Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasan ağa elinde sigarası,başında şapka kanunuyla tanıştığı - Roman - Cilesk

Çilekeş Müslümanlar

“Roman”

BEKA YAYINLARI

Roman

Çilekeş Müslümanlar

Durali Yılmaz

Yayına Hazırlayan

Osman Arpaçukuru

Kapak Tasarım

Ahmet Mayalı

Baskı

Kilim Matbaası

Şubat  2005

BEKA YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 – 512 45 43

Cağaloğlu – İstanbul

DURALİ YILMAZ

Çilekeş Müslümanlar

“roman”

 BEKA

 

¡Ç¡NDEK¡LER

 

İlksöz / 7

Birinci Bölüm

ÖLÜMSÜZLÜĞE UYANIŞ

Arayış / 11

Türkistan’dan Bir Kır Çiçeği / 21

Bir Acı Haber / 25

Yeni Bir Hayata Uyanış / 27

O’nun Huzurunda / 28

En Büyük İmtihan / 38

Büyük Müjde ve Ebediyete Uyanış / 46

Bir Başka İman Abidesi / 50

Tesellilerin En Büyüğü / 57

Sabır ve Ruhsat / 61

Mekke’nin Gözdesi / 73

Kabe’de Namaz / 78

Daralan Zulüm Çemberi / 89

Ötelerin Ötesinden Haber / 93

Devlet ve Hicret / 103

Peygamber Mescidi / 115

Bilal Evleniyor / 119

İkinci Bölüm

DEVLETE YÜRÜYÜŞ

Devlet / 123

Mus’ab Şehitler Kervanının En Önünde / 130

Gerçeği Arayan Adam / 139

Çile ve Sevgiliye Kavuşma / 146

Küfrün Son Çırpınışı /156

İnsanlar İslam’a Koşuyorlar / 166

Ammar’a Lanet Edene Allah Lanet Eder / 171

Kabe’nin Damında Bilal / 177

Habbab ve Ammar’ın Sevinci / 182

İslam Ordusunun Bizans’a Yürüyüşü / 185

En Büyük Matem ve Sonrası / 188

Ammar Yemen’de / 194

Halife’ye Kim Vekalet Edebilir? / 200

Bilal Mescid-i Aksa’nın Damında / 203

Ammar Kûfe Valisi / 208

Selman Evleniyor / 213

Selman İran Yollarında / 217

Bilal’in Son Ezanı / 224

Selman Medain Valisi / 227

Bilal Efendimizdir / 230

Süheyb’in Hilafeti / 232

Selman Dostunun Yanında / 236

Üçüncü Bölüm

FİTNE

Karışıklıklara Doğru / 241

Ammar Kürsüde / 249

Habbab Ağır Hasta / 252

Süheyb Üzgün / 256

Ammar Muharebe Meydanında / 258

Süheyb’in Vedası / 268

Sonsöz / 279


 

¡lksöz

 

İbn Mes’ud anlatıyor:

"Kureyş’ten birkaç kişi, Allah Rasulü’nün yanına gelmişti. Al­lah Rasulü’nün yanında Süheyb-i Rumi, Bilal-i Habeşi, Habbab ve Ammar... vardı. Bunu gören Kureyşli müşrikler şöyle dediler:

"Kavmin arasından bunları mı seçtin?.. Biz, bun­lara mı uyaca­ğız? Yoksa Allah’ın kendilerine ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mıdır?.. Bunları yanından uzaklaştırmazsan, biz, sana asla tabi olmayız!.."

Allah Rasulü, bir süre durakladı. Bu sırada şu ayetler indi:

"Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’an ile uyar. ..Onların Allah’tan başka dost ve aracı­ları yoktur. Umulur ki Allah’tan sakınırlar. Sabah-akşam Rablerinin rızasını isteyerek Allah’a yal­varanları, yanın­dan kovma!.. Onların yaptıklarından sen, senin yaptıkla­rından da onlar sorumlu değilller ki, onları yanından ko­vasın. Eğer bunu yaparsan, zulme­denlerden olursun."

(En’am, 51-52)

Habbab bin Eret Anlatıyor:

"Kureyş’in ileri gelenlerinden Akra bin Haris ve Uyeyne bin Hısn, Allah Rasulü’nün yanına gelmişlerdi. Baktılar ki, Allah Rasulü; Ammar, Süheyb, Bilal ve benimle oturuyor. Onlar, bizi görünce hakaretler ede­rek uzaklaştılar. Fakat biraz sonra tekrar geldiler ve Allah Rasulü’ne şöyle dediler:

"Arap heyetleri, zaman zaman sana geliyorlar. Biz, onların bizi, bu kölelerle otururken görmelerinden utanıyoruz. Bundan sonra biz, senin yanına geldiğimiz zaman, bu köleleri buradan uzaklaştır..."

Allah Rasulü, bir süre susutuktan sonra:

"Pekiyi, olur," dedi.

Bunun üzerine onlar:

"O halde, seninle bir anlaşma yapalım, " dediler.

Allah Rasulü, onların istediği anlaşmayı yazdırmak üzere Ali’yi çağırdı. Bu sırada biz de, bir köşeye çekil­miş oturuyorduk. İşte tam bu sırada ilâhi kelâm geldi.

"Sabah-akşam Rablerinin rızasını isteyerek, Al­lah’a yal­varanları, yanından kovma!.. Onların yaptıkla­rından sen, senin yaptıklarından da onlar sorumlu de­ğillerdir ki, on­ları kovasın. Yoksa zulmedenlerden olursun... Böylece ‘Allah, aramızda, bunlara mı ih­sanda bulundu?’ demeleri için onları birbirleriyle de­nedik. Allah, şükredenleri en iyi bilen değil mi? Ayetle­rimize inananlar sana gelince: ‘Size selam olsun!..’ de. Rabbiniz, size mutlaka merhamet edecektir. Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük işler, arka­sından da tevbe eder, halini düzeltirse, Allah, onu bağış­lar ve ona mer­hamet eder. Elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (En’am, 52-54)

O zaman Allah Rasulü, elindeki sayfayı attı ve bizi yanına ça­ğırdı. Yanına vardığımızda bize:

"Size Selam olsun!.." dedi.

Biz de, dizlerimiz, onun dizlerine değinceye kadar Allah Rasulü’ne yaklaştık.

Bugünden sonra Allah Rasulü, hep bizimle oturdu. Ancak kalkmak istediği zaman kalkar, o kal­kınca biz de yanından ayrılır­dık.

Bir gün de Allah, şu âyeti, Rasul’üne indirdi:

"Nefsini, sabah-akşam rızasını isteyerek, Rablerine yalva­ranlarla bir tut; onlarla birlikte oturmaya candan sabret!.. Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek, onlardan başka yana sapmasın. Kalbine, bizi anmayı unutturdu­ğumuz, nefsinin arzusuna uyan ve işi hep aşırılık olan kimselere uyma!.."         (Kehf, 28)

Bu âyetin inmesinden sonra Allah Rasulü ile bir­likte oturur­duk. Kalkma zamanı gelince de ayağa kal­kar ve ondan ayrılırdık. Allah Rasulü, biz kalkıncaya kadar sabreder ve oturur; biz kalkma­dan asla kalkıp gitmezdi..."

Ã


B¡R¡NC¡ BÖLÜM

ÖLÜMSÜZLÜĞE UYANIŞ

 

ARAYIŞ

Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara ek­lendi; bir bitmeyen bekleyiş ve dayanılmaz hasret, tükenen sabır. Yürüdü Yasir, Yemen’deki köyünden çöllere. Yüreğini titreten hasret, beynini zonklatan öz­lem ve bütün yönlere birden yürüyen kar­deşinin ha­yali. Yasir, kardeşini bulmak için düştü yollara ama, hangi yöne gitmeliydi? O, kayıp kardeşinin hayali gibi bütün yönlere birden gidemezdi ki...  Durdu ve uzun uzun etrafına bakındı, bakındı,  içinde filizlenen bir his; sevgili kardeşi arada bir karşısına çıkıverecekmiş gibi. Güneşe baktı, tıpkı kardeşi gibi gülümseyerek geli­yordu Yasir’e doğru ve Yasir yürüdü güneşe doğru umutla.

Güneş doğdu gülümsedi, ağladı battı; Yasir yü­rüdü umutla, yattı hüzünle. Artık bütün sevdikleri ve bildikleri çok gerilerde kalmıştı; ulaşılacak tek bir sev­gili, tek bir tanıdık vardı, kardeşi Hasan. Her gördü­ğüne Hasan’ı soruyor, onun boyunu posunu, ismiyle müsemma civanlığını ve yakışıklılığını anlatıyordu uzun uzun; karşısındakinin dinleyip dinlememesi onu pek de ilgilendirmiyordu. İnsanlarsa Yasir’e, Mekke’ye gitmesini söylüyorlardı. Bir zaman sonra Yasir’in kafa­sında Mekke ile Hasan bütünleşti ve giderek Mekke ile Hasan’ı birbirinden ayırdedemez hale geldi; gördükle­rine bazan Mekke’yi soruyor, bazan da Hasan’ı. Mekke, şehirler anasıydı, yılın belli mevsimle­rinde bu­rada panayırlar kurulur; her beldeden insanlar bu pa­nayırlarda buluşurlar, bütün Arabistan’ın haberlerini birbirlerine ulaştırırlardı. Bütün yitikler de bu panayır­larda bulunurlardı. Ne var ki Yasir, şimdi de Mekke’ye gitmekten korkuyordu. Çünkü Mekke ona son umut gibiydi, işte bu umudu yitirmek istemiyordu, ya da Mekke’yi bulduğunda Hasan’ı ebediyen kaybedecek­miş hissine kapılıyordu. Bazan öyle oluyordu ki, Mek­ke’ye doğru değil de ters yöne gidiyordu. İstiyordu ki içinde büyüyen kardeş hasreti ve sevgisi sönmesin, alevlensin; öyle­sine alevlensin ki Yasir yaşadığının sürekli bilincinde olsun. Ne zaman ki Hasan aklından çıkar gibi oluyor; derhal o an içinde bulunduğu or­tamda  yitip gidiyordu.

Zaman zaman yönler birbirine karışıyor, beldeler birbirine benziyor, yollar çölleşiyor, çöller yol olu­yordu.  Doğup büyü­düğü köyü, her defasında değişik bir görüntüyle karşısına çıkı­yordu. Gecelediği bütün evler, doğup büyüdüğü o ufacık top­rak eve benziyordu. Giderek ak sakallı insanlar babasına, yaşlı kadınlar da anasına benzemekteydi ki, Yasir’i asıl kor­kutan da buydu; ya bütün gençler kardeşine benzeyi­verirse... İşte o za­man hasret biter, sevgi biter, arayış biter, yol biter ve Yasir’in yaşama sevinci sönerdi. O da herkes gibi sıradan biri olup çı­kardı.

Günlerden bir gün, ayaklarının yürümeye isyan ettiği bir gün, kardeşi Hasan’ı yüreğinde iyice büyüttü, bütün benliğini yaşama sevinciyle bezedi ve cesaretle kendinden emin, durdu, etrafına bakındı, birkaç ev gördü, yürüdü. Tıpkı kendi köyüne gider gibi gitti ve tıpkı kendi evine girer gibi bir eve girdi, karşı­sına çıkan adama da tıpkı kendi babasına sorar gibi sordu:

‘‘Ben neredeyim?’’

Yaşlı adam, tıpkı kendi oğluna bakar gibi baktı Yasir’e ve tıpkı kendi oğluna cevap verir gibi konuştu:

 ‘‘Mekke’ye çok yakın bir yerdesin. Geceyi burada geçir­melisin ve Mekke’ye günışığıyla girmelisin. Korku ve cesaret arasında olmalısın. Kâbe’ye varıp derdini Tanrılara açmalısın önce...’’

Yasir, adamın yüzüne bakakaldı, ona kardeşini so­ramama­nın üzüntüsüyle adamın gösterdiği köşeye gidip büzüldü. Artık bekleyecekti, günışığını ve derdini Tanrılara anlatmayı. Emir böyleydi; Yasir, babasına sorar gibi sormuştu, adam da oğluna söyler gibi söy­lemişti.

Sabah gün ışırken uyandı Yasir Mekke gününe. Adam ora­daydı ve Yasir’i bir şeyler yemeye çağırı­yordu. Yasir karnını doyururken adam anlatıyordu Mekke dününü ve geleceğini; Yasir düşünüyordu sa­dece, çünkü o Kâbe’de Tanrıların önünde konuşacaktı. Kardeşinin hasretini ve sevgisini kalbinde bütün canlı­lığıyla tutabilmek için büyük bir çaba içindeydi. Ama Mekke yakınında olmanın heyacanından da bir türlü kurtulamı-yordu. Karşısında sürekli konuşan bu adam da kimdi? Bu evde yalnız mı yaşıyordu? Onu daha önce hiç görmediğinden emindi emin olmasına da onu babasından daha yakın hissetmesinin sırrı neydi? Kar­deşinin özlem ve sevgisini zedelemesinden korktuğu bütün düşüncelerden kurtulmak için kalktı yürüdü.

Yasir, Kâbe’nin siyah duvarları önünde durdu ve ziyaretçi­lere baktı. Hiç tanımadığı insanlar arasında, hikâyesini bildiği ama daha önce hiç görmediği şe­hirde, insanlığın en kutsal yapı­sının önünde korumasız ve yalnızdı Yasir. İlk kez içi ürperdi, ilk kez yüreği bo­şaldı, ilk kez kendinden öte hayallere daldı; baş­kaları­nın ardınca geçmişin aydınlığına yürüdü...

İşte nur yüzlü bir ihtiyar duruyordu az ileride ve onun he­men yanında da kucağında çocuğuyla genç bir kadın. Evet o yaşlı adamı tanıyordu, çocukluğun­dan beri onun hikâyesini dinlemişti ve İbrahim pey­gamber genç karısı Hacer’i kucağın­daki çocuğuyla bırakıp gitti ardına bakmaksızın. Yasir dondu kaldı bu manzara karşısında. Bir süre sonra onlara doğru iler­lemek istediyse de başaramadı; o, şimdi bir çölün orta­sında Hacer’le oğlu İsmail’i seyreden biriydi. İbrahim Peygamber, genç karısını ve bebeğini bırakıp yaşlı ve kıskanç karısı Sara’ya dönmüştü. Çölün ortasında bir genç anneyle bebeğinin hayat mücadelesi başlamıştı. Bebek ağlıyor, anne çırpınıyor ve bebeği sırtüstü yere bırakıp bir o yöne, bir bu yöne koşuyor koşuyor. Be­bek sürekli ağlıyor ve tepiniyor. Bir su sızıyor bebeğin sağ ayağının altından. Bunu gören anne koşuyor ve elleriyle suyu avuçluyor. Çölde bir hayat başlıyor, be­bek büyüyor, anne gü­lüyor ve Anne Hacer’le Bebek İsmail’in etrafında insanlar top­lanıyorlar, çünkü İsmail­‘in sağ ayağıyla deşip çıkardığı Zemzem suyu, çevre­sinde yerleşenler arttıkça daha da çoğalıyor.

Başlangıçta Hacer’le İsmail’e hem su, hem gıda olan Zem­zem artık sadece temiz ve kutsal bir sudur. Bir yerlerden gelen insanlar, gece gündüz toprak evler yapıyorlar Zemzem suyunun etrafında. İsmail, büyüyüp delikanlı olmuştur ve şimdi buranın ilk sahibi olmanın gururuyla bakmaktadır etrafındakilere. Zaten buraya yerleşen herkes de bunun bilincindedir ve İs­mail’e say­gıyla davranmaktadır.

Ufacık bir bebeğin, bir ulu şehrin kurulmasına ve­sile oldu­ğunu ve şimdi de bu şehrin saygı duyulan tek adamı mevkiine geçtiğini gören Yasir, her şeye yeni­den başlamanın heyecanını ta yüreğinde hissederek yürümek istedi İsmail’e doğru, çünkü o da bu şehrin yerlisi olmak istiyordu, yoksa yarın geç kalmış olabi­lirdi. İşte o an yeniden gördü İbrahim Peygamber’i; İsmail ile birlikte Zemzem suyunun önünde durmuşlar bakıyorlardı. Acaba ne görüyorlardı kutsal suyun ay­nasında da böyle kendi­lerinden geçmişçesine bakı­yorlardı? Bir an baba olma duygu­suna kapıldı Yasir ve yüreğindeki aşkı, bir türlü ikiye bölemeye­rek tekrar Hacer’e dönen İbrahim Peygamber işte orada, baba olmanın bütün ihtişam ve gururuyla duruyordu. Ya kardeşi Hasan? O şimdi Yasir’in kalbindeki karanlık odalardan birine çekilmişti: Ondan boşalan yerlere de Mekke yürüyordu, aşk yürüyordu, çocuk sevgisi yürüyordu. Görüyordu Yasir; İbrahim Peygamberle oğlu İsmail, taştan ve topraktan bir ev yapıyor­lardı Zemzem suyunun hemen yanına ve insanlar onlara yar­dım ediyorlardı. Acaba bu evde kim oturacak diye içinden ge­çirdi Yasir. O an İbrahim Peygamber, Yasir’e döndü ve gülüm­sedi:

‘‘Burası Allah’ın evidir ve burada bütün insanlık oturacak­tır.’’

Bir an şaşıran Yasir, İbrahim Peygamber’e doğru yürüdü. Kâbe’nin kapısında İbrahim Peygamber şöyle devam etti:

‘‘Sen şimdi bu şehrin gerçek sahiplerinden biri ol­dun. Bu ev senindir, bütün insanlar da kardeşlerin. Bundan böyle her­kesi kardeşin Hasan olarak görmeli­sin. Zaten burada gördüğün her­kes Hasan’dır.’’

İbrahim Peygamber, henüz yeni tamamladığı eve buyur etti Yasir’i. Huşu ile içeri giren Yasir, taşlardan ve tahtalardan ya­pılmış birçok tuhaf şekille karşılaştı: Kimi insan yüzlü, kimi arslan yüzlü, kimi de karışık yarı insan, yarı hayvan... Dehşete düşen Yasir, etrafına bakındı: Tanımadığı insanlar, putların önünde saygıyla bekleşiyorlardı. Bilmediği ve tanımadığı bu yerden uzaklaşmak istedi. O sırada bir el dokundu omzuna. Döndü baktı Yasir; aydınlık yüzlü bir ihtiyar, tıpkı dün gece evinde kaldığı adam gibi, tıpkı İbrahim Peygam­ber gibi.

‘‘Sen...’’ diye kekeledi Yasir.

Gülümsedi adam, tıpkı babası gibi, dünkü adam gibi, İbra­him Peygamber gibi ve Yasir’e hiç de yabancı gelmeyen bir sesle konuştu:

‘‘Buranın yabancısı olmalısın, yorgun olmalısın. Anlaşılan kimsenin himayesinde de değilsin Ben şimdi seni himayeme aldım. Artık bu beldede emniyettesin.’’

Yasir bir türlü kendini toparlayamıyordu. Karşısın­daki adama çok şey sormak istiyordu ama kelimeleri hatırlayamı-yordu bir türlü. Onun tereddüdlü halini gören adam devam etti:

‘‘Derdini anlatmak için çok vaktin olacak. Şimdi içimdeki sese uyarak seni evime davet ediyorum. Bu­rası bildiğin şehir­lerden değildir. Korumasız yaşaya­mazsın burada. Az önce duy­dun; seni himayeme al­dım. Şimdi bu şehrin gerçek sahiplerin­den biri sayabilir­sin kendini.’’

Yasir, yaşlı adamın yanında Kâbe’den çıkarak, Mekke so­kaklarına daldı.

Mekke sokaklarında her rastladıklarının, himaye­sine girdiği yaşlı adama saygıyla selam vermesi, Yasir’in dikkatini çekti ve onun bu şehrin ileri gelenle­rinden olduğunu fark etti. Böylesine saygın birinin, durup dururken kendisini  himayesine almasını tesa­düfle açıklamak da zordu. Yasir, dün akşamdan beri yaşa­dıklarını da bir türlü çözemiyordu; sürekli düşle gerçek, hayalle hayat arasında gidip geliyordu. Binbir tereddüt içinde durdu ve yaşlı adamın yüzüne baktı:

‘‘Senin bu şehrin gerçek sahiplerinden ve ileri ge­lenlerin­den olduğun anlaşılıyor. Adın nedir?’’

‘‘Ya sen kimsin? İçimdeki ses, senin çok temiz bir adam ol­duğunu söyledi gerçi; seni de içimdeki sese uyarak himayeme aldım.’’

‘‘Adım Yasir, Yemen’den gelirim. İbrahim Peygamber’i gö­rene kadar kardeşimi arardım; şimdi neyi aradığımı, nerede duracağımı kestiremiyorum.’’

Yasir’in binbir tereddüdü yansıtan yüzüne baktı adam.

‘‘Dediklerinden bir şey anladığımı söyleyemem ama senin iyi bir insan olduğundan eminim. Bugüne kadar hislerim beni hiç yanıltmadı. Benim adım Ebu Huzeyfe, Kureyş’in Mahzumoğulları kolundanım.’’

‘‘Kureyş...’’ dedi Yasir.

‘‘Kureyş’i bilir misin ki?’’

‘‘Bizim oralarda da bilinir Kureyşliler. Mekke’nin gerçek sahipleri, Tanrı’nın seçkin kulları...’’

‘‘Tanrılar, bizi mi koruyorlar, Kâbe’yi mi?’’

‘‘Tanrılar, Tanrı...’’

‘‘Biraz sonra evde oluruz. İyice bir dinlen ve ken­dine gel. Sonrası hep iyi olacaktır.’’

Tekrar yürümeye başladılar. Yasir’in bilinci yavaş yavaş açılıyor; zihnindekiler yerine geliyordu. Evet, Kureyş’in ününü daha önceleri çok duymuştu. Zaten dünyada Kureyş’in ününü bilmeyen mi vardı? İbrahim ile İsmail Peygamberlerin soyun­dandı Kureyşliler; Kâbe’nin mimarları, Mekke’nin gerçek sa­hipleriydiler ve onlar, ilâhi koruma altındadırlar.

Yasir, ta çocukluğundan beri duyardı ki, bir za­manlar Ye­menli Ebrehe, zırhlarla donatılmış askerle­rini, kocaman fillere bindirerek Mekke’ye yürümüştü. Maksadı Kâbe’yi yıkmak, Sana’da yaptırdığı mabedi onun yerine koymaktı. Böylece Kureyş’in şöhreti bite­cek, Mekke değil, Sana şehirler anası ola­caktı. Ebrehe’nin ordusunu gören Kureyşliler, Kâbe’yi Allah’a emanet edip şehri terk etmişlerdi. Çünkü bu ordunun karşısında durmanın mümkün olamayacağını biliyor­lardı. Ebrehe, bütün gurur ve ihtişamıyla Mekke’ye girmiş, Kâbe’ye yürümüştü. Ebrehe’nin ordusu, kazma ve baltalarını hazırlamışlar, onun işaretiyle Allah’ın evini yeryüzünden kaldırmak üzere harekete geçmiş­lerdi ki, gökyüzünde kara kara kuşlar belirdi. Kuşlar, gagalarında ve ayaklarında taşıdıkları küçücük taşları, askerlerin üzerine bırakıyorlar. Kendisine taş isabet eden asker, çıldırmış­çasına koşuyor ve bir süre sonra yere düşüp kıvranmaya başlıyordu. Taşı yiyen fillerse kudurmuşçasına bağırarak koş­maya başlıyor ve önüne çıkanı ezip geçiyordu. Kuşlarla Ebrehe ordusunun arasında geçen bu akıl almaz muharebenin, çok kısa bir sürede Ebrehe ordusunun helakiyle sonuçlandığı, hâla bir efsane gibi anlatılmaktadır. Herkes gibi Yasir de bu hikâyeyi dinleyerek büyüdü.

Yasir’in gönlü çocukluğunda zaman zaman Ebrehe tara­fında olurdu. Şimdi ise ona, Mekke’nin gerçek sahiplerinden olduğu söylenmişti. Üstelik şu an asil bir Kureyşlinin himayesin­deydi; ona gönlü daha ilk gördüğünde ısınmıştı. Ebu Huzeyfe’nin evine, baba evine gider gibi gitmekteydi.

Eve vardıklarında, Ebu Huzeyfe’nin ailesi, Yasir’e aileden biri gibi davrandılar. Yasir, bu şehrin gerçek sahiplerinden ol­duğuna şimdi daha da inandı. İbrahim Peygamber’in ona za­man tünelinde söyledikleri, Ebu Huzeyfe’nin evinde yaşanan bir hayat olmuştu.

Ebu Huzeyfe, Yasir’i hiç yanından ayırmıyor, her nereye giderse onunla birlikte gidiyordu. Bu durum, Yasir’in Mekkeli­ler’i  kısa zamanda daha yakından ta­nımasını sağladı. Üstelik onları fert fert tanımanın da ötesinde, aile hayatlarını, şahsi hayatlarını da tanımıştı. Giderek öyle bir noktaya geldi ki, Kureyşlilerin her birini, kardeşi Hasan olarak görmeye başladı. Böylece İbrahim Peygamber’in sözleri de hayatın kendisi ol­muştu. Kâbe’nin önünde başlayan değişim bütün hı­zıyla sürü­yordu. Yasir, Ebu Huzeyfe’yi hayatının vaz geçilmez bir ayağı olarak görüyordu artık. Bu ayak aksadığı an, hayatı altüst ola­bilirdi, belki de bitebilirdi.

Durum Ebu Huzeyfe için de aynıydı: O da Yasir’i bundan böyle vaz geçilmez görüyordu. Sanki Yasir’in gelişiyle hayatı yeniden  hem de en mükemmel bi­çimde düzenlenmişti. Bir gün bunu Yasir’e hissettirmek istedi ve kendisinin Mekke’ye yerleş­mesini, şayet bunu yaparsa, bundan böyle kendisini kardeşten de öte bir dost olarak kabul edeceğini ve ekmeğini de onunla paylaşacağını söyledi. Yasir’in bunu kabul  eder gibi olduğunu farkedince, sevinçle onun yüzüne baktı ve heyecanla şöyle ko­nuştu:

‘‘Artık burada, benim yanımda kalıyorsun ve beni, bir baba, bir kardeş kabul ediyorsun. Sana, benden asla kötülük gelmeyecek, hep iyilik gelecektir. Bütün Kureyşlilerin de seni sevdiklerini gördün. Diyebilirim ki artık sen Kureyş’tensin, Ebu Huzeyfe ailesindensin.’’

Yasir, Ebu Huzeyfe’nin sözlerini duyunca büyük bir yürek ferahlığı duydu, kelimeler uçuştu kafasında ama nasıl anlatma­lıydı mutluluğunu?

‘‘Ey Ebu Huzeyfe, Kureyş’in ulusu...’’ diye başladı Yasir. ‘‘Bu sözlerinle beni gerçekten mutlu ettin. Beni, bir evladın, bir kardeşin belle. Bundan böyle sana yönelen her saldırı, bana yönelmiş demektir. Senin üzüntün, benim üzüntüm; senin mutluluğun, benim mutluluğum; senin sevincin, benim sevin­cim...’’

Herşey tamamdı da Yasir’in kafasını kurcalayan bir mesele vardı. Kendisi Yemen’den gelmişti. Bulun­duğu yöredeki halkın çoğunluğu Hıristiyandı. İbrahim Peygamberle oğlu İsmail’in hikâyelerini de onlardan öğrenmişti. Ne var ki, Yasir’in dinle pek ilişkisi olma­mıştı. Hıristiyanlardan veya putperestlerden dinledik­leri, ona hoş bir hikâye gibi geliyordu. Bunlar üzerinde kafa yormayı hep gereksiz bulmuştu. Fakat Ebu Huzeyfe’nin dindarlığı biraz ağır basıyordu; önemli bir karar vereceği zaman mutlaka Kâbe’ye gidiyor, putlara saygıyla adak sunuyor ve bazan da fal oklarına da müracaat ederek kararını veriyordu. Yasir de hep onunla birlikteydi. Ebu Huzeyfe’nin bu yönünü bir türlü kabullenemiyor ama bir şey de söyleyemiyordu.

Yasir, Ebu Huzeyfe ile birlikte defalarca Kâbe’ye gitti. Ebu Huzeyfe, Yasir’in tanrılara karşı kayıtsızlığını daha ilk günden fark etmesine rağmen, onunla bu ko­nuda hiç konuşmamayı tercih etmişti. Zamanla onun da dinden nasibini alacağını ve hayatının daha da güzelleşeceğini ve iç huzura da ereceğini düşünü­yordu.

Sonunda din konusundaki sessizliği bozan Yasir oldu:

‘‘Kureyş’i şimdi çok daha yakından tanımaktayım,’’ dedi Yasir. ‘‘Her biri mertlikte, dürüstlükte, cömertlikte yarış ediyor­lar. Bu insanların, hiç bir gücü olmayan şu putlar karşısında saygıyla eğilmelerini, işlerini de on­lardan geleceğini vehmettik­leri bazı işaretlere göre düzenlemelerini bir türlü akıl erdiremiyorum. Hıristi­yanlarsa hiç olmazsa  bir insan olan İsa’ya ve onu ya­ratan olarak düşündükleri bir güce inanıyor­lar.’’

Ebu Huzeyfe, şaşırmış ve telaşa kapılmış olarak Yasir’e baktı. Bir taraftan da onun sözlerini, birilerinin duymuş olabile­ceği korkusuyla etrafına baktı. Kimse­nin kendileriyle ilgilenme­diğini görünce rahat bir nefes aldı. Yasir, onun bu korku ve telaşını görünce heye­canlandı ve dostunu kırmış olabileceği korkusuyla kalbi titredi. Yaptığı hatayı düzeltme gayretiyle ek­ledi:

‘‘Kureyşliler, dünyanın efendileridirler. Ticaret maksadıyla her beldeye giderler, her bir şeyi bilirler ve her yerde de saygı görürler. Fakat onların, putlar karşı­sındaki tavırları bana bir tuhaf gibi geldi de...’’

Ebu Huzeyfe, Yasir’in yüzüne önce acıyarak, sonra da gi­derek büyüyen bir öfkeyle baktı ve haykırır­casına şöyle dedi:

‘‘Genç adam, dilini tut ve ilahlarımız hakkında böyle ko­nuşma. Onlar bizim yol göstericilerimizdirler ve kâinatın yaratı­cısına giden yolu aydınlatırlar. Onlara sormadan hiç bir yola gidemeyiz, çünkü onlarsız her yer karanlıktır. Bu yolda, Hıristi­yanların sandığı gibi senin benim gibi sıradan bir ölümlüyle ilerlenemez. Sakın ola ki senin bu sözlerini Kureyş’ten kimse duy­masın.’’

Ebu Huzeyfe’nin bu tavrı karşısında bir süre bo­calayan Yasir, kısa zamanda kendini toparladı:

‘‘Aziz dostum,’’ dedi. ‘‘Ne olur kusurumu bağışla. Görüyo­rum ki dininizde çok samimisiniz. Aslında be­nim de inanmaya ihtiyacım var. İnançsız nasıl yürünür hayatta; senin de dediğin gibi, hep karanlık... Dininde samimi olan insandan hiç kork­mamalıdır. Şimdi sana olan itimadım bir kat daha artmıştır.’’

Yasir’in bu sözleri üzerine Ebu Huzeyfe’nin yüzü aydın­landı; elini, sevgi ve samimiyetle Yasir’in omzuna koydu:

‘‘İşte şimdi beni çok sevindirdin dostum. Gönlüme neşe saçtın. Ben de senin, ilahlarımıza âsi olup helâk olacağından korkmuştum. Sen, Yemen’den geldin, bizim ve dinimizin ya­bancısı sayılırsın. Zamanla ilahla­rımızla aranda samimiyet baş­layacaktır ve senin de yolun aydınlanacak, için huzur dolacak­tır.’’

Bu olaydan sonra Ebu Huzeyfe, Yasir’i daha da çok sevdi. Artık Yasir, Mahzumoğullarının bir ferdi olmuştu. Mekke’yi de öz vatanı bellemişti. Buraya ilk geldiğinde, Kâbe önünde yaptığı tarih içindeki yolcu­luğuyla başlayan yepyeni bir hayatta benli­ğinin tekrar tekrar şekillenip değiştiğinin farkındaydı. İbrahim Peygamber’i, İsmail’i ve annesi Hacer’i düşündü; bir ha­nımı olsun, bir oğlu olsun istedi ve onlarla elele verip bir ev yapsın istedi. Bu düşüncesini de Ebu Huzeyfe’ye açtı. Ebu Huzeyfe, sevinçle ellerini çırptı:

‘‘Sen bana biriki gün müsaade et, sana uygun bir eş bulu­rum,’’ dedi Ebu Huzeyfe.

Ã

TÜRK¡STAN’DAN B¡R KIR Ç¡ÇEĞ¡

Ebu Huzeyfe’nin Sümeyye adında bir cariyesi vardı. Efen­disinin sevgi ve şefkati, bu genç ve güzel kızın buralara uyum sağlamasına yetmemişti; bir özlem yanıp duruyordu ta canevinde.

Sümeyye, henüz beş yaşlarındayken Çinlilerle Türkler’in bir savaşında bütün ailesiyle birlikte esir düşmüştü. Onu anne ve babasından, kardeşlerinden ve tüm sevdiklerinden ayırmış­lardı. Şimdi hiç birinin yüzünü açık olarak hayal edemiyordu. At kişnemeleri, kılıç şakırtıları hâla kulaklarındaydı ama sevdik­lerinin sesleri ve yüzleri giderek silinmişti. Fakat annesinin an­lattıklarını zaman zaman hayal edebiliyordu. Savaşçı atalarının Çin ülkesine ve daha uzak diyarlara yaptık­ları akınları ve zafer çığlıklarını duyar gibi oluyordu. Bazan da  Türkmen akıncıları­nın buralara kadar gelip kendisini de o çiçek çiçek kokan vadi­lere ve dağlara alıp götürecekleri hayaliyle Mekke’yi çevreleyen çıplak ve boz dağlara bakardı uzun uzun. Mekke’ye gelen ve Mekke’den giden kervanlardaki develeri gördükçe, çıngırak seslerini duydukça içinde Türkistan vadileri açılır, mor sümbüllü dağlar yükselir; kuzular ve oğlak­lar meleşirdi.

Sümeyye, olgunluk yaşına eriştiğinde, içinde bu­lunduğu hayatın giderek öne çıktığını, yıllardır hayalle­rini süsleyen haya­tınsa her gün biraz daha kendinden uzaklaştığını farkediyordu. Zaten yıllardır konuşmadığı anadilini de unutmuş; her bir keli­mesiyle önüne koca bir Türkistan açan türküler de, anlamını yitire yitire sıradan nağmelere dönüşmüştü. Çıplak ve boz te­pele­rin arasına sıkışmış Mekke şehri, Sümeyye için bir ha­pis­hane olmaktan çıkarak, canlı ve şen bir yer olmuştu. Şehirler anası diyorlardı Mekke’ye ve artık Sümeyye için de böyleydi.

Ebu Huzeyfe’de hep atalarının kahramanlık ve yi­ğitliklerini arayan Sümeyye, onu her gün biraz daha sevip benimsemişti. O, bir babaydı, bir koruyucuydu ve o, Kureyş’in en saygın kişi­siydi. Ebu Huzeyfe olma­saydı, bu hayata ve bu şehre asla alışamazdı, biliyordu bunu. Ebu Huzeyfe de onu kızı gibi sevmiş ve büyüt­müştü.

Yasir için bir eş arayan Ebu Huzeyfe, uzun uzun Sümeyye’ye baktı ve onu Yasir’le evlendirmeye karar verdi. Hemen de düğün hazırlıklarına başladı. Önce kendi evinin yanıbaşında bir küçük ev satın aldı. İki kişilik bir aile için gerekli olan şeyleri de alıp evi dö­şedi.

Ebu Huzeyfe, bir babanın evlatlarına yapabilece­ğinin de ötesinde bir düğün yaptı Sümeyye ile Yasir için. Bütün Kureyş’e yemek verdi, şenlik düzenledi. Sonra da vazifesini fazlasıyla yapmış olmanın huzur ve mutluluğuyla genç çifti evlerine yer­leştirdi. Böylece Mahzumoğulları, kendi kanlarından olmayan ama kendi kanları ve canları bildikleri bir aileye daha sahip oldular.

Ebu Huzeyfe’nin keyfine diyecek yoktu. Yemen çöllerinden  gelerek kısa zamanda Ebu Huzeyfe’nin gönlünde taht kuran  Yasir’le savaşçı ve yiğit bir mille­tin çocuğu olan Türkmen kızı Sümeyye’nin mutlulu­ğunu görmek, Ebu Huzeyfe’nin yüreğinde sevgi ve şefkat çiçekleri açtırmış, ömrüne ömür katmıştı. Ebu Huzeyfe, hayatı yeni baştan yaşamanın heyecan ve mutluluğu içindeydi. Yasir ile Sümeyye ise, Ebu Huzeyfe’de artık çok ge­rilerde kal­mış, yüzlerini bile hatırlayamadıkları  bütün sevdikle­rini ve geleceğe uzanan bütün bir ömrü görüyorlardı.

Ã

Yasir ile Sümeyye, yıllar yılı içlerinde bir alevlenen bir kül­lenen geçmişe ait ne kadar özlem ve sevgi varsa hepsini ölüm­süz bir aşka dönüştürüp birbirlerine sun­dular; her biri, bu aşk şarabından kana kana içti; içti ki bundan böyle kalplerinde kin ve nefrete yer olmasın. Bu aşk, yalnız Mekke’yi değil bütün dünyayı kaplaya­bilirdi; yalnız Kureyş’e değil  bütün insanlığa yetebilirdi. Aşk denizine öylesine dalmışlardı ki, Sümeyye, artık hiç hatırlamadığı ana dilinin aşk kelimelerini Arapça’da tekrar bulmuştu. Artık Yasir ve Sümeyye için Arapça, bir aşk diliydi, her bir kelimesiyle bir büyük mutluluk dünyasının kapısını aralıyordu.

Evliliklerinin birinci yılı sonunda, beyaz tenli, kara gözlü bir oğulları dünyaya geldi. Bu çocuk, onların Mekke’ye yapışan kökleriydi. Ebu Huzeyfe, çocuğun doğumuna onlar kadar se­vinmişti. Hemen o gün Yasir ile Sümeyye’nin evlerine gelen Ebu Huzeyfe, çocuğun adını Ammar koydu. Ammar, bir büyük aşkın meyve­siydi, Ammar, Mekke’nin ta kendisiydi. Bundan böyle Ammar’dan nasıl vaz geçemezlerse, Mekke’den de öyle vaz geçemezlerdi. Ebu Huzeyfe, hem baba ve hem ana tarafın­dan Ammar’ın dedesi sayıyordu kendini. Onu kendi torunların­dan çok daha fazla seviyordu. Ammar, onun için torundan ve hatta çocuktan da öte bir şeydi; bir ömürdü, Ebu Huzeyfe’nin çocukluğunu yansıtan bir ömür.

Yıllar yılları izledi. Ammar, büyüyüp serpildi. Uzun boylu ve yakışıklı bir delikanlı oldu. Anasına, babasına ve Ebu Huzeyfe’ye olan sevgi ve saygısı sınırsızdı. Ne var ki anne ve babasının hikâyelerini öğrenince, yüre­ğinde iki başlı bir hasret filizlenmeye başladı. Bir filiz, Yemen çöllerine doğru uzayıp giderken; bir filiz, Tür­kistan yaylalarına kol atıyordu. Mekke’ye bakıyordu; Mekke, şehirler anasıydı, Yemen’di, Türkistan’dı. Ebu Huzeyfe, bir çift kanattı Yemen’den Türkistan’a uza­nan.

Ebu Huzeyfe, Ammar’ı elinden tutarak sık sık Kâ­be’ye gö­türüyor ve oradaki Kureyş ilahlarının hikâyele­rini anlatıyordu. Ammar da bazıları taştan yontulmuş, bazıları ağaçtan yapılmış Kureyş ilahlarına, Lat’a, Uzza’ya, Hübel’e, Menat’a... bakı­yordu. Bunların karşı­sında daha bir yalnız hissediyordu kendini. Ebu Huzeyfe ise Ammar’ın ilahlar karşısındaki umursamaz­lığı­nın farkında değildi. O, kendi dünyasında, Ammar kendi dün­yasında, Kâbe’de saatlerce duruyorlardı. Ammar, içinde bulun­duğu düşünce ve duygularını kimselere açamıyordu. Bir has­retti, bir özlemdi içini yakan, bilmediği, görmediği ülkelerin, tanımadığı in­sanların hasreti, özlemi...

Ammar sonunda bir dost ve sırdaş bulmuştu ken­dine: Süheyb... Musul’da doğmuştu Süheyb. Musul valisinin oğluydu. Rumlarla Perslerin arasında geçen bir savaşta, Persler, Musul ve Kerkük’ü işgal etmişlerdi. Bu sırada Süheyb esir düşmüştü. Köle tüccarları onu, Mekke panayırlarından birine getirmişlerdi sat­mak üzere. Burada onu, Kureyş’ten İbn Ceda satın almıştı.  İbn Ceda, birkaç gün içinde Süheyb’in asaletini fark etmiş ve hikâ­yesini öğrenmek istemişti. Onun Mu­sul valisinin oğlu olduğunu öğrenince dehşete düştü. Bu kadar asil bir insanı köle olarak tutmak büyük vic­dansızlık olurdu. İbn Ceda, derhal Süheyb’i azat etti. Hürriyetine kavuşan Süheyb, bir süre Mekke’de kalıp kalmama tereddüdünü yaşadı. Fakat artık ne ailesi vardı, ne de gidecek bir yeri. Belki kervanlara katılarak vatanına dönebilirdi, çok düşündü bunu. İçindeki ses ise Mekke’de kalmasını söylüyordu. İbn Ceda da Mek­ke’de kalması konusunda ısrar edince, içindeki sese de kulak vererek Mekke’de mekân tuttu.

Ammar ile Süheyb, daha ilk karşılaşmalarında bir­birleriyle kaynaştılar, ayrılmaz iki dost oldular. Ammar, Anne ve babası­nın bir zamanlar yaşadıkları garipliği ve yalnızlığı, yüreğinin ta derinliklerinde farkına varma­dan hissetmeye başlamıştı. Bu şehirde doğup büyü­düğü halde, garipti, yabancıydı. Keşke an­nemin ve babamın hikâyelerini öğrenmeseydim, diye geçirirdi içinden zaman zaman gariplik çekilmez olursa. Süheyb ise daha baştan bu şehirde garipti, yalnızdı. Üstelik Süheyb-i Rumi diyorlardı ona. Böylece insanlar, her daim ona yabancılığını hatırlatıyorlardı.

Ammar ile Süheyb’in dostlukları, bütün Kureyş’in dikkatini çekiyordu ve böylesi bir dostluk, insanları kıskandırıyordu doğ­rusu.

Ã

B¡R ACI HABER

Yasir’in evine düşen bir acı haber, herbirinin ciğe­rini dağ­ladı, yüreğini titretti; Ebu Huzeyfe ölmüştü. Oysa daha dün uğramıştı onlara, hallerini hatırlarını sormuş, uzun uzun sohbet etmişlerdi. Ah şu insanoğlu, bir varmış, bir yokmuş. Yasir ailesi, elleri böğürlerinde kalakalmışlardı.

Mahzumoğullarının kadınları ağıt yakıp zılgıt çeki­yorlar, er­kekleri, Ebu Huzeyfe’nin yiğitliğini ve cömert­liğini sayıp dökü­yorlardı. Fakat hiç birinin acısı ve üzüntüsü, Yasir’in, Sümeyye’nin ve Ammar’ınki kadar olamazdı. Onlar için Mekke, Ebu Huzeyfe’siz bir anlam taşımayacaktı. İlk kez, buranın ya­bancısı olmanın hüz­nünü duyuyorlardı içlerinde. Mahzumoğulları bile on­ların yası karşısında şaşkına dönmüş­lerdi.

Ve Yasir ile Sümeyye, yıllardır unuttukları vatan hasretinin bir kor halinde yüreklerinde durduğunu fark ettiler. Ammar da babasının ve anasının sadece adlarını bildiği vatanlarının hasre­tini çekiyordu. Ye­men’den Türkistan’a uzayıp giden bir yoldu hasret, Ammar’ın yüreğinde. Oysa ki Ammar Mekkeliydi, bu­rada doğup büyümüştü.

Ammar’ın yasına Süheyb de katıldı ve böylece can dostu­nun acısını paylaşmak istedi. Ammar’la karşılaş­tıkça gözleri doluyordu. Halbuki onun Ebu Huzeyfe ile bir yakınlığı yoktu, onu sadece Ammar vesilesiyle tanıyordu. Ammar’ın gözyaşla­rında Dicle ve Fırat’ın hayalini gören Süheyb, Musul sokakla­rında geçen günlerini tekrar tekrar yaşıyor; yüreğindeki hasretle yanıyordu.

Yasir ailesi ve Süheyb için Ebu Huzeyfe’nin ölümü, geçmi­şin derinliklerinden gelen bir hasret ko­runu alevlendiren bir acı rüzgâr olmuştu.

Ã

 


YEN¡ B¡R HAYATA UYANIŞ

Süheyb, koşarak Ammar’a geldi. İçindeki sevinç ve heye­can, yüzünü aydınlatıyordu. Gözleri parıl pa­rıldı. Ammar, onu hiç bir zaman bu kadar sevinç ve heyecan içinde görmemişti. İçi içine sığmayan Süheyb, çok şey anlatmak istiyordu ama bir türlü kelimeleri seçemiyordu. Onun bu heyecanı karşısında daha fazla sabredemeyen Ammar:

‘‘Süheyb, kardeşim, dedi. Seni bu kadar heyecan­landıran nedir? Hayatının en güzel haberini almış gibi­sin.’’

Süheyb, bir rüyadan uyanır gibi silkindi. Gözle­rinde parla­yan ışık silinir gibi oldu ve bakışları boşlukta kaldı. Şimdi üze­rine bir büyük tereddüdün gölgesi düşmüştü.  Ammar’ı da bir merak ve heyecan sarmıştı. Arkadaşının gözlerinin içine baka­rak, durumu anla­maya çalışıyordu.

 ‘‘Kardeşini daha fazla merakta bırakma,’’ dedi Ammar.

Süheyb, kuşkuyla etrafına baktı ve çevreyi kolla­yarak an­latmaya başladı:

‘‘Sana nasıl anlatsam ki... Hani Muhammed var ya, Ab­dullah’ın oğlu, Abdülmuttalib’in torunu Mu­hammed... Bütün Mekkeliler’in “el-emin” dedikleri, yani “en güvenilir, en itimat edilir  zat”... Her şey onda, bütün sır onda, kâinata yeniden hayat ve düzen verecek bü­yük haber onda... Hani seninle şu Kureyşlilerin inanç­larından ve putlarından söz ederdik de der­dimizi kim­selere açamazdık ya... Gerçek ilahın ne olduğunu da bilemediğimizden şaşkınlık içinde bocalar dururduk...

Ammar, tepeden tırnağa kulak kesilmiş Süheyb’i dinliyor-du. Kâinattaki bütün sesler kesilsin, sadece ve sadece Süheyb konuşsun istiyordu. Fakat Süheyb susmuştu. Sanki onunla birlikte kâinat susmuştu. Ammar, bu ölümden beter sükûtu bozarak âdeta yal­vardı:

‘‘Anlat, hadi anlat kardeşim...’’

Susuyordu Süheyb. Bu haberi anlatmaya kelime­ler yetmezdi ki... Değil Arapça, insanlığın bütün dilleri bir olup sayısız kelimeyle, sayısız anlatım biçimleri oluştursa, yine de bu haber anlatılamazdı. Bunun far­kında olan Süheyb, bu büyük haberi, kendi kelimele­rine sıkıştırarak örselemek istemiyordu. Ammar’ın göz­lerinin ta içine bakarak şöyle dedi:

‘‘En iyisi, ben seni O’na götüreyim. Değil ötelerden alıp geldiği haberi, O’nun mübarek yüzünü tasvir et­mek bile müm­kün değil. Bütün insanlık, O’nun gözle­rinin içine doluşmuş, yalvarıyor sanki... Musullusu, Yemenlisi, Türkistanlısı hep onun gözlerine... Bütün bir insanlık tarihi, dudaklarından dökülen kelimelerde..’’

Ammar, hep gözlerinin içine bakıyordu Süheyb’in ve Süheyb, sonsuzluğa bakıyordu. Zaman donup kal­mıştı sanki.

Ã

O’NUN HUZURUNDA

Süheyb ile Ammar, Safa tepesine tırmanıyorlar. Anlar, asırlara dönüşüyor; adımlar, arşınlarca uzayıp gidiyordu. Tır­mandıkları, Safa tepesi değil, insanlık tarihinin başlangıç ve bitiş noktalarının kesiştiği bir noktaydı sanki...

Süheyb, bir evin önünde durdu. Ammar, bu evi çok iyi tanıyordu; sahibi Mahzumoğullarından Erkam’dı. Ammar, Erkam’la birlikte büyümüştü. Bu yiğit, özü sözü bir delikanlıyı çok sever ve ona güve­nirdi Ammar. Erkam’la geçen çocuklu­ğunun en mutlu günlerine dalıp giden Ammar, bir süre sonra soran gözlerle Süheyb’e baktı.

Ammar’a bakarak gülümsedi Süheyb ve şöyle dedi:

‘‘Seni, huzuruna götüreceğim zat, işte bu evdedir.’’

‘‘Erkam’ın evi...’’ diye kekeledi Ammar.

‘‘Evet aziz kardeşim, Erkam’ın evi... Ama şimdi bu­rası Mekke evlerinden herhangi biri değildir. Bütün bir insanlık bu­radadır.’’

Ammar, yıllardır girip çıktığı  Erkam’ın evine bir kez daha baktı. Evet, evet burası Erkam’ın evinden öte bir evdi şimdi. Ammar, her an yeniden keşfediyordu bu evi. Bu ev, sanki bü­tün Mekke evlerini kanatlarının altına alacak gibi oturuyordu Safa tepesinin üzerinde.

‘‘Burası hâkim bir yer,’’ diye ekledi Süheyb... Bu­radan, gelebilecek bir tehlikeyi anında görebilme im­kânı var.’’

Ammar, ne tehlikesi, der gibi Süheyb’e baktı. Mekkeliler’in ‘‘el-emin’’ adını verdikleri bir zata, düşman olabileceklerini düşünemiyordu bile. Süheyb devam etti:

‘‘Kureyşliler, kendi içlerinden çıkan ve onları ay­dınlık yol­lara götürmek isteyen bu zata düşman kesil­diler. Daha dün, en güvenilir ve sözüne inanılır bir insan kabul ettikleri bir zata karşı takındıkları bu tavır, gerçekten şaşırtıcıdır.’’

Bütün bu olanlardan daha önce haberdar olama­manın üzüntüsüyle dinliyordu Ammar, Süheyb’in söylediklerini. Süheyb, devam ediyordu:

‘‘Kureyş’in düşmanlığı yüzünden işte buraya, Erkam’ın evine sığındı . Burada hem kendisi, hem etrafındakiler emni­yette sayılırlar.’’

Süheyb, evin kapısını açtı ve Ammar, yıllardır girip çıktığı bu kapıya, ilk kez görüyormuşçasına baktı; he­men kapının ar­kasındaki silahlı nöbetçileri görünce iyice şaşırdı. Şimdi Ammar, olanları bir rüyadaymış gibi seyrediyordu. Heyecanı doruğa ulaşmıştı ve Süheyb’den daha heyecanlı olduğunun farkın­daydı. Muhammed’i tanıyordu tanımasına ama artık, onun herhangi bir insan olmadığının bilincindeydi. Öyle ki, şu an onun yüzünü bile hayal edemiyordu. Süheyb, Ammar’ı elinden tutmuş, huzur götürüyordu. Ammar, Süheyb’in alnında parla­yan nuru ilk kez fark etmenin şaşkınlığıyla, kendini ona teslim etmiş, ilerliyordu.

Ve Süheyb, can dostu Ammar’ı huzura çıkardı. Ammar, karşısında Abdülmattalib’in torunu Kureyş’in “el-emini”ni, onun yanıbaşında da Mekke’nin en büyük tüccarlarından Ebu Bekir’i görünce ne yapacağını bi­lemedi. Sonra iki köle ilişti gözüne: Habbab ve Bilâl... Bu nasıl meclisti böyle; yerliyle yabancı, köleyle efendi, zenginle fakir diz dize, içiçe... Neredeydi Ammar? Bir hayal dünyasına mı düşmüştü? Bu meclis, yerde miydi, gökte miydi? Ammar, rüyada mıydı, uyanık mıydı? Ger­çekten de yaşıyor muydu? Bakındı Süheyb’i görebilmek için. Süheyb’in elini bir kez daha tutabilse, ebediyete dek bırakma­yacaktı. Neredeydi Süheyb? Göremiyordu. Bir nur çağlayanının içinde kalakalmıştı Ammar; ne bir şey görebiliyor, ne bir şey duyabiliyordu. Şu anda değil yaşayıp yaşamadığının, var olup olmadığının bile farkında değildi.  Adının çağ­rıldığını duyar gibiydi Ammar.

‘‘Ammar, hoş geldin.’’

Bu ses, Ammar’ın kulaklarında öyle bir çınladı ki, dünya yeni yaratılıyormuş, ses yeni yaratılıyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Bu ses, Ammar’ın yokoluşu ile varoluşu çizgisinden, insanlığın başlangıcıyla bitişinin kesiştiği noktadan yükseliyordu. Bütün kâinat bu sesin içinde dönüp duruyordu. Bu ses, insanlı­ğın bütün dillerinin ifadesiydi ve bu ses, ancak  gönülle algılanı­yordu.

Allah Rasulü’nün önünde, varlıkla yokluk arasında diz çökmüş Ammar, gözlerini kaldırıp baktı; bir çift göz vardı kendi­sine bakan. Bu bir çift göz, bir anda uçsuz bucaksız bir  göz oldu ve bütün bir insanlık bu gözün içindeydi; zamanın başlangıcı ve sonu da onun için­deydi. Bu gözün derinliklerinde kendini yeni­den keş­fetti Ammar; kâinatı gördü, yaratıcıyı bütün benliğinde hissetti ve kendini minnacık bir zerrecik olarak gördü, kâinatın efendisi olarak gördü. O an, nereden geldiğini kestiremediği bir ses yankılandı Ammar’ın kalbinde ve bu ses, dudaklarında ke­limelere dönüştü:

‘‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed onun kulu ve Rasulü’dür.’’

Ammar’ın dudaklarından dökülen bu kelimeler, bütün yönlere yayıldı; Yemen’e, Türkistan’a ulaştı.

Ve Ammar, müslüman oldu, Ammar’ın kalbinde bir şimşek çaktı, Ammar’ın yüzü aydınlandı, kâinat aydınlandı. Ammar’ın önüne açıldı insanlık kitabı... ve Ammar, okumaya başladı. Bütün insanların, Adem ile Havva’nın çocukları olduklarını öğrendi. İnsanın kâi­natın efendisi olduğunu, insanın nefsinin kölesi olup aşağıların aşağısına düştüğünü gördü. Üstünlüğün, efendiliğin ve yüceliğin, malla, mülkle, kuvvetle değil, ancak takva ile, Allah’a yürekten inanmakla olduğunu belledi. Her şey Allah’ın takdirindeydi, öğrendi Ammar. Kâinatın yaratılış se­bebi, Allah’ın Rasulü ve sevgilisi Muhammed’di; bunu bizzat gördü Ammar ve Ammar, şimdi O’nun huzurundaydı. O’nun huzurunda­kiler, insanlığın efendileriydi. Mekke’nin bütün ulu­ları, küçülüverdi Ammar’ın gözünde. İçinde büyüyen iki başlı hasret filizi kurudu, bir büyük iman ağacı yeşerdi ve bu ağaç, yalnız Yemen’e ve Türkistan’a değil her bir yöne uzuyordu. Hatta bu dünyaya sığmayıp aya, gü­neşe, yıldızlara ve bütün kâinatlara yükseliyordu. Ammar’ın kalbini dolduran, kelimelerle artık ifade edi­lemeyen bir hasretti. Bu hasret, alıp götürüyordu Ammar’ı sonsuzluklara.

 

Ã

 

Ammar, ilahi kelâmın damla damla kalbine aktığı, gözle­rindeki perdelerin bir bir kalktığı Erkam’ın evin­den ayrıldığında, Safa tepesinde durup Mekke’ye baktı; insanlar, karıncalar misali yerlerde sürünüyor­lardı. Bir an, gidip hepsini kaldırmak için Mekke so­kaklarına doğru koşmak geldi içinden ve o an gördü ki, her biri, dünyaya son çare diye sıkı sıkıya tutunmuş, Allah’ın takdir ettiği bir kaderi yaşamaktadır. Ammar, dünyanın bir oyun yeri olduğunu, bir imtihan yeri olduğunu artık çok iyi bili­yordu. Zaten dünya da öyle küçülmüştü ki önünde, gözleri, bunun gibi kaç dün­yayı aşıp öteleri, ötelerin ötesini görüyordu. Çünkü perdeler, ard arda düşmüştü gözlerinden. Kalbi Allah’la doluydu, gönlü, Rasul sevgisiyle coşkuluydu. Şimdi o, yepyeni bir insandı, bambaşka bir Ammar’dı. Safa tepesinden ‘‘Lailahe illallah Muhammedün Rasulüllah/Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed  Allah’ın Rasulü’dür’’ diyerek iniyordu. Bir yandan Ebu Huzeyfe’nin  Allah Rasulü’nden habersiz ölmesine hayıfla­nırken, bir yandan putlar önünde eğilen kör ve sağır insanlara karşı bir acıma duygusuyla yüreği sızlıyordu. Kendini, Safa te­pesinden Mekke’ye inen bir kurtarıcı gibi hissediyordu, çünkü Kâinatın Efendisi’nin huzurundan geliyordu.

Birden durakladı Ammar, önemli bir şey unut­muşçasına; heyecanla etrafına bakındı, Süheyb’i gö­remedi. O zaman onun, Allah Rasulü’nün huzurunda kaldığını hatırladı. Pekiyi ama kendisi nasıl ve niçin ayrılmıştı o huzurdan? Hemen geri dön­mek ve Allah Rasulü’nün yüzüne doya doya bakmak istedi ve ebedi­yete kadar da orada kalmak arzusuyla doldu kalbi. Bir kez ona bakmış olan göz, başka bir yere nasıl bakabi­lirdi?

Ve bir çağrı yankılandı Ammar’ın kalbinin ta de­rinlikle­rinde; anne ve babasının çağrısıydı bu. Onlar, ötelerden gelip insanı insan ederek, ölümsüzleştiren bu büyük haberi Mekke’ye geldiklerinden beri bekliyorlardı ve belki de bu şehirde mekân tutmaları da bundandı. Hemen koşup kalbini dolduran bu imanı onlara da sunmalıydı, bir anlık bir gecikmeye bile ta­hammülü olamazdı bu haberin.  Anne ve babasına, imanın ölümsüzlük şerbetini sunar sunmaz da tekrar Rasul’ün huzuruna varmalı ve ebediyete kadar orada kalmalıydı.

Ammar, annesiyle babasının yanlarına vardığında, sevinç­ten uçuyor, içi içine sığmıyordu. Yasir ile Sümeyye biraz şaşır­mışlar ve bir oğullarına, bir birbirle­rine bakıyorlardı. Ammar’da bugüne kadar böyle bir hal görmemişlerdi.

‘‘Yavrum, bu ne hal,’’ dedi Sümeyye. ‘‘Seni büyük bir se­vinç içinde görüyorum.’’

‘‘Anneciğim, babacığım,’’ dedi Ammar, kalbi öyle­sine hızlı çarpıyordu ki, boğulacak gibiydi ve kelimeler boğazında dü­ğümleniyordu. Bir süre soluklandı ve devam etti:

‘‘Bugün size, haberlerin en güzelini getirdim. Belki de kâi­nat yaratılalı beri, böyle bir haber erişmedi insan­lığa. Size, in­sanlığın babası Adem’den, anası Havva’­dan haber getirdim. Güzel annem, sevgili babacığım, size Kâinatın Efendisi’nden haber getirdim ve size Bü­yük Kurtarıcı’dan, insanlığı kurtaracak büyük haberi getirdim. Bu haber, kulu kulluktan kurtaracak ve insa­noğlunu bütün yaratıkların efendisi yapacak bir ha­berdir. Ve bu haberde rahmet vardır, yarlığama vardır, çünkü bu ha­ber, âlemlerin yaratıcısı Rahman ve Ra­him olan Allah’tan gel­mektedir.’’

Yasir, Mekke’ye ilk geldiği günü, Kâbe’nin önünde çıktığı tarih yolculuğunda karşılaştığı İbrahim Peygamber’i görür gibi oldu. Yüreği genişledi ve kendini bir kuş gibi hissederek göklere kanatlandığını hissetti ve o anda da Ebu Huzeyfe’yi hatırladı, Kureyşlilerin putlara olan bağlılıklarını düşündü ve yüreği cız etti, bir ür­küntü ve korku düştü içine; oğlunun başına bir felaket gelmesinden korkuyordu. Şimdi Ebu Huzeyfe de yoktu ki onları korusun.

Sümeyye, olanları tam da kavrayamamakla bir­likte içinde filizlenen bir korku hissetmekteydi; oğlunun yüzünü ilk ve son kez görüyormuşçasına bakıyor, göz­lerini bir lahza bile ondan ayıramıyordu.

‘‘Oğlum, sen bütün bunları nereden öğrendin?’’ di­yebildi Yasir.

‘‘Allah Rasulü’nden babacığım.’’

‘‘Allah Rasulü mü, dedin?’’

‘‘Evet babacığım, Allah Rasulü...’’

Yemen’deyken Hıristiyanlardan dinlediği peygam­ber kıs­salarını hatırladı Yasir, bölük pörçük. En sonra da İbrahim pey­gamber ve oğlu İsmail peygamber; çileler, acılar, Kâbe’nin o ikisinin eliyle yapılışı... Tekrar baktı oğlu Ammar’ın yüzüne, ta o zaman, İbrahim peygamberle oğlunu gördüğü zaman istemişti bir oğlu olmasını. İşte oğlu Ammar, kocaman bir delikanlı ola­rak karşısında duruyordu. Yasir, sordu oğlu Ammar’a:

‘‘Mekke’ye bir peygamber mi gelmiş? Tek bir Allah’tan  sözeden bir peygamber ha? Kureyşliler, onun burada konuşma­sına nasıl müsade ediyorlar? Köleyle efendiyi bir tutması, putları yok sayıp bir Allah inancına çağırması olacak iş değil... Ye­men’deyken hıristiyanlardan işitmiştim; Yahudiler, sırf kendi çıkarla­rına uygun düşmediği için, peygamber olduğunu bile bile İsa Peygamber’i öldürmüşler. Bu Kureyşliler, Ya­hudilerden daha gözü pek ve o kadar da kendi gele­neklerine bağlıdırlar; Arapların efendisi sayarlar ken­dilerini. Putlarına düşkünlükleri ise meşhurdur; putlara adak sunmadan hiç bir şey yapmazlar.’’

Ammar, babasına baktı, biraz sakinleşmiş gibiydi:

‘‘Bu Peygamber, Kureyş’tendir babacığım. Hem de herke­sin sevip saydığı, doğruluğundan ve dürüstlü­ğünden zerrece şüphe etmediği bir zattır. O, Kureyş’in ulusu Abdülmuttalib’in torunu Muhammed’dir.’’

Bu kez şaşkınlıkla tedirginlik arasında kaldı Yasir ve şöyle dedi:

‘‘Evet, Kureyş’in en köklü ve en şerefli ailesinden­dir o. Ona, kendi ailesi dışında kimsenin bir şey söy­lemesi mümkün değildir. Onda bir olağanüstülük zaten vardı. Doğumu sırasında dünyada bazı  gariplikler olduğu söylenir. Çocukluğundan beri de doğruluğu ve eminliğiyle temayüz etmiştir. Bugüne kadar kimsenin kalbini kırdığı duyulmamıştır. Hatta şimdiye kadar hiç bir canlıyı da incitmediği söylenir. Ama atalarının di­nine karşı çıkması...’’ Bir süre durdu, önce Sümeyye’ye, sonra Ammar’a baktı ve devam etti: ‘‘Yani şimdi Muhammed, atalarının dinine gerçekten karşı mı çıkıyor? Mekkeliler’in alışageldikleri her şey bundan böyle tepetaklak olacak ha? Kâbe’deki putlar ne ola­cak? Yani, yani şimdi o, bütün her şeyi silbaştan mı yapacak?’’

‘‘O, âlemlerin Rabbi’nden haber getiriyor, İbrahim­‘in, İs­mail’in dinini tekrar öğretmek istiyor. Bu dininin adına “İslâm” diyor. O, yalnız Kureyşlileri, yalnız Mekkeliler’i değil, bütün insanlığı Allah’a çağırıyor. Söze, ‘ey insanlar’ diye başlıyor.’’

‘‘O, bunu yapmaktan korkmuyor ha? Ebu Huzeyfe, sadece putlar hakkında birkaç kelime söyle­dim diye, beni Mekke’den kovuyordu az kalsın. Şimdi putları kökünden kazımak isteyen bir Peygamber karşı­sında Kureyş nasıl susabilir? Bana öyle geliyor ki, onun getirdiği dini kabul etmeyeceklerdir. Benim bildiğim Kureyş, tıpkı Yahudilerin peygamberlerine yaptığı gibi, onun canına kastetmeye kadar gideceklerdir’’

Ammar, babasının sözleri üzerine biraz durakladı. Sonra da onun ta gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:

‘‘Her şey Allah’ın takdirinde değil mi? Onun iradesi dışında bir şey olamayacağına göre, aslolan ancak ve ancak onun rıza­sını gözetmektir. Onun rızasını kazan­dıktan sonra, insanların öfkesinin ve zulmünün ne önemi olabilir ki? Şimdi o, Allah’tan kendisine ulaşanı okuyor ve diyor ki: ‘De ki, ey kâfirler, ben sizin taptık­larınıza tapmam...’’

Yasir, oğlunun bu kadar şeyi öğrenmiş olmasına şaşıyordu ve sordu:

‘‘Şimdi nerededir o? Kavmi ona gerçekten karşı çıkmıyor mu? Mekke’de dolaşıp bütün bunları rahat rahat söyleyebiliyor mu?’’

Ammar, bir an tereddüt geçirdi. Acaba Allah Rasulü’nün yerini söylese miydi? Çünkü onu, babasın­dan da çok sevdiğini farkediyor, gerekirse onu, kendi canından bile aziz tutması ge­rektiğini hissediyordu kal­binde. Babasının yüzüne olanca dik­katiyle baktı; bu yüze, Peygamber’den bir ışık düşmüştü sanki, öyle aydınlık, öyle masum ve öyle müslüman yani, Allah ve Rasulü’ne teslim olmuş... Babasının yüzüne bakarak anlattı Ammar:

‘‘Şimdi o, Erkam’ın evindedir. Doğru, kavmi ona karşı çıkı­yor... Fakat o, her şeye sabırla göğüs geriyor. Önceki peygam­berlerin de kavimleri tarafından ya­lanlandıklarını ve hatta öldü­rüldüklerini anlatıyor. Yal­nız kendisinin değil, etrafındakilerin de eza ve cefaya uğrayabileceklerini söylüyor ama, sonunda dünya ve ahiret zaferinin müminlerin olacağını müjdeliyor. Bu dünyanın önemsiz, ahiret hayatınınsa ebedi olduğunu anlatıyor. Her ölenin bir gün dirileceğini, inananların cennete, inanma­yanların cehenneme gideceğini; asıl büyük ve sonsuz nimetlerin cennette, kahredici azabın ve yakıcı ateşin cehennemde olaca­ğını belirtiyor.’’

‘‘Sen bütün bunları bugün mü öğrendin yavrum?’’ dedi Sümeyye...

‘‘Zaman denilen şeyin küçük bir anına  bazan her şey sığar, bazan da hiçbir şey sığmaz,’’ dedi Ammar.

Sümeyye’nin gözlerinde bir ışık parladı, yüzünde bir tebes­süm belirir gibi oldu ve sordu:

‘‘Oğlum, bu cennete kimler gidecekmiş.’’

‘‘Allah’a ve Rasul’üne inananlar ve putlardan yüz çeviren­ler anneciğim. Üstünlük, malla ve nüfuzla değil, imanladır. Al­lah’a ve Rasul’üne inanan, hemen bütün yaratılmışların efendisi olur, o anda da en üstün olur. İman kardeşliği bütün kardeşlik­lerin üstündedir.’’

Yasir, kardeşi Hasan’ı hatırladı, bütün insanların Hasan olmak üzere olduklarını düşündü. Sümeyye’nin kalbi genişledi, çocukluğundan beri kalbini dolduran hasret bulutları dağıldı; Türkistan’ın yeşeren dağlarını gördü, sonsuz nimetlerini hayal etti; su şırıltılarını du­yar gibi oldu. Bir nur kapladı içini ve dışını.

‘‘Oğlum, beni hemen Allah Rasulü’ne götür, götür ki ona ben de inanayım.’’

‘‘İnanmak için, müslüman olmak ve cennete git­mek için onun huzuruna gidene kadar beklemeye ge­rek yok anneciğim. “Lailahe illallah Muhammedün Rasulullah”, de yeter. İşte bütün sır, bu cümlededir."

Sümeyye, derhal şahadet getirdi ve müslüman oldu. Ar­dından Yasir de şahadet getirdi. Ammar’ın gözlerinde sevinç gözyaşları; anne ve babasının kurtu­luşa ermesi onu, dünyanın en mutlu insanı etmişti. Böylece bu küçücük ev, Mekke’nin en kutsal evlerin­den biri oldu. Bir nur indi göklerden Yasirlerin evine ve meleklerin sesleri duyuldu dört bir yandan; hepsi de bu küçücük müslüman evini görme heyecanıyla gök­lerle yer arasında koşuşturuyorlardı. Ammar, bu hare­ketliliği kalbinin ta derinliklerinde hissediyordu. Sümeyye, Yasir ve Ammar, bu şehirde garip değillerdi, bu dünyada garip değillerdi; âlemlerin yaratıcısına iman etmişler, onun Rasul’üne gönül vermişlerdi. Hiç kimsenin korumasına ihtiyaçları kalmamıştı, Mekke putpe­restlerinden en ufak bir çekintileri yoktu artık. Cümle üzüntüler, cümle korkular bitmiş, umutlar uza­yıp gitmişti dört bir yana. Rahmet melekleri, Rahman ve Rahim olan Allah’tan ebediyet muştusu getiriyor­lardı kucak kucak. Onlar, canlar canını bul­muşlardı, varsın bu canları yağma olsundu; onlar ölümsüzlüğü hissetmişlerdi, varsın ölüm kol gezsindi Mekke sokakla­rında...

Yasir, buraya ilk geldiği günü hatırladı tekrar tek­rar. Durup baktı evinin küçücük penceresinden Mek­ke’ye ve kendi kendine konuşmaya başladı; Ammar’la Sümeyye onu dinliyorlardı:

‘‘Ey Mekke...’’ dedi Yasir. İsmail’in insanlığa yadi­gârı Mekke... İbrahim’le İsmail’in bizzat elleriyle yap­tıkları insanlığın Kâbesini kucağında taşıyan Mekke... Sen ki şehirler anasısıydın, Arapların gözbebeğiydin, şimdi insanlığın gözbebeği oluyorsun. Ben şimdi sana tam mânasıyla âşık oldum; bundan böyle sen­den ay­rılamam, çünkü Allah Rasulü sendedir.’’

Yasir’in sözlerini duyan Sümeyye’nin gözleri dolu dolu ol­muştu. Onu ne çok seviyordu. Bir kocasına, bir oğluna bakan Sümeyye’nin içinde bir hasret ağacı yeşermekteydi binlerce dalı olan. Bu, bütün bir insan­lığı kucaklayacak bir hasretti. Gözle­rinde parlayan ışık, bütün dünyayı aydınlatacak bir ışıktı. İn­sanlar görü­yordu dünyanın dört bir yanından akın akın gelen rengârenk insanlar; her biri gelip Sümeyye’nin boy­nuna sarılı­yordu kardeşten de öte bir sevgiyle.

Yasir, Mekke’ye bakıyordu; Sümeyye, Mekke’ye bakıyordu ve Ammar, Mekke’ye bakıyordu: Mekke, büyüyor, büyüyordu; Türkistan oluyordu, Yemen olu­yordu ve Mekke bütün dünya oluyordu.

Ã

EN BÜYÜK ¡MT¡HAN

Mekke’de, Allah Rasulü’ne karşı bayrak açmış Kureyş ulu­larından biri vardı: Ebu Cehil... O, dünyayı aydınlatmak, insan­lığı kurtarmak isteyen nura saldıran kapkara bir karanlıktı. Işık­tan korkanlar, karanlığa ko­şuyorlardı. Onlar, aydınlıkta küçül­mekten ve zulümle­rini sürdürememekten endişeliydiler; insanla­rın, yüzle­rindeki ihaneti görmelerinden çekiniyorlardı. Onun içindir ki Mekke’de parlayan kutsal ışığı, bir an önce söndürmek istiyorlardı. Ve şimdilik de güçleri, kimse­sizlere, korumasızlara yetiyordu.

Yasir ailesinin müslüman olduğunu öğrenen Ebu Cehil, hemen Kâbe’ye koştu. Putlara adaklarını sun­mak, bazı işleri için fal okları çekmek için Kâbe’nin çevresinde toplanan Kureyş topluluklarını tek tek do­laştı. Ebu Huzeyfe’nin sülalesinden olan Mahzumoğulları’nın bulunduğu yerin yakınında durdu ve sesi­nin çıktığı kadar bağırıp haykırmaya başladı:

‘‘Ey Mahzumoğulları, ey Kureyşliler! Siz hâla bu­ralarda dolanıyor, ilâhlarımıza saygılar sunmaya çalışı­yor ve onlardan medet bekliyorsunuz... Siz bu gaflette helâk olup gideceksiniz... Duydunuz mu? Şimdi de Yasir ailesi, Muhammed’e uydu ve ilâhlarımıza küfretti. Bu ne garip haldir? Ey Mahzumoğulları, duyuyor mu­sunuz? Yasir, Yemen’den geldi, büyüğümüz Ebu Huzeyfe, onu himâyesine aldı. Biz de onu, kendimiz­den bilip elimizden gelen ilgiyi gösterdik. Sümeyye ise Türkistan’dan gelmiş sıradan bir köleydi. Ebu Huzeyfe, ona kızı gibi baktı ve büyüttü. Ammar’ı da kendi to­runlarından daha ilerde tuttu. Görüyorsunuz işte nan­körlüklerini!.. Onların burada mekân tutmalarını sağ­ladık; onlar ise ilâhlarımıza küfrediyorlar; bize karşı duruyorlar. Kureyş’in cömertliğinden istifade ettiler. Meğer bunlar koynumuzda beslediğimiz yılanlarmış; şimdi dönüp bizi sokuyorlar. İşte bu ne idüğü belirsiz insanlar, bizlerin, Arapların efendisi asil insanların ilâhlarına karşı savaş açıyorlar ve atala­rımızın dinini yıkmaya çalışıyorlar. Haydi diyelim, Muhammed, bi­zim kanımız ve canımızdır ve bir gün hatasını anlaya­caktır. Fakat bunlar kim oluyorlar? Aslında bizimkini bu noktaya geti­renler de böyleleridir. Neredesin ey Ebu Huzeyfe, gel de bak olanlara...’’

