Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla - Peynamazi - 5. Sayfa
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla...
BİRİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ
Kullarına namazı farz kılan, onu en güzel şekilde yerine getirmelerini emreden, kurtuluş ve felâhı namazda huşûlu olmaya bağlayan, namazı iman ile küfür arasında ayırıcı kriter ve insanı kötülüklerden alıkoyan bir güç yapan Allah’a hamdolsun.
Salât ve selâm, Allahu Teâlâ’nın, “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.”[1] sözüne muhatap olan ve bu görevi gereğince yerine getiren Peygamberimiz Muhammed’in üzerine olsun. Onun söz ve eylem olarak insanlara açıkladığı en önemli şey, namazdır. Bir gün minberde namaz kılmış, kıyam ve rükûsunu da orada yapmıştır. Namazdan sonra insanlara dönerek:
“Bunu, bana uyasınız ve benim namazımı öğrenesiniz diye yaptım.”[2] demiştir.
Namaz eyleminde kendisine uymamızı farz kılarak, şöyle buyurmuştur:
“Benim namazı nasıl kıldığımı görüyorsanız, siz de öyle kılın.”[3]
Allah’ın, namazı onun gibi kılanları cennete koyacağına dair vaadinin olduğunu söyleyerek, onları şöyle müjdelemiştir:
“Allah, beş vakit namazı farz kılmıştır. Her kim bunlar için güzelce abdest alır, onları vaktinde kılar, rükû, secde ve huşûsunu tam olarak yerine getirirse, Allah’ın onu bağışlayacağına dair sözü vardır. Bunları bu şekilde yerine getirmeyene ise, Allah’ın verilmiş sözü yoktur; dilerse bağışlar, dilerse azap eder.”[4]
Yine salât ve selâm, onun takvalı ve seçkin aile ve sahâbîlerinin üzerine olsun! Onlar bizlere, onun (s.a.v.) ibadetlerini, namazını, sözlerini ve işlerini hem aktardılar, hem de yalnızca onun bu ibadet, söz ve işlerini kendilerine model ve yol edindiler.
Ayrıca kıyamet gününe kadar onları örnek alan ve onların yolunu izleyenlere de salât ve selâm olsun.
Merhum Hafız Münzirî’nin “et-Terğîb ve’t-terhîb” isimli kitabının namaz bölümünü okuyup bitirdiğim ve bazı selefî kardeşlerimize de bunu ders olarak okuttuğum zaman -ki bu dört yıl sürmüştü- şu gerçeği çok net olarak gördük: Namazın, İslâm’da çok önemli bir yeri ve kıymeti vardır. Onu güzelce yerine getirenlere ecir, mükâfat ve fazilet verilmekte, bu ecir ve fazilet, kişinin namazının, Hz. Peygamber’in namazına olan yakınlık ve uzaklığıyla doğru orantılı olarak artıp eksilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) buna şu hadisiyle işaret etmiştir:
“Kul namazını kılar. Bazen bu kıldığı namazdan ona onda bir, dokuzda bir, sekizde bir, yedide bir, altıda bir, beşte bir, dörtte bir, üçte bir veya yarı namaz sevabı yazılır.”[5]
Buradan hareketle, kardeşlerime, Hz. Peygamber’in namazını bütün ayrıntılarıyla, vacipleriyle, âdâbıyla, hareketleriyle, dua ve zikirleriyle öğrenmedikçe ve bunu amelî olarak uygulamadıkça, namazı gereğince veya buna yakın bir sûrette yerine getirmemizin mümkün olmadığını tembihledim. İşte o zaman, namazımızın bizi kötülüklerden alıkoymasını ve onun için vaad edilen ecir ve mükâfata ulaşmayı ümit edebiliriz.
Ancak insanların çoğunun hatta belirli bir fıkhî ekole bağlı olmaları sebebiyle birçok âlimin bu namazı ayrıntılarıyla öğrenmeleri mümkün olmamaktadır. Sünnet-i Seniyyeyi toplamak ve anlamakla meşgul olan herkes bilir ki, bir mezhepte bulunan sünnetler, bir başkasında bulunmayabiliyor. Yine bu mezheplerin hepsinde Hz. Peygamber’e nispet edilmesi doğru olmayan sözler ve fiiller de vardır. Bu gibi şeyler, daha çok son dönem âlimlerin kitaplarında bulunur.[6]
Çoğu zaman da onların bunları kesin ifadelerle Rasûlullah’a isnat ettiklerini yahut dayandırdıklarını görüyoruz.[7] Bundan dolayı hadis âlimleri -Allah onları hayırla mükâfatlandırsın- meşhur bazı kitaplara, içindeki hadislerin sahih, zayıf veya uydurma olma durumlarını belirten tahriç kitapları kaleme almışlardır. Şeyh Abdülkadir b. Muhammed el-Kureşî el-Hanefî’nin “el-İnâye bi-ma’rifeti ahâdîsi’l-Hidâye” ve “et-Turuk ve’l-vesâil fî tahrîc-i ahâdîsi Hulâsati’d-delâil” kitapları, Hafız Zeylaî’nin “Nasbu’r-râye li-ahâdîsi’l-Hidâye” ve İbn Hacer el-Askalanî’nin, bunun muhtasarı olan “ed-Dirâye”si ile “et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ahâdîsi’r-râfiîyyi’l-kebîr” kitabı, bu tahriç kitaplarından bazılarıdır. Bu kitapların hepsini saymak sözü uzatır.
Diyorum ki: Bu namazı ayrıntılı olarak öğrenmek birçok insan için mümkün olmadığından ve ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nasıl namaz kıldığını öğrenmelerini ve böylelikle onun hidâyetine uymalarını sağlamak amacıyla bu kitabı kaleme aldım. Allah Teâlâ’dan, Peygamberinin diliyle vaad etmiş olduğu şu mükâfata ulaşmayı diliyorum: “Kim bir hidâyete çağırırsa, o kimseye, ona tâbi olanların ecri kadar ecir verilir. Onların ecirlerinden de bir şey eksiltilmez…” Bu hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. Hadis ayrıca “el-Ahâdîsu’s-sahîha”da tahriç edilmiştir (Hadis no: 863).
[1] Nahl, 44.
[2] Buhârî, Müslim. Hadis “Kıyam” bölümünde tam olarak gelecektir. [Buhârî, Cuma 25 (40), c.2, s.880; Müslim, Mesâcid 44, (544), c.3, s.1600; Ebû Dâvud, Salât 214, 215, (1080), c.4, s.175; Nesâî, Mesâcid 45, (739), c.2, s.444-445. Mütercim]
[3] Buhârî, Müslim ve Ahmed.
[Buhârî, Ezan 18 (28), c.2, s.674. Mütercim]
Hadis, “İrvâu’l-ğalîl”de tahriç edilmiştir. (Hadis no: 213)
[4] Ben diyorum ki: Bu sahih bir hadistir. Birçok hadis imamı, bu hadisi sahih kabul etmiştir. Ben onu, “Sahihu Ebî Davud” kitabımda (451, 1276) tahriç ettim.
[Muvatta, Salâtu'l-Leyl 3, (14), c.1, s.157; Ebû Dâvud, Salât 9, (425), c.,2 s.166; Nesâî, Salât 6, (460), c.2, s.291; İbn Mâce, İkametü's-salât 194 (1401), c.4, s.212-213. Mütercim]
[5] Hadis sahihtir. İbnü’l-Mübarek onu “Zühd”de (10/21/1-2) ve Ebû Davud ile Nesâî de sahih bir senedle rivâyet etmişlerdir. Ben onu adı geçen “Sahih”te tahriç ettim (Hadis no: 761).
[Ebû Dâvud, Salât (796), c.3, s.239. Mütercim]
[6] Ebü’l-Hasenât el-Leknevî, “en-Nâfiu’l-kebîr limen yutâli’u’l-Câmie’s-sağîr” kitabında Hanefî fıkıh kitaplarının mertebelerini açıklayıp, bunların hangilerine itimat edilip, hangilerine edilemeyeceğini belirttikten sonra şöyle diyor (s.122-123): “Hanefîlerin fıkıh kitaplarının bu şekilde mertebelendirilmesi, içerdikleri fıkhî meselelere göre olup; barındırdıkları nebevî hadislere göre değildir. Çünkü büyük fakihlerin dayandığı nice güvenilir kaynağın içeriği, uydurma hadislerle doludur. Özellikle de fetva kitapları… Titiz araştırmalarımız sonunda bu kitapların yazarlarının, kemâle ermiş insanlar olsalar da hadis naklinde gevşek davrandıklarını gördük.”
Ben diyorum ki: Bu kitapların bazılarında yer alan uydurma hatta bâtıl hadislerden biri de şudur: “Kim ramazanın son cumasında kaza namazı kılarsa, bu onun yetmiş yıl boyunca kılmadığı bütün namazlar için bir telafi olur.” Leknevî, bu hadisi “el-Âsâr el-merfûa fi’l-ahbâri’l-mevdûa”da naklettikten sonra şöyle demektedir (s. 315):
“Aliyyu’l-Kâri “el-Mevduat es-suğrâ” ve “el-Kübrâ” adlı kitaplarında şöyle diyor: Bu, kesinlikle bâtıl bir hadistir. Çünkü icmaya aykırıdır. Ayrıca hiçbir ibadet, yıllarca terk edilen ibadetlerin yerini tutmaz. Kaldı ki, bu konuda “en-Nihaye” yazarının ve diğer “Hidaye” şârihlerinin nakillerine de itibar edilemez. Çünkü onlar, kendileri muhaddis olmadıkları gibi, tahriç kitaplarına da dayanmamışlardır.”
Şevkânî bu hadisi “el-Fevâidu’l-mecmûa fi’l-ahâdîsi’l-mevdûa”da benzer ifadelerle naklederek şöyle demektedir: “Bu, şüphe yok ki, uydurma bir hadistir. Uydurma hadisleri biraraya getiren kitaplarda bunu bulamadım. Fakat bu asırda San’a şehrinde bazı fakihler arasında meşhur olmuştur. Çoğu da bunu yapmıştır. Bunun kim tarafından uydurulduğunu bilmiyorum. Allah yalancıların yüzünü kara çıkarsın.” (s. 54).
el-Leknevî sözüne şöyle devam ediyor:
“Çeşitli zikir ve ibadet kitaplarında farklı lafızlarla yer alan bu hadisin uydurma olduğunu aklî ve naklî delillerle ispat etmek için, “Red’u’l-ihvan an muhdesâti âhiri cum’ati ramazan” isminde bir risale kaleme aldım. Ona zihinleri canlı tutan, kulakların dinlemekten haz duyacağı faydalı bilgiler koydum. Bu, alanında gerçekten kıymetli ve nefis bir risaledir.”
Ben diyorum ki: Bu tür bâtıl hadislerin fıkıh kitaplarında bulunması, bu kitaplarda bulunup da güvenilir hadis kaynaklarına nisbet edilmeyen diğer hadislere olan güveni de sarsmaktadır. Aliyyu’l-Kâri’nin sözünde bu mânaya da işaret vardır. Müslümanın, hadisleri hadis uzmanlarından alması gerekir. Atasözünde: “Mekke halkı Mekke’nin vadilerini daha iyi bilir” ve “Ev sahibi evde ne olduğunu daha iyi bilir.” denilmiştir.
[7] İmam Nevevî “el-Mecmû’u şerhu’l-Mühezzeb” (1/60)'de özetle şöyle diyor: “Uzman hadis âlimleri ve başka âlimler şöyle demişlerdir: “Hadis zayıf olduğu zaman onu rivâyet ederken: “Resûlullah (s.a.v.) şöyle dedi, yaptı, emretti veya yasakladı gibi kesinlik ifade eden kipler kullanılmaz. Bunların yerine “Ondan nakledildi, rivâyet edildi, rivâyet edilir” gibi kesinlik ifade etmeyen/ihtimalli kipler kullanılır. Şöyle demişlerdir: “Kesin ifadeler, sahih ve hasen hadisler için; ihtimal taşıyan diğer ifadeler ise bu ikisinin dışında kalan hadisler için kullanılır. Kesinlik taşıyan ifadeler, hadisin sahih olmasını gerektirir. Bu yüzden sahih hadisler dışında kullanılmamalıdır. Aksi takdirde insan, Peygamber’e (s.a.v.), söylemediği bir sözü isnad etmiş olur. Hadis otoriteleri dışında, yazar ve pek çok ilim adamı ve fakih bu âdâbı ihlal etmiştir. Bu kötü bir ihmalkârlıktır. Çoğu kez sahih hadisler için “ondan rivâyet edildi” gibi ifadeler; zayıf hadisler için de “dedi” ve “falan rivâyet etti” gibi ifadeler kullanmaktadırlar. Bu da, doğrudan sapmadır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi