Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla - Peynamazi - 5. Sayfa

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla...

 

BİRİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ

 

Kullarına namazı farz kılan, onu en güzel şekilde yerine getirmelerini emreden, kurtuluş ve felâhı namazda hu­şûlu olmaya bağlayan, namazı iman ile küfür arasında ayırıcı kriter ve insanı kötülüklerden alıko­yan bir güç yapan Allah’a hamdolsun.

Salât ve selâm, Allahu Teâlâ’nın, “İnsanlara, kendile­rine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.”[1] sözüne muhatap olan ve bu görevi gereğince yerine getiren Peygamberimiz Mu­hammed’in üzerine olsun. Onun söz ve eylem olarak in­sanlara açıkladığı en önemli şey, namazdır. Bir gün min­berde namaz kılmış, kıyam ve rükûsunu da orada yap­mış­tır. Namazdan sonra insanlara dönerek:

“Bunu, bana uyasınız ve benim namazımı öğrenesiniz di­ye yaptım.”[2]  demiştir.

Namaz eyleminde kendisine uymamızı farz kılarak, şöyle buyurmuştur:

“Benim namazı nasıl kıldığımı görüyorsanız, siz de öyle kılın.”[3]

Allah’ın, namazı onun gibi kılanları cennete koyaca­ğına dair vaadinin olduğunu söyleyerek, onları şöyle müj­dele­miştir:

“Allah, beş vakit namazı farz kılmıştır. Her kim bunlar için güzelce abdest alır, onları vaktinde kılar, rükû, secde ve huşûsunu tam olarak yerine getirirse, Allah’ın onu bağışla­yacağına dair sözü vardır. Bunları bu şekilde yerine getir­meyene ise, Allah’ın verilmiş sözü yoktur; dilerse bağışlar, dilerse azap eder.”[4]

Yine salât ve selâm, onun takvalı ve seçkin aile ve sahâ­bîlerinin üzerine olsun! Onlar bizlere, onun (s.a.v.) iba­det­lerini, namazını, sözlerini ve işlerini hem aktardılar, hem de yalnızca onun bu ibadet, söz ve işlerini kendilerine model ve yol edindiler.

Ayrıca kıyamet gününe kadar onları örnek alan ve onla­rın yolunu izleyenlere de salât ve selâm olsun.

Merhum Hafız Münzirî’nin “et-Terğîb ve’t-terhîb” isimli kitabının namaz bölümünü okuyup bitirdiğim ve bazı selefî kardeşlerimize de bunu ders olarak okuttuğum zaman -ki bu dört yıl sürmüştü- şu gerçeği çok net olarak gördük: Namazın, İslâm’da çok önemli bir yeri ve kıymeti vardır. Onu güzelce yerine getirenlere ecir, mükâfat ve fazilet ve­rilmekte, bu ecir ve fazilet, kişinin namazının, Hz. Pey­gam­ber’in namazına olan yakınlık ve uzaklığıyla doğru oran­tılı olarak artıp eksilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) buna şu hadisiyle işaret etmiştir:

“Kul namazını kılar. Bazen bu kıldığı namazdan ona on­­­da bir, dokuzda bir, sekizde bir, yedide bir, altıda bir, beş­te bir, dörtte bir, üçte bir veya yarı namaz sevabı yazı­lır.”[5]

Buradan hareketle, kardeşlerime, Hz. Peygamber’in na­­ma­zını bütün ayrıntılarıyla, vacipleriyle, âdâbıyla, hare­ket­leriyle, dua ve zikirleriyle öğrenmedikçe ve bunu amelî ola­rak uygulamadıkça, namazı gereğince veya buna yakın bir sûrette yerine getirmemizin mümkün olmadığını tem­bih­ledim. İşte o zaman, namazımızın bizi kötülüklerden alı­koy­masını ve onun için vaad edilen ecir ve mükâfata ulaş­ma­yı ümit edebiliriz.

Ancak insanların çoğunun hatta belirli bir fıkhî ekole bağlı olmaları sebebiyle birçok âlimin bu namazı ayrıntıla­rıyla öğrenmeleri mümkün olmamaktadır. Sünnet-i Seniy­yeyi toplamak ve anlamakla meşgul olan herkes bilir ki, bir mezhepte bulunan sün­netler, bir başkasında bulun­ma­ya­biliyor. Yine bu mezheplerin hepsinde Hz. Peygam­ber’e nis­pet edilmesi doğru olmayan sözler ve fiiller de var­dır. Bu gibi şeyler, daha çok son dönem âlimlerin kitapla­rında bulu­­nur.[6]

Çoğu zaman da onların bunları kesin ifadelerle Ra­sû­lullah’a isnat ettiklerini yahut dayandırdıklarını görüyoruz.[7] Bundan dolayı hadis âlimleri -Allah onları hayırla mükâfatlandırsın- meşhur bazı kitaplara, içindeki hadislerin sahih, zayıf veya uydurma olma durumlarını belirten tahriç kitapları kaleme almışlar­dır. Şeyh Abdülkadir b. Muhammed el-Kureşî el-Hanefî’nin “el-İnâye bi-ma’rifeti ahâdîsi’l-Hidâye” ve “et-Turuk ve’l-vesâil fî tahrîc-i ahâdîsi Hulâsati’d-delâil” kitapları, Hafız Zeylaî’nin “Nasbu’r-râye li-ahâdîsi’l-Hidâye” ve İbn Hacer el-Askalanî­’nin, bunun muhtasarı olan “ed-Dirâye”si ile “et-Telhîsu’l-ha­­bîr fî tahrîci ahâdîsi’r-râfiîyyi’l-kebîr” kitabı, bu tahriç kitap­larından bazılarıdır. Bu kitapların hepsini saymak sözü u­zatır.

Diyorum ki: Bu namazı ayrıntılı olarak öğrenmek birçok in­san için mümkün olmadığından ve ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nasıl namaz kıldığını öğrenmelerini ve böylelikle onun hidâye­tine uymalarını sağlamak amacıyla bu kitabı ka­leme aldım. Allah Teâlâ’dan, Peygamberinin diliyle vaad etmiş olduğu şu mükâfata ulaşmayı diliyorum: “Kim bir hidâ­yete çağırırsa, o kimseye, ona tâbi olanların ecri ka­dar ecir verilir. Onların ecirlerinden de bir şey ek­siltilmez…” Bu ha­disi Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. Hadis ayrıca “el-Ahâdîsu’s-sahîha”da tahriç edil­miştir (Hadis no: 863).


 



[1]    Nahl, 44.

[2]   Buhârî, Müslim. Hadis “Kıyam” bölü­mün­de tam olarak gelecektir. [Buhârî, Cuma 25 (40), c.2, s.880; Müslim, Mesâcid 44, (544), c.3, s.1600; Ebû Dâvud, Salât 214, 215, (1080), c.4, s.175; Nesâî, Mesâcid 45, (739), c.2, s.444-445. Mütercim]

[3]    Buhârî, Müslim ve Ahmed.

[Buhârî, Ezan 18 (28), c.2, s.674. Mütercim]

Hadis, “İrvâu’l-ğalîl”de tahriç edilmiştir. (Hadis no: 213)

[4]   Ben diyorum ki: Bu sahih bir hadistir. Birçok hadis imamı, bu hadisi sahih kabul etmiştir. Ben onu, “Sahihu Ebî Davud” kitabımda (451, 1276) tahriç ettim.

[Muvatta, Salâtu'l-Leyl 3, (14), c.1, s.157; Ebû Dâvud, Salât 9, (425), c.,2 s.166; Nesâî, Salât 6, (460), c.2, s.291; İbn Mâce, İkametü's-salât 194 (1401), c.4, s.212-213. Mütercim]

[5]    Hadis sahihtir. İbnü’l-Mübarek onu “Zühd”de (10/21/1-2) ve Ebû Dav­ud ile Nesâî de sahih bir senedle rivâyet etmişlerdir. Ben onu adı geçen “Sahih”te tahriç ettim (Hadis no: 761).

[Ebû Dâvud, Salât (796), c.3, s.239. Mütercim]

[6]    Ebü’l-Hasenât el-Leknevî, “en-Nâfiu’l-kebîr limen yutâli’u’l-Câmie’s-sa­ğîr” kitabında Hanefî fıkıh kitaplarının mertebelerini açıklayıp, bun­ların hangilerine itimat edilip, hangilerine edilemeyeceğini belirttikten son­ra şöyle diyor (s.122-123): “Hanefîlerin fıkıh kitaplarının bu şekilde mertebelendirilmesi, içerdikleri fıkhî meselelere göre olup; barın­dır­dıkları nebevî hadislere göre değildir. Çünkü büyük fakihlerin da­yan­dığı nice güvenilir kaynağın içeriği, uydurma hadislerle doludur. Özel­likle de fetva kitapları… Titiz araştırmalarımız sonunda bu ki­tapların ya­zarlarının, kemâle ermiş insanlar olsalar da hadis naklinde gevşek davrandıklarını gördük.”

Ben diyorum ki: Bu kitapların bazılarında yer alan uydurma hatta bâtıl hadislerden biri de şudur: “Kim ramazanın son cumasında kaza na­ma­zı kılarsa, bu onun yetmiş yıl boyunca kılmadığı bütün namazlar için bir telafi olur.” Leknevî, bu hadisi “el-Âsâr el-merfûa fi’l-ahbâri’l-mevdûa”da naklettikten sonra şöyle demektedir (s. 315):

“Aliyyu’l-Kâri “el-Mevduat es-suğrâ” ve “el-Kübrâ” adlı kitaplarında şöy­­­le diyor: Bu, kesinlikle bâtıl bir hadistir. Çünkü icmaya aykırıdır. Ayrıca hiçbir ibadet, yıllarca terk edilen ibadetlerin yerini tutmaz. Kaldı ki, bu konuda “en-Nihaye” yazarının ve diğer “Hidaye” şârihlerinin na­ki­lle­rine de itibar edilemez. Çünkü onlar, kendileri muhaddis olma­dıkları gibi, tahriç kitaplarına da dayanmamışlardır.”

Şevkânî bu hadisi “el-Fevâidu’l-mecmûa fi’l-ahâdîsi’l-mevdûa”da ben­zer ifadelerle naklederek şöyle demektedir: “Bu, şüphe yok ki, uy­durma bir hadistir. Uydurma hadisleri biraraya getiren kitaplarda bu­nu bulamadım. Fakat bu asırda San’a şehrinde bazı fakihler ara­sında meşhur olmuştur. Çoğu da bunu yapmıştır. Bunun kim tara­fından uydurulduğunu bilmiyorum. Allah yalancıların yüzünü kara çı­ka­rsın.” (s. 54).

el-Leknevî sözüne şöyle devam ediyor:

“Çeşitli zikir ve ibadet kitaplarında farklı lafızlarla yer alan bu hadisin uy­durma olduğunu aklî ve naklî delillerle ispat etmek için, “Red’u’l-ihvan an muhdesâti âhiri cum’ati ramazan” isminde bir risale kaleme aldım. Ona zihinleri canlı tutan, kulakların dinlemekten haz duyacağı faydalı bilgiler koydum. Bu, alanında gerçekten kıymetli ve nefis bir ri­saledir.”

Ben diyorum ki: Bu tür bâtıl hadislerin fıkıh kitaplarında bulunması, bu kitaplarda bulunup da güvenilir hadis kaynaklarına nisbet edil­meyen diğer hadislere olan güveni de sarsmaktadır. Aliyyu’l-Kâri’nin sözünde bu mânaya da işaret vardır. Müslümanın, hadisleri hadis uz­man­larından alması gerekir. Atasözünde: “Mekke halkı Mekke’nin vadilerini daha iyi bilir” ve “Ev sahibi evde ne olduğunu daha iyi bilir.” de­­nilmiştir.

[7]    İmam Nevevî “el-Mecmû’u şerhu’l-Mühezzeb” (1/60)'de özetle şöyle di­yor: “Uzman hadis âlimleri ve başka âlimler şöyle demişlerdir: “Ha­dis zayıf olduğu zaman onu rivâyet ederken: “Resûlullah (s.a.v.) şöyle de­di, yaptı, emretti veya yasakladı gibi kesinlik ifade eden kipler kulla­nıl­maz. Bunların yerine “Ondan nakledildi, rivâyet edildi, rivâyet edi­lir” gibi kesinlik ifade etmeyen/ihtimalli kipler kullanılır. Şöyle de­miş­lerdir: “Kesin ifadeler, sahih ve hasen hadisler için; ihtimal ta­şıyan diğer ifadeler ise bu ikisinin dışında kalan hadisler için kullanılır. Kesinlik ta­şıyan ifadeler, hadisin sahih olmasını gerektirir. Bu yüzden sahih ha­dis­ler dışında kullanılmamalıdır. Aksi takdirde insan, Pey­gam­­ber’e (s.a.v.), söylemediği bir sözü isnad etmiş olur. Hadis otoriteleri dı­şın­da, yazar ve pek çok ilim adamı ve fakih bu âdâbı ihlal etmiştir. Bu kö­tü bir ihmalkârlıktır. Çoğu kez sahih hadisler için “ondan rivâyet e­dil­di” gibi ifadeler; zayıf hadisler için de “dedi” ve “falan rivâyet etti” gi­bi ifadeler kullanmaktadırlar. Bu da, doğrudan sapmadır.