Durup etrafına baktı Ebu Cehil; kendisini dinleyen hayli in­san vardı ve devam etti:

‘‘Yemin ediyorum size ki, böyle nankörlerin işini bitirip, sizi ilahlarımızın gazabından kurtaracağım. Yine ilâhlarımıza and içiyorum ki, Yasir ailesine azapların en büyüğünü tattıracağım. Onlar, ya en feci şekilde yok olacaklar, ya da gelip ilâhlarımızın önünde secdeye kapanıp kurtuluşa erecekler.’’

Konuşmasını bitiren Ebu Cehil, çevresindekilerin heyeca­nını ve öfkesini görünce sevindi. Konuşması hedefini bulmuş, özellikle Mahzumoğulları’nın öfkesi doruğa ulaşmıştı. Bunun üzerine Ebu Cehil, kendinden emin bir komutan edasıyla der­hal topluluğa emrini verdi:

‘‘Haydin Yasirlerin evine... Böyle bir evin Mek­ke’de yeri  artık olamayacağı gibi, böyle insanların da bu şehrin havasını teneffüs etme hakları yoktur...’’

Kalabalık dalgalandı ve Yasirlerin evine yöneldi; kalplerde kin, gözlerde öfke, dudaklarda en galiz küfür, ellerde taş ve sopalar... Ebu Cehil, topluluğun heyeca­nını düşürmemek için sürekli tahrik edici sözler söylüyordu. Ebu Cehil ve çevresinde­kilerin içlerini dolduran  küfür karanlığı, yavaş yavaş Mekke’nin ay­dınlık yüzüne yayılıyordu. Mekke’de her zamanki gibi bir akşam oluyordu ve bu akşam, her zamankinden daha yavaş düşüyordu Mekke’ye.

Mekke’nin bu akşam saatinde, Yasir, Sümeyye ve Ammar, imanın sevincini doya doya yaşıyorlar; pek yakında Kâinatın Efendisi’nin huzuruna gitme düşün­cesiyle zamanın ötesine doğru koşuyorlardı. Dışarıdaki gürültüler üzerine büyük rüya­dan uyandılar ve dinle­meye başladılar. Gürültüler ve ayak ses­leri giderek yaklaşıyordu. Derken bir anda evlerine dalan ka­ranlık yüzler...

Daha düne kadar dost bildikleri bu insanlara ne oluyordu böyle, her biri bir canavara dönmüş, adeta gözleriyle parçala­mak istiyorlardı Yasir’i ve ailesini. Yasir ve Ammar, özellikle Mahzumoğulları’na bakıyor­lardı olup biteni anlayabilmek için. Fakat onlar, derhal Yasir’in üzerine atıldılar ve onu zincire vur­dular. Ar­dından da Sümeyye ile Ammar’ı. Hiçbir şey söyleme­den sürüklemeye başladılar onları ve evi de ateşe ver­diler.

Anlamışlardı Yasirler, iman etmeleri yüzünden bu felaket başlarına geliyordu. Fakat ne gam; ebediyeti gördükten, ölüm­süzlüğü hissettikten sonra bütün bun­ların ne önemi vardı? Üçü birden haykırdılar Kureyşlilerin yüzüne: ‘‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed onun Rasulü’dür...’’ Kelime-i şahadet, Yasir ailesinin metanetini artırırken, Ebu Cehil’in sura­tına bir şamar gibi indi ve  Ebu Cehil, elindeki sopayla onlara saldırdı, olanca gücüyle vurmaya başladı. On­larsa şahadet getirmeye devam ediyorlardı. Onların her şahadet getirişinde, Ebu Cehil ile birlikte diğer Kureyşliler de ellerindeki taş ve sopalarla saldı­rıyor­lardı. Yanan evlerinden yükselen yalımlar, Mekke’ye çöken geceyi parçalayarak göklere yükseliyordu. Sanki Yasirlerin eviyle gökler arasında ateşten bir ip uzuyordu.

Mekke’nin üzerine mazlumların ahıyla ıslanan, ya­nan evle­rinin alevleriyle ısınan bir ağır gece iniyordu yavaş yavaş. Mekke şehrine bulaşan ilk Müslüman kanı ve göklerden inen rahmet melekleri... Müşrikleri yutmak istercesine kımıldayan Mekke toprağı, yıldı­rımlar indirmeye hazırlanırcasına titreyen gökyüzü... Dünyaya savrulan Yasirlerin evinin külleri... Mekke’de ilk kez böyle bir vahşet görülüyor ve bu vahşetin etki­siyle bütün Mekke ayakta. Müşriklerin kalbine damla damla dökülen korku… Yasir ailesini zincirlerle sıkı sı­kıya bağlayıp bir mahzene atıyorlar, kapısını sıkı sıkıya kilitleyip, kalplerinden bir türlü atamadıkları korkuyla evlerine dağılıyorlar.

Yasir, Sümeyye, Ammar... bu üç iman âbidesinin kalple­rinde daha da yeşeren iman çiçekleri; onlar, kızmıyorlar, lânet okumuyorlar, sadece acıyorlar, ken­dilerine bunca zulmü reva görenlere, onların da karanlıklardan aydınlıklara çıkmaları için dua edi­yorlar. Mahzen, iman nuruyla ışıl ışıl ve bu nur, müş­riklerin kararmış kalplerine bir türlü erişemiyor. Bir yanda iman ve merhamet; bir yanda korku ve kin...

Ã

Huzursuz bir gece geçiren Ebu Cehil, sabaha doğru ken­dinden geçti ve güneş, bir mızrak boyu yük­selip ortalık ısındı­ğında uyandı. Kafasında binlerce işkence tasarlayarak Kâbe’ye vardı. Burada  kümele­nen müşriklerden bir kısmını alarak, dün gece Yasir ailesini kapattığı mahzenin önüne geldi. Bir süre bu­rada durup dinlediler. İçeriden ses gelmeyince, ölmüş olabile­ceklerini düşünerek üzüldü. Zira Ebu Cehil’in tek isteği, onları dinlerinden döndürmek ve bunun için de elinden geleni yap­maktı. Kafasında binbir çelişkiyle kapıyı açıp içeri girdi. Baktı ki Yasir, Sümeyye ve Ammar, birbirlerine sokulmuşlar kımıltısız duruyorlar. Varıp ayağıyla itti Yasir’i. O an zincirleri sürüyerek kalktı Yasir. Ebu Cehil’in karşısında güçsüz ve zavallı duruma düşmek istemiyordu. Sümeyye ile Ammar da tıpkı Yasir gibi ayağa fırladılar. Ebu Cehil, alaycı bir şekilde sırıtıyordu. Yasir, Sümeyye ve Ammar ise hem yaralı, hem yorgun ve hem açtılar, ayakta durabilmek için bütün güçlerini harcıyorlardı. Fakat yine de Allah’a hamt ediyorlardı, çünkü  Allah, onlara böyle sıkıntılar vererek imanlarını sınama imkânı bahşediyordu. Mek­keliler, onların bu fütursuzluğu karşısında önce şaşır­dılar, sonra kendi acizliklerini örtmek hırsıyla saldırdı­lar. Yere düşen üç iman âbi­desini, sürükleyerek dışarı çıkardılar. Onlar Mekke sokaklarında müşrikler tarafın­dan sürüklenirken, insanlar,  bu olanlara sıra­dan bir olaya bakar gibi duygusuzca bakıyorlardı.

Sümeyye ile Yasir’in, ayaklarına ve ellerine vurul­muş zin­cirleri taşıyacak mecalleri kalmamıştı; zaman zaman yere düşü­yorlardı. Müşriklerse, bir taraftan on­ları sürüklüyorlar, bir taraf­tan da ellerindeki mızraklarla dürtüyorlardı acımasızca. Şimdi Mekke’nin epeyce dışındaydılar ve hâla kızgın kumlar üzerinde sürükleni­yorlardı. Üzerlerindeki giysiler tamamıyle yırtılmış, vücutları yara bere içinde kalmıştı. Mekke’nin kızgın kumları, bu yara bere içindeki mübarek vücutlardan utanarak titriyordu. Müşriklerse, bir yandan onlara işkence ederken bir yandan da gülüşüyorlardı. Ebu Cehil, Yasir’i sakalından tutmuş sürükler­ken, bir diğer müşrik, Sümeyye’yi saçlarından tutarak sürüklüyordu. Bir diğeri de Ammar’ı tekmeliyordu.

Bu manzara karşısında gökler titriyor, yerler bü­zülüyordu; müşriklerin kalpleri ise katılaştıkça katılaşı­yordu. Bir büyük im­tihandı bu, biliyorlardı Yasir, Sümeyye, Ammar ve yine biliyor­lardı her şey Allah’ın takdirindedir.

Sümeyye’nin üzerindekiler parçalanmış, yara bere içindeki vücudu, kumlar üzerinde seyiriyordu. Müşrik­ler, onu, beline kadar kuma gömdüler. Yasir’i de zin­cirlerle kazıklara bağladılar. Bu manzara karşısında Ammar, en ufak bir yılgınlık göstermiyor, Ebu Cehil ve yanındakilere küçümseyerek bakı­yordu. Onun bu tavrı, Ebu Cehil’i çıldırtıyordu. Gidip Ammar’ı tekmeliyor, en ağır küfürleri savuruyordu.

‘‘Sen, basit bir kölenin oğlusun,’’ diye bağırıyordu Ebu Ce­hil. ‘‘İşte bak, âdî bir köle olan annene bak, nasıl da kumların içine saklanmaya çalışıyor. Hani nerede Tanrınız, gelip niçin kurtarmıyor sizi?..’’

Ebu Cehil’in küfürleri, Ammar’ın imanını artırı­yordu. Ammar’ın başı gökleri delip geçmişti; dünya ve içindekiler, bir avuç kum tanesiydi gözlerinde.

Ebu Cehil, elindeki mızrakla Yasir’e saldırıyor ve çıldırmış­çasına bağırıyordu:

‘‘Akılsız başınızın cezasını çekin şimdi. Lat ve Uzza’yı inkâr etmek ha! Bu, ilâhlarımızın gazabıdır size. Bu daha en hafifi, inadınız devam ederse göreceksiniz neler olacağını...’’

Yasir ve ailesi, bütün bunlara sadece gülümsüyorlardı. Yüzlerini, yerlerin ve göklerin Yaratı­cısına çevirmişler, onun yüceliğini ve vadettiği ebedi nimetleri düşünüyorlardı. Ruhları ölümsüzlük ufukla­rında, vücutları ise müşriklerin murdar elle­rinde...

Yasir, ölümden korkmuyordu, biliyordu ölümün ölümsüz­lüğe geçiş olduğunu; onu üzen tek şey, ilahî haberi Yemen’e ulaştıramadan, oradaki kabilesine gerçeği anlatamadan ölmekti. Oysa ne kadar istiyordu Yemen’de ilahî nurun parlamasını, insanların ebediyet ufuklarına kanatlanmalarını...

Sümeyye, vücudunu dağlayan kızgın kumların, sırtına inen mızrak darbelerinin acısını hissetmiyordu bile. O, şimdi Türkis­tan yaylalarını hayal ediyor, yiğit atalarının kahramanlık des­tanlarını hatırlamaya çalışı­yordu. Bir gün onların ilâhî kelâmı du­yacaklarını, ila-yı kelimetullah için ve bütün insanlığı kurtar­mak heyeca­nıyla harekete geçeceklerini görür gibi oluyordu. Bu­günler öylesine yakındı, çünkü Sümeyye’nin ruhu asır­lar öte­sinde kanat çırpıyordu. Derin ve anlamlı bakışla­rını, oğlu Ammar’a çeviren  Sümeyye, onun gözle­rinde, asırları aşan bir ışık, bir nur görüyordu. Ölüm bir mutluluktu, Allah’a ve cennete giden yolun kapısıydı, ondan bir çekintisi yoktu Sümeyye’nin ve hatta onu arzuluyordu bile... Ama Ammar yaşamalıydı; onun gözlerinde parlayan iman ışığı, Yemen çöllerinden Tür­kistan yaylalarına kadar bütün dünyayı aydınlat­malıydı.

Ebu Cehil, Yasir ailesini, dinlerinden döndürmek için her türlü işkenceyi deniyordu. Kızgın kumların ortasında harlı bir ateş yakmışlardı. Bir yanda da bir su havuzu oluşturmuşlardı. Mızraklarının  ve kılıçlarının uçlarını ateşte iyice kızdırarak onla­rın vücutlarını dağlıyorlardı. Ammar, acılar içinde kıvranan anne ve babasına bakıyor ve baktıkça da yüreğindeki iman, biraz daha serpilip gelişiyordu. Vücutları iyice dağla­nan Sümeyye ile Yasir, bir an kendilerinden geçip hareketsiz kalı­yorlar ve o zaman müşrikler tarafından su havuzuna atılıyor­lardı. Ayıldıklarında tekrar kızgın kumların üzerine yatırılıp vü­cutları akkor halindeki kılıç ve mızrak uçlarıyla tekrar dağlan­maya başlanıyordu. Ağızlarına bir damla suyun girmesine de asla izin verilmiyordu. İnsanoğlunun tahammülünü çoktan aş­mış olan bu işkenceler altında Sümeyye ile Yasir, sü­rekli Allah ve Rasulü’nün adlarını sayıklıyorlardı. Önle­rinde açılan yollar görüyorlardı ışık ışık cennet bahçe­lerine uzanan... Dünya, kü­çüldükçe küçülüyordu gözle­rinde. Onlar, bu dünyanın yaratılış sebebinin Allah Rasulü olduğunu biliyorlardı ve zaten her şey onun şerefine yaratılmamış mıydı? Ölüm yokluk değil, bir uya­nıştır, gerçek hayata uyanış, ebediyete uyanış; Sümeyye ile Yasir, şimdi bunu ilmelyakin biliyorlar ve aynelyakin görüyor­lar. Beri yanda gittikçe körleşen ve karanlılara gömülen Ebu Cehil...

İman kalesinden ufacık bir taş bile sökemeyen Ebu Cehil, sürekli bu kaleye tosluyor, tosladıkça da çılgına dönüyor; Yasir’le Sümeyye’ye saldırıyordu. Ebu Cehil­‘in küfrüyle kişisel kini içiçe... Atalarının dini yıkılacak ha? Mekke’nin hakimiyeti Haşimoğullarına geçecek ve Muhammed, Mekke’nin  mutlak hâkimi olacak ha? O zaman da kendisi sıradan biri oluvere­cek... Bu işin önüne bir an önce geçmezse, kısa sürede her şey bit­miş olacak. Hele kölelerin ve yabancıların, Kureyşliler’le yanyana oturmaları ve onlardan daha şerefli sayılmaları olacak şey değil... Bu düşüncelerle iyice çıldıran Ebu Cehil, daha bir hırsla saldırıyor Yasir ve Sümeyye’ye. Onları, dinlerinden bir döndürebilse başarıya bir adım atmış olacak. Muhammed’in etrafın­dakilerde bir çözülme başlayacak ve  bu da aynı za­manda Haşimoğulları’nın sonunu getirecek... Ebu Ce­hil, daha bir hınçla saldırıyor iman âbidelerine.

Ã

BÜYÜK MÜJDE VE EBED¡YETE UYANIŞ

Allah Rasulü, yanına Mekke’nin önde gelen tüc­carlarından Osman’ı almış, birlikte Mekke’ dışında bir gezintiye çıkmışlardı. Rasulüllah, Kureyş’in kendisine olan düşmanlığını her geçen gün biraz daha şiddetlen­dirdiğini gördüğünden, yanına bazan Ebu Bekir’i, bazan Osman’ı , bazan da birkaç müslümanı daha alır öyle gezintiye çıkardı. Kureyşlilerin kendisine bir taş­kınlık yapmalarını önlemek için böyle yapardı. Böyle bir taşkınlık ise müslümanları derinden yaralardı, Allah Rasulü’nün yalnız çık­mamasının tek sebebi işte buydu, yoksa müşriklerden çekindiği filan yoktu. Rasulüllah ile Osman’ın yolları, Batha vâdisine düştü. Burası Mek­ke’nin dışındaydı, öteden de içerisi pek görünmezdi. Allah Rasulü, vâdide bir ateş gördü. Bu sıcakta, bu­rada böyle bir ateş olmasına bir anlam veremedi. Sonra inil­tiler duydu. Bunun üzerine durup Osman’a baktı; o da ateşi görmüş ve iniltileri duymuştu. O tarafa doğru ilerlediler. Bir kümelenme vardı. Aralarında Ebu Cehil’in de olduğunu fark eden Allah Rasulü, biraz daha kalabalığa yaklaştı. Onu gören Kureyşliler önce şaşırdılar ve kenara çekildiler. O zaman Allah Rasulü, Sümeyye’yi, Yasir’i ve Ammar’ı gördü. Ammar çö­mel­miş duruyor; Sümeyye ile Yasir yara bere içinde kumlar üze­rinde kıvranıyorlardı. Ayaklarında da zin­cirler vardı. Allah Rasulü, bir süre onlara baktı üzün­tüyle. Ebu Cehil, bir ara Allah Rasulü’ne bir şeyler söyleyecek gibi olduysa da, diğerlerinin şaşkınlığını görünce, olduğu yerden Allah Rasulü ile Osman’a bakmaya başladı.

Kureyşliler, Allah  Rasulü’ne ilişmekten çekiniyor­lardı. Hele Osman ile Ebu Bekir’in de onun yanında yer alması onları iyice ürkütüyordu. Yapacakları bir taşkınlığın kendilerine bir zararı dokunacağı gibi, Mek­keli müslümanların yeni dine daha da sıkı sarılmaları ihtimalini de akıldan çıkarmıyorlardı. Hem sonra asa­biyet hırsı da öne çıkabilir, o zaman da Kureyş ikiye bölü­nür, araya büyük bir düşmanlık girebilirdi. Bütün bunları düşü­nen Ebu Cehil ve yandaşları, bütün hınç­larını Mekkeli olmayan müslümanlardan  alıyorlardı. Onlara yaptıkları akıl almaz işken­celerle müslümanlığın önünü kesmek istiyorlardı.

Allah Rasulü, Yasir’e yaklaştı. Müşriklerin her biri kaskatı taş kesilmişti âdeta. Yasir, önce gözlerine ina­namadı, fakat ge­lenin gerçekten Allah Rasulü oldu­ğunu görünce sevinç ve heye­canla ayağa kalkmak istediyse de başaramadı, ancak oturabildi. Allah Rasulü, Yasir’e iyice yaklaştı ve elini omuzuna koydu. Yasir yeniden doğdu o an ve Allah Rasulü’nün müba­rek yü­züne doya doya baktı. Hiçbir nimet, hiçbir hayat onun için şu anki kadar değerli olamazdı. Anlamsız bir asır yaşamaktansa, böyle bir ânı yaşamak, çok daha değerli ve önemliydi.

Allah Rasulü’nün üzüntü içinde olduğunu fark eden Yasir:

‘‘Ey Allah’ın Rasulü, zaman böyledir,’’ dedi.

Yüzünde mutluluk, gözlerinde parlayan iman nuru... Tek arzusu Allah’ın ve Rasul’ünün rızasını ka­zanmak..

Allah Rasulü, Yasir’e baktı:

‘‘Sabret,’’ buyurdu.

Sabrın sınırını çoktan aşmış olan Yasir, çevresinde sağır ve dilsiz putlar gibi bekleşen müşriklere küçümse­yerek baktı; Allah Rasulü’ne bakmakta olan karısı Sümeyye’yi ve oğlu Ammar’ı gördü, içinde inanılmaz bir ferahlık duydu. Bakışlarını tekrar Allah Rasulü’ne yönelterek şöyle dedi:

‘‘Bize ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın dininden döndüre­meyeceklerdir. Sen Allah’ın elçisisin ve senin söylediklerin el­bette haktır, gerçektir. Allah’ın vadi bir gün gelecektir.’’

Allah Rasulü, Allah’a hamt etti ve sonra şöyle dua etti:

‘‘Ya Rabbi! Yasir ailesini ğufranına mazhar eyle...’’

Allah Rasulü’nün sözlerini duyan Yasir, yücelerin yücesine erdi. Yüzüne bir gülümseme yayıldı, çünkü kalbine şehitlik he­yecanı düşmüştü. Allah Rasulü’nün sözlerinde bir şehitlik müjesi vardı. Rasul, onların İslam’ın ilk şehitleri olacaklarını bildirmek üzere buraya gelmiş olmalıydı.  ‘‘Ya Rabbi! Yasir ailesini ğufranına mazhar eyle...’’ sözlerinin mânası çok açıktı. Artık Yasir’in can kuşu, cennet bahçelerine bir an önce uç­mak için sabırsızlanıyordu.

Allah Rasulü, Osman ile beraber oradan uzaklaş­mıştı. Sümeyye, Allah Rasulü’nün duasını işitince âdeta bir başka dünyaya uçup gitmişti. Kalbi imanla dopdolu ve bir an önce Allah’a kavuşmanın ve ölümsüzleşme­nin heyecanıyla Ebu Ce­hil’in yüzüne haykırdı:

‘‘Ey Allah düşmanları! İşte bedenlerimiz elinizde, istediğinizi yapın, elinizden geleni de ardınıza koyma­yın. Ruhlarımız yüce­lerde, burnumuza gelen cennet kokusudur.’’

Bu sözler, Ebu Cehil’in öfkesini büsbütün artırdı. Kalbi ka­rardıkça karardı. Kudurmuşcasına koştu,Sümeyye’yi, saçların­dan tuttuğu gibi ateşe attı, oradan da havuza. Soluk soluğaydı, adamlarına hay­kırdı:

‘‘Çıkarın şunu sudan! Böyle birden bire ölerek eli­mizden kurtuluvermesini istemiyorum. Daha ona ne azaplar tattıraca­ğım.’’

Sümeyye’yi, havuzdan çıkarıp boylu boyunca kumların üzerine uzattılar. Ebu Cehil, kin ve öteden katranlaşmış kalbiyle ona yaklaştı:

‘‘Sen böyle kalmayacaksın,’’ dedi. ‘‘Sonunda ilâh­larımızın önünde yere kapanıp imana geleceksin. Bak işte Muhammed de seni bırakıp gitti. Alıp götürseydi ya sizi de veya Allah’ına söyleseydi de, bizi helâk ettirip sizi kurtarsaydı ya...’’

Sümeyye, Ebu Cehil’in, Allah Rasulü hakkında konuştu­ğunu duyunca canlandı ve bütün gücünü toplayarak haykırdı:

‘‘Sana ve ilâhlarına lânet olsun. Kalbin kararmış, kulakların mühürlenmiş olduğu için  Allah Rasulü’nün bize verdiği müj­deyi anlayamadın. Seni gidi lânet herif seni, şimdi seni cehen­nem çukurunda görüyorum ve bana yalvarıyorsun kurtarmam için...’’

Ebu Cehil, bu sözler karşısında bir an bocaladı. Sonra mız­rağını olanca gücüyle Sümeyye’nin göğsüne sapladı. Sümeyye’nin ruhu, beden kafesinden ayrılıp cennet bahçelerine uçup gitti.

Böylece Türkistan yaylalarının bu asil çiçeği, kut­sal kanıyla Mekke’nin topraklarını suladı ve İslâm’ın ilk şehidi olma şerefine erdi. Büyük davanın nûrdan gülü, ilk şehidenin kanıyla sulandı, bengisu ile yıkandı; bun­dan böyle onu kim soldurabilirdi? O an yüce Allah, Sümeyye’nin kavmine, dünya durdukça bu gülü su­lama vazifesini verdi. Makamların en yücesine, şehitlik maka­mına, hasret ve aşkı kalplerine yerleştirdi. O an­dan itibaren insanlık, Türkistan yaylalarından gelecek kurtarıcıları beklemeye başladı. 

Yasir, ilk şehit olma yarışını kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle ve bir an önce Sümeyye’ye kavuşmanın heyecanıyla Ebu Ce­hil’e haykırdı:

‘‘Ey Allah’ın düşmanı! Ey en sefil yaratık! Sana ve ilâhla­rına lânet olsun... Ey Sümeyye’m, yerin cennettir; bekle, ben de geliyorum. Şahadet ederim ki Allah’ın vadi haktır, Rasulü’nün söyledikleri gerçektir.’’

Çılgına dönen Ebu Cehil, bu kez de mızrağını Yasir’in göğ­süne sapladı. Yasir’in can kuşu havalandı; Yemen çölleri sarsıldı Türkistan yaylalarına doğru. Yemen, Türkistan’ın ardınca gidi­yordu dünyanın dö­nüşüne uyarak.

Ammar, annesiyle babasının ebediyete doğru bi­rer ışık yumağı halinde uçup giden ruhlarının ardınca bakakaldı.

Ammar’ın göklere baktığını gören müşriklerin içine bir korku düştü ve Ammar için Ebu Cehil’e yalvardılar. Onların merhamet duygularının kabardığını fark eden Ebu Cehil, he­men Ammar’ın yanından uzaklaştı. Bili­yordu, merhametle öf­kenin kesiştiği noktada olabile­ceklerin tehlikesini.

Müşrikler, şehit annesiyle şehit babasının naaşları başında Ammar’ı bırakıp gittiler. Ammar, hep göklere bakıyordu, olup bitenlerin farkında bile değildi. Müş­riklerse dönüp arkalarına bakamadılar, bir korku, on­ları Mekke’ye doğru kovalıyordu sanki. İşledikleri cina­yet, bir karabasan gibi üzerlerine çök­müştü. Görü­yordu Ammar, yerdekilerin ve göktekilerin lâneti­nin bir sağanak halinde müşriklerin üzerine yağdığını.

Ammar, yapayalnız kalakalmıştı Batha vâdisinde, anne ve babasının ruhları ardınca gidememişti. Ammar, annesinin cese­dine doğru yürüdü; yer sarsıldı, gökler titredi ve kâinat yasa büründü; her yan sükuta kesti. Güneş düştü, karanlık bir göz­yaşı çağlayanı gibi Batha vâdisine dökülmeye başladı.

Ã

B¡R BAŞKA ¡MAN AB¡DES¡

Ammar’ı, şehit anne ve babasının cesetleri başında bırakan Ebu Cehil, yanındakilerle birlikte Batha vâdisi boyunca ilerledi. Bir süre yürüdükten sonra bir baha­neyle adamlarından ayrıldı. Çünkü onların merhamet damarları kabarır gibiydi. Bunun bir tehlike olabilece­ğini hissetmekteydi. Yeni bir işkence manzarası, onla­rın merhamet damarlarını iyice kabartır, bu da müslüman-ların önünü açar, Ebu Cehil’in bütün planlarını bozardı.

Yanındakilerden uzaklaşan Ebu Cehil, bir başka işkence yerine vardı. Gülüşen, alay eden, zaman za­man da küfreden bir Kureyş topluluğu... Ortalarında oldukca zayıf, uzun boylu ve siyah renkli bir genç, boylu boyunca uzanıyor. Siyah vücu­dunda yer yer kırmızı kan lekeleri. Tepesinde dikilen Ümeyye, Halef­‘in oğlu Ümeyye... Ebu Cehil, Ümeyye’ye yaklaştı:

‘‘Ben az önce öfkeme yenilip Yasir ile Sümeyye’yi öldür­düm. Sen bari bu işi ölüme vardırma, çünkü bu çare değildir. Aslolan bunları, dinlerinden döndürüp Lat ve Uzza’nın önünde tevbe ettirmektir. Şu kara kö­leye bunu yaptırabilirsen ne âla... Bunun yolu açıldı mı gerisi gelecektir.’’

Ümeyye’nin çok sıkıntılı olduğu yüzünden anlaşılı­yordu. Ebu Cehil’in gelişiyle biraz rahatlamıştı. Önünde yatan siyahî gence bakarak şöyle dedi Ümeyye:

‘‘Bunlara ne oluyor bilmem ki? Büyülendiler hepsi de... Tatlı vaadlere kandılar.Yoksa efendilerinin dinine karşı gelmeye nasıl cesaret edebilirlerdi? Bir kölenin hayal bile edemeyeceği şeyler bunlar...’’

Tam bu sırada, kumlar üzerinde uzanan genç mı­rıldanıyor:

‘‘Allah bir, Muhammed onun Rasulü...’’

Ümeyye, elindeki kırbacı olanca hızıyla indiriyor ve o, yine duyulur dıyulmaz inliyor: ‘‘Allah bir...’’

Yerde uzanan siyahî genç, Bilal, Habeşli Bilal’dir. Ümeyye ise onun efendisidir. Ve Ümeyye, Bilal’in gö­zünde ufaldıkça ufalmakta, alçaldıkça alçalmaktadır. Bu işkence sahneleri gün­lerdir sürmektedir. Ümeyye, Bilal’i boynuna bir ip takarak, Mekke sokaklarından geçirir ve buraya getirir. İki yanına kızgın kumlar yığar, üzerine de bir taş bastırır, sonra da tepesinde dikilip Kureyş’in ilâhlarına inanmasını, Muhammed’e ve İla­hı’na küfretmesini söyler. Bilal ise nefesi kesilene kadar sürekli şahadet getirir. Bu sahne, saatlerce sürer gider. İşte bugün de günün sonuna gelinmiştir ve Bilal, yine şahadet getirmeye de­vam etmektedir.

Ümeyye, Bilal’in göğsünü ayağıyla tekmeleyerek bağırır:

‘‘Ya bu şekilde can vereceksin ya da bizim dini­mize döne­ceksin...’’

Bilal, kalbi iman dolu, yüzü âlemlerin Rabbi’ne dönük, son gücünü kullanarak mırıldanır:

‘‘Allah bir, Muhammed onun Rasulü...’’

Ümeyye, öfkeden çatlayacak sanki. Bilal’in göğsü­nün üze­rine çıkıyor ve tepiniyor. Çevredekiler, bir eğ­lence seyreder gibi gülüşüyorlar. İyice kuduran Ümeyye, Bilal’in boynuna bağladığı ipi iki tarafından çektiriyor. Bilal’in soluğu kesiliyor, yüzü mora­rıyor. Ebu Cehil hemen müdahale ediyor, çünkü Bilal’in ölüp de kurtulmasını istemiyor. Boynundaki ip gevşer gevşemez daha ilk nefesinde tekrarlıyor Bilal:

‘‘Allah bir, Muhammed onun Rasulü...’’

Ümeyye, Ebu Cehil’in önünde Bilal’i dininden döndürüp bir zafer kazanmak için  çırpınıyor ve akıl almaz işkenceler de­niyor ama boşuna; Bilal’in kalbinde iman, dudaklarında Allah ve Rasul’ünün isimleri...

Bilal’in sarsılmaz imanı karşısında Ebu Cehil de öfkesini yenemiyor, Bilal’in göğsüne birkaç tekme indi­riyor ve dişlerini gıcırdatarak mırıldanıyor:

‘‘Hiç olmazsa birini döndürebilsek... Bu ne sihirdir böyle, ölümü hiçe sayıyorlar, hatta ölmek için çabalıyorlar sanki...’’

Akşama kadar Bilal’e işkence eden Ümeyye, ak­şam onu boynuna bağladığı iple sürükleyerek eve götürür, ertesi gün tekrar buraya getirirdi. Bugün ise, onu zincire vurup kazıklara bağladı ve burada bırakıp gitti. Yanına da iki adamını nöbetçi bıraktı ki, ertesi sabah onu burada tekrar sağ olarak bulabilsin ve iş­kencelerine kaldığı yerden devam etsin...

Batha vâdisine her zamankinden daha hü­zünlü bir gece indi. Vâdinin bir tarafında inleyen Ha­beşli Bilal, bir tarafında Türkistanlı annesiyle Yemenli babasının cesetleri başında hü­zünle bekleyen Ammar. Yıldızlar daha bir hüzünle göz kırpıştırı­yor bu gece. Ay, Batha vâdisini görmemek için doğmayacak bu gece. Ammar ve Bilal’in vücutlarındaki titreme geceye geçi­yor; gece titriyor, gece, onların yanan vücutlarını so­ğutmak için serinliyor. Sümeyye ile Yasir’in ruhları, Batha vâdisinin semala­rından dünyaya bakıyor yıldız yıldız. Mekke evleri, iyice büzülüp içlerine kapanmış, müşrikleri barındırmanın utancıyla…

Safa tepesindeki Erkam’ın evinde Rahmet Peygamber’i’nin göklere açılmış elleri... O, insanlık için rahmet diliyor, af diliyor. Göklerde kümelenen rahmet melekleri, oradan oraya gidip ge­len gazap melekleri; Allah’ın rahmeti gazabını geçmiştir ve Mekke’de rah­met Peygamber’i vardır. Kâbe, Mekke’nin orta­sında, içindeki putların utancıyla büzülmektedir.

Acı ve elem dolu günlerden aydınlık günlere doğru yuvar­lanıp giden zaman dairesi ve yaklaşan seher vakti... Bu vakit, vakitlerin en kutsalıdır çünkü Ammar ve Bilal, Allah’ı tesbih etmektedirler ve bütün kâinat, onların tesbihine katılmaktadır ve Batha’nın kumları, kımıl kımıldır. Seherle uyanan bütün canlı­lar, Ammar ve Bilal için rahmet dilemektedirler. Allah Rasulü’nün göklere açılan elleri… Safa tepesindeki evle gökler arasında sürekli bir mesaj alışverişi vardır.

Ã

Kuşluk vakti... Batha vâdisinde olanları duyan Ebu Bekir, yanına birkaç dostunu alarak buraya geli­yor. Ebu Bekir, Mekke’nin en önde gelen tüccarıdır ve daha ilk günden itibaren Allah Rasulü’nün yanında yer almıştır. Ebu Bekir ve yanında­kiler, önce Ammar’ın bulunduğu yere varıyorlar. Manzarayı gören Ebu Be­kir, gözyaşlarını tutamıyor; o ki, merhamet timsa­lidir; o ki, yüreğinde bütün insanlığın acısı ve hüznü gizlidir.  Ebu Bekir, Ammar’ın yanına varıyor, onu okşuyor ve teselli etmeye çalışıyor. Diğerleri de Sümeyye ile Yasir’i, Batha vâdi­sine kazdıkları mezarlara gömüyorlar. Top­rak, İslam’ın ilk şe­hitlerini kucaklamanın heyecanıyla sarsılıyor ve kendine emanet edilen bu iki şehide sım­sıkı sarılıyor. Batha vâdisi, bu kutsal emanetleri ebedi­yete kadar koruma ve bu şerefi elinden kaçır­mama gayretindedir. Türkistan toprakları, Yemen toprakları, bir gün yetişiriz umuduyla Mekke’ye doğru ilerlemek­tedir. İhtiyar dünya da, onları Batha vâdisindeki şehit­lerine kavuşturma gay­retiyle biraz daha hızlı dönmek­tedir.

Ebu Bekir, Ammar’ı da yanına alarak, Batha vâdi­sinde ilerledi. Yolda rastladığı Mekke’nin nüfuzlu kişilerinden birine teslim etti Ammar’ı. O, artık himaye­dedir, emniyet içinde Erkam’ın evine giderek yüce huzura ulaşabilir. Ammar’ı, emni­yet içinde Mekke’ye gönderen Ebu Bekir, Batha vâdisi boyunca yürüme­sine devam ediyor. Bir süre sonra Bilal’in bulunduğu yere geliyor. Ümeyye ve adamları, çoktan gelip Bilal’in başına dikilmişler. Ebu Bekir’i görünce duraklıyorlar. Ebu Bekir, kolları ve bacakları kazıklara bağlanmış, üzerine kocaman bir taş bastı­rılmış Bilal’i görüyor ve gözyaşlarını kalbine akıtarak, Ümeyye’ye yaklaşıyor. Ümeyye, merhamet timsali Ebu Bekir’i karşısında gö­rünce şaşırıyor.

‘‘Yazıklar olsun size!..’’ dedi Ebu Bekir. ‘‘Şu kimse­siz ve çe­limsiz çocuktan ne istiyorsunuz? İnsanlığınız­dan utanın... ‘‘

Ümeyye, gözlerini yere indirmiş, Ebu Bekir’in yü­züne bakamıyor. Ebu Bekir, yalnız Kureyş’in değil, bütün Arapların tanıdığı ve saygı gösterdiği bir insan. Allah Rasulü’nün de en yakın dostu. Ümeyye’nin tüy­leri diken diken, tedirginlikle öfke arasında... Ebu Be­kir’le çekişmenin kötü sonuçlar doğurabile­ceğini düşü­nüyor. İşi geçiştirmekten başka çaresi yok...

‘‘Ey Ebu Bekir, seni sever ve sayarız... Bu adam benim kölemdir. Efendisine isyan eden kölelere sahip çıkarsak akıbe­timiz pek iyiye gitmez.’’

Ebu Bekir, Bilal’e bakarak diyor ki:

‘‘Bu adamın tek suçu Allah’a ve Rasul’üne inan­maktır. Sana bir isyanı var mıdır? Kendisine verdiğin işleri yapmıyor mu? Sırf Allah’a inanıyor diye bir in­sana bu kadar işkence yapı­lır mı?’’

Ümeyye, Ebu Cehilvâri hesapları bir an unutup öfkesini yutamayarak parlıyor:

‘‘Bunu da ifsat eden, büyüleyen sizsiniz...’’

‘‘Onun müslüman olmasının ne zararı var? Herke­sin inancı kendine değil midir? Seninle aynı dinden olmaması, senin hiz­metini görmesine engel değil ki...’’ dedi Ebu Bekir.

‘‘O, benim kölemdir. Benim dinimden olmak zo­runda­dır...’’

‘‘Ya senin dinine dönmez ve müslümanlıkta ısrar ederse?..’’

‘‘O zaman işkenceyi daha da artırırım; ya dinimize döner ya da mahvolup gider. Sen var git kendi kölele­rinle uğraş ey Ebu Bekir! Biz senin kölelerine nasıl davranacağına karışıyor muyuz? Onları, ister âzat eder, ister işkence edersin...’’

Bu sırada biraz kendine gelen Bilal mırıldanır:

‘‘Allah bir, Muhammed onun Rasulü...’’

Gözleri yaşaran Ebu Bekir, şöyle dedi:

‘‘Bu çıkar yol değil ki, işte görüyorsun inancından dönmüyor; Allah ve Rasul’üne inanmakta devam edi­yor. Sen şimdi onu öldürürsen, boşu boşuna bir köle­den olursun. Bu da senin için maddi bir zarardır. Hal­buki bu işten kârlı çıkman da mümkün...’’

Ümeyye, önce şaşırıyor, ardından sinsice bir hesap yapıyor ve Ebu Bekir’e soruyor:

‘‘Nasıl yani?..’’

‘‘Senden bu genci satın alıyorum.’’

Ümeyye, sinsi sinsi gülümsedi:

‘‘Kabul... Yedi okka gümüş isterim.’’

‘‘Tamam... şimdi bırak onu...’’

Ümeyye, kulaklarına inanamadı, bu sıska siyahîye, bu ka­dar parayı Ebu Bekir’in verebileceğini hiç tahmin etmemişti. Tekrar etti:

‘‘Yedi okka gümüş, dedim...’’

‘‘Evet duydum, haydi bırak artık onu.’’

Ümeyye, hayretler içindeydi:

‘‘Önce paramı isterim.’’

Ebu Bekir, Ümeyye’ye küçümseyerek baktı ve şöyle dedi:

‘‘Bu ne garip hal Ümeyye! Sen ne zaman böyle aç gözlü ve zâlim oldun?’’

Ümeyye yutkundu. Gururu incinmişti. Biraz da kendini suçlu hissetti:

‘‘Hakkın var ey Ebu Bekir! Sen Mekke’nin en gü­venilir in­sanısın. Al köleni ve parasını istediğin zaman gönder...’’

Ümeyye, Ebu Bekir’in yüzüne bakamadı ve hemenn ora­dan uzaklaşmak üzere hızlı adımlarla yü­rümeye başladı, adam­ları da onu takip ettiler.

Ebu Bekir, Bilal’in zicirlerini bizzat elleriyle çözdü, üstünü başını temizleyip ayağa kaldırdı. Bilal’in kan revan içindeki yüzüne sevgiyle baktı uzun uzun ve şöyle dedi:

‘‘Bilal, sen artık hürsün ve benim kardeşimsin...’’

Bilal, kara gözlerini kaldırıp Ebu Bekir’e baktı. Bu yüz, Al­lah Rasulü’nün yüzünden sonra dünyada en mübarek yüzdü ve Bilal ona bakarak yeniden hayata dönüyordu. Şimdi yüreğinde, Habeşistan kadar büyük bir heyecan ve sevinç vardı. Büyük Ebu Bekir, bu si­yahînin gözlerinde bütün bir Habeşistan halkını görü­yordu ve bütün siyahîlerin bakışlarını üzerinde hissetti, gözleri yaşardı.

Bilal, gözlerini bir türlü Ebu Bekir’den ayıramıyordu.

‘‘Allah senden razı olsun ey Ebu Bekir! ‘‘ dedi Bilal de gö­nülden. Günlerdir gördüğü işkenceler nedeniyle ayakta dur­makta zorluk çekiyordu.

Ebu Bekir, Bilal’i de yanına alarak, Batha vâdisin­den Mekke’ye yürüdü.

Vakit öğle... Güneş, Mekke’nin tepesinde gülümsüyor; Af­rika çöllerini, Habeşistan topraklarını sevinçle okşuyor, tıpkı Ebu Bekir’in Bilal’i okşaması gibi...

Ã

TESELL¡LER¡N EN BÜYÜĞÜ

Ammar, Batha vâdisinden doğruca Safa tepesin­deki eve vardı.  Kapıdakiler, Ammar’ı görünce sevin­diler ve onu alıp doğruca Allah Rasulü’nün huzuruna ilettiler. Allah Rasulü, çev­resindekilere İslam’ı anlatıyor, yeni inen Kur’an âyetlerini talim ettiriyordu. Ammar, gidip bir köşeye oturdu ve gözlerini bir an olsun Allah Rasulü’nden ayırmaksızın onun anlattıklarını dinle­meye başladı. Kâinatın Efendisi konuşuyor, müslümanlar dinliyor, bütün kâinat dinliyordu. İlahi kelâmı, bütün benliğiyle hisseden Ammar’ın içi ferahlıyor, vücudun­daki yaraların far­kında bile olmuyordu. Sözünü ta­mamlayan Rasul, Ammar’a baktı. Onun bakışıyla bir­den canlandı ve yeniden hayat buldu Ammar. Rasul’ün bakışı ne demekti; onun baktığı, sevgiyle baktığı bir insan, dünyanın en mutlu insanı olmaz mıydı?

Allah Rasulü, Ammar’ın ve ailesinin başına gelen­leri bizzat görmüştü ve onlara hayır dua etmiş, büyük müjdeyi vermişti. Ammar’dan, Sümeyye ile Yasir’in şehit edildiklerini öğrenen Rasul’ün gözleri nemlendi. İslâm’ın bu ilk şehitleri için Allah’tan rahmet diledi ve onlar için uzun uzun hayır duada bulundu. Bütün müslümanların üzerine, yüce davanın, ilk şehitleri ver­mesinin hüznü çökmüştü. Bütün benliğini saran hüz­nün, ora­daki müslümanlar tarafından paylaşıldığını gören Ammar, vü­cudundaki yaraların en ufak sızısını bile hissetmez olmuş ve içinin sıkıntısının da gitmesiyle bir kuş gibi hafiflemişti. O, şimdi Allah Rasulü’nün hu­zurundaydı ve doya doya onun yüzüne bakabiliyordu, bu dünyada daha ne isterdi ki?..

Bu sırada huzura Süheyb girdi. Süheyb, Ammar’ın başına gelenleri öğrenmiş, teselli etmek üzere onu aramaya çıkmıştı ve onun Rasul’ün huzurunda oldu­ğunu öğrenmiş, çok sevinmişti. Bunun üzerine de he­yecanla huzura koşmuştu. İşte yakinen gördü ki, Ammar huzurdadır ve dünyanın en mutlu insanıdır.

Az sonra Ebu Bekir’in Bilal’le birlikte Rasulüllah’ın huzu­runa geldiği görüldü. Bütün müslümanlar, sevinçle onlara bak­tılar. Türkistan, Yemen, Irak ve Habeşistan halkları bir aradadır ve Rasul’ün huzurun­dadır. Rasul, Ammar’a, Süheyb’e, Bilal’e bakmaktadır ve Rasul, onların yüzlerinde bütün dünyayı gör­mekte­dir. Rasul’ün gözlerinde parlayan nûr ve bu nûrla ay­dın­lanan insanlık... Allah Rasulü’nün hemen yanında, ondan sonra yaratılanların en seçkini, merhamet tim­sali Ebu Bekir otur­makta... Bilal’in bakışları, Rasulle Ebu Bekir üzerinde. Süheyb’in sevinç ve mutluluk gözyaşları Dicle ve Fırat’a eş; Ammar’ın şahsında Ye­men çöllerini, Türkistan yaylalarını; Bi­lal’in şahsında Habeşistan çöllerini sulamakta.

Gecenin ilerleyen saatlerinde müminler, Allah Rasulü’nün huzurundan ayrıldılar. Süheyb ile Ammar, huzurdan birlikte çıktılar ve Safa tepesinden Mekke’ye baktılar. Kalplerinde yan­kılanan ilahî kelam, ayakları­nın altına serilen Mekke evleri ve her birinde küfrün soluk alıp verişini duymanın utancı ve ezik­liği. Süheyb, Ammar’ın evinin kâfirler tarafından yakıldığını bili­yordu. Zaten onu, bu günlerde yalnız bırakması da mümkün değildi. İki can dost, Safa tepesinden inerek Süheyb’in evine gittiler.

Ã

Sabah, Süheyb ve Ammar, binbir sıkıntı ve endişe içinde Ammar’ın evinin yolunu tuttular. Evin yanına varınca durdular, baktılar; yanmış, yıkılmış bir ev. Ammar, gözleri yaşararak uzun uzun evine baktı. Anne ve babasını hatırladı. Süheyb ise, göz­yaşlarını içine akıtıp üzüntüsünü gizlemeye çalışarak Ammar’a:

‘‘Bunlar kaderin basit cilveleri,’’ dedi. ‘‘Ev dediğin ne ki, iki günde daha güzelini yaparız.’’

Süheyb ile Ammar, hemen kolları sıvadılar ve işe koyuldu­lar. Ebu Bekir ile Osman da maddî destek verince, Ammar, kısa zamanda daha güzel bir eve kavuştu. Müşrikler, onlara bu süre içinde nedense iliş­mediler, alaycı bir şekilde uzaktan izlemekle yetindiler. Belki de Ebu Cehil’in yeni bir kurnazlığıydı bu. Ammar’ın üzerine giderse Mekkeliler’in merhamet duy­gularının uyanabileceğinden çekinmekteydi. Açtığı büyük yaranın soğu­masını beklemekteydi. Ebu Bekir ile Osman’ın Ammar’a sahip çıkmaları da işin bir başka boyutuydu.

Ammar, evinin bir odasını mescit haline getirdi, burada ibadetle, Kur’an okumakla meşgul olmaya başladı. En yakın dostları Süheyb ile Habbab idiler. Üçü birbirinden ayrılmaz bir bütün olmuşlardı. Allah Rasulü’nün huzuruna birlikte gidiyorlar, yeni gelen Kur’an âyetlerini birlikte talim ediyorlar, birlikte yiyorlar, birlikte içiyorlardı.

Habbab, Ammar’a evinin yeniden inşasında çok yardımcı olmuştu. O da  bu şehre sonradan gelmişti ve burada garipti, korumasızdı. Arabistan’ın çok uzak bir yerinden, Temim kabile­sindendi Habbab. Çocuklu­ğunda, başka kabileler tarafından memleketleri yağ­malanmış; yakınları katledilmişti. İşte Habbab bu sı­rada esir düşmüş, Mekke panayırlarından birine, köle ola­rak satılmak üzere getirilmişti. Habbab’ı, Ümmü Enmar adında bir kadın satın almıştı. Bu kadın, yalnız yaşıyor ve sünnetçilikle geçiniyordu. Habbab’ı demir­cilik sanatına verdi. Demircilik, Mekke’de en geçerli sanattı. Usta demircilerin yaptıkları kılıç, kalkan ve benzeri silahlar, Mekke panayırlarının en gözde meta­larıydı. Habbab, kısa zmanda iyi bir demirci olmuş, Ümmü Enmar, ona tam teşekküllü bir de dükkân aç­mıştı. Habbab kısa zamanda büyük bir şöhret yapmış ve çok iyi para kazanmaya başlamıştı. Ümmü Enmar, onu oğlu gibi görür ve çok severdi. Habbab da bir gün Ammar ve Süheyb gibi ilâhî kelâmı duymuş ve hiç vakit kaybetmeden Allah Rasulü’ne koşmuştu. Daha önceden tanıdığı Ammar ile Süheyb’i de yüce huzurda görünce çok sevinmiş ve bir daha onlardan ayrılma­mıştı.

Ammar, Süheyb ve Habbab... işte bu üç can dost, Ammar’ın evinde sık sık buluşarak, Kur’an okuyorlar ve ibadet ediyorlardı. Sık sık da yüce huzura varıp yeni inen Kur’an âyetlerini talim ediyorlardı. Habbab’ın Kur’an’a büyük kabiliyeti vardı. İyi bir demirci olan Habbab, aynı zamanda iyi bir Ku’an öğreticisi de ol­muştu. O, Kur’an okurken, Ammar ile Süheyb, âdeta bu dünyadan koparlar, kâinatta ilâhî bir gezintiye ka­nat açarlardı. Allah Rasulü de Habbab’ın Kur’an okuyuşunu takdir buyurur ve müslümanların Kur’an’ı ondan talim etmelerini söylerdi. Habbab için bundan daha büyük mutluluk olabilir miydi?

Şimdi Ammar, her şeyiyle yeniden doğmuştu; anne ve ba­basını kaybetmişti ama Süheyb ile Habbab’ı bulmuştu. Öte yandan Allah Rasulü’nün ve bütün müslümanların Ammar’a özel ilgileri vardı, çünkü onun ailesi, yüce davanın ilk şehitle­riydi.

Ã

 

SABIR VE RUHSAT

Ammar, Süheyb ve Habbab, Kureyş’ten olmadık­ları gibi, Mekke’de, kendilerini koruyacak sürekli bir hâmiden de yok­sundular.Zaten müslümanlara karşı Kureyş, ortak bir düşman cephe oluşturduğundan Ebu Bekir ve Osman gibi Mekke’nin en önde gelen zengin­lerinin müslümanları korumaya çalışmaları da bir şey ifade etmiyordu. Daha doğrusu birisinin korumasında olmanın da bir güvencesi kalmamıştı. Bir müşrikin ise bir müslümanı himayesine alması söz konusu ola­mazdı. Sonuçta Ammar, Süheyb ve Habbab, sahip çıkabildikleri kadar ancak birbirlerine sahip çıkabilir­lerdi; öyle de yapıyorlardı. Şimdi tek sığınakları Allah ve Rasulü’ydü; tek teselli kaynakları da Kur’an-ı Ke­rimdi. Ammar’ın anne ve babasının şehit edilmelerin­den sonra müşriklerin kendilerine ilişmemelerine bir anlam veremiyorlar ve duruma hep şüpheyle bakı­yorlardı. Çünkü müşriklerin müslümanlara yeniden saldıracakları söylentileri Mekke sokaklarında hep söylenegeliyordu.

Günlerden bir gün Ammar ile Süheyb, Ammar’ın evinde Habbab’ın ta kalplere işleyen bir sesle okuduğu Kur’an âyetle­rini dinliyorlardı. İnsan olarak yaratılmış olmanın sevinç ve mutluluğuyla ruhları, sonsuzluklarda geziniyordu. İşte tam bu sırada dışarıda gürültüler ol­duğunu fark ettiler. Ammar’ın yüreği cız etti; evlerinin yakıldığı, anne ve babasının şehit edildiği günü hatır­latan bir gürültüydü dışardaki. Hele Ebu Cehil’in ko­nuş­ması kulağına çarpınca iyice tedirgin oldu. Habbab, sesinin bütün yanıklığıyla okuyor, okuyordu. Bir süre sonra Süheyb ve Habbab da dışarıda bir şey­ler olduğunu farkederek kulak ka­barttılar.

Ve kapının önünde Ebu Cehil’in konuşması du­yuldu:

‘‘Şu Ammar’a bakın siz... Anasının ve babasının akıbetini gördükten sonra, aklını başını devşirip işine gücüne bakacağı yerde, Muhammed’in masallarıyla meşgul oluyor!.. ‘‘

Bunları duyan Ammar, kendini değil evinde misa­fir bulu­nan Süheyb ile Habbab’ı düşünüyordu; yüreği onlar için çarpı­yordu. Derken müşrikler, onların bulun­dukları odaya girdiler; üç can dostu, tutup zincire vur­dular.

Ebu Cehil, elindeki kırbaçla Ammar, Süheyb ve Habbab’ı acımasızca vururken, bir taraftan da söyleni­yordu:

‘‘Kureyşlilerin kendi elleriyle besleyip büyüttükleri şu köle­lere bakın siz!.. Kendi sefilliklerine bakmadan ilâhlarımıza karşı tavır almaya yelteniyorlar. Bunlara öyle bir iş etmeliyiz ki, ilâh­larımız memnun olsun ve Mekke rahat bir nefes alsın.’’

En ağır hakaretler ve kırbaç darbeleri altında üç iman âbi­desini sürükleyerek dışarı çıkardılar. Mekke, acılı bir güne daha başlıyordu. Sokaklarda sürüklene­rek götürülen üç can dostu, evlerinden çıkarak bakı­yordu Mekkeliler; bir eğlence alayını seyreder gibi sey­rediyorlardı duygusuz ve acımasız...

Ammar, Süheyb ve Habbab’ı demirci dükkânına götürüp her birini bir direğe zincirlediler. Müşrikler öylesine acımasızca saldırıyorlardı ki, sonunda üçü de bayıldı. Ebu Cehil, yüzlerine su atarak onları ayılttı. Süheyb ile Ammar’ı çözdüler. Süheyb’in tekrar bayıldı­ğını görünce, onu olduğu yerde, elleri ve ayakları zin­cire vurulmuş bırakarak, Ammar’ı sürükleyip gittiler.

Seher vaktine doğru kendine gelen Süheyb, sü­rüne sürüne evine gitti. Habbab, dükkânında bir di­reğe zincirli kaldı.

Süheyb, yaralarını tedavi etme gayretiyle evinin içinde oradan oraya sürünüyordu. Durumdan hiç de şikâyetçi değildi. Bütün bunları bir imtihan olarak gö­rüyordu, bu imtihanın sonu  ölümsüzlüktü, ebediyetti. Öte yandan kendi başına gelenleri, Ammar’ın çektikleri yanında hiç sayıyordu ve daha da fazlasına katlanabi­lecek gücü kendinde buluyordu. Allah’ın rahmetinden ümit kesilemeyeceği inancıyla Kur’an okumaya başladı ve bü­tün acılardan kurtuldu. Dünyada Allah kelamın­dan daha üstün şifa kaynağı olabilir miydi?

Zincire vurulduğu direkte, kendinden geçmiş vazi­yette du­ran Habbab, vücuduna dokunan kızgın de­mirlerin acısıyla uyandı. Müşrikler, ocağı yakmışlar, burada kızdırdıkları demir­lerle Habbab’ın vücudunu dağlıyorlardı. Habbab, acılar içinde kıvranıyordu ve bu durum, müşriklerin kalbini yumuşatacak yerde, daha da katılaştırıp acımasızlaştırıyordu. Bütün bu dayanılmaz işkenceler altında inleyen Habbab’ın gö­züne Ümmü Enmar ilişti. Elindeki kızgın demirle ken­disine geliyordu. Habbab, annesi gibi sevip saydığı kadına baktı dehşet içinde. Ümmü Enmar, Habbab’a kin ve öfkeyle baktı, elindeki kızgın demiri, onun  göğ­süne bastırdı. Habbab, daha fazla dayana­mayıp ba­yıldı.

‘‘Sana bu bile az!..’’ diye bağırdı Ümmü Enmar.

Temimliler’in en asil ailelerinden birine mensup olan Habbab, müşriklerin murdar bakışları altında, zincire vurulmuş ve baygın, kendi dükkânının dire­ğinde sallanıyordu. Habbab’ı ayıltmaya çalışan Ebu Cehil, bundan bir sonuç alamayınca, acı çekmenin sı­nırını çoktan aşmış olan Habbab’ı çözdü ve Ümmü Enmar’ın önüne uzattı boylu boyunca:

‘‘Ümmü Enmar! Bunu sana bırakıyoruz. Ona öyle bir iş­kence etmelisin ki, sonunda ilâhlarımıza dönsün. Sakın ölme­sine müsade etme, çünkü ölüp kurtulması bizim için iyi değil­dir.’’

Ebu Cehil ve adamları, Habbab’ı baygın vaziyette Ümmü Enmar’la başbaşa bırakıp gittiler.

Ümmü Enmar, Habbab’ı yine dükkânın bir dire­ğine bağ­ladı, dükkanı da üstüne kilitleyerek çekip gitti. Habbab, yarı baygın, aç ve susuz şimdi, kendisine hapishane olan dükkâ­nında akşama kadar Allah’a hamt etti, Rasul’üne salavat gön­derdi; ezberindeki Kur’an âyetlerini okuyarak teselli buldu.

Akşama Ümmü Enmar, bir tas su ve biraz kuru ekmekle geldi.

‘‘Al bakalım nankör köle!.. bunları ye de ölüp kurtulma.’’

Habbab, Ümmü Enmar’a acıyarak baktı. Ona karşı kin ve nefret duyamıyordu. Onun da bir an önce hakikati görerek, bu tek boyutlu hayattan kurtulmasını istiyordu. Bu düşüncelerle onu kurtuluşa götürür umu­duyla, Kur’an âyetleri okumaya başladı. Ümmü Enmar, Habbab’a öfkeyle tükürdü ve küfürler ederek dükkân­dan uzaklaştı. Bu durum, birkaç gün devam etti, Ümmü Enmar küfründe direndi, Habbab ona, ebedi­yet yolunu açmak için çırpındı durdu.

Habbab’ın yaraları nispeten iyileşmiş, tekrar çalı­şabilecek duruma gelmişti ki, Ebu Cehil ve adamları­nın dükkânına gel­diklerini gördü. İşkence sahnelerinin tekrar başlayacağını bek­lerken, Ebu Cehil şöyle dedi:

‘‘Haydi bakalım demirci Habbab, işte canını ba­ğışladık. Bize, eskiden olduğu gibi tekrar en iyi kılıçları hemen yapmaya başla. Müslümanlar daha da çoğala­cak olursa, onların kafalarını kesmede bu kılıçlar lazım olacaktır.’’

Habbab, etrafına bakındı; acımasız ve karanlık gözler... Yapabileceği bir şey yoktu. Çaresiz işe ko­yuldu. Dükkândan çıkıp Allah Rasulü’nün yanına gitmesin diye de gece gündüz nöbet tutuyorlardı, kapı­sının önünde. Ümmü Enmar, aklına estikçe bir tas suyla biraz kuru ekmek getirip önüne atıyordu. İşte şimdi günler çekilmez olmuştu Habbab için... Ah bir yol bulabilseydi, bir kez daha Allah Rasulü’nün huzu­runa varabil­seydi, Yaratıcıdan gelen yeni Kur’an âyet­lerini, Rasul’ün müba­rek ağzından duyup ezberleyebil­seydi... Ammar ile Süheyb’in akıbetlerini de çok merak ediyordu. Onlardan alacağı bir haber için, canını ver­meye hazırdı. Ve Habbab, müşriklerin ortasında ve gözetiminde bir büyük yalnızlığı yaşıyordu.

Ã

Müşrikler, Ammar’ı, elleri bağlı olarak Mekke’nin  dışına doğru alıp götürdüler. Ammar, dayanılmaz iş­kencelere uğraya­cağını düşünüyordu. Habbab ve Süheyb’in de başına gelen­lerde biraz da kendi payı olduğu hissine kapılıyor, az sonra uğrayacağı işkence­lerden daha çok sıkıntı veriyordu kalbine bu durum. Mekke’nin hemen dışında, bir kuyunun başında dur­dular. Ebu Cehil, Ammar’ın ayaklarına bir ip bağladı, elleri zaten bağlıydı. Adamlarına dönerek:

‘‘Onu bu kuyuya sarkıtın da aklı başına gelsin... Bakalım Tanrısı, imdadına gelecek mi?’’ dedi.

Ammar’ı karanlık kuyuya sarkıttılar. Ebu Cehil, yukarıdan bağırıyordu:

‘‘Muhammed’in Allah’ından vaz geçip Kureyş’in yüce ilahları Lat ve Uzza’ya dönmezsen, anne ve ba­bandan daha feci bir ölümü tadacaksın.’’

Ammar, zifiri karanlık kör kuyunun hangi nokta­sında oldu­ğunu kestiremiyordu. Beyni zonkluyor, mi­desi bulanıyor, bütün vücudu karıncalanıyordu. Şu an ölümle hayat arasındaydı. Ölümün soğuk yüzünü ilk kez hissediyordu. Anne ve babasının gözlerinin önünde öldürüldüğü zaman bile böyle ürkmemişti ölümden. Halbuki daha biraz önce ölümü hiçe sayı­yor, ebedi­yetin kapısını ayağıyla itiverip geçmek istiyordu. Annesi geldi gözü önüne, babası geldi. Onları hiç böyle aydınlık görmemişti. Ammar’ın yaşaması için dua ediyorlardı. Birden canlandı Ammar, Türkistan yaylaları, Yemen çölleri serildi önüne. İn­sanlar renk renk dizilmişlerdi Ammar’ın önünde. Hepsi onu bek­lemekteydi.

Ammar, kendisi için değil, anne ve babasının ka­vimleri için yaşamak istiyordu çünkü onlar, hasretle onu bekliyorlardı. Bu sırada Ebu Cehil’in sesi yankı­landı kuyuda:

‘‘Boşuna bekleme, inanıp güvendiklerin seni unuttular. Bi­zim ilâhlarımıza dönmezsen seni burada bırakıp gideceğiz, yı­lanlar, çiyanlar, her türlü haşare gelip sabaha kadar yiyip bitire­cekler seni... Haydi kara­rını ver, bizim seni bekleyecek vaktimiz yok...’’

Ammar, hayatla ölüm arasında bir sarkaç gibi sal­lanıp du­ruyordu.

‘‘Tamam mı?’’ dedi Ebu Cehil. ‘‘Bir daha sormaya­cağım, bilmiş olasın...’’

‘‘Tamam, ben de sizdenim,’’ dedi Ammar.

Ebu Cehil, büyük bir zafer kazanmış komutan edasıyla ba­ğırdı:

‘‘Hemen çekin, iş tamamdır.’’

Ammar’ı kuyudan çektiler, ellerini ve ayaklarını çözdüler. Ammar’ın bütün vücudu karıncalanıyordu; sanki binlerce böcek hücum etmişti üzerine.

‘‘Sen bize Ebu Huzeyfe’nin emanetisin,’’ dedi Ebu Cehil. O seni daha küçücükken elinden tutar ilâhları­mıza götürürdü. İşte nihayet aklın başına geldi ve Kureyş’in ilâhları, seni ölümden kurtardı. Evine tam bir  emniyet içinde gidebilirsin.’’

Müşriklere gün doğmuştu, çünkü bir müslüman dininden dönmüştü. Üstelik bu Ammar’dı. Bu olay Muhammed’in etra­fındakileri kahredecektir, diye dü­şünüyordu müşrikler. Bu dü­şüncelerle, daha o gece bu haberi, ev ev dolaşarak bütün Mekke’ye yaydılar.

Doğruca evine giden Ammar, bildiği bütün Kur’an âyetle­rini okuyor, içinde bulunduğu durumdan kur­tulmaya çalışı­yordu.

Haber tez yayıldı. Haberi duyan müslümanlar, te­laş ve he­yecan içinde Allah Rasulü’nün çevresinde toplanmışlardı. İçle­rinde en üzgün olan, hiç şüphesiz ki Süheyb idi. Musul, Yemen, Türkistan yeryüzünden kaldırılmış, deselerdi bu kadar şaşırmazdı. Müslüman­ların üzüntü ve telaşını gören Allah Rasulü buyurdular:

‘‘Ammar, müslümandır ve öyle de kalacaktır. Çünkü İslam, onun bütün benliğini sarmıştır.’’

Müslümanlar sevinerek Allah’a şükrettiler, hamdettiler. Ammar, müslümandı, dünya ve ahirette kurtuluşa erenlerdendi; bu, bir Peygamber müjdesiydi. Bundan daha kesin delil olabilir miydi Ammar’ın müslümanlığına? Elbette ki hayır...

Tam bu sırada Ammar, iki gözü iki çeşme çıka­geldi. Peri­şan bir haldeydi; gözlerinin yaşını silerek Allah Rasulü’ne bak­maya çalışıyordu; görüyordu işte, dünya gözüyle tekrar görü­yordu karşısında duran in­sanlığın en aydınlık yüzünü. Kâinatın Efendisi, müba­rek elini uzatıp Ammar’ın gözyaşlarını sildiler. Ammar, o an binlerce defa hayata yeniden doğdu. Artık her şey çok uzaklarda kalmıştı, dünyada Allah Rasulü’nün elinin değ­diği yüzden daha mutlusu olabilir miydi?

‘‘Ey Allah’ın Rasulü!’’ dedi Ammar. Bırakmadılar, çok zor­ladılar, bir an umudumu yitirir gibi oldum, bü­tün vücudum karıncalanıyor ve uyuşuyordu. İstedikle­rini dudaklarımla söyle­dim. Kalbim ise dudaklarımdan dökülenleri sürekli yalanlıyordu. Kalbimde sadece Allah ve Rasulü vardı.’’

‘‘Şu anda kalbin nasıl Ammar?’’ buyurdular.

‘‘Kalbim iman dolu ve huzur içinde ya Rasulallah!’’

‘‘Allah’a hamd olsun. Sana tekrar işkence yapar­larsa aynı şekilde hareket et ve kurtul,’’ buyurdular ve yeni inen âyeti okudular Yüce Rasul:

‘‘Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah’ı inkâr edip gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir.’’                                       (Nahl, 106)

Yüce Allah, Ammar’ın şahsında, zorda kalan bü­tün müslümanlara ruhsat vermişti; bu, müminlerin içini ferahlattı. Her biri Ammar’a şimdi gıptayla bakıyordu. Ammar’ın kalbi mutmain olmuştu. Böylece mertebele­rin en yükseğine eren Ammar, Allah Rasulü’nün huzu­rundan ayrılarak evinin yolunu tuttu.

Ammar, evine vardığında, Allah Rasulü’nün ya­nından ay­rılırken Süheyb’i beklemediğine çok üzüldü. Sevincinden Süheyb’in bile farkına varamamıştı. Acaba Habbab ne hal­deydi? Hâla işkence altındaysa, bu büyük ruhsat haberini he­men ona ulaştırmalıydı. Ammar, Süheyb, Habbab... müşriklerin işkencesi hep onlar üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu haberi, Süheyb, bizzat Rasul’ün ağzından duymuştu ve haber Habab’a da ulaşmalıydı.

 Ã

Ammar’ı, dininden döndürdüklerine inanan müş­rikler, müslümanlara uyguladıkları baskıyı gevşettiler, hatta onlardan habersizmiş gibi davranmaya başladı­lar. Şimdi merakla ve he­yecanla sonucu bekliyorlardı. Bu uğurda anne ve babasını kay­beden Ammar’ın di­ninden dönmesi çok önemliydi. Çünkü on­dan bir inti­kam hırsıyla dinine daha da sıkı sarılması, gerekirse tpkı anne ve babası gibi bu uğurda ölmesi beklenirdi. Ammar ki, müslümanlıktan dönmüştür; Süheyb de dönecektir, Habbab da. Tabii ki bundan sonra müslümanlık yayılmayacak, birkaç Kureyşli’nin ara­sında kalacak ve unutulup gidecektir. Durum böyle olunca, Muhammed’in ve müslümanların üzerine gide­rek işi tekrar gündeme getirmenin anlamı yoktur.

Müşriklerin bu tutumu, Allah Rasulü’nü de rahat­latmıştı. Şimdi o, yanındakilerle birlikte Mekke sokakla­rında dolaşabili­yor, Kâbe’nin çevresinde oturarak in­sanlarla konuşabiliyordu. Tabii ki Habbab’ı da serbest bırakmıştı müşrikler. Dükkânında kimsenin gözeti­minde olmaksızın çalışabiliyordu. Ümmü Enmar da yoktu görünürlerde.

Birkaç gün etrafı gözledi ve dinledi Habbab; müş­riklerden hiç ses yok, onunla ilgilenmiyorlar bile. Habbab iyice merak­lanmıştı. Ne olup bittiğini anlamak için Kâbe çevresine gitmeye karar verdi; zira Mekkeli­ler, genelde Kâbe çevresinde kümeler halinde toplana­rak meselelerini konuşurlardı. Bir kümeye so­kulup kulak verirsem her şey aydınlığa çıkar, diye düşünü­yordu Habbab.

Habbab, Kâbe’nin yakınlarına vardığında, Allah Rasulü’nü gördü, birkaç kişiyle oturmuş konuşuyor­lardı. Diğer kümelerin onlarla ilgilendiği yoktu. Önce şaşırdı Habbab; demek ki müş­rikler, müslümanlarla uğraşmaktan vazgeçtiler diye geçirdi için­den; büyük bir merak ve heyecanla Allah Rasulü’nün yanına vardı. Durumu fark eden müşrikler, olanları görmemezlikten geliyorlardı ama, bir taraftan da gizli gizli o tarafa gözatıyorlardı.

Habbab, sırtını açarak Allah Rasulü’ne gösterdi. Durumu gören müşrikler sevindiler, demek ki Habbab durunundan şikâ­yet ediyordu. Bugüne kadar hiç bir müslüman, Peygamber’i üzer endişesiyle durumundan şikâyetçi olmamıştı. Habbab’ın yakındığı ve şikâyet ettiği tavırlarından belliydi. Müşrikler, bü­yük bir sevinç içinde oradan uzaklaştılar. Pek yakında Peygam­ber’in etrafıdakilerin dağılacağına kesin kes inanmışlardı.

Habbab’ın göğsündeki ve sırtındaki oluk oluk ya­nık izlerini gören Allah Rasulü, ziyadesiyle üzüldüler. Oradaki müslümanlar da durumdan çok rahatsız ol­dular, çünkü onların Allah Rasulü’nü üzgün görmeye tahammülleri yoktu. Her biri Habbab’a sitemle bakı­yordu. Habbab, ağlamaklı bir sesle şöyle diyordu:

‘‘Ya Rasulallah! Bize dua buyurunuz, çektiğimiz azaplar hafiflesin... Şu müşrik efendilerimizden de kurtulalım.’’

Allah Rasulü, ötelere ta ötelere baktılar; Arabistan­‘ın en ku­zeyinde oturan Habbab’ın kabilesi Temimliler’i görür gibi ol­dular. Onlar savaşçı bir kabileydiler. Ölümü hiçe sayarlar, her zorluğa göğüs gererlerdi. Allah Rasulü, Habbab’a baktılar, on­daki metanet ve imanı biliyordu ve böyle bir hareket beklemiyordu ondan. İnsan aynı zamanda zaaflarla da maluldur. Rasulüllah buyurdu:

‘‘Sizden önce gelen milletler arasında, iman ve fa­zilet uğ­runa etleri, demir taraklarla biçilenler oldu. Başları, testereyle ikiye bölünenler oldu. Ateş dolu hendeklere atılanlar oldu. Bü­tün bunlar, onları dinle­rinden alıkoymadı. Allah, bu dini her tarafa yayacaktır. O zaman insanlar, Allah’tan başka kimseden korkma­dan Yemen’den Türkistan’a kadar yürüyeceklerdir."

Habbab, Allah Rasulü’nden işttiklerini işitti. Bir süre sonra da titremeye başladı; acaba Allah Rasulü neden mahzun ol­muştu? Onu gerçekten üzmüş müydü? Hemen af dilemeye ve yalvarmaya başladı Habbab. Allah Rasulü, mübarek eliyle Habbab’ın sır­tını sıvazladı. Habbab’ın sırtındaki yaraların sızısı o an kesiliverdi. Sonra Rasul, onun göğsünü okşadı ve dua etti. Habbab, dünya ve ahirette ulaşılabilecek en yüce mertebeye ulaştı; Temimliler’in de bir gün müslüman olacağı inancı ve heyecanıyla evinin yolunu tuttu. Çünkü Rasul, az önce bunun da müjdesini vermiş, hatta Türkistan’ı bile teleffuz etmişti.

Habbab, Allah Rasulü’nün huzurundan ayrıldıktan bir süre sonra şu âyetler indi:

‘‘Ayetlerimizi inkâr eden ve: ‘Bana elbette mal ve çocuk verilecektir,’ diyeni gördün mü? O, gaybı mı biliyor, yoksa Rahman olan Allah katından bir söz mü almıştır? Hayır, söylediğini yazacağız ve onun azabını uzattıkça uzatacağız. o söylediklerine biz vâ­ris olacağız. Ve kendisi, bize, tek başına gelecektir.’’                           (Meryem, 77-80)

İşte tam bu âyetleri, Allah Rasulü etrafındaki müslüman-lara bildirirken, Habbab, As bin Vâil’den ala­cağını istiyordu. As bin Vâil ise:

‘‘Muhammed’i inkâr edersen alacağını veririm,’’ diyordu.

Az önce Allah Rasulü’nün yanından imanın zirve­sine ulaşa­rak ayrılan Habbab, onun yüzüne öfkeyle ve küçümseyerek baktı, şöyle dedi:

‘‘Ne hayatımda, ne ölümümde, ne de tekrar diril­diğimde onu asla inkâr etmem...’’

Mekke’nin mal ve evlatça zengin bu şımarık insanı As, alaylı alaylı Habbab’a baktı:

‘‘İşte bak,’’ dedi, ‘‘dirildiğin zaman bana gelirsin, o zaman benim malım ve çocuklarım daha da çok ola­cak; sana istedi­ğinden daha fazlasını veririm.’’

Habbab, onunla daha fazla tartışmak istemedi ve onu küf­rüyle başbaşa bırakarak uzaklaştı. Bu arada evine gitmekten vaz geçti. Önce Ammar’a gitmeliydi, ona verecek önemli bir müj­desi vardı.  Allah Rasulü, Yemen ve Türkistan’dan sözetmişti. İslamiyet’in her tarafa yayılacağını, o zaman insanların, emniyet içinde hiç korkmadan Yemen’den Türkistan’a kadar gidebile­ceklerini söylemişti. Bu, Yemen ve Türkistan’ın pek yakında müslüman olacağının çok açık bir ifadesiydi. Türkistanlı anne­siyle Yemenli babasını İslam’ın ilk şe­hitleri olarak Mekke topra­ğına veren Ammar, bu ha­beri duyunca kim bilir ne kadar sevi­necekti?  Habbab âdeta koşuyordu, yerde miydi, gökte miydi; uçuyor muydu, yürüyor muydu? O ara, bir solucan gibi top­rağa sarılan As bin Vâil’i hatırladı: Şu an onun gibi milyonlarca solu­cana karşı koyabilirdi, kendinden ve imanından o kadar emindi.

Ammar, evinde Kur’an okuyordu; özellikle Rasulüllah’ın kendisine en son talim ettirdiği ruhsat âyetini durup durup tekrarlıyordu. Habbab’ın geldiğini görünce hemen ayağa kalktı ve boynuna sarıldı. Şimdi bu âyeti, Habbab’ın sesinden dinle­yecek, sonsuzluk âlemlerinde kanat çırparak bütün sıkıntılardan, üzün­tülerden kurtulacaktı. Habbab, soluk soluğa tekrarla­maya başladı Yüce Rasul’ün sözlerini.

Ammar, Habbab’ın yüzüne baktı; Yemen ve Tür­kistan’ı gördü onun gözlerinde: Yemen ve Türkistan’­dan parlayan ışık, Habbab’ın gözlerinden bütün dün­yaya yayılıyordu. Yasir, Ye­men’den; Sümeyye, Tür­kistan’dan oğulları Ammar’a bakıyor­lardı. Ammar, gözlerini bir türlü Habbab’dan ayıramıyordu, bu büyük rüya ebediyete kadar sürsün istiyordu.

Ammar’la Habbab, Kur’an okumak üzere karşılıklı otur­muşlardı ki, Süheyb çıkageldi. Müşriklerin Ammar için çıkar­dıkları, dininden döndü, dedikodularına çok üzülen Süheyb, Rasul’ün huzuruna binbir endişe içinde varmış; işin  aslını öğre­nince de dünyanın en mutlu insanı olmuştu. Hele Ammar ve Habbab için inen âyetleri öğrenince, mutluluk ve imanın gerçek lezzetine ermişti. Şimdi, insanlık tarihinin bu en büyük müjde­sini vermek üzere, iki can dostunun yanındaydı.

Ve okudu Süheyb, Ammar ve Süheyb’in şahsında insan­lığa yepyeni ufuklar açan âyetleri. Sonra Habbab, o ta yürekle­rin derinliğine işleyen sesiyle okumaya başladı. Süheyb-i Rumi, Fırat ile Dicle’nin ortasına oturmuş, ırmakların Habbab’la bir­likte bu âyetleri tek­rarlayışını dinliyordu. Süheyb, elini uzatsa Dicle ve Fırat’a dokunacaktı. Yemen ile Türkistan arası bir adımdı, Ammar ayağa kalksa bir ayağını  Yemen’e, bir ayağını Türkistan’a basacaktı. Habbab, Temim ülke­sinden Mekke’ye bakıyordu ve korkular içinde titreyip duran kimsesiz ve çaresiz As bin Vâil’i görüyordu.

Ã

Ammar, Süheyb ve Habbab... Meke’deki hayatla­rını binbir sıkıntı içinde sürdürüyorlar ve hallerinden asla şikâyet etmiyorlardı. Çünkü onlar, ballar balını bulmuşlardı, varsındı kovanları yağma olsundu.

Habbab, her inen âyeti ezberliyor ve müslümanlara öğreti­yordu. Şimdi o vazifelerin en kut­salını yürütüyordu: Kur’an öğreticiliği...  Müslümanlar, Habbab’ın sesinden dinledikleri âyetlerin her kelime­siyle, ölümsüzlüğü ve ebediyeti tadıyorlardı. As bin Vâil’in feci sonunu da gören Habbab, bütün mesaisini Kur’an öğrenmeye ve öğretmeye veriyordu.

Bütün kazanç yolları da tıkandığından üç can dost,  herşeylerini paylaşarak geçinmeye çalışıyorlardı. Onların en büyük destekçisi Ebu Bekir’di. O, bütün varlığını müslümanlara veriyordu. Evinin yanında da küçük bir mescit açmış, burada Kur’an okunup öğre­nilmesi için çalışıyordu. Bu mescidin önde gelen öğre­ticisi Habbab’tı. Habbab’ın sesi öylesine içliydi ki, Ebu Bekir, o Kur’an okurken hep ağlardı. Hatta bazan müş­rikler de gizli gizli Habbab’ın okuduğu Kur’an âyetlerini dinler­lerdi bir musiki gibi. Allah’ın kalplerini mühürle­dikleri için, ne mâna ifade ederdi ki bu âyetlerde anla­tılanlar?..

Ã

MEKKE’N¡N GÖZDES¡

Mus’ab, Ümeyr oğlu Mus’ab, Mekke’nin en zengin ve en yakışıklı genci... Çok güzel giyinir, her istediğini elde edebilirdi. Mekke’nin  bütün kızlarının gözleri hep onun üzerindeydi. Mus’ab, Mekke sokaklarında gezin­tiye çıktığında, kadın erkek herkes ona gıptayla ba­kardı. Bir bakan, döner tekrar bakardı.

Mus’ab, çocukluğundan beri babası Ümeyr ile bir­likte Kâbe’ye gider, bütün dini törenlere katılırdı. Fakat bu, ona hep oyun gibi gelirdi. İnsanların, kimisi taştan, kimisi ağaçtan yon­tulmuş şekillerin karşısında saygıyla durmaları, onlara adaklar sunmaları öteden beri Mus’ab’ın tuhafına giderdi. Her kabilenin bir putu ol­masına da bir türlü akıl erdirememişti. Bazan kabilele­rin aralarına düşmanlık girerdi ama putları yine yanyana dururdu. Hatta Mus’ab, çocukken iki kabile birbirine girmişti ama putları yanyana kalmıştı da , Mus’ab da ilahların kendi aralarında kavga edip etme­diklerini babasına sormuştu. Babası, duymamazlıktan gelmiş, o da daha fazla ısrar etme­mişti.

Allah Rasulü’nün davetini duyan Mus’ab, hemen onun hu­zuruna koştu ve hiç tereddüt etmeden müslüman oldu. Böylece çocukluğundan beri içini kemiren çelişkiden kurtulmuş; her şeyi yaratan, yarattıklarını sürekli gözeten mutlak hâkim bir Allah’a inanıp teslim olmuştu. O zaman, bu dünyada varoluş nedenini anladı, dahası yaşadığının farkına vardı. İşte bundan sonra olanlar oldu: Bütün ailesi, bütün dostları ona düşman kesildiler. Mus’ab, olanlara bir türlü inanamıyordu; insanların yaşamın farkına var­mamak için direnmeleri, hayatı, yeme, içme ve eğ­lence olarak görmeleri, bunun ötesinde insanı insan yapan bir hayatı reddetmeleri, ebediyete giden yoldan ürkmeleri... olacak iş miydi bu?

Ve Mus’ab, Mekke’nin en zengin genci, fakr-ü za­ruret içine düştü, zaman zaman bir dilim ekmek bula­madı ve aç dolaştı ama insan olduğunun, yaşadığının farkında olarak. Durumun­dan hiç bir şikâyeti yoktu; onun için, Habbab’ın sesinden birkaç âyet dinlemek, her şeyden önemliydi, çünkü o anda yaşadığı­nın tam bilincine varıyor; bir anda kâinatın da ötesine geçiyor ve zamanın önünde yürüyordu. Böyle bir andan, sıra­dan zevk­ler uğruna nasıl vaz geçilebilirdi? Ammar, Süheyb, Habbab, Bilal... Mus’ab’ın en yakın dostlarıy­dılar. Mus’ab, bu yakın dostlarından her birinin, çok asil ailelerin çocukları olarak dün­yaya geldiklerini, ama kaderin bir cilvesi sonucu Mekke’ye köle olarak düş­tüklerini hemen anlamıştı.Yoksa böyle bir davayı haz­medip bütün Mekkeliler’i karşılarına alabilmeleri nasıl müm­kün olabilirdi? Mekkeliler’in ufku, Arabistan’ın ötesine pek geçemezken; onlar âdeta bütün dünyayı kucaklıyorlardı. Öte yandan Allah Rasulü de, onlarla konuşurken Bizans’tan, İran’dan, Türkistan’dan... söz ediyordu. Ve Mus’ab, bu yeni dostlarındaki derinliği hissediyordu. Fakat Mekkeliler, onları sıradan birer köle olarak görüyorlar; ezilmişliğin verdiği komp­leks yüzünden müslüman olduklarına inanıyorlardı ve on­ları bir an önce boğmak için çırpınıyorlardı; bir sonuç alamamalarına da anlam veremiyorlardı.

İslam halkasının giderek genişlemesi, Ebu Bekir ve Osman gibi Mekke’nin ileri gelenlerinin yanısıra Mus’ab gibi herkesin gıptayla baktığı gençlerin de müslüman olmaları, müşrikleri iyiden iyiye telaşa dü­şürdü. Müslümanlıktan döndüğünü her­kese yaydıkları Ammar’ın dinine daha da sıkı sarılması, onları iyice çıldırtmıştı. Bir ara gevşettikleri zulüm çemberini iyice da­raltmaya karar verdiler. Müşrikler, Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal gibi kimsesiz müslümanların yanısıra, Ebu Bekir ve Osman gibi ileri gelenlere de sözlü sa­taşmalara başlamışlardı. Bu yolu da Mus’ab’ın ailesi açmıştı, çünkü onlar, her türlü hakareti ya­pıyorlardı ona. Durum o hale geldi ki, Ebu Bekir bile açıktan Kur’an okuyamıyor, ibadet edemiyordu. Hatta müş­rikler, müslümanların gizlice ibadet ettiklerini duyduk­larında, gidip onlara en ağır hakaretleri ediyorlardı.

Sonunda Allah Rasulü’ne, hakaretten de öte fiili saldırıya kadar vardırdılar işi. Öyle ki, bir gün Rasul, Kâbe yakınlarında yani Harem-i Şerif’te, etrafına topla­nanlara İslam’ı anlatıyordu ki, müşriklerin saldırısına uğradı. Orada bulunan Ebu Hale oğlu Hâris, Allah Rasulü’nü korumak üzere koştu. Müşrikler, Hâris’e kı­lıçlarıyla saldırdılar ve şehit ettiler. Böylece dünyanın en kutsal mekânı, müşrikler tarafından da kutsal sayı­lan Harem-i Şerif’te müslüman kanı aktı. Müşrikler, kendi kutsallarını da hiçe sayı­yorlardı artık. Sümeyye ile Yasir, Batha vâdisini kanlarıyla sula­yarak İslam’ın ilk şehitleri olurlarken, Hâris de kanıyla Harem-i Şerif’i sulayarak İslam’ın üçüncü şehidi olma şerefine er­mişti.İnsanoğlunun bu kadar vahşileşmesi karşısında, bütün kâinattakiler dehşete düşmüşlerdi; kâinatın efendisi olmayı de­ğil, canavarı olmayı şeçiyordu insa­noğlu.

Müşriklerin dehşet verici vahşeti karşısında Allah Rasulü bir çıkış yolu aradı. Yine müşriklerin, müslümanlara en ağır haka­retlerle saldırdıkları bir gün, Erkam’ın evine sığınmışlardı. Değil tek başına, müslümanların topluca bile çarşıya veya müşriklerin toplu bulundukları bir yere gidebilmeleri iyice zorlaş­mıştı. Allah Rasulü, yeni bir kapı açtı: Müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerini buyurdu. Birkaç gün içinde hazırlıklarını tamamlayan bir grup müslüman, Allah Rasulü’nün işareti ve izniyle Habe­şistan’a gitmek üzere yola çıktılar. İçlerinde Mus’ab da vardı.

Ammar, Süheyb, Habbab, Bilal; can dostları Mus’ab’ı, Ha­beşistan’a uğurlamak üzere geldiler. Her birinin gözü yaşlı, yü­reği sancılıydı. Mus’ab’dan ayrıl­mak onlara çok zor geliyordu. Ne var ki, bu hicret, Allah Rasulü’nün işaretiydi. Belki de orada Mus’ab’ı çok önemli işler bekliyordu? Allah Rasulü’nün: ‘‘Mek­ke’de Mus’ab kadar yakışıklı, Mus’ab kadar servet sa­hibi kimse yoktur,’’ diye tasvir ettiği yiğit delikanlı; yarı aç yarı tok, sırtında yıpranmış ve yer yer de yamalı bir entariyle Habeşistan yolla­rına düşmüştü. Müslüman­lar, kalbi iman dolu bu yiğidin ardın­dan baktılar, bak­tılar...

Habeşistan’a gidenler arasında Mus’ab’ın yanı sıra Mekke’nin en zengin ve en ileri gelenlerinden Osman ile Utbe bin Rebia da vardı. Müşrikler, buna bir anlam veremiyorlardı; gece gündüz işkence ettikleri, sataş­maktan zevk aldıkları kimse­siz müslümanlar Mekke’de kalırken, Kureyş’in en önde gelenleri hicret ediyordu. Belli ki bu, bir kaçış değildi. Hele Habeşli Bi­lal’in Mek­ke’de kalması, bu fırsatı değerlendirerek öz yurduna dönmemesi, inanılır gibi değildi. Müşrikler, binbir şüphe için­deydiler.

Allah Rasulü, Habeşistan’a gidenlere:

‘‘Orada bir hükümdar vardır ve Hıristiyandır,’’ dedi. ‘‘Hı­ristiyanlar da bizim Allah’ımıza inanmaktadır­lar. Yüce Allah, size yardımcı olacaktır.’’

Ammar, Süheyb, Habbab, Bilal’e bakıyorlardı gıptayla. Rasul, müslümanları onun memleketine gön­dermişti. Bilal, Allah’a hamd ediyordu, İslam nurunun kendi ülkesinde de parlayacağını düşünerek.

Allah Rasulü: ‘‘Yemen’den Türkistan’a...’’ demişti; Ammar, müslümanların pek yakında oralara da gide­ceklerini düşünerek, Bilal’in boynuna sarılıyordu. Süheyb, bir gün Dicle ve Fırat’ın müslümanlara su vereceğini düşünerek, Bilal’in boynuna sarılı­yordu. Habbab, Temimliler’in yurtlarına bakarak, Bilal’in boy­nuna sarılıyordu. Biliyorlar ve inanıyorlardı ki, bugün Habeşis­tan’a onlarsız giden Mus’ab, bir gün onları da yanına alarak, her birinin ülkesini ziyaret edecekti, çünkü Allah Rasulü: "Allah bu dini, her tarafa yaya­caktır,’’ dedi. Bu sözün anlamını, müş­riklerin kavra­ması mümkün değildi; onlar için bugün vardı, gezip görebildikleri yerler vardı. Ama Mus’ab, şimdi Ammar’ın, Süheyb’in, Bilal’in gözüyle görüp algılaya­biliyordu her şeyi. İşte bu yüzden her şeyden vazgeçe­bilmişti. 

Müslümanlar için Habeşistan, en yakın ülkeydi şimdi. Müslümanlar, durup durup Bilal’in kara gözle­rine bakıyorardı, çünkü Habeşistan’a açılan bir pence­reydi onun gözleri ve Ha­beşistan görünüyordu ora­dan. Ammar, Süheyb ve Habbab, Bilal’in gözlerinden Mus’ab’ın kendilerine baktığına inanıyor­lardı. Habbab, Kur’an okurken, Bilal de oradaysa, sesini yü­reklerin derinliğine salıyor ve herkesi ağlatıyordu.

Ã

KÂBE’DE NAMAZ

İslam ışığı, Mekke’de yanmaya başlayalı tam altı yıl ol­muştu. Müslümanlar, altı yıldır müşriklerin akıl almaz hakaretle­rine, dayanılmaz işkencelerine göğüs geriyorlardı. Bu yolda üç de şehit vermişlerdi. Müşrik­lerin saldırıları giderek şiddetleni­yordu. Habeşistan’a bir kapı açılmıştı ve müslümanlar orada rahattılar ama Mekke’de kalanlar, Allah Rasulü’nün yanından ayrılmıyor-lardı çünkü, müşriklerin ona bir kötülüğü dokunabilir diye korkuyorlardı; Onun olmadığı bir dünyanın bir anlamı yoktu; yaşamak onunla olabilirdi ancak.

Müşriklerin zulmü o kadar artmıştı ki, Allah Rasulü, Safa tepesindeki Erkam’ın evinden de pek çıkamaz olmuştu. Bir gün, evin önünde, Safa tepe­sinde oturmuş, müslümanlara yeni gelen âyetleri bildi­riyordu. Bu sırada yanında birkaç adamıyla Ebu Cehil göründü. Allah Rasulü’nün karşısında duran Ebu Cehil, hakaretler yağdırmaya başladı. Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal hep oradaydılar. Müslümanlar Ebu Ce­hil’e cevap vermek iste­diler fakat Allah Rasulü, sükut etmelerini işaret etti. Bu durum Ebu Cehil’i daha da zı­vanadan çıkardı; müslümanları, korkaklık ve pısırıklıkla itham ederek oradan ayrıldı. Kafasında da binbir de­sise vardı. Üzerlerine biraz daha giderse, onları biraz daha tahrik ederse sabırlarını taşırabilir, böylece de hazır Kureyş’in önde gelen müslümanları, Habeşistan yollarına da düşmüşken, geride kalanları kılıçtan geçirir ve bu işi bitirirdi.

Ebu Cehil, kafasında binbir fitne, Safa tepesinden inerek Kâbe’ye doğru yürümeye başladı. Bu sırada elinde yayı ve kılıcıyla avdan dönmekte olan Allah Rasulü’nün amcası Hamza, Ebu Cehil’in Safa tepesin­den geçerken Allah Rasulü’ne hakaret ettiğini, hatta daha da ileri giderek, sülalesi hakkında da ileri geri konuştuğunu öğrendi. Artık bu kadarı da fazlaydı, ona bir ders vermenin zamanı gelmişti. Hamza, büyük bir öfke içinde, burnundan soluyarak durdu ve etraftaki topluluklara bakmaya başladı. Ebu Cehil, çoğu zaman buralarda bulunur, insanları, müslümanlar aleyhine kışkırtmaya çalışırdı. Hamza, bir de baktı ki Ebu Cehil, yanında birkaç adamıyla Kâbe’ye doğru geliyor. He­men koştu Hamza ve Ebu Cehil’in karşısına dikildi:

‘‘Sen, benim yeğenime nasıl hakaret edersin, Abdülmenaf oğulları hakkında nasıl ileri geri konuşa­bilirsin?’’ dedi.

Ebu Cehil’in cevabını beklemeden de, sağ elinde tuttuğu yayı, onun kafasına indirdi Hamza. Başı yarı­lan Ebu Cehil, hiç sesini çıkarmadan oradan uzaklaştı. Çevredekiler, olanları şaş­kınlıkla seyrediyorlardı. Ebu Cehil’in böyle bir hakaret karşı­sında sessiz kalmasına bir türlü akıl erdiremiyorlardı. Hamza’nın hızlı adım­larla oradan uzaklaştığını gören Ebu Cehil, çevresinde toplananlara şöyle dedi:

‘‘Ben Hamza’ya karşı koysaydım, o öfkesini yenemez ve hatta işi müslüman olmaya kadar götü­rürdü. Bu da bizim için hiç de iyi olmazdı.’’

Oradakiler kulaklarına inanamıyorlardı, bir kısmı, Ebu Ce­hil’e hak verirken, bir kısmı da bunu onun kor­kaklığına verdi çünkü, Hamza’yla kimsenin başetmesi mümkün değildi.

Öfkesini bir türlü yenemeyen Hamza, elinde yayı ve kılı­cıyla doğruca Safa tepesine çıktı. Allah Rasulü, oradaydı ve müslümanlarla konuşmaya devam edi­yordu. Hamza’nın kılıcı ve yayıyla büyük bir öfke içinde geldiğini gören müslümanlar telaşlandılar. Allah Rasulü, sakin olmalarını buyurdu. Müslü­manlar ra­hatladılar çünkü Hamza’nın yeğenini çok sevdiğini, ona toz kondurmadığını biliyorlardı. Allah Rasulü’nün yanına gelen Hamza anlatmaya başladı:

‘‘Ebu Cehil’in kafasını parçaladım; kim sana bir şey söy­lerse, bundan böyle beni karşısında bulacaktır. Sen dilediğini söylemeye devam et!..’’

Allah Rasulü, Hamza’yı sükunetle dinledikten sonra şöyle buyurdu:

‘‘Sevgili amcam! Senin müslüman olmandan başka yapa­cağın hiç bir şey, beni memnun etmeye­cektir.’’

Hamza, dondu kaldı. Bir süre Allah Rasulü’nün gözlerine baktı ve orada göreceğini gördü, hemen şahadet getirip müslüman oldu.

Safa tepesindeki müslümanlar, tek yürek halinde Allah’a şükrettiler. Hamza gibi bir yiğidin müslüman olması, Ebu Ce­hil’in önderliğinde müslümanlar üze­rinde yoğunlaşan zulüm perdesini en azından aralardı.

Ã

Allah Rasulü, yeni müslümanların evlerine gide­rek, onlara Kur’an öğretme vazifesini Habbab’a ver­mişti. Hamza’nın müslüman olduğunu öğrenen müş­rikler, bir şok yaşıyorlar, bir süreden beri müslümanların üzerine pek fazla gelemiyorlardı. Bu da Habbab’ın daha rahat hareket etmesini sağlıyor; o da, müslümanların evlerine rahatça giderek, onlara Kur’an öğreti­yordu.

Hamza’nın müslüman olmasından sonra yeni yeni planlar düşünen Ebu Cehil, tek çare olarak Allah Rasulü’nün öldürül­mesini görmekteydi. Fakat bunu kim yapabilirdi ki? Bunun için bütün Mekkeliler’in birlik olması gerekirdi, ama nasıl? Müşrikle­rin Kâbe’de top­lanması için bütün evlere haber ulaştıran Ebu Cehil, büyük bir kalabalık toplandığını görünce sevindi. Şimdi bunların asalet duygularını tahrik edebilirse ne­tice alabilirdi. Bu düşüncelerle müşriklerin karşısına çıkıp şöyle dedi:

‘‘Ey asil Kureyşliler! Sizler, Arapların en güçlü ilahlarına sa­hipsiniz, bütün Araplar da size saygı duy­maktadır. Bu Kâbe’yi Ebrehe’nin ordusundan Kureyş’in ilahları korumadı mı? Bütün bunlar ortaday­ken, Temimli bir köle olan Habbab, Muham­med’in dinini öğretmek için ev ev dolaşabiliyor. Görün işte Muhammed, sizinle değil, kölelerle iş tutmaktadır. Bir an önce  bunun önü alınamazsa, Mekke, kölelerin eline geçecek, bizler de ilahlarımızın hışmına uğrayıp helak olacağız...’’

Müşrikler, hep bir ağızdan haykırdılar:

‘‘Ey Ebu’l-Hakem! Ne yapmamızı istiyorsun?..’’

Arap âdeti üzere, erkekler ilk erkek çocuklarının adıyla çağ­rılırdı. Ebu Cehil’in ilk oğlu Hakem oldu­ğundan, Hakem’in babası anlamına kendisine Ebu’l-Hakem diyorlardı. Asıl adı ise Ömer’di. Fakat Allah Rasulü, İslam’a olan kör düşmanlığından dolayı ona ‘‘cehaletin  babası’’ anlamında “Ebu Cehil” lakabını tak­mıştı.

Ebu Cehil, karşısındakilere baktı, hepsi de tam tah­rik ol­muşlar, onun işaretini beklemekteydiler. Şöyle devam etti:

‘‘Bana sorarsanız bir tek çare vardır: Muhammed’i öldür­mek... O hayatta oldukça, müslümanların hepsini öldürsek de etrafına yenileri toplanacaktır.’’

Ebu Cehil’in bu sözü üzerine herkes dondu kaldı. Ebu Ce­hil yutkundu ve şöyle dedi:

‘‘Fakat Kureyş’te bunu yapacak yiğit nerede?..’’

Herkes susmuştu. Bu sessizliği gür bir ses bozdu:

‘‘Bunu ancak ben başarabilirim!..’’

Ömer’di bu, Hattaboğlu Ömer... Bütün gözler ona  çevril­mişti.

Ömer, müşriklerin şaşkın bakışları altında hışımla kılıcını çekti, Safa tepesine doğru yürüdü. Müşrikler, şaşkınlık içinde olacakları beklemeye başlamışlardı.

Ömer’i, elinde kılıçla koşar  adım yürürken  gören Nuaym, onun vaziyetinde bir gariplik olduğunu anladı. Nuaym, müm­kün olduğu kadar olayların dışında kalı­yordu ama, gönlü müslümanlardan yanaydı. Fakat Ömer’in nereye gittiğini de merak etti ve sordu:

‘‘Hayrola Hattaboğlu! Böyle pürtelaş nereye?’’

Durdu Ömer, burnundan soluyarak âdeta homur­dandı:

‘‘Arapların arasına tefrika düşüren, Kureyş’in itiba­rını ze­deleyen Muhammed’in vücudunu ortadan kal­dırmaya gidiyo­rum!

‘‘Vallahi müşkil bir işe kalkışmışsın... Hem sonra Muham­med’in ashabı çevresinden hiç ayrılmıyorlar; ona ulaşmak için hepsini de kılıçtan geçirmen gereke­cek. Hadi diyelim, o söyle­diğini başardın, Abd-i Menaf oğulları seni yaşatırlar mı?’’

Ömer, öfkeyle Nuaym’ın üzerine yürüdü:

‘‘Yoksa sen de mi onlardan yanasın?..’’

Nuaym, Ömer’in kılıcından kurtulma telaşıyla ke­limeleri sı­raladı:

‘‘Sen, beni bırak da önce kendi ailene bak! Enişten olan  amcanoğlu Sait ile onun eşi kızkardeşin Fatıma da müslüman oldular...’’

Bunu duyan Ömer, Nuaym’ı eliyle itti ve Sait’in evine yö­neldi. Sait, Ömer’in eniştesi ve aynı zamanda da amcasının oğluydu. Evi de Safa tepesinin hemen alt tarafındaydı.

Sait ve Fatıma, Habbab’dan Taha suresini öğreni­yorlardı. Ömer, kızkardeşinin kapısına vardığında Habbab’ın sesini duydu ve kan beynine sıçradı;  olanca gücüyle kapıya vurmaya başladı. Bir taraftan da bağırıyordu:

‘‘Açın, açın diyorum size; yoksa kırarım...’’

Fatıma, Ömer’in sesini duyunca, Kur’an sayfala­rını, hemen entarisinin altına sakladı. Habbab’ı da perdelerin arkasına giz­ledi. Sait, gidip kapıyı açtı. Ömer, fırtına gibi içeriye daldı.

‘‘Az önce buradan garip sesler geliyordu... Neydi o okudu­ğunuz, hani o Temimli köle nerede?’’

‘‘Yanılıyorsun, burada kimse yoktu... Kızkardeşin Fatıma’yla oturmuş konuşuyorduk, sen geldin.’’

Ömer, eniştesi Sait’in sözlerini duymadı bile, âdeta bağırı­yordu:

‘‘Beni kandıramazsınız, kulaklarımla duydum. Siz de Mu­hammed’in sihirli sözlerine kandınız!.. Şimdi ben size göstere­ceğim.’’

Bir taraftan da etrafı araştırıyordu ki,  Sait:

‘‘İşte görüyorsun yok kimse...’’ diyerek  Ömer’in önüne geçti.

 Ömer, Sait’i  yere çarptı ve boğazını sıkmaya dav­randı. Fatıma, kocasını kurtarmak için koştu ama Ömer, onun yüzüne öyle bir tokat indirdi ki, gözlerinde âdeta şimşekler çakan Fatıma, bir süre kendine gele­medi. Bu sırada Habbab, nefesini tutarak olanları per­denin arkasından izliyordu. İçinde ümit ve korku vardı.

Bir süre sonra kendine gelen Fatıma, hâla Sait’in boğazını sıkmakta olan Ömer’in üzerine saldırdı. Bu kez, Ömer’in daha şiddetli bir tokatıyla yere yuvar­landı. Ağzı, burnu kan içindeydi. Ömer, Sait’in boğa­zını sıktıkça sıkıyordu, Sait’in hırıltılarını du­yan Fatıma, Ömer’in yüzüne haykırdı:

‘‘Ey Ömer! Yazıklar olsun sana! Bir kadına, hem de kızkardeşin olan bir kadına yaptıklarına bak... Allah’tan kork! Evet, biz müslüman olduk. Başımızı kessen de bundan dönme­yiz. Bak, işte duy: La ilahe illlallah Muhammedün Rasulüllah... Ne duruyorsun,  haydi vur kılıcını!..’’

O ana kadar sadece içgüdüleriyle ve asabiyet hır­sıyla hare­ket eden Ömer, kızkardeşinin sözleri karşı­sında donup kaldı. Kalbinde bir şeyler yıkılıp bir şeyler yeşerdi. Ruhunun derinlikle­rindeki okyanuslar dalga­landı. Sait’i bırakıp, olduğu yere oturdu... Müthiş bir iç çekişme yaşadığı belliydi. Kızkardeşine baktı, ne kadar da aydınlık bir yüzü vardı. Sanki onu ilk kez görüyor­muş gibi bakıyordu Ömer. Bir süre baktıktan sonra mırıldandı Ömer:

‘‘Hele şu okuduklarınızı bana verin...’’

Ömer’in  büyük bir değişim geçirdiğini ve âdeta yalvarırca­sına konuştuğunu gören Fatıma, koynundaki Kur’an sayfalarını çıkarıp ona uzattı.

Ömer, kızkardeşinin uzattığı sayfaları aldı ve me­rakla oku­maya başladı:

‘‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

‘‘Ta ha... Kur’an’ı, sana, sıkıntıya düşesin diye de­ğil, an­cak Allah’tan korkanlara bir öğüt; yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir kitap olarak indirdik. O Rahman olan Allah, arşı istila etmiştir. Göklerde ve yerde, her iki­sinin arasında ve toprağın altında bulu­nanlar onundur. Sen, sözü istersen açığa vur; şüphesiz Allah, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Allah’tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler Allah’ın­dır...’’                  (Taha, 1-8)

Ömer’in aklı allak bullaktı, elindekilere hayret ve şaşkınlıkla bakıyordu. Kızkardeşine sordu:

‘‘Bütün göklerin ve yerin hükümranlığı ve saltanatı sizin taptığınız Allah’ın mı?’’

‘‘Elbette... Ona ne şüphe!..’’ dedi Fatıma.

Bugüne kadar bu tür şeylere hiç kafa yormamıştı Ömer. O da çocukluğundan beri Kureyş’in putlarına saygı gösterir, on­lara adaklar sunardı. Önemli bir iş yapmadan önce de, fal okları çekerek, bir bakıma ilahların tasvibini alırdı. İlk defa yıllardır yaptıklarından şüpheye düşüyor, kâinatın sahibi bir yüce varlı­ğın ol­ması gerektiğini düşünüyordu. Binbir şüphe içinde kıvra­narak ve utanarak mırıldandı:

‘‘Bizim taptıklarımızınsa hiç bir şeyleri ve hiçbir güçleri yok! Yazık...Ne konuşabiliyorlar, ne hareket edebiliyorlar... Demek ki biz, bugüne kadar hep ken­dimizi kandırmışız.’’

Ömer’in bu sözlerini duyan Habbab, sevinçle sak­landığı yerden çıktı. Çünkü o, Allah Rasulü’nün duasını biliyordu ve gerçekleşeceği günü bekliyordu. İşte Rasul’ün bir mucizesi daha gerçekleşmişti.

‘‘Müjde ya Ömer!’’ diye bir sevinç çığlığı attı Habbab. ‘‘Al­lah Rasulü, ‘Ya Rab! Bu dini iki Ömer’den biriyle aziz kıl’ diye dua etti. İşte bu saadet ve devlet sana nasib oldu...’’

Öteki Ömer, müslümanlara olmadık işkencelere maruz bı­rakan Ebu Cehil’di.

Bu büyük müjdeyi duyunca iyice heyecanlanan ve kal­binde iman fırtınaları esmeye başlayan Ömer, bir an önce Rasul’ün huzuruna ulaşmak istiyordu. Habbab’a döndü ve şöyle dedi:

‘‘Haydi beni, ona götür!..’’

Ã

Müslümanlar, Safa tepesinde, Erkam’ın evindelerdi.  Kılıç­ları yanlarında, Allah Rasulü’nün etrafında sıkıca kenetlenmiş­lerdi.  Daha önce hiçbir müslüman, Allah Rasulü’nün huzu­runda silahıyla bulunmazdı. Bugün, fevkalade bir gündü; Hamza’nın hem yayı, ham kılıcı elindeydi, gözleri de yolda. Zira az önce ulaşmıştı Ebu Cehil’in müşrikleri tahrik ettiği, Ömer’in Allah Rasulü’nü öldürmek kastıyla Safa tepesine yollandığı haberi. Müslümanların silahlarını yanlarında bulundurmaları, gözlerinin yolda, kulaklarının kirişte olması bundandı. Rasul ise gayet sakin, yeni gelen âyetleri tebliğ edi­yordu. Ömer’in gelişi geciktikçe, müslümanların telaşı artıyordu; ona, birilerinin daha katılabileceği endişesi vardı herkeste. Kâinatın Efendisi’nin sü­kuneti ise her an biraz daha artmada... Çünkü o, az sonra ola­cakları biliyordu; Varlığın Sebebi için zamanda meçhul bir nokta olabilir miydi? Zaman da, onun yüzü suyu hür­metine yaratılmamış mıydı ki?

Ve Ömer göründü; yanında Habbab, heyecanla Safa tepe­sine tırmanıyor, Habbab’ın neşesi, yürüyü­şünden belli... Fakat nasıl olurdu bu? Yine de tedbiri elden bırakmak doğru olmazdı.

‘‘Ömer geliyor ey Allah’ın Rasulü!.. Yanında da Habbab var. Belki onu rehin aldı?’’ dedi yolu gözetle­yen müslüman-lardan biri.

Habbab’ın adını duyan Ammar ile Süheyb me­rakla baktı­lar; evet, Hattaboğlu Ömer’in yanında Habbab vardı.

Hamza kılıcını eline almıştı:

‘‘Bu işe kimse karışmasın, onu bana bırakın! Gele­ceği varsa göreceği de var!’’ diyordu.

Allah Rasulü, sükunetini hiç bozmuyor, şefkatle et­rafında­kilere bakıyordu.

Kapıdakiler, Ömer’i bırakmak istemiyorlardı. Rasul’ün ya­nına silahlı çıkamazdı, üstelik Ömer’in niye­tinin kötü olduğunu da biliyorlardı. Elindeki kılıcı bile unutmuş olan Ömer, o an nerede olduğunun farkına varıyor ve kılıcı Habbab’a vererek yalvarıyor:

‘‘Beni hemen ona götürün!..’’

Habbab, Ömer’in koluna giriyor ve Allah Rasulü’nün  hu­zuruna çıkarıyor. Kızkardeşinin evinde Kur’an ile tanışan ve kalbi imanla dolan Ömer, Rasul’ün önünde diz çöküyor, az önce kızkardeşinden duyduğu kelimeleri tekrarlıyor:

‘‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun Rasulü-dür...’’

Ve Ömer müslüman oluyor.

Müşrikler, Kâbe’de bekliyorlar; Ömer’in zaferle dö­neceğin­den eminler ama, bu kadar gecikmesi de hep­sini telaşlandır­mada...

Ömer, heyecanla Allah Rasulü’ne soruyor:

‘‘Yâranımız kaç kişidir ey Allah’ın Rasulü!’’

‘‘Kırk...’’

Kırkıncı müslüman Ömer, hemen ayağa kalkıyor:

‘‘Öyleyse ne duruyoruz? Hemen Kâbe’ye gidiyo­ruz. Orası Allah’ın evidir yani bizim evimizdir.’’

Allah Rasulü, kalkıyorlar ve kapıya yürüyorlar. Onu gören müslümanlar da ardınca yürüyorlar. Allah Rasulü önde; sa­ğında Ömer, solunda Hamza, arkada ise diğer müslümanlar... Habbab, Ömer’i huzura geti­ren Habbab, Ammar ile Süheyb’in ortasında, hemen yanlarında da Bilal... Hepsinin içinde bir se­vinç, bir coşku, bir heyecan... Yemen, Türkistan, Musul, Habe­şistan... koskoca bir ümmet, Allah Rasulü’nün ardınca Kâbe’ye yürüyor. Bütün kâinat Kâbe’ye yürüyor; gök­lerde sevinç, yerde heyecan...

Manzarayı gören müşrikler şaşkın... Önce Ömer’in müslümanları esir aldığını sanıyorlar fakat, onlar yak­laştıkça müşriklerin şaşkınlığı artıyor. Ömer’in müslüman olacağı akılla­rının köşesinden bile geçmiyor. Hepsi şoktalar...

Allah Rasulü, Kâbe’nin önünde duruyorlar; müslümanlar da onun ardında saf tutuyorlar. Müşrikle­rin şaşkın bakışları altında açıktan açığa namaz kılı­yorlar.

Müşrikler, olanlara hâla bir anlam verememektey­diler. Gördükleri rüya mıydı, gerçek miydi? Taşlaşmış kalpleri ha durdu, ha duracak... Daha fazla dayana­mayıp dağılıyorlar. Şimdi Kâbe, müslümanlarla başbaşadır.

Ã

Müslümanların Kâbe’de namaz kılmaları, yıldırım hızıyla dört bir yana yayılıyor. Meke’de müslümanlar açıktan Kur’an okuyup ibadet etmeye başlamışlardır. Müşrikler hâla şaşkın ve müslümanları uzaktan ses­sizce izlemekteler. Hamza ile Ömer’in müslüman ol­maları her şeyi değiştirmiştir; onlara Mekke’de kimse­nin karşı durabilmesi mümkün değil...

Haber, Habeşistan’a ulaşıyor. Bütün Mekkeliler’in müslü-man oldukları haberini alan müslümanlar, dönüş hazırlı­ğına başlıyorlar. Gerçi burada çok rahattırlar; Habeşistan hü­kümdarı Necaşi, müslümanlara kol ka­nat germekte ve rahat etmelerini sağlamaktadır. Za­man zaman da onlardan, yeni ge­len âyetlerden ken­dilerine ulaşanları sormakta ve kendisine ulaştırılan âyetleri büyük bir merak ve heyecanla okumaktadır. Her şey iyi güzel de, müslümanlar için Allah Rasulü’nden uzakta yaşamak çok zor. Onun için bir an önce Allah Rasulü’ne kavuşabilmek için acele ediyor­lar.

Habeşistan’dan yola çıkan müslümanlar, Mekke’ye yaklaş­tıklarında, müşriklerin daha bir acımasızlaştıkla­rını, müslüman-lara topyekün savaş açtıklarını öğreni­yorlar. Bunun üzerine bir kısmı Habeşistan’a geri dö­nüyor, bir kısmı da müş­riklerin daralan zulüm çembe­rine aldırmayarak Mekke’ye geli­yor. Onlar, her zulme razıdırlar, yeter ki Allah Rasulü’nün ya­nında olsunlar, yüce Allah’ın vahyettiklerini günü gününe onun müba­rek ağzından duysunlar.

Mekke’ye gelenler arasında Mus’ab da vardır. Onun gelişi, Ammar, Süheyb, Habbab için bir bay­ram... Bilal, Mus’ab’tan Habeşistan’la ilgili şeyler sor­makta ve duyduklarından çok mutlu olmaktadır. Bilal’in ülkesi, mülümanları sevgiyle kucak­lamış; müslümanların ikinci vatanı olmuştur. Bilal için bun­dan daha sevindirici ne olabilirdi?

Ã

DARALAN ZULÜM ÇEMBER¡

Habeşistan hükümdarı Necaşi, müslümanların tam anla­mıyla koruyucusu olmuştu. Öyle ki, Kureyş’in ileri gelenlerinden bir grup Amr ibn As komutasında, Necaşi’ye giderek, ülkesin­deki müslümanları geri ver­mesini ve Mekkeliler’in iç meselesi olan böyle bir işte, taraf olmamasını istemişlerdi. Necaşi, müş­riklerle müslümanları huzurunda toplamış ve her iki tarafı da dinlemeyi uygun bulmuştu. Ne olduysa bu toplantıda olmuştu. Koyu bir Hıristiyan olan Necaşi, müslümanların, Meryem ve İsa hakkındaki görüşlerini sormuştu. Bunun üzerine oradaki müslümanların lideri durumunda olan Allah Rasulü’nün amcası Ebu Talib’in oğlu Cafer, Meryem suresini okumuştu. O zaman Necaşi, eline küçük bir çöp alarak:

‘‘Sizin dininizle bizimki arasında, şu çöp kadar bile fark yoktur,’’ demişti.

Bunun üzerine müşrikler,  Mekke’ye dönmüşler, Necaşi’yi, müslümanların büyülediğini söylemişlerdi. Bu, müşrikleri büyük bir ümitsizliğe düşürdü. Müslü­manların Mekke dışında da ta­raftar bulmaları, Kureyş’in sonu demekti. Öte yandan, Hamza ve Ömer­‘in müslüman olmaları, Mekke’deki dengeleri değiştir­mişti. Ömer, Kâbe’ye giderek açıktan ibadet ediyor:

‘‘Her kim bir müslümana zarar verirse, beni karşı­sında bu­lur,’’ diyordu.

Müşrikler, Ömer ve Hamza’dan çekindikleri için Ammar, Habbab, Süheyb ve Bilal gibi kimsesiz müslümanlara da dokunamıyorlardı.  Artık müslümanlık, Mekke’de hızla yayılı­yordu.

Ebu Cehil ve adamları, sonunda bir karara vardı­lar: Allah Rasulü’nü himaye eden Haşimoğulları ve müslümanlarla bütün teması kesmek... Kimse onlarla konuşmayacak, bir şey alıp vermeyecek. Müşrikler, bu kararı hemen uygulamaya başladı­lar. Niyetleri belliydi: Allah Rasulü’nü ve müslümanları, açlığa mahkum et­mek...

Müslümanlar ve Allah Rasulü’nü koruyan Haşimoğulları, bir mahalleye çekildiler. Onlar, kelime­nin tam anlamıyla ablu­kadaydılar. Mahallelerine kimse uğramıyor; kendileri başka bir mahalleye gitseler, kimse onlarla konuşmuyordu. Dünya ile bağlantıları kesilmişti.

Müşriklerin bu acımasız boykotu, üç yıl sürdü. Aç­lıktan ağ­layan çocukların feryatları, arşı titretti. Açlıktan ölenler oldu. Müşriklerde en ufak bir yumuşama yok, kalpleri taşlardan daha katı. Gökler ve yer yasta; müş­riklerin üzerine azap melekleri ha üşüştüler ha üşüşe­cekler... Fakat merhamet Peygamber’i, kav­minin helâ­kine razı değildir; onların hidayete ermeleri için gece gündüz Allah’a dua etmektedir. İşte Kureyş’i  helâk olmaktan kurtaran bu; ama müşrikler sağır ve dilsiz...

Kureyş’in bu ablukası ve boykotu, kavmiyet asabi­yetiyle Allah Rasulü’nün yanında yer alan Haşimoğulları’nın hemen hemen tamamının müslüman olmalarına sebep oldu. Zulmün çemberi daraldıkça, müslümanlar, birbirlerine daha sıkı sarılı­yorlardı. Açlıkla burun buruna olan müslümanlar, dünyadan ahirete açılan kapıdan baktıkça, imanları artıyor ve hayata ye­niden başlıyorlardı. Müşriklerin bir türlü akıl erdire­medikleri buydu. Nasıl oluyordu da yaşama sevincini yitirmiyorlardı?

Müslümanlara, her türlü zulme, her türlü güçlüğe dayanma gücü veren Kur’an-ı Kerim’di. İnen her âyet, müslümanları tazeliyor, müşrikleri çıldırtıyordu. İşte müşrikleri çıldırtan  ilâhî hitap:

‘‘Ne zaman ki o müthiş sayha kopar: O gün kişi, kar­deşinden, anasından, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. Her birinin o gün işi başından aş­kındır, herkes kendi derdindedir. O gün bir takım yüzler aydınlıktır, gülmekte ve sevinmektedir. Nice yüzleri de o gün toz kaplamış ve karanlık bürümüştür. İşte bunlar, inkârcılar ve Allah’ın buyruğundan çıkan­lardır.’’      (Abese, 33-42)

‘‘O, gün huzura alınıp hesaba çekilirsiniz, gizli hiç bir şeyiniz kalmaz. Kitabı sağından verilen: ‘Alın kita­bımı okuyun, doğrusu bir hesaplaşma ile karşılaşaca­ğımı umuyordum’ der. Artık o, meyveleri sarkmış, yük­sek bir bahçede, hoş bir yaşayış içindedir. Onlara şöyle denir: ‘Geçmiş günlerde, peşinen istediklerinize karşı­lık, âfiyetle yeyiniz içiniz.’ Fakat kitabı solundan veri­len kimse: ‘Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabı­mın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş, keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi, gü­cüm de kal­madı,’ der. Şöyle buyurulur: ‘Onu alın, bağlayın, sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu, boyu yetmiş arşın olan zincire vurun. Çünkü o, yüce Allah’a inanmazdı. Yoksulun yeyeceği ile ilgilenmezdi. Bugün de, burada ona dostluk göstere­cek hiç kimse yoktur. Günahkârla­rın yiyeceği olan en kötü şeyden başka bir yiyeceği de yoktur.’’           (Hâkka, 18-37)

Bunları duyan müşriklerden bazılarını, korku al­maya baş­lamıştı. Bütün bunlar ya gerçek olursa, şüp­hesi düşmüştü bir kısmının içine. Müslümanlar ise müşriklerin sonunu açık açık görüyorlardı. Onların başına geleceklerin yanında, kendilerinin bu sıkıntıları çok hafif kalıyordu.

Müşrikler, müslümanlara uyguladıkları boykotu, maddeler halinde yazarak Kâbe’nin duvarına asmış­lardı. Kur’an âyetleri karşısında korku ve şüpheye dü­şen müşriklerden bazıları, Kâbe’ye giderek, boykot kararına tekrar bir göz atmak istediler. Gördükleri kar­şısında neredeyse küçük dillerini yutacaklardı: Kurtlar, kararın yazılı olduğu kâğıdı tamamiyle yemişler, sa­dece ‘‘Allah adıyla’’ kelimeleri kalmıştı.

Bunun üzerine önde gelen müşriklerden bazıları, boykot kararının kaldırılmasını dile getirmeye başladı­lar. Müşriklerin içine düştüğü çıkmazı gören Ebu Cehil, neticenin müslümanlar lehine dönebileceğinden kor­karak, gücün kendinde olduğunu hissettirmeyi de dü­şünerek, boykot kararının kaldırılmasını ka­bul etmek zorunda kaldı. Kâbe’de toplanan müşriklerin hepsi de bunu uygun buldular, hatta buna sevindiler; böylece müslümanlara uygulanan üç yıllık boykot sona ermiş oldu.

Boykottan kurtulan müslümanlar, bu kez de iki büyük acıyla karşılaştılar: Allah Rasulü’nün eşi, ilk müslüman büyük Hatice’nin ölümü, Allah Rasulü’nün amcası ve en büyük koru­yucusu Ebu Talib’in ölümü... Allah Rasulü, amcası Ebu Talib’in ölümüne çok üzüldü. Bunun sebebi ise, bütün gayret ve telkin­lerine rağmen onun hidayete eremeden ölmesiydi. Rasulüllah, kendisine bu kadar yardım eden bir insa­nın müşrik olarak öl­mesini düşündükçe, kalbi sızlıyordu.

Haşimoğullarını, Allah Rasulü’nün etrafında ke­netleyen Ebu Talib idi. Onun  iki oğlu Ali ile Cafer, daha ilk günden müslüman olmuşlardı. Babalarının müşrik kalması, onları da çok üzüyordu. Belli ki bu da bir imtihandı...

Ebu Talib’in ölümünden sonra müşrikler, müslümanlar üzerindeki zulümlerini tekrar artırmaya başladılar. Hatta gizli gizli toplanarak, Allah Rasulü’nü katletme planları bile yap­maktaydılar. Allah Rasulü, müslümanlara,  Mekke yakınında yeni bir yurt açması için Allah’a dua ediyordu. Habeşistan çok uzaklar­daydı; Rasul, Allah’ın evi Kâbe’den pek uzaklaşmak istemiyordu. Allah Rasulü’nün bu arzusu, Habbab’ı çok sevindi­riyordu. İçinde bir his vardı; Allah belki de kendi kavmi Temimliler’e böyle bir lütufta bulunabi­lirdi. Nitekim Bilâl’in ülkesi böyle bir lütfa nail olmak­taydı. Ammar ise, Yemen’le Türkistan arasında gidip geliyordu. Süheyb’in kulaklarında Dicle ve Fırat’ın sesi vardı. Hepsi biliyorlardı yeni bir mekândan yeni bir ışık parlayacağını, çünkü bunu Allah Rasulü istiyordu, ama nereden? Bekliyorlardı, müşriklerin  zulmüne göğüs gere­rek ve bütün kalpleriyle inanarak bekliyorlardı.

Ã

ÖTELER¡N ÖTES¡NDEN HABER

Mekke’de İslam nurunun parlamasından bu yana tam on yıl geçmişti. Bu on yıla ne akılalmaz işkenceler, ne akılalmaz acılar ve sıkıntılar sığmıştı. Bütün bunlara, Ebu Talib ile Allah Rasulü’nün eşinin ölümleri de ek­lenmişti. Müminlerin annesi Allah Rasulü’nün eşi, ona ilk inanma şerefine ermiş en asil ka­dın Hatice’nin ölü­müyle Rasulüllah, bir yalnızlık ve  hasret his­setmeye başladı. Onun bu hali, müslümanları çok üzüyordu.

Gecelerden bir gece, âlemlerin Yaratıcısı, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgili Muhammed’ini, zamanın ve mekânın ötesine bizzat bu dünyadaki var­lığıyla geçirmek ve ona olan yakınlığını, bu dünya gözüyle göstermek diledi. Sevgili Pey­gamber’i’nin yakin bir ilimle bildiğini, bir de yakin bir gözle göstererek, onu gerçeğe bizzat erdirmek istedi.

‘‘Kulu Muhammed’i, bir gece Mescid-i Haram’dan, ken­disine bir kısım âyetlerimizi göstermek için çevresini mü­barek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu o, işitir ve görür.’’                        (İsra,1)   

Allah Rasulü, çok sevdiği Kâbe’den, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya vardı gecenin bir vaktinde. Kendisin­den önceki bütün peygamberler orada, onu bekliyorlardı. Peygamberler Peygam­ber’i, burada öne geçip bütün peygamberlere namaz kıldırdılar ve bura­dan kâinatın derinliklerine, belki de ötesine ilerledi. Çükü Kâinatın Yaratıcısı, ona ötelerin ötesini de gös­termek istiyordu, hem de dünya gözüyle göstermek istiyordu.

‘‘Muhammed, en yüksek ufukta idi. Sonra Allah’a yak­laştı ve yüksek ufkun ötesine yükseldi. Onunla ara­sındaki mesafe iki arşın kadar veya daha yakın oldu. Bu suretle Allah, vahyettiği vahyi verdi. Gözünün gör­düğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi siz, onun gördüğü konusunda onunla mücadele mi ediyorsunuz?.. O dem ki Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Göz şaşmadı ve aşmadı. Andolsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyü­ğünü gördü.’’   (Necm,7-18)

Yüce Allah, işte böyle anlatıyordu Rasul’üne ya­şattıklarını ve gösterdiklerini.

Sabah, Allah Rasulü, Kâbe’nin önüne vardı. Bir gecede, yüzyıllar yaşamıştı; yaşadıkları ve gördükleri, insanlık tarihini aşıyordu. Değil rüya, gerçeğin de öte­sindeydi hepsi de... Gö­rünmeyeni görmüş, bilinme­yeni bilmişti; zamanın öncesinde ve sonrasında yaşa­mıştı. Şimdi bütün bunları nasıl kavrayacaklardı in­sanlar, zamanın ve mekânın dar kalıplarına sıkışıp kal­mış akılları ve hayalleriyle? Fakat anlatmak zorun­daydı, onun gö­revi, inandırmak değil tebliğ etmekti. Sabahın erken saatinde Allah Rasulü’nü, Kâbe önünde gören  ve o günkü işlerini putlar önünde çekecekleri fal oklarına göre düzenlemek üzere orada bulunan müş­rikler, merakla  çevresini sardılar.

Ve Peygamberler Peygamber’i anlatmaya başladı... Müş­rikler dehşet içindeler. Rasul, Yaratıcı’dan bizzat aldığı âyetleri okudu. Müşrikler, alaycı bir şekilde sor­dular:

‘‘Bütün bunlar ne zaman oldu?’’

‘‘Bu gecenin bir kısmında,’’ dedi Rasul.

Müşrikler gülüştüler:

‘‘İşte şimdi çıldırdı!..’’ diyerek dağıldılar.

Müşrikler, bu haberi, Ebu Bekir, Ömer, Hamza gibi Mekke’nin önde gelenlerine ulaştırmak için acele ediyorlardı. Bunu duyduktan sonra onların da şüp­heye düşerek, Rasul’ün yanından uzaklaşacaklarına inanıyorlardı. Yıllardır bekledikleri haberi almanın se­vincini yaşıyorlardı âdeta.

Allah Rasulü, müşriklerin bu tavırlarına biraz üzüldü ve Al­lah’a hamtederek evine doğru yürüdü.

Ebu Cehil ve arkadaşları, Allah Rasulü’nün anlatıklarını öğ­renir öğrenmez Ebu Bekir’e koştular. Rasul’ün anlattıklarından anlayabildikleri kadarını Ebu Bekir’e ilettiler ve dediler:

‘‘Bir gecede Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Allah’ın yanına çıktığını söyleyen bu adama hâla inanacak mısın?’’

‘‘Bütün bunları o mu söylüyor?’’ dedi Ebu Bekir.

Müşrikler alaycı bir tavırla:

‘‘Evet!..’’ dediler.

Ebu Bekir, karşısında duran ve yaşadıkları ânın ve mekâ­nın dışına çıkamayan zavallılar güruhuna baktı ve kendinden emin,  şöyle dedi:

‘‘Bütün bunları o söylemişse doğrudur... O ki, her an Ya­ratıcı ile beraberdir ve bize ondan haber getir­mektedir.’’

Müşrikler şaşkın:

‘‘Bunların hepsi büyülenmiş,’’ diyerek uzaklaştılar.

Müslümanlar, akın akın Allah Rasulü’ne koşuyor­lardı, çünkü onun, ötelerin ötesinden yepyeni haberler getirdiğini duymuşlardı. Allah Rasulü, gördüklerini bir bir anlattı, Alemlerin Rabbi’nden talim ettiği âyetleri tebliğ etti. Habbab, yeni gelen âyetleri de yazdı kal­bine, bundan böyle onları da öğretecekti müslümanlara ve Mekke’nin müslüman evlerinde, yürekleri titreten sesiyle okuyacaktı bütün bu âyetleri.

Ötelerin ötesinden bir de beş vakit namazı getir­mişti Yüce Rasul. Bu da ibadette başlayan bir düzendi ve zamanın müslümanlar tarafından tasarrufu ve de­ğerlendirilmesiydi. Bu düzen alıştırmasının hemen ardından Allah Rasulü, ashabına asıl büyük müjdeyi verdi: Devlet... Allah, sevgili peyganberine devlet vadetmişti. Müslümanlar, bu vadin ne anlama geldi­ğini çok iyi biliyorlardı;  Ammar, Habbab, Süheyb ve Bilal farklı devletlerin ve milletlerin çocukları oldukları­nın bilincindeydiler; devletin ne olduğunu en iyi kav­rayanlar da onlardı. Habeşis­tan’a gidip gelenlerse, devleti görmüşler ve yaşamışlardı. Bu devlet nereden başlayacaktı? Müslümanların zihnini asıl meşgul eden bu soruydu. Devlet ışığı nerede parlayacaktı? Ye­men’de mi, Türkistan’da mı, Musul’da mı, Temim diya­rında mı?.. Yoksa Habeşistan’da şimdiden parlamakta mıydı? Ammar’ın, Süheyb’in, Habbab’ın ve Bilal’in kafalarında parlayan devlet ışığı, her birinin ülkesine yansıyordu. Mus’ab’ın kafasındaki devlet  ışığı, Mek­ke’den dünyaya yayılan güzel bir aydınlıktı bütün in­sanlığa yol açan...

Ã

Müşriklerin boykotu bile, müslümanlığın yayılışını engelle­yemedi. Müşrikler, bunun zulümle, işkenceyle durdurulamaya­cağının farkındaydılar. Türlü yollar deniyorlardı, sonuç alamıyorlardı. Mesela Kur’an okunduğunu duyduklarında he­men koşuyorlar, in­sanların okunanları anlamaması ve etkilen­memesi için gürültü ediyorlardı. Allah Rasulü’nün bulunduğu yerlere gidip alay ediyorlar, gürültü çıkarıyorlardı. Mirac olayın­dan sonra ise Allah Rasulü’nün artık çıldır­dığını, garip hayaller görmeye başladığını yayıyorlardı. Bu olaydan sonra müslümanların imanı iyice kemale ermiş, devlete giden yoldaki umut ışığı, her an biraz daha parlamaya başlamıştı. Allah Rasulü de, Arapların Mekke’ye toplandıkları hac mevsimi ve panayır günle­rinde, insanlara İslam’ı anlatıyordu gece gündüz. Allah Rasulü, Habbab’ın yanısıra Mus’ab’ı da Kur’an öğreti­cisi olarak görevlendirmişti. Ammar, Süheyb ve Bilal ise mümkün olduğu kadar Allah Rasulü’nün yanından ayrılmamaya çalışı­yorlardı.

Müşrik Araplar, hac mevsiminde Kâbe’yi ziyaret ederler, kabileler, burada bulunan özellikle kendilerine ait putlara adaklar sunarlardı. Kureyş’in en büyük put­ları; Lat, Uzza, Menat ve Hübel ise bütün Araplar tara­fından saygıyla ziyaret edilirdi. Bu mevsimde aynı za­manda panayırlar da kurulur, insanlar, yıllık ihtiyaçla­rını buradan karşılarlardı. Allah Rasulü’nün Mirac’a çıktığı bu yıl, hac mevsimi çok daha canlı ve kalaba­lıktı. Rasul, tebliğini özellikle Mekke dışından gelenlere ulaştırmaya çalışıyordu. Bir akşamüzeri, Medine’den bir grup, Rasul’ün etrafını sardılar ve dikkatle onu dinle­diler. Ve hemen orada müslüman oldular. Allah Rasulü, buna çok sevindi. 

‘‘Ya Rabbi! Senin vadin haktır,’’ diyerek Allah’a hamt etti.

Medineliler, Allah Rasulü’nün kendilerine bir öğre­tici gön­dermesini istediler. Rasul, hemen ertesi sabah Mus’ab’ı,  Medi­nelilere öğretici olarak vazifelendirdi. Mus’ab için bu, en büyük mutluluktu. Can dostları Ammar, Süheyb, Habbab ve Bilal; Mus’ab’ın Medi­ne’ye gideceğini duyduklarında seviçle karışık bir hü­zün duydular. Ama bu kez, Habeşistan gibi uzak bir di­yara değil de Medine gibi komşu bir beldeye gidi­yordu Mus’ab; bu da onları sevindiriyordu.

Bir zamanlar Mekke’nin en zengin ve en yakışıklı genci; sır­tında eski bir aba, Mekke’den Medine’ye git­mek üzere, Medineliller’le birlikte yola çıktı. Onun sır­tındaki aba eskiydi ama kalbindeki imanın nuru gözle­rinden fışkırıyordu ve bütün insanlığı aydınlatmaya aday olarak Medine’ye, dünyaya yürüyordu Mus’ab...

Medine’ye vardıklarında, Zürare oğlu Esat, Mus’ab’ı, Beni Zafer’in evine yerleştirdi. Esat, Mekke’de Allah Rasulü’yle bulu­şan ve müslüman olan Medineli­ler’in lideri durumundaydı. Mus’ab, Mekke’den onunla birlikte gelmiş ve Medine’de de onun himayesindeydi. Mus’ab’ın gelişiyle birlikte Beni Zafer’in evi, Medineli müslümanların merkezi oldu. Buraya gelerek İs­lamiyet’i ve Kur’an’ı öğreniyorlardı. Bir zamanlar, Mekke’nin en güzel giyinen genci, şimdi sırtında yıpranmış bir göm­lek, yalın ayak, başı açık, yarı aç, yarı tok, yorulmak nedir bilmeden Me­dineliler’e Kur’an öğretiyordu. Kar­şılaştığı bütün sıkıntılara gö­ğüs geriyor, yılgınlık nedir bilmeden her an artan heyecan ve gayretle, Allah Rasulü’nün kendisine verdiği vazifeyi yerine getirmeye çalışıyordu.

Medine’de büyük nüfuz sahibi ve Abdüleşhel ka­bilesinin reisi Sa’d bin Muaz ile Üseyt bin Hudayr; Beni Zafer’in evinde Mekke’den gelen birinin olduğunu ve burada insanlara farklı şeyler öğreterek, insanların kafalarını bulandırdıklarını ve Medi­neliler arasına ikilik soktuklarını duyunca, işin aslını öğrenmek üzere oraya gitmeye karar verdiler. Beni Zafer’in evine geldikle­rinde Mus’ab ile Esat’ın içeride olduklarını  öğrendiler. Muaz, Esat’ın teyze oğluydu. Bu yüzden ilk anda işe karışmak istemiyordu. Üseyt, eline kılıcını alıp içeri yürüdü; Muaz da elinde mızrağıyla dışarıda onu bek­lemeyi uygun buldu.

Üseyt, büyük bir hışımla Esat ile Mus’ab’ın bulun­dukları odaya daldı:

‘‘Siz, ne diye bizim insanlarımızı bazı beyinsizce hareketlere sevkediyorsunuz?’’ dedi. ‘‘Bir belaya sebep olmadan hemen buradan gidin.’’

Mus’ab, güleryüzlü ve yumuşak bir üslupla şu cevabı verdi:

‘‘Hele bir kere otur da dinle... İşine gelirse kabul edersin, gelmezse o zaman dilediğini yaparsın. Biz, kimseyi işine gelme­yecek ve aklına uygun düşmeyecek bir hususta zorlayacak de­ğiliz.’’

Üseyt, durdu ve Mus’ab’a baktı; hayatında bu ka­dar yakı­şıklı bir delikanlı görmemişti. Söz ve davranış­ları da ne kadar asildi... Fakat sırtındaki yıpranmış gömleğe takılıp kaldı.Bu çe­lişkiye bir türlü akıl erdiremiyordu. Mus’ab’ın karşısına oturdu, kılıcını da yanıbaşına koydu.

‘‘Haydi anlat bakalım,’’ dedi.

Mus’ab, kısaca İslam’ı anlattı, Kur’an’dan âyetler okudu. Üseyt, dalıp gitmişti. Mus’ab, ona bakarak en etkili sesiyle âyetler okuyordu. Üseyt’in içinde yıkılanlar yıkıldı, yapılanlar yapıldı. Bugüne kadar hiç düşünme­diği, hayal bile etmesinin mümkün olamadığı şeyler­den sözediyordu karşısındaki yakışıklı delikanlı ve dünyayı aydınlatan bakışlarını Üseyt’e çevirerek. Üseyt, dalıp gittiği dünyalardan tekrar Mus’ab’a döndü ve şöyle dedi:

‘‘Bunların hepsi doğru, hepsi güzel ve iyi. Bunlar, insanı in­san eden, yüceliklere alıp götüren şeyler.’’ Bir süre tekrar daldı ve ekledi: ‘‘Pekiyi bu dine girmek için ne yapılır?’’

‘‘Çok kolay,’’ dedi Mus’ab. ‘‘Allah’tan başka İlah yoktur, Muhammed onun Rasulü’dür, demen yeterli­dir.’’

Üseyt, hemen şahadet getirdi ve müslüman oldu. Esat ve Mus’ab Allah’a hamd ettiler.  Üseyt, ayağa kalktı, kılıcını kınına soktu; Mus’ab ile Esat’a gerçek bir kardeşe bakar gibi baktı ve şöyle dedi:

‘‘Burada bir adam vardır ki, şayet size katılır ve müslüman olursa, kavminin tamamı müslüman olur. Şimdi ben gidip onu size getireceğim; siz de gerekeni yaparsınız.’’

Mus’ab ile Esat’ın yanından ayrılan Üseyt, doğruca kendi­sini dışarıda beklemekte olan Sa’d bin Muaz’ın yanına vardı. Sa’d, Üseyt’e baktı; ondaki değişikliği hemen fark etti:

‘‘Vallahi, ‘‘dedi kendi kendine, ‘‘Üseyt buradan git­tiği gibi dönmedi. Ben onda başka bir hal seziyorum ama hayırlısı.’’ Üseyt’in gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:

‘‘Ne yaptın?’’

Sa’d’a gülümseyerek baktı Üseyt:

‘‘Onlarla  konuştum. Yemin ederim ki onlarda bir kötülük görmedim.’’ Sa’d’ın asabiyet duygusunu kö­rükleyerek teyzesi­nin oğlu Esat’a iyice yaklaştırıp, böylece de onun inancına ilk anda tavır almamasını  sağlamak için ekledi : ‘‘Haber aldığıma göre, Harise oğulları, Esat’ı öldürmek için yola çıkmışlar; halk da onu himaye etmiş...’’

Bu haberi duyunca, Sa’d’ın kan beynine şıçradı.Harise oğulları kim oluyorlardı ki teyzesinin oğlunu öldürmeye kalkış­sınlar? Sa’d’e haber vermeden böyle bir işe kalkışmak ne büyük cüretti? Esat’ın bir suçu varsa, cezasını ancak  Sa’d ve Abdüleşhel oğulları verebilirdi... Elinde mızrağı, fırtına gibi Esat ile Mus’ab’ın bulunduğu yere koştu. Onların gayet sakin ve huzur içinde Kur’an okuduklarını görünce; Üseyt’in maksadını anladı. O, böyle bir haber uydurarak kendi­sinin buraya gelme­sini sağlamak istemişti. Etrafına bakındı ama Üseyt’i göremedi; çünkü Üseyt dışarıda kalmıştı. Elinde mızrak, öfkeyle bağırdı Sa’d:

‘‘Nerede hani  Harise oğulları?’’

Esat, sakin sakin teyze oğlu Sa’d’a baktı, bu haberi Üseyt’in onu buraya getirmek için ortaya attığını anla­mıştı. Sa’d ise oyuna getirilmenin öfkesi içine düş­müştü şimdi de:

‘‘Aramızda akrabalık olmasaydı, sen beni böyle göremez­din ya...’’ dedi Sa’d.

Mus’ab araya girdi:

‘‘Otur hele, biraz soluklan ve bir dinle.’’

Sa’d, önce ne yapacağını kestirememenin şaşkın­lığını ya­şadı, sonra da oturdu. Mus’ab, insanın içini ürperten, yüreğini titreten bir sesle Kur’an okumaya başladı. Sa’d, Kur’an’ın belağatı karşısında âdeta eri­yordu. O, şu an sadece bir duygu olmuş, maddi varlı­ğını tamamiyle unutmuş, yücelerden yüce­lere uçu­yordu.

Kalbi imanla dolu olarak Üseyt’in yanına vardı Sa’d:

‘‘İnandım ki, o sözleri bir insan söyleyemez. Evet  Allah birdir, Muhammed onun elçisidir; onun aracılı­ğıyla da bizlere âyetler göndermektedir.’’

Üseyt, Sa’d’in yüzüne sevinç ve mutlulukla bakı­yordu. Ar­tık onlar müslüman olmuştular; kalpleri ara­sında aynı duygular gidip geliyor, insan olmanın mut­luluğuyla birbirlerine bakıyor­lardı.

‘‘Abdüleşhel oğulları, toplanmışlar, bizi bekliyorlar,’’ dedi Sa’d.

Medine’nin bu iki yiğidi, kalpleri iman dolu ve bu imanı kabilelerine de sunmak heyecanıyla yürüdüler. Kabilenin top­lantı yerine vardıklarında Sa’d, bir taşın üstüne çıkarak şöyle dedi:

‘‘Ey Abdüleşhel oğulları! Beni nasıl tanırsınız?’’

Orada bulunanlar hep bir ağızdan haykırdılar:

‘‘Sen bizim efendimiz ve en faziletlimizsin. Sen ne yaparsan doğru yaparsın!..’’

‘‘O halde dinleyiniz! Sizler, Allah ve Rasul’üne iman etme­dikçe, sizin erkekleriniz ve kadınlarınızla konuşmak bize haram olsun...’’

Abdüleşhel oğulları, şaşkınlıkla Sa’d’a bakıyorlardı. Sa’d, az önce buradan, Mekke’den gelen adamı sus­turmak içi git­mişti. Ondan kabilesi, burada farklı bir haber bekliyorlardı. Ka­bilesinin sessiz kaldığını gören Sa’d:

‘‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir!..’’ dedi.

Abdüleşhel oğulları, hep birlikte şahadet getirip müslüman oldular. Mus’ab, bugünden itibaren Sa’d’ın himayesinde Abdüleşhel oğullarının evlerini tek tek do­laşarak Kur’an öğret­meye başladı.

Mus’ab’ın azim ve gayretiyle, Medine’de İslamiyet kısa za­manda yayıldı. Mekke’de tam on yıl süren bir çileden sonra, Allah’ın bu dini, bu kadar süratle yay­ması karşısında Mus’ab, gece gündüz şükrediyor, bir saniye durmaksızın insanlara Kur’an öğretiyordu. Me­dine evlerinin büyük bir çoğunluğu, geceler boyu Kur’an nuruyla aydınlanıyordu.

Bu sırada Yüce Allah, Rasul’üne Cuma namazını bildir­mişti. Bunun üzerine Medineliler Cuma namazı kılmak istediler. Mus’ab, durumu Allah Rasulü’ne haber verdi. Allah Rasulü, Cuma günleri müslümanlara na­maz kıldırması için izin verdiğini Mus’ab’a iletti. İzin çıkar çıkmaz, Mus’ab, gelen ilk cuma günü, Medinelilere Cuma namazı kıldırdı. öylece ilk Cuma namazını kıldır­mak Mus’ab’a nasip oldu.

Ve cuma namazı, İslam Devleti’ne atılan ilk adımdı. Allah Rasulü’nün, Allah katından bizzat getir­diği devlet müjdesi, Mus’ab’ın şahsında Medine’ye iniyordu damla damla...

Medine’de İslam’ın hızla yayılışı, Mus’ab’ın burada Cuma namazı bile kıldırdığı ve  neredeyse Medineliler’in tamamına yakınının müslüman oldukları Mekke’de duyuldu. Müslümanlar sevince, müşrikler kin ve öf­keye boğuldu.

Müşrikler, çıldırmış ve kudurmuş; müslümanlara olmadık hakaretler ediyorlardı ama fiili saldırılarda bulunamıyorlardı. Çünkü hemen hemen her kabileden müslüman olanlar vardı; bu nedenle bir fiili saldırı olmadık sonuçlar doğurabilirdi. Ammar, Süheyb, Habbab ve Bilal, müşrikleri artık murdar ve iflah ol­maz yaratıklar gibi görüyorlardı. Onların hakaretlerine aldırdıkları bile yoktu; yaşadıkları akıl almaz işkence­lerden sonra gelinen bu nokta, bir zafer sayılabilirdi. Hele Mus’ab’ın Medine’deki başarısı; her şeyin de öte­sinde müslümanlara Cuma namazı kıldırması, onun şahsında Medine’ye, devletin ilk damlasının düşmesi demekti. Ve işte görüyorlardı; Allah’ın vadi gerçekleşi­yor, Peygamber’in müjdesi tomurcuklanıyordu: Bu din, ötelere, ta ötelere doğru yürüyordu. Görüyorlar ve anlıyorlardı ki, İslam, önce Medine ve Mekke’de yayı­lacak; Temimliler’in beldesine ve Yemen’e yürüyecek, sonra Musul’a, Habeşistan’a, en sonunda da Türkis­tan’a uzanacaktı. Şehirler anası Mekke ise, İslam’ın ilk şehidesi Sümeyye’yi şefkatle ku­caklayarak, kıyamete kadar onun ülkesi Türkistan’a bakacaktı; Türkistan yaylalarında da Mekke türküleri söylenecekti.     

Ã

DAVET VE H¡CRET

Mus’ab’ın Cuma namazı kıldırmasından sonra Me­dine, gi­derek bir müslüman şehri  havasına büründü. Medine’nin en önde gelen kabilesi Abdüleşhel oğulla­rının  reisi  Sa’d, müslümanlarla tek tek ilgileniyor, şehrin tamamının müslüman olmasına gayret gösteri­yordu. Öte yandan, vakit buldukça Mus’ab’dan Kur’an talim ediyordu. Hac mevsimi geldiğinde,  Medineli müslümanlar bir durum muhakemesi yaptılar. Niyet­leri, Allah Rasulü’nü ve etrafındakileri Medine’ye davet etmekti. Rasul’ün, Mekke’de sıkıntı içinde olduğunu biliyorlardı. Bu da­veti, Mekkeliler’in duymasını istemiyorlardı; onlar, her ne paha­sına olursa olsun Allah Rasulü’nün Mekke’den dışarı çıkmasını engelle­yeceklerdi. Onun Mekke’den çıkması demek, onların kontrolü kaybetmeleriyle bütün Arabların müslüman olması demekti. Bu da Kureyş’in Araplar üzerindeki saygınlığının bitişi olurdu. Neticede, Medineliler bir heyet seçtiler. Bu heyettekiler, Kureyş’in şüphelenme­mesi için hac zamanı Mekke’ye gidecekler ve Allah Rasulü’yle gizlice görüşeceklerdi.

Beklenen gün geldi ve Medineliler, Mekke’ye ha­reket etti­ler. Gidenler çok kalabalıktılar. Bu kalabalığın içinde  ikisi kadın olmak üzere yetmiş beş kişi vardı ki, görevleri, Allah Rasulü’yle gizlice buluşmaktı. Buluşma yerleri de Mekke’nin dışında, Akabe mevkisiydi. Allah Rasulü, henüz müslüman olmayan amcası Abbas ile birlikte gece karanlığında Akabe’ye geldiler. Medineli­ler, Allah Rasulü’nü şehirlerine davet ettiler ve onu canlarından aziz bildiklerini ifade ettiler.

Abbas, Allah Rasulü’nün Mekke’de can emniyeti olduğunu, Haşimoğulları’nın son ferdinin de cesedine basılmadan onun canının asla tehlikeye düşmeyece­ğini söyleyerek;  onu  koru­yamayacaklarsa bu işten vaz geçmelerini söyledi. Medineliler de, kanlarının son damlasına kadar Allah Rasulü’nü koruya­caklarına dair Allah huzurunda söz verdiler. Onların bu temina­tından sonra Allah Rasulü, hicret izni çıktığında hemen Medine yo­luna çıkacağını söyleyerek, amcası Abbas’la birlikte Akabe’den ayrıldı.

Medineliler, müşriklerin şüphesini çekmemek için Allah Rasulü’yle bir araya gelmemeye özen gösterdiler. Hac mevsimi bitti, Medineliler içleri içlerine sığmaya­rak memleketlerine dön­düler. Allah Rasulü’nün hicret edeceği haberini, bu yetmiş beş kişi büyük bir sır ola­rak sakladılar. Hatta Allah Rasulü’yle gö­rüştüklerini bile açığa vurmadılar.

Allah Rasulü, tebliğ vazifesine başlayalı tam on üç yıl ol­muştu. Bir yıl içinde, Allah Rasulü’nü hiç görme­den birçok Me­dineli müslüman olmuştu; Allah Rasulü, gece ve gündüz içle­rinde olduğu halde Kureyş’in İslam düşmanlığı bir türlü bitme­mişti. Allah Rasulü, hemen her gün  pek sevdiği Kâbe’ye gidi­yor, Allah’a hamd ediyor ve hicret için işaret bekliyordu. Müslü­manlar, bir tarağın dişleri gibi Allah Rasulü’ne sımsıkı kenet­lenmişler, onun işaretini bekliyorlardı.

Habeşistan yolunun ilk yolcusu Mus’ab, bu kez Medine’nin de ilk yolcusu olmuştu ve Mekke ile Me­dine arasında sürekli yollar açmaktaydı. İnanıyordu ki, bir gün Allah Rasulü, bu yol­lardan birinde yürüyecekti. Bu yürüyüşle birlikte insanlık tarihi yeniden yazılacaktı. Mus’ab, her saniye bu yolları gözlüyordu. Allah Rasulü’yle birlikte can dostları Ammar, Süheyb, Habbab ve Bilal de bu yollarda yürüyeceklerdi. Mekke ile Medine arası, bazan bir nefeslik mesafe, bazan da yüzyıllık bir yoldu. Mus’ab, bir nefeslik zamanla bir asırlık zaman arasında binlerce yolu adımlıyordu.      

Alemlerin Rabbi yüce Allah, sevgili Elçisine 622 yılının Temmuz’unda Medine’ye hicret izni verdi. On üç yıllık büyük çilenin sona ermek üzere olduğu bu sıcak temmuz günlerinde, Allah Rasulü,  hicret iznini müslümanlara tebliğ etti. Müslü­manlarda sevinç ve hüzün, hasret ve sıla içiçe... Hemen hazır­lıklara başla­dılar. Bazıları hazırlıklarını açıktan açığa yaparken, ba­zıları gizli gizli hazırlanıyorlardı. Çünkü haberi duyan müşrik­ler, müslümanların hicretini önleme planları yapmaya başla­mışlardı...

Bütün müşriklerin gözü, Allah Rasulü’ndeydi. Onun Mekke’den ayrılması demek, müslümanlığın dünyaya yayılması demekti. Ebu Cehil ve yandaşları, ne yapıp edip Allah Rasulü’nün Mekke’den ayrımasını engelleyeceklerdi. Hatta Ebu Cehil’in kafasında onu öldürme düşüncesi de vardı ama şimdi­lik bunu açığı vuramıyordu.

Takvimler silbaştan oldu ve hicret başladı. Ömer, ailesini  ve yükünü alarak ilk çıkanlardandı. Elinde kılıcı, bütün müşrik­lere meydan okuyordu:

‘‘İşte ben Medine’ye gidiyorum.  Yüreği yeten kar­şıma çık­sın!..’’

Müşrikler, diş biliyerek köşe başlarından bakıyorlar ama Ömer’in karşısına çıkmaya hiç birinin yüreği yetmiyor. Allah Rasulü ise Mekke’de kalacakmış gibi hareket ediyordu; bu da müşrikleri umutlandırıyor, Medine’ye gidenlerin de Habeşis­tan’a gidenler gibi bir sonuç alamayacaklarına inanıyorlardı, yeter ki Rasul, müşriklerin yanında  ve gözetiminde kalsın...

Habbab, Ammar, Bilal, hazırlıklarını gizlice ta­mamladılar; müşriklerin şüphelenmediğinden tama­mıyla emin olduktan sonra, sıcak bir temmuz gece­sinde birlikte yola çıktılar. Kureyşliler, onların yola çık­tığını fark ederlerse, hicretlerini en­gellemekle de kal­mazlar; bu kez çekinmeden onları katleder­lerdi. Üç can dost, üç milletten oluşan bir büyük ümmet gibi yürüyorlardı gece karanlığını dalgalandırarak Mekke’­den Me­dine’ye. Mus’ab, Mekke ile Medine arasındaki yollara bakı­yordu gece ve gündüz. Ammar, Habbab ve Bilal gözlerini Me­dine tarafından ayırmıyorlardı; Mus’ab oradaydı, onları bekliyordu heyecanla. En büyük endişeleri Süheyb’di. Şartlar, böyle önemli bir günde Süheyb’i onlardan ayırmıştı. Medine’de buluş­mak üzere vedalaşmışlardı Mekke’nin karanlık ve tenha bir sokağında.

Medine ayaktaydı; müslümanları karşılamanın he­yecan ve coşkusu dolmuştu bütün kalplere. Mus’ab, Medine girişinde mekân tutmuş; gelen Mekkeli muha­cirleri, Medineli ensarla eşleştiriyordu. Çünkü Mus’ab, hem Mekkeliler’i, hem de Medi­neliler’i iyi tanıyor; her birini sosyal durumlarına göre eşleştiri­yordu. Fakat bu, yine de geçici bir eşleştirmeydi, asıl eşleştir­meyi Allah Rasulü bizzat yapacaklar, muhacirle Ensar’ı kan kardeş­liğinden de öte, dünya ve ahiret kardeşi, ebedi kardeş ilan edeceklerdi.

Mus’ab; Ammar, Habbab ve Bilal’i görünce mut­lulukların en güzelini yaşadı. Fakat aralarında Süheyb’i göremeyince yü­reğinde bir acı hissettiyse de, bir şey söylemedi. Çünkü tatsız bir haber duyarım endişesi düşmüştü bir an içine. Ammar, Habbab ve Bilal’i, üç Medineli müslümanla eşleştirdi.

Mekke’den gelen muhacirler, ensar kardeşlerinin sıcak ilgi­sinden hoşnuttular. Hele Medine’nin bir müslüman şehri oldu­ğunu görmek, bugüne kadar çek­tikleri bütün sıkıntıları unuttur­muştu. Birlikte Kur’an okuyabilmek, hep birlikte namaz kılabil­mek... Gözle­rine inanamıyorlardı. Ne var ki Allah Rasulü bu­rada değildi. Ondan haber alamamak ise bir müslüman için dayanılmaz bir üzüntüydü. Bir kısmı da Allah Rasulü’nü Mekke’de bırakıp gelmenin sancısını çeki­yordu; ya başına bir şey gelirse? O zaman bu dünya­nın ve yaşamanın ne anlamı kalırdı ki!.. Üzüntüler dayanılmaz hale gelince de: ‘‘Allah, Rasul’ünü koruya­caktır,’’ diyerek kalplerini yatıştırıyorlardı.

Bilal, Habbab, Ammar ve Mus’ab’ın bir başka en­dişeleri daha vardı: Süheyb... Aradan iki gün geçtiği halde henüz on­dan haber alamamışlardı.

Ã

Süheyb, hazırlıklarını tamamlayamadığı için ya­kın dostları Ammar, Habbab ve Bilal ile birlikte yola çıkamamıştı. Zaten topluca Mekke’den ayrılmaları da tehlikeli olabilirdi; müşrikler, Medine yoluna çıkan özellikle Mekkeli kabilelere  mensup ol­mayan kimsesiz müslümanlara tuzaklar hazırlıyorlardı. Ammar, Habbab, Süheyb ve Bilal bunların en başında geliyor­lardı. Bu yüzden müslümanların çoğu, Mekke’den gizlice ayrılıyorlar; dost ve akrabalarıyla yolda, genel­likle de Medine yakınlarındaki köylerde buluşuyorlardı. Mekke’de müslümanlara huzur verme­yen müşrikler, bu kez de onların Mekke’den ayrılmalarını en­gelleme ça­basındaydılar.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Mekke’den ayrılan Süheyb, Mekke’den epeyce uzaklaşmıştı ki, yolu müş­rikler tarafından kesildi. Çölün ortasında yapayalnız, müşriklerle karşı karşıyaydı. Hiç bir çıkış yolu yoktu; müşriklerin kapkaranlık bakışları, üze­rindeydi. Kur’an’dan âyetler hatırlıyor; Allah’a sığınıyordu. Ve­kil olarak Allah kâfi değil miydi? Kalbi iman dolu, taş kalbli müşriklere baktı, baktı... Ne bir tereddüt, ne  bir korku... Müş­rikler önce şaşırıyorlar, sanki bir güç, elle­rini tutuyordu Süheyb’e zarar veremesinler diye. De­diler:

‘‘Yanındakileri bırak ve yoluna devam et!’’

Süheyb, nesi var, nesi yoksa hepsini bıraktı ve yoluna de­vam etti. Müşrikler de onun bıraktıklarını alıp geri döndüler.

Süheyb, aç susuz günlerce yürüdü. Ayakları par­çalandı, midesi günlerce yandı ve sonunda Mus’ab’a ulaştı. Ayakta du­racak mecali kalmamıştı. Mus’ab, onu kucakladı; su ve yiyecek vererek kendine getirmeye çalıştı. Sonra da bizzat kendisi götü­rüp Sa’d bin Haysüme’nin evine yerleştirdi. Sa’d’ın evine varır varmaz yatağa düşen Süheyb, ateşler içinde ve kendini bilmez bir halde günlerce yattı. Mus’ab, Ammar, Habbab ve Bilal her gün ziyaretine vardılar, bir an önce sağlığına kavuşması için dua ettiler.

   Ã

Allah Rasulü’nün Mekke’den ayrılacağını anlayan müşrik­ler, Darünnedve adını verdikleri karar meclisini topladılar. Ebu Cehil:

‘‘Muhammed’i bu gece ortadan kaldıramazsak, ya­rın çok geç kalmış olabiliriz. Sonra bir gün gelir, o bizi ortadan kaldırır,’’ dedi.

Toplantıya katılan bütün müşrikler, aynı düşün­ceyi payla­şıyorlardı ama bunu kim yapabilirdi? Onun canına kasdedeni Haşimoğulları yaşatmazlardı.

O sırada Ebu Cehil’in aklına bir fikir geldi:

‘‘Her kabileden bir kişi seçelim. Bu gece ay da yoktur. Se­çilenler, Muhammed’in evine hep birlikte girsinler ve hep bir­likte kılıçlarını ona indirsinler; böy­lece kimin kılıcıyla öldüğü anlaşılamayacağından Haşimoğulları, bütün kabilelere birden savaş açamaz­lar, mesele de kapanır gider.’’

Bu fikir, benimsendi ve hemen her kabileden bir genç se­çilerek Allah Rasulü’nün evine yollandı. Müş­rikler, ellerini oğuşturarak evlerine çekildiler; artık bu işe bitti, gözüyle bakı­yorlardı.

Yüce Allah, Rasul’üne müşriklerin kararını bildirdi. Bunun üzerine Allah Rasulü, yatağına yeğeni Ali’yi yatırarak, Ebu Be­kir’e gitti. Ona, hicret izninin geldiğini ve hemen yola çıkmaları gerektiğini bildirdi. Allah Rasulü, yanına Ebu Bekir’i alarak, gecenin karanlı­ğında yola çıktılar. Tan ağarana kadar durmak­sızın yürüdüler. Ortalık aydınlanırken de bir mağaraya sı­ğındı­lar. Çünkü müşriklerin peşlerine düşeceklerini biliyorlardı.

Allah Rasulü’nün canına kasdetmek üzere gelenler, onun yatağında Ali’yi görünce şaşkına döndüler. Sa­bahleyin, Allah Rasulü’nün Ebu Bekir’le birlikte Mek­ke’den ayrıldığını öğrenen müşrikler, çılgına döndüler. Ebu Cehil ve diğer ileri gelen müş­rikler, Allah Rasulü’nü ölü veya diri getirene büyük mükâfatlar vaad ettiler. Bunu duyanlar, onları yakalamak üzere yollara döküldüler. Öyle ki bir grup, iz sürerek, Allah Rasulü’yle Ebu Bekir’in saklandıkları mağaranın önüne kadar geldiler ve içeriye bakıp bakmama  konusunda tartışmaya başladılar. Onların konuşmalarını duyan Ebu Bekir telaşlandı. Bu olayı insanlık tarihine bizzat Kur’an yazdı:

‘‘Rasul, arkadaşı Ebu Bekir’e: ‘Üzülme Allah bi­zimledir,’ diyordu; Allah da ona güven vermiş, görme­diğiniz as­kerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sö­zünü alçalt­mıştır. Ancak Allah’ın sözü yücedir. Allah güçlüdür, ha­kimdir.’’                                                            (Tevbe, 40)

Müşrikler, mağaraya bakmadan oradan uzaklaştı­lar. Bun­dan böyle Ebu Bekir, Allah Rasulü’nün ‘‘ma­ğara arkadaşı’’ adını aldı ve Allah, onun adını Rasulü’yle birlikte andı Kita­bında. Bir insan için bun­dan daha büyük şeref düşünülebilir miydi?

Allah Rasulü, Ebu Bekir’le birlikte binbir meşakkat ve çile içinde güzel bir temmuz sabahı, Medine’ye ya­kın bir belde olan Kuba’ya ulaştılar. Bunu haber alan Medineli ve Mekkeli bütün müslümanlar Kuba’ya akın ettiler.

Ve Allah Rasulü, Allah’ın mirac gecesi vaad ettiği devletin eşiğine gelip durmuşlardı. Yediden yetmişe bütün müslüman-ların dudaklarında bir neşide:

 

‘‘Dolunay doğdu üzerimize

 Veda tepesinin sırtlarından

 Şükretmek vacip oldu bize

 Onun Allah’a bizi davetinden

 Ey bize gönderilen Rasul

 İtaat olunan emirle geldin bize’’

 

Müslümanların yaşadığı sevinci, kelimelerin an­latması ne mümkün?.. Dağlar, taşlar, çöller, kurtlar, kuşlar; canlı cansız her şey müslümanların sevincine ortaktı. Mus’ab, Ammar, Habbab, Bilal hep oradaydı­lar, bir büyük sevinci yaşıyorlardı. Fakat Süheyb, hâla hasta yatağından kalkamamıştı; can dostların yüre­ğinde düğümlenip duran işte bu acıydı.

Allah Rasulü, Kuba’da bir mescit yapmaya  karar verdiler. Böylece devletinin kapısını yapacaklar ve bu kutsal kapıdan şehre, yani Medine’ye gireceklerdi. Yesrib’in adı, artık Medine olacaktı; medine, şehir de­mekti. Medine, bu adı alan ilk şehir oluyordu. Bugün­den itibaren bütün şehirler bu adla anılacaktı.

Allah Rasulü başta olmak üzere bütün müslümanlar, canla başla çalıştılar ve mescidin yapı­mını bitirdiler. Günlerden Cuma idi, İslam’ın ilk mescidi tamamlanmış ve açılışa hazırdı. Kutsal cuma saatinde, Allah Rasulü ‘‘ta ilk günden temeli takva üze­rine kurulan’’ (Tevbe,108) Kuba mescidini ibadete açtılar. Müslü­manlar, bizzat kendi elleriyle yaptıkları ilk iba­dethaneye sahip olmanın heyecanıyla, Allah Rasulü’nün etrafında sımsıkı kenet­lenmiş olarak içeri girdiler.

Allah Rasulü,  ashabının karşısına çıkıp ilk hutbele­rini oku­dular. Bu, İslam devletine giden yolda ilk bildi­riydi. Rasul buyu­ruyorlardı ki:

‘‘Müslüman, müslümanların, elinden ve dilinden selamette ol­dukları kimsedir...’’

Yüce Rasul, müslüman bir devletin en önemli ku­ralını işte bu sözleriyle ortaya koyuyor; insana, insan olma haysiyetini verecek gerçek sistemin ne olduğunu bildiriyordu. Onu dinle­yen Mekkeli ve Medineli bütün müslümanlar bunun farkınday­dılar. Önlerinde açılan kapıdan, insanlığı kurtaracak olan dev­letlerini görür gibiydiler.

Namazdan sonra yanına Ebu Bekir’i alan Allah Rasulü, as­habını gözden geçirmek üzere onların arala­rında gezinmeye başladı. Mekke ve Medine’nin bütün müslümanları oradaydı; küçüklü büyüklü gruplar ha­linde aralarında sohbet ediyorlar ve Allah Rasulü’nün yanlarına gelmesini heyecanla bekliyorlardı. Rasulüllah, ashabının gözlerindeki sevince bakarak Allah’a hamd ediyordu. Bir taraftan da gözlerini, ashabı üzerinde gezdi­rerek birisini arar gibi bir hali sezdiriyordu. Fakat kimse bir şey sormaya cesaret edemiyordu. Allah Rasulü’nün sık sık Ammar, Habbab ve Bilal’in bu­lundukları tarafa baktığını gören Ömer,  onun kimi aradığını hissetti ve şöyle dedi:

‘‘Ya Rasul’ellah! Süheyb’i göremiyorum, acaba ne oldu?’’

Bu sırada Mus’ab, beline bir koyun postu dolamış, yarı çıplak çıkageldi. Onu gören müslümanlar, utana­rak başlarını öne eğdiler. Mus’ab, Allah Rasulü’nün önüne gelip selam verdi, sonra da Ammar, Habbab ve Bilal’in bulunduğu tarafa yürüdü. O zaman Allah Rasulü şöyle dedi:

‘‘Allah’ın kalbini nurlandırdığı şu adama bakın! Vaktiyle ben onu, üzerinde iki yüz dirheme alınmış bir elbiseyle görmüştüm. Ebeveyni de ona en iyi şeyleri giydirir ve yedirirdi. Bir dediği iki edilmezdi. Fakat Allah ve Rasul’üne olan sevgisi, onu bu vaziyete dü­şürdü. Kureyş gençleri içinde bunun gibi rahat yaşa­yanı yoktu... İleride bir takım hadiseler olacak; Allah, size Fars ve Rum ülkeleri­nin fethini müyesser kılacak. O  zaman siz çok zenginleşeceksiniz. Öyle ki, sabah ayrı, akşam ayrı elbiseler giyeceksiniz. Sabah ve akşam en güzel yemekler yiyeceksiniz.’’

Allah Rasulü’nün çevresinde onu dinlemekte olan müslümanlar sordular:

‘‘Ey Allah’ın Rasulü! Bizim için bugün mü daha hayırlıdır, yoksa o gün mü?’’

‘‘Bugün sizin için daha hayırlıdır. Eğer dünya malı hak­kında benim bildiklerimi bilseydiniz, onu istemek­ten vaz geçer­diniz.’’

Allah Rasulü’nün bu sözleri üzerine, oradakiler, Mus’ab’a imrenerek baktılar. Rasul’ün övgüsüne layık olmaktan daha güzel ne olabilirdi?..

Allah Rasulü; Mus’ab, Ammar, Habbab ve Bilal’in bulun­dukları tarafa yürüdüler. Onlar, Rasul’ün yanla­rına geldiğini görünce gözleri ışıl ışıl sevinçle parlaya­rak baktılar. Allah Rasulü, onlara Süheyb’i sordu ve ‘Rumi’ diye sordu; gözleri bütün bir Rum diyarını görür gibi bakıyordu... O an hepsinin kalbi sancıdı ve Mus’ab anlattı Süheyb’in başına gelenleri. O, şimdi Sa’d bin Haysüme’nin evince ateşler içinde yatıyordu. Yoksa onun burada olmaması düşünülebilir miydi? O zaman Allah Rasulü, Süheyb’in şifa bulması için dua buyur­dular. Ammar, Habbab, Bilal ve Mus’ab büyük sevinç içinde... Allah Rasulü dua eder de Süheyb sıhhat bulmaz mıydı?

Ã

Allah Rasulü, ashabıyla birlikte Medine’ye hareket ettiler. Bir büyük yürüyüştü bu; devlete yürüyüş, in­sanlık tarihinin en önemli yürüyüşü ve tarihin dönüm noktası...

Ammar, Habbab ve Bilal, Medine’ye döner dönmez he­men Sa’d bin Haysüme’nin evine koştular. Onları gören Süheyb, yatağında doğrulup oturdu. Onlar da onu sevinçle kucakladılar; işte Allah Rasulü’nün duası ve bereketi... Artık bütün sıkıntılar geride kalmıştı. Aydınlık ve mutlu günler başlıyordu.

Allah Rasulü, Medine’ye vardıklarında Ebu Eyyüb Ensarî’nin evine indiler. Burası, orta halli bir ailenin eviydi. Her Medineli müslüman, Rasulü misafir ede­bilme şerefini kazanmak arzusuyla çırpınıyordu. Allah Rasulü, devesi nereye giderse orada konaklayacağını ifade ederek, bütün müslümanların gönlünü aldı. Deve ise gidip Ebu Eyyüb’un evinin önünde durdu. Böylece Allah Rasulü’nü misafir etme şerefi ona nasip oldu. Rasul, bir süre istirahat ettikten sonra bütün müslümanların toplanmasını  istedi. İşte bu toplantıda, Muhacir ve Ensar kar­deşliği, bizzat Allah Rasulü tara­fından temellendirildi. Burada Ammar, Huzeyfe bin Yeman ile; Habbab, bir zamanlar Temim kölesi olan Harraş ile; Bilal, Ebu Ruveyha ile kardeş oldular. Süheyb henüz tam iyileşemediği için toplantıya gele­memişti. Allah Rasulü, onu da Haris bin Same ile kar­deş yaptı. Habbab, bu kardeşlikte kavmini bul­muştu, çünkü onun kardeşliği Te­mim’dendi. Bu eşleştirmede Allah Rasulü’nün en büyük yar­dımcısı Mus’ab idi, çünkü o, hem Mekkeliler’i hem de Medine­liler’i tanıyordu.

Medineliler, Mekkeli kardeşleriyle her şeylerini paylaştılar. Bu, öyle bir kardeşlikti ki, kan kardeşliği bunun yanında hiç kalırdı. Öyle ki, Medineli müslümanlar, ellerindeki bir lokmayı bile Mekkeli kar­deşlerine veriyorlar, kendileri aç kalmayı tercih edi­yorlardı. Bunu da kardeşlerine sezdirmemek için gay­ret sarf ediyorlardı.

Haris bin Same, hemen Sa’d’ın evine koştu kar­deşi Süheyb’i almak üzere. Fakat Süheyb henüz tam sıhhat bula­mamıştı. Saat, bunu bahane ederek, Süheyb’in birkaç gün daha evinde kalmasını sağladı. Bu hadise bile ensar ile muhacir arasındaki sevginin derecesini gösermeye kâfidir.

Süheyb, kısa zamanda iyileşti. Sa’d istemeye iste­meye onu Haris’e teslim etti. Ondan ayrılmamak için neredeyse biraz daha iyileşmemesi için dua edecekti Sa’d..

Bir gün Süheyb, Ebu Bekir’in de bulunduğu bir mecliste, hicretini Allah Rasulü’ne anlattı. Rasul, onu gülümseyerek din­ledi ve şöyle dedi:

‘‘Ey Süheyb, bu alış verişten en kârlı çıkan sen­sin!..’’

Yüce Rasul şu âyeti okudu:

‘‘İnsanlar arasında, Allah’ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah, kullarına karşı çok şefkât­li­dir.’’              

                                                                                           (Bakara, 207)

Süheyb, sırf Allah rızasını kazanmak için canını ortaya koymuştu, sonra da her şeyini vererek canını satın almıştı. Allah da, onun hakkında âyet indirerek ondan ve onun şahsında onun gibi olacaklardan razı olduğunu bildirmişti. Daha önce Ammar hakkında da bir âyet inerek,  onun şahsında darda kalanlara ruhsat izni verilmişti. Böylece İslam’ın bu ilk çilekeş­leri, daha bu dünyada ilâhî müjdeyi almışlardı. Bundan daha büyük bahtiyarlık, bundan öte bir zenginlik olabilir miydi? Bu, dünya ve ahirette kurtuluş müjdesiydi...

Ã

 


PEYGAMBER MESC¡D¡

Medine’ye geldiklerinde Allah Rasulü’nün bindiği deve Ebu Eyyü’un evinden önce, hemen onun yakı­nında bulunan boş bir arsada çökerek biraz kalmıştı. Ebu Bekir bu arsayı satın aldı. Allah Rasulü de burada bir mescit yapılmasını uygun buldu. Bunun üzerine mescidin yapımına derhal başlandı. Bütün müslümanlar, mescidin tamamlanması için canla başla çalışı­yorlardı. Hele Allah Rasulü’nün herkesten daha çok gayret içinde olduğunu gördükçe, müslümanlar daha bir şevke geli­yorlardı. Mescidin bitmesiyle, hem ibadet yerleri olacak, hem de sıkıntılarını birbirleriyle paylaşabilmek için toplantı mekânları olacaktı. En önemlisi de Ebu Eyyüb’ün evinde misafir olan Allah Rasulü, kendi evine kavuşacaktı. Bu da hem Rasulüllah’ı hem de müslümanları rahatlatacaktı.

Peygamber Mescidi’nin yapımında biri vardı ki, dikkatleri üzerinde topluyordu. Herkes bir taş getirir­ken, o, iki tane yükle­niyordu; herkes bir sefer yapar­ken, o, iki yapıyordu. Hatta isti­rahat saatlerinde bile çalışma içindeydi. Bu, Ammar’dı, Sümeyye ile Yasir’in  oğlu Ammar. Ammar, çalışırken şu mıs­raları terennüm ediyordu:

 

‘‘Allah Rasulü çalışırken  bize yakışmaz oturmak

 Yanlıştır bu, gerekir bize  daha  fazla  çalışmak.."

 

Ammar, hem çalışması, hem de neşesiyle bütün müslü-manları çalışmaya özendiriyordu. Ammar’ın söylediği mısraları hepsi de tekrar ediyorlardı. Çalışır­ken yapılan teren­nüm, çalışmanın verdiği  usancı ortadan kaldırıyordu.  Allah Rasulü, Ammar’ın neşesini ve azmini görerek şöyle diyordu:

‘‘Allah’ım! Gerçek hayat ahiret hayatıdır. Muhacir­lere ve Ensar’a sen acı!’’

Rasul’ün duasını duyan müslümanlar, onun sözle­rini tek­rarlayarak, daha bir gayrete geliyorlardı. Bütün bunlar, muha­cirler ile ensar arrassındaki kardeşliği bir kat daha pekiştiriyor, aralarındaki bağları daha bir sağlamlaştırıyordu.

Üzerinde kıymetli elbiseler olan bazı müslümanlar, elbisele­rini tozdan sakınıyorlar, bu da onların biraz yavaştan almalarına neden oluyordu. Bunu gören Ammar, şu mısraları terennüm ediyordu:

‘‘Mescitleri onaran

  Taş taşıyıp çalışan

 Olur mu hiç onunla eşit

 İşin kolayına kaçan’’

Ammar’ın tatlı tatlı terennüm ettiği bu sözlerden bazı müslümanlar alındılar. Hatta aralarında söylen­meye bile başla­dılar. Bir kısmı da şaka yollu şöyle dedi:

‘‘Ey Sümeyye oğlu! Bugün söylediklerini duyduk. Bunu bir daha söylersen vallahi şu sopa ile burnunu kırarız...’’

Ammar, üzgün ve kırgın Allah Rasulü’ne vardı ve durumu anlattı. Bunun üzerine Allah Rasulü, Ammar’a laf atanların yanına vardılar ve şöyle buyurdular:

‘‘Bazı kimselerle Ammar’ın arasında ne var?’’

Hepsi de gözlerini yere indirdiler. Rasul devam etti:

‘‘Ammar, onları cennete çağırıyor, onlarsa Ammar’ı ateşe çağırıyorlar. Bilmiş olun ki Ammar, benim gözbebeğimdir.’’

Ammar’a söylenenler, Allah Rasulü’nün sözlerini duyunca, ağlayarak ondan özür dilediler. Gönlünü almak için ellerinden geleni yaptılar. Bunun üzerine Ammar, tekrar eski neşesini buldu ve canla başla işe koyuldu.

Allah Rasulü, bir süre sonra Ammar’ın ya­nına geldi. Onun üzerindeki tozları silkeledi. Başını ve sırtını okşadı. Bir süre sabit bir noktaya baktı ve şöyle dedi:

‘‘Vah Ammar vah! Ammar, azgın bir topluluk tara­fından öldürülecektir!..’’

Rasul’ün sözleri, müslümanları hem üzdü, hem se­vindirdi.  Ammar’ın öldürüleceğine üzülürlerken, şehit olacağına sevini­yorlardı. Can dostları Habbab, Süheyb, Bilal ve Mus’ab ise Ammar’a imrenerek bakı­yorlardı; annesini ve babasını bu dinin ilk şehitleri olarak Mekke toprağına veren Ammar, gerçek ve ebedi hayatta onlardan geri kalmayacaktı.

Ammar çok sevinçliydi; ileride o da tıpkı ebeveyni gibi şe­hitlik şerbetini içecek, makamların en yücesine erecek ve anne babasına öyle kavuşacaktı. Bu müjde, onun için müjdelerin en büyüğüydü...

Peygamber Mescidi’nin yapımı tamamlandı. Şimdi müslü-manların topluca ibadet edebilecekleri, meselele­rini konuşabile­cekleri bir mekânları vardı. Burada Al­lah Rasulü için de birkaç oda yapılmıştı. Böylece müslümanlar, Peygamberleriyle günün beş vaktinde bir araya gelip sohbet edebileceklerdi. Fakat or­tada bir mesele vardı: Medine’nin neredeyse tamamı müslüman olmuştu. İnsanları, namaz vakitlerinde mescide davet etmek ve vaktin girdiğini duyurmak için bir yol gerekti. Bugüne kadar, Allah Rasulü, namaz vakitlerinde çevresinde bulunanlara na­mazlarını kıldı­rırdı. Mescidin tamamlanmasıyla bunun da bir düzene konması gerekirdi; Allah, mirac gecesi devletle birlikte  beş vakit namazı da müslümanlara hediye etmişti. Namaz, za­manın tasarrufu ve devletin temeliydi.

Allah Rasulü, namaz vakitlerinin duyurulmasında izlenecek yöntemi danışmak üzere ashabını topladı. Herkes bir fikir or­taya atıyordu. Kimisi, ateş yakalım dedi, kimisi çan çalalım, kimisi de boru öttürelim, dedi. Allah Rasulü, bunları uygun bulmadı. Çünkü ateş mecusilerin, çan hıristiyanların, boru ise yahudilerin çağrı usulüydü. Müslümanların bunların ötesinde bir çağrı usulü olmalıydı. Bu çağrı, İslam’ın esaslarına da uygun düşmeliydi. Hatta çağrıyı dinleyenler, müslümanlığın ne olduğunu da öğrenmeliydiler. Top­lantıda bir neticeye varılamadı ve yatsı namazından sonra herkes evine gitti.

Gece, aldığı bir vahiy üzerine Allah Rasulü, Bilal’i çağırdı ve ona ezanı öğretti. Bilal, sabah namazında ezan okuyabilme heyecanıyla gözünü hiç kırpmadan bekledi. Şafakla birlikte de hemen Mescidin damına çıkıp ezan okumaya başladı.

‘‘Allah’ü Ekber, Allah’ü Ekber...’’

Medine, ilk kez duyduğu bu sesle ürperdi ve seher vaktine uyandı. Ammar, Mus’ab, Süheyb ve Habbab, çile arkadaşları ve can dostları Bilal’in sesiyle dolan Medine seherine büyük bir heyecan ve sevinçle uyan­dılar. Onlar için ne büyük saadetti ki, müslümanları namaza çağırma görevi Bilal’e verilmişti. Evet, Bilal’di bütün dünyayı Allah’ın huzuruna çağıran. Sesi de ne kadar etkileyiciydi; bütün kâinat ürperiyordu.

Billal’in sesini duyan müslümanlar, hiç vakit kay­betmeden mescitte toplandılar. Birçokları, Bilal’in oku­duğu ezanın aynısını rüyalarında duymuşlardı. Heye­canla bunu Allah Rasulü’ne anlatıyorlardı. Yüce Rasul, ashabının bu durumundan çok mutlu olmuştu. Kendi­sine böyle bir ashab lütfettiği için Allah’a hamd ediyordu. Ashabı için Allah’a dua edip mağfiret dili­yordu.

Bilal, Allah Rasulü’nün müezzini olmuştu. Bundan daha büyük rütbe olabilir miydi? Bilal’in ezanını dinle­yenler, kendile­rinden geçip ulviliklere kanatlanıyorlar ve bu an, hiç bitmesin istiyorlardı. Ammar, Süheyb, Habbab ve Mus’ab, her namaz vakti Bilal’i daha ya­kından dinleyebilmek için önceden Mescide geliyor­lardı. Bilal ezana başlayınca kalpleri ürperiyor, ruhları diyardan diyara dolaşıyordu: Medine’den Yemen’e, Temim’e, Habeş’e, Musul’a, Türkistan’a dalga dalga yayılıyordu Bilal’in sesi. Arap, Fars, Türkmen, siyah, beyaz bütün insanlar, Bilal’in sesini bir gün duyabilme heyecanıyla bekliyorlardı; Ammar, Habbab, Süheyb, Mus’ab bunu açık ve seçik görüyorlardı.

Ã

Müslümanlık, Arap yarımadasında hızla yayılıyordu. Me­dine çevresindeki kabileler, heyetler göndererek, Allah Rasu-lü’nden İslam’ı öğretecek kim­seler istiyorlardı. Rasul de onlara öğreticiler gönderi­yordu. İlk Kur’an öğreticisi olan Habbab, bir gün sıra­nın Temimliler’e de geleceği inancıyla heyecanlanı­yordu.

Ã

B¡LAL EVLEN¡YOR

Özellikle yeni müslüman olan  Medine çevresin­deki Arap­lar, kızlarını, İslam’ı daha iyi bilen ve herkes tarafından sevilen kişilerle evlendirmek istiyorlardı. Bunun için sık sık Allah Rasulü’ne müracaat ederlerdi. Bir gün, işte böyle bir takım Araplar geldiler ve Allah Rasulü’ne, kızlarını, tavsiye edeceği biriyle evlendirmek istediklerini söylediler. Allah Rasulü, hiç duraksama­dan şöyle dedi:

‘‘Bilal ile nasılsınız?’’

Gelenler, başlarını öne eğdiler ve hiç bir şey söylemeden huzurdan ayrıldılar. Ertesi gün, öğle nama­zından sonra yine Rasulüllah’ın huzuruna varıp, kızları­nın evlendirilmesi mesele­sini açtılar. Rasul tekrar bu­yurdu:

‘‘Bilal ile nasılsınız?’’

Yine başlarını önlerine eğdiler ve bir şey söyleme­den gitti­ler. İçlerinde hâla cehaletin sembolü asabiyet duygusu vardı. Bu da İslam’ı henüz yeterince hazme­dememelerinden ileri geli­yordu. Bilal’in gözlerindeki Habeşistan’ı ve ötesini görmeleri mümkün değildi. Onların gözünde Bilal, siyahi bir köleydi.

İki gün sonra aynı kişiler tekrar geldiler ve Rasulüllah’tan kızlarına bir damat tavsiyesi istediler. Yüce Rasul, hiç duraksa­madan ve biraz da sitemle buyurdu:

‘‘Bilal ile nasılsınız? Cennetlik bir adamla nasılsı­nız?..’’

Allah Rasulü’nün bu sözleri karşısında biraz da utanarak huzurdan ayrıldılar. Rasul’ün cennetlik oldu­ğunu açıkça ifade ettiği bir insan... Daha önce tereddüt içindeydiler, şimdi ise çekinceye düştüler; ya Bilal teklifi reddederse?.. Fakat ona git­mek zorundaydılar, bu, Rasul emriydi artık. Ve sıkıntılar içinde Bilal’e vardılar; kızlarını teklif ettiler. Bilal, başını öne eğdi:

‘‘Ben Habeşli bir siyahiyim; daha dün bir köley­dim...’’ dedi.

Gelenler, birbirlerine baktılar; Koskoca Peygambe­r’in öv­düğü bir insanın bu alçak gönüllülüğü onları hayrete düşür­müştü. İçlerinde hâla alevlenip duran asabiyet duygusundan utandılar. Bilal’in karşısında ezilip büzülerek dediler:

‘‘Bizi, Allah Rasulü gönderdi. Biz, onun razı oldu­ğundan razıyız.’’

Bilal’in gözleri doldu, Allah’a hamdetti. İçi sevinç doluydu, gözleri yaş... Kâinatın  Efendisi, insanların yanında onu met­hetmişti; şimdi onun övgüsüne nasıl lâyık olabilecekti? Bilal’in karşısındakiler, tekliflerine henüz ollumlu bir cevap alamamanın sıkıntısını yaşı­yorlardı. Bilal, gelenlere baktı ve tekliflerini kabul etti. Onlar da memnun ve mutlu ayrıldılar.

Allah Rasulü, müezzini Bilal’i, müslüman bir Arap kızıyla evlendirdi. Bilal’in evlenmesi, can dostları Ammar, Habbab, Süheyb ve Mus’ab’ı çok sevindirdi. Onun mürüvvetini, kendi mürüvvetleri saydılar.

Ã

Habbab, ilk Kur’an öğreticisiydi; Mus’ab da Medineliler’in ilk Kur’an öğreticisi... Bu iki can dost, şimdi hiç yorulmadan gece gündüz müslümanların evlerini tek tek dolaşarak, onlara Kur’an öğretiyorlardı. Mus’ab ile Habbab, aynı zamanda en iyi Kur’an okurları ve en iyi Kur’an hâfızlarıydılar. Kur’an konu­sundaki bütün müşküllerini, müslümanlar, onlara danışıyor­lardı. On­ların Kur’an okuyuşlarını dinlemek için de can atı­yor­lardı.

Bilal’i kendisine müezzin edinerek iltifatların en büyüğünü yapmış olan Rasul, Habbab ile Mus’ab’ı da Kur’an öğreticisi olarak tayin ederek onurlandırmıştı. Ammar ile Süheyb, dostla­rının başarılarını gördükçe daha bir seviniyorlar, güçleniyorlar ve kendilerini daha bir Me­dineli hissediyorlardı.Medine ise on­ları, gözbebeği gibi koruyor, şefkatle kucaklıyordu. Allah Rasulü dememiş miydi ki: ‘‘Ammar gözbebeğimdir,’’ diye. Onlar şimdi Bilal’in ezanında, Mus’ab ile Habbab’ın Kur’an okuyan billur sesinde, on sekiz bin âlemi her an dolaşıyorlardı kanatlanan ruhlarının ardınca...

Medine, İslam’ın merkezi olmuştu. Müslümanlar arasında ayrıcalık ve üstünlük yoktu. Ne yerlinin ya­bancıya, ne yabancı­nın yerliye üstünlüğü vardı; ne de Arabın Arap olmayanlara... Bu öyle bir toplumdu ki, insanlık hayal bile edemezdi bu kar­deşliği ve gelecek­teki bütün müslüman milletlerin temsilcileri de bu toplumda yerlerini almışlardı. Allah, bu toplumu, Rasulü aracılığıyla düzenliyor ve bir büyük devlete hazırlıyordu. Şehir devletinden cihan devletine açılı­yordu yollar; ulus devletten ümmete aralanıyordu bü­tün kapılar. Bundan böyle,  kıyamete kadar gelecek nesiller, bu toplumu örnek edinecekler ve hayat­larını ona göre düzenleme idealiyle yaşayamaya çalışacak­lardı.

 

Ã


¡K¡NC¡ BÖLÜM

DEVLETE YÜRÜYÜŞ

 

DEVLET

Allah’ın, Rasul’üne, huzuruna çağırarak bizzat vadettiği İs­lam Devleti, Peygamber Mescidi’yle birlikte teşkilatlanmaya başladı. Beş vakit namazla, zamanı tasarruf etmesini ve düzeni  öğrenen müslümanlar, temelleri Allah Rasulü tarafından atılma­sıyla başlayan devleti hemen kavradılar ve her bir müslümanın bu devletin en önemli uzvu olduğunu fark ettiler. Bunların en başında da Ammar, Bilal, Süheyb geliyordu. Müslümanların devlet bilincine ermesiyle birlikte, Medine merkezli devlet, ken­dini çevrede hissettirmeye başladı. Allah Rasulü, özellikle Mek­keli müşriklerin hareketlerini yakından takip etmek maksadıyla, geceleri etrafa seriyyeler çıkarmaya başladı. Bunlar, çevrede olup bitenleri öğrenmekle görevli küçük askeri birliklerdi yani bir bakıma keşif kollarıydı. Araplar, böyle bir şeyi ilk defa görü­yorlardı. Bütün müslüanlar, bu devletin askeriydiler. Rasul, bununla da yetinmeyerek, Medi­ne’nin çevresindeki Yahudi ve Arap kabileleriyle de anlaşmalar yaptı.  Bu sözlü anlaşmalar, bir yazılı an­laşmada bütünleştirilerek, Mekkeli ve Medineli müslümalar ile çevredeki Yahudi kabileleri tarafından imza­landı. Böylece Arabistan’da ilk kez böyle bir an­laşma imzalan­mış oldu. Bu bir bakıma saldırmazlık paktıydı. Bu anlaşma, kurulan devletin gelecek yüzyıl­lara taşınmasıydı.

Medine’de kurulan İslam devletinin ayak seslerini duyan Mekke Müşrikleri, telaşa kapıldılar. Bu kez çevre kabileleri de tahrik ederek, büyük bir güç toplayıp Me­dine’ye saldırmak istiyorlardı. Niyetleri de Allah Rasulü başta olmak üzere, müslümanları ortadan kaldırmaktı. Öte yandan, Allah Rasulü’nün etrafa çıkardığı müfreze­lerin Mekke-Suriye yolunu kontrol etmesi de müşrik­leri ürküttü. Bu yolun müslümanların kontrolüne gir­mesi demek, Kureyş’in açlığa mahkum olması demekti. Hele Allah Rasulü’nün, Medine çevresindeki Yahudi kabileleriyle anlaşma imzalaması, Kureyş’i iyice çıldırttı.

Kureyş, varını yoğunu ortaya koydu, çevredeki müşrik ka­bilelerinin de katkısıyla bin kişilik  bir ordu hazırladı. Bu ordu­nun Medine üzerine yürüdüğü ha­beri, Medine’ye ulaştığında, müslümanlar derhal Mes­citte toplandılar. Herkes, Allah Rasulü’nün tavrını ve belirleyeceği stratejiyi bekliyordu. Devlet kurulmuş, anlaşmalar yapılmış, etrafa zaman zaman müfrezeler gönderilmeye başlanmıştı ama, henüz müşriklerle sa­vaşma izni verilmemişti. Halbuki şu an, bir savaşla karşı karşıyaydılar. Al­lah Rasulü, öğle namazını kıldırdı ve namazdan sonra sohbet etmek üzere ashabıyla oturdu. Nefesler tutulmuş, herkes Rasul’e bakıyordu.

Allah Rasulü, merhamet dolu bakışlarını ashabı üzerinde gezdirdikten sonra okudu:

‘‘Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kim­selerin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir. Allah, onlara yardım etmeye elbette kadirdir.’’                         (Hac, 39)

‘‘Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın.’’

(Bakara, 190)

Müslümanlar, Allah Rasulü’nden duydukları bu yeni âyet­ler üzerine rahat bir nefes aldılar. Evet, Allah, kendilerine cihat izni vermişti. Fakat bu izin, tamamıyla savunma savaşı izniydi. Durup dururken birilerine saldırmaya asla izin yoktu. Şimdi Mekke müşrikleri büyük bir orduyla üzerlerine geliyorlardı. Al­lah’ın iz­niyle küfre karşı duracaklar ve kendilerini savunacak­lardı. Ammar, Süheyb, Habab ve Bilal’de sevinç göz­yaşları... Bugüne kadar karşılarında bir tek söz bile söyleyemedikleri müşriklere karşı, ellerinde kılıçlarıyla savaşacaklardı. Bundan daha büyük mutluluk olabilir miydi? İçlerinde intikam duygusu kesinlikle yoktu; sadece savunma hakları olacağı için seviniyor­lardı.

Allah Rasulü’nün çağrısı üzerine hemen üç yüz ki­şilik bir ordu hazırlandı. Bu ordunun en heyecanlıları, en çok zulme uğramış olan Ammar ve arkadaşlarıydı. Onlarda korku değil ümit vardı. Müslümanlar, kişisel hırsları için değil, Allah ve Rasulü için savaştıkları tak­tirde ‘‘Allah, onlara elbette yardım etmeye kadirdir.’’  Allah’ın yardımından daha büyük ne olabi­lirdi? Allah­‘ın yardımı oldukça, değil Kureyş, isterse bütün dünya çıksındı karşılarına...

İslam ordusu 624 yılının serin bir mart sabahında Me­dine’den yola çıktı. Bütün Medine ayaktaydı; sa­vaşa gitmeye gücü olmayanlar, dualarıyla ve yürekle­riyle orduya katılıyor­lardı. Aslında Rasul izin verseydi, çocuk, kadın, ihtiyar, sakat, hasta... kim varsa yürüye­cekti küfre karşı.

Muhacirlerin beyaz sancağı, Mus’ab’ın elindeydi; sulh za­manının Kur’an öğreticisi ve İslam tebliğcisi, seferde sancaktar olmuştu. Ammar, Süheyb, Habbab ve Bilal can dostları Mus’ab’ın sancağına bakarak, elle­rinde kılıçları ve kalkanlarıyla, kendilerine en ağır iş­kenceleri yapanlara karşı yürüyorlardı; Mekke ve Medineliler’in yanısıra Yemen’in, Musul’un, Ha­beş’in, Tür­kistan’ın... çocukları da yürüyorlardı. Mus’ab’ın taşı­dığı herhangi bir kavmin sancağı değildi, milletlerin sanca­ğıydı; yürüyen herhangi bir topluluk değildi, koca bir ümmetti. Yürü­yen yalnızca görünen insanlar değildi, ruhlardı, meleklerdi... Ammar görüyordu şehit anne ve babasının ufkun ötesinden kendisine baktıklarını. Yü­rüyen Allah’ın ordusuydu.

Ve bu ordu, İslam’ın ilk ordusuydu. Onun zaferi, insanlığı kurtaracak; hezimeti ise insanlığın felaketi olacaktı. Yerlerdekiler ve göklerdekiler büyük bir heye­can içinde Peygamber ordusu­nun yürüyüşüne bakı­yorlardı.

Bedir dağının eteklerine varıldığında, müşrik or­dusu gö­rüldü. İslam ordusu, tertibat almak üzere durdu. Allah Rasulü, ötelerdeki ihtişamlı müşrik ordu­suna baktı, kalplerindeki imanla coşmuş, silah ve sa­yıca zayıf İslam ordusuna baktı ve sonra ellerini açıp dua etti: ‘‘Ya Rabbi!.. Bana vadettiğin yardımını bugün lutfet!..  Ya Rab!.. Bu bir avuç muvahhid bugün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalma­yacaktır!..’’

Müslümanların kondukları ve ordugâh kurdukları mevki kumluktu. Su kuyularının bulundukları yerler, daha önceden müşrikler tarafından tutulmuştu. Bu durum bazılarını endişelen­dirmekteydi, ama hepsinin de Allah’ın yardımına inançları tamdı. Gece yarısı, Allah’ın vadettiği yardım görülmeye başladı: Bardak­tan boşanırcasına yağan yağmur, kumları sertleştirdi ve her tarafı suyla doldurdu. Müslümanlar, güzel ve tertemiz bir cuma sabahına uyandılar. Bütün yorgun­luklarını atmışlar, bü­tün korkulardan emin olmuşlar, bütün endişelerden uzaklaş­mışlardı.

Ve yağmur sonrasının tazeliğini yaşayan cuma sa­bahı, iki ordu karşı karşıya geldi. Gökler ve yer ayak­taydı. Bu iki ordu, bugüne kadar görülenlerden çok farklıydı; kardeşler, dayılar, amcalar, yeğenler, hatta babalar ve oğullar karşı karşıyaydılar!..

İslam’la küfrün ilk savaşı başladı!..

Müşriklerin ellerinde bir zamanlar Habbab’ın yap­tığı kılıçla­rın bulunması, onun yüreğini sızlatıyordu. Şimdi bu kılıçlar, müslüman kardeşlerine karşı kullanı­lacaktı. Onun sıkıntısını gören Ammar ve Bilal, o kılıç­ların müslümanlara zarar vereme­yeceğini, müşrik or­dusunun kısa sürede dağılacağını söylüyorlardı. Bu, Habbab’ı biraz ferahlatıyordu. Süheyb, iyi bir ok atıcı­sıydı. Çarpışmalar başlar başlamaz, oklarını büyük bir dikkat ve ustalıkla müşrikler üzerine yağdırmaya baş­ladı. Oklar, sanki görünmez bir güç tarafından yönlen­diriliyor ve hedefle­rinden hiç şaşmıyordu. Süheyb ve diğer okçuların ok yağmuru karşısında sarsılan müşrik ordusuna, müslümanlar, bütün güçle­riyle hücum etti­ler. Müşrikler daha fazla direnemediler, çözül­düler ve dağılmaya yüz tutular.

Ammar, Habbab ve Bilal... en ön safta müşriklerle çarpışı­yorlardı. Bu sırada Bilal, Mekke’de kendisine her türlü zulmü yapan, inanılmaz işkencelerle acı çektiren Ümeyye bin Halef’i gördü. Görür görmez de bir feryat koparıp üzerine atıldı:

‘‘İşte küfrün başı budur!..’’ diye haykırıyordu Bilal.

Bilal’in sesini duyan müslümanlar, hemen Ümeyye’nin et­rafını sardılar ve onu esir ettiler. Şimdi Ümeyye, Medineli bir sahabinin esiriydi.

‘‘Küfrün başı budur!...’’ diye haykırdı Bilal tekrar. ‘‘O kur­tulursa, ben kurtulmuş sayılmam!..’’

‘‘Ey Bilal! O benim esirimdir...’’ dedi Ümeyye’yi tutan sahabi.

‘‘Ey Allah Rasulü’nün yardımcıları!..’’ dedi Bilal. ‘‘Ey ensar kardeşlerim!.. Bu adam küfrün başı Ümeyye bin Halef’tir. O kurtulursa, ben kurtulmam!..’’

Bilal’in sesini duyan Ammar ile Habbab hemen oraya gel­diler. İşte Ümeyye, Bilal’in kılıcıyla yaralanmış ve bir sahabinin elinde kıvranıyordu. Müşrik ordusu­nun bozulması üzerine ok­çularla beraber olan Süheyb de kılıcıyla düşman saflarına dal­mıştı. Bilal’in bulun­duğu tarafa doğru o da koştu. Ümeyye’yi tutan sahabi, eline bir pislik bulaşmışcasına itti onu.  Bilal, he­men sıçradı ve ayağını Ümeyye’nin göğsüne koydu, kılıcını da gırtlağına dayadı.

‘‘Ey Ümeyye!.. Ateşe, ateşe!..’’ diye bağırıyordu Bilal.

 Bilal’e gece gündüz işkence eden Ümeyye’nin, Bilal’in ayakları altında sürünerek cehennem çukuruna yuvarlanmasını gören Ammar, Habbab, Süheyb se­vinç gözyaşlarıyla Allah’a hamd ediyorlardı.

Müşrikler bütün ağırlıklarını ve hatta ölülerini bile savaş meydanında bırakıp kaçmışlardı. Allah Rasulü, ashabıyla bera­ber savaş alanını geziyorlardı. Müşrik ölüleri arasında, Ebu Ce­hil’in de ölüsünü gördü. Ona acıyarak baktı; hırsın ve asabiye­tin kurbanı olan bu adam, kıyamete kadar küfrün ve cehaletin sembolü olarak anılacaktı. İşte kâfirlerin vefası bu kadardı, li­derlerinin cesedini bile bırakıp gitmişlerdi arkalarına bakmadan. Rasul, önce İslam ordusunun on dört şe­hidini tek tek defnetti­ler. Sonra müşriklerin ölülerini bir araya toplattılar; müşrikler yetmiş ölü bırakmışlardı. Onları da büyük bir çukur açtırarak topluca gömdür­düler.

Ammar ile Süheyb, Ebu Cehil’in ölüsünü görünce binlerce şükrettiler. Ümeyye’nin, Bilal’in ayakları al­tında cehenneme yuvarlanışından sonra Ebu Cehil’in yerlerde sürünen cesediyle karşılaşmak... İşte Allah’ın vaadi ve yardımı!.. Ammar, anne ve babasını acıma­sızca şehit eden Ebu Cehil’in kana ve toprağa bulan­mış yüzüne baktı, baktı. Ona, Bilal’in, Ümeyye’ye yap­tığını yapamamanın üzüntüsü içindeydi. Ammar, Ebu Cehil’in cehennem çukuruna yuvarlanışını seyreden annesi Sümeyye ile babası Yasir’in gülümseyen yüzle­rine bakıyordu.

O geceyi Bedir’de geçiren İslam ordusu; yetmiş müşrik esi­rini de alarak, Medine yoluna yürüdü. Yola çıkmadan önce Rasulüllah, müşrik esirlerini mücahitler arasında paylaştırmıştı. Esirlere işaret ederek buyurdu:

‘‘Onlara iyi davranın!..’’

Esirler arasında Mus’ab’ın  ana-baba bir kardeşi Ebu Aziz de vardı. O, Ensar’dan Nadle oğlu Muhriz’in payına düşmüştü. Mus’ab, Muhriz’in yanına geldi:

‘‘Bunu sakın bırakma!..’’ dedi Ebu Aziz’i göstererek. ‘‘Bu­nun annesi, Mekke’nin en zengin kadınıdır. Sana çok fidye verecektir.’’

Ebu Aziz, Mus’ab’a baktı yalvaran gözlerle:

‘‘Kardeşim, bana bunu mu yapacaktın?’’  dedi.

Mus’ab, acıyarak baktı Ebu Aziz’e ve şöyle dedi:

‘‘O, bana senden daha yakındır; çünkü o, benim din kar­deşimdir.’’

Müslümanların arasındaki kardeşlik ve dayanışma buydu; müşrikler ise en yakınlarını bile her an terk etmeye ve hatta satmaya hazırdılar.

Mus’ab’a bir lokmayı bile çok gören, hatta onun canına bile kasdedecek kadar ileri giden annesi, bu oğlu Ebu Aziz için yasa büründü. Esirlere ödenecek en yüksek fidyeyi araştırdı. Dört bin dirhemdi. Hemen bu parayı gönderdi ve oğlunu Mekke’ye getirtti. O anne ki, oğlu Mus’ab’ın sırtındaki bir göm­leği bile ondan esirgemişti.

Medine’de bayram, Mekke’de matem... İşte İslam’la küfrün ilk savaşının sonucu... Bundan böyle müslümanlar, kendilerin­den emindiler. İslam devleti nihayet bir zaferle de taçlanmıştı. Ebediyete akıp giden yolda,  en büyük ışıktı bu devlet.

Bugünden itibaren Yüce Allah, Rasul’üne, ahkâm âyetleri göndermeye başlıyordu. Böylece kıyamete kadar örnek alına­cak bir nizamın temelleri atılmak­taydı. Bütün nizamlara kay­naklık edecek bir ilahî ni­zamdı temelleri atılmakta olan.

Ã


MUS’AB, ŞEHİTLER KERVANININ EN ÖNÜNDE

Bedir savaşı yenilgisi, müşrikleri korku ve umut­suzluğa dü­şürmüştü. Müslümanlarınsa kendilerine güvenleri tazelenmiş, Kureyş’in kervan yolları, onların denetimlerine geçmişti. Kureyş, Şam ve benzeri büyük şehirlere kervanlar gönderip geçimini, bunlardan elde edilen kârlarla sağlıyordu. Arap yarımadasın­daki diğer kabilelerin de bu kervanlardan büyük menfaatleri vardı. Hatta Mekke’nin, bütün Arapları bir araya getiren bü­yük panayırları bile bu kervanların getirdiği mallarla doğrudan ilişki­liydi. Şimdi Medine, bu kervanları iste­diği anda vurabilecek konumdaydı. Kureyşliler bunu düşündükçe, geleceği büsbütün karanlık görüyorlardı.

Müslümanlar, bir an önce ortadan kaldırılmazlarsa, Kureyş’in işi bitikti. Ebu Cehil’in Be­dir’de öldürülmesinden sonra Kureyş’in başına geçen Ebu Süfyan, hemen harekete geçti. Kureyş zaten onunlaydı ama  Kureyş’in artık tek başına yapabileceği bir şey yoktu. Ebu Süfyan, Kureyş’in önde gelenle­rin­den bir kısmını yanına alarak, çevre kabilelere gitmeye karar verdi. Çünkü bu mesele yalnız Kureyş’in meselesi olmaktan çıkmıştı. Bütün Arap kabileleri tehlikedeydi.

Arap kabileleri, durumun kendileri açısından va­hametini kavramakta gecikmediler. Onlar için önemli olan özellikle maddi çıkarlarıydı. Öte yandan belli bir dsiplin içinde yaşamak da korkulu rüyalarıydı; onlar, hayvanlar gibi gelişigüzel yaşa­maya alışmışlardı. Ebu Süfyan’a inanan ve güvenen kabileler, iki bin asker toplayıp Kureyşlilerin emrine verdiler. Bu arada çok miktarda maddi destek de sağlıyorlardı. Buna karşılık Kureyş’in çıkarabildiği asker, ancak bin kadardı.

Ebu Süfyan, üç bin kişilik tam donanımlı ordunun başına geçti. Bu kadar büyük ve donanımlı bir ordu­nun, Medine’yi ezip geçeceğinden emindi ve gururla etrafına bakıyordu. Mekke’nin dışında karargâh kur­muş olan müşrik ordusu, 625 yılının serin bir mart sabahında Medine’ye doğru yürüyüşe geçti. Müşrikler, sayılarının çokluğuna, zırhlarına ve en mü­kemmel silahlarına güveniyorlardı.

Allah Rasulü’nün amcası Abbas, henüz müslüman olmadığı için Mekke’de bulunuyordu. Abbas, kardeşi Ebu Talib’in ölü­münden sonra Allah Rasulü’ne yar­dımcı olmayı vicdani bir borç bilmişti. Müşrikler, onun da orduya katılmasını istemişlerdi; o da çaresiz müslümanları yok etmek üzere harekete geçen orduda yerini almıştı. Fakat vicdanı onu sürekli zorluyordu. Bedir sava­şında esir düşen Abbas, müslümanlardan çok iyi muamele görmüştü. Öyle ki esaretten kurtuluş fidyesinin bir kısmı da Allah Rasulü tarafından karşı­lanmıştı. O, bütün bunları da unutamıyordu. Nihayet bütün tehlikeleri göze alan Abbas, bir mektupla du­rumu Allah Rasulü’ne bildirdi.

Amcası Abbas’ın mektubuyla durumu öğrenen Allah Rasulü, ashabını toplayarak, onları durumdan haberdar etti. Allah Rasulü’nün gözetim ve deneti­minde müslümanlar derhal hazırlıklara başladılar. Bu arada Allah Rasulü, ilk önlem olarak Medinenin  belli noktalarına nöbetçiler koydu ve keşif kollarının sayısını artırdı. Çünkü müşriklerin Medine’ye ani bir baskın yapma ihtimalleri vardı.

Allah Rasulü, ilk tedbirleri aldıktan sonra ashabını topladı. Danışma, onun çok önem verdiği bir husustu. Ashabına sordu: Medine’de kalıp savunma savaşı mı yapılmalı, yoksa Medine dışında bir meydan savaşı mı yapılmalı? İşte en önemli soru... Hazırlıklar, bu konuda verilecek bir karara göre yürütülecekti.

Allah Rasulü, Medine’de kalarak savunma savaşı yapmayı önerdi. Fakat gençler, müşriklerle bir meydan savaşı istiyorlardı. Rasul, çoğunluğun görüşüne uydu ve hazırlıkların bir meydan savaşına göre yürütülme­sini söyledi. Böylece, çoğunluğun fik­rine saygı göste­rilmesini de ashabına telkin etmiş oldu.

İslam ordusu, cuma namazı sonrası 625 yılının 24 Mart günü Medine’den hareket etti. Medine dışında Allah Rasulü, ordusunu teftiş etti. Mücahitler bin kişiy­diler. Karşılarında ise üç bin kişilik bir müşrik ordusu vardı ama  müslümanların morali ol­dukça yüksekti.  Bu sırada Abdullah bin Übey, üç yüz ada­mıyla ordu­dan ayrıldı ve Medine’ye hareket etti.

‘‘Muhammed, çoluk çocuğa uyarak bütün Arap­larla savaşa kalkışıyor. Karşısında sadece Kureyş yok, bütün Arap kabileleri var..’’ diye kendi kendine söyle­niyordu  Abdullah.

Medine müslüman olunca, açıkça müşrik oldukla­rını söyle­yemeyenler, dillleriyle müslüman olduklarını söylemeye başla­mışlardı. Bunlara ‘‘münafık’’ adı veril­mişti. Müslümanlar bunla­rın çoğunu biliyorlarsa da, dillleriyle müslüman olduklarını söy­ledikleri için yüzle­rine bir şey demiyorlardı. İşte Abdullah bin Übey, bu münafıkların başıydı ve onları gizliden gizliye örgütlüyordu. Bu kez fırsatı değerendirip müslümanların mane­viyatını bozmak istedi ve adamla­rıyla yarı yolda İslam ordusun­dan ayrıldı.

Münafıkların ayrılmasıyla sayıca azalan İslam or­dusunda, moralman en ufak bir sarsıntı olmadı. Bu arada orduyu teftiş eden Allah Rasulü, yaşı küçük olanları da Medine’ye geri yol­ladı. Tekrar hareket eden ordu, akşama Şeyheyn mevkisine vardı ve geceyi bu­rada geçirdi. Burada müşrik ordusunun du­rumu hak­kında istihbarat toplandı. Müşrikler, Uhud dağına ya­kın bir vadide karargâh kurmuşlardı.

Sabah namazından sonra Şeyheyn’den hareket eden İslam ordusu, gün doğumuyla birlikte  Uhud dağının eteklerine vardı. Müşrik ordusu, hemen aşağı­daydı ve büyük bir alana yayılmıştı. Allah Rasulü, Uhud dağını arkasına alarak, ordusunu saf biçi­minde yerleştirdi. Dağın arkasındaki bir geçitten gelebilecek bir tehlikeye karşı da, oraya kırk okçu yerleştirdi. On­lara da, sava­şın sonuna kadar buradan ayrılmamala­rını sıkı sıkıya tenbihledi.

Zaman ibresi 625 yılının 25 Martını göstermede... Günler­den cumartesi... Serin bir bahar sabahı... Tam bir yıl önce yine böyle bir gündü ve İslam ordusu, küfre karşı Bedir’de saf tut­muştu. O zaman üç yüz mü­cahit, bin kişilik müşrik ordusunu darmadağın etmişti. Bugünse sayıları yedi yüz idi ve karşıla­rında üç bin kişi vardı. O gün karşılarında sadece Kureyş vardı; bu­günse bütün Arap kabileleri...

Allah Rasulü’nün sancağı Mus’ab’da... Bedir’de muhacirle­rin sancağını taşıyan Mus’ab, bu kez bizzat  Allah Rasulü’nün sancağını taşımakta. Ammar, Habbab, Süheyb ve Bilal, Rasul’ün sancağını sımsıkı tutarak, âdeta bütün dünyaya gös­termek için çırpınan can dostları Mus’ab’a bakmaktalar. Zafer­den o kadar eminler ki, şu an bütün dünya karşılarına çıksa korku­suzca savaşabilirlerdi. Habbab biraz buruk, çünkü onun kabilesi Temimliler de müşrik saflarında. Ve müslümanlar, he­men ötelerinde duran müselllah (silahlanmış) müş­rik ordusuna, sıradan, sefil bir topluluğa bakar gibi bakıyorlardı. Müşrikler ki, bu dünyaya sarılmış köksüz ve ufuksuz insanlardı. Önlerinde hep yokluk görüyor­lardı. Müslümanlarsa önlerinde bir büyük varlık ve ölümsüzlük görüyorlardı. Müşriklerin içleri boş, dışları en iyi zırhlar ve silahlarla donanmıştı. Müslümanlar ise yarı çıplaktılar, ellerinde de derme çatma silahlar, ama içleri iman dolu, umut dolu...

Savaş başlıyor. Yarı çıplak mücahitler, arslanlar gibi dalı­yorlar müşrik saflarının içine ve neye uğradı­ğını şaşıran, ölüm korkusuyla titreyen müşrikleri, ekin biçer gibi biçiyorlar. Kısa sürede müşrik ordusu bozu­luyor ve dağılıyor. Mücahitler, savaş alanındaki gani­metleri toplamaya başlıyorlar. Müşrik ordusu ka­çışta...

Allah Rasulü’nün, Uhud dağının geçidine yerleştirdiği ok­çular, müşrik ordusunun bozulduğunu ve savaş alanını tama­mıyla terk ettiğini görünce yerle­rinden ayrılıp savaş alanına, ganimet peşine koşuyor­lar. Savaşın başından beri, emrindeki süvarilerle bu noktayı gözleyen Halit bin Velit, hemen harekete geçi­yor ve müslümanları arkadan çeviriyor; kaçan müşrik­leri de geri çağırıyor. Onların da dönmesiyle müslümanlar, müşrik ordusunun tam ortasında kalı­yorlar.

Müşrik ordusunun ortasında kalan müslümanlar şaşırmış­lar, sağa sola koşuşuyorlar. İslam ordusu pa­nikte ve müşrik or­dusunun içinde darmadağın. İşte müşrikler fırsatı yakaladılar; Rasulüllah’ı şimdi ortadan kaldırabilirlerse ne âla... Böyle bir fırsatı ellerine geçir­meleri, bundan sonra pek de mümkün ol­mayabilir. Bu nedenle, müşrikler, bütün güçleriyle Allah Rasulü’nün bulunduğu noktaya yükleniyorlar. O, hayatta ol­dukça, bütün müslümanlar yok olsalar da, müslümanlık tekrar yayılır ve eninde sonunda başarıya ulaşırdı, biliyorlardı bunu.

Mus’ab, Allah Rasulü’nün hemen yanında, bir elinde onun sancağı, bir elinde kılıcı, sırtında basit bir gömlek, bütün gayre­tiyle savaşıyor. Onun cesedini çiğnemeden hiç kimse Rasul’e ulaşamaz. Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal... düşman safları arasındda canla başla çarpışıyorlar; Mus’ab’ın elindeki sancağı görüyorlar ve ona ulaşmak, Allah Rasulü’nün çevre­sinde yer alabilmek için bütün güçlerini ortaya koyu­yorlar ama düşman saflarını bir türlü yaramıyorlar, üstelik aralarınndaki müşrik sayısı giderek artıyor.

Müşriklerden ibn Kame, Mus’ab’ı karşısında gö­rünce he­men atılıyor ve bir kılıç darbesiyle, Mekke’nin bu en yakışıklı gencinin yarı çıplak vücudunu al kana boyuyor ve Mus’ab şe­hit... Tepeden tırnağa zırhlara bürünmüş olan ibn Kame, Mus’ab’ı, Rasulüllah sanı­yor. Çünkü Mus’ab, Rasul’e çok ben­zemektedir. Allah Rasulü’nü öldürdüğünü sanan ibn Kame haykırıyor:

‘‘Ey Kureyş! Bu iş artık tamamdır. İşte ben Mu­hammed’i öldürdüm!..’’

İbn Kame’nin sesi, savaş meydanında yankılanıyor ve ha­ber yıldırım hızıyla yayılıyor. Bu sırada Hamza da şehit düşü­yor. Peygamber’in ölüm haberini duyan müslümanlar, hızla kendilerini Uhut dağına atıyorlar. Rasul öldükten sonra savaş­manın ne anlamı vardı ki?..  Allah Rasulü, çevresinde birkaç mücahit, müşrik ordu­sunun ortasında kalakalıyor. Bu sırada Rasul’ün yana­ğına bir mızrak darbesi isabet ediyor ve Rasul devesin­den düşüyor. Dişi kırılmış, yanağı kanamakta...  Çev­resindeki üçbeş müslüman, güğüslerini düşmana siper etmişler. Olanları gören Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal, bir an önce Rasul’e ulaşmak için çırpınıyorlar ama ne mümkün... İnsanlık tarihinin en nazik anı... Gazap melekleri dizi dizi, bir anda müş­rikleri helak edebilirler. Allah Rasulü endişede; kavminin helak ol­masını istemiyor, onun tek arzusu, kavminin hakikati görüp kurtuluşa ermesi... Gazap Peygamber’i değil, rahmet Peygam­ber’idir o... Vazifesi, öldürmek değil yaşatmaktır. Büyük ok ustası Saad bin Ebi Vakkas, Allah Rasulü’nün önünde durmuş, müşriklere ok yağdı­rıyor. Allah Rasulü, oradaki okları eline alarak Saad’a uzatıyor:

‘‘Ey Saad!.. Al şunları at, Allah senden razı olsun. Anam babam sana feda olsun!..’’ buyuruyor.

Yüce Rasul biliyor ki, şayet korumasız kalır da müşriklerin eline düşme tehlikesi  belirirse, Allah, o an müşriklerin hepsini helak eder. Bunun için Saad’a ok­lar uzatıyor düşmanı engelle­mesi için.

O an bir haber yayılıyor: Allah Rasulü sağdır ve müşrik or­dusunun ortasındadır. Bunu duyan müslümanlar, Uhut dağın­dan tekrar savaş meydanına akıyorlar bir sel gibi... Ve sel, müş­rik saflarını yararak Allah Rasulü’ne ulaşıyor. Rasul’ün çevre­sindeki saflar giderek sıklaşıyor ve artıyor.  Allah Rasulü, o anda inen âyetleri okuyor bütün insanlığa:

‘‘Muhammed, sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür veya öldürü­lürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz? Geri dönen kimse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenlerin mükafatını verecektir. Hiç kimse, Allah’ın izni olmadan ölmez. Ecel, belli bir vakte bağlanmıştır. Kim dünya nime­tini isterse kendisine ondan veririz. Kim de ahiret nimetini isterse kendisine ondan veririz. Şükredenlerin mükafatını vereceğiz. Nice peygamber­ler vardır ki, yanlarında kendini Rabbine adamış pek çok kimse savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelen­lerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah, sabredenleri sever.’’

                                                                                (Al-i İmran, 144-146)

Allah Rasulü’nün ağzından ilâhî kelâmı duyan müslüman-lar, önce sarsıldılar çünkü bu, kendilerine Allah’ın acı bir uyarısıydı. Bir süre Rasul’e bakamadılar. Daha sonra kendi­lerini topladılar, ilahî itaptan kurtul­mak ve ahiretin ebedi nime­tine kavuşmak heyecanıyla düşman üzerine atıldılar. Bir an önce şehit olma arzu­suyla savaşıyorlardı. Böyle bir gücün ve imanın karşısında durulabilir miydi? Üstüste zırhlara bürün­müş ve zafer  sevinciyle savaşan müşrikler, yarı çıplak mücahitlerin saldırısı karşısında daha fazla tutunama­dılar. Kazandıklarını sandıkları zafer, büyük bir hezimet olarak geri dönüyordu. Müslümanlar ise zafere tekrar kavuşmanın heyecanıyla çarpışı­yorlardı. Aslında müslümanlar bir hezimet değil, bir imtihan yaşamış­lardı ve sonunda imtihandan yüzlerinin akıyla çıkmış­lardı.

Müşrikler çekilip gittikten sonra, bir süre Uhut da­ğının eteklerinde yaralarını saran müslümanlar savaş alanına indiler. Müşrikler, ağırlıklarını ve ölülerini alıp gitmişlerdi.  Alanda yet­miş şehit vardı. Allah Rasulü, şehitleri bir bir gezdi. Rasul, fev­kalade üzgündü. Bir süre sonra Allah Rasulü, Mus’ab’ın bulun­duğu yere geldi. Burası, insanlık tarihinin dönüm noktasına şahit­lik eden mekândı, Allah Rasulü’nün yaralandığı, gazap meleklerinin saf saf indiği mekândı. Mus’ab’ın al kanlara bu­lanmış cesedi işte burada duruyordu; Habbab ile Ammar ona bakıyorlardı. Az sonra Süheyb de geldi. Allah Rasulü, Mus’ab’ın cesedine uzun uzun baktı; sonra onun can dostlarına çevirdi rahmet dolu bakışlarını. Süheyb’in gözlerinden süzülen yaşlar... Ve Süheyb’in gözlerinde parlayan Dicle ve Fırat... Ammar’ın gözleri, Yemen çölleri gibi ısınıyor, Türkistan yaylaları gibi şim­şekleniyordu. Habbab’ın gözlerinde Arabistan çöllerinin alev­leri...

Allah Rasulü, Mekke’nin en yakışıklı ve en zengin genci Mus’ab’ın yarı çıplak vücuduna, vücudunun ancak bir kısmını örtebilen kanlı gömleğine baktı, baktı... Ve en içten bir sesle ilâhî kelamı okudu:

‘‘Müminlerden öyle erkekler var ki, Allah’a verdik­leri sözde durmuşlardır. Kimi bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Onlar, sözlerini asla değiştir­memişler­dir.’’    

                                                                                           (Ahzab, 23)

Allah Rasulü’nün okuduğu âyetler, Mus’ab için ol­duğu  ka­dar, Ammar, Habbab ve Süheyb için de ebe­diyetten uzanan bir müjdeydi. Anne ve babası, İslam’ın ilk şehitleri olan Ammar, bu âyeti duyunca, Allah Rasulü’nün mescidin yapımı sırasında kendisi için söy­lediği sözleri hatırladı. Şöyle demişti Rasul: ‘‘Vah Ammar vah! Ammar’ı azgın bir topluluk şehit edecek­tir...’’  Evet, Mus’ab şehit olmuş ve Rabbine yürümüştü; Ammar ise bekliyordu, şehitlik gününün gelmesini bekliyordu. İçinde Ye­men’i Türkistan’a, Türkistan’ı Yemen’e bağlayan bir heyecan ve sevinç dalgası kaba­rıyordu. Bu dalga, ebediyete yürüyen  Mus’ab’a da uzanıyordu. Bu dalga, köpük köpük bütün dün­yaya yayılıyordu.

Ammar ile Süheyb, Mus’ab’ın mezarını hazırladı­lar. Mus’ab’ın, baba bir üvey kardeşi Abdurrahman ile Habbab da oradaydılar. Abdurrahman yeni müslüman olmuştu. Diğer kar­deşleri Ebu Aziz ise müşriklikte ısrar ediyordu. O, Bedir’de esir düştüğü zaman, Annesi en büyük fidyeyi vererek kurtarmıştı onu.  Mus’ab’ı me­zara indirmek üzere hazırladılar. Ne var ki gömleği çok kısaydı; başını örtseler bacakları, bacaklarını örtse­ler başı açıkta kalıyordu. İslam uğruna bütün maddi im­kânları elinin tersiyle iten Mekke’nin en yakışıklı ve en zengin gencine bir kefen bile bulamamanın acısı ve ıztırabı... Bir çare buluna­mayınca, Abdurrahman, Allah Rasulü’ne giderek durumu an­lattı. Allah Rasulü,  göm­leğiyle baş tarafını örtmelerini; otlar ve yapraklarla da bacaklarını ve ayaklarını örtmelerini söyledi.

İslam’ın yorulmaz ve çilekeş tebliğcisi, Medine ile Mekke arasındaki yolların açıcısı Mus’ab’ın üzerine toprak atarak, onu Allah’a ısmarladılar. Ammar, Süheyb, Habbab ve Bilal, can dostları ve çile arka­daşları, Mus’ab’ı ebediyete uğurlamanın hasret ve acı­sını yüreklerinin derinliğinde hissederek Medine’ye dönüyorlardı.

Hamza gibi bir yiğidini, Mus’ab gibi bir tebliğcisini ve daha yetmiş kadar mücahitini, Uhut toprağına emanet eden İslam ordusu, yorgun ve bitkin ama  umudunu yenilemiş olarak Me­dine’ye dönüyordu.

Medine’de matem, Mekke’de sevinç... En büyük teselli kaynağı Allah kelâmı; Allah Rasulü mescitte toplanan ashabına okuyor:

‘‘Eğer size Uhud’da bir yara dokunduysa, müşrik­lere de Be­dir’de bir yara dokunmuştu. O günleri... evet, onları biz in­sanlar arasında çevirip duruyoruz. Allah, gerçekten inanan­ları belli etsin ve içinizden şahitler edin­sin diye... Yoksa Al­lah, içinizden cihat edenleri ve sab­redenleri belli etmeden cennete gireceğinizi mi sanıyor­dunuz? Andolsun ki siz, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz ama bakıp duruyorsunuz.’’                                                     (Al-i İmran, 140-143)

Bu âyetler, müslümanların imanını artırıyor ve onları gele­cek savaşlara hazırlıyordu. Bundan böyle zaman kah aleyhle­rine, kah lehlerine akıp gidecekti. Ama Allah, sonunda mutlaka hakkı öne çıkaracak, bu uğurda gayret gösterenleri mükafatlan­dıracaktı. Öte yandan İslam’ın bütün insanlığın dini olduğu da hatır­latılıyor; ‘‘insanlar arasında’’ diye özellikle belirtiliyordu. Bu ise gelecekteki cihan devletlerine bir işaretti. Müs­lümanlar, özel­likle de Ammar, Süheyb, Bilal bunu çok iyi anlıyorlardı. Çünkü onların her biri, burada bir mil­letin temsilcisiydiler ve hep öteleri düşünüyorlardı. Müşriklerin ufku ise Arap yarımadasıyla sınır­lıydı; bu dünyadan ötesini nasıl göremiyorlarsa, Arabistan’dan ötesini de göremiyorlardı.

Ã

GERÇEĞ¡ ARAYAN ADAM

İsfahan’ın Cey köyü... İnsanlar burada ziraatle uğ­raşıyor­lardı. Toprak ise oldukça verimliydi. Köylüler Mecusiydiler. İçlerinde sürekli ateşler yanan tapınakla­rına giderler; ateşin hem hayat veren, hem yok eden gücü, yüceliği ve sonsuzluğu önünde eğilirlerdi. Ateşin aydınlığında, iyilik ve kötülük tanrıla­rına yalvarırlardı. Zerdüşt rahipleri de onlara iyilik ve kötülük konusunda ve hayat hakkında bilgiler verirlerdi. Fakat köylüler gündelik hayatlarında asla dinlerini sorgulamazlar, geçimlerinin dışındaki konulara kafa yormazlardı. Yani onlar için din de tıpkı mahsul ekmek gibi bir şeydi, atalardan nasıl geldiyse öyle gi­derdi.

Cey köyünün en zengin ailesi, evlerinin yanına bir ateşgede yaptırmışlar. Bütün aile, her akşam burada olağan ibadetlerini yaparlardı. Ailenin büyük oğlu Selman, çarşı-pazar işlerini yap­tığı için sık sık şehre iner, burada her seviyeden insanla karşıla­şırdı. İsfa­han’da az sayıda hıristiyan vardı. Bunlar pazar günleri şehrin tek kilisesinde toplanırlar ve âyin yaparlardı. Bir gün hıristiyan bir tüccarla alışveriş yapan  Selman, hıristiyanlığı me­rak ettiğini söyledi. Tüccar da onu, pazar âyini için kiliseye  götürdü. Selman, hıristiyanların âyinini dikkatle izledikten sonra ilk kez, atalarının dini mecusiliği sorgulamaya başladı. Onu, Hıristiyanlıkla karşılaştırmak istedi ama Hıristiyanlık hakkında yeterli bilgisi yoktu. Ayinin sonunda rahip­lerden birine yaklaştı ve hıristiyanlığı öğrenmek istedi­ğini söyledi. Rahip, ona hıristiyanlığı anlattı. O anlatır­ken, Selman’ın gözünde ateş, gide­rek kutsallığını yi­tirdi, sıradan bir varlığa dönüştü. Rahip, gö­rünmeyen ama her şeyi yaratan ve yöneten bir büyük güçten söz ediyordu. Selman’ın ilgisini çeken işte bu noktaydı.

Selman, kafası allakbullak köyüne döndü. Ailenin akşam âyinine katılan Selman’ın dalgınlığı ve ilgisizliği, babasının he­men dikkatini çekti. Ayinden sonra Selman’ı sorgulamaya baş­ladı. Selman, önce kaçamak cevaplar verdiyse de, babasının ısrarı karşısında mecusiliği eleştirir mahiyette birkaç kelime ka­çırdı ağ­zından. Ateşin de bir yaratıcısı olabileceğinden söz etti. Nitekim biz de, ateşi, yakıp söndürebiliyoruz. Oğlu­nun bu dü­şünceleri, ihtiyar mecusiyi öfkelendirdi. Ataların dinine dil uzatmak demek, lânetlenmek de­mekti. Bu lânet, giderek bütün aileyi sarabilirdi. Ne yapıp edip oğlunu bu lânet çukurundan çekip alma­lıydı, ama nasıl?

Selman, giderek ailesinin dininden uzaklaştı. İşi, hastalık taklidi yaparak akşam âyinine katılmamaya kadar vardırdı. Buna paralel olarak babasının öfkesi de artıyordu. Şayet Selman’ı yola getirmek mümkün ol­mazsa, onu aileden hatta köyden uzaklaştırmak gere­kirdi. Çünkü onun varlığı, bütün köye bir ilahî felaket getirebilirdi. Selman da köyünde yaşama­sının giderek zorlaştığını fark etmekteydi. Bir gün babasına, şehre inmek istediğini söyledi. Babası zaten onun  bu düşün­celeri kafasında taşıdığı sürece köyde kalmasını istemiyordu. Şehre inerse belki düzelir umuduyla, Selman’ın şehre inmesine izin verdi. Hatta orada iste­diği kadar da kalabileceğini söyledi. 

Bunun üzerine rahat bir nefes alan Selman, he­men İsfa­han’ın yolunu tuttu. Babası da, onun köyden uzaklaşmasıyla rahatladı.

İsfahan’a inen Selman, doğruca kiliseye gitti. He­men kilise papazının yanına çıktı. Ailesiyle olan mace­rasını kısaca anlattı. Artık bir mecusi toplulukla birlikte olamazdı. Hıristiyan olmak istiyordu ama bunu da sorgulamaktan geri kalmıyordu. Papaza sürekli  soru­yordu. Papaz anlatıyordu ama Selman bir türlü tatmin olmuyordu. Sonunda papaz, Selman’a, Musul’a, git­mesini önerdi. Çünkü orada daha bilgili papazlar vardı ve onun kafasındaki bütün şüpheleri giderebilirlerdi. Zaten ailesinden kopmuş olan Selman, bu teklifi kabul etti ve papazın da yardı­mıyla bir hıristiyan tüccarın himayesinde, bir kervana katılarak Musul’un yolunu tuttu.

Musul’a varan Selman, hemen kilisenin yolunu tuttu. Bu­rada onu bir rahip karşıladı. Rahip, Selman’ı odasına götürdü, karnını doyurdu, yeni elbiseler giy­dirdi. Onda olağanüstü bir yetenek gören rahip, onun burada diğer rahipler veya papaz­larla görüşmesini istemedi. Çünkü Selman’ın soruları karşısında bunalan bir rahip veya papaz, ters bir cevap verebilir ve bu genç yeteneği Hıristiyanlıktan soğutabilirdi. Öte yandan kendi bilgisi de Selman’ı tatmin edemiyordu. Rahip uzun uzun dü­şündükten sonra Selman’ı Nusaybin’e göndermeye karar verdi. Burada hem museviliği, hem hıristiyanlığı iyi bilen, Tevrat ve İncil’in incelikle­rini görebilen bir rahip vardı.

Selman, bir kervana katılarak bu kez de Nusaybin­‘in yo­lunu tuttu. Zorlu ve sıkıcı bir yolculuktan sonra Nusaybin’e va­ran Selman, kendisine tarif edildiği gibi soruşturarak buradaki rahibi buldu. Ona Musul’daki rahibin selamını iletti ve geliş nedenini anlattı. Rahip onunla çok yakından ilgilendi. Burası tanınmış bir ma­nastırdı. Selman’a burada bir yer tahsis edildi. Rahibin önderliğinde Tevrat ve İncil’i yakından tanıdı. Bu kut­sal kitaplarda anlatılanları tek tek sorguladı, üzerlerinde uzun uzun düşündü. Fakat kafasını kurcalayan iki önemli soru vardı: Tes­lis, yani Baba-Oğul-Ruhulkudüs üçlemesine bir türlü akıl erdiremiyordu. Evet, bir Allah vardı, ama İsa ile Meryem birer insandılar; ilahî güce nasıl ortak olabilirlerdi?  İnsanın işlediği bir günahı, yine bir insan olan papaza itaraf ederek, bu günahtan kurtulması da Selman’ın kafasını kurcalayan bir diğer mese­leydi. Ortada bir öte dünya varsa, hesap orada görülmeliydi. Öte dünya ile ilgili tasarruf hakkını birer insan olan papazlar na­sıl kullanabilirlerdi? O halde günah çıkartmanın anlamı neydi? İşte Selman’ın bir türlü çözemediği iki önemli mesele. Selmanın  beynini kemiren bu meseleler karşısında bir çözüm üretemeyen rahip, onun Ammuriyye’deki rahibe gitmesini söyledi. Beynin­deki sancılardan bir an önce kurtulmak isteyen Selman, hiç vakit yitirmeden Ammuriyye’nin yolunu tuttu.

Ammuriyye’deki rahip, çok okumuş, çok düşün­müş bir zattı. Tevrat ve İncil’de sözü edilen Ahir zaman Peygamber’inin vasıflarını defalarca gözden geçiriyor; bu Peygamber’in nerede ve ne zaman ortaya çıkacağı­nın ince ince hesaplarını yapı­yordu. Kutsal kitaplarda sayılan bütün belirtiler ortadaydı. Bu durumda sözü edilen Peygamber’in ya gelmiş olması ya da gelmek üzere olması gerekiyordu. Rahip,  hıristiyanlığın asliyetini yitirdiği kanısındaydı. Ahir zaman Peygamber’i, onu aslına döndürecekti. O ki, İbrahim Peygam­ber’in dinini öğrete­cekti. İbrahim Peygamber ki, pey­gamberler  babasıydı. Rahip, gece gündüz bu düşün­celerle yatıp bu düşüncelerle kalkıyordu. Hatta giderek bir yalnızlığa bürünmekteydi. Arkadaşları, ondaki bu değişimin farkındaydılar ama büyük bir âlim olduğuna inandıkları bu insana bir şey  söyleyemiyorlardı. Rahip, giderek kendisiyle daha fazla başbaşa kalmaktaydı.

Selman’ın gelişi, rahibi kendi yalnızlığından kur­tardı. So­nunda birlikte düşünüp, bazı şeyleri birlikte sorgulayabilecekleri biri gelmişti. Bunu, Allah’ın büyük bir lütfu olarak gören rahip,  yemek saatleri dışında hep Selman’la birlikte oluyordu. İçine doğan ve kim­selere açamadığı düşüncelerini Selman’la paylaşı­yordu. İkisi birlikte meseleler üzerinde saatlerce kafa yoruyor­lardı. Fakat rahip, Ahir zaman Peygamber’i hakkındaki düşün­celerini Selman’a açıp açmamakta hâla tereddütlüydü. İş bu noktaya gelir de mesele açığa vurulursa, rahip arkadaşları, onu hemen dışlayabilirlerdi, çünkü kimse kurulu düzenin sarsılma­sını göze alamazdı. Ne var ki bu ikilem içinde de yaşanamazdı... Rahip, bu konuda günlerce düşündü ve sonunda kara­rını verdi. Sonucu ne olursa olsun, en azından Selman’ın, gerçeğin peşine gidebilmesi için içindeki şüpheyi ona açmalıydı. Selman da ra­hipteki dalgınlı­ğın farkındaydı ve bir gün kendisine kalbini aça­cağına inanıyor ve her an bekliyordu. Bir gece rahip, Selman’la gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet etti. Ahir zaman Pey­gamber’i’nin çıkacağı yeri ve zamanı şimdi tahminden de öte biliyordu. Selman’daki cev­herden ve hakikati arama aşkından iyice emin olduk­tan sonra, düşüncesini ona açtı ve şöyle dedi:

"Ey hakikati arayan genç! Sana bir sır veriyorum, bir müjde veriyorum. Pek yakında Arabistan’da bir güneş doğacak. Bu güneş, insanlığın son Peygamber’i­dir. O, insanlığa, kıyamete kadar devam edecek saadet getirecektir. O, peygamberler atası İbrahim’in dinini ihya edecektir. Bunlar kutsal kitaplarda yazılı­dır. Onun gelmesi çok yaklaşmıştır, belki de gelmiştir. Çünkü bütün âlametler belirmiştir. Bütün sır ondadır. Doyma­yan ruh­ları doyuracak olan odur. Ona kavuşmak ister­sen, hemen Ara­bistan’a yollan. Benim yaşım çok iler­ledi, ömrüm sona ermek üzeredir. Ona kadar ulaşabi­leceğime aklım kesse, hemen yol­lara düşerdim ve ru­humdaki boşluğu doldururdum."

Selman, rahibin yüzüne bakakaldı. Ondan bu ka­darını beklemiyordu doğrusu. Ruhunda fırtınalar esi­yordu. Yıllar yılı aradığı hakikati demek, bulmak üze­reydi. Artık ebediyet ışığının aydınlık yolunda yürüye­cekti. İçi içine sığmıyordu. Hemen ye­rinden fırladı ve rahibin ellerine kapandı. Ona can ve gönülden teşek­kür etti. Aslında kendisine, hakikatin yolunu işaret eden bu mübarek insanı da alıp götürmek istiyordu ve bunu ısrarla söy­ledi de. Fakat rahip hastaydı, binekle bile gidemezdi onca yolu. Şimdi hakikate giden yolda bir ışık olan bu yaşlı insanı nasıl bırakıp gidecekti? Bu da uygun düşmezdi. Zira rahibin Selman’dan başka konuşup dertleşebileceği başka bir sırdaşı da yoktu. Öteki rahipler tarafından neredeyse dışlanmış bir hali vardı. Ortalık ışırken Selman ve rahip istirahat etmek üzere odalarına çekildiler.

Büyük müjdeyi alan Selman, yatağına uzandı­ğında, kafa­sına üşüşen binbir meseleyle başbaşa kaldı, uyumak artık ne mümkündü.Hemen yollara düşmek ve bir an önce son Pey­gamber’e kavuşmak istiyordu ama yaşlı rahibi bırakmaya vic­danı elvermiyordu.

Rahiple Selman, saatlerce Ahir zaman Peygamber’i’ni ko­nuşur olmuşlardı. Rahip, bir an önce gitmesi için Selman’ı teş­vik ediyorsa da, günlerinin de sayılı oldu­ğunu sık sık ifade edi­yordu. Rahiple birlikte kalmak, Selman için giderek doyumsuz bir zevke dönüştü. Şimdi Selman, Tevrat ifadesiyle, babasın­dan, anasın­dan ve kardeşlerinden daha iyi tanıyordu gelecek olan Peygamber’i. Tevrat ve İncil’in  o peygamberle ilgili bö­lümlerini ve yorumlarını döne döne okuyorlardı. Yuhanna İn­cili’nin şu bölümünü her gün yeniden okuyup yeniden yorumluyorlardı:

"Sürçmeyesiniz diye bunları size söylüyorum. Sizi havralar­dan kovacaklar, evet saat geliyor ki, sizi öldü­ren her adam Al­lah’a hizmet ettiğini sanacaktır. Ve bu şeyleri edecekler, çünkü ne Baba’yı, ne de beni tanıdı­lar. Fakat saatleri gelince, bunları size söylediğimi ha­tırlayasınız diye bu şeyleri size söyledim. Size bu şeyleri başlangıçtan söylemedim, çünkü sizinle beraberdim. Şimdi ise beni gönderene gidiyorum; ve sizden kimse: “Nereye gidiyorsun?” diye bana sormuyor. Fakat size bu şeyleri söyledi­ğim için yüreğinizi keder doldurdu. Bu­nunla beraber size haki­kati söylüyorum; benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü git­mezsem, Tesellici gelmez; fakat gidersem, onu size gönderirim. Ve o geldiği za­man günah için, salah için ve hüküm için dün­yayı ilzam ececektir; günah için, çünkü Babama gidiyorum ve artık beni göremezsiniz; ve hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir. Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse, söyleyecek; ve gelecek şeyleri size bildire­cektir. O, beni yüceltecektir; çünkü benimkinden alacak ve size bildi­recektir. Babanın her nesi varsa, benimdir; bunun için: “Benimkinden alacak ve size bildirecektir”, dedim. Biraz zaman ve artık beni göremeyeceksiniz; ve yine biraz zaman ve beni göreceksiniz." (Yuhanna İncili, 16/1-7)

Bunları her okuyuşunda, ihtiyar rahibin gözlerin­den yaşlar boşanıyor ve Selman’a âdeta yalvarıyordu:

"O Ahir zaman Peygamber’i’ni, o teselliciyi ve in­sanlığın geleceğini bildiren ve aydınlatanı gördüğün zaman, sakın ola ki benden bahsetmeyi unutma. Onun huzurunda adımın anılması bile, benim için en büyük kurtuluştur. Sevgili Selman’ım, ben seni, o Peygamber’in en yakınında yeralmış gibi görmekte­yim..."

Rahibi dinleyen Selman, binlerce ışıktan yol görü­yordu Ahir zaman Peygamber’i’ne giden ve onun ay­dınlık yüzünü, karşısında oturan rahibin yüzünden daha net görebiliyordu. Ve Selman, hep onunla bera­berdi.

Çok geçmedi, yaşlı rahip vefat etti. Selman, Ammuriyye’de artık duramazdı. Bir an önce müjde­ciye, gelecekleri aydınlatan Peygamber’e kavuşmalıydı. Ruhu, okyanuslar gibi çalkalan­maktaydı. Hemen yola çıkmalı ve Arabistan’a varıp o yüce Peygamber’in ete­ğine düşmeliydi. Ne var ki arada geçit vermez çöller vardı. Üstelik, yol iz de bilmiyordu. Arabistan dediğin koca bir ülke, burada o Peygamber’i nasıl bulacaktı? Şayet o tebliğe başlamışsa iş kolaydı, nasıl olsa en azından o bölgedeki Arapların haberi olmuştur. Yapı­lacak iş, bir an önce Arabistan’a ulaşmaktı, gerisini sonra düşünmeliydi.

Bu sıralarda Arabistan’dan Ammuriyye’ye bir ker­van gel­mişti. Kervanda Beni Kelb kabilesinden bir tüccar vardı. Selman, haber alır almaz hemen tacire koştu. Onunla uzun uzun konuşan Selman, Ahir zaman Peygamber’i hakkında bir bilgi edinemedi. Fakat bu, Selman’ı asla umutsuzluğa düşür­medi. Gerçi bütün alâmetler belirmişti ama Ahir zaman Pey­gamber’i henüz tebliğe başlamamış olabilirdi veya henüz bu tüccarın bulunduğu bölgeye kadar haber ulaşamış olabilirdi. Ve Selman, Arabistan’a gitmeye kararlıydı; tüccar da onu yanında götürmeye söz verdi.

Yollar yollar, uzayan ve kısalan yollar; Ahir zaman Pey­gamber’i’yle Selman’ın arasında bir aydınlanıp bir kararan yol­lar...

Ã

Ç¡LE VE SEVG¡L¡YE KAVUŞMA

Kervan, bir süre yol aldıktan sonra Vadi’ül-furs’da mola ve­rildi. Arap tüccar, Selman’ı köle olarak satmayı düşünüyordu. Nasıl olsa kimsesiz bir gençti. Buğday renginde, esmer ve uzun boylu, güçlü kuvvetli bir deli­kanlı; çok da para ederdi hani. Beni Kelbli tüccar, az ilerde hizmetçilerinin yanında duran Selman’a bir kez daha baktı. Onu, kendi hizmetinde çalıştıramazdı, en doğrusu iyi bir paraya satmaktı. Aynı ker­vanda seya­hat etttikleri Medineli bir Yahudi tüccar vardı. Onun işine yarardı Selman, çünkü anladığı kadarıyla onun hizmetini görecek doğru dürüst bir adamı da yoktu.

Akşam karanlığı, Furs vâdisine çökmüştü. Kervan­dakiler birbirleriyle sohbete başlamışlardı. Arap tüccar da aynı za­manda hemşehrisi olan  Yahudi tüccarın yanına gitti. Sohbet içinde, satılık bir kölesi olduğunu çıtlattı. Yahudi, hemen işin üzerine gitti ve kendisinin bilgili, güçlü kuvvetli genç bir köleye ihtiyacı olduğunu söyledi. Arap tüccar, hemen Selman’ı pazar­lamaya koyuldu. Kısa bir pazarlık sonucu Selman’ı Yahudi’ye sattı. Arap tüccar, paraları cebine koyarken pek keyif­liydi, bu seyahatten ettiği en iyi kâr, bu olmuştu. Bu­rada en büyük şansı, Selman’ın Arapça bilmemesiydi. İşte bu nedenle derdini kim­seye anlatma imkânı yoktu çünkü kervandakilerden kimse Farsça bilmiyordu.

Sabahleyin Yahudi gelip Selman’ı aldı. Selman hiç itiraz etmedi, sonuç alamayacağını biliyordu  çünkü. Böyle bir yol­culuğa çıkanın, bu tür şeylere hazır olması gerekirdi. İçindeki ses de, kendisinin ergeç Ahir zaman Peygamber’i’ne kavuşacağını söylüyordu. Zaten kervan da Arabistan’a gidiyordu. Buradaki tüccarların hepsi Araptı.

Selman, Yahudi tüccarın maiyetine geçmişti ama köle ola­rak; kendisine verilen her işi yapmak zorun­daydı. Bir süre sonra kendisini alan tüccarın Yahudi olduğunu öğrendi. Bu, onda biraz umutsuzluk yarattı. Yahudi tüccar, ya Arabistan’a değil de çok başka bir diyara gidiyorsa? O zaman Arabistan’daki Pey­gamber’e nasıl ulaşabilirdi? Selman hiç bilmediği diyalarda, hiç tanımadığı, üstelik dillerinden de bir şey anlamadığı insanların  arasında kalakalmıştı. Geceler boyu Allah’a yalvarıyordu kendi­sini Ahir zaman Peygamber’i’ne ka­vuşturması için. Kölelik umu­runda bile değildi, yeter ki o Peygamber’e bir ulaşabilsin...  Giderek ailesinin, dostlarının hasreti düşmeye başladı içine. Yıllar sonra ilk kez köyünü özlüyordu. Bir an her şeyden vazgeç­mek, alıp başını gitmek ve hatta ölüme yürümek istiyordu. Fakat Ahir zaman Peygamber’i aklına gelir gelmez, yeniden umutla doluyordu yüreği ve yaşama sevinci sarıyordu bütün benliğini. Selman, şimdi Filis­tin’deydi ve Arabistan’a iyice yaklaşmıştı. İçine öyle doğuyordu ki, Arabistan’da ortaya çıkacak bir Peygamber’in sesi, kısa zamanda buraya ulaşırdı ve üstelik Yahudilerin de peygamber beklentisi vardı ama onlar, bu Peygamber’in kendilerinden olacağına inanıyor­lardı. Bir yandan Yahudi tüccarın hizmetini gören Selman, bir yandan da gözlerini Arabistan’a çevirmiş ve baştan ayağa kulak kesilmişti. Bu arada çat pat İbranice de öğrenmiş ve çevresinde olup bi­tenlerden az çok haberdar olmaya başlamıştı.

Birgün Selman’ın efendisi olan Yahudi tüccarın amcası, Medine’ye gitmek istedi. Medine çevresinde Yahudi kabileleri vardı; bunlarla ilişki kurarak, Filistin ile bu bölge arasında ticari bir bağ kurulup kurulama­yacağını da araştıracaktı. Fakat bu yolculukta kendi­sine yardım edebilecek, hizmetini görecek kim­sesi yoktu. Yeğeninden Selman’ı rica etti. Çünkü Selman hem zeki, hem bilgiliydi. Ona yoldaş olacağı gibi, işle­rinde de yar­dımcı olabilirdi.

Selman, Medine’ye gitmek üzere yola düştüğünde dünya­nın en mutlu insanıydı. Demek Allah, sonunda dualarını kabul etmişti. Arap yarımadasının iki büyük şehri vardı: Mekke ve Medine... Selman’ın tahminine göre, Ahir zaman Peygamber’i bu iki şehirden birinde ortaya çıkacaktı, çünkü Arabistan’ın kalbi Mekke’de atıyordu, Medine de hep ona bakıyordu. Selman’daki sevinç ve heyecanı gören Yahudi, şaşkınlık için­deydi. Ona herhangi bir şey sormayı gururuna yediremedi­ğin­den sürekli onu gözetleyerek sırrı çözmeye çalışı­yordu. Selman, efendisine canla başla hizmet ediyor,  o daha söylenmeden gerekenleri yerine getiriyordu. Yahudi, Selman’ın hizmetinden çok memnundu ve ona oldukça iyi davranıyordu. Fakat onu bu denli sevinç ve heyecana boğan, bu denli özenli çalışmaya iten neydi? Yahudi işte bunu çözme gayretindeydi. Selman’ın için­deki ses, bu yolun, aradığı Peygamber’e çıkacağını fısıldıyordu. Ahir zaman Peygamber’i’nin Me­dine’de olduğuna inanmaya başlamıştı; hayalleriyle gerçekler birbirine iyice karışmıştı ve Selman onları birbirinden ayıramıyordu. Bugüne kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı.

Yahudi, yeni ticaret bölgeleri keşfederek bol para kazanma  hayalinde; Selman da Ahir zaman Peygamber’i’ne kavuşma heyecanında... Her ikisi de neşe ve heyecan içinde, her biri bir ümidin ardınca çöller aştı­lar, şehirler geçtiler ve Medine’ye ulaştılar.

Medine’de birkaç tane önemli Yahudi kabilesi vardı. Selman ve efendisi Yahudi, şehre en yakın Ya­hudi kalesine yerleştiler. Selman, İbraniceyi nisbeten sökmüştü ama Arapçayı henüz anlayamıyordu. Bu yüzden efendisiyle Medine çarşısına indiğinde, ahaliyle hiç  anlaşamıyordu. Kısa sürede Arapçayı da öğrene­bilirdi, hele bir Ahir zaman  Peygamber’i’ni bulsundu.

Selman’ın Medine günleri başlamıştı... Bir gün Yahudiler arasındaki bir söylenti değdi kulağına; Mek­keli biri, Ahir zaman Peygamber’i olduğunu söylüyormuş... Selman, henüz tam ola­rak anlayama­dığı Yahudiler arasındaki konuşmalara kulak ke­silmişti. Yahudiler, işin alayındaydılar. Onlar, son Peygamber’in mutlaka kendilerinden olacağına inanıyorlardı; hor gördükleri Araplar arasından bir peygamber olabilece­ğine asla inanma­mışlar ve inanmaları da mümkün değildi. Allah, Yahudileri, insanların efendisi olarak yaratmış, bütün peygamberleri de onlar arsından seç­mişti. Yahudi bilginleri de tıpkı Selman’ın çok sevdiği Ammuriyyeli rahip gibi düşünüyorlar; son Peygamber’in gelmek üzere olduğunu söylüyorlardı. Selman, bu kadarını anlamaktaydı. Zaten o, Peygamber’i burada bulacağına inana­rak gelmişti ya buralara. Bunun için­dir ki peygamber haberle­rini en çok merak eden ve işin aslını bir an önce öğrenmek isteyen de Selman’dı. Belki de Ahir zaman Peygamber’i Me­dine’deydi de Selman bilmiyordu. O, bu kadar yakınlarında olma­saydı, Yahudiler sık sık ondan sözederler miydi? Selman, işte bu his ve düşüncelerle hülyalara dalıyor, geceler boyu uyumuyordu. Ahir zaman Peygamber’i’ni, giderek geceleri rüyalarında, gündüzleri hayallerinde görmeye başlamıştı.

Selman, bir ikindi vakti Yahudilerin kendisinden küçümse­yerek söz ettikleri Peygamber’in adını öğrendi: Muhammed...  Bu adın anlamı, övülmüş demekti. Bu kelime, Tevrat ve İncil’de bahsi geçen Ahir zaman Peygamber’i’nin adı olmalıydı. Bir süre sonra yine kulağına geldi ki, bu peygamber, İbrahim Peygam­ber’in mille­tinden olduğunu ve onun dini, tevhid dinini öğret­mek üzere geldiğini söylüyor, putperestlikle de amansız müca­dele ediyormuş.

Selman’ın artık hiç şüphesi kalmamıştı; Allah, du­alarını ka­bul buyurmuş ve onu Ahir zaman Peygamber’i’nin şehrine ulaştırmıştı. Heyecanla bekliyordu Selman, kimselere bir şey belli etmeden ve bir şey söylemeden sabırla, heyecanla bekliyordu. O, şimdi Ahir zaman Peygamber’i’nin çok yakının­daydı, kalbi öyle söylüyordu, bütün hisleri bu yöndeydi. Selman, zamanın kendisini mutlu sona yaklaştırmakta oldu­ğunu bütün benliğiyle duymaktaydı.

   Ã

Zaman 622 yılının Eylül ortalarını göstermekteydi ve Me­dine ayakta, heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Medineliler, gün­lerdir Mekke’den gelecek Ahir zaman Peygamber’i’ni bekliyorlardı. En heyecanlı bekleyiş ise elbette Selman’ın bekle­yişiydi. Ahir zaman Peygamber’i’ni ulaşmak için ne büyük çile­ler çekmiş, ne aşılmaz yollar aşmıştı; hatta bu uğurda özgürlü­ğünü bile yitir­miş, sıradan bir köle olmuştu. Anadili Farsçayı, yeni yeni öğrenmeye başladığı İbraniceyi, meremını anlata­bilecek kadar bir Arapça karşılığında hemen unutmaya hazırdı. Çünkü Ahir zaman Peygamber’i’nin dili Arapçaydı ve bundan böyle bu dil, bütün insanlığın dili olmaya adaydı.

Selman, misafir oldukları Yahudinin bağında, bir ağacın dalına oturmuş, elindeki testereyle kuru dalları kesmeye çalışı­yordu. Bu sırada ötelerden sevinç çığ­lıkları ve şarkılar duyul­maktaydı. Bunlar Arapça oldu­ğundan Selman olup bitenleri kavrayamıyordu. Onunla birlikte çalışan Yahudi hizmetçiye sordu Selman, “neler oluyor?” diye. Yahudi hizmetçi, Mekke’­den bir Peygamber’in Medine’ye geldiğini, daha önce­den bu Peygamber’e inanmış olan Medineliler’in, gün­lerdir bu günü beklediklerini yarım yamalak anlatmaya çabaladı. Selman, daha o söylemeden anlamıştı ger­çeği ve o an dengesini kay­betti, ağaçtan aşağıya düştü. Çevreden yetişenler etrafını sardı­lar. Selman’ı ayağa kaldırdılar, üstünü başını silkelediler, elini yü­zünü yı­kadılar. Selman, biraz kendine gelir gibi oldu ve etra­fındakilere soran gözlerle bakarak yalvarırcasına hay­kırmaya başladı:

"Nerede? Nerede o?.. O, nerede?.."

Bu sırada, Selman’ı buraya getiren Yahudi tüccar da gel­mişti. Selman’ın saçlarını okşayarak onu teskin etmeye çalışı­yordu. Selman’ın hep aynı soran gözlerle bakarak, aynı keli­meleri heceleyip durması, Yahudi tüccarı telaşlandırmıştı. Ye­ğeninin emaneti olan bu efendi ve kültürlü İranlı kölenin ağaç­tan düşmenin etkisiyle aklını oynatmış olabileceğini düşünüyor ve çok üzülüyordu. Bütün dünyayı arasa, böyle zeki ve bilgili bir köle daha bulmanın imkânsızlığının farkın­daydı Yahudi tüccar. Kısa bir zaman sonra durum anlaşıldı; Selman, Mekke’den gelen Ahir zaman Peygamber’i’ni soruyordu. Bunu öğrenen Yahudi Ttüc­car,önce sevindi çünkü Selman’ın aklı başındaydı ve vücudunda herhangi bir sakatlık da olmamıştı. Sonra hayretler içine düştü; Araplar arasında peygamberlik davası güden birinin Selman’la ne ilgisi olabilirdi? Selman İranlı’ydı ve Zerdüşt’tü; bu Peygamber, Yahudi­leri ondan daha çok ilgilendirirdi. Gerçi Selman, Tev­rat ve İncil’i biliyordu ama Musevi veya Hıristiyan de­ğildi. Aslına bakılırsa atalarının dini mecusiliğe de pek kulak astığı yoktu; elhasıl tuhaf düşünceleri ve inanç­ları olmalıydı onun. "Ne kadar zeki ve bilgili de olsa, köle, yine de köledir," diye geçirdi içinden Yahudi tüccar. Zira Selman’ın İbranicesi karşısındakilere, önemli bilgi ve düşünceler aktarabilmesine yetmiyoru. Yahudi tüccar, uzun uzun Selman’a baktı ve dudakla­rında alaycı bir gülümseme belirdi:

"Pekiyi Selman," dedi, "haydi git de gör bakalım Ahir za­man Peygamber’i’ni."

Çevredeki Yahudiler gülüştüler. Selman, onların varlıkları­nın bile farkında değildi; onun tek anladığı ve duyduğu, efendi­sinin kendisine izin vermesiydi. Etra­fına bile bakmadan, seslerin geldiği tarafa doğru koş­maya başladı Selman. Yahudi tüccar, onun arkasın­dan gülerek bakıyordu ve şöyle diyordu:

"Nasıl olsa kaçma ihtimali yok, dönüp gelecektir. Zaten Araplarla anlaşması da mümkün değil..."

"Burada köle kaybolmaz," dedi oradakilerden biri. "Kay­bolsa bile Araplar alıp getirirler. Çünkü çok dürüst ve mert in­sanlardır. Kimse, kimsenin kölesini sahiplenmez..."  

Rasul’ün çevresindeki müslümanlar, Selman’ı gö­rünce du­rakladılar; onu ilk kez görüyorlardı, ne Yahudiye benziyordu, ne Araba... Selman, Farsça ve İbranice karışımı bir dille derdini anlatmaya çalışıyor, el hareketleriyle de sözlerini destekliyordu. Fakat onun dilinden kimse anlamıyordu. Bu arada Allah Rasulü’nü  gördü Selman ve ona doğru atıldı insanların şaşkın bakışları arasında. Evet, Ahir zaman Peygamber’i karşı­sındaydı ve Selman hemen onu tanımıştı, tıpkı baba­sını tanıdığı gibi, kardeşlerini tanıdığı gibi. Tevrat ve İncil’de vasıfları sayılan son peygamber işte buydu. Selman, babasını ve kardeşlerini tanıma konusunda şüpheye düşebilirdi ve hatta kendinden  bile şüp­heye düşebilirdi de hemen az ötede duran Allah Rasulü’nden şüpheye düşemezdi. Varıp Allah Rasulü’nün önünde diz çöktü ve heyecanla anlatmaya başladı macerasını. Rasul, bir süre dinledi Selman’ın Farsça ve İbranice karışımı sözlerini; onun kalbini okuyordu ama sözlerinden bir şey anlamıyordu. Çev­resindekilere sordu:

"Bu kimdir?"

"İran’dan gelmiş Selman adlı bir köle ya Rasulallah!"

İbranice bilen bir sahabi söylemişti bunu. Bunun üzerine Rasul buyurdu:

"İçinizde İbranice bilen var mı?"

Medine’deki Yahudilerin hepsi Arapça bilirlerdi, Arapların da bir kısmı İbranice bilirdi. Selman da me­ramını anlatacak kadar İbranice konuşabiliyordu. Az önce konuşan Medineli sahabi öne çıktı:

"Ben yardımcı olabilirim ey Allah’ın Rasulü!" dedi.

Allah Rasulü’nün işareti üzerine Selman macerasını anlattı, sahabi tercüme etti. Selman’ın macerasını dik­katle dinleyen Allah Rasulü, ona kelime-i şahadeti talim etti. Zeten Ammuriyye’deyken bütün kalbiyle müslüman olmuş olan Selman, Rasul’ün karşısında şahadet getirerek, imanını diliyle de ikrar etti.

Selman, Allah Rasülünün huzurundan ayrılmak istemiyor-du ama o, bir köleydi, efendisinin yanına dönmek zorundaydı. Yüce Rasul, Selman’ın içinden geçeni anlamış, ondaki cevheri görmüştü; onun mutlaka ya­nında kalmasını istiyordu. Kendisine yumurta büyük­lüğünde bir altın verdi ve dedi:

"Bunu al, efendine götür ve kendi hürriyetini satın alıp gel..."

"Bu benim borcumun ne kadarını karşılar ey Allah’ın Rasulü!"

Selman’ın sözlerini Rasul’e naklettiler,  o da şöyle dedi:

"Bunu al ve efendine git! Allah, senin borcuna bunu yetire­cektir..."

Selman, tam bir teslimiyetle Rasul’ün buyruğuna boyun eğdi; altını alarak, hızla uzaklaştı. Sahabiler, Rasul’ün lutfuna eren Selman’a gıptayla bakıyorlardı ve Selman koşarak gidi­yordu, neredeyse ayakları yere değmiyordu.

Selman, Yahudi tüccarın yanına varıp elindeki al­tını uzattı. Yahudi, altını eline aldı. Selman, hayretle Yahudinin elindeki altına bakıyordu; altın kocaman bir top olmuştu ve Yahudi onu kaldırmakta zorlanıyordu. Altını tarttılar, tam kırk okka çekti. Bu kadar büyük altını koşarak getiren gerçekten bu köle miydi? Orada bulunan Yahudilerden hiç biri buna inanamıyordu ama işte altın ortadaydı. Bu çok kârlı alışverişi gören Yahudi tüccar, Selman’ın asıl efendisi olan yeğenine bile danışma ihtiyacı duymadan hemen Selman’ı azat etti. Bu kadar büyük bir altın, Selman gibi on tane köle satın alırdı. Yahudi hiç beklemediği bu büyük kazancın sevinciyle misafir kaldığı eve doğru yürüdü, o, artık Selman’ın farkında bile değildi. Selman, oradaki Ya­hudilerin şaşkın bakışları altında koşarak oradan uzaklaştı.

Hürriyetini satın alan Selman, sevinç ve heyecan içinde Allah Rasulü’nün huzuruna vardı. Bundan böyle Selman’ı, Kâinatın Efendisi Ahir zaman Peygamber’i’n­den kimse ayıramazdı. Selman yaşadıklarının gerçek mi, rüya mı olduğunu bir türlü kestiremiyordu; o, şimdi özgür bir insan olarak Allah Rasulü’nün huzu­rundaydı!.. İnanılır gibi değildi doğrusu...

Allah Rasulü, ashabına, Selman’ı azat eden Ya­hudi tüccara ağaç dikerek yardımda bulunmalarını istedi. Sahabiler de onun misafir kaldığı evin bahçe­sine üç yüz ağaç diktiler. Yahudi tüc­car, müslümanların bu cömertliği karşısında dayanamayıp müslüman oldu. Gidip müslümanların arasına yerleşti ve Medi­neli oldu. Bundan böyle Selman’la ilişkisi, efendi-köle ilişkisi değil, kardeş ilişkisi olacaktı ve o, Selman’dan çok şey öğrene­cekti.

Ã

Allah Rasulü, Selman’ı, ashabdan Ebu Derda ile kardeş yaptı. Selman, giderek Allah Rasulü’ne yakınlığı ile temayüz etti. O, her zaman Rasul’ün hizmetinde bulunur ve evine teklif­siz girer çıkardı. Büyük güçlükler ve çileler sonucu kavuştuğu Ahir zaman Peygamber’i’n­den bir an bile ayrılmak istemiyordu Selman. Kısa sü­rede mükemmel Arapça da öğrendi. Bazı gece­ler, Allah Rasulü’nün, Selman’la başbaşa konuşmaları olurdu. Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Selman, Kur’an-ı Kerim’in incelik­lerine de kısa sürede nüfuz etti.

Peygamberler Peygamber’i, Ahir zaman nebisi, Selman için şöyle buyurdu:

"Selman, benim aile fertlerimdendir, ehl-i beytim­dendir."

Bir insan için bundan daha büyük rütbe olabilir miydi? Selman, şimdi muradına ermiş olmanın mut­luluğuyla çok mut­luydu. Bugüne kadar uğradığı felaketleri çoktan unutmuştu.

Yine bir gün Allah Rasulü buyurdu:

"Cennet, üç kişiye hasret çekmektedir: Ali, Ammar, Selman…"

Böylece Allah Rasulü, Selman’ı, canı ve ciğeri Ali ile bir sa­yıyordu; Anne ve babası İslam’ın ilk şehitleri olan Ammar ile onu bir tutuyordu. Selman, kayıtsız şartsız Allah Rasulü’ne tes­limiyetin mükâfatını almış, Ehl-i Beyt’ten olma şerefine ermişti.

Selman’ın adı, bizzat Rasul diliyle Ammar’ın adının yanına düşmüştü; onun can dostları Habbab, Süheyb ve Bilal’in adla­rının yanına düşmüştü. Şimdi Süheyb-i Rumi ve Bilal-i Habeşinin yanında bir de Selman-ı Farisi vardı; Yemen’in, Tür­kistan’ın, Habeşistan’ın, Musul’un yanına bir de Fars diyarı yani İran eklenmişti. İslam ümmeti, ülke ülke, millet millet büyüyordu.

Ã

KÜFRÜN SON ÇIRPINIŞI

Uhud savaşından sonra Medine çevresindeki Ya­hudi kabi­leleri, müslümanlara karşı tavır almaya baş­ladılar. İlk zamanlar Arap kabileleri arasındaki bir çe­kişme olarak baktıkları müslümanlık meselesinin gide­rek bütün insanlığın meselesi haline dönüşmekte oldu­ğunu fark ettiler. Bu andan itibaren de içlerindeki fesat ve kıskançlık tohumları, bir ayrık otu gibi dalla­nıp bü­tün benliklerini sarmaya başladı. Çünkü onların asıl haz­medemedikleri, Ahir zaman Peygamber’i’nin kendile­rinden değil de Araplardan çıkmasıydı.

Medine çevresinde üç büyük Yahudi kabilesi vardı: Kaynuka, Nadir, Kureyza... Bunlar, sağlam ka­leler içinde ya­şarlar ve Arap kabileleri arasına fitne sokarak, sürekli onları birbirlerine düşürürlerdi. Ne var ki müslümanlık, giderek Arap­ları birbirine sımsıkı kilit­lemekte ve Yahudilerin işini zorlaştır­maktaydı. Küçüm­sedikleri Arapların, bir gün başlarına bela olmaması için acele önlemler gerekiyordu. Çünkü bu durum onların uykularını kaçırmaya başlamıştı. Bunlardan Nadir kabi­lesi, Medine’ye en yakın olanlarıydı. Nadir­liler âdeta öncülük yapmak istercesine gemi azıya al­dılar; müslümanları küçümse­meye, onlarla alay et­meye başladılar. Bu arada Kureyşliler’in onlara işbirliği teklifi de gelmişti. Allah Rasulü, Nadirliler’e haber gön­dererek, yapılan anlaşmalara uymalarını, yoksa başla­rına geleceklere katlanmalarını söyledi. Onlarsa, kalele­rinin sağlam­lığına ve müşriklerin yardım vadine güve­nerek, Allah Rasulü’ne rest çektiler. Hatta ona karşı süikast planları bile yapmaya kal­kıştılar. Bunun üzerine Rasul, ordusuyla Nadir üzerine yürüdü. Onlarsa kale­lerine kapanarak müşriklerden gelecek yardımı bekle­meye başladılar. Müslümanların muhasarasının gide­rek sıkılaşması, müşriklerden de yardım gelmemesi üzerine teslim oldular. Allah Rasulü, onların canlarını bağışladı, silahları hariç, taşınabilir mallarını alarak Medine’yi terk etmelerini müsade etti. Dileyenlerin de Kureyzalılar’ın yanına yerleşebileceklerini söyledi. Böylece Medine çevresinden bir Yahudi kabilesi eksil­miş oldu. Allah Rasulü, onların topraklarını muhacirler arasında taksim etti. Bu sayede muhacirler de Medi­ne’de toprak sahibi oldular ve ensar kardeşlerine yük olmaktan kurtuldular.

Kureyza Yahudileri’nin yanına yerleşen Nadir Ya­hudileri, yurtlarından sürülmelerini hazmedemiyorlardı. Onlar ki, Al­lah’ın insanlığın efen­disi olsun diye yarattığı bir kavimdiler. Nasıl olurdu da Araplara boyun eğerdiler? Bütün peygamberler onlar­dan çıkmışken, nasıl olurdu da Arap bir Peygamber’e ina­nıp itaat ederdiler? Bu duruma düşmektense yaşa­mamak çok daha iyiydi. Sonunda Kureyzalılar da bu vehme kapıldılar ve Arapları birbirine düşürerek, müslümanları perişan edebilecek­lerine ve böylece işin içinden sıyrılacaklarına inandılar. Bu inanç ve umutla tıpkı daha önce Nadirliler’in yaptığı gibi müslümanlara karşı açıktan tavır almaya kalkıştılar. Öyle ki, Kureyzalılardan bir heyet, Kureyşliler’e gitti ve onların dininin müslümanlıktan üstün olduğunu söyledi. Bu durum Kureyşliler’i de şaşırtmıştı ve tekrar tekrar sor­dular:

"Siz, kitap ehlisiniz, biz sizin bilginize güveniyoruz. Gerçek­ten bizim dinimiz Muhammed’in dininden ha­yırlı mı?"

Yüzyıllardır Allah’ın birliğine inanmış ve bu yüzden birçok zulümlere uğramış, sayısız sürgünler yemiş olan Yahudiler, müş­riklerin gözlerinin içine baka baka tek­rarladılar:

"Sizin dininiz, Muhammed’inkinden daha hayırlıdır ve siz hak üzeresiniz!.."

Mekkeli Müşriklerle Medineli Yahudiler, müslümanları yoketmek üzere anlaştılar. Bu olay üze­rine Allah, Rasulü’nün diliyle bütün insanlığa şöyle seslendi:

"Görmüyor musun, kendilerine Kitap’tan bir nasib verilen­ler, sıkılmadan putlara ve şeytanlara inanıyorlar da kâfir olanlara: “Sizler, Allah’a inananlardan daha fazla doğru yoldasınız,” diyorlar. Bunlar Allah’ın lânet­lediği kimselerdir. Allah’ın lânetlediği kimseler, hiç bir yardımcı bulamazlar.”                                              (Nisa, 51-52)

Ve Allah’ın insanlığın efendisi kıldığı bir kavim, bu kez de Allah’ın lânetine uğruyordu. Bu durum, müslümanları gerçek­ten çok üzdü. Çünkü müslümanlar nazarında, Yahudiler Kitap ehli oldukları için her zaman müşriklerden üstündüler. Müslü­manlar, müşriklere karşı daima Yahudileri tercih ederlerdi. Al­lah Rasulü, Medine’ye gelir gelmez önce Yahudilerle bir an­laşma imzalayarak onlarla ittifak yapmıştı. İslam’ın affetmediği yegane suç şirkti ve İslam, şirke karşı kıyamete kadar sürecek bir savaş açmıştı. Müş­rikler murdardı; müşrik kadınlarla evlenilmez ve müş­riklerin kestiği yenmezdi. Yahudiler ise Kitap ehliydiler; onların kestikleri temizdi ve yenirdi, Yahudi kadınla­rıyla evlenilirdi...

Ve müslümanlar hayretler içindeydiler...

Selman, Yahudilerin bu tutumuna bir türlü akıl erdiremiyordu. Ellerinde Tevrat vardı ve Tevrat, on­lara, Ahir zaman Peygamber’i’ne inanmayı ve itaati em­rediyordu. Selman, Tevrat’ı okuyarak öğrenmişti Ahir zaman Peygam­ber’i’nin gelişini ve ona ulaşmak için nice çilelere katlanmıştı. Yahudiler, Ahir zaman Peygamber’i’ni göre göre nasıl oluyor da tanımamazlıktan gelebiliyorlardı? Nasıl oluyordu da Tevrat’a rağmen müşriklerle elele verip müslümanlara savaş açabiliyor­lardı? Yoksa Yahudiler, ellerindeki Tevrat’ı okumuyorlar mıydı? Okuyorlardı da işlerine geldiği gibi mi anlıyorlardı? Kendilerini Firavun’un zulmünden kurtaran peygamberleri Musa, Tevrat’ı almak için Tur dağına gittiğinde, Samiri adlı birinin yaptığı altın buza­ğıya tapanların çocukları, hiç değişmeyecekler miydi? On­ların sürekli paranın ve menfaatin esiri olmalarının sebebi neydi? Selman, Yahudilerin bu kez de Kur’an diliyle lânetlen­melerine gerçekten üzülüyordu. Allah katında itibarlı ve ayrıca­lıklı bir ırkın, kendi kendini alçaltmasına bir anlam verebilmek mümkün değildi...

Yahudilerin kışkırtması ve yardım vaadiyle Kureyş, müslümanlara kesin darbeyi vurmak, Medine’yi hari­tadan sil­mek hayaliyle harekete geçti. Hele putperstliğin müslümanlıktan daha hayırlı olduğunu Yahudilerin de doğrulamış olması, Kureyş’e daha bir güven vermiş, diğer Arap kabilelerinin yanın­daki itiba­rını bir kat daha artırmıştı. Müslümanlara karşı Kureyş’in yanında yer alıp almamakta giderek tereddüde düş­meye başlayan putperest Arap kabileleri, bu kez severek ve inanarak Kureyş’in çağrısına koştular. Kısa sürede on bin kişilik iyi donanımlı muazzam bir ordu toplandı. Kureyş, kendi emrine verilen bu orduyu gö­rünce büyük bir gurura kapıldı. Kureyşliler, bu ordu­nun karşısında hiç bir gücün duramayacağı inancıyla Mekke’den Medine’ye doğru yürüdüler. Medine çevre­sindeki Yahudi kaleleri de emirlerindeydi. Ve zafer, Kureyş’in hemen önünde duruyordu; ellerini uzatsalar dokunacaklardı.

Müşrik ordusunun yola çıkış haberi, Medine’ye ulaştı. Allah Rasulü, âdeti olduğu üzere ashabını top­ladı. Meseleyi onlarla danışmak istiyordu. Müşrik ordu­sunun karşısına çıkarak, bir meydan savaşı yapmak çok zor görünüyordu. Düşmanın Me­dine’ye girmesi ise büyük bir felaket olurdu; bu, Medine’nin yağmalan­ması, yakılıp yıkılması demekti. Buna bir çare bulun­malıydı ve Medine kurtarılmalıydı, ama nasıl? İşte çö­zülmesi gereken bilmece buydu. Allah Rasulü, herkese söz hakkı veriyor ve her teklifi dikkatle dinliyordu. Me­dine’de kalınarak bir sa­vunma savaşı yapılması fikri ağır bastı ama müşrik ordusu çok üstündü, onlara karşı Medine’yi çepeçevre savunmak da çok zordu.

Bu sırada Selman-ı Farisi bir teklifte bulundu. Teklifi şuydu: Müşriklere karşı bir müdafaa harbi ya­pılmalıydı. Bunun için Medine’nin etrafına bir hendek kazılmalıydı. Düşman hendeği bir anda geçemeyeceği için, hendeğin gerisinden şehri savun­mak daha kolay olurdu. Ashab, bu teklife önce şaşırdılar. Böyle bir savaş tekniği bugüne kadar Araplar arasında ne gö­rülmüştü, ne duyulmuştu... Allah Rasulü, dikkatle dinliyor, Selman izah ediyordu. Bu usulün İran’da çok yaygın bir savaş tekniği oldu­ğunu anlatıyordu. Allah Rasulü, Selman’ın teklifini uygun buldu. Sahabilerin de bu fikre katılmasıyla, Medine’nin etrafına hendek kazılmasına karar verildi.

Allah Rasulü,ashabıyla beraber önce Medine’nin çevresini  incelediler. Medine’nin üç tarafı, birbirine bitişik evlerle çevri­liydi. Bunlar, bir yerde sur görevi yapabilirdi ve savunma için elverişliydi. Suriye tarafı ise açıklıktı. Hendek işte burada önem kazanıyordu. Rasul, herkese bir arşın olmak üzere  onar kişilik grup­lar halinde hendek kazılacak yerleri bölüştürdü. Allah Rasulü başta olmak üzere, Müslümanlar derhal işe koyuldular. Tıpkı mescidin yapımında olduğu gibi şarkılar söylüyerek her­kes hummalı bir çalışma içine girmişti.

Ammar, Habbab, Süheyb ve Bilal, can dostları Mus’ab’ı cennete uğurlamışlardı ama kendilerine şimdi de İranlı bir dost katılmıştı: Selman-ı Farisi... Üstelik hendek fikrini ortaya atan da oydu. Müşrik ordusu giderek Medine’ye yaklaşıyordu; Müslü­manlar, müş­rikler gelmeden hendek işini tamamlama gayretin­deydiler. Bütün mesai, hendek kazımına verildiğinden, yiyecek bulmak da zorlaşmaktaydı. Zaten Müslümanlar da yemeyi, içmeyi unutmuşlardı. Bir kısmı da midelerindeki boşluktan ra­hatsız olmamak için karınlarına taş bağlamışlardı. Allah Rasulü, çalış­malara bizzat nezaret ediyor ve kendisi de çalışmaktan geri durmuyordu.

Allah Rasulü, ashabının aç susuz çalışmasına çok üzülü­yordu. Bir gün sordu:

"Bize yemek yedirecek birini gösterir misiniz?"

Ashabdan biri cevap verdi:

"Evet, gösteririz ey Allah’ın Rasulü ama, kendisi burada yok!.."

"Bizi ona götürür müsün?" dedi Rasul.

"Elbette ya Rasul’ellah!.." dedi ve öne düştü sahabi.

Allah Rasulü, Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal, Selman gibi kimsesiz müslümanların da bulunduğu bir grubu yanına alarak yürüdü. Yemek yiyecekleri sahabinin evine vardılar. Evin ha­nımı, hemen Allah Rasulü’nü ve çevresindekileri eve buyur etti ve kendisi de, az ileride hissesine düşen hendeği kazmakta olan kocasına koştu ve durumu bildirdi. Sahabi yıldırım hızıyla ko­şup geldi:

"Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü!" dedi.

Adamın oğlaklı bir keçisi vardı ve hemen keçiyi kesmeye davrandı. Evine Rasul gelmişti, heyecan ve sevinç içindeydi. Allah Rasulü şöyle dedi:

"Keçiden önce oğlak var!.."

Adam, Rasul’ün sözünü duyar duymaz hemen ke­çiyi bı­raktı, oğlağı kesti. Bu arada karısı da un çekti, hamur yoğurdu ve ekmek pişirdi. Sonra da oğlağın etini haşlayıp çanakta tirit yaptı. Hazırladığı yemeği, Allah Rasulü’ne ve yanındakilere sundu. Yüce Rasul, parmağını çanağa değdirerek buyurdu:

"Allah’ın adıyla... Allah’ım! Bunu, bize bereketlen­dir!.."

Sonra çevresindekilere çevirdi merhamet dolu ba­kışlarını:

"Yiyiniz!.." dedi.

Herkes doyuncaya kadar yedi ama yemeğin an­cak üçte biri bitmişti. Çevresindekilerin doyduklarını gören Allah Rasulü:

"Şimdi gidip başkalarını çağırınız!" buyurdu.

Az sonra bir başka grup geldi, onlar da doyuncaya kadar yediler. Böyle böyle ihtiyaç sahibi herkes gelip yedi. Yemekten sonra Allah Rasulü, ev sahiblerine dua etti. Onlar, Allah Rasulü’ne ve ashabına yemek verme­nin mutluluğuyla uçuyor­lardı. Hele Rasul’ün duasını almak, dünya nimetlerinin tama­mından daha makbul ve değerliydi.

Allah Rasulü, tekrar hendeğe vardığında Selman’ı sordu. Ona Selman’ın çalıştığı yeri gösterdiler. Rasul oraya vardığında Ammar’ı, Süheyb’i, Habab’ı, Bilal’i hummalı bir çalışma içinde buldu.  Selman ise hemen arkalarında, büyükçe bir taşın önünde umutsuzca diki­liyordu. Onun hissesine düşen yerde çıkan bu büyük taş, çalışmasını engelliyordu. Onu kırabileceğini de gözüne kestiremiyordu. Allah Rasulü, Selman’ın ya­nında durup selam verdi. O zaman Selman, düştüğü umutsuzluktan sıyrılarak, sevinçle Rasul’e baktı. Çünkü, insanlığın kurtarıcısı gelmişse hiçbir engel ve müşkül kalmamış demektir. Allah Rasulü, hendeğe indi, Selman’ın sırtını sığazladı ve elindeki baltayı aldı:

"Bu taşa önce ben vurayım!" dedi.

Çevredekiler, baltalarını bırakmışlar, merak ve dikkatle Al­lah Rasulü’ne bakıyorlardı. Rasul, baltayı kaldırdı ve hızla taşa  indirdi. Taştan bir kıvılcım çıktı ve taşın üçte biri koptu. Rasul buyurdu:

"Kâbe’nin Rabbi hakkı için Şam saraylarını görür gibiyim."

Ashabının hayret dolu bakışları altında Rasul, elindeki bal­tayı tekrar kaldırıp taşa vurdu. Bu kez daha büyük bir kıvılcım çıktı, taştan bir parça daha koptu. Allah Rasulü buyurdu:

"Allah’ü Ekber!.. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, İran saraylarını görür gibiyim..."

Ve Allah Rasulü, elindeki baltayı tekrar kaldırıp bir kez daha önündeki taşa indirdi. Daha da büyük bir kıvılcım çıktı ve taş parçalandı. Ve Rasul buyurdu:

"Kâbe’nin Rabbi’ne andolsun ki, Bizans saraylarını görüyo­rum!.."

Münafıklar fısıldaştılar:

"Burada biz, kendi çukurlarımızı kazıyoruz, o ise bize, İran ve Bizans saraylarını vaad ediyor..."

Selman, Allah Rasulü’nün sözlerinde, geleceği, açık seçik, yakin gözüyle gördü; İran ve Bizans saraylarının müslümanların eline geçtiği günleri şimdiden yaşa­maya başladı. İran semalarını çınlatan ezan seslerini duyar gibi oldu. Gözleri yaşardı; yanakla­rından iki damla yaş süzüldü... Selman’ın gözlerinden içinde bulunduğu hendeğe İran ırmakları akıyordu damla damla...

Allah Rasulü, önce Şam saraylarını anmıştı. Süheyb’in kalbi göğüs kafesine yırtarcasına çarpıyordu. Süheyb-i Rumi’nin bir gözünde Fırat, bir gözünce Dicle parladı ve yanaklarından süzülen iki damla yaş indi hendeğe... Bir zamanlar Rasul, Ye­men ve Türkistan’ı anmıştı; Ammar, o günleri hatırladı ve bu kez de Süheyb’in ülkesinin İslam’la şerefleneceği müjdesini almanın sevinciyle Allah’a binlerce hamd etti. Habbab ve Bilal, can dostları Selman’a baktılar gıptayla; bir gün onun ülkesinde buluşacakları heyecanı sarmıştı kalplerini...

Ammar, Süheyb, Selman... Allah Rasulü’nün ver­diği müj­deyle, her dem yeniden doğup tazelenen ölümsüz mücahitler. Yemen, Türkistan, Suriye, İran, Diyar-ı Rum... Heyecanla ger­çek sahiplerini; Ammar’ı, Süheyb-i Rumi’yi ve Selman-ı Fa­risi’yi bekleyen ülke­ler... Allah’ın ezelde koyduğu düzen ve ka­nun olmasa, bütün bu ülkeler, Medine’ye gelecekler, aslî sahip­leri­nin ayakları altına büyük bir mutlulukla serilecekler.

Hendek kazımı, kısa sürede tamamlandı ve hende­ğin içi suyla dolduruldu. Müslümanlar, Allah Rasulü’nün etrafında sımsıkı kenetlenmişler, kendile­rinden emin vaziyette müşrik ordusunu beklemeye başladılardı. Müşrikler, büyük bir gurur içinde ve Me­dine’yi yerle bir etme hayaliyle yaklaştılar. Artık bu kez müslümanların kurtuluşu imkânsızdı, çünkü bütün Arap kabileleri ve Yahudiler de Kureyşle beraberdiler.

Müşrikler, Medine’ye iyice yaklaşmışlardı ama müslüman-lardan hiç ses yoktu. Hatta müslümanların Medine’den kaçmış olabileceklerini düşünenler bile vardı. Derken Medine göründü ve yine kımıltı yok. Ve müşrik ordusu, Medine’yi tarümar etmek üzere ilerledi, bir  süre sonra da dehşet içinde kalakaldılar. Kar­şıla­rına bugüne kadar görmedikleri, bilmedikleri ve işit­medikleri bir engel çıkmıştı: Hendek... Süvariler, Medi­ne’nin çevresinde bir süre at koşturdular ama bir geçit bulamadılar. Hele hende­ğin gerisindeki siperlerde mevzilenen müslümanların oklarına da hedef olunca iyiden iyiye umutsuzluğa düştüler.

Müşrikler, hendeğin gerisinden taş ve ok yağdırı­yorlardı ama bir sonuç alamıyorlardı ve giderek içle­rine korku ve umut­suzluk iniyordu. Kış soğuğu da şid­detlendikçe şiddetleniyordu. 626 yılının kışı, diğer bü­tün  kışlardan çok daha acımasız geli­yordu müşriklerin üzerine. 

Müşriklerin umutlarının tükenme noktasına geldiği bir gece, tabiat âdeta çıldırdı. Yağmur ve fırtına, ça­dırları kökünden sö­küp atarken, develeri ve atları da darmadağın etti. Müşriklerin gözlerini kamaştıran şim­şekler, kulaklarını sağır eden gök gü­rültüleri kalplere bir dehşet ve korku salıyordu. Sanki göklerin ve yerin bütün görünmez güçleri elbirlik olmuşlar da müşrik ordusunun üzerine çullanmışlardı.

"Ey iman edenler, Allah’ın o nimetini hatırdan çı­karmayı­nız ki, hani size karşı askerler geldiği zaman, biz onların üzerine rüzgâr ve sizin görmediğiniz askerler göndermiş­tik..."                                                                     (Ahzab, 9)

Ve müşrikler, aslandan kaçan yaban eşekleri gibi panik içinde oradan oraya koşuşuyorlar; her biri ken­dine bir kaçış yolu arıyordu. Başkomutan Ebu Süfyan umutsuzca haykırı­yordu:

"Burası durulacak yer değildir. Görüyorsunuz ki hayvanla­rımız telef oluyor, çadırlarımız fırtınanın önünde sürükleniyor. Bir an önce çekip gitmezsek biz de telef olacağız!.."

Başkomutanının bu halde olduğu bir orduyu artık kim tu­tabilirdi?.. O Ebu Süfyan ki, devesinin üzerine çıkmış, bir an önce savaş meydanından uzaklaşmak istiyordu ve devesinin ayaklarının bağlı olduğunun farkında bile değildi.

 Ã

Sabahleyin Medine, günlük güneşlikti. Düşman karargâ­hında bir yığın çerçöpten başka bir şey kalma­mıştı. Müşriklerin bu defaki yenilgisi, akıllara durgun­luk verecek denli dehşetti. Kış güneşinin altında parıldıyan Medine, Kureyş’in bu yenilgisine gülüyordu. Müslümanlar, Allah’a binlerce hamd ediyorlardı; Allah’ın görünmez askerleri, müşrik ordusunu bir gecede öyle­sine darmadağın etmişlerdi ki, bir daha  kendilerine gelip to­parlanmaları imkânsız  görünüyordu.

Allah Rasulü, Allah’a hamd ü senalar ettikten sonra şöyle dedi:

"Artık nöbet bize gelmiştir. Bundan sonra Kureyş bizim üze­rimize gelecek değildir."

Allah Rasulü’nün bu sözleri, müslümanların önünde fetih yolları açtı. Ammar, Süheyb, Bilal, Habbab, Selman... Hende­ğin kazımı sırasında Allah Rasulü’nün parçaladığı taştan çıkan kıvılcımların ay­dınlığında, Yemen’den Türkistan’a; Bizans sa­rayların­dan İran saraylarına uzayıp giden ışıl ışıl fetih yollarını seyrediyorlardı büyük bir huzur ve mutluluk içinde...

Ã

¡NSANLAR ¡SLAM’A KOŞUYORLAR

Müşrik ordularının dağılmasından sonra Al­lah Rasulü, he­nüz silahlarını çıkarmamış olan ordu­suna, Kureyza Yahudileri üzerine yürüme emri verdi. Çünkü onlar, müslümanlarla yap­tıkları anlaşmayı bozmuşlar; bununla da kalmayarak, müşrik­lerle an­laşmışlar ve onları müslümanlar aleyhine tahrik etmiş­lerdi. Hendek savaşının tek suçlusu onlardı. İslam or­dusunun gelmekte olduğunu öğrenen Kureyzalılar derhal kalelerine ka­pandılar. Aslında Hendek savaşı­nın müslümanlar lehine bitmesi üzerine, zaten onlar, bu sonucu beklemişler ve ona göre hazır­lanmışlardı. Kureyzalılar’ın kalesi, bir muhasaraya günlerce daya­nabilirdi. Kalelerine kapanan Kureyzalılar direnişe geç­tiler. Gelecekte bir umut ışığı görünmese de, direnişi sürdürmekten başka çareleri yoktu. Çünkü yaptıkları ihanetin, yenilir yutulur tarafı olmadığını kendileri de biliyorlardı.

Kureyza Yahudileri’nin direnişi tam yirmi beş gün sürdü. Giderek yiyecek stoklarının bittiğini, hiç bir umut ışığının da görülmediğini fark eden Kureyzalılar, çareyi teslim olmakta buldular. Allah Rasulü, kendi cezalarını vermek üzere diledikle­rini hakem tayin ede­bileceklerini; seçtikleri hakemin vereceği hükmü uy­gulayacağını bildirdi. Kureyzalılar buna çok sevindi­ler, kendilerini bu hataları yaptıran Nadir Yahudileri’ne tatbik edilen sürgün cezasına çoktan razıydılar. Kureyzalılar, İslamdan önce müttefikleri olan Evs ka­bilesinden Sa’d bin Muaz’ı hakem seçtiklerini bildirdi­ler. Çünkü Sa’d’ın bir eski dost olarak ölüm cezasından başka bir ceza önerebileceğine inanıyorlardı. Allah Rasulü, Yahudi reislerinin önünde Sa’d’a hükmünü vermesini söyledi. Sa’d, hiç tereddütsüz kararını açık­ladı: Bizzat savaşa katılanlar idam olunacak, diğerleri  esir sayılacak...

Sa’d’ın verdiği hükmü duyan Kureyzalılar donup kaldılar. Bu durumu gören Selman, Tevrat’ın ilgili hü­kümlerini hatırladı:

"Bir şehre savaş için yaklaştığında, onları sulha ça­ğırırsın. Eğer sulh cevabını verip sana kapılarını açar­larsa, oradakilerin hepsi sana haraç verecek, sana kulluk ve hizmet edecekler. Eğer seninle sulh yapma­yıp cenk ederlerse, o zaman orayı muhasara edeceksin ve Allah’ın Rab, onları senin eline teslim ettiğinde, er­keklerin hepsini kılıçtan geçireceksin. Ancak kadınları ve ço­cukları, hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bü­tün malını ken­din için çapul edeceksin. Ve Allah’ın Rabbin sana verdiği düş­manlarının malını yiyeceksin. Bu milletlerin şehirlerinden olma­yıp senden çok uzakta bulunan şehirlere böyle yapacaksın..."                   

                                                               (Tesniye, 20 bab 10-15)

Evet, Yahudiler hakkındaki hükmü, aslında Sa’d bin Muaz değil, ellerindeki Tevrat vermişti. Tevhide karşı şirki destekle­menin karşılığı olarak bu ceza as­lında çok hafifti. Yahudiler de bunun farkındaydılar; en küçük bir itirazda bulunmadan verilen hükmü kabul etmişlerdi.

Selman, Yahudilerin, Ahir zaman Peygamber’i’nin yüzüne baka baka onu inkâr etmelerine bir türlü akıl erdiremiyordu. İn­san, önündeki apaçık gerçeği göre göre nasıl inkâr edebilirdi ki? İşte edebiliyordu Yahu­diler ve sırf bir gurur ve çekememezlik uğruna hem bu dünyadan, hem öte dünyadan vaz geçebiliyor­lardı!..

   Ã

Artık zaman, müslümanların lehine dönmüştü. Allah, in­sanlar arasında çevirip durduğu günleri, bun­dan böyle müslümanların hayrına ve dolayısıyla da bütün insanlığın saa­detine yöneltmişti. Miracda vaadedilen devlet, Medine İslam devleti, giderek çev­rede ağırlığını hissettirmekteydi. Müslüman­lar, bundan sonra müşriklerin üzerlerine gelemeyeceklerinden emindiler; bu, Hendek savaşı sonrası Allah Rasulü’nün açık ve kesin bir müjdesiydi. Yüce Allah, müslümanların toplum haya­tını düzenleyici hükümleri sık sık Rasul’üne vahyediyor; böylece devleti, daha sağlam temellere oturtmalarını kolaylaştırıyordu.

Zaman çemberi, müslümanlar için öylesine hızlı dönüyordu ki, 628 yılının güneşli bir Mart günü, Allah Rasulü, müjdelerin en büyüğünü ashabına verdi:

"Bu yıl Kâbe’yi ziyaret edeceğiz!.."

Müslümanların, özellikle de beş yıldır Mekke’yi uzaktan bile görememiş olan muhacirlerin sevinç ve mutlulukları sınırsızdı. Önce bazılarının içinden hafif bir tereddüt geçer gibi olduysa da, herkes hazırlıklara başlamıştı. Allah Rasulü’nün söylediği gerçekten daha gerçektir, biliyorlar bunu; bütün kalpleriyle ina­nıyorlar buna... Yıllar yılı hasretini çektikleri Kâbe, günde beş kez kendisine yönelerek, Allah huzuruna çıktıkları Allah’ın evi Kâbe çağırıyordu onları. Bu çağrıdan daha güzel bir çağrı olabi­lir miydi? Müslümanların heyeca­nını ve hazırlığını gören Allah Rasulü buyurdu:

"Sulh zamanlarındaki yani günlük hayatta kullan­dığınız si­lahları alın; yoksa müşrikler kendileriyle svaşmaya geldiğimiz vehmine kapılabilirler..."

Allah Rasulü, bin dörtyüz kişiyle Medine’den yola çıktı. Müslümanların ellerinde hergün taşıdıkları hafif silahlar vardı; içlerinde Kâbe’yi görme heyecanı, mut­lulukla yürüyorlardı.

Ammar, Habbab, Bilal, Süheyb ve Selman... herbirinin mutluluğu gözlerinden okunuyordu; bili­yorlardı ki bu yürüyüş, Yemen’den Türkistan’a, İran’­dan Bizans’a kesintisiz sürecektir.

Müslümanlar, Mekke’ye iyice yaklaşmışlar ve Hudeybiye-ye varıp konmuşlardı ki, Kureyş süvarileri karşılarına çıktı. Allah Rasulü onlara bakarak şöyle dedi:

"Bu Kureyş’e ne oluyor ki, kendilerini mahvedi­yorlar? Harblerden hâla bıkıp usanmadılar mı? Biz buraya sadece Al­lah’ın evi Kâbe’yi ziyaret için geldik. Sulhden ve sevgiden başka meselemiz yoktur."

Ne var ki müşrikler diretiyorlar ve müslümanları Mekke’ye sokmak istemiyorlardı. Müslümanların, Allah Rasulü’nün çevre­sinde kenetlenmeleri, müşriklerin kalplerini bir korkunun yala­masına neden oldu. Uzun bir tereddütten sonra gelecek yıl müslümanların Kâ­be’yi ziyaret etmelerine razı oldular. Bunun üzerine Allah Rasulü, Kureyşliler’le bir anlaşma imzaladılar. Bu, onların Medine İslam devletini resmen tanımalarıydı.

Müşriklerle imzalanan anlaşmadan sonra Allah Rasulü, Hudeybiye’de ashabıyla üç gün daha kaldılar.  Medine’ye dö­nerlerken Fetih suresi indi ve Rasul, as­habına ilahi kelamı okudu:

"Biz sana fetih ve zafer yolları açtık..." (Fetih, 1)

Müslümanlar, kulaklarında ilahî müjde, dört bir yöne uza­yıp giden aydınlık fetih ve zafer yollarına ba­karak, Allah Rasulü’nün iki yanında Medine’ye yürüyorlardı.

  Ã

Hudeybiye anlaşmasından sonra müslümanlık hızla yayıl­maya başladı. Kureyş engelinin kalkması, bunda en önemli etkendi. Halit ve Amr gibi iki büyük askeri dehanın müslüman olmaları, Kureyş’i ta canevinden vurdu. Hudeybiye anlaşma­sıyla yaptıkları hatanın farkına vardılar ama artık çaresizdiler. İslam’ın yayılması karşısında sessiz kalarak bekle, gör politikası uygulamaya başladılar. Açıkça görüyorlardı ki, söz sırası şimdi müslümanlardaydı. Allah Rasulü, komşu kabilelere davetçiler göndererek onları İslam’a davet etmekteydiler.

Bundan böyle devlet başkanı da olan Allah Rasulü,  Bi­zans, İran, Habeş gibi komşu devlet baş­kanlarına mektuplar yazarak, onları İslam’a davet etti. Bu durum, İslam’ın resmen dünyaya açılması demekti. Ve Rasul’ün mektupları, hendeğin kazımı sırasında onun bizzat baltasıyla vurarak kıvılcımlar çıkar­tıp bun­larla aydınlattığı saraylara giden yolları, harf harf Me­dine’ye bağlıyordu.

Ammar, Allah Rasulü’nün Mekke’de en bunaldık­ları bir dönemde verdiği müjdenin bu kadar çabuk gerçekleşebileceğini tahmin edememişti. Süheyb, Fırat ve Dicle’nin ak köpüklerince seviniyordu. Bilal, yıllar önce Necaşi’nin müslümanlara kucak açmasını hatırla­yarak, Rasul’ün mektubunun Habeşistan gökle­rinde ezanları yankılandırdığını görür gibi oluyordu. Selman, Rasulüllahın mektubunun, İran sarayında okunacağını düşün­dükçe durup durup Allah’a hamd ediyordu. Habbab, gözlerini Temim tarafına çevirmiş, oradan müslüman olmak üzere gele­cek heyeti bekliyordu.

Ve büyük rüya, gerçekleşmek üzereydi: Habeş, İran, Tu­ran... koşar adım geliyorlardı Allah’ın dinine... Ammar görü­yordu bunu, Süheyb görüyordu, Bilal görüyordu, Selman gö­rüyordu. Ve bütün müslümanlar görüyorlardı.

Ã

AMMAR’A LANET EDENE ALLAH LANET EDER

Hudeybiye anlaşmasından sonra Allah Rasulü, öncelikle Yahudi meselesini halletmek istedi. Nadir ve Kaynuka Yahudi­leri, Medine’den uzaklaştırılmış, Kureyzalılar’ın savaşçıları da idam edilmişti. Şimdi Me­dine’nin yüz elli kilometre kuzeyinde Hayber Yahudi­leri kalmıştı. Hayber’de yedi müstahkem kale vardı. Medine’den sürülen Yahudi kabilelerinden bazı kim­seler de gelip buraya yerleşmişlerdi. Burası oldukça ve­rimli tarlalara da sahipti. Hayberliler, en büyük Arap kabilelerinden biri olan Gatafanlılar’la da anlaşarak, müslümanlara açıkça cephe al­mışlardı. Allah Rasulü, bu tehlikeyi de bir an önce uzaklaştırmak için bin altıyüz kişilik bir kuvvetle Hayber’e yürüdü. Gatafanlılar’dan yardım alamayan Yahudi kaleleri, birer birer düşmeye başlayınca, Yahudiler sulh istedi­ler. Allah Rasulü, onların isteğini kabul etti. Bundan böyle Hayber Yahudileri yine kendi tarlalarını işleye­ceklerdi ama müslümanlara haraç vermek şartıyla. Artık Yahudiler, Medine İslam devletine tabi bir toplu­luk haline gelmişlerdi ve böylece Yahudi tehlikesi bit­mişti.

Çevrede henüz müslüman olmamış Arap kabileleri vardı. Bunlar, zaman zaman müslümanların özellikle mallarına zarar veriyorlardı. Allah Rasulü, bunları kontrol altına almak için za­man zaman küçük askeri birlikler yani seriyeler gönderiyordu. Bir gün de yeni müslüman olmuş olan Halit bin Velit’i seriyye komu­tanı tayin etti. Aynı seriyyede yine Halit’le birlikte müslüman olan Amr bin As da bulunuyordu. Seriyye, emredi­len yere gece vakti ulaştı ve komutan Halit, burada konakla­maya karar verdi. İslam ordusunun hedefi olduğunu fark eden yakındaki kabile, yerlerini yurtlarını bırakıp kaçtılar. Sadece müslüman olan bir aile,  yükünü hazırlayıp müslüman ordugâ­hına gitti. Ailesini ve yükünü, ordugâhın hemen yakınında bı­raktı ve şöyle dedi:

"Siz, beni burada bekleyin, ben gidip durumu öğ­reneyim."

Müslüman çadırlarının arasına dalan adam, tesa­düfen Ammar’ın çadırının önüne vardı. Selam verdi ve şöyle dedi:

"Efendim, biz ailece müslüman olduk. Burada yurdumuzda kalırsak, müslüman olmanın faydasını görecek miyiz? Kabilemin bütün fertleri buradan kaç­tılar da..."

Ammar, adamın yüzüne baktı, doğru söylediği belliydi.

"Elbette müslüman olmanın karşılığını bulacaksı­nız. Siz bu­rada kalabilirsiniz, çünkü emniyettesiniz..."

Adam, Ammar’a teşekkür ederek ailesinin yanına döndü. Onları da yanına alarak, geriye, yurduna döndü, yükünü indirdi ve evine yerleşti.

Sabahleyin Halit, kabilenin bulunduğu yere baskın düzen­ledi ama kimseyi bulamadı. Sadece gece Ammar’la konuşan adam ve ailesi  yerlerindeydiler. Halit, adamı ve ailesini esir almak istedi. Bunu gören Ammar, Halit’e:

"Senin, müslüman olan bu adama dokunmaya hakkın yok," dedi.

Halit, Ammar’a öfkeyle baktı ve şöyle dedi:

"Sana ne oluyor? Komutanına karşı mı geliyorsun yoksa?"

"Evet, komutanıma karşı geliyorum! Çünkü bu adam  iman etmiştir. İsteseydi, kabilenin diğer fertleri gibi o da çekip gidebi­lirdi; nitekim gitmek için hazırlı­ğını da tamamlamıştı. Akşam bana geldi, müslüman olduğunu söyledi ve burada kalıp kala­mayacağını sordu. Ben de kendisinin burada kalabileceğini söyle­dim. Yani onun burada kalmasını ben istedim."

Ammar’ın sözleri, Halit’i daha da kızdırdı. Komu­tan oydu, ondan habersiz böyle bir şeyi nasıl yapabi­lirdi Ammar? Halit, öfkeyle Ammar’a bağırdı:

"Sen bir köle oğlusun! Benim yanımda ancak hiz­metçi gibi davranmalısın... Unutma ki, ben efendiyim ve Kureyş’in ileri gelenlerindenim!.."

Halit’in bu sözleri, Ammar’ı ta canevinden vurdu. O ki, İs­lam’ın ilk şehitleri olan bir anne ile bir babanın evladıydı. Halit’in köle dediği o anne ki, İslam’ın ilk şehidi olmaktan da öte, bütün bir Türkistan’dı, bir bü­yük milletti. Ammar ki, Ye­men’den Türkistan’a İslam adına yürüyeceği günün heyecanını yaşıyordu. Arab’dan Türk’e, bütün bir insanlığı kurtarma rüya­sını yaşayan birine, Kureyş’ten ve efendilikten sözetmenin ne anlamı olabilirdi? Efendilik ne demekti ve Kureyş neydi ki koca bir insanlık ailesi yanında?  Bütün Kureyş bir araya gelse, ula­şabilirler miydi Ammar’ın hayallerine? Ammar, bütün bunları düşünerek ve ileri geri söylenerek Halit’in yanından ayrıldı.

Medine’ye döndüklerinde, Ammar ile Halit, Allah Rasulü’nün huzuruna vardılar. Ammar, olanları anlattı. Rasul, Ammar’ın kendi adına, o müslümana verdiği emanı uygun buldu. Fakat bundan sonra komutanın­dan izinsiz iş yapmama­sını ve komutanına karşı gel­memesini sıkı sıkı tenbihledi ve yasakladı. Ammar’ın öfkesi ve kırgınlığı hâla geçmemişti. Rasul’ün yanında Halit’e söylenmeye başladı. Bunun üzerine Halit, Rasulüllah’a şikayet etti:

"Ya Rasul’ellah! Bu, senin yanında bana kötü söy­lemeye kalkışıyor! Vallahi, sen olmasaydın, bana karşı böyle konuşamazdı..."

Halit’in kırıldığını ve Ammar’a kötü kötü baktığını fark eden Allah Rasulü şöyle buyurdu:

"Ey Halit! Ammar’a dokunma! Ammar’a buğzeden Allah’ın gazabına uğrar. Ammar’a lânet edene Allah da lânet eder... Ammar, benim gözbebeğimdir."

Ammar, Allah Rasulü’nün bu sözlerini duyunca, gözlerini yere indirdi ve biraz mahcup, izin istedi ve Rasul’ün huzurun­dan ayrıldı. Halit de onun peşinden giderek, rızasını almak is­tedi. Amamr’ın boynuna sarı­larak özür diledi. Ammar da Halit’in özrünü kabul etti ve onu affetti.

Bu olay üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve içinizden emir sahibi olanlara da. Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe imanınız varsa, Allah’a ve Peygamber’e baş vurun. Bu, sizin için daha hayırlı ve sonuç bakımından da çok iyidir." (Nisa, 59)

Bu âyet, Halit ile Ammar’ın şahsında bütün insan­lığa veri­len bir öğüttü. Halit de, Ammar da hatalarını çok iyi anlamış­lardı. Bundan böyle birbirlerine her nerede ve her ne zaman olursa olsun ilgi ve itibar gösterdiler.

Bu sıralarda Halit, Allah Rasulü’nün mescidin ya­pımı sıra­sında Ammar için söylediklerini öğrendi. Sonra Ammar’ın kal­bini kırdığı günü hatırladı; gözleri doldu ve şöyle dedi:

"Benim için bundan sonra Ammar’ın rızasından daha kıy­metli bir şey yoktur."

Bu olay, yalnız Ammar’ın değil, kendisi gibi bura­ların ya­bancısı olan çile arkadaşları Süheyb, Bilal ve Selman’ın da gö­nüllerini sevinç çiçekleriyle bezedi. Bir kez daha öğrenmişlerdi ki, Allah Rasulü’nün kendile­rine olan sevgisi çok derindi ve başka türlüydü. Rasul, onların her birini, bir milletin temsilcisi olarak gör­mekteydi, bunun artık daha çok farkına varmışlardı.

     Ã

Halit ve Amr’dan sonra Ebu Süfyan da müslüman ol­muştu. O Ebu Süfyan ki, Ebu Cehil’den sonra Kureyş’in tek lideriydi. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordularının başkomutanıydı. Bu sırada Allah Rasulü, büyük bir orduyla Mekke’ye yürüyordu. Bu bakımdan Ebu Süfyan’ın müslüman olması çok önem­liydi. Çünkü onun müslüman olduğunu duyan müş­rikler, müslümanlara karşı savaşmaya kalkışmayacak­lar, böylece Mekke fethi kan dökülmeden gerçekleşe­cekti. Allah Rasulü, bu kutsal beldede kan dökülmesini istemiyordu.

Mekke fethi arafesinde gece vakti, Allah Rasulü’nün huzu­runa gelerek müslüman olan Ebu Süfyan, sabahleyin birkaç adamıyla beraber İslam ordusunun içinde ilerleyerek Mekke’ye dönüyordu.

Süheyb, Bilal ve Selman birlikte yürüyorlardı. Çevredekiler, Ebu Süfyan’ı görünce, ona imrenerek ve saygıyla baktılar:

"İşte Allah’ın kılıcı!.." dediler.

Selman ve arkadaşları:

"Allah’a çekilmiş bir kılıç!.." dediler.

Onlar, bu sözleriyle Ebu Süfyan’ın daha önce müslüman-lara verdiği sıkıntı ve zararları hatırlatmak istiyorlardı. Böylece de yeni müslüman olanları, bü­yük sıkıntı ve üzüntüler içinde bugünlere ulaşan müslüman kardeşlerine saygılı olmaya davet ediyor­lardı.

Ebu Bekir, Selman ve arkadaşlarının bu tavırlarını yerinde bulmadı ve onların yanına gelerek şöyle dedi:

"Böyle konuşmanız pek hoş değil... Kureyş’in ileri gelenleri için ileri geri konuşmasanız iyi olur."

Süheyb, Bilal ve Selman, Ebu Bekir’in sözlerine kı­rıldılar. Allah’ın, Kur’an’da adını Rasulü’yle beraber andığı tek insan olan Ebu Bekir’den böyle bir tavır görmek onları çok üzmüş ve kalbden yaralamıştı. Hele Bilal... Ebu Bekir ki, onu müşriklerin elinden kurtarmış, çektiği acılara hep şahit olmuştu. Müşriklerin akıl almaz işkenceleri bile Bilal’i, Ebu Bekir’in sözleri kadar incit­memişti; dostun attığı bir gülün bazan insanı, düşma­nın at­tığı mızraktan daha çok yaraladığını işte şimdi fark etmişti Bilal.

Bir süre sonra içlerindeki kırgınlığa bir de tereddüt eklendi: Acaba yanlış mı yapmışlardı? Ebu Bekir, her şeyi bilen Ebu Bekir yanılmış olabilir miydi? Süheyb, Bilal ve Selman hemen Allah Rasulü’nün huzuruna vardılar; içlerindeki sıkıntıdan bir an önce kurtulmak ve Mekke’ye huzur içinde girmek istiyorlardı. Selman, olanları Allah Rasulü’ne anlattı. Rasul, Süheyb’e, Bi­lal’e ve Selman’a sevgi ve şefkatle baktı. Onlar, Allah Rasulü’nün gözlerinden anladılar her şeyi ve huzur içinde, mutlulukla oradan ayrıldılar.

Bu sırada Allah Rasulü, Ebu Bekir’i gördü:

"Sen," dedi, "Süheyb’i, Bilal’i ve Selman’ı işte bu üç kişiyi hoşnut etmezsen, Allah’ı da honut edemez­sin..."

İnsanların en merhametlisi olan Ebu Bekir’in yü­reği bur­kuldu, gözleri doldu ve hemen Süheyb, Bilal ve Selman’ın bu­lundukları yere koştu. Onların başla­rını okşadı, gönüllerini aldı.

Bu olay, Selman ve arkadaşlarını çok duygulan­dırdı. Ammar ile Habbab da bu olaydan çok hislen­mişlerdi. Allah Rasulü’nün en yakın dostu, mağara arkadaşı Ebu Bekir, insan­ların en merhametlisi, Mek­ke’nin en zengini Ebu Bekir, gelip üç yabancıdan özür dilemişti... Unutulur bir şey miydi bu?

Daha önce Allah Rasulü, Ammar’ı da, Halit’e karşı aynı şe­kilde korumuştu. Kâinatın Efendisi, Ammar, Bilal, Süheyb, Habbab ve Selman’ı her vesileyle koruyor; onların gözbebekleri olduklarını her defasında vurguluyordu. Bu dünyada, bundan daha büyük mutluluk olabilir miydi?

Ammar, Süheyb, Bilal, Selman... aslında en asil anne ve babaların çocuklarıydılar, kader onları bir süre için köle yap­mıştı. Onların her biri, bir milletin tem­silcisiydi. O milletler ki, İslam’ın yarınki yıldızları olmaya hazırlanıyorlardı; Allah Rasulü bunu görüyordu ve zaman zaman da ashabına hatırlatmaya çalışıyordu. En son da hendek kazımında ima etmişti bunu.

Ã

KABE’N¡N DAMINDA B¡LAL

Yıl 630, Ocak ayı... Hicretin sekizinci yılı Rama­zanı... Allah Rasulü, on bin kişilik muazzam bir orduyla Mekke’de... Sekiz yıl önce, müşriklerin verecekleri za­rardan kurtulmak için gizlice terk ettikleri Mekke, şimdi müslümanlara kucak açmış, tarihinin en mutlu anlarını yaşıyor. Bundan böyle Mekke, keremli şehir, kutsal şe­hirdir ve adı Medine’yle birlikte anılacaktır kıyamete dek: Haremeyn, yani iki harem... Bilal, Kâbe’nin da­mında en içten ve en gür sesiyle ezan okuyor. İslam’ın sesi, Mekke gökle­rini tutuyor dalga dalga. Bir zamanlar Bilal’in acı dolu iniltile­riyle üstlerinden çatlayacakmış gibi sarsılan Mekke gökleri, bu kez Bilal’in güzel sesiyle çiçek çiçek...

Ammar, Süheyb, Habbab, Bilal... artık bu şehirde kimsesiz ve garip değiller. Buranın gerçek sahipleri onlar. Selman-ı Farisi de, Mus’ab’dan boşalan kaleyi tamamlamış... Hep birlikte Mekke’ye bakıyorlar; gök­lerde gezinen Mekke’nin en zengin ve en yakışıklı genci Musab, gülümseyerek onlara bakıyor, hep aynı tazeliği ve aynı yakışıklılığıyla. Onlar ki, Türkistan’dan, Ye­men’den, Musul’dan, Habeşistan’dan, İran’dan geldiler, bir büyük davaya gönül verdiler; analarını, babalarını, en yakın dostlarını bu topraklara gömdüler ve kanla­rını damla damla bu topraklara akıttılar, buranın ger­çek sahipleri ve efendileri oldu­lar.

İslam’ın ilk şehitleri Sümeyye ve Yasir’in buraları sulayan kanları, Türkistan yaylalarınca çiçekler açtı, Yemen ağaçlarınca meyvalar verdi. Sümeyye ve Yasir’in  cesetlerini birer kutsal emanet olarak sakla­yan; Ammar’ın, Süheyb’in, Habbab’ın, Bilal’in vücutla­rını dağlayan, kanlarıyla ıslanan Batha vadisinin kum­ları, Bilal’in ezanını duyduğu andan itibaren kımıl kımıl tesbih etmede... Dudaklarda hamd, gözlerde yaş, kalplerde merhamet...

Allah Rasulü, Safa tepesinde, Erkam’ın evinde... Bilal, Süheyb, Habbab, Ammar, Selman... Rasul’ün en yakınındalar. Ya Mus’ab nerede? Süheyb ile Ammar, aralarında Mus’ab’ı konuşuyorlar. Ve Mus’ab, beyaz ve kanlı gömleğiyle Uhut da­ğından onlara bakıyor; işte yine her zamanki gibi bir aradalar ve bir de yeni dost­ları var: Selman... Bütün varını yoğunu Allah yolunda harcayan merhamet timsali Ebu Bekir nerede? Her zamanki gibi Allah Rasulü’nün yanıbaşında. Ya Ömer? Onları buradan alarak ve bütün Mekkelilere meydan okuyarak Kâbe’ye götürüp orada ilk namazı kılmalarını sağlayan Ömer? Evet, o da orada, Allah Rasulü’nün yanıbaşında. Ya Erkam? Evini onlara açan Erkam? İşte orada yıllardır göremediği evine bakıyor sevinç gözyaşları içinde. Ya Hamza? Allah Rasulü’nün öz am­cası ve müslümanların dayanağı Hamza? İşte orada, Uhud’da, Mus’ab’la kolkola Mekke’ye, Erkam’ın evine bakı­yor...

Selman, görmediği ve yaşamadığı Mekke günlerini o kadar iyi biliyor ki; yaşayıp görenler kadar kalbinde hissediyor ve gözleri dolu dolu oluyor. O da bu dava yolunda çok çileler çekti, aç kaldı,susuz kaldı, her şe­yini kaybetti, hürriyetini bile... Sonunda muradına erdi; Ammar gibi, Süheyb gibi Rasul’ün ailesine, Ehl-i Beyt’e dahil oldu.

Mekkeliler, akın akın Safa tepesine, Erkam’ın evine gele­rek, Allah Rasulü’ne biat ediyorlar. Bir za­manlar hınçla baktık­ları, yeryüzünden kaldırmak iste­dikleri bu ev, şimdi onlar için en büyük sığınak... Allah Rasulü, yıllar yılı canına kasdeden, İslam’ı boğmak için seferber olan Mekkeliler’i affediyor. Öyle ki, Hamza’nın, Mus’ab’ın canlarını kıyanlar bile Rasul’ün affına mazhar oluyorlar. Bu af, insanlık tarihinde eşi görülmemiş ve görülmeyecek olan bir af... Alemlere rahmet olarak gönderilmiş bir Peygamber’in affına kim ulaşabilir ki?

Akşam... Yıllar önce Batha vadi­sinde, Sümeyye’nin, Yasir’in, Ammar’ın, Bilal’in, Süheyb’in, Habbab’ın... yara  bere içindeki vücutları üzerine inen titrek ve gözü yaşlı akşam; bir kez daha iniyor Batha vadisine ve Mekke’ye. Kâbe’nin damın­dan arşa yükselen Bilal’in sesi, akşam karanlığını yırta­rak, bütün dünyayı namaza çağırıyor. Tekbir seslerine dönüşen bir kutsal gece iniyor Kâbe’ye ve Mekke’ye...  Bundan böyle Kâbe, gö­nülden gönüle geçip giden bir kutsal mekândır.

       Ã

Bir haber: Arapların bütün müşrik kabileleri, Huneyn’de toplanmışlar, Kâbe’yi müslümanlardan kurtarmak için Mekke’ye saldırı hazırlığına başlamışlar. Başı da Havazin kabilesi çeki­yormuş; Havazin, Arapla­rın en savaşçı kabilesi... Huneyn’de tamı tamına yirmi bin silahlı adam toplanmış.

Allah Rasulü, haber Mekke’ye ulaşır ulaşmaz ha­zırlıklara başladı. Fetih ordusu, henüz silahlarını bile çıkarmamıştı. Bun­lara yeni müslüman olanlardan iki bin silahlı adam daha katıldı. En modern silahlarla silahlanmış ve tepeden tırnağa zırhlara bürünmüş İslam ordusu, Allah Rasulü’nün komutasında Huneyn’e doğru yola çıktı. Herkes zaferden emindi. Arabistan, arabistan olalı böyle muazzam bir ordu görmemişti. Bu ordu­nun karşısında hiçbir kuvvet duramazdı; bu ordu, Bizans üze­rine yürüse, bütün meydan savaşlarını ka­zanarak İstanbul’a kadar gidebilirdi. Henüz müslüman olup da orduya katılanlar, bütün dünyayla savaşacakçasına böbürlenerek yürüyorlar, yere göğe sığmıyorlardı. Silah bol, yiyecek bol, binek hayvanı bol; böyle bir orduda kim yer almak istemez?

Huneyn yakınına varan İslam ordusu, geceyi bu­rada geçir­dikten sonra sabahın erken saatlerinde tekrar yürüyüşe geçti. Öncü birliğin başında Halit bin Velit vardı. Henüz düşmana rastlamamışlar; düşmanın ye­rini de belirleyememişlerdi. Halit, çok temkinliydi. He­nüz alacakaranlık olduğundan ortalık pek seçilemiyordu. Dar bir boğazdan geçerlerken, üzerle­rine yağmur gibi ok yağmaya başladı. Müşrik okçuları, tam bu noktada pusu kurmuşlardı. Ortalığın seçile­memesi öncü birliğini panikletti; sanki dört bir yandan üzerlerine ok yağıyordu, hedefin belir­lenmesi imkan­sızdı. Bozgun başladı. Halit’in askeri dehası, boz­gunu bir türlü önleyemiyordu. Bunda, öncü birlikte bulunan henüz yeni müslüman olmuşların rolü büyüktü. Onlar, ölümden korkarak tabana kuvvet kaçıyorlardı. Müş­rikler de arkalarına düşmüş kovalıyorlardı.

Bozgun kısa sürede bütün orduya yayıldı. Allah Rasulü, yıllar yılı şehitlik özlemiyle yanıp tutuşmuş bir avuç mücahitle, kaçanları durdurmaya çalışıyordu. Ammar, Süheyb, Bilal, Habbab, Selman... Rasul’ün yanından bir an olsun ayrılmıyorlar, kaçanları cihada çağırıyorlardı. Biliyorlardı ki, bu bir imtihandır, Allah’ın, böbürlenen ve sadece kendine güve­nenlere bir hatır­latmasıdır.

Kaçan askerlere tebessüm ederek bakan Ebu Süfyan:

"Bu bozgunun denize kadar önü alınmaz," dedi.

Henüz İslam’ı idrak edememiş bir diğer Mekkeli:

"İşte bugün sihir bozuldu!" diye haykırdı.

Bu sırada ortalık aydınlanmaya başlamıştı ki, Rasul’ün am­cası Abbas’ın gür sesi Huneyn vâdisini çınlattı:

"Ey Akabe’de biat eden Ensar, gelin! Ey Hudeybiye’de biat edip söz veren Muhacirler, dönün! İşte Muhammed buradadır!.. Siz nereye gidiyorsu­nuz?.."

Bu sözler, vâdinin dört bir yanından yankılanarak bir yıldı­rım gibi indi kalplere; ordu, halka halka Allah Rasulü’nün etra­fında kenetlendi ve ardından da müş­riklerin üzerine aslanlar gibi saldırdılar. Aslan, gerildi de öyle atladı ve tıpkı Uhud’da olduğu gibi, müslümanların önüsıra kaçan zafer, tekrar geri döndü.

Bundan böyle Arabistan’da küfrün son çırpınışı da bitmişti. İslam ordusu, şimdi nereye yürüyecekti? Ammar, Süheyb, Bilal ve Selman... kendi milletleri adına şimdi daha da heyecanlı bir bekleyişe girmiş­lerdi. Habbab, dönüp dönüp etrafına bakını­yordu: Hani neredeydi Temim kabilesi? Niçin hâla Rasul’ün huzuruna gelmemişlerdi?

    Ã

Zaferden sonra Allah Rasulü, ganimetleri taksim etmek üzere ordusunu topladı. Ganimetler âdeta bir denizdi: yirmi iki bin deve, kırk bin koyun, dört bin okka gümüş, altı bin esir...  Bugüne kadar böyle bir ganimet, ne görülmüş, ne duyulmuştu.

Allah Rasulü, ganimetlerin taksimine başladı. Mekkeli yeni müslümanlara biraz fazla pay ayrılınca, Medineliler’in içine şüphe kurdu düştü. Onları ilgilendi­ren aslında ganimet filan değildi; Allah Rasulü’nün Mekke’de, hemşehrileriyle kalma ihtimaliydi. Ganimet taksimindeki tutumundan bunu sezinle­mişlerdi. Arala­rında şu konuşmalar olmaya başladı:

"Peygamber, kendi kabilesine kavuştu, artık Medi­ne’ye dönmez. Bakın ganimet taksiminde onları nasıl da gözetiyor?"

Ensar’ın bu sözleri kulağına gelince Allah Rasulü, derhal onları topladı ve şöyle konuştu:

"Ey Ensar! Bir takım kimseleri kazanmak, onları müslü-manlığa ısındırmak için onlara verdiğim dünya­lıktan ötürü, bazılarınızın kırıldığını  ve söylendiğini duydum... Ey Ensar! Başkaları, deve ve koyun sürüle­rini alıp memleketlerine giderken, siz, Allah Rasulü’nü alıp memleketinize dönmeye razı değil misiniz? Haya­tım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer hicret ol­masaydı, ben, Ensar’dan bir fert olmayı tercih ederdim. Eğer bütün halk bir yola dökülse, Ensar da diğer bir yola dö­külse, ben, Ensar’ın gittiği yolu tutardım... Ya Rab! Sen, Ensar’a rahmet et! Onların çocuklarını, ço­cuklarının çocuklarını ba­ğışla!.."

Bu sözler, bütün Ensar’ı sevince boğdu, her birinin gözleri sevinç gözyaşlarıyla doldu; kalpleri sükun buldu...

Evet, İslam devletinin başşehri olma şerefi Medi­ne’nin... Allah Rasulü, Medine’ye dönecektir ve bütün muhacirler Me­dine’ye döneceklerdir; Medine, onların öz anneleridir. Ammar, Süheyb, Bilal, Habbab, Selman... Medinesiz olamazlar, Medine de onlarsız olamaz, çünkü Rasul oradadır ve ebediyyen de orada olacaktır; onların milletleri de hep Medine’ye baka­caklar­dır. O milletlerin ülkelerini aydınlatan şimşekler hep Medine’de çakmıştır.

Mekke, şehirler anasıdır; Medine, İslam’ın ebedi başşehri­dir... Mekke’de doğan güneş, dünyayı Medi­ne’den aydınlatmış­tır.

Ã

HABBAB VE AMMAR’IN SEV¡NC¡

Mekke’den Medine’ye dönüş... Kâbe’nin putlardan temiz­lendiğini; gerçek anlamda müslümanların kıblesi olduğunu gö­ren  Arap kabileleri, putperestliğin anlam­sızlığını kısa zamanda fark ettiler. Baştan beri müslümanlarla mücadelede başı çeken Kureyş uluları­nın müslüman olmaları, Mekke’nin de bir müslüman şehrine dönüşerek, her şeyiyle Medine’ye tabi ol­ması, müşrik Arapların içine şüphe düşürdü ve giderek İslâm’a sempatiyle bakmalarını sağladı. Bu sempati de onların, İslam’a yönelmeleriyle sonuçlanmaya başladı.

Arap kabileleri, Medine’ye heyetler göndermek­teydiler. Gelen heyetler, çoğunlukla kabilelerinin müslüman olduklarını ve kendilerine bir öğretici gön­derilmesini istiyorlardı. Bir kısmı da Allah Rasulü’ne bağlılıklarını bildiriyor ve müslüman olma arzularını dile getiriyordu.

Bu sıralarda  Medine’ye kalabalık bir heyet geldi. Bunlar Temim kabilesindendiler. Onların gelişini öğre­nen Habbab, sevinerek Peygamber Mescidi’ne gitti. Allah Rasulü’nü mescitte bulamayan Temimliler, bek­lemeden Rasul’ün evine gittiler ve şöyle bağırmaya başladılar:

"Ey Muhammed, biz Temimliler’iz, haydi çık dışa­rıya!.."

Temimliler’in bu kaba tavırları, Habbab’ı çok üzdü. Hele içlerinden birinin gidip Mescidin duvarının dibini kirletmesi, Habbab’ı isyan ettirdi. Halbuki o, ne hayal­lerle beklemişti ka­bilesinin müslüman olacağı günleri... Onların bu kadar kaba saba ve yontulmamış çöl bede­vileri olabileceklerini hiç aklından geçirmemişti. Habbab, tam patlamak üzereydi ki Allah Rasulü evin­den çıkıp Temimliler’in yanına geldi. Rasul’ün çok sakin olması, hatta Temimliler’le yakından ilgilenmesi ve onların ka­balıklarını görmemezlikten gelmesi, Habbab’ı şaşırttı. Bu arada Habbab’ın gözü, bir Temimlinin kir­letmiş olduğu mescidin du­varına takılmıştı. Bunu fark eden Rasul, gayet yumuşak bu­yurdu:

"Oraya bir miktar su dökün de temizlensin..."

Sahabilerden biri, koşarak gitti ve pisletilen yere bolca su döktü. Habbab, işin nereye varacağına iyiden iyiye  merak etmeye başlamıştı ki, Temimliler, müslüman olduklarını bildire­rek, kendilerine bir öğre­tici gönderilmesini istediler. O zaman Habbab, rahat bir nefes aldı. Demek Allah Rasulü, onların içle­rinden geçeni anlamış, kabalıklarını bunun için hoş görmüştü. Habbab, bedevileri eğitmenin ne denli zor olacağını işte şimdi farkediyordu. Fakat o, kendi kailesinin müslüman olduğu habe­rini almıştı;  yeter ki kalplere bir kez Allah inancı girsindi, gerisi çok önemli değildi.

 Bu arada Yemen’den de bir heyet geldi. Ammar, büyük bir sevinç ve heyecanla babası Yasir’in kavmini temsilen gelen­leri görmeye gitti. Bunlar, oldukça kibar ve nazik insanlardı. Yemen’den buraya gelene kadar terennüm ettikleri şarkıyı mı­rıldanıyorlardı:

"Yarın ahbaba kavuşacağız

 Muhammed’i ve ashabını göreceğiz..."

İşte bu şarkıyla çölleri aşıp gelmişlerdi. Ammar da şarkı te­rennümünü çok severdi; Peygamber Mescidi’nin yapımında, hendek kazımında hep şarkılar terennüm ederek, çalışan diğer müslümanları gayretlendirmişti.  Şimdi anlıyordu ki, onun bu özelliği babası tarafından gelmektedir.

Ve Allah Rasulü, Yemen heyeti için dedi:

"İnce kalbli, nazik ve zarif insanlar..."

Yemenliler, Rasul’ün huzuruna saygıyla varıp de­diler:

"Ey Allah’ın Rasulü! Biz, dinimizin ahkâmını öğ­renmek için geldik..."

Ammar, sevinçten ve mutluluktan uçuyordu. Yıllar önce­sine dalıp gitmişti. Müşriklerin işkencelerinden bunaldığı ve Rasul’ün yanında sızlandığı bir gün, Rasul, Yemen ve Türkis­tan’ın adlarını anmıştı ve işte bir asil evladını, İslam’ın ilk şehidlerinden biri olarak Mekke topraklarına veren Yemen, İslam’ın nuruyla aydınlan­mıştı. Ammar,Yemen semalarında gülümseyen babası Yasir’in ruhuna bakıyordu. Hemen o anda da İslam’ın ilk şehidi annesi Sümeyye’yi gördü Türkistan se­mala­rında... Babasının kavmi, kibarlık ve nezakette Peygam­ber’in övgüsüne mazhar olmuştu; ya annesinin kavmi Türkler? Bir gün onlar da Medine’ye gelecekler miydi? Ammar, geçmiş­ten geleceğe daldı gitti. Şimdi sıra kimlerdeydi? Musul, İran, Türkistan...

Ammar, büyük müjdenin ilk safhasının gerçekleş­mesini yani babasının kavmi Yemenliler’in müslüman olmasını görme­nin büyük mutluluğunu yaşıyor. Süheyb, Dicle ve Fırat’ın, İslam orduları karşısında tek güç olarak duran İran’a karşı sefere çıkan İslam ordu­sunun atlarına su vereceği günleri, ha gördü, ha göre­cek... Selman, İran’daki ezan seslerini ha duydu, ha duya­cak...

Ã

 

¡SLAM ORDUSUNUN B¡ZANS’A YÜRÜYÜŞÜ

Arabistan’da kavurucu sıcaklar vardı. Her tarafta kıtlık hü­küm sürüyordu; hurmalar kurumuş, hayvanlar ölüyordu. İşte bu zorluk günlerinde, Medine’ye bir haber ulaştı: Bizans, müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlıyormuş... Bizans, karşısında tek güç olarak duran İran’ı, yakın bir geçmişte mağ­lup ederek ken­dine tabi bir devlet haline getirmişti. Bundan önceki bir savaşta, mecusi olan İranlılar, hıristiyan Bizans’ı mağ­lup etmişlerdi. Hatta o zaman müslümanlar, Bizans tarafını tutmuşlar, Bizans mağlup olunca da üzülmüş­lerdi. Henüz, Mekke’deki sıkıntılı yıllardı; müşrikler İran’ın kazanmasına sevi­nerek şöyle demişlerdi:

"Görüyorsunuz işte Hıristiyanlık kaybetti. Eninde sonunda siz de kaybedeceksiniz; yol yakınken bu da­vadan vazgeçin..."

Bunun üzerine, Kur’an, yakın bir gelecekte Bizans­’ın galip geleceğini haber vererek müslümanları teselli etmişti:

"Rumlar, en yakın bir yerde yenildiler; onlar bu yenilgilerinden sonra üç ila dokuz yıl arasında galip geleceklerdir. İş eninde so­nunda Allah’a aittir. İşte o gün inananlar, istediğine yardım eden Allah’ın yardı­mına sevineceklerdir. O, güçlüdür, merhametlidir."                              (Rum, 2-5)

Şİmdi ise, İranı yenen Bizans, kendisi için tehlike haline gelmekte olduğunu hesaplayarak, müslümanlar üzerine gelmeyi ve dünyada tek güç olmayı düşünü­yordu; bu düşüncesini de tatbik sahasına koymak­taydı. Arabistan’da bir devlet olması, Bizans için sıkıntı yaratırdı; Arapların kabileler halinde bulun­ması ise Bi­zans’ın işine gelirdi. Arabistan’daki kıtlığı da hesap eden Bizans, kolay bir zafer hayalindeydi.

Bir zamanlar, Bizans’ın galibiyetinde teselli arayan müslümanlar, şimdi o Bizans’la boy ölçüşebilecek bir güce erişmişlerdi. Allah Rasulü, müslümanları sefere çağırdı; evet Bizans üzerine sefer vardı. Ve işte hen­dekteki taştan çıkan kıvıl­cımların açtığı yoldan Bizans sarayları görünüyordu.

Süheyb-i Rumi, Rum diyarına sefer yapılacağını duydu­ğunda seviçle can dostları Ammar’a, Habbab’a, Bilal’e, Selman’a koştu. Selman, İran seferini hayal ederken, Ammar, Bizans’ın hemen ötesinde Türkistan’ı görüyordu.

Müslümanlar, ilk kez Arap olmayan ve üstelik de dünyanın en büyük devleti Bizans’a karşı savaşacak­lardı. Kıtlığa, kavu­rucu sıcaklara rağmen otuz bin kişilik bir ordu hazırlandı. Ebu Bekir, bu ordu için bütün var­lığını verirken, Osman, koca bir alay düzdü. Müslüman kadınlar, zinet eşyalarını seve seve or­duya bağışladılar.

Otuz bin kişilik ordu, Bizans’a yürüdü. Süheyb di­yar-ı Rum’a, Selman İran’a, Ammar Türkistan’a yürüyorlardı. Allah Rasulü’nün ordusunda; Fırat ve Dicle, bu ordunun atlarını ve develerine su vermek üzere akıyordu Şam’a doğru.

İslam ordusunun ilerlediğini duyan Bizans, gerilere doğru çekilerek kendini savunma hazırlıklarına başladı. Allah Rasulü,  Tebük’e kadar ilerlediği halde, karşı­sında hiçbir kuvvet bula­madı. Burada karargâh ku­ruldu. Şam, hemen bir adım öte­deydi; Süheyb, elini uzatsa Musul’a dokunacaktı. Bazıları, bu­raya kadar gelmişken, Suriye’ye girmeyi teklif ettiler. Allah Rasulü, bu sırada Şam’da veba olduğunu öğrenmişti; buyurdu:

"Veba olan yere girmeyiniz; bulunduğunuz yerde veba çı­karsa, oradan ayrılmayınız..."

Böylece Allah Rasulü, insanlığa ilk kez karantina dersi ve­rirken, Süheyb, iyice yaklaştığı memleketinde ezan seslerini duyamadan geri dönmenin burukluğunu hissetti. Ammar, Tür­kistan yaylalarının rüzgârını ciğer­lerine çekememenin hüznünü duydu. Selman, yıllardır konuşamadığı anadili Farsçayı bu kez de konuşama­manın eksikliğini yaşadı.

Tebük’te yirmi gün kalan İslam ordusu, çevredeki bazı emirliklerle anlaşmalar yaparak Medine’ye döndü. Artık bütün müslümanlar biliyorlar ve görüyorlardı ki; Medine’den dünyaya bir kutsal yürüyüş başlamıştır ve insanlık müslümanları bekle­mektedir.

Ã

 

Allah Rasulü, ordusuyla Medine’ye döndüklerinde, Habeş kıralı Necaşi’nin ölüm haberini aldılar. Necaşi, en zor zamanla­rında ülkesine gelen müslümanları ko­rumuş ve hatta İslam’a olan sempatisini, zaman zaman açıklamaktan çekinmemişti. Onun, müslüman olduğu ama kavminin ve hıristiyan dünyası­nın tepkisinden çekindiği için imanını açığa  vuramadığı söyle­niyordu. Allah Rasulü, Necaşi’den sitayişle bahsederdi ama müslüman olduğunu söylemezdi. Bu nedenle müslümanlar da onun imanı konusunda kesin bir şey söylemezlerdi. Fakat Bi­lal’in içindeki bir ses, Necaşi’nin müslüman olduğunu ve ya­kında bütün Habeşliler’in kurtuluşa ereceklerini söylüyordu. 

Allah Rasulü, öğle namazından sonra müslümanları, ce­naze namazı kılmaya davet etti. Or­tada  cenaze yoktu; herkes merakla birbirine bakı­yordu. Derken Rasul, Habeş kıralı Necaşi’nin cenaze namazını kılmak üzere tekbir aldı.

Bilal’in içi içine sığmıyordu, demek ki ülkesinin kı­ralı ger­çekten müslüman olmuştu yoksa Rasul, gıya­bında onun cenaze namazını kıldırır mıydı? Ammar ve Habbab, Bilal’i kutladılar. Bilal, Yemenliler’in ve Temimliler’in müslüman oluşlarına ne kadar sevin­mişse, Ammar ile Habbab da, Necaşi’nin müslüman olarak ölmesine o kadar sevinmişlerdi. Süheyb ile Selman, kendi milletlerinin de müslüman olacakları günün bir adım daha yaklaştığını hissetmenin sevinç ve heyecanıyla Bilal’e candan sarıldılar.

     Ã

EN BÜYÜK MATEM VE SONRASI

Hac mevsimi geldiğinde Allah Rasulü, Ebu Bekir’i hac emiri tayin etti, bundan böyle hiçbir putperestin Kâbe’ye gele­meyeceğini, şirke asla müsemaha olun­mayacağını herkese ilan etmesini buyurdu. Ebu Bekir, hemen Mekke’ye giderek göre­vine başladı. Öteden beri putperest araplar da dahil olmak üzere, hac za­manı, bütün Araplar Kâbe’yi tavaf ederlerdi. Bu mev­sim, aynı zamanda panayır mevsimiydi; Mekke’de büyük panayırlar kurulur, herkes yılık ihtiyacını bura­lardan karşılardı. Bu panayırlarda şiir yarışmaları da düzenlenir; başarılı şiirlerin şairleri ödüllendirilirdi. Böylece panayırların kültürel yanı da olurdu. Ebu Be­kir, hac emiri olarak, hac mevsimince Mekke’de düze­nin sağlanmasından, insanların huzur içinde haccetme­lerinden, alışverişte bulunmalarından da sorumluydu. Her şey yine eskisi gibi devam edecekti, sade putpe­restlik yasaklanmıştı; tabii ki putperestlikten kalma bütün kötü âdetlere de müsaade edilmeyecekti.

Bu yasaklar, sadece Mekke ile sınırlı değildi; bun­dan böyle Arabistan’ın tamamında putperestlik yasak­lanmıştı ve şirk, en büyük günah sayılmıştı. Kitap ehli olan hıristiyan ve yahudiler, İslam devletine cizye ver­mek şartıyla,  Arabistan topraklarında oturabilirlerdi ve bunların güvenliğinden de müslümanlar so­rumluydu­lar.

Ebu Bekir’in dirayetli yönetimi sayesinde bu yılın hac mev­simi, her zamankinden çok daha düzenli geçti. İnsanlar, İslam’ın vaadettiği huzur ve güveni bizzat gör­düler ve yaşadılar.

         Ã

Ertesi yıl, Allah Rasulü, haccetmek üzere, Medi­ne’den Mekke’ye hareket etti. Takvimler 632 yılının Şubat ayını göste­riyordu. Tabiat yeni yeni canlanmaya hazırlanıyor, bahar gü­neşi yeni yeni kendini gösteri­yordu. Allah Rasulü’nün gelişiyle, Mekke, tarihinin en kalabalık ve en mutlu günlerini yaşamaya başlamıştı.

Allah Rasulü, mahşeri bir kalabalıkla Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Arafat tepesine çıktı. Burada Kasva adı verilen devesinin üzerinden yüz on dört bin kişiye hi­tap etti. Aslında bu hitap, kıyamete kadar gelecek müslümanlaraydı; hatta bütün insanlı­ğaydı. Zira Allah Rasulü, "ey insanlar!.." diye başlamıştı konuş­masına. Cahiliyye devrinin bütün hurafelerini, insanlığa zararlı âdetlerini ayakları altına alıp çiğnediğini, bütün dün­yaya ilan etti. Hutbesinin bitiminde de, kendisini din­leyenlere sordu:

"Tebliğ ettim mi?"

Kalabalık hep bir ağızdan tasdik etti:

"Evet ya Rasul’ellah, tebliğ ettin!.."

İki kez daha aynı şekilde sordular; Arafat dağını dolduran­lar da can ü gönülden aynı şekilde cevap verdiler. Bunun üze­rine Rasul:

"Şahit ol ya Rab!.." dedi.

Sonra da devesini sürdü gitti.

Ebu Bekir, Ömer, Ali, Osman ve daha birçok önde gelen müslümanlar, Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal, Selman bir an olsun Allah Rasulü’nün yanından ayrılmıyorlardı. Öyle ki, Allah Rasulü’nün yanında bile onu özlemekteydiler ve bugüne kadar hiç böyle bir şey olmamıştı.

Allah Rasulü, Arafattaki çadırına vardığında, o sı­rada inen âyeti okudu:

"İşte bugün dininizi ikmal ettim; üzerinizde olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i seçtim..."                                            

                                                                                             (Maide, 3)

Bu âyeti duyan Ebu Bekir ağlamaya başladı. Orada bulu­nan diğer müslümanların içine de bir hü­zün çökmüştü: Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal, Selman... gözyaşlarını tutamadılar ve Rasul’ün yüzüne bakarak, ona olan hasretlerini gidermeye ça­lıştılar ama boşuna. Artık hepsi anlamıştı ki Allah, Rasul’ünü ya­nına çağırmaktadır. Bu hac, Veda Haccı’dır; bu hutbe, Veda Hutbesi’dir...

Süheyb, Allah Rasulü’yle birlikte Fırat ve Dicle’ye ulaşa­mamanın, Ammar, Türkistan yaylalarının hava­sını teneffüs edememenin, Selman, İran semalarında ezan sesi duyamama­nın sancısını yüreklerinde hisset­tiler. İlmel yakin biliyorlar ve aynel yakin görüyorlardı ki, Rasul yürüyordu, Rabbine ve ebe­diyete yürüyordu...

Ve Yüce Allah, dinini tamamladığını açıkça du­yurmuş; Rasulü de tebliğini bitirdiğini açıkça ilan et­mişti. Her şey, ne de çabuk olup bitmişti; müslümanlar Peygamberlerinin yüzüne doyasıya bakamamışlardı bile.

  Ã

Allah Rasulü, Mekke’den döndü. Havalar iyice ısınmaya başlamıştı ve aylardan mayıstı. Tabiat, Allah­‘ın kudretini tekrar tekrar göstermek istercesine yeniden uyanmıştı. Her tarafın neşeye büründüğü bu mev­simde, bir hüzünlü  haber düştü kalplere: Allah Rasulü hasta...

Allah Rasulü’nün hastalığı, yıldırım hızıyla müslümalar ara­sında yayıldı. Önde gelen ashabın dı­şındakiler de, hastalık ha­berini alınca ve son inen âyeti duyunca, Rasulü’n görevinin bitmek üzere olduğunu sezdiler. Bu üzücü habere, sağda solda türeyen yalancı peygamberler hadisesi de eklenince, müslümanlar sıkıntıya girdiler. Allah Rasulü’nün parlak zaferi, dar görüşlü bazı Arapları heyecanlandırmıştı. Peygamber­lik iddiasıyla ortaya çıkarlarsa, aynı başarıyı elde ede­bilecekleri vehmine kapılmışlardı. Bu tür peygamberlik iddialarının özel­likle Yemen’de ortaya çıkması Ammar’ı üzüntüye boğdu. Ye­menliler, Hicaz’dan çıkan bir Peygamber’i, asabiyet duyguları­nın öne çıkması nedeniyle pek benimseyemiyorlardı. Halbuki en nazik ve en ki­bar heyet onlardan gelmişti. Aslında bu, onla­rın henüz İslam’ı hazmedememiş olmalarından da ileri geli­yordu. Ammar, bu noktadan sonra geriye dönüş olamayaca­ğına, İslamiyet’in pek yakında Bizans’ı, hemen ardın­dan da Türkistan’ı aydınlatacağına bütün kalbiyle ina­nıyordu ama yine de içinde beliren endişeyi yenemiyordu.

İşte tam bu sırada, Allah Rasulü, hasta yatağından kalka­rak, Bizans’a karşı büyük bir ordu hazırlıklarına başladı. Hasta­lığına rağmen bu orduyu sefere hazır hale getirdi ve komutanlı­ğına da Üsame’yi atadı. Üsame, Rasul’ün azatlı kölesi Zeyd’in oğluydu ve henüz yirmi yaşındaydı. Allah Rasulü, böylece in­sanlığa son bir mesaj daha veriyordu; insanlar, kabiliyetlerine göre değerlendirilmelidirler ve herkes yapabileceği görevin ba­şına getirilmelidir...

Üsame ordusu, Bizans’a yürümeye hazırdı ve Allah Rasulü’nün emrini bekliyordu. Bu ordu, sağda solda türeyen yalancı peygamberlere de büyük bir gözdağıydı. Ve zamanlar­dan 632 yılının 8 Haziran Pazartesi... Hava berrak ve sıcak... Müslümanların yüre­ğine haberlerin en acısı düşüyor: Allah Rasulü, ebedi­yete, öte dünyaya yürüdü!..

Müslümanlar şokta... Müslümanların en metanet­lilerinden olan Ömer, kılıcını alıp Peygamber Mescidi’ne koşuyor ve hay­kırıyor:

"Kim Muhammed öldü, derse kellesini vururum!.."

Ammar, Habbab, Süheyb, Bilal, Selman... birbir­lerine sım­sıkı kenetlenmişler, Mescitte Allah Rasulü’nü bekliyorlar; o, ölemez, İran ve Turan’a yürümeden ölemez o... işte ordusu hazır bekliyor Bizans’a ve öte­sine yürümek üzere... Onlar, bu ordunun İran’a ve Turan’a, daha da ötelere bakan erleri...

Bu sırada Ebu Bekir, Allah Rasulü’nün bulunduğu odadan çıkıp Mescide yürüyor. Bütün gözler onda; o ki Rasul’ün en yakınıdır, o ki Allah onu Kur’an’da Rasulü’yle birlikte anmıştır... Ebu Bekir, doğruca Peygamber Mescidi’ndeki Peygamber min­berine çıkıyor; nefesler tutulmuş, herkes ona bakıyor. Ebu Be­kir, Uhud savaşında inen âyeti okuyor:

"Muhammed, sadece bir peygamberdir. Ondan önce de pey­gamberler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür veya öldürülürse, ge­risin geriye mi döneceksiniz? Geri dönen kimse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şük­redenlerin mükafatını verecektir. Hiç kimse Allah’ın izni olmadan ölmez..."                                                        (Al-i İmran, 144)

Bu âyetleri duyan müslümanlar, ilk şoku atlattılar. Ebu Be­kir devam etti:

"Kim, Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki o ölmüştür; kim, Allah’a tapıyorsa, bilsin ki o bakidir!.."

Şok bitiyor ve matem başlıyor. Ama devlet başsız olamaz; yoksa herşey biter ve bir daha toparlanmak mümkün olmaz. Müslümanlar, ittifakla Ebu Bekir’i halife seçiyorlar. İşte Allah’ın, Mirac gecesi Rasul’üne verdiği devlet dimdik ayakta; İslam or­dusu, Medine dışındaki kakargâhında, Halife Ebu Bekir’in vere­ceği emri bekliyor.

Göklerdekiler ve yerdekiler yasta... Medine’ye ak­şam ini­yor. Peygamber Mescidi’nde yine her zamanki gibi akşam ezanı okunuyor. Fakat bu ses, Bilal’in sesi değil; Bilal nerede? Gökler ve yer, Bilal’in ezanıyla ha­rekete geçmeye alışmış... Bilal, mes­cidin bir köşesinde ağlıyor; yüreğindeki büyük acı ve hasreti durduramıyor. Can dostları Ammar, Süheyb, Habbab ve Selman yanındalar. Halife Ebu Bekir’in ısrarı bo­şuna; Allah Rasulü’nün bülbülü bundan sonra nasıl şakıyabilir ki?..

Ã

AMMAR YEMEN’DE

Halife Ebu Bekir, Başkomutan Üsame’ye Yemen’e hareket emri veriyor. Üsame önce tereddüt eder gibi oluyor, çünkü bu orduyu Allah Rasulü, Bizans’a karşı hazırlamıştı. Ama Ebu Be­kir, şimdi Peygamber’in hali­fesidir; Peygamber adına karar verecek olan da odur. Bazıları da Halife Ebu Bekir’e gelerek, ordunun başına daha tecrübeli birini  getirmesini, Üsame’nin henüz pek genç olduğunu söylüyorlar. Halife kesin kararlı: Allah Rasulü’nün atadığı bir komutanı değiştirmek kimin haddine? Sadece Başkomutan Üsame’den, Ömer için izin istiyor,  çünkü devlet işlerinde onunla birlikte ça­lışmak arzusundadır.

Selman, Bilal, Süheyb ve Habbab, Medine’de yaslı... Üsame, Allah Rasulü’nün  en yakınında bulu­nan bu zatlara izin verdi. Fakat Ammar, savaşa git­mekte ısrar etti ve orduda kaldı. Hele ordunun Ye­men’e gidecek olması, Ammar’ı daha da he­yecanlan­dırmıştı ve mutlaka babası Yasir’in memleketine gitme­lidir ve orada İslam’ın bayrağını bir daha inmemek üzere dal­galandırmalıdır.

Yemen’de bir yalancı peygamber türemiş ve hu­zuru ta­mamıyla bozmuştur. Adı Müseylime olan bu sahtekâr, Allah Rasulü’ne şöyle bir mektup yazma  cüretini gösterebilmişti:

"Allah’ın elçisi Müseylime’den Allah’ın Rasulü Mu­ham­med’e selam...

 Ben senin ortağınım, mülk aramızda taksim olunmalıdır. Arzın yarısı bizim, yarısı sizin olsun. Fakat Kureyşliler adalete riayet etmezler ki..."

Bunun üzerine Rasulüllah ona şu karşılığı vermişti:

"Allah’ın Rasulü Muhammed’den yalancı Müseylime’ye...

 Doğru yolda gidenlere selam. Yeryüzü Allah’ındır; onu, dilediği kullarına ihsan eder. Hayırlı akıbet müttakilerindir..."

Müseylime, içkiyi, zinayı ve insan nefsine hoş ge­len diğer bazı yasakları helal edince, epeyce taraftar toplamıştı. Yemen­deki müslümanlar büyük bir sıkıntı içinde, Medine’nin yardımını beklemekteydiler. Ammar görüyordu, babası Yasir’in aziz ruhu, Yemen gökle­rinde dolaşarak oğlunu çağırmaktadır. Yemen ve ha­valisi, neredeyse tamamiyle Müseylime taraftarlarının eline geçmiştir.

Üsame ordusu, Halife’nin emriyle Yemen’e hareket ediyor. Ordunun en önemli birlik komutanlarından biri Halit... Ammar, onun birliğindedir ve Halit, bir za­manlar aralarında geçen hadi­seyi hiç unutmamıştır ve Ammar’ı her görüşünde, Allah Rasulü’nün: "Ammar’a lânet edene Allah lânet eder... Ammar, benim gözbe­beğimdir..." sözünü hatırlar ve ona çok büyük ilti­fat­larda bulunurdu. Şimdi yine Ammar, kendi ordusun­dadır ve birlikte savaşa gitmektedirler; hem de İslam’ın ilk şehitlerinden  olan Ammar’ın babasının memleke­tine...  Ve Halit verdiği bü­tün kararlardan önce Ammar’ın gözlerine bakmaktadır; o ki, Rasul’ün gözbe­beğidir.

İslam ordusu, Yemen’de bir süre ilerledikten sonra Müseylime’nin ordusuyla karşılaşıyor. Müseylime ta­raftarları, İslam ordusunu görür görmez bütün güçle­riyle saldırıyorlar. En şiddetli saldırı da Halit’in komuta ettiği kanada oluyor. Düşma­nın saldırısı o kadar şid­detli ki, Halit’in askerleri zor durumda kalıyorlar ve gerilemeye başlıyorlar. Bu kanadın çökmesi de­mek, İslam ordusunun hezimeti demek olabilir ve Yemen’de küfür tekrar hâkim olabilir. İşte Ammar, bu düşünce­lerle, ok gibi fırlıyor; yaşı yetmişe dayanmasına rağ­men, tek başına düşman saflarının arasına dalıyor. Burası onun baba yurdudur; burada küfür üstün ge­lirse sonra nasıl bakar Ammar, yarın öte dünyada ba­bası Yasir’in yüzüne? Ammar, şehit babasının ruhunu bütün benliğinde hissederek saldırıyor düşmana ve tek başına bir or­duya dönüşüyor sanki... Mücahitler, hay­retle Ammar’a bak­maktalar. O an Ammar’ın kulağına bir kılıç darbesi geliyor ve kulağı sallanmaya başlıyor. Fakat Ammar’da en küçük bir yıl­gınlık yok; kendi kılı­cıyla, sallanan kulağını kesip atıyor ve he­yecanından hiçbir şey yitirmeksizin tekrar düşman üzerine atılı­yor. Düşmanın hücümu daha da şiddetleniyor ve İslam ordusu geriliyor... ama Ammar tek başına ilerliyor, üstü başı kan içinde. Bir fırsatını bulup düşman safları arasındaki bir kayanın üzerine çıkıyor ve haykırıyor:

"Ey müslümanlar! Bizler, Allah Rasulü hayattay­ken böyle savaşmıyorduk... Şimdi size ne oluyor böyle? Şehitlikten yani cennettten mi kaçıyorsunuz? Bana... bana gelin! Ben Yemenli Yasir’in oğlu Ammar’ım!.. Annem ve babam bu davanını ilk şehit­leri. Onlar beni çağırıyorlar, ben onlara gidiyorum... Onlar, cennetin kapısında beni bekliyorlar..."

Ammar, tekrar saldırıyor düşman saflarına. Müca­hitler ona bakıyorlar: Bir kulağı kesilmiş, üstü başı kan içinde tek başına bir ordu kesilmiş sanki... Bu yiğitlik karşısında herkes çoştu ve cesaretini topladı. Bu arada, Ammar’ı kanlar içinde gören Halit, Rasul’ün "Ammar’ı azgın bir topluluk öldürecektir!" sözünü ha­tırladı ve yü­reği sancıdı; sesinin çıktığı kadar haykırdı:

"Ey Allah Rasulü’nün gözbebeği, dayan geliyo­rum!.."

Komutanları Halit’in de sesini duyan İslan ordusu, düşman üzerine kükremiş aslanlar gibi atıldı ve düş­man safları dağıldı. Bu yenilgi ve panik diğer kanatlara da yayılınca, Müseylime ordusu tamamıyle bozuldu. Müseylime’nin de öldürülmesi üze­rine, tehlike tamamıyle ortadan kalkmış oldu. Çünkü düşman­dan kaçabilenler kaçtı ama büyük çoğunluk esir edildi.

Bu savaşı kazanan Ammar’dır, herkes bunu gör­müştür. Büyük komutan Halit, Ammar’a saygıyla bakmaktadır. O ki, Ammar’ın kalbini kazanmak, gön­lünü hoş etmek için yıllardır ona iltifat etmektedir. Bu kez, ona karşı iltifatın bile bir anlam taşımayacağının farkındadır çünkü Ammar’ın tek başına bir ordu oldu­ğunu görmüştür. O öyle bir ordudur ki, komutanı da kendisidir, askeri de... Halit ise, sadece bir komutandır. Ve Halit, bugün Ammar’ı Yemenli isyancıların elinde şehit olmak­tan kurtarmanın mutluluğunu yaşamakta­dır.

   Ã

Ammar’ın şecaati ve İslam ordusunun zaferi Medi­ne’ye ulaştığında; Habbab, Süheyb, Selman ve Bilal gözyaşlarını tu­tamadılar. Can dostlarının özyurdu Ye­men’i, âsilerin elinden kurtarması, onların matemini birazcık hafifletti ve bu yorulmaz savaşçı için yürekten dualar ettiler. Ve düşündüler: Ammar, ata yurdunu âsilerin elinden kurtarmıştır, o halde İran’ı, Irak’ı, Ha­beşistan’ı kurtarmak da onlara düşmez miydi? Bir an, Ammar’la birlikte cihada gitmemiş olmanın eksikliğini hissettiler. Bunu en derinden hisseden de Bilal oldu.

Bütün gece ibadet edip düşünen Bilal, sabahleyin Halife Ebu Bekir’in huzuruna çıktı ve şöyle dedi:

"Ey Allah Rasulü’nün halifesi ve müminlerin emiri! Eğer beni kendi nefsin için satın aldınsa, yanında tut, istediğini yap­tır. Eğer Allah için aldınsa, beni bırak; işim Allah ile olsun..."

Ebu Bekir’in gözlerinin önünden Bilal’in işkenceler içinde kıvrandığı ve her nefeste ‘Allah bir’ diye inlediği günler geçti. İslam’ın bu büyük çilekeşine, merhamet dolu gözlerle baktı, baktı ve şöyle dedi:

"Ben seni Ümeyye’den Allah için satın aldım... sen hürsün Bilal!.. İstediğin gibi hareket et."

Bilal, bir süre Halife’nin yüzüne baktı, bu yüzde görünen Allah Rasulü’ydü sanki. Yüreğinde bir hasret debreşti ve dedi:

"Allah Rasulü’nden duydum... şöyle demişti: Kulun en fa­ziletli işi Allah yolunda cihaddır."

Halife, bir kez daha baktı Habeşli Bilal’e ve Bilal devam etti:

"Ey Rasul’ün halifesi! Bana müsade et; ben Şam’a gitmek istiyorum. Orada kâfirlerle cihad edeceğim."

İnsanların en merhametlisi Halife Ebu Bekir’in yü­zünü bir hüzün yaladı, merhamet dolu bakışlarını Bilal’e çevirdi:

"Sen, yanımızda çok azizsin Bilal. Bizden ayrılmanı istemiyoruz. Fakat senin istediğin bir şeyi de reddet­mek isteme­yiz. Madem ki savaşa gideceksin, Allah seni korusun ve yardım­cın olsun... Buyur, dilediğin yere git..."

Halife’nin iznini alan Bilal, cepheye gitmek üzere hemen hazırlıklara başladı. Şimdi tıpkı Ammar gibi o da Allah yolunda savaşacaktı. Durduğu yerde duramıyor, kuş gibi uçuyordu. Cepheye gidecek, şe­hitlik şerbetini bir an önce içerek, Allah Rasulü’nün huzuruna uçacaktı; yoksa bu hasret dayanılmazdı!.. 

Yemen’den zaferle dönen ve İslam dünyasında huzur ve sükunu sağlayan ordu, şimdi Şam’daydı. Ammar, seferden sefere koşuyordu; böylece bir ba­kıma da Allah Rasulü’ne olan derin hasretini dindiri­yordu. Bir an önce şehit olmayı da istemiyor değildi hani, çünkü o zaman Rasul’e hemen kavuşa­caktı. Ve Bilal de gidip katılmıştı orduya; artık can dostu Ammar’la birliktelerdi.

Süheyb, Habbab ve Selman, Medine’deydiler. Özellikle Şam cephesinden gelen haberleri her gün biraz daha artan bir merak ve heyecanla bekliyorlardı. Beklemedikleri ve duymak istemedikleri tek haber ise Bilal ile Ammar’ın şehitlik haberiydi. Çünkü onlar ya­şadıkça ve savaş meydanlarını doldurdukça, büyük bir haz duyuyorlardı; sanki savaşan kendileriydi, bütün benlikleriyle yaşıyorlardı tüm savaşları.

Bir gün Süheyb için haberlerin en güzeli geldi: Irak ve Su­riye fethedilmişti. Süheyb, bir gözü Fırat, bir gözü Dicle, şükür secdesine kapandı: Ammar ile Bilal’in atla­rını gördü, Fırat ve Dicle’den su içiyorlardı; Musul göklerini dolduran ezan seslerini duydu. Süheyb’in secdesi uzadıkça uzuyordu: Ammar’ı gördü, atını Bi­zans’tan öteye koşturuyordu, annesi Sümeyye’nin ko­pup geldiği Türkistan yaylalarına ha vardı, ha vara­cak... Allah Rasulü’nün müjdelediği Yemen’den Tür­kistan’a uzanan İslam yolunun sonuna ulaşmadan cihaddan vaz geçmezdi Ammar, Süheyb bunu çok iyi biliyordu. Ve işte cihada Yemen’den baş­lamıştı Ammar... İslam yolunu aça aça gidiyordu. Şükür sec­desinden kalkan Süheyb, ayağa kalktı ve yürüdü; ke­sin kararını vermişti, Halife Ebu Bekir’den izin alacak, silahlarını kuşanacak ve gidecekti Rum diyarına... Çünkü diyar-ı rumu fethedecek orduda Süheyb-i Ru­mi’nin olmaması düşünülemezdi. Rumî lakabını ona Allah Rasulü vermişti; böylece de onun, Rum diya­rının gerçek ve ebedi sahiplerinden olduğunu ima etmişti.

Yolda Selman’a rastladı Süheyb. Onu hiç bu ka­dar heye­canlı görmemişti; iki dost bir süre bakıştılar ve Selman girdi söze:

"Kardeşim Ammar ile Bilal, İran kapılarında... Ordu, İran’a ha girdi, ha girecek. Bu durumda ben burada nasıl oyalanırım? Hemen Halife’nin huzuruna çıkıp cihada gitmek üzere izin iste­yeceğim..."

Süheyb’in de aynı kararı verdiğini öğrenen Selman, cep­heye birlikte gidecekleri için çok sevindi. Ve Habbab, o da bu can dostlarına katıldı. En kısa ve en uygun zamanda Halife’den izin isteyeceklerdi. Bilal’e izin çıktığına göre elbette onlara da çıkardı. Üç can dost, ertesi gün Mescitte buluşup Halife’ye du­rumlarını arzetme kararıyla ayrıldılar.

Selman, Habbab ve Süheyb, Halife’nin huzuruna çıkacak­ları zamanı âdeta iple çekiyorlardı ki, bir acı haberle sarsıldılar: Halife Ebu Bekir vefat etti!.. Ebu Bekir, Allah Rasulü’nden ayrı yaşamanın yüreğinde alevlendirdiği hasret ateşini, iki yıl bo­yunca fetihlerle hafifletmeye çalışmıştı ama işte sonunda daha fazla dayanamamış; mağara arkadaşına yürüyüp gitmişti. Acı haber, Medine’den bütün İslam dünyasına dalga dalga yayıldı.

Ã

HAL¡FE’YE K¡M VEKALET EDEB¡L¡R?

Halife Ebu Bekir’in en yakın yardımcısı Ömer’di; hatta Ha­life Ebu Bekir, Üsame ordusunda bulunan Ömer için Başko­mutan Üsame’den izin almış ve onu hep yanında tutmuş, ala­cağı bütün kararlara onun fikrine müracat etmişti. Bütün müslümanlar, Halife’nin bu tutumunu biliyorlardı. Onun içindir ki Ebu Bekir’in ölümünden sonra Hilafet makamına ittifakla Ömer seçildi. Ve Halife Ömer, Ebu Bekir’in kaldığı noktadan işe başladı, aynen onun gibi orduya çok önem verdi, böylece fe­tihler kesintisiz sürdü ve İslam, dünyaya yayılmaya devam etti.

Ömer, Hilafet makamına geçer geçmez, Habbab, onu teb­rik etmekte çabuk davrandı; can dostları Süheyb ile Selman’a uğramadan Halife’ye gitti. Teb­rikten sonra da ilk işi cihad için izin istemek oldu. He­nüz makamına oturan Ömer’in ona izin vereceğini düşünmüştü; Habbab, bir an önce Ammar ile Bilal’e gidecek, sonra da şehitlik şerbetini içip Rasul’e kavuşa­caktı. Halife Ömer:

"Acele etme, biraz daha Medine’de, yanımda kal," dedi.

Habbab, kararını çoktan verdiğini, cepheye git­mekte sabır­sızlandığını söyledi. Halife ise yarın kararını verebileceğini be­lirtti. Habbab, üzgün bir şekilde Halife’nin huzurundan ayrıldı ve doğruca Mescide gitti. Süheyb ile Selman oradalardı; onlar da Halife’ye gidip cihad için izin istemeyi düşünüyorlardı. Habbab’ın üz­gün olduğunu fark ettiler ve soran gözlerle ona baktılar. Habbab da olanları anlattı. Olaya en çok üzülen Selman’dı, çünkü İslam orduları, İran sınırına ulaşmıştı. Selman, mutlaka orduya katılmak ve cihat ederek ülke­sine girmek istiyordu. Hem sonra İran’da tercümana da ihtiyaç olabilirdi. Halife Ömer, Habbab’a izin ver­memişse, kendisine de vermezdi. Üç can dost, cihada gidememenin hüznünü paylaşa­rak, bir birlerini teselli ettiler.

Halife Ömer, kendisini İslam’a çeken Habbab’dan ayrılmak istemiyordu. Öte yandan, Habbab’ın oku­duğu Kur’an’ı dinle­mek, Halife Ömer’in bu dünyada en çok sevdiği şeydi. Fakat Habbab’ın üzülmesine de bir türlü gönlü razı olamıyordu. So­nunda Habbab’a izin vermeye karar verdi. Süheyb ile Selman, Halife’nin bu kararına çok sevindiler ama kendileri için izin iste­yemediler; reddedilmekten çekiniyorlardı.

Habbab’ın Medine’den cepheye uğurlanması, adeta devlet törenine dönüştü. Uğurlama törenine bizzat Halife de gelmişti. Selman ile Süheyb, en yakı­nında, gözleri yaşlı duruyorlardı. Hem can dostların­dan ayrılmanın hüznü, hem de kendilerinin cihada gidememelerinin hüznü kalplerini dağlıyordu.

Halife Ömer, Habbab’ı elinden tutuyor ve kendi yerine oturtarak şöyle diyor:

"Bu yere oturmaya senden daha haklı bir tek kişi vardır..."

Halife’nin sözlerini duyanlar, merakla birbirlerine bakıyor­lar. Selman ile Süheyb, birbirlerinin gözüne bakıyorlar merakla. Herkes susmuş, Halife’nin yapa­cağı açıklamayı bekliyor. Bu açıklama uzayınca Habbab soruyor:

"Kimdir o ey Müminlerin Emiri?"

Halife Ömer, bir tek kelime söylüyor:

"Ammar!.."

Habbab, Süheyb ile Selman’a bakıyor; onların gözlerindeki parıltıyı görüyor. Bir süre dalıyor ve du­daklarından adeta ira­desi dışında kelimeler dökülüyor:

"Ammar, benden daha haklı değildir..."

Habbab, bir süre susuyor; ortalıkta çıt yok, herkes kulak kesilmiş, ona bakıyor... Habbab yutkunuyor, Süheyb ile Selman’a tekrar bakıyor ve devam ediyor:

"Bir gün kâfirler beni aldılar, götürdüler. Sonra bir ateş yaktılar. Beni korların üzerine koydular, bu sırada bir kâfir gele­rek ayağıyla göğsüme bastı. Sırtımın yanı­şını ta yüreğimde his­sediyordum, acı dayanılmaz hal­deydi. Yağlarımın eridiğini du­yuyor, közler üzerindeki çıtırtıları işitiyordum. Bir süre sonra közleri, eriyen yağlarım söndürdü; biraz ferahlar gibi oldum..."

Oradakilerin gözleri yaşarmıştı. Sonra Habbab, sırtını açtı ve Halife Ömer’e gösterdi. Halife, içi burku­larak, Habbab’ın yara izleriyle dolu sırtına derin bir hüzünle baktı. Habbab’ın sesinden ilk kez Kuran’ı duy­duğu günü, kızkardeşi Fatıma ile eniştesine tokat attığı günü hatırladı ve gözleri doldu. Oradaki diğer müslümanlar, Habbab’ın o zamanlar çektiği acıları hisset­tiler onun benek benek sırtına bakarak.

Bu manzarayı gören Süheyb, kızgın demirlerle defalarca dağlanmış olan sırtının ve göğsünün acısını tekrar hissetti; o acılı günlere dalıp gitti. Acaba o da sırtını ve göğsünü Halife’ye gös­terse miydi? Bunu sırf cepheye gitme izni alabilmek için yapa­caktı, ama vaz geçti. Gözlerini Musul tarafına çevirdi; bir za­manlar orada vali olan babasını hatırladı, keşke yaşayabilseydi de kurtuluşa erseydi, diye geçirdi içinden. Halife Ömer’e baktı, baktı fakat cihat için bir türlü izin isteye­medi.

Selman, Allah Rasulü’ne ulaşmak için çektiği çile­leri ve katettiği yolları hatırladı. Gözlerini İran tarafına çevirdi; bir za­manlar Allah Rasulü’ne ulaşmak için katettiği bu yolları, şimdi de o Rasul’ün dinini tebliğ ederek, kendi kavmini kurtuluşa götürmek için katetmek istiyordu. İlk geçlik yıllarını yaşadığı Cey kö­yünden bütün İran’a yayıldı bakışları, ama o da cep­heye gitmek için Halife Ömer’den izin isteyemedi.

Habbab, Kûfe’ye hareket etti. Süheyb ile Selman, onun ar­dından mahzun ve üzgün bakakaldılar. O şimdi Ammar ve Bi­lal’le buluşacaktı; sonra da eline kılıcını alıp Allah’ın dinini yaymak için cepheden cep­heye koşacaktı. Mus’ab, cennet bah­çelerinde Allah Rasulü’nün yanında durmuş, Habbab’ı, Ammar’ı ve Bilal’i bekliyordu. Süheyb, apaçık görüyordu bunu ve Medine’den çıkamamanın sancısıyla kıvranıyordu.

Selman, Süheyb’in koluna girmiş, birlikte Peygamber Mes­cidi’ne yürüyorlardı. Gidip Allah Rasulü’nün mezarına yüz sü­recekler, yüreklerindeki  hasreti dindirecekler, sancıyı hafiflete­ceklerdi. En kısa zamanda da Halife’den cepheye gitme izni koparacak­lardı. Şimdilik ısrarcı olmayacaklardı, çünkü Halife Ömer, onların Medine’de kalmalarını ima etmişti. Habbab’ı uğurladıkları gün fark etmişlerdi bunu...

Ã

B¡LAL MESC¡D-¡ AKSA’NIN DAMINDA

Suriye’nin fethedildiği haberi Medine’ye ulaştı­ğında, bir bayam sevinci yaşandı. İslam orduları Ku­düs’e ulaşmışlardı; Kudüslüler, Halife Ömer’in şehri bizzat teslim almasını, şehrin anahtarlarını ona vermek istediklerini söylemişler ve bunda da ısrar ediyorlardı. Bunun üzerine Halife, Kudüs’e gitmeye karar verdi.

Halife’nin Kudüs’e gideceğini öğrenen Süheyb ile Selman, büyük bir sevinç duydular. Halife, Süheyb’in ülkesine bizzat gidecekti; belki bir süre sonra ordu, İran’a da girer ve Halife orayı da ziyaret ederdi. Artık onların tek arzusu Halife ile birlikte Kudüs’e gitmek, can dostları Ammar, Bilal ve Habbab’la da buluşarak, kendi memleketlerinde ezan sesi duymaktı.

Sabah namazından sonra Halife Ömer’in Kudüs’e hareket edeceği haberi yayıldı. Süheyb ile Selman bu haberi alır almaz hemen Mescide koştular. Böyle bir gecede nasıl uyuyabilirlerdi ve böyle bir sabaha, ya­takta uyanmak nasıl mümkün olurdu? İki can dost, Mescidin bir köşesinde oturarak sabahı beklediler. Sabah, müminler akın akın Mescide geldiler. Bu sabah, olağa­nüstü bir sabahtı; Müminlerin Emiri, Medine’den Kudüs’e hare­ket edecekti.

Halife Ömer, sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate dönerek, biraz sonra Medine’den Kudüs’e hareket edeceğini bildirdi. Medine’de, Hilafete, Ali ve­kalet edecekti. Halife Ebu Bekir’in en yakın yardımcısı Ömerdi; Halife Ömer’in en yakın yardımcıları ise Ali ile Osman’dı. Süheyb ile Selman, Halife Ömer’in hemen yanındaydılar, gönüllerinde onunla gitme ar­zusu vardı. Fakat Halife, yalnız gideceğini, yanına sadece köle­sini alacağını söyleyince Selman ile Süheyb’e bir mahzun­luk çöktü. Bunu fark eden Halife Ömer, onların Medi­ne’de kalma­larının daha uygun olacağını ve kendisinin dönüşünü bekleme­lerini  söyledi. Artık yapılacak bir şey yoktu; Peygamber’in Ha­lifesi’nin kararında elbette bir hikmet vardır.

Halife Ömer, kölesiyle birlikte yolculuk ediyordu. Bir tek devesi vardı; ona da kölesiyle ortaklaşa bini­yorlardı. Yol bo­yunca sıralanan yerleşim merkezle­rinde, Halife’nin yaklaşmakta olduğu duyulur duyulmaz, halk yollara dökülerek onu karşılıyorlardı. Halife’yi, bir tek köle ve birtek deve ile görünce de şaş­kınlıklarını gizleyemiyorlardı. Bizans İmparatoru’ndan daha güçlü orduları olan bir devletin halifesinin, böyle yolculuk etmesine inanmak mümkün değildi gerçek­ten. Halife Ömer ise insanların büyük bir çoşkuyla kendisini karşılamasından rahatsız oluyor; herhangi bir yolcu gibi ülkesinde seyahat etmek, her şeyi olduğu gibi görmek istiyordu. Ama bu bir türlü gerçekleşmiyordu; şehirler, onun gelişini önceden ha­ber alıp yollara dökülüyorlardı.

Halife Ömer, Şam’a geldiğinde, şehir âdeta bir bayram ha­vasına büründü. Onun Şam’a geldiğini öğ­renen Habbab, Bilal ve Ammar da Şam’a geldiler. Burada onlarla karşılaşan Halife Ömer, çok sevindi; İslam’ın bu büyük çilekeşlerine çok büyük ilgi ve iltifat gösterdi. Yanına onları da alarak Kudüs’e hareket etti.

Öğleye doğru Halife ve yanındakiler, Mescid-i Aksa’ya var­dılar. Burası, hicretin ilk yıllarında müslümanların kıblesiydi. Bu bakımdan Kudüs’ün fethi, Mekke’nin fethi kadar önemliydi. Ve Müminlerin Emiri, müminlerin bir zamanlar kıblesi olan Mescid-i Aksa’daydı... Halife Ömer, hemen şükür secdesine kapandı. Onu gören müslümanlar da şükür secdesine kapandılar.

Öğle vakti girdiğinde Halife Ömer, Bilal’e ezan okuması için ricada bulundu. Allah Rasulü’nün ölü­münden beri hiç ezan okumamış olan İslam’ın bu şeyda bülbülü, kendisini bu görev­den affetmesi için Halife’ye yalvaran gözlerle baktı. Halife ka­rarlıydı; Mescid-i Aksa’da ilk ezanı mutlaka Allah Rasulü’nün müezzini okumalıydı ve Rasul’ün burada olduğunu herkes hisstmeliydi. Ammar ile Habbab da bu düşün­celerle bakıyor­lardı can dostları Bilal’e. Bilal, daha fazla dayanamadı ve Mescid-i Aksa’nın damına çıktı. Kâbe’nin damına çıktığı günkü heyecanı duydu içinde; Allah Rasulü’nün, Mirac gecesi buradan Allah’a yük­seldiğini hatırladı ve Rasulü gördü; göklerden kendi­sine bakıyordu. Bilal, o günlerin heyecanıyla ezana başladı.

Bilal’in ezanını duyanlar, Allah Rasulü’yle birlikte oldukları günlerin hasretini bütün benlikleriyle hissetti­ler. Sanki herkes, Mekke’nin fetih gününe uyanmıştı. Bilal, bir taraftan ezan okuyor, bir taraftan ağlıyordu. Bilal’in sesi öylesine etkiliydi ki, bütün yürekleri titreti­yordu. Halife başta olmak üzere, bütün müslümanlar ağlıyorlardı. Ammar ile Habbab, Halife Ömer’e baka­rak, Mekke ile Medine arasındaki yolların, bu kez de Me­dine ile Kudüs arasında parıldadığını görüyorlardı. Bundan böyle Medine ile Mekke’ye bir kutsal kardeş daha gelmişti: Ku­düs... Yeryüzünde ilk ev olan Kâbe, artık yalnız değildi; Mescid-i Aksa işte ona bakıyordu...

Mescid-i Aksa’da, bu öğle vaktinde bütün müslümanlar, Peygamber’in Halifesi Ömer’in ardında saf bağladılar. Allah’ın Kur’an’da Mescid-i Haramla birlikte andığı Mescid-i Aksa, Allah Rasulü’nün Halifesi ile Müezzininin seslerini duyarak ürperiyor; varoluş nedenini şimdi daha iyi anlıyordu.

Namazın hemen bitiminde, Halife Ömer’in işare­tiyle, Rasul zamanında müslümanların Kur’an hocası olan Habbab, İsra suresini okumaya başladı:

"Kulu Muhammed’i, bir gece Mescid-i Haram’dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevre­sini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. O, işitir ve görür." (İsra,1)

Halife Ömer, Habbab ile ilk karşılaştığı günü, Taha suresini ilk okuduğu ânı hatırladı. O zaman sıra­dan bir insandı, bir deve çobanıydı; şimdi ise bir dünya İmparatoru!.. Kırkıncı müslüman, şimdi Bizans ordularını yeniyor ve Diyar-ı Rum’u, Diyar-ı İslam ya­pıyordu... Bu kadar kısa zamanda bütün bunlar nasıl gerçek­leşmişti? Gözlerinden süzülen yaşları silerek Allah’a hamdetti Halife Ömer...

Ã

Halife Ömer, yeni fethedilen yerlerde düzenleme­ler yaptı. Bundan böyle her vilayetin ayrı bir bütçesi yani beytülmali ol­masını karara bağladı. Böylece her defasında merkezden para beklenerek işler geciktiril­meyecekti. Fakat denetim yine mer­kezde olacak, yıl sonu itibariyle her vilayet merkeze hesabını verecekti. Orduların durumunu gözden geçirdi. Vali ve komu­tanlara gerekli talimatları verdi; onlarla yaptığı bir top­lantıda şu ünlü sözünü söyledi:

"Fırat üzerindeki bir köprüden geçerken bir koyu­nun ayağı kırılsa, hesabını Ömer’den sorarlar!.. Bu büyük sorumluluğu yüklenmiş olan Ömer, hiç rahat uyuyabilir mi?"

Bu, sorunluluk makamındaki bütün idarecilere ve­rilen bir talimattı aslında; hiç bir zaman kendilerini düşünmeyeceklerdir, gece gündüz emirlerindekilerin sorumluluğunu hatırda tutacak­lardır.

Ammar, Habbab ve Bilal sürekli Halife’yle bera­berlerdi. Halife, onlara da idari birer görev vermek istiyordu; böylece onlar da onun sorumluluğunu pay­laşmış olacaklardı. Ve Halife Ömer, ilk teklifini Ammar’a yaptı; Ammar’ı, Kûfe valisi yapmak istediğini bildirdi. Bunu duyan Ammar’ın gözleri doldu. O an, müşriklerin Batha vadisinde şehit ettikleri anne ve ba­basının cesetleri başında geçirdiği geceyi hatırladı. O gece, ne kadar yalnız, ne kadar çaresizdi. Şimdi ise Allah Rasulü’nün Halifesi, kendisine valilik teklif edi­yordu. Nereden nereye?.. Aslında onun bir tek isteği  vardı; İslam’ın ilk şehidi olan annesi Sümeyye’nin ülke­sini görmek... Babası Yasir’in ülkesini, Müseylime’nin elinden kurtarmıştı; Rasul’ün sancağını Türkis­tan’a taşıyamazsa yarın nasıl bakardı annesinin yüzüne?.. Bir tereddüt yaladı Ammar’ı; Kûfe’de kalırsa, annesinin ruhunu şad edemeyebilirdi. Vali olmaktansa, Türkis­tan’a bir asker olarak girmek daha iyiydi. Ama Halife’nin teklifi de geri çevrilemezdi ki!..

Ammar, Halife Ömer’in teklifine itiraz edemedi ve Kûfe va­liliğini kabul etti. Ama gönlü hep Türkistan’­daydı; en yakın zamanda annesinin türküler dinlediği yaylalarda ezan sesi ve Kur’an sesi de duyulacağına olan inancı giderek pekişiyordu. Halife’nin kendisine döndüğünü gören Bilal, kendisine vazife teklif edilme­sine fırsat vermemek için söze girdi; müsade edilirse Şam’a yerleşeceğini, burada ibadetle meşgul olarak, Allah Rasulü’ne kavuşacağı günü bekleyeceğini söy­ledi. Halife Ömer’in gönlünde bu büyük çilekeşe de valilik vermek vardı ama Bilal o kadar içten konuş­muştu ki:

"Dilediğin gibi hareket et Bilal," demek zorunda kaldı.

Halife Ebu Bekir bile Bilal’in arzusuna uymuş ve onun Me­dine’den ayrılmasına izin vermişti. Bunu bilen Halife Ömer de Bilal’in isteğine “evet” dedi. Şimdi sıra Habbab’daydı. Daha önce çok ısrar ederek cepheye gitmek üzere izin almış olan Habbab, bir süre daha orduda kalmak istediğini söyleyince, Halife, ona da izin verdi.

Halife Ömer, yanına Ammar’ı alarak, Kudüs’ten Medine’ye hareket etti. Bilal ile Habbab, onları, gözleri yaşlı uğurladılar. Ammar, hüzünle sevinci bir arada yaşıyordu: Hüzünlüydü, çünkü Türkistan’a varamadan cepheden dönüyordu, sevinç­liydi, çünkü Medine’deki dostlarını  özellikle de Selman ve Süheyb’i görecekti. Sonra Halife’den emirnâmesini alıp Kûfe’ye hareket edecekti.

Ã

AMMAR KÛFE VAL¡S¡

Medine’ye geldiğinde Ammar’ı, Selman ile Süheyb karşıla­dılar. Yemen’de tek başına bir ordu gibi çarpışa­rak, âsileri peri­şan ettiği günden sonra müslümanların gözünde Ammar, aynı zamanda en büyük kahraman olmuştu. Herkes onu görmek istiyordu. Ammar ise kendisine gösterilen aşırı ilgiden rahatsızdı. Selman ile Süheyb, Bilal’den ve Habbab’dan haber sordular. Ammar, oralardaki durumu uzun uzun anlattı. Habbab’ın cep­hede olduğunu, Bilal’in ise vazifesini bitirmiş olmanın mutlulu­ğuyla Şam’da kendisini iba­dete verdiğini söyledi. Süheyb, ülke­sinin İslam’a uyan­dığını öğrenmenin mutluluğunu yaşarken; Selman, İran sınırına dayanan İslam ordusuna, bir an önce katılmanın heyecanını bütün benliğinde duyuyordu. Ne olursa olsun Halife’den bir kez daha izin istemeli ve İran fethinde biz­zat bulunmalıydı. Süheyb ise Vali Ammar’a bakarak, bir za­manlar Musul valisi olan ba­basını hatırlıyor, çocukluk günlerini tekrar yaşıyordu. Bir taraftan da çocukluğunda yaşadığı felake­tin, kendi­sini Allah Rasulü’ne götürdüğünü düşünerek, binlerce defa şükrediyordu. Onun da yüreğini saran arzu, bir an önce şimdi İslam diyarı olan Rum diyarına ulaş­maktı. Süheyb-i Rumî... Allah Rasulü ona bu lakabı vermiş, Bizans saraylarını da müslümanlara vadetmişti ve işte onun vaadi, adım adım gerçekleşmekteydi.

Halife Ömer, Ammar’ın eline bir emirname verdi ve onu Kûfe’ye yolcu etti. Halife’nin emirnamesi aynen şöyleydi:

"Allah’a hamd, Rasul’üne selam olsun...

Kûfeliler,

Size, Ammar bin Yasir’i emir; ibn Mes’ud’u mual­lim ve ve­zir olarak gönderiyorum. Beytülmalinize de ibn Mes’ud’u tayin ettim. Bunların ikisi de Peygamber’in ashabı içinde necipler­dendirler. İkisi de Bedir sava­şına katılanlardandır. Onları dinle­yiniz ve onlara itaat ediniz. İbn Mes’ud’u, yanımda alıkoymayı tercih etti­ğim halde, sizi, kendi nefsime takdim ettim ve onu size gönderdim. Osman bin Hanif’i Irak’a gönderdim. Bunların günlükleri, bir koyundur. Onun bir kısmını Ammar’a verip, kalanını diğerleri arasında taksim edi­niz."

Kûfeliler,  Ammar’ı candan karşıladılar. Böyle bir kahra­manın kendilerine emir olmasına şükrediyorlardı. Öte yandan Ammar, İslam’ın ilk şehitleri olan anne-babanın oğullarıydı ve Allah Rasulü onun için: "Ammar, benim gözbebeğimdir," bu­yurmuştu. Bütün bunları bilen Kûfeliler, Ammar’a itaati, Pey­gamber’e itaat olarak görüyorlardı. Müslümanların en şeçkininin kendilerine vali olmasının mutluluğunu yaşıyorlardı.

Ammar, valilik makamına oturduktan sonra halktan biri gibi yaşamayı tercih etti. Çarşı ve pazarda geziyor, ölçü ve tar­tıları görüyor, halkla sohbet edip onların şikâyetlerini dinliyor ve icraatını da ona göre yürütü­yordu. Evinin ihtiyaçlarını bizzat kendisi görüyor; çoğu zaman da çarşıdan aldıklarını kendisi taşıyordu. Onun bu alçak gönüllülüğü herkesi şaşırtıyor; ona olan sevgi ve güveni artırdıkça artırıyordu. Çünkü Kûfeliler, Bi­zans dönemi valilerini de biliyorlardı. O valiler ki, hal­kın içine çıkmak şöyle dursun, uzaktan bile görülmez­ler; sadece zulümleri bütün ağırlığıyla hissedilirdi. Öte yandan valiyi doyurmak da mümkün olmazdı.

Halk Ammar’ın idaresinden çok memnundu. Ammar da vazifesini canla başla yapıyordu ama cephe hasretini, Türkis­tan’a ulaşma arzusunu bir türlü bastıramıyordu. Bir gün Irak cephesinde savaşan can dostu Habbab’ı çağırttı. Onunla sohbet ederek içinin sıkıntısını dağıtmak istiyordu. Habbab, Ammar’ın da­vetini alır almaz, hemen koşup geldi. İslam’ın bu iki çilekeşi, hasretle kucaklaştılar, bol bol sohbet etiler. Ammar, Habbab’ın Kûfe’de kalmasını istiyordu. Çünkü o, yanında olursa, içine düştüğü yalnızlıktan ve sıkıntı­dan kurtulacaktı. Hep konuşacak­lar, geçmişi ve gele­ceği konuşacaklardı. Fakat Habbab, cepheye dön­mekte ısrarlıydı. Ammar, onun daha fazla üzerine gi­demedi ve içi burkularak Habbab’ı tekrar cepheye uğurladı. Ammar da, savaşın çağrısını sürekli kulakla­rında hissederek, Türkistan yay­lalarının hasretiyle başbaşa kaldı.

   Ã

Kûfeliler, Vali Ammar’ın yönetiminden çok mem­nundular. Onun her emrini eksiksiz yerine getirmeyi, âdeta gerçek müslüman olmanın birinci şartı sayıyor­lardı. Ammar için içle­rinden en ufak bir kırgınlık bile geçirmiyorlardı. Zaten Allah Rasulü dememiş miydi ki: "Ammar’a lânet edene Allah da lânet eder, Ammar’a buğzedene Allah da buğzeder," diye. Ne var ki bu tatlı rüyayı, iki vilayet arasındaki bir menfaat çekişmesi bo­zuverdi.

Basra Valisi Amr bin Süreka, Halife’ye mektup ya­zarak, Basra nüfusunun çok, arazisininse az olduğunu, bu nedenle merkeze ödedikleri vergide zorlandıklarını bildirdi. Bilindiği üzere Halife Ömer, her vilayetin ha­zinesini ayırmış, onlara har­cama yetkisi vermişti. An­cak her vilayet, belirlenen miktarda vergiyi de merkez hazineye verecekti. Vali Amr, Kûfe arazisinin çok oldu­ğunu ifade ederek, bunun bir kısmının Basra’ya veril­mesini arzediyordu.

Bunu duyan Kûfeliler, hemen Vali Ammar’a koş­tular. Bas­ralılar’ın istedikleri Mahin ve Masin arazisinin kendilerine ait olduğunu söylediler. Buranın fethi sıra­sında Basralılar’ın hiç bir yardımları olmamıştı. Gerçi savaş sırasında Basralılar’dan yar­dım istemişlerdi ama onların yardımı gelmeden fethi tamamla­mışlardı. Kûfeliler, bu durumu, Ammar’ın derhal Halife’ye bil­dirmesini, yoksa kendilerinin haksızlığa uğrayabile­ceklerini söylediler. Ammar ise bu tür çekişmelerin yanlış olduğunu, müslümanlar arasına fitne sokabile­ceğini; Halife’nin bu hususta en uygun kararı verece­ğini anlattı. Orada bulunanlardan bazı­ları ise kendi menfaatlerinden ötesini göremiyorlar, Halife’ye du­rumu bildirmesi için Ammar’a ısrar ediyorlardı. Ammar ise onları, menfaat çekişmelerinin ötesine taşımak istiyor, İslam’ın özünü kavratmaya çabalıyordu. Derken orada bulunanlardan biri, Vali Ammar’ın alçak gönül­lülüğünden ve merhametinden güç alarak ileri atıldı ve şöyle dedi:

"Seni kulağı kesik köle seni! Biz, ne diye kılıcımızın gücüyle ve kanımızın bedeliyle aldığımız yerleri Basralılar’a bırakalım?"

Böyle bir sözü, Bizans döneminde söyleme cesa­retini kimse gösteremeyeceği gibi, kazara gösteren olursa oracıkta kellesin­den olurdu. Samimi müslümanlar, henüz menfaat müslümanlığını aşama­mış bu kişiye, nefretle baktılar ama onun etrafında bir büyük menfaat şebekesi oluşmuştu. Ammar, çok üzüldü, hatta Allah Rasulü’nün kendisi hakkında söyle­diğini hatırlayarak, bu sözleri söyleyenin Allah’ın lâne­tine uğramaması için dua etti. Adama döndü ve şöyle dedi:

"Kardeşim, sen, benim en çok sevdiğim kulağıma küfrettin. Ben o kulağı, Yemen’de İslam düşmanlarıyla savaşırken kay­bettim. Keşke öbür kulağım da ona yeti­şebilseydi!.."

Bu durum, gerçek müslümanları canevinden vurdu. Ammar, fitnenin büyümemesi için onları teskin etti. Ne var ki menfaatlerinin esiri olanlar giderek ço­ğalmaktaydı. Bunun so­nucu olarak da Kûfelilerle Bas­ralılar arasındaki çekişme iyiden iyiye sertleşti. Basra­lılar, Ebu Musa zamanında fethedilen yer­leri, özellikle Mahin ve Masin ovalarını ısrarla istiyorlardı. Kûfeliler ise:

"O zaman siz, bize yardıma gelmiştiniz ama siz geldiğinizde fetih tamamlanmıştı. Buna rağman size, bunun karşılığında  ganimetten hakkınıza düşeni ver­dik. Fakat toprak bizim topra­ğımızdır," dediler.

Kûfelilerle Basralılar arasındaki bu çekişmeden ha­berdar olan Halife Ömer, Kûfeliler’i haklı bulmuş; Basralılar’a da, Kûfeliler’in muvafakatını alarak yüz dinar yardımda bulun­muştu. Böylece iki vilayet arasındaki anlaşmazlık giderilmiş oldu. Ne var ki, Kûfedeki men­faatperestler, bir kere Ammar’a cephe alma cesaretini göstermişlerdi ve sürekli ondan şikâyette bulunuyor­lardı. Onun, kendilerinin haklarını koruyamadığını ileri sürüyorlardı. Ammar’ın alçak gönüllülüğü ve merha­meti, menfaatçileri iyice azdırdı.

Durumdan haberdar olan Halife Ömer, Ammar’ı Me­dine’ye çağırdı. Çünkü fitnenin daha fazla büyüme­sini ve Ammar’ın üzülmesini istemiyordu. Halife Ömer, Ammar’a başka görevler teklit etti ama Ammar hiçbi­rini kabul etmedi. Ve Halife Ammar’a sordu:

"Pekiyi, valilikten ayrıldığına müteesir oldun mu? Onu söyle hiç olmazsa..."

Çünkü Halife, Ammar’ın üzülmesini asla istemiyordu; Ammar’ı hoşnut etmenin Allah’ı ve Rasul’ünü hoşnut etmek ol­duğunu çok iyi biliyordu. Ammar, gayet yumuşak cevap verdi:

"Valiliğe tayinimden memnun olmamıştım; fakat azlimden biraz müteessir oldum..."

Ammar’ın bu cevabı, Halife Ömer’in yüreğini sız­lattı. Bin tane Kûfe’yi, bin tane Basra’yı Ammar’a hiç değişir miydi Halife Ömer? Gel gör ki o, şimdi Halife’ydi; İslam âleminin sükununu sağlamakla görevliydi. Ammar’a çok iltifat etti, dilediği vilayetin valiliğine gi­debileceğini söyledi, fakat Ammar hiç bir vazifeyi ka­bul etmedi. Medine’de Süheyb ve Selman ile kalmayı tercih etti. Türkistan’ın İslam’a uyanacağı günü artık  burada,  bizzat kendi elleriyle yaptığı Peygamber Mescidi’nde bekleyecekti.

Ã

SELMAN EVLEN¡YOR

Selman, Ammar ve Süheyb ile birlikte olmasına rağmen, Medine’de bir türlü duramıyordu; ya bir an önce Allah Rasulü’ne kavuşmalı ya da cepheye gitme­liydi. Israr ederse Halife Ömer, onun cepheye gitme­sine mutlaka izin verirdi; Habbab ve Bilal’e verdiğine göre, ona da verirdi. İran, ha fet­hedildi, ha edilecekti, Selman hâla Medine’deydi. Süheyb de aynı durum­daydı ama o da Medine’den bir türlü ayrılamıyordu; işte Musul, İslam toprağı olmuştu, fakat Süheyb gidemiyordu. Ammar, kırgındı; Medine dışında huzur bulamayacağını sez­mekteydi. Sonunda Süheyb’i de ikna etti; bir süre daha Me­dine’de kalacaklardı. Fakat Selman’ı burada nasıl tutacaklardı? Sonunda çareyi buldular: Selman’ı evlendireceklerdi. Hemen araştır­malara başladılar ve kısa sürede Kinde kabilesinden bir kadınla Selman’ı evlendirdiler.

Selman’ın Medine’de bir aileyi barındıracak evi yoktu. Çünkü o, dünya malından hep uzak durmuş, dünya malının insanın ayağını belli bir mekâna bağla­yan tuzak olduğuna inanmıştı. Bu nedenle zifafa, ev­lendiği kadının evinde girecekti. Zifaf gecesi, kadının evine kadar Ammar ve Süheyb ile gelen Selman, eve yaklaştıklarında:

"Haydi siz dönün, Allah sizden razı olsun... Her şey için çok teşekkürler," dedi.

Ammar ile Süheyb, Selman’ı bir yuva sahibi yap­manın mutluluğuyla geri döndüler. Bundan böyle Selman, Me­dine’den ayrılmak için ikide bir diretmeye­cekti artık.

Selman, yeni evlendiği hanımın evine  girdiğinde, etrafa şöyle bir gözattı. Evi çok süslü ve şatafatlı buldu. Kadının birkaç akrabası da oradaydı; evi düzenlemek için gelmişlerdi. Selman tekrar etrafa baktı ve şöyle dedi:

"Burası, sıtmaya mı yakalandı, yoksa Kinde kabile­sinin Kâbesi mi oldu?"

Oradakiler, hayretle Selman’a baktılar:

"Hayır," dediler, "ne sıtmaya tutuldu, ne de Kinde kabilesi­nin Kâbesi oldu!.."

Selman,  kapı perdesinden başka süs için takılmış bütün perdeler sökülmedikçe eve girmeyeceğini söy­ledi. Oradakiler, onun kararlı olduğunu görünce, süs için asılmış perdeleri topla­dılar. İçeri giren Selman’ın gözleri, bu kez de odadaki eşyalara takıldı:

"Bu kadar eşya kimin?" diye sordu.

"Senin ve karının..."

"Dostumun yani Allah Rasulü’nün bana vasiyeti bu değil­dir. O, bana, dünyadaki eşyamın ancak bir yol­cunun eşyası kadar olmasını tavsiye etmişti."

Oradakiler, Selman’a bakıyorlardı. Onun dünyaya önem vermediğini biliyorlardı ama bu kadarını da beklemiyorlardı. Bu sırada hizmetçiler göründü.

"Bunlar da kim?" dedi Selman.

"Senin ve hanımının hizmetçileri..."

 Selman’ın yüzü gölgelendi:

"Dostumun vasiyeti bana bu değildir. O, bana, sa­dece ev­leneceğim veya evlendirip başgöz edebilece­ğim kadar insanı yanımda bulundurmamı tavsiye etti.  Eğer böyle yapmaz da daha fazla hizmetçiyi yanımda tutarsam, onlar nefislerine uyup günaha girebilirler. O zaman onların işledikleri günahın vebalini ben de yüklenmiş olurum."

Bir süre daldı Selman. Sonra etrafındakilere baktı ve ek­ledi:

"Siz dışarıya çıkmayacak mısınız? Beni, hanı­mımla başbaşa bırakmayacak mısız?"

Bunun üzerine orada bulunanlar dışarıya çıktılar. Şimdi Selman, hanımıyla başbaşaydı; perdeleri çekti, hanımının ya­nına gelip oturdu. Allah Rasulü’nün ‘Selman ailemdendir’ de­diği bir zatla evlenmenin mutluluğu kadının yüzüne yansımıştı. Selman, onun alnını okşadı ve evliliğin hayırlı olması için dua etti. Ardından da hanımının gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:

"Sen, benim sana emrettiklerimi yapacak mısın?"

"Elbette... Sana itaat, benim birinci vazifemdir..."

"Dostum Rasulüllah, bana, hanımımla ilk defa bir araya geldiğimde, öncelikle onunla Allah’a itaat husu­sunda anlaşma­mızı tavsiye etmişti."

"Ben, önce Allah’a ve Rasul’üne, sonrada sana itaat ede­ceğim. Sen ki Rasul’ün en yakınlarındandın; senin söyleyeceğin her şeyde bir hayır aramak ve söylediğini anında yapmak düşer bana..."

Selman, hanımının bu sözlerine çok sevindi ve hemen kal­kıp şükür namazına durdu. Bunu gören hanımı da aynı şeyi yaptı.

Selman’ın, Kinde kabilesinden olan hanımıyla mutlu bir beraberliği başladı. Böylece, Allah Rasulü’nün evlilik konusun­daki tavsiyesi de yerine gelmiş oldu.

Sabahleyin bazı dostları ziyarete geldiler. Selman özellikle Ammar ile Süheyb’i bekliyordu ama henüz onlar görünürlerde yoktular. Gelenler, Selman’a sor­dular:

"Hanımını nasıl buldun?"

Selman, onların sözlerini duymamazlıktan gelerek başka ta­rafa döndü. Fakat onlar, sorularında ısrar etti­ler. Besbelli bu, eski bir âdetti. Ama Selman’a göre kötü bir âdetti. Onlar ısrarla­rını sürdürünce Selman, öfkelendi ve onlara çıkıştı:

"Allah Teala, perdelerin ve kapıların kullanılma­sını; dışarı­dakilerin içeride olan biteni görmemesi için emretmiştir. Siz bana, sorulması gerekenleri sorun, üstünüze vazife olmayan şeyleri sormayın..."

Oradakiler mahcup oldular ve önlerine baktılar. Onların hatalarını anladıklarını ve üzüldüklerini gören Selman ekledi:

"Ben, Allah Rasulü’nün şöyle dediğini duydum: Hanımı ile münasebetlerini başkalarına anlatanlar, yollarda çiftleşen eşek­ler gibidirler..."

Ã

SELMAN ¡RAN YOLLARINDA

Yalnız karısı değil, bütün Kinde kabilesi, Selman’a büyük ilgi gösteriyorlar, onun bir dediğini iki etmiyorlardı. Allah Rasulü’nün, Ehl-i Beyt’ten saydığı bir insanla akraba olmak, Kinde kabilesi için büyük bir övünçtü. Böyle bir şeref, öyle ko­lay kolay kimseye nasip olmazdı. Fakat Selman’ın gönlü hep cepheye gitmekte, hayali, İran’ın fethinde... Bu kadar ilgi, bu kadar mutlu bir evlilik bile onun Medine’de kalması, İran’ı unutması için yeterli olamamıştı. Ammar ile Süheyb’in ısrarları da kâfi gelmedi. Bir gün, Halife Ömer’in huzuruna çıktı, cep­heye gitmek üzere izin istedi. Yakında İran’a girecek olan or­duda mutlaka bulunmak istediğini ifade etti. Halife, onun ka­rarlılığını anladı; gönlü Selman’ın Medine’de kalmasından yana olduğu halde, ona istediği izni verdi. Bu sırada Selman’ın yaşı da ilerlemiş sayılırdı; Halife, onun ba­şına bir kaza gelmesinden korkuyordu. Cephelerde cihat edecek binlerce insan vardı ama ikinci bir Selman-ı Farisi yoktu.

Selman, özellikle kendi soydaşlarıyla yapılacak sa­vaşlara katılmak üzere Medine’den hareket etti. Onun tek arzusu, öz yurdunda ezan sesleri duymaktı. Selman, bir zamanlar Ammuriyye’deki rahibin müjde­lediği Ahir zaman Peygam­ber’i’ni bulmak için katettiği yolları, şimdi de Allah Rasulü’nün Hendek günü verdiği müjdeyi, İran saraylarının müslümanların eline geçiş müjdesini gerçekleştirmek üzere katediyordu. O za­man bu yollar, tehlikelerle doluydu ve Selman, bu yollarda hürriyetini bile kaybetmiş, sıradan bir köle olmuştu. Şimdi ise bu yollar, Selman’a büyük saygı gösteren, onu misafir etmek için can atan insanlarla doluydu. Yürüyordu Selman, Me­dine’den İran saraylarına Allah Rasulü’nün kıvılcım kıvılcım aydınlattığı yollardan; İran saraylarının  Kur’an sesleriyle çınla­yışını, İranlılar’ın, İslam aydınlığına uyanışını görmek için yürüyordu.

Günler süren heyecanlı, heyecanlı olduğu kadar da zevkli bir yolculuktan sonra İran cephesine ulaştı Selman. Saad ko­mutasındaki İslam ordusu, bütün hazırlıklarını tamamlamış, İran’a saldırmak üzere emir bekliyordu. Başkomutan Saad bin Ebi Vakkas’a Selman’ın gelişini haber verdiler. Saad ki, Uhud sava­şında Allah Rasulü’nün önünde düşmana siper olmuş ve onun verdiği okları ardarda fırlatarak, müşriklerin Rasul’e ulaş­masını önlemişti. Selman-ı Farisinin gelişini öğrenince derhal onu karşılamaya koştu. Onun gelişini zafer işareti sayıyordu Başkomutan Saad... Biliyordu ki, Allah Rasulü "Selman bizden­dir" buyurmuştu ve yine biliyordu ki, Hendek günü, hendek fikrini  Selman ortaya atmış, böylece müslümanları büyük bir felaketten kurtarmıştı. Saad, Selman’a çok iltifat etti, Selman da Saad’a bir başkomutana gösterilmesi gere­ken saygının da öte­sinde bir saygı göteriyordu; Saad’ın ordusunun, Allah Rasulü’nün kıvılcım kıvılcım aydın­lattığı İran saraylarına girişini görüyordu. İki büyük sahabi, sevinç gözyaşlarıyla birbirlerine sarılmışlardı.

Saad, sabah namazıyla birlikte orduya hücum emri ver­meyi düşünüyordu, ama ordunun önünde Dicle nehri vardı. Bu nehri geçmek zorundaydı. Selman, ordugâha akşam inerken Dicle kıyısında dur­muş, suların aynasına dökülmeye başlayan yıldızlara bakıyordu. Her bir yıldız, bir göz olmuş, Selman’a gülümsüyordu... Ve Selman, her bir yıldızda Süheyb’in bakışla­rını görüyordu; Süheyb’in gözlerinden akan Dicle ve Fırat, kimbilir kaç kez ıslatmıştı Mekke’nin kızgın kumlarını!.. Şimdi Selman, Dicle’nin önündeydi ama Süheyb nerede? Buraların gerçek sahibi o değil midir? Tam bu anda Başkomutan Saad, Selman’ın yanına geldi ve onunla beraber o da nehre bakmaya koyuldu. Kafasında nehri geçmek için binbir soru vardı. Yanıbaşında Başkomutan’ın durduğunu gören Selman:

"Allah ve Rasulü, bu gece sana bir yol açacaklar­dır," dedi ve bakışlarını ötelere, ta İran içlerine kay­dırdı.

Selman’ın yüzüne bakan Başkomutan Saad, bu aydınlık yüzde İran’ı gördü:

"Sen ki, Allah Rasulü sana Farisî dedi... İşte Fars ülkesi kar­şımızda!.."

"Evet," dedi Selman, "Fars diyarı bizi bekliyor!.."

      Ã

Başkomutan Saad, bir rüya görüyordu. Ordusu­nun öncü birliği, Dicle’ye dalıyordu. Atlar, sularla bo­ğuşarak, süvarileri karşı kıyıya ulaştırıyorlardı. Onları gören düşman askerleri ise tek bir ok bile atamadan kaçıyorlardı.

Heyecanla uyandı Başkomutan ve hemen yata­ğından fır­ladı. Vakit, şafak vaktiydi. Abdest aldı ve Kur’an okumaya baş­ladı. Okuduğu Fetih suresi, Dicle üzerine köprü oluyor; İran kaleleri, kapı kapı açılı­yordu.

Yanına Selman-ı Farisi’yi alan Başkomutan Saad, sabah namazından sonra komutanlarını topladı ve onlara şöyle dedi:

"Düşmanlarımız bu nehir sayesinde bizden kurtu­lup korun­dular. Şimdi biz, onlara ulaşamıyoruz. Fakat onlar, her an bize ulaşabilirler; gemilerle gelip bizi he­lak edebilirler. Ben, hiç vakit kaybetmeden atlarımızla bu nehri geçmeye karar verdim."

Başkomutan’ın yanında Selman-ı Farisi’yi gören komu­tanlar, büyük bir heyecan duyuyorlar ve fethi şimdiden yaşı­yorlardı. Komutanlar, hiç bir fikir beyan etmeksizin hep bir ağızdan şöyle dediler:

"Allah’ın gösterdiği yol, senin ve bizim lehimizedir. Sen ka­rarını icra et!.."

Bunun üzerine Saad, komutanlarına gördüğü rü­yayı an­lattı. Sonra da sordu:

"Düşmanların bizim çıkışımıza engel olmamaları ve bizi ne­hirde avlamamaları için karşı kıyıyı tutmak üzere nehri kim geçmek ister?"

Komutanların hepsi de bu görevi üstlenmek iste­diklerini bildirdiler. Bunun üzerine Başkomutan, Amr oğlu Asım’ı bu işe görevlendirdi. Asım birliğine vardı, Başkomutan’ın verdiği gö­revi anlattı ve sordu:

"Kim benimle gelip karşı kıyıyı kontrol altına almak ister?"

Bütün birlik, bu görevi yapmak üzere öne atıldı. Komutan Asım, içlerinden altıyüz süvariyi seçti. Hiç vakit kaybetmeden atlarını Dicle’ye sürdüler. Atlar öyle hızlı yüzüyorlardı ki, göz açıp kapayana kadar Asım, hiç zayiatsız karşıya geçip tertibat aldı. Onların ardınca, birliğin geri kalanı da karşıya geçti. Baş­komutan Saad, rüyasının gerçekleştiğini görmenin heyecan ve sevin­ciyle bütün ordusuna nehri geçme emrini verdi. O an bin­lerce asker nehre daldı; Başkomutan da yanında Selman ol­duğu halde atını nehre sürdü. Dicle, simsi­yah köpükler saçarak, İslam ordusunu İran’a taşıyordu. Selman, Hendek savaşında küfre set olan suların bu­rada müslümanlara geçit olduğunu görüyor; atını, Başkomutan Saad’la birlikte ata yurdu İran’a sürü­yordu. Ve can dostu Süheyb’i görüyordu Diclenin siyaha kesmiş köpüklerinde... Başkomutan Saad, Selman’a şöyle diyordu:

"Allah bize kâfidir. O, ne güzel bir dayanaktır. Eğer orduda bir isyan çıkmaz ve iyilikten daha çok günah işlenmezse Allah, dostlarına mutlaka yardım eder; di­nini mutlak hakim kılar. Düşmanlarını mutlak hezimete uğratır."

Selman da Saad’a şöyle  diyordu:

"İslam yepyeni ve her daim taptazedir. Vallahi Al­lah, kara­ları olduğu gibi suları da müslümanların em­rine âmade kılmıştır. Kudret ve iradesiyle yaşadığımız Allah’a yemin ederim ki müslümanlar, Dicle’ye girdik­leri gibi sağsalim ve bölük bölük karşı kıyıya çıkacak­lardır..."

"Bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir," diyordu Saad.

Su, boylarını aştığı için Başkomutan Saad ile Selman’ın atları bir dalıp bir çıkıyordu.

İranlılar, bu akıl almaz olayı uzaktan dehşet içinde seyredi­yorlardı. Bugüne kadar böyle bir şey ne du­yulmuş, ne de gö­rülmüştü. Onlar olanlara şaşkınlık içinde bakakalmışlarken, müslüman süvarilerin üzerle­rine saldırdığını gördüler. Gerçek­ten bunlar, Dicle’yi geçerek mi gelmişlerdi?.. Ve İran askerleri bağırmaya başladılar:

"Şeytanlar geliyor!.. Şeytanlar geliyor!.."

İranlı komutanlar, kendi aralarında şöyle konuşu­yorlardı:

"Vallahi siz, insanlarla değil, cinlerle savaşıyorsu­nuz!.."

O an İran ordusunda panik başladı ve askerler, arkalarına bakmadan kaçışıyorlardı...

İran askerleri, Medain kalesine sığındılar. Medain, İran’ın en büyük şehirlerinden biriydi; kalesi de ol­dukça muhkemdi, içindekilerin yeterli erzakı varsa aylarca direnebilirlerdi. Başko­mutan Saad bunu bili­yordu; bir karar vermeden önce Selman’la istişare etti, çünkü Selman, kavminin âdetlerini bili­yordu. Selman, kaleye muhasara için bir birlik gönderilmesini ve neti­cenin beklenmesini tavsiye etti. Bunun üzerine Baş­ko­mutan Saad, bir öncü birlik hazırladı, başlarına da Selman’ı komutan tatin etti. Kendisi de, Dicle kıyısında karargâhını kurdu.

Selman, emrindeki birliği alarak Medain kalesine yürüdü. Şimdi o, dünyanın en mutlu insanıydı; mille­tini kurtarmaya gelen bir komutan olarak, İran top­raklarında ilerliyordu. Birli­ğiyle Medain kalesinin önüne varıp konakladı Selman. Kalede hiçbir hareket yoktu; anlaşılan İranlılar henüz şoku atlatama­mışlardı. Birlikte bulunanlar, hemen hücum edilip edilmeyece­ğini sordular. Selman, bir süre istirahat etmelerini söy­ledi. İstirahatten sonra askerlerini topladı ve şöyle dedi:

"Müsade edin de, Rasulüllah’tan duyduğum gibi  önce on­ları İslam’a davet edeyim."

Askerler şaşırdılar; komutanları onları nasıl İslam’a davet edecekti? Onlar İranlı’ydı ve Arapça bilmezlerdi. Askerlerinin tereddüdünü fark eden Selman:

"Ben Selman-ı Farisiyim!.. Benim anadilim Farsçadır ve ben bu millettenim..."

Gerçi orduda Selman’ı tanıyan birkaç kişi vardı ama ço­ğunluk gençlerden ve yeni müslüman olanlar­dandı. Birçokları, Selman-ı Farisi adını duymuştu ama, onun buralara kadar gelip başlarına komutan olabile­ceğini düşünmemişlerdi. Fakat du­rumu öğrenince bü­tün askerler rahatladılar ve zaferden emin oldular, çünkü başlarında Allah Rasulü’nün en yakınlarından olan İranlı bir komutan vardı.

Selman’ın kalbi, kan dökülmeden ülkesinin İslam’a uyana­cağını söylüyordu. Tek başına kaleye yürüdü, içinde en ufak bir korku yoktu. Kaledekiler, hayretler içindeydiler; nasıl oluyordu da bir komutan, tek başına kendilerine doğru gelebiliyordu? İslam askerlerinin içinde bir endişe vardı; ya kaleden bir ok atılır da ko­mutanları şehit olursa!.. Kalenin kapısına varıp durdu Selman-ı Farisi. İki tarafta da nefesler kesilmişti; herkes endişe içinde olacakları bekliyordu. Tam bu sırada Selman’ın sesi du­yuldu:

"Ey İranlılar! Ben de sizin gibi bir İranlı’yım! İşte gö­rüyorsu­nuz ki Araplar, bana itaat ediyorlar ve şu an ben onların ko­mutanıyım. Eğer müslüman olursanız, siz de benim gibi hak ve vazifelere sahip olacaksınız. Eğer dininizde kalmakta ısrar eder­seniz, sizi, kendi dininizde bırakırız, müslüman olmanız için zorlamayız. Bu durumda sadece cizye vermekle yükümlü olursu­nuz. Bu da sizin için sıkıntılı olur. Yok eğer, bütün bunları reddederseniz, eli silah tutanları kılıçtan geçiri­riz!.."

İranlılar şaşırdılar: İşte karşılarında anadillerini ko­nuşan ve kendilerinden olduğunu söyleyen bir komu­tan!.. Birçokları ka­lenin burçlarına tırmanıp baktılar, kale kapısında kendilerine seslenen komutanın yaşı da ileri sayılırdı, kendi çıkarını düşün­meyeceği her halin­den belliydi. Üstelik gerçekten kendilerine benziyordu. Durumun nezaketini fark eden İranlı bir komutan ba­ğırdı:

"Biz, ne dinimizden döneriz; ne cizye veririz! Si­zinle sonuna kadar savaşacağız!.."

O an bir kazaya uğrama ihtimalini düşünen Selman, ora­dan uzaklaşarak, birliğinin başına döndü. Askerleri marekla etrafını sardılar. Selman, üç gün bu şekilde davranacağını söy­ledi. Bir sonuç alamazsa hücuma geçeceklerini belirtti. Böylece umut dolu bir bekleyiş başladı. Başkomutan Saad da, Selman’ın kararını yerinde bulmuştu.

Üç gün süreyle Selman, kale kapısına giderek çağ­rısını tek­rarladı. Artık içeriden hiç ses gelmiyordu; İran­lılar, bakmakla ve dinlemekle yetiniyorlardı. Fakat kendi milletlerinden olan bir komutana teslim olmak da giderek akıllarına yatıyordu. Selman da kaledeki­lerde bir tereddüt belirdiğini hissediyordu. Fakat daha fazla beklemek de askeri açıdan yanlış olurdu. Hü­cuma geçmenin tam zamanıydı; içindeki ses, kalenin direnmeden teslim olacağını söylüyordu. Komutan Selman-ı Farisi, dör­düncü günün sabahında Medain kalesine hücum etti. Hiçbir direniş olmadan kalenin kapıları açıldı ve Selman’ın birliği ka­leye girdi.

İranlılar gelip Selman’a teslim oldular. Selman, onlarla Farsça konuşuyordu. Bu durum onların kitleler halinde müslüman olmalarını sağlıyordu. Medain kale­sinin düştüğünü, İran ordusunun teslim olduğunu öğ­renen Başkomutan Saad, bizzat kaleye gelerek Selman’ı tebik etti. İşte Selman-ı Farisi, Hendek sava­şında olduğu gibi müslümanları yine büyük bir sıkıntı­dan kurtarmıştı. Koca Fars ülkesi, hiç kan dökülmeden müslümanların eline geçmişti.

İran’ın tamamı fethedildikten ve her tarafında hu­zur sağ­landıktan sonra Selman, Medine’ye dönmeye karar verdi. Artık o, vazifesini tamamlamanın huzuru içindeydi. Medine’de can dostları Ammar ve Süheyb ile birlikte olacak ve buraya gelme­den önce kurmuş olduğu aile yuvasında, Allah Rasulü’ne kavu­şacağı günü bekleyecekti. Saad’ın ısrarları fayda etmedi; ha­zırlıklarını tamamlayan Selman-ı Farisi, Medine’nin yolunu tuttu.

Ã

B¡LAL’¡N SON EZANI

Bilal-i Habeşi, vazifesini hakkıyla yapmış olmanın huzu­ruyla Şam’a yerleşmiş; çoğu zaman ibadetle ve Kur’an oku­makla meşgul oluyor, fırsatını buldukça da insanlara İslam’ı anlatıyordu. Şamlılar, onu çok sevi­yorlar; Allah Rasulü’yle ilgili hatıralarını dinlemek için sık sık yanına uğruyorlardı. Bilal’in en mutlu olduğu zamanlar, işte bu hatıraları anlattığı anlardı. As­lında tek arzusu da bir an önce Rasul’e kavuşmaktı. Bu ayrılık çok uzamıştı; artık savaş edecek takati de yoktu ve cepheye gidemiyordu. Halife Ömer ise onu, sürekli Medine’ye çağır­maktaydı, fakat Allah Rasulü’nden sonra orada kalmaya dayanamıyordu; onsuz Medi­ne’de yaşanamazdı ki?

Bilal, her gece Rasul’e kavuşma arzusuyla yatağına uzanı­yordu. Yine bir gece, gecenin ilerleyen saatlerine kadar ibadet etmiş, uykunun ağır bastığı bir an yata­ğına uzanmıştı. Allah Rasulü’nü gördü rüyasında. Rasul: "Bilal, bizi ziyaret etmeyecek misin?" dedi. O an uyandı ve yatağından fırladı Bilal... Yıllar var ki Medi­ne’den uzaklardaydı. Allah Rasulü, onu Medine’ye çağı­rıyordu; bu, pek yakında onu yanına alacağının işaretiydi. Sa­bah olmak üzereydi. Hemen abdestini aldı, doğruca Mescide vardı. İnsanlar henüz gelmek­teydiler. Gelenler, Bilal’in etrafında toplanıyorlardı. Bilal’de bir gariplik vardı; bazıları hemen bunu fark ettiler. Namazın bitiminde, Bilal, etrafındakilerle vedalaş­maya başladı. Dostlarının şaşırdıklarını gö­rünce:

"Allah Rasulü, beni çağırıyor; bugün Medine’ye hareket edeceğim," dedi.

Bilal’in Medine’ye döneceği haberini alanlar, onu uğurla­maya geldiler. Bilal ve ailesinin ancak bir deve yükü eşyası vardı; bir yolcunun eşyası kadar...

Bir gece yarısı Medine’ye varan Bilal, doğruca Ravza-i Mutahhara’ya koştu. Onun Medine’ye gelişini kimse görme­mişti; bu da Bilal için mutlu bir tesadüftü. İşte Allah Rasulü’nün mezarı başındaydı ve etrafında kimse yoktu. Rasul’ün mezarına yüz sürüp doya doya ağlıyordu Bilal. Ağlamanın bu kadar güzel olduğunu bugüne kadar fark edememişti; meğer Allah Rasulü’yle olunca her şey güzelmiş, üzüntü bile... Bu sırada he­men yanınnda bir gölgenin peyda olduğunu fark etti Bilal, fakat aldırmadı. Ve bir gölge daha düştü önüne; o zaman dönüp baktı: Hasan ile Hüseyin... Allah Rasulü’nün sevgili torunlarına sarıldı Bilal, onlar da Bilal’e sarıldılar ve bir süre ağlaştılar. Va­kitlerden seher vaktiydi; kâinat, Allah’ı tesbih etmek üzere uya­nıyordu. Hasan ile Hüseyin, Bilal’den sabah ezanını okumasını istediler. Bilal, ezan okuyacak halde değildi; zaten Rasul olma­dan Medine’de ezan okumanın ne anlamı vardı? Ama Rasul’ün torunları ısrar ediyorlardı ve Rasul onları hiçbir zaman kırma­mıştı. Bilal nasıl kırabilirdi? Onların arzusu, Allah Rasulü’nün arzusuymuş gibi bir his doğdu Bilal’in kalbine ve seher vak­tinde, Peygamber Mescidi’nden Bilal’in sesi yükseldi Medine göklerine ve bütün kâinata...

Bilal’in sesini duyan Medineliler yataklarından fır­ladılar. Duydukları gerçekten Bilal’in sesi miydi? Gör­dükleri bir rüya mıydı yoksa? Peygamber zamanının mutlu günlerine mi uyan­mışlardı? Bilal, yıllardır Şam’da değil miydi? Ama bu ses, Bi­lal’in sesiydi... Bir an herkes, Allah Rasulü’nün mezarından kalkmış oldu­ğuna inandı ve insanlar Peygamber Mescidi’ne koşuş­tular. Önce sevinç gözyaşları sonra hasret gözyaşları... Rasul’ün mezarı başına toplanan ashab, Bilal’in ezanı hiç bit­mesin istiyorlardı.

Bilal’in Medine’ye gelişinden habersiz olan Ammar, Süheyb ve Selman hemen Mescide koştular. Selman, İran fet­hinden henüz dönmüştü; Bilal, onu da herkes gibi Peygamber günlerine yani asr-ı saadete alıp götürmüştü. Ammar, Me­dine’de bulunmanın haz­zını yaşarken; Süheyb, Bilal’in eza­nında ebediyeti ya­şıyordu. İşte Bilal yanlarındaydı; Ammar için bu anı yaşamak, bin Kûfe valiliğine değerdi. Selman için bu an, bütün bir İran fethine bedeldi...

Peygamber Mescidi’nde bir sevinç, bir coşku... Tıpkı Allah Rasulü’nün Medine’ye geldiği günkü gibi bir canlılık, bir heye­can; gözlerde  sevinç ve hasret göz­yaşları içiçe... Halife Ömer, heyecan ve sevinç içinde Mescide geldi. Bütün Medine ora­daydı. Halife Ömer, Bilal’i candan bir sevgiyle kucakladı. Bilal, hıçkıra hıç­kıra ağlıyor, herkesi de ağlatıyordu. Hasan ile Hüse­yin, Bilal’in kendilerine yaşattığı bu mutlu anı doyasıya yaşı­yorlardı. Peygamber Mescidi’nde gelecek bütün zamanlara bedel tarihî bir an yaşanıyordu.

Halife Ömer, namaz kıldırmak üzere mihraba geçmekte bir an tereddüt etti; müezzin Bilal’di, İmam da Rasulüllah olma­lıydı... Ömer’in mihrabdan geri durduğunu gören bütün sahabiler de aynı duyguyu yaşıyorlardı.

Başta Halife Ömer olmak üzere, Ammar, Süheyb, Selman ve bütün sahabiler, Bilal’in Medine’de kalma­sını istiyorlardı. Fakat Bilal, Şam’a dönmek istiyordu. Çünkü Allah Rasulü, on­dan sadece kendisini ziyaret etmesini istemişti; o da bu ziyareti yapmıştı. Tekrar Şam’a dönecek ve Allah Rasulü’ne kavuşacağı günü bekleyecekti. Bütün ısrarlar boşunaydı ve Bilal, Şam’a dönüyordu.

Bilal, bir an için de olsa asr-ı saadeti yaşamış ve yaşatmıştı; artık bu anın aşk ve heyecanıyla ölümü bekleyebilirdi, daha doğrusu sevgili Peygamber’ine kavuşacağı günü bekliyordu. Yaşı ilerlemiş, cihad ede­cek gücü de kalmamıştı; bu dünyada daha fazla oya­lanarak, Rasul’den ayrı kalmanın anlamı var mıydı?

Bilal’in Medine’den ayrılışı, Medine’dekileri üzer­ken; tekrar Şam’a dönüşü, Şam’dakileri sevindirmişti. Aslında Şamlılar, Bilal’in tekrar geleceğini ummuyorlardı, bu, onlar için çok bü­yük bir mutlu­luktu.

Ã

SELMAN MEDA¡N VAL¡S¡

Bilal’in gidişinden sonra Selman’a bir gariplik çöktü. Kisra’nın hazineleri ve sarayları, müslümanların eline geçmiş, İran fethi tamamlanmıştı. Bu fetihte en büyük rolü oynayan Selman’dı. Hendek savaşının en önemli adamı oydu. Allah Rasulü’nün parçaladığı taş, onun kazdığı yerden çıkmıştı ve Rasul, bu taştan çıkan kıvılcımlarla aydınlanan İran saraylarını Selman’a göstermişti; Selman da onun aydınlattığı yoldan gide­rek, İran saraylarına ulaşmış, onları, kendi elleriyle müslümanlara teslim etmişti. İran göklerini dolduran ezan sesle­rini bizzat kulaklarıyla duyduktan ve İranlılar’ın müslüman ol­duklarını bizzat gözleriyle gördükten sonra Medine’ye dön­müştü. Bundan böyle tek arzusu, bir an önce Allah Rasulü’ne kavuşmak ve Medine’ye gömülmekti. Gece gündüz ibadet edi­yor, sevgili Peygamber’ine kavuşmak için dua ediyordu.

Bu sırada Halife Ömer, Selman’a Medain valiliğini teklif etti. Selman, bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırdı; o, Me­dine’den ayrılmak istemiyordu. Ammar’ın başına gelenleri de düşünüyordu; ya kavminin men­faat kavgasına girdiğini gö­rürse!.. Şimdi İran, onun için güzel bir rüyaydı; bu rüyadan uyanmak istemiyordu. Fakat Halife ısrarlı: Selman, Medain valisi olursa, İran’da İslamiyet bir daha sarsılmamak üzere kök­leşe­cektir.

"Sana," dedi Halife, "yirmi bin asker veriyorum, beş bin dirhem de maaş..."

Selman, bu vazifeden affını istemek için davran­dıysa da, Allah Rasulü’nün ‘faruk’ yani iyiyi kötüden ayırdeden, adını verdiği Halife Ömer’in ısrarına direne­medi. Ertesi sabah Selman’ı, bizzat Halife uğurlamaya geldi. Ammar ile Süheyb de can dostları Selman’ın yanındaydılar. Bilal’den tekrar ayrılma­nın burukluğu henüz yüreklerindeyken, bu kez de Selman’ı uğurluyorlardı. Selman’ın içine çöken gariplik, azala­cağı yerde çoğalıyordu; buna bir de yolculuk hüznü eklenmişti.

Selman, Medain’e vardı. İranlılar, kendilerinden bir valiye sahip olmanın sevincini yaşıyorlardı. Medain, medain olalı böyle bir sevinç yaşamamıştı. Bir zamanlar Selman’a teslim olan Medain kalesi, şimdi kendini onun kollarına bırakmanın mutluluğunu du­yuyordu.

Vali Selman, maaşını olduğu gibi fakirlere dağıtı­yor, bir lokma, bir hırka yaşamasını sürdürüyordu. Medainliler ise, onun böyle yaşamasını istemiyorlar; her şeylerini ona vermek için çırpınıyorlardı. Fakat o, onlardan daha önce davranıyor, bütün maddi ve ma­nevi varlığını onlara sunuyordu. O ki, Rasul, ona "Fa­risî" lakabını vermişti; o da Rasul’ün yanında yıllar yılı İran’ı temsil etmişti. Şimdi de, İranlılar’ın Allah Rasulü’ne lâyık birer müslüman olarak, İslam Ümmeti içinde yerlerini almaları için çırpınıyordu.

Selman, bu dünyada evi olmasını istemiyordu; ev, onu sanki bu dünyaya bağlayacakmış ve Rasul’e ka­vuşmayı önleye­cekmiş gibi geliyordu. Medainliler ise, valilerine ve kurtarıcıla­rına İran’ın en şirin evini yap­mak istiyorlardı. Selman, her defa­sında soruyordu:

"Bana nasıl bir ev yapacaksınız?"

Medainliler, yapacakları evi uzun uzun anlatıyor­lardı, fakat Selman reddediyordu. Bir gün tekrar Selman’a geldiler ve yapmak istedikleri evi anlattılar:

"Sana öyle bir ev yapacağız ki, ayağa kalktığın zaman başın tavana değecek. Yatağına uzandığında, başın bir duvara, ayakların bir duvara değecek!.."

Onlar anlattıkça Selman keyifleniyordu. Sonunda gülüm­seyerek şöyle dedi:

"Bu evi çok sevdim, hemen yapın!.."

Bu, tam bir mezar tarifiydi. Oradakiler, işin şaka­sındaydılar ama Selman samimiydi çünkü o, Allah Rasulü’ne bu kez me­zardan geçerek kavuşabilecekti.

Vali Selman, sırtına alelade bir aba, bir gömlek ve bir şal­var giyiyordu. Bu kıyafetini hiç değiştirmiyor, çarşıları denetler­ken de, halka hitap ederken de, ken­disine gelen heyetleri kabul ederken de hep bu kıyafe­tiyleydi. İranlılar, hiç böyle vali gör­memişlerdi. Onlara göre vali demek, debdebe demekti, ihtişam ve gurur demekti; Vali Selman ise sıradan bir insan gibi davra­nıyor, sıradan bir insan gibi giyiniyordu. Selman’ın sokaklarda bu kıyafetiyle gezdiğini gören çocuklar:

"Gürk âmed, gürk âmed/ kurt geldi, kurt geldi!.." diyorlardı.

Az kumaş gitsin diye, gömleğini mümkün olduğu kadar dar yaptırırdı. Bir gün ata binmesi icap etti. As­lında mecbur kalma­dıkça ata binmez, yaya dolaşırdı. Ata binerken gömleği sö­küldü, çünkü çok dardı. Çarşı pazar teftişini bu sökük gömlekle tamamladı. Onu bu halde görenler, büyük bir şaşkınlık içinde bakıyorlardı.

Mümkün olduğu kadar az yemek yer, sırtındakiler iyice yıp­ranana kadar giymeye devam ederdi. Buna karşılık, elinde ne varsa dağıtır, yedirir içirirdi. Cebin­deki parayı bir fakire verme­den uyumazdı. Selman, eşi, benzeri gelmemiş ve bundan sonra da gelmesi mümkün olmayan bir valiydi. İran, bu asil evladının yönetiminden çok memnundu. Selman demek, İran demekti; İran demek, Selman demekti. İranlılar, herşeylerini ona borçlu olduklarını biliyorlardı ve Vali Selman, onlar için daha şimdiden bir efsaneydi; bin­lerce yıllık İran efsanelerinin bütün kahra­manlarını gölgede bırakan bir efsanevî kahraman...

Ã

B¡LAL EFEND¡M¡ZD¡R

Yüreğinde Peygamber hasretiyle tekrar Şam’a döndü Bilal. Yaşlı ve yorgun bünyesi, bu yolculukta çok sarsılmıştı; ayakta duracak hali kalmamıştı. Ha­nımı, ona elinden gelen ihtimamı gösterdiyse de Bilal, sonunda yatağa düştü. Hastalığı giderek ilerledi ve bünyesi iyice zayıfladı. Ateşler ve acılar içinde sabah­lara kadar kıvranıyordu. Allah Rasulü’nün delaletiyle Bilal’e eş olma şerefine ermiş olan hanımı, onun bu haline dayanamıyor, başucunda:

"Ah ne acı! Ah ne acı!.." diye ağlıyordu.

Bilal ise, yıllar önce Batha vadisinde öldürücü iş­kencelere uğradığında yaptığı gibi, yine Allah ve Rasulü’nün adlarını sayıklıyordu. Görüyordu işte, Rasul, onu bekliyordu. Hanımının acı dolu feryadına Bilal:

"Oh ne tatlı! Oh ne tatlı!.." diye cevap veriyordu.

Bilal’i üzen tek şey ise, ruhunun bir türlü şu vücut kafesin­den fırlayıp çıkamamasıydı. Artık kendisine büyük bir yük ol­maya başlayan vücudundan bir kur­tulabilse, hemen Allah Rasulü’ne koşacaktı.

Bir akşamüstü, Bilal’in hastalığı iyice ağırlaştı. Şam’daki dostları, yatağının çevresinde toplanmışlar, ona şifalar diliyorlar; onu kendilerine bağışlaması için Allah’a dua ediyorlardı. Bir taraftan da Bilal’in çektiği acıları görerek üzülüyorlar, gözyaşla­rını içlerine akıtı­yorlardı. Bilal, onlara tebessüm ediyor ve şöyle diyordu:

"Yarın sevgililerle, Mus’ab, Hamza ve daha nicele­riyle bu­luşacağım. Bakın işte Allah Rasulü, orada beni bekliyor. Bilal, bana ne zaman geleceksin? diyor."

Tam seher vakti, Medine’de Rasul’ün mezarına va­rıp yüz sürdüğü, Mescidinde ezan okuduğu vakitte ebediyete geçip sevdiklerine yürüdü Bilal... Ruhu, ten kafesinden çıkarak, Allah Rasulü’nün huzuruna uçup gitti. Yatağının etrafında bekleşen­ler, bu kez gözyaşla­rını, Bilal’in bu dünyada bıraktığı can kafe­sine bakarak doya doya akıttılar. Sonra da bu aziz naşı, Şam’ın Babü’s-Sagir mevkiine defnettiler. Şam toprağı, Allah Rasulü’nün huzurunda Habeşistan’ı temsil etmiş olan insanlığın bu büyük evladını koynuna almanın heye­canıyla kabardı ve titredi.

Bilal’in ölüm haberi Medine’ye ulaştığında, şehri bir hüzün rüzgârı yaladı. Halife Ömer, bir tarafına Ammar’ı, bir tarafına Süheyb’i alarak, Peygamber Mescidi’nde Bilal için cenaze na­mazı kıldırdı. Bilal’in mezarı, her ne kadar Şam’da Babü’s-Sagir tarafındaysa da ruhu buradaydı; Allah Rasulü’nün Ravza-i Mutahharasına gelip konmuş, kendisi için cenaze na­mazı kılan can dostlarına bakıyordu.

Bilal’in cenaze namazını kıldıran Halife, gözleri dolu dolu, cemaate döndü ve şöyle dedi:

"Ebu Bekir, bizim efendimizdir ve bizim efendimiz, seyyidimiz olan Bilal’i azat etmiştir..."

Halife’nin sözlerini duyan Ammar ile Süheyb, Batha vâdi­sindeki işkence günlerine dalıp gittiler: Bir yanda Bilal inliyor, bir yanda Ammar ve bir yanda Süheyb... Habeşistan, Irak, Yemen, Türkistan... şimdi daha bir hüzünle bakıyorlar Mekke’nin Batha vâdi­sine...

Ã

SÜHEYB’¡N H¡LAFET¡

 İslam orduları, doğu, batı, güney, kuzey bütün cephelerde ilerliyorlardı. Yemen, Irak, Suriye, İran... hep müslümanların eline geçmiş; ezan-ı Muhammedî neredeyse bütün cihanı fet­hetmek üzere... Halife Ömer, şimdiden cihan devletinin başkanı olmuştu. Allah Rasulü’nün, Yemen’den Türkistan’a çizdiği yol, çoktan açılmıştı ve Ammar, bu yolu, kılıcıyla yürü­müştü ama İran’ın ötesindeki Turan’a, Türkistan yay­lalarına bir türlü ula­şamamıştı; onun hayali ve gönlü hep o cephedeydi. Selman, muradına ermiş, ülkesi İran’ın fethini gerçekleştirmekle kalma­mış, şimdi de milletinin İslam’la iyice kaynaşabilmesi için Medain’de valilik yapıyordu. Ammar, annesi Sümeyye’nin mem­leketini ve milletini düşünüyordu sürekli; Türkistan yayla­larında ezan sesiyle türkü sesi içiçe duyulmadıkça gönlü bir türlü rahat etmeyecek, görevini tamamladı­ğını kabullenmeye­cekti. Ancak Türkler’in, İslam’la şe­reflendiklerini gördüğü gün bu dünyadaki vazifesi bite­cek ve Rabbine yürüyüp Rasul’e ka­vuşacaktı. İran cep­hesinden haberler geldikçe heyecanlanıyor, cepheye koşacak gücünün sürekli arttığını hissediyordu. Yaşı, sekseni geçmişti ama içindeki heyecan ve fetih ruhu taptazeydi ve her dem yenileniyordu.

Bütün varlığını müşriklere bırakarak hicret etmiş olan Süheyb’in durumu şimdi çok iyiydi; herkese maddi ve manevi yardım elini uzatıyordu. Aslında Ammar’ı, Medine’de tutan Süheyb’di. Süheyb de şimdi ezan sesleriyle çınlamakta olan memleketine gitmek istiyordu ama Halife Ömer, onun Me­dine’den ayrılma­sına izin vermiyordu; o da buradaki vazifesini daha önemli gördüğünden, baba yurduna gitme arzusunu dışa vuramıyordu. Öte yandan her gün Ammar’la bu­luşuyorlar; geçmiş günleri yadedip gelecek günleri düşünüyorlardı. Halife, Ammar’ın da Medine’de kalmasınıdan yanaydı; yalnız halife değil, bütün müslümanlar, Allah Rasulü’nün Ehl-i Beyt’ten say­dığı bu iki büyük sahabinin Medine’de kalmasından ya­naydılar; hele Bilal’in ölümünden sonra bu arzularını daha da öne çı­karmışlardı. Herkesin içinde bir korku vardı: Onlar Medine’den ayrılırlarsa bir daha geri gelmezlerdi; nitekim Bilal gelmemişti.

İskenderiye’den Yemen’e, Yemen’den İran içlerine uzanan İslam devletinin adâlet timsali büyük Halifesi Ömer, Peygamber Mescidi’nde, sabah namazını kıldı­rırken Feyruz adlı mecusi bir köle tarafından hançer­lendi. Hemen Halife’nin arkasında na­maza durmuş olan Ammar ile Süheyb, saldırganı yakaladılarsa da, adam elindeki hançerle intihar ettiğinden, ancak ce­sedi ellerinde kaldı. Olay da belki hiç bir zaman ay­dınlanmamak üzere bir sır perdesiyle örtülü kaldı.

Halife Ömer, evine baygın vaziyette getirildi. Ha­life, üç gün ateşler içinde ecelle pençeleşti. Bütün İslam dünyası mateme bürünmüştü, bir taraftan da Halife’nin şifa bulması için dualar ediliyordu. Halife’yi hançerle­yenin bir Mecusi olması, İran’da çok daha büyük üzüntü yarattı. Medain Valisi  Selman, Mescide ka­panmış, gece-gündüz Halife’nin bir an önce şifa bul­ması için dua ediyordu. Halife, bir İranlı mecusinin hançer yarasıyla can verirse, kıyamete dek İranlılar’ın kalbinin kanayacağı açıktı.

Üç gün ölümle pençeleştikten sonra canını teslim eden Ha­life Ömer, Rabbine yürüdü ve sevgili Peygamber’inin huzuruna uçup gitti. Halife’nin en yakın yardımcılarından olan Süheyb, Halife Ömer’in cenaze namazını kıldırdı ve onu Allah Rasulü’nün yanına, Ha­life Ebu Bekir’in yanıbaşına defnetti. Henüz yeni bir halife de seçilmediğinden, Hilafet makamı da kendili­ğinden Süheyb’e kaldı ve şimdi müslümanların Hali­fesi, Süheyb-i Rumi idi. Bir gün Halife Ömer, Habbab’ı Medine’den uğurlarken, kendi makamına oturtmuş ve ona "bu makama oturmaya senden daha haklı bir tek kişi vardır: Ammar..." de­mişti. Bilal’in ölüm haberi üzerine de: "Bilal efendimizdir, seyyidimizdir," demişti. Selman’ı ise İran valisi yapmıştı. Ölü­müyle de Süheyb’i Hilafet makamına oturtuyordu. Süheyb, bütün bunları düşünüyor ve Halife Ömer’in bu beş can dostu birbi­rinden ayırmadığını, hepsini aynı gördüğünü fark ediyordu. Şimdi bu beş can dostun temsil ettikleri milletlerden dördü, İslam Ümmeti içindeki yerlerini almışlardı; bir eksik vardı, Türkler... Ammar, can dostu Halife Süheyb’in yanı başında, İslam’ın ilk şehidini vermiş olan Türkler’in müslümanlığa uya­nacakları gü­nün hayalini görüyordu.

Süheyb’in Hilafeti üç gün sürdü ve müslümanlar Osman’ı Halife seçtiler. Süheyb, halifeliği süresince herkesin takdirini kazandı. Cephelerdeki zafer haberleri, Medine’ye kesintisiz ulaşmaya devam etti; hiç bir yerde en ufak bir sarsıntı bile ol­madı. Süheyb’in en yakın yardımcısı ise Ammar’dı. O Süheyb-i Rumi ki, bir valinin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Kader, onu köle yapmış ve Mekke’ye getir­mişti. Burada da Allah Rasulü’yle karşılaştırmıştı ve sonunda da Müslümanların Halifesi, Rum diyarının hü­kümdarı yapmıştı. Ve Süheyb, hilafeti Osman’a dev­retti, Ammar’ı da yanına alarak Peygamber Mescidi’ne yü­rüdü...

Süheyb, herkese yemek yedirir ve yardım ederdi. Maddi ve manevi varlığını, müslümanların hizmetine sunmaktan büyük zevk alırdı. Ammar, onun bu halini çok sever ve takdir ederdi. Bir gün ona dedi ki:

"Sen, oğlun olmadığı halde Ebu Yahya /Yahya’nın babası künyesiyle anılıyorsun. Arap olduğunu söylüyorsun ama Mu­sullu’sun... İhtiyaç sahibi olma­yanlara da yemek ikram ediyor­sun; bu, israf değil mi?"

Süheyb, can dostu Ammar’a gülümseyerek baktı ve şöyle cevap verdi:

"Allah Rasulü, bana Ebu Yahya künyesini bizzat verdi. Ne­sebim hakkındaki sözüne gelince, ben, Musul ahalisinden olan Nemr bin Kasıt hanedanından bir adamım... Babam, Kisra’nın valisi olarak Musul’da bulunuyordu. Bir gün memleketimizi düşmanlar bastı. Bütün aile fertlerimi kaybettim, kendim de esir düştüm. O günleri, hayal meyal hatırlıyorum; beş yaşlarında filandım. İhtiyacı olmayanlara da yemek ikram et­meme gelince, Allah Rasulü: Sizin en hayırlılarınız, tanıdığına ve tanımadığına yemek yediren ve selam verenlerinizdir, buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki, herkese yemek ikram ediyorum ve tanıdığıma, tanı­madığıma selam veriyorum..."

Kûfe Valisi Ammar ile Halife Süheyb, Peygamber Mes­cidi’ne girdiler ve bir köşeye oturup Allah Rasulü’yle geçen günlere daldılar. Onları gören müslümanlar, halka halka etrafla­rını sardılar; az sonra öğle vakti gire­cekti ve Halife Osman, gelip namaz kıldıracaktı, Ammar ile Süheyb’in hemen önlerinde du­rarak.

Ã

SELMAN DOSTUNUN YANINDA

 Selman-ı Farisi, basit bir çiftçi çocuğu olarak ayrıl­dığı İran’a, önce bir komutan olarak dönmüş ve Medain kalesine sığınan İran ordusunun kan dökül­meden teslim olmasını sağla­mış; ülkesinde ezan sesle­rini dinledikten sonra tekrar Me­dine’ye, Ahir zaman Peygamber’i’ne kavuştuğu şehre dön­müştü, çünkü o Peygamber burada yatıyordu. Daha sonra Halife Ömer’in teklifi üzerine Medain valiliğini kabul ederek, tekrar İran’a dönmüştü. Burada, kendi ülkesinde ve kendi kavmi içinde çok başarılı bir valilik görevi yürü­tüyordu. Yaşı hayli ilerlemişti; belki yüz, belki daha fazla... Ama o, yaşını bil­mediği gibi, merak da etmiyordu. Şimdi onu ilgilendiren, İran halkının İslam’ı hazmederek, insanlığa faydalı bir millet olmasını sağ­lamaktı. Selman, ashabın en yaşlısıydı, bu kadar uzun ve sağlıklı yaşamasını hiç kuşkusuz, Ahir zaman  Peygamber’ini uzun süre aramasına ve görür görmez de teslim olmasına borç­luydu; onunki mutlak bir teslimi­yetti. Ayrıca Tevrat ve İncil’i bütün ayrıntı ve yorumla­rıyla bilirdi Selman. Allah Rasulü, Hendek günü, onun önündeki kayadan çıkan kıvılcımlarla İs­lam devletinin sınırlarını göstermeye çalışmış ve bunu Selman hakkıyla görebilmişti. Görüşleri o anı ve bulundukları bölgeyi aşamayanlar ise, Allah Rasulü’nün göstermek istediği hedefi, hayal bile edemedikleri gibi, onunla alay et­mişlerdi. 

Medain Valisi Selman-ı Farisi, ilk kez hastalandı­ğını kabul­lenerek yatağa düştü. Bu hastalı­ğın ardından ölümün geleceğini hissedince de çok sevindi, çünkü uzun zamandır ayrı kaldığı Ahir zaman Peygamberi’ne kavuşacaktı. Onun hastalandığını du­yanlar, akın akın ziyaretine gelmeye başladılar; herkes, onun bir an önce şifa bulması için dua ederken, o, ölümü iple çeki­yordu; zira Rasul onu bekliyordu. Selman-ı Farisi, ziyaretine gelenlere şu öğütlerde bulu­nuyordu:

"Üç şey beni güldürür; üç şey de ağlatır. Ölüm, peşinde ol­duğu halde dünya için uzun emeller besle­yenlere, devamlı gö­zetim ve denetim altında bulunan gafillere, Rabbinin rızasını mı, yoksa gazabını mı ka­zandığını bilmeden kahkaha ile gülenlere... gülerim. Şu üç şeye de ağlarım:  Çok sevdiğim Allah Rasulü ve arkadaşlarından ayrılmak, ölüm anında karşılaşılabile­cek olan korku, cennete mi, cehenneme mi gideceğimi bilmeden Allah huzurunda hesap vermek üzere bek­lemek... Allah, bir kul için kötülük murat eder ve onun helâkini dilerse; ondan utanma duygusunu kaldırır. Sen o zaman onu, Allah’ın gazabına uğra­mış olarak görürsün. Allah’ın gazabına uğrayınca da, ondan mer­hamet ve acıma duyguları sıyrılıp gider. O zaman sen onu, kaba ve insafsız olarak görürsün. Böyle olunca da o, cennete gitmeyi düşünmez. O zaman onun hainliği, başkalarınca da kabul edilmiş olur. O, bu duruma dü­şünce, boynunudaki İslam bağı çıkarılır. Yani dinin emir ve yasaklarını dinlemez olur. Artık o, hakikaten mel’un ve herkesce lânetlenmiş olur. Müminin dünya­daki durumu, doktorunun derdini ve ilacını bildiği bir hastanın durumu gibidir. Hasta, kendisine zararlı olanı ister, doktor onu meneder: Ona yaklaşma, eğer onu yersen seni öl­dürür, der. Bu yasaklama, hastanın has­talığından kurtulmasına kadar devam eder. Müminin durumu da böyle; hayatta diğerle­rinden daha çok sevdiği birçok şeyleri arzu eder, fakat Allah, onu, o şeylerden meneder. Bu yasaklamayı Allah, mümin cen­nete girinceye kadar devam ettirir."

Yanına gelen ziyaretçiler, Selman-ı Farisi’nin bu nasihatle­rini can kulağıyla dinlerler; Allah’ın, onu ken­dilerine bağışla­ması için dua ederlerdi.

Selman’ın hastalığının giderek ağırlaştığını öğrenen Saad bin Ebi Vakkas, onun ziyaretine geldi. Saad, İran fethinde baş­komutandı; Selman’ın gelişiyle birlikte İran fethinin hemen ger­çekleşeceğine inanmıştı. Gerçekten de Selman’ı yanına alarak ordusuyla tarihte ilk defa Dicle nehrini geçmişti. Sonra da Selman’ı öncü birliğin komutanı yaparak, İran fethinin hiç kan dökülmeden  tamamlanmasını sağlamıştı. Bu büyük insanın bir gün yatağa düşebileceği Saad’ın aklına bile gelmezdi. Bü­yük bir üzüntü içinde varıp Selman’ın bulunduğu odaya girdi. Gördü ki, Selman ağlamakta!.. Bir süre şaşkınlık içinde onu seyreden Saad şöyle dedi:

"Niçin ağlıyorsun? Ben senin, ölümü çok arzuladı­ğını, Kev­ser havuzunun başında Allah Rasulü ve arka­daşlarıyla buluş­mak için can attığını biliyorum. O Allah Rasulü ki, seni kendi ailesinden sayardı: Selman, be­nim Ehl-i Beytimdendir, buyu­rurdu..."

Selman, Saad’ın yüzüne baktı; Selman biliyordu ki, Allah Rasulü, Uhud’da müşriklerin ortasında kaldığı zaman, Saad, onu korumak için tek başına bir ordu kesilmiş ve attığı oklarla müşrikleri, Allah Rasulü’nden uzaklaştırmaya çalışmıştı ve Rasul de ona, müşriklere atması için oklar uzatmıştı. Selman, Allah Rasulü’yle olan günlerin hasretiyle ağlayarak:

"Ne ölümden korktuğum için, ne de dünyadan ay­rılmak istemediğim için ağlıyorum," dedi Selman. Bir süre daldı ve şöyle devam etti: "Allah Rasulü, bize şöyle vasiyet etmişti... dünyada, her birinizin sahip olacağı mal, yolcunun taşıdığı azık kadar olmalıdır... Oysa şimdi benim çevremde bunca servet var!.."

Selman’ın sözlerini duyan Saad da, Allah Rasulü’yle olan günlere daldı ve gözleri yaşardı. O günlerin bir saatini satın alabilmek için bütün servetini vermeye hazırdı. O an, Saad da büyük bir servetin sahibi olmanın utancını duydu ve Selman’a bakarak şöyle dedi:

"Bize öyle bir öğüt ver ki, senden sonra onu tuta­lım..."

"Bir şeye karar verirken, herhangi bir hususta hü­küm verir­ken, bir malı taksim ederken mutlaka Rabbini hatırla."

Büyük Komutan Saad, Allah Rasulü’yle olan gün­lerin has­retini bütün kalbiyle hissederek, Selman’ın yanından ayrıldı. Selman’ı görmenin, onun sözlerini işitmenin dünyadaki bütün servetinden çok daha de­ğerli olduğunun farkındaydı...

Saad’dan hemen sonra Abdullah bin Selam, Selman’ın zi­yaretine geldi. Selman, ona dedi ki:

"Abdullah, kardeşim, hangimiz önce ölürse, sağ kalan, öleni rüyasında görmeye çalışsın!.."

"Bu, olur mu ki?.." dedi Abdullah.

"Evet, müminin ruhu serbesttir; yeryüzünde dile­diği yere gider. Kâfirin ruhu ise hapistir!.."

Saad ile Abdullah bin Selam’ın ziyaret ettikleri gü­nün ak­şamı, Medain Valisi Selman vefat etti. Bütün mal varlığı top­landı; hepsi on beş dirhem kadardı. Görüldü ki, bütün serveti, gerçekten bir yolcunun azı­ğını geçmiyordu...

Abdullah bin Selam, Selman’ın ölüm haberini alınca çok üzüldü, günlerce onun için dua etti, fakat onunla aralarında geçen konuşmayı unuttu. Aradan epeyce zaman geçmiş, Ab­dullah, Selman’ı unutup tekrar dünya işlerine dalmıştı. Bir  kuşluk vakti, sedi­rine uzandı ve uyuyup kaldı. Rüyasında Selman’ı gördü. Selman, ona yaklaşarak:

"Esselamü aleyke ve rahmetullahi ve berekatühü..."

"Esselamü aleyke ve rahmetullah ey Selman! Var­dığın yeri nasıl buldun?"

"İyi, çok iyi... Tevekkülü elden bırakma. Ne güzel şeydir te­vekkül!.. Tevekkülü elden bırakma. Ne güzel şeydir tevekkül!.."

"Pekiyi, amellerin hangisini daha faziletli buldun?"

"Tevekkülün, hayret edilecek derecede faziletli bir amel ol­duğunu gördüm; sakın tevekkülü elden bı­rakma!.."

Abdullah, o sırada uyandı ve hemen sedirinin üze­rine oturdu. İşte Selman’ın ruhu, gelip onu bul­muştu...Düşündü Abdullah bin Selam: Selman, genç yaşta hakikati aramak için yollara düşmüş, zamanının bütün ilimlerini ve dinlerini tetkik etmiş ama  ruhu bir türlü doymamıştı. Hiç yorulmamış ve da­ima tevekkül içinde umudunu yitirmemişti. Aradı, aradı ve so­nunda sabır ve tevekkülle Kainatın Efendisi’ni buldu ve onun Ehl-i Beyt’inden oldu. Tekrar memleketine döndü, İslam’ı kav­mine ulaştırdı. Ve genç yaşta, basit bir çiftçi çocuğu olarak ay­rıldığı memleketine bir komutan, bir fâtih ve bir vali olarak geri döndü. Çok uzun yaşadı ama bir saniyesini bile boş geçirmedi. Bu dünyadaki vazifesini hakkıyla yaptı ve Allah’a yürüdü; cen­nette Ahir zaman Peygamber’iyle tekrar buluştu... Abdullah bin Selam yakinen gördü ki, müminin ruhu, gerçekten serbesttir; zaman ve mekânı aşmıştır...

Ã

 


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

F¡TNE

 

KARIŞIKLIKLARA DOĞRU

Halife Ömer’in şehit olmasından sonra da fetihler devam etmiş, İslam Devleti’nin sınırları Türkistan’a ka­dar dayanmıştı; müslümanların karşısında, Bizans’tan başka ciddi bir güç de kalmamıştı. Ammar, yakın bir gelecekte annesinin kavmi Türk­ler’in de müslüman olacaklarına inanıyordu; bu inançla her daim annesi Sümeyye’yi hatırlıyor, gözleri yaşla doluyordu. Selman’ın vefatından sonra kendini biraz daha yalnız hisset­meye başlıyan Ammar, sık sık Süheyb’e gidiyor ve onunla asr-ı saadet günlerini yadediyorlardı. Mekke müşriklerinin kendisini kuyuya sarkıttıkları zaman, ya­kın bir gelecekte İslam’ın sesinin, Yemen’den Türkis­tan’a uzanacağını hayal ederek, onların iste­dikleri gibi konuştuğu ve ölümden kurtulduğu ânı hatırlıyordu. Allah Rasulü’nün: "Bir gün insanlar Yemen’den Tür­kistan’a kadar korkusuzca gideceklerdir," müjdesinin gerçekleştiği gün­leri yaşamanın heyecanını duyu­yordu. Allah, ona bugünleri göstermişti ya, gerisi zaten gelecekti ve bütün insanlık İslam’ın sesini duyacaktı. Şimdi Allah Rasulü’nün yanına, annesi Sümeyye’nin, babası Yasir’in yanlarına rahatlıkla gidebilirdi. Can dostları Mus’ab, Bilal, Selman... onu bekliyorlardı. Ammar’ın yaşı da doksanı geçmişti. Zaten dünyanın tadı da kaçmak üzereydi; müslümanlar, zenginlik ve refaha kavuşmuş­lardı. Zenginlik ve refahın da menfaat çekişmelerini körükle­mesi, ahireti unutturup dünyayı öne çıkarması kaçınılmazdı. Nitekim bunun ilk belirtile­rini Kûfe valiliği sırasında görmüştü. Can dostu Selman’ın, ölüm döşeğindeyken Saad’a ettiği nasi­hat­leri duymuş; Allah Rasulü’nün "dünyada sizden her birinizin sahip olacağı mal, yolcunun azığı kadar olma­lıdır" sözünün anlamını şimdi yakinen görmüştü. Bir an önce Rasul’e gitmek en hayırlısıydı.

Halife Osman, menfaat çekişmelerini önleyemiyor, üstelik bu çekişmeler zaman zaman ona da sıçrıyordu veya sıçratılı­yordu. Ammar, bunları duydukça üzülü­yor, bir an önce bütün bunları ardında bırakarak, Rabbine yürümek ve sevgili Pey­gamber’ine kavuşmak istiyordu. Bu sıralarda Halife Osman, ashabın ileri gelenlerini çeşitli bölgelere göndererek, durumu ince­lemelerini istedi. Böylece menfaat çekişmelerinden doğan huzursuzlukların önünü almayı düşünüyordu. Bir gün Ammar’ı çağırdı Halife ve ondan Mısır’a gide­rek, oradaki durumu tahkik etmesini istedi. Mısır, İslam dünyasının en önemli bölgesiydi; Ammar, bu vazifeyi reddedemedi.

Ammar, Halife Osman’ın arzusu üzerine hemen hazırlıkla­rına başladı, hazırlıklarını tamamlar tamamlamaz da Mısır’a hareket etti. Menfaat çekişme­lerini, Mısır’ın zenginliği iyice kö­rüklemiş ve burası karışıklıkların odak noktası haline gelmişti. Ammar’ın Mısır’a geleceğini öğrenen menfaat ve fitne grupları, hemen harekete geçmişler; Ammar’ı avuçlarının içine alarak yanıltma ve gerçekleri görmesini engelleme planları yapmaya başlamışlardı. Ammar, Mısır’a ayak basar basmaz, gerçekten de fitnecilerin tam ortasına düştü. Bunlar, başladılar Halife Os­man’dan şikâyete... Başka kimselerle temas yollarını tıkadıkları için Ammar, hadiseleri zorunlu olarak bunların gözüyle görmek, kulağıyla işitmek durumunda kaldı. Oysa ki Mısır’da, Abdullah ibn Sebe adlı bir Yahudi dönme­siydi bütün fitneyi kaynatan. Dönme Abdullah, Halife Osman’dan ziyade İslam’a karşı fitne kazanını kaynatı­yordu; Halife’yi bu işte kılıf olarak kullanıyordu. Ammar, fitnenin ötesini bir türlü fark edemedi; öyle ki, Mısır Valisi Abdullah bin Ebi Serh ile bile görüşme gereği duymadı.

Halife Osman, İslam dünyasının diğer bölgelerine gönder­diklerinden ayrıtılı raporlar almış ve buna göre tedbirler  alarak, fitneyi bölge bölge söndürmeye baş­lamıştı. Ne var ki, fitnenin bütün İslam dünyasını tehdit eder hale geldiği Mısır’dan bir türlü haber gelmiyordu. Halbuki Halife, Ammar’a çok güveni­yor ve onun tec­rübelerinden yararlanmak istiyor ve bunun için de sabırsızlanıyordu. Tam bu sırada Mısır Valisi Abdullah bin Ebi Serh’den bir mektup geldi. Vali, mektubunda Halife’ye şunları yazıyordu: "Yasir oğlu Ammar’ı, Mı­sır’da bir taife kendi­lerine çekmiş ve onun etrafını sım­sıkı sarmıştır.  Bu fitnenin elebaşı olan Yahudi Abdul­lah ibn Seb’e, Ammar’ı tamamıyla etkisi altına almış ve bize karşı kışkırtma çabasına girmiştir. Be­nim Ammar ile temasım mümkün olamamıştır."

Halife Osman, Vali’nin bu mektubu üzerine ne ya­pacağını şaşırdı; bir tarafta devlet, bir tarafta Allah Rasulü’nün en çok sevdiklerinden biri olan İslam’ın büyük çilekeşi Ammar... Halife, büyük bir tereddüt ve sıkıntı içindeyken Ammar, Medine’ye döndü ve doğruca Halife Osman’ın evine koştu. Büyük bir tereddüt içinde bocalamakta olan Halife, ani bir kararla Ammar’la görüşemeyeceğini bildirdi. Halife’nin yakınlarına men­faat sağlayıp sağlamadığı hususunda henüz kesin bir karar verememiş olan Ammar, karşılaştığı bu tavır üze­rine, Halife’nin hatalı olduğa inanarak evine döndü.

Artık olan olmuştu; Halife Osman’a kırılan Ammar, onun aleyhinde konuşmaya başladı. Halife’nin yakınlarına yani Emeviler’e menfaat sağladığını söyle­yen Ammar, bundan böyle onun meşruiyetini yitirdi­ğini iddia ediyordu. Ali ile Süheyb, bu davadan vaz geçmesi için Ammar’ı sürekli uyarıyorlardı. Ne var ki Ammar, Halife’nin tarafsız olmadığına inanmıştı bir kez; şayet Halife Osman, yaptıklarının doğru ve âdil oldu­ğuna inansaydı, oturup kendisiyle konuşurdu... Onu, Mısır’daki durumu tetkik için göndermiş, şimdi de onunla konuşmuyordu!.. Ammar, kendisinin haklılı­ğına kesinlikle inanıyordu.

Mısır’da alevlenen fitne, kısa zamanda bütün İslam dünya­sını sardı. Halife Osman, âsilerle bir türlü başedemiyordu. So­nunda âsiler, Medine’yi muhasara ettiler. Bunu öğrenen Ammar, evine kapandı ve hiç kimseyle konuşmamaya karar verdi. Ashabın ileri ge­lenleri, Medine’yi terk ettiler. Ortada Ali, Talha, Zübeyr ve Süheyb gibi birkaç kişi kalmıştı. Bunlar, âsileri ya­tıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar, Halife’ye bir zarar gelmemesi için büyük gayret gösteriyorlardı. Ha­life Osman’ın evinin sarıldığını öğrenen Ammar, kal­bini saran sıkıntıdan kur­tulmak için kendini ibadete vermiş; müslümanların bir an önce selamete çıkması için gece gündüz dua ediyordu. Medine, korku ve telaş içindeydi; muhasara çemberi giderek daralıyor, âsiler gemi azıya aldıklarını her fırsatta gösteriyorlardı. Ammar, başı secdede, gözleri yaşlı, kalbi kan ağlayarak düşünüyordu: Mus’ab ne iyi kuldu, Bilal ne iyi kuldu, Selman ne iyi kuldu!.. Birden hatırladı Ammar: Allah Rasulü’nün Kuba’ya geldiği ve burada ilk cuma nama­zını kıldırdığı gündü. Medine’deki müslümanlar onu karşılamaya gelmişlerdi. Mekke’nin en zengin ve en yakışıklı genci Mus’ab, beline doladığı bir koyun pos­tuyla çıkagelmişti. Onu gören Allah Rasulü buyur­muştu:

"Allah’ın kalbini nurlandırdığı şu adama bakın. Vaktiyle ben onun üzerinde iki yüz dirheme alınmış bir elbise görmüş­tüm... Allah ve Rasul’üne olan sevgisi, onu bu hale düşürdü. Kureyş gençleri içinde bunun gibi rahat yaşayanı yoktu. İleride bir takım hadiseler olacak: Allah, size Fars ve Rum ülkelerinin fethini mü­yesser kılacak. O zaman siz, çok zenginleşeceksiniz. Öyle ki, sabah ayrı, akşam ayrı elbise giyecek; sabah ve akşam en güzel yemekler yiyeceksiniz."

Oradakiler sormuşlardı:

"Ey Allah’ın Rasulü, bizim için bugün mü daha ha­yırlıdır, yoksa o gün mü?"

İyice hatırlıyordu Ammar, Allah Rasulü aynen şöyle bu­yurmuştu:

"Bugün sizin için daha hayırlıdır. Eğer dünya malı hakkında benim bildiklerimi bilseydiniz, onu istemek­ten vaz geçerdiniz..."

İşte şimdi öğrenmişti Ammar, dünya malının ne büyük fe­laketler getirdiğini!.. Kûfe valisiyken karşısına çıkan dünya malı fitnesi, şimdi çil çil altınlar halinde Medine üzerine ve bütün İslam dünyasına alev saçan korlar halinde yağıyordu. Kurtul­mak istiyordu Ammar bu tufandan ve bir an önce Allah Rasulü’ne ve sevgili dostlarına kavuşmak istiyordu.

Ali, oğulları Hasan ile Hüseyin’i, Halife Osman’ın kapısına nöbetçi dikmişti. Çünkü âsilerin, Peygamber’in torunlarına el sürmeye  cesaret edemeyeceklerine ina­nıyordu. Böylece de Osman’ın canını emniyete aldı­ğına inanıyordu. Ali biliyordu ki, Halife Osman’a bir şey olursa, İslam âlemi bir daha fitneden kurtulamazdı. Fakat bütün çabalar boşunaydı; âsiler ne söz dinliyorlar, ne nasihatten anlıyorlardı: Kulakları sağır, kalpleri mühürlüydü!..

      Ã

Allah Rasulü’nün sevgili torunları Hasan ile Hüse­yin, âsileri durduramıyorlar ve âsiler, Halife Osman’ın evine saldırıyorlar. O sırada Halife Osman, bütün ben­liğini vererek Kur’an oku­maktadır. Şu an bir tek arzusu vardır; İslam âleminde huzurun sağlanması. Bundan sonra bir an önce Allah Rasulü’ne kavuş­mak için Allah’a yalvaracaktır, çünkü bu dünya hayatı artık ona sıkıntı vermektedir. Öte yandan Allah Rasulü’nü de çok özle­miştir. Halife Osman’ın odasına dalan âsiler, gözle­rini kırpma­dan onu şehit ediyorlar ve kanını Kur’an sayfaları üzerine akıtı­yorlar.

Halife Osman’ın şehit edildiği haberi, Medine’ye bir yıldı­rım gibi düşüyor. Yıldırım, en çok da Medine’yi muhasara eden âsilere çarpıyor. İslam devleti başsız... Ali, Halife Osman’ın evine koşuyor; hâla orada bekle­mekte olan oğulları Hasan ile Hüseyin’e çıkışıyor:

"Osman şehit edilirken siz neredeydiniz? Niçin onu koru­mak için canınızı feda edene kadar savaşmadınız? Yarın Allah Rasulü’ne ne cevap vereceksiniz? Rasul’ün halifesinin şehit edilmesine nasıl seyirci kalabildiniz?"

Hasan ile Hüseyin, babalarının yüzüne bakamıyorlar ve hiç bir cevap da veremiyorlar. Aslında onlar, ellerinden geleni faz­lasıyla yapmışlar, kılıçlarını çekip âsilerle çarpışmışlardı ama o kadar insanı durdurmaya güçleri yetmemişti.

İlk şoku atlatan âsiler, hemen Allah Rasulü’nün damadı Ali’ye koşuyorlar ve Hilafeti kabul etmesi için ona yalvarıyorlar. Ali, Halife Osman’ın katillerini kovu­yor. Bunun üzerine âsiler Talha’ya koşuyorlar, o da onları kovuyor. Son umut olarak Zübeyr’e müracat ediyorlar hilefeti kabul etmesi için, o da on­ları tersliyor. Asiler ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Üzerlerine ilahî bir gazap inmesinden korkuyorlar ve bir an önce İslam âleminin başına bir Halife seçilmezse, Halife Osman’ın kanında boğulacakları vehmine kapılıyorlar ve Medine sokaklarında bağırmaya başlıyorlar:

"Ali, Talha veya Zübeyr’den birine biat edip halife seçmez­seniz, Medine’yi yakarız!.. Medine halkının ta­mamını da kılıçtan geçiririz!.."

Bütün bunlar, Allah Rasulü’nün ravza-i mutahharasında, Peygamber Mescidi’nin etrafında oluyor. Asilerin tehdidi üze­rine Ammar, hemen mes­cide koşuyor ve burada Süheyb ile karşılaşıyor. Süheyb’in gözlerinde yaş: Fırat ve Dicle gibi... Ammar’ın  gözleri bir yanıp bir sönüyor: Yemen ve Türkistan gibi... Batha vadisinde, anne ve babasıyla birlikte müşriklerin işkenceleri altında inledikleri za­manı hatırlıyor. Allah Rasulü, o gün yanında Osman’la birlikte onlara gelmişti ve onlar için dua etmiş ve şehit­lik müjdesi vermişti. Sonra da Batha vadisinde akşam olmuştu. Batha vadisinde, anne ve babasının ölüleri başında, bütün vücudu yara bere içinde geçirdiği ge­ceyi hatırlıyor; o gece bile bu gün kadar sıkıntılı değildi çünkü orada Yemen’den Türkistan’a uzanan bir aydın­lık yol vardı önünüde, şimdi ise koyu bir karanlık!.. Ammar, oyuna geldiğinin farkında ama yine de Os­man’a kırgın... Mısır’dan döndüğünde kendi­siyle ne diye görüşmedi sanki?..

Medineliler, korku ve endişe içinde Peygamber Mescidi’ne koşuyorlar. Bir süre sonra Talha ile Zübeyr de geliyorlar. Talha ve Zübeyr, Allah Rasulü’nün cen­netle müjdelediklerinden... Süheyb ile Ammar, Ehl-i Beyt’ten saydıklarından... Ve Ali geli­yor; Allah Rasulü’nün damadı ve Ehl-i Beyt’in temeli... Talha ve Zübeyr, Ali’ye yalvarıyorlar Hilafeti kabul etmesi için fakat Ali kabule yanaşmıyor. Asiler, Peygamber Mescidi’nin etrafını sarıyorlar; derhal halife seçilmezse, he­men Medine’yi ateşe vereceklerini haykırıyorlar. Bunda kararlı olduları her hallerin­den belli... Ali, Allah Rasulü’nün ravza-i mutahharasına bakı­yor; sanki Allah Rasulü’nden bir işaret bekler gibi... Ammar geliyor ya­nına, Mescidin yapımında bütün gücünü ortaya ko­yan Ammar... sonra Süheyb-i Rumi... Ali, bakıyor Yemen’den Türkistan’a ve gözlerinde iki damla yaş Dicle ve Fırat’a eş... ve hilafeti kabul ediyor.

Ali’nin hilafeti kabul ettiğini öğrenen âsiler, rahat bir nefes alıyorlar ve hemen koşup ona biat ediyorlar. Medine, derin bir nefes alıyor. Fakat âsiler, Medine’­deki işgali hâla sürdürüyorlar; yakın bir zamanda bu­radan gideceğe de benzemiyorlar.

Talha ile Zübeyr, Halife Ali’nin huzuruna geliyorlar ve Os­man’ın katillerini bir an önce buldurup cezalan­dırmasını istiyorlar. Asilerin ve katillerin işgalindeki bir şehirde, katiller ve asiler nasıl cezalandırılabilirler? Ha­life Ali, Osman’ın katillerini bulup cezalandırmayı her­kesten çok istiyor; nitekim onun kapı­sına da iki oğlunu nöbetçi dikmişti. Ama zaman gerek, ortalık durulur durulmaz biliyor onlara yapacağını. Yalnız katillerin değil, bütün âsilerin başını ezecek Halife Ali ilk fır­satta... Fakat Talha ile Zübeyr’e derdini bir türlü anlatamıyor.

Zübeyr ile Talha, Medine’yi terk ediyorlar; Mek­ke’ye, Allah Rasulü’nün sevgili eşi Aişe’nin yanına gidi­yorlar. Mekke’den, Halife Ali’ye haber gönderiyorlar:

"Şayet Osman’ın katillerini bir an önce bulup ce­zalandır­mazsan, biz burada büyük bir ordu toplayaca­ğız ve Medine’ye geleceğiz. Bütün âsileri kılıçtan geçi­receğiz ve böylece Halife olarak senin yapamadığını biz yapacağız..."

Halife Ali, âsilerin işgalindeki Medine’de yapayal­nız hisediyor kendini. Talha ile Zübeyr’e kırgın; hilafeti onların ısrarıyla kabul etmişti, şimdi de onu bırakıp gittikleri yetmiyormuş gibi, bir de ona karşı tavır alı­yorlar. Süheyb de gidip evine kapanmış... Ashabın önde gelenlerinin hepsi de Medine’yi terk etmişler.

Ammar geliyor Halife Ali’nin yanına; onun Ali’ye aşırı sev­gisi var; Ammar ki, Allah Rasulü, onu Ehl-i Beyt’inden kabul etmiştir, Ehl-i Beyt’in temeli de Ali’dir. Bu sırada Medine’ye ulaşan haber: Talha ile Zübeyr, yanlarına Aişe’yi de alarak, Mekke’de topladıkları bir orduyla Basra’ya gitmişler ve orayı ele geçirmişler... Osmanın kanını aradıklarını söylüyorlar. Durum çok kıritik... İslam dünyasında parçalanmanın ilk işareti ve bu­nun sonu felaket...  Halife Ali, felaketi görebiliyor ve İslam dün­yasını uçurumun kıyısından kurtarmak için çırpınıyor. İlk tedbir olarak Ammar ile oğlu Hasan’ı Kûfe’ye gönderiyor. Ammar’ın, Kûfe’de sükuneti sağla­yacağına inanıyor, çünkü Kûfeliler, vali­liği sırasında üzdükleri için Ammar’a karşı mahcuplar. Halife, İslam dünyasının birliğini sağladığı anda Osman’ın katillerini hemen enseleyecek... Bunu yaptığında da Talha ile Zübeyr, davalarından vaz geçecekler ve tekrar Medi­ne’ye, onun yanına dönecekler ve yönetimde ona yardımcı olacaklar. Halife Ali’nin kanaati bu...

Kûfe Valisi Ebu Musa, Ammar ile Hasan’ı karşılıyor; Ha­san’ı bağrına basıyor ama Ammar’a kır­gınlığını belli ediyor. Ammar’ın üzüldüğünü görünce de şöyle diyor:

"Ey Sümeyye oğlu! Sen de mi Osman’a saldıran­lara karış­tın? Sen de mi fâcirlerle birleştin?.."

Ammar’ın yüzünü bir hüzün yalıyor:

"Hayır, ben asla öyle bir şey yapmadım!.." Yutku­nuyor ve ekliyor Ammar: "Fakat olanlardan da pek müteessir olmadım..."

Ebu Musa, hayretle Ammar’ın yüzüne bakıyor; Allah Rasulü’nün, Ammar için söylediklerini hatırlıyor, yüreği titriyor, içi ürperiyor. Ammar’ın ailesi, Allah’ın gufranına mazhar olmuş bir ailedir, Ebu Musa biliyor bunu, Ammar’a gazap edene Allah da gazap eder, Ebu Musa bunu da biliyor... Allah Rasulü’nün fitneyle ilgili sözlerini hatırlıyor Ebu Musa ve fitnenin ayak sesle­rini duyuyor; o an Ammar’a sarılmak istiyor ama yapamıyor.

Ammar, Ebu Musa’nın takınacağı tavrın, halkı, Halife Ali’ye katılmaktan alıkoyacağını ve bunun da fitneyi iyice kö­rükleyeceğini düşünüyor. Halife Ali’nin etrafında kenetlenmek gerektiğini, aksi takdirde fitne­nin alevleneceğini ve ümmetin dağılacağını, Vali Ebu Musa’ya anlatmaya çalışıyor. Bunun üzerine durumun nezaketini kavrayan Vali Ebu Musa, halkı Kûfe cami­sine çağırıyor. Kûfeliler, akın akın camiye geliyorlar.

Ã

AMMAR KÜRSÜDE

Ammar, yanında Vali Ebu Musa olduğu halde, Kûfe cami­sinde kürsüye çıkıyor ve halka şöyle hitap ediyor:

"Ey insanlar! Sizi, Allah Rasulü’nün  dünya ve ahiret temiz zevcesi Aişe davet ediyor. Oysa ki Allah, Rasul’ünün zevceleri­nin evlerinde yerleşmelerini ve ortalıkta dolaşmamalarını em­retmiştir, çünkü onlar müminlerin anneleridirler; annelerin ise evlatları ara­sında ayırım yapmaları mümkün değildir. Şimdi siz, dilerseniz Aişe’ye, dilerseniz Allah’ın emrine itaat edi­niz!.."

Ammar’ın sözleri, Kûfeliler üzerinde tesirli oldu. Zaten onun Kûfe valiliği sırasında, bir takım densizlerin hataları yüzünden içlerinde bir eziklik de vardı. Şimdi de basit bir dünya menfaati uğruna tekrar Ammar’ı üzerlerse, dünya ve ahiret kendilerini suçlu hissede­ceklerdi. Bu nedenle Ammar’ın her dediğine itaat et­meye hazır bir halleri vardı. Bütün Kûfeliler, kayıtsız şartsız Halife Ali’nin yanında olduklarını bildirdiler.

Ammar ile Hasan’ın, Kûfe’de kesin bir hâkimiyet kazan­dıklarını öğrenen Halife Ali, toplayabildiği kadar bir kuvvetle Kûfe’ye hareket etti. Kûfeliler, Halife Ali’­nin gelişini büyük se­vinçle karşıladılar ve Kûfe, İslam dünyasının hilafet merkezi oldu. Böylece Medine’deki karışıklıkların dışına çıkmış olan Halife, daha rahat hareket etme ve daha sağlıklı düşünüp karar verme imkânına kavuşmuş oldu. Yanında en yakın yardımcı olarak Ammar vardı.

Halife Ali, yanına Ammar’ı da alarak Basra’ya gitti. Burada Talha, Zübeyr ve Aişe ile buluştular. Halife Ali, Osman’ın katil­lerini mutlaka bulup cezalandıracağını onlara uzun uzun anlattı. İşte hilafet merkezini de Kûfe’ye nakletmişti ve âsilerden hesap sormakta karar­lıydı. Dökülecek bir kan varsa, o da Osman’ı katleden âsilerin kanıdır; müslümanlar arasına kan girerse, kı­yamete kadar bunun vebali üzerimizde olur... bütün bunları anlattı Halife Ali. Talha, Zübeyr ve Aişe de ona hak verdiler; böylece sulh yapılmış oldu ve herkes rahat bir nefes aldı.

Sulhün gerçekleştiği, müslümanlar arasında birlik ve bera­berliğin sağlandığı, kısa sürede bütün Basra’ya yayıldı. Basra, geceye kadar büyük bir bayram havası yaşadı ve gecenin ilerle­yen saatlerinde de rahat bir uykuya daldı.

Allah Rasulü: "Ashabım yıldızlar gibidirler; hangi­sine uyar­sanız kurtuluşa erersiniz," buyurmuştur. On­lara karşı kim kılıç çekebilir ki? Basralılar, Ali, Ammar, Talha, Zübeyr... gibi insan­lığın en büyük yıldızlarına bakarak, dünya ve ahiretten emin olduklarını hissedi­yorlardı.

Sabahın alaca karanlığında bütün Basra’yı ayağa kaldıran bir çığlık... At kişnemeleri... Kılıç şakırtıları... Başta Halife Ali olmak üzere herkes çığlıkların geldiği yere koşuyor: Bir grup asker, Talha, Zübeyr ve Aişe’nin bulunduğu yere saldırmışlar, önüne geleni kılçtan geçiriyorlar. Halife, yanındakilerle birlikte kav­ganın ortasına dalıyor ve ilk iş olarak Aişe’yi korumaya alı­yor. Saldırganların hedefi Aişe, ama karşılarında Halife Ali’yi görünce hemen toz oluyorlar. Az sonra anlaşılıyor ki, Talha ve Zübeyr şehit olmuşlardır. İlk Halife Ebu Bekir’in oğlu Muham­med, Halife Ali’nin yanında... Herkes son derece üzgün... Ha­life Ali, Peygamber’in zevcesini, onun kardeşi Muhammed’e teslim ediyor. Muhammed, ablasını, sağ salim Medine’ye götü­rüp yerleştiriyor.

Talha ve Zübeyr’in kanını dökenler, dönme İbn Seb’e ta­raftarlarıdır ve Medine’den Halife Ali’nin ordu­suna katılarak gelmişlerdir. Aslında Osman’ı şehit edenler de bunlar. Halife Ali, İslam dünyasını parça­lamak isteyen bu katillerin defterini hemen dürecek ama bu sırada Şam Valisi Muaviye’nin, Os­man’ın ka­nını bahane ederek isyan ettiği haberi geliyor. Halife Ali, çok zor durumda: Ayrılıkçıların başlarını vurdursa, emrin­deki ordu dağılacak ve bundan sonra İslam âle­minde önü alınmaz bir kaos olacak, kıyamete kadar her gün biraz daha yeşerecek olan fitne tohumları atı­lacak. Ama Şam’ı da itaat altına aldıktan sonra birlik sağlanmış olacak ve fitnenin başı, bir daha yeşerme­mek üzere koparılacak. İşte bu düşüncelerle Kûfe’yi hükümet merkezi edinen Halife Ali, Muaviye’yi valilik­ten azlediyor ve Şam’daki isyanı bastırmak üzere, daha güçlü bir ordu toplama hazırlıklarına başlıyor. Çünkü Muaviye, isyan­cıların başına geçmiş, Halife Ali ile sa­vaş hazırlıklarına girişmiş­tir. Aslında Muaviye’nin niyeti belli: Hilafeti ele geçirmek!..

Ã

HABBAB AĞIR HASTA

Halife Ali ile birlikte Ammar da Kûfe’ye döndü. Hazırlıklar artık hep Kûfe’den yürütülecekti. Şam me­selesi de hallolduktan sonra Halife Ali, hilafet merke­zini tekrar Medine’ye taşımayı planlıyordu. Ammar, olayların biraz hafiflemesi üzerine can dostu Habbab’ı hatırladı. Süheyb, hâla Medine’deydi ve bütün olayla­rın dışındaydı. Ortada Ali olmasa, Ammar da tıpkı Süheyb gibi Medine’de köşesine çekilip ibadetle meş­gul olacak ve bir an önce Allah Rasulü’ne kavuşmak için dua edecekti. Ammar, Habbab’ı aradı. Onun hâla Kûfe’deki evinde olduğunu ve hasta yatağında yattığını öğrendi. Şimdi onunla dertleşmeye ne kadar da ihti­yacı vardı. Hiç vakit yitirmeden doğruca can dostu, çile arkadaşı Habbab’a koştu.

Ağır bir hastalıkla pençeleşen ve yatağında acılar içinde kıvranan Habbab, başucunda can dostu Ammar’ı görünce, bütün acılarını unutup doğrulmaya çalıştı. Ammar, onun yata­ğında oturmasına yardım etti. İki can dost, bir süre birbirlerinin gözüne baktılar: En büyük çileler, en büyük umutlar, en büyük sevinç­ler...  Habbab, gülümsemeye çalışarak derinden bir sesle:

"Allah Rasulü, eğer ölümü istemeyi bize yasakla­masaydı, şu anda ölmek isterdim!.."

Ammar, Habbab’ın ellerini tutmuş, onu teselli vermeye ve acılarını dindirmeye çalışıyor. Habbab, Ammar’ın yüzüne uzun uzun baktıktan sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.

Ammar, Mekke’de birlikte çektikleri çileleri hatırlıyor. Habbab’ın göğsünün ve sırtının kızgın de­mirlerle dağlanışını görür gibi oluyor; yüreğine kan damlıyor. Bakıyor tekrar Habbab’a; acı çektiği her halinden belli. Oysa ki müşriklerin işkenceleri ona ‘uf’ bile dedirtememiş ve bütün acılara meta­netle göğüs germişti. O zaman gençti, şimdi ise yaşı yetmiş iki... Buna bir de uzun süredir çektiği hastalığın yorgunluğu eklen­miş... Ama Habbab’ı asıl yıkan, İslam âlemini sa­ran fitne... Kur’an’ın en önemli âyetlerinden birini mı­rıldanıyor Kur’an öğreticisi Habbab:

"Fitne, katilden eşettir..."

Bu âyeti,  Habbab’ın ağzından duyan Ammar, sar­sılıyor ve fitnenin boyutlarını kavramaya çalışıyor: Bir yanda Allah Rasulü’nün damadı ve Ehl-i Beyt’in temeli Halife Ali, bir yanda Allah Rasulü’nün zevcesi, mü­minlerin annesi Aişe... Ve Basra toprağına bulaşan Talha ile Zübeyr’in kanları!.. Ammar, kayna­yan fitne kazanına bakıyor, bakıyor ve şöyle diyor:

"Ey Habbab! Müjdeler olsun sana, üzülme sakın! Belki de yarın en çok sevdiklerinin yanına varacaksın; Allah Rasulü’ne, Mus’ab’a, Bilal’e, Selman’a kavuşacak­sın... Şimdi ağlayacak biri varsa, o da benim!.. Görü­yorsun işte bir kasırgada sürükle­nip gidiyorum. Yaşa­mak, beni çok ürkütüyor!.."

Ammar’ın bu sözleri üzerine Habbab, bütün gü­cünü topla­yarak konuşmaya davrandı:

"Allah’a yemin ederim ki, ölümden korkmuyorum. Fakat dünyanın tadını ve rahatını görmeden ömürle­rini cefa içinde geçirip iyi ameller ile göçüp giden kar­deşlerimizi düşünüyorum. Onların bütün ömürleri, eza ve cefa ile geçti. Ama onlar, iyi ve faydalı işler yap­maktan asla geri kalmadılar. Bize gelince: Hali­miz malum... Allah Rasulü’nden sonra dünya bize döndü, fazla­sıyla onun nimetlerine kavuştuk. Hazırladığım kefenime bakıyo­rum; ince ipekten yapılmış. Halime ağlıyorum. Kardeşimiz Mus’ab’ı düşünüyorum: Uhut savaşında şehit düşmüştü. Göm­leği kısa geliyordu; başını örtsek bacakları açıkta kalıyor, ba­caklarını örtsek başı açıkta kalıyordu. Allah Rasulü’ne sorduk ne yapa­lım diye. Nihayet gömleğini baş tarafına örttük, mezara indirdik, bacaklarını da otla örttük. Evet, Mus’ab’a bir kefen bulamamıştık. Şimdi ise benim kefen olarak en halis kumaşım var. Oysa ki, o zamanlar ne dinarım vardı, ne dirhemim, ne de kefenim!.. Halbuki şimdi evimin bir kısmı satılsa kırk bin altın eder. İşte ben, bunun için korkuyorum. Yüce Allah, yaptığımız amel­lerin karşılığını şimdi bize bu dünyada verdi. Ahirette nasi­bimiz kalmadı. Hatırlıyor musun Mus’ab’ın, Hicret esnasında Kuba’ya geldiği günü? O zaman Allah Rasulü, bize, Fars ve Rum ülkelerini fethedeceğimizi söylemişti; fakat bizim bugünle­rimizden endişelendiğini de belirtmişti... İşte bugünlere erdik; şimdi dünya malı­nın başımıza açtığı belaları görüyoruz!.."

Habbab’ın sözleri, Ammar’ın ta yüreğine işledi... Bu sırada Habbab’ın ziyaretine birkaç kişi daha gel­mişti. Ammar, gözleri yerde susuyordu. Orada bulu­nanlardan biri Habbab’a şöyle dedi:

"Bunu sen mi söylüyorsun? Sen ki, bu din uğruna ne akla hayale gelmedik işkencelere katlandın!.."

Habbab, Ammar’a baktı; Ammar ağlıyordu. Habbab de­vam etti:

"Nereden bilelim ki, Allah bu işkenceleri kabul bu­yurdu da, bizi dünyadayken mükafatlandırdı... Siz, Allah Rasulü’nün, Osman bin Mazun’un vefatı sırasında söylediklerini bilmiyor musunuz?"

Habbab’ın başucundakiler, soran gözlerle bakı­yorlardı ve Habbab devam etti:

"Bir kadın, Osman’ın cennetlik olduğunu söylüyordu. Bili­yorsunuz Osman, dünyadan elini ete­ğini çekmiş, her şeyini Allah ve Rasul’üne adamış bir insandı. Rasul, o kadına şöyle demişti: ‘Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun? Mu­hakkak ki ben, Allah’ın Rasulü’yüm ama Cenab-ı Hakk’ın bana ne ya­pacağını bilmiyorum...’ Bunu duyduktan sonra yaptı­ğımız amellerle nasıl olur da rahat ederiz ve bu amel­lere güveniriz? Üstelik de bu dünyada her şeyin fazla­sıyla karşılığını almış­ken!.."

Ammar, Habbab’ın haline dayanamadı, sözlerini daha fazla dinlemeye güç yetiremedi. Burada, şu bir­kaç dakika içinde bütün bir ömrü baştan sona birkaç kez yaşamıştı. Yaşlı gözlerle Habbab’a veda etti. Dışa­rıya çıktığında ne yapacağını bilemiyordu. Her şeyi bir tarafa bırakıp kendini tamamıyle iba­dete vermeyi, dünyadan el etek çekmeyi düşündü... Fakat Ali’yi yal­nız bırakmak olmazdı ki; Allah Rasulü’nün hiç bir za­man dizinin dibinden ayırmadığı bir insanı nasıl yalnız bırakabilirdi? Sonra nasıl bakardı Allah Rasulü’nün yü­züne?..

      Ã

Ammar’ın ayrılmasından sonra Habbab iyice ağırlaştı. Öle­ceğini hissedince oğlunu yanına çağırdı ve ona şunları söyledi:

"Oğlum! Öldüğüm zaman beni, Kûfe’nin dışına gömün. Burada halk, ölülerini evlerinin yakınına gömmeyi âdet edin­mişlerdir. Ben bu âdeti beğenmiyorum. İnsanlar, senin, beni Kûfe’nin dışına defnettiğini görürlerse, Allah Rasulü’nün sahabilerinden biri Kûfe dışına defnedilmiş, diyecekler; bundan sonra da ölülerini benim yanıma defnedeceklerdir."

Ölümüyle bile insanlara örnek olmak isteyen Habbab, er­tesi sabah, ruhunu Allah’a teslim etti. Ölüm haberi duyulur duyulmaz, Halife Ali ile Ammar derhal Habbab’ın evine gittiler. Ammar, ağlıyordu. Özellikle Habbab’la son konuşmaları, onu çok etkilemişti. Ammar, Habbab’ı bizzat kefenledi, bu sırada Uhut günü kendisine kefen bulunamayan Mus’ab’ı hep kar­şısında görüyordu. Şehitler efendisi Allah Rasulü’nün amcası Hamza’yı hatırladı; Uhut’ta ona da kefen bulu­namamıştı.

Habbab’ın cenaze namazını bizzat Halife Ali kıl­dırdı. Bütün Kûfe yaslıydı ve bu yas, dalga dalga bü­tün İslam dünyasına yayılıyordu. Allah Rasulü’nün en büyük sahabilerinden ve ilk Kur’an öğreticisi Habbab da ebediyete gitmişti. Kûfe toprağı kabarıyordu; bu mübarek cesedin kendisine emanet edilmesi­nin heye­canı içindeydi. Çünkü o burada oldukça küfür, burada barınamazdı. Ve Habbab, Kûfe’nin mânevî bekçiliğini üstlen­mişti.

Vasiyetine uyarak, Habbab’ı Kûfe dışına defnetti­ler; üzerine kara toprak atıp Allah’a ısmarladılar. Bun­dan böyle Habbab’ın çevresinde Kûfe mezarlığı oluşa­caktı.

Halife Ali ile Ammar, Habbab’ı kaybetmenin derin üzün­tüsü içinde, yepyeni ve yeni olduğu kadar da zorlu bir imtihana yürüdüler...

Ã

SÜHEYB ÜZGÜN

Süheyb’in bütün günleri, evi ile Peygamber Mes­cidi ara­sında geçiyordu. Medine’de durum hâla karı­şıktı ama Süheyb, buradan ayrılmak istemiyordu. Bu­rada kendini daha huzurlu hissediyordu çünkü Allah Rasulü’nün yanındaydı. Artık günleri­nin sayılı olduğu­nun farkındaydı ve işte Habbab da çekip git­mişti bu dünyadan. Kala kala bir Ammar kalmıştı; o da olayla­rın içinde sürüklenip gidiyordu. Aslında en çok Ammar’a yanı­yordu Süheyb... Kûfe’den gelen haberler hiç de iç açıcı değildi: Talha ile Zübeyr’in şehit olma­ları, Süheyb’i derinden sarsmıştı. Ammar için Allah Rasulü’nün söylediklerini bir bir hatırlayarak, onun için dua edip ağlayan Süheyb, bu kez de Rasul’ün, Zübeyr için söylediklerini hatırlayarak gözyaşı döküyordu. Zübeyr için Allah Rasulü buyurmuştu: "Her Peygamber’in bir havarisi vardır, benim havarim de Zübeyr’dir." Zübeyr, âsiler tarafından şehit edilmiş ve sevgili Peygamber’ine kavuşmuştu. Ya Ammar? Rasul onun için "Ammar’ı azgın bir topluluk şehit edecektir," dememiş miydi? Talha ile Zübeyr’i şehit edenler, şimdi görünüşte de olsa Ammar’ın yanında değiller miydi?

Ağlıyordu Süheyb-i Rumi, gözyaşları İslam dünya­sını sar­makta olan fitneyi söndürmek istercesine Fırat ve Dicle misali çağıldıyordu. Araya dünya girmişti bir kez; bir zamanlar onlar­dan yüz çevirmiş olan dünya, şimdi bütün zenginliklerini müslümanların önüne ser­mişti. Kimseyi suçlamıyordu Süheyb, olanlara üzülü­yor ve her bir müslüman için gözyaşı döküyordu. Keşke Kûfe’ye gidebilseydi de Ammar’ı alıp Medine’ye getirebil­seydi!..

Medine’nin üzerine çöken kara bulutlar henüz da­ğılmamıştı ve Medine, Halife Osman’ın yasını tutu­yordu. Peygamber şehri Medine susuyor, hep susu­yordu; Kûfe konuşuyordu, Şam ko­nuşuyordu, Basra konuşuyordu... Bakıyordu Süheyb, Musul’a, Basra’ya; Dicle ve Fırat, müslümanların atlarına su veren bu iki nehir, gözlerinin önünden akıp gidiyordu. O kadar istediği halde doğup büyüdüğü Musul’u bir türlü dünya gözüyle göre­memişti; artık görmek de istemiyordu...

Süheyb, bütün bir ömrün muhasebesini yaparak, eviyle Peygamber Mescidi arasında gidip geliyordu; ne bir fikir beyan ediyor, ne kimseye bir şey söylüyordu. Bilal’e, Selman’a imre­niyordu ve bir an önce onlara kavuşmak için Allah’a yalvarı­yordu. Habbab bile şans­lıydı, hiç olmazsa bundan sonra ola­cakları görmeye­cekti. Ya kendisi? Acaba daha da acı haberler almaya yüreği yetecek miydi? Sabır küpü çatlamadan daya­nabilecek miydi? Peygamber Mescidi’ne her girişinde, buranın yapımı için canla başla çalışan Ammar’ı görü­yordu; Ammar’ın üzerindeki tozları silkeleyen Allah Rasulü’nü görüyordu ve Rasul buyuruyordu: "Vah Ammar vah! Ammar’ı azgın bir top­luluk öldürecektir!.." Süheyb, bütün bunları düşündükçe Allah’a yalvarı­yordu:

"Allah’ım! Ammar’ın şehit olduğu günü bana gös­terme!.."

Halife Ömer’in şehit olmasından sonra üç gün hi­lafet ma­kamına oturmuş olan Musul valisinin oğlu Süheyb-i Rumî, İs­lam dünyası büyüklüğünde bir acıyı yüreğinde taşımanın dayanılmaz yüküyle Allah Rasulü’nün ravza-i mutahharasına varıp mezarının başucunda durdu. İşte Halife Ebu Bekir ve İşte Halife Ömer; ne olurdu burada Süheyb’e de küçücük bir yer açsalar!..

Ã

AMMAR MUHAREBE MEYDANINDA

İslam dünyası ikiye bölünmüştü; bir yanda Halife Ali, bir yanda Şam Valisi Muaviye... Halife, aslında Muaviye’yi valilik­ten azletmişti ama o, bunu kabul etmemiş, Halife’ye isyan et­mişti. Şimdi iki merkezli bir devlet vardı: Kûfe ve Şam...

Halife Ali, hazırlıklarını tamamladı ve sonbaharda Şam’a hareket etti. Şam’daki isyanı bastırdıktan sonra gerisi kolaydı; kısa sürede birliği sağlayabilir, fitneyi büyümeden yokedebilirdi. Halife Ali’nin bir ordu ile Kûfe’den hareket ettiğini öğrenen Muaviye de hazırla­dığı bir orduyla Şam’dan hareket etti. Halife Ali, bütün bir İslam dünyasını düşünüyor; müslümanlar arasına girmekte olan fitnenin bir an önce kurutulmasını hedefliyordu. Muaviye ise, Halife Osman’ın kanını bahane ederek, Hilafet’in Emeviler’e geçmesi ve bir Emevi saltanatının başlaması gayre­tindeydi. Halife Ali’nin ufku, bütün insanlığı kuşatırken, Muaviye, kav­miyet asabiyetine saplanıp kalmıştı. Daha da önemlisi, araya dünya menfaati girmişti.

Halife Ali’nin en önemli komutanlarından biri Ammar’dı. İslam orduları tam da Türkistan sınırına dayanmışken, İslam dünyasının dünya menfaatinden kaynaklanan bir fitneyle karşı karşıya gelmesi, Ammar’ı canevinden vurmuştu. Annesi Sümeyye, Türkistan yaylalarında ezan sesini bekliyordu; oğlu Ammar’ı bekliyordu. Baba yurdu Yemen’i, âsilerden temizleyen Ammar, anayurdu Türkistan’a ezan sesini bir türlü ulaştıramıyordu. Ah bu Emeviler, Ebu Süfyan’dan bu yana İslam ordularının karşısına çıkmışlardı; işte şimdi de onun oğlu Muaviye duruyordu önlerinde!..

Halife’nin ordusu Fırat kenarında karargâh kur­muştu. Ammar, Fırat’ın aynasında can dostu Süheyb’i görüyordu. Fakat Süheyb, hiç konuşmuyor, sürekli Medine tarafına bakı­yordu. Ammar yürüdü Süheyb’e doğru; Fırat’ın mavi suları, Süheyb’i göklerin derinli­ğine alıp götürdü. Ammar, üzgün ve düşünceli, Fırat boyunca yürüyor; çevresindekilerin farkında bile değil ve kendi kendine konuşuyor:

"Allah’ım! Bilsem ki şu kayalardan kendimi atarak parça­lanmama razısın, hemen kendimi atarım. Ken­dimi şu Fırat’ın suyuna atarak boğulmama razı oldu­ğunu bilsem, tereddütsüz atarım. Muhakkak ki ben, ancak ve ancak senin rızanı kazan­mak için savaşıyo­rum. Ya Rab! Sana yalvarıyorum... beni zi­yanda bı­rakma! Ben ne mal istiyorum, ne de mevki; ben yalnız senin rızanı istiyorum!.. Ve Sevgili Rasul’ünün duasını tekrarlıyorum: Ya Rabbi! Yasir ailesini gufranına mazhar et!.."

Ammar’ın sıkıntı içinde olduğunu görenler ve söz­lerini işi­tenler sordular:

"Size, Allah Rasulü, bizim bilmediğimiz bir şey mi söyledi?"

Ammar, o an daldığı düşüncelerden sıyrıldı ve et­rafındaki­lere baktı; hepsi de merakla ona bakıyorlardı. Ammar, tered­dütsüz cevap verdi:

"Hayır, Allah Rasulü bize, sizin bilmediğiniz hiçbir şey söy­lemedi..."

Ammar’ın etrafındakiler hayret ve şaşkınlıkla sor­dular:

"O halde niçin buraya savaşa geldiniz?"

Ammar, bir süre Fırat’ın sularına baktı ve cevap verdi:

"Ben, kendi görüşüme uyarak hareket ediyorum; haklı olan Ali’dir, Muaviye âsidir..."

Ammar’ın bu açık sözlülüğü, herkesi şaşırttı; hal­buki in­sanlar, onun her sözünü kabule hazırdılar. Fa­kat insanları kan­dırmak, bulunduğu pozisyondan isti­fade etmek, Ammar’ın ak­lından bile geçmiyordu. Şimdi Ammar, tam doksan bir yaşın­daydı ve dimdik ayaktaydı. Bütün bu ömrü, Allah rızasını ka­zanmak ve onun dinini yaymak için harcamıştı; kendine ayıra­cak hiç vakti olmamıştı. Hatta istirahat ettiği bir günü bile hatırlamıyordu.

  Ã

Kasım ayının serin bir seher vakti... .Frat, günlerdir müslü-manların atlarına su veriyor; bu seher vaktinde de kıyı­sında abdest alanlara bakıyor. Bir tarafta Halife Ali, bir tarafta Muaviye ve her iki tarafta da Allah Rasulü’nün, "ashabım yıl­dızlar gibidirler, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz," dediği sahabiler... Her şey sükutta; göklerdekiler ve yerdekiler biraz sonra olabilecekleri düşünmek bile istemiyorlar. Evet, tarihte ilk kez sahabiler birbirleriyle savaşacaklar. Fırat, dün­den beri puslu ve karanlık; Ammar’ın sözlerini duy­mak, Fırat’ın sularını kararttı. Fırat, ne akacağını bili­yor, ne duracağını. Sula­rına bir damla sahabi kanı karışacak olursa, kıyamete dek ağlar Fırat, sürekli ağıtlar besteler. Melekler üzgün, şeytan sevinçte... Böyle bir günün üzerine doğmamak için güneş, dağla­rın ar­dında bekliyor.

Ve zaman çaresiz işliyor; ortalık iyice aydınlanıyor. Halife Ali, Allah’a dua ediyor, isyancı Vali Muaviye’nin, kalbinin sesini dinleyerek, bu savaştan vaz geçmesi için; böyle bir durumda Halife Ali, onu affetmeye ha­zır. Biliyor ki Halife, burada yapıla­cak bir savaş, İslam dünyasında kıyamete dek sürekli kanayıp derinleşecek yaralar açacaktır.

Fırat nehri boyunca uzanan Sıffin ovasına güneş doğuyor ve günlerin en acılısı başlıyor. Muaviye, ordu­suna hücum emri veriyor! Halife Ali de içi kan ağlayarak kılıcını kınından çıkarıyor ve savaş işareti veriyor. İki taraf, amansızca birbirine saldırıyor­lar.

Yıllar yılı, muharebe meydanlarında küfre karşı kı­lıç salla­yan, İslam’ın ilk şehitleri Sümeyye ile Yasir’in oğlu Ammar, bir kez daha iç hesaplaşmasını yapıyor: Evet, haklı olan Halife’dir, bir valinin bu tavrı açıkça isyandır... Birden atını mahmuzluyor ve karşı tarafın safları arasına dalıyor. Ammar ki, Allah Rasulü’nün en yakınlarındandır, Ammar ki, ona buğzedene Allah da buğzeder; Ammar’a kim kılıç çalabilir ki!.. Ammar, sa­vaşın en şiddetli anında ilerleye ilerleye Amr ibn As’ın yanına varıyor. Amr, İslam’ın en büyük komutanların­dan biri ve Mısır fâtihi... Burada mücadelede, Muaviye tarafında yer almış, Ha­life Ali’ye karşı savaşıyor. Ammar, Amr’a iyice yaklaştıktan sonra şöyle haykırı­yor:

"Ey Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek için dinini sattın!.."

 "Kesinlikle değil, zaten Mısır’ı ben fethettim, iste­sen valili­ğini alırdım. Ben burada Osman’ın kanını arıyorum..."

Ammar, Amr’a daha da yaklaşıyor ve etraftakileri de du­yurmak için bağıra bağıra konuşuyor:

"Ben, seni nasıl tanıyorsam öyle şahadet ediyo­rum: Sen, Allah rızası için böyle bir şey yapmazsın, belki bugün ölmezsin ama yarın ölebilirsin. Herkese niyetine göre hakettiği verildiği zaman sana ne verile­ceğini düşün. Sen, bugünün bayrağını taşıyan Ali’ye karşı, Allah Rasulü’nün sağlığında da üç defa harbe girmiştin!.. İşte bugünkü de dördüncüsü... Senin şu anda yaptığın daha önceki yaptıklarından daha iyi ve doğru değildir. Zaten bunu sen de biliyorsun!.."

Amr, canevinden vurulmuştu. Gerçekten de Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarında müşrik ordusunda ko­mutandı. Hatta bir zamanlar Habeşistan’a hicret eden müslümanları istemeye bile gitmişti ve onların arasında Ali’nin kardeşi Cafer de vardı. Cafer ki, Mute savaşında şehit düşerek uçup gitmiş ve Cafer Tayyar adını al­mıştı. Amr, müslüman olduktan sonra, kâfirlerle yapı­lan bütün savaşlara katılmış, birçoklarında başkomu­tanlık yapmış ve böylece geçmiş günahlarını affettir­meye çalışmıştı. Halit de aynı durumdaydı ama araya dünya menfaatinin girdiğini fark edince hiçbir tarafta yer almayarak köşesine çekilmişti. Ya Amr ne yapı­yordu? Burada Allah Rasulü’nün en yakınıyla savaşı­yordu... İçinde büyüyen bir tereddüt... Atını mahmuz­layarak, Ammar’ın yanından hızla uzaklaştı.

Amr ibn As’ın içinde iki ses birbirine giriyordu: Halife Ali, bu noktadan sonra ona ordu komutanlığı vermezdi, Ali’nin kendisine komutanlık vereceğinden bir emin olabilse hemen onun tarafına geçerdi. Amr, Mısır valiliği filan istemiyordu; onun istediği başkomu­tanlıktı; ordusuyla ülkeler fethetmekti tek arzusu. Bunu da İslam’ın yayılması için yapacaktı. Pekiyi, bu­rada Ali’ye bir şey olursa, yarın Allah Rasulü’nün yüzüne nasıl bakardı? Yapacağı fetihler, onu kurtarır mıydı? Amr, Fırat’a doğru ilerledi; savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Bir süre Fı­rat’ın aynasında kendine baktık­tan sonra Amr, atını tekrar sava­şın ortasına sürdü...

Ã

AMMAR ŞEH¡T

Sıffin ovasındaki savaşın üçüncü günü... Her iki taraftan da ölenler ve yaralananlar var... Fırat nehrine karışan müslüman kanı; Dicle, bu yükü taşıyamama korkusuyla Fırat’tan uzaklaş­maya çalışıyor. Aradan yüzyıllar geçmiş gibi; hatırlıyor sahabe­lerden bazıları, bir gün Allah Rasulü buyurmuştu:

"Fırat ve Dicle, içindeki hazineleri atmadan kıyamet kop­mayacaktır..."

Allah Rasulü’nün bu sözünü hatırlayanlar, müslüman kanı karışan Fırat’a bakıyorlar; zaman sanki kıyamet sonrasıdır.

Güneş, batıya düşünce, Fırat’ın sularını bir kızıllık kapladı; Ammar, Fırat’a baktı ve içine bir sevinç düştü. Fırat’ın kızaran sularında, Mus’ab’ı, Bilal’i, Selman’ı, Habbab’ı ve daha nice can dostunu görür gibi oldu. Annesi Sümeyye ile Babası Yasir, kollarını açmışlar, gülümseyerek onu bekliyorlar. Birden Süheyb’in göz­leri çıktı önüne; Fırat ve Dicle gibi kızarmış!.. Birden atını mahmuzladı Ammar ve bağırdı:

"Cennet, kılıçların gölgesi altındadır. Ben bugün dostlara; Allah Rasulü’ne, Mus’ab’a, Bilal’e, Selman’a, Habbab’a kavu­şacağım... Onlar, beni çağırıyorlar ve işte karşımdalar!.."

Bu sırada güneş batmıştı; Ammar oruçluydu ve orucunu açmak için su istedi. Yanındakilerden biri, ona bir bardak süt uzattı. Sütü eline alan Ammar güldü ve sütü içti. Etrafındakiler, onun bu gülüşüne bir anlam veremediler. Bunu fark eden Ammar açıkladı:

"Bu süt, benim dünyada son azığımdır..." Herkes şaşırmıştı. Ammar devam etti: "Habibim, Sevgilim, Rasulüm şöyle buyur­muştu: Ammar! Senin dünyada son azığın süt olacaktır; onu içeceksin ve öleceksin!.."

Ammar’ın komuta ettiği birliğin askerleri, onun bu sözleri karşısında donup kalmışlardı. Aslında akşam karanlığı inmek­teydi ve savaş bitmişti. Orucunu açan Ammar, komuta ettiği birliğin sancaktarına haykırdı:

"Ey Haşim! İleri! Anam babam sana feda olsun!"

Ammar, tıpkı Yemen’de olduğu gibi tek başına bir ordu ke­sildi ve Muaviye ordusunun saflarına daldı. Hiç kimse, Ammar’a vurmaya cesaret edemiyordu ve Ammar öyle bir orduydu ki, şu an bütün dünyayla savaşabilirdi. Tekrar Ammar’ın sesi duyuldu:

"Kim Allah’a gider, kim cennete gider?.."

Sıffin ovasına nemli bir karanlık iniyordu ve bu, göklerin az sonra başlayacak mâteme hazırlığıydı. Tam bu sırada, karan­lıktan istifade İbn Cadiye, kılıcını Ammar’ın başına indirdi. Yoksa göz göre göre kim vurmaya cesaret edebilirdi bu büyük sahabiye?.. Ammar, atından düştü ve şehit oldu...

Sıffin ovasını titreten bir çığlık:

"Sümeyye oğlu Ammar şehit oldu!.."

O an ortalık sükuta kesti. Gece karanlığı, ıslak bir yorgan gibi indi Sıffin ovasına; kâinat kapanmıştı Ammar’ın üzerine şefkatle. Fırat’ın iniltisi kaldı sadece derinden derine ve heceliyordu Fırat: Ammar şehit!..

İslam’ın ilk şehitleri Sümeyye ile Yasir’in oğlu Ammar, Sıffin ovasında şehit düştü. Yemen’den Tür­kistan’a uzanan yollar, gelip Sıffin ovasında düğüm­lendi. Ammar’ın kanı, Fı­rat’ın sularına bulaştı ve Fırat gidip Dicle’ye karıştı. Süheyb-i Rumi’nin gözlerinden, Allah Rasulü’nün mezarına iki damla yaş düştü. Fırat ve Dicle, Rum diyarının çatlamış dudaklarını bir kez daha yaladı. İslam dünyasının kalbinde, bir daha ka­panmamak üzere açılan yara kanadı, kanadı...

 Ã

Muaviye ile Amr, karargâh çadırında, yarınki sa­vaşın plan­larını yapıyorlardı. Amr, Ammar’la karşılaştı­ğından beri, üzerin­deki şaşkınlığı bir türlü atamamıştı; bundan sonra Muaviye’yi de terk edip gidemezdi ve bir yerde kendini olayların akışına bı­rakmıştı. Muaviye de, ondaki bu durgunluğun farkındaydı ve bu durumdan ürküntü duyuyordu, çünkü Amr’ı kaybetmek demek, yarı yarıya savaşı kaybetmek demekti. Bu saatten sonra Halife Ali’nin Muaviye’yi cezasız bırakması düşünülemezdi bile...

Amr, binbir tereddüt içinde Muaviye’yi dinlerken, oğlu Ab­dullah, heyecanla çadıra daldı. Gece karanlığı inmiş, savaş, bugünlük bitmişti; Amr, heyecan ve korku içindeki oğluna baktı, acaba onu bu hale getiren neydi? Abdullah, hiç duraksamadan babası Amr’ın yüzüne haykırdı:

"Ammar’ı ne diye öldürdünüz? Onun için Allah Rasulü’nün ne buyurduğunu bilmiyor musuz?"

Yüzlerce savaşa katılmış, binlerce ölü görmüş olan Amr’ın âdeta dili tutuldu ve bir kuru yaprak gibi titre­meye başladı:

"Ne buyurdu Rasul?" diyebildi.

Abdullah heyecanla ve ağlamaklı bir sesle anlat­maya baş­ladı:

"Peygamber Mescidi’nin yapımı sırasında, herkes birer taş taşırken, Ammar iki taş taşıyordu. Çalışırken bir de şarkı tuttur­muştu. Onun bu şarkısından alınan­lar, Ammar’a sitem ettiler. Ammar’ın üzüldüğünü gö­ren Allah Rasulü, Ammar’ı okşamış, üzerindeki tozları silkelemiş ve şöyle buyurmuştu: "Sümeyye oğlu! Her­kes birer taş taşırken sen ikişer taşıyorsun. Fazla ecir kazanmak istiyorsun... Bununla beraber seni azgın bir topluluk katledecektir!.."

Amr, titriyordu, yer ayaklarının altından kayıp gi­diyor, kor­kunç bir uçuruma doğru sürükleniyordu. Dün, Ammar’la karşı­laştığında sanki ne diye uzaklaş­mamıştı buralardan? Şimdi bu büyük suça ortak ol­maktan nasıl kurtulabilirdi? Dünya karar­mıştı. İslam’ın ilk şehitleri Sümeyye ile Yasir, gelip karşısına dikilmiş­lerdi. Yemen üzerine geliyordu, Türkistan üzerine geli­yordu. Bugüne kadar kazandığı zaferler ondan kaçı­yordu. Ka­nını aramak için bu işe kalkıştığı Halife Os­man, üzgün üzgün bakıyordu gözlerinin ta içine!.. Amr, yaşamaktan korkuyordu; Amr, ölmekten korku­yordu ve Amr, kendinden korkuyordu...

Bütün olanları, oturduğu köşeden sessizce seyre­den Muaviye, ordusunun en büyük komutanı Amr’ın âdeta felç olduğunu görünce teleşa kapıldı. Bir süre zihnini toparlamaya çalıştı. Sonra şöyle araya girdi:

"Ammar’ı biz öldürmedik. Onu, buraya getirenler, herkesi evinden ve çadırından alarak buraya, Sıffin ovasına getirenler öldürmüştür!.."

Ne var ki o anda hatırladığı bir olay, Muaviye’yi de çarptı: Bir gün Ammar’ı ziyarete gitmişti. Şimdi za­manını tam kestiremiyordu ama, ona daha dünmüş gibi geliyordu. Ammar hastaydı. Ona şifalar diledikten sonra yanından ayrılmış ve yolda kendi kendine şöyle mırıldanmıştı: "Allah’ım, Ammar’ın ölümü, bizim eli­mizden olmasın, çünkü ben, Allah Rasulü’nün ‘Ammar’ı zâlimler öldürecektir’ dediğini işittim..." İşte, şimdi Ammar şehit olmuştu; hem de kendisinin de taraf olduğu bir savaşta!..

Muaviye, hırsının esiri olarak diliyle çevresindeki­leri, bu çıkmazdan kurtarıp bir an önce kırizi atlatmaya çalışsa da, kal­bini yatıştıramıyordu. Gözleri doldu. Gözyaşlarının yanaklarına süzüldüğünü hissedince de, kendini hemen çadırdan dışarı attı. Gözyaşlarını kim­seye ve özellikle de Amr’a göstermek istemiyordu, çünkü bu, savaşın kaybedilmesi ve kendisinin felaketi olurdu.

Oğlu Abdullah da çadırdan çıkınca Amr, sadece bu karar­gâh çadırında değil, bütün dünyada yapayal­nız kalmıştı. Dün savaş sırasında Ammar’ın kendisine söylediklerini hatırladıkça eli ayağı titriyordu. Ne bu dünyaya bakabiliyordu, ne öte dün­yaya: Verilmesi imkansız bir hesabın altına girmişti. Keşke hiç yaratıl­masaydım, diye düşündü. Bu sırada gayr-i ihtiyari nöbet­çiye seslendi. Nöbetçinin içeri girdiğini görünce de, cansız ve titrek bir sesle mırıldandı:

"İçeriye kimseyi alma!.."

Amr, sırtüstü yere uzandı; bütün bir ömrün muha­sebesini yaptı defalarca: Her taraf karanlık, bir tek umut ışığı bile yok... Ve Amr, bir dehlizde ilerlemeye çalışıyor düşe kalka; bütün ışıkları Ammar alıp gitti bu dünyadan... Zihninin dağınıklığını, kalbinin isyanını, gözyaşlarına vererek avunmaya çalışıyordu Amr...

Ã

Ammar’ın şehit olduğu haberi Halife Ali’ye ulaştı­ğında, gözleri doldu. Allah Rasulü’nün damadı, Ehl-i Beyt’in temeli, müslümanların Halifesi,  ilmin kapısı ve Allah’ın aslanı Ali şöyle dedi:

"Cenab-ı Hak, Ammar’a rahmet eylesin. Kendisi, Allah Rasulü’nün etrafında dört beş müslüman bulun­duğu zaman ona inanmış, müşriklerin akıl almaz iş­kencelerine katlanmış ve bir an bile Allah Rasulü’nün yanından ayrılmamıştı. Kendisi, hiç şüphesiz gufrana mazhardır. Çünkü Allah Rasulü, onun ailesi için Allah’tan rahmet dilemişti. Buyurmuştu ki: Allah’ım! Yasir ailesini gufranına mazhar eyle..."

Halife Ali’nin etrafındakiler, gözyaşlarına boğul­muşlardı. Bir süre Sıffin ovasına bakan, Fırat’ın ağıtını dinleyen Müminle­rin Emiri Ali ekledi:

"Ammar’ın katili cehennemliktir!.."

       Ã

Ammar’ın cenaze namazını, bizzat Halife Ali kıl­dırdı. Gök­lerdekiler ve yerdekiler, Ammar için dua edip, mağfiret diliyor­lardı. Bundan böyle Sıffin ovası, kıyamete dek Fırat’ın ağıtını dinleyerek, Ammar için hüzünlenecekti.

Ammar’ı götürüp Kûfe mezarlığına, can dostu Habbab’ın yanıbaşına defnettiler. Kûfe toprağı, Habbab’dan sonra Ammar’ı da kucaklamanın engin sevinci ve gururuyla dünyaya baktı...

Ã

SÜHEYB’¡N VEDASI

Ammar’ın şehit olduğunu duyan Süheyb’in eli ayağı ke­sildi, beyni uyuştu, zihni darmadağın oldu. Şoka girmiş gibiydi. Biraz kendini toparlar gibi olunca hemen Peygamber Mes­cidi’ne koştu. İlk olarak Ravza-i Mutahhara’ya girdi, Allah Rasulü’nün mezarına yüz sürdü. Sanki dün gibiydi; Ammar’ı alıp Erkam’ın evine götürmüş ve Allah Rasulü’nün huzuruna çıkarmıştı. Ammar, Allah Rasulü’nü görür görmez iman etmiş,  hemen o akşam annesi Sümeyye ile babası Yasir de oğullarının anlattıklarını dinlemişler ve Allah Rasulü’nü daha görmeden ona inanmışlardı. Bu uğurda akıl almaz işkencelere uğramışlar; zulüm ve işkence,  sa­dece onların imanlarını artırmıştı. Allah Rasulü de on­lar için dua etmiş ve Allah’ın rahmetