelim. Ebû Hanîfe el-Dîneverî'nin "el-Ahbârü't-tıvâl" adlı kitabın­dan naklediyoruz:

Ebû Musa: "Ey Amr, içinde ümmetin salahı ve Allah'ın rızası olan işte var mısın?"

Amr: "Nedir o?"

Ebû Musa: "Abdullah b. Ömer'i halife seçe­lim. Şüphesiz o bu savaşa hiçbir şekilde gir­memiştir."

Amr: "Peki, Muaviye'ye ne olmuş?"

Ebû Musa: "Muaviye buna ne ehildir, ne de onu hak ediyor."

Amr: "Osman'ın zulmen katledildiğini bil­mez misin?"

Ebû Musa: "Elbette."

Amr: "Muaviye, Hz Osman'ın kanının veli­sidir. Bildiğin gibi evi Kureyşte'dir. Eğer halk, daha önce yapmadığı hâlde neden halifelik ken­disine verildi derlerse, bunda gerekçen var. Onlara dersin ki: Onu Osman'ın velisi bul­dum. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: "Kim zul­men öldürülürse muhakkak velisine bir sul­tan kıldık." (İsrâ, 33)

Bunun yanı sıra o, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in zevcesi Ümmü Habîbe'nin kardeşi ve onun asha­bındandır."

Ebû Musa:"Ey Amr, Allah'tan kork! Mua­viye'nin şerefinden bahsetme! Eğer hilafet şerefle hak edilecek olsaydı, Ebrehe b. Sabah, insanların en hak edeni olurdu. Çünkü o, yer­yüzünün doğu ve batısını alan Yemen kralları­nın evladıdır. Sonra Hz. Ali b. Ebû Tâlib'in ya­nında Muaviye'nin şerefi nedir ki?

Ama Muaviye, Osman'ın velisidir dersen; oğlu Amr b. Osman ondan daha çok Osman'ın velisidir.

Fakat beni dinlersen, Ömer b. Hattâb'ın oğlu Abdullah'ı yetkili kılmakla onun sünnetini ve adını ihya ederiz, derim."

Amr: "Fazilet sahibi, salih, ilk muhacirler­den ve sahâbî olan oğlum Abdullah'tan seni alıkoyan nedir?"

Ebû Musa: "Şüphesiz oğlun doğru adamdır. Ama sen onu bu savaşa iyice bulaştırdın. Hadi bu işi, iyinin oğlu iyiye, Abdullah b. Ömer'e verelim."

Amr: "Ey Ebû Musa! Bu iş ancak iki azı dişi olan birisine yarar. Birisiyle kendisi yer, diğe­riyle de yedirir."

Ebû Musa: "Yazıklar olsun sana ey Amr! Müslümanlar kılıçlarla, mızraklarla çarpıştıktan sonra bu işi bize isnad ettiler. Onları tekrar fitneye sürüklemeyelim."

Amr: "O hâlde ne diyorsun?"

Ebû Musa: "Diyorum ki, her iki adamı, Ali ve Muaviye'yi azledelim. Sonra müslümanlar arasında şûra yapalım. Onlar kendileri için is­te­diklerini seçsinler."

Amr: "Bu fikrini kabul ettim. Nefislerin sa­lâ­hı bundadır."

Bu konuşma, bu hakem olayını her zikret­tiğimizde Ebû Musa'nın alışageldiğimiz kişiliğini tamamen değiştiriyor. Şüphesiz Ebû Musa gaflette olmaktan tamamen uzaktı.

Aksine onun bu konuşmadaki zekâsı, zekâ ve dehâyla meşhur olan Amr b. Âs'tan daha hareketli idi.

Amr, Ebû Musa'ya Kureyş'teki asaleti ve Hz. Osman'ın kanının velisi olmasından dolayı Mua­viye'nin hilafetini kabul ettirmeye çalıştı­ğında, Ebû Musa'nın kesin, parlak ve kılıç ka­dar keskin cevabı geldi:

"Eğer hilafet şerefle hak edilecek olsaydı, Ebrehe b. Sabah, insanların en hak edeni olurdu. Çünkü o, yeryüzünün doğu ve batısını alan Yemen krallarının evladıdır.

Ama Muaviye, Osman'ın velisidir dersen; oğlu Amr b. Osman ondan daha çok Osman'ın velisidir."

Hakem olayı, bu konuşmadan sonra so­rum­­luluğunu sadece Amr b. Âs'ın kendisinin yükleneceği bir yola girdi.

Ebû Musa konuyu ümmete yöneltmekle ken­­di zimmetini, vicdanını berî kıldı. Ümmet sö­­zünü söylesin ve halifesini seçsin, dedi.

Amr, bu sözü uygun görerek kabul etti…

Fakat İslâm'ı ve müslümanları tehdit eden bir konuda Amr'ın bir felaket müjdecisi olacağı ve Muaviye'ye ne kadar sadakat getirmiş ise de hileye başvuracağı Ebû Musa'nın aklına gelmiyordu…

Anlaştıkları şeyi kendilerine haber vermek üzere döndüğünde Ebû Musa'yı İbn Abbas ikaz etmiş, Amr'ın hilelerine karşı uyarmış ve ona:

"Vallahi Amr'ın seni kandırmasından korku­yorum. Eğer bir şey üzerinde anlaşmaya var­dıysanız onu öne sür, senden önce o konuş­sun. Ondan sonra sen konuş."

Fakat Ebû Musa, durumu Amr'ın hile yap­mayacağı kadar büyük görüyordu. Bundan dolayı, anlaştıkları konuda Amr'ın dürüstlüğü hak­kında hiçbir zaman zan ve şüphe duymu­yordu.

Ertesi gün toplandılar… Hz. Ali cephesini tem­silen Ebû Musa, Muaviye cephesini temsi­len de Amr b. Âs…

Ebû Musa, Amr'ı konuşmaya davet etti. Amr ise imtina ederek ona: "Sen benden daha faziletli, hicret bakımından daha eski ve ben­den daha yaşlısın. Onun için önüne geçemem, dedi."

Ebû Musa yaklaştı ve her iki taraftan bek­leyen topluluğun karşısına gelerek, dedi ki:

"Ey insanlar! Bu ümmeti ülfetle bir araya getirecek ve durumu düzeltecek şeye baktık. İki adamı -Ali ve Muaviye'yi- azletmekten ve insanların arasında şûra yoluyla ehil birini seç­mekten başka bir şey görmedik.

İşte ben Ali ile Muaviye'yi azlet­tim… Durumunuzu kabul edin ve istediğinizi kendinize halife seçin."

Dün varılan anlaşma gereğince Ebû Musa'­nın Ali'yi azlettiği gibi Amr'ın da Muaviye'yi azlettiğini ilan etme sırası gelmişti.

Amr, minbere çıkarak şöyle dedi;

"Ey insanlar, Ebû Musa ne dedi duydunuz, arkadaşını azletti.

Onun azlettiği gibi ben de onun arkadaşını azlettim ve arkadaşım Muaviye'yi yerinde bı­raktım. Çünkü o Mü'minlerin emiri Osman'ın velisi ve kan taliplisidir, hem de bu makama ehil birisidir."

Ebû Musa bu sürprize dayanamadı. Hiddet ve intikam dolu kelimeleriyle Amr'ı tokatladı.

Yeniden uzletine döndü… Adımlarını Mek­ke'ye doğru hızlandırdı. Ömründen geri kalan günlerini Beytü'l-Harâm'ın civarında geçirmek üzere...

Ebû Musa, Resûlullah (s.a.v.)'in, halifeleri­nin ve ashabının güven ve sevgisine sahipti…

Hz. Peygamber (s.a.v.) onu Muâz b. Cebel ile birlikte Yemen'e gönderdi...

Resûlullah (s.a.v.)'in vefatından sonra İs­lâm ordularının İran ve Bizanslılara karşı giriş­tiği büyük cihadda üzerine düşeni yapmak üzere Medine'ye döndü…

Hz. Ömer (r.a.) devrinde de Mü'minlerin emi­ri onu Basra'ya vali yaptı…

Halife Osman (r.a.) da onu Kûfe'ye vali yaptı…

 

Ezber, anlama ve amel yönünden Kur'ân ehlindendi…

Kur'ân hakkındaki ışık saçan sözlerinden bazıları şunlardır:

"Siz Kur'ân'a tâbi olun..!

Kur'ân'ın size tabi olmasını beklemeyin..!"

İbadet ehlindendi… İbadete devam ederdi…

Nefesleri kesen o şiddetli sıcak günlerde, Ebû Musa'nın oruçlu olmak için iştiyakla dav­randığını görürsün. Şöyle derdi:

"Umulur ki, öğle sıcağının susuzluğu, bizi kıyamet gününde kandırır."

 

 


Ve rutubetli bir günde eceli geldi.

Yüzünü, Allah'ın rahmetini ve sevabını uman birinin gülümsemesi kapladı.

Mü'min hayatı boyunca tekrarladığı keli­me­leri, dili şu anda, göç anında tekrarlamaya baş­la­dı: "Allahım! Selâm sensin!.. Selâm sen­den­dir..!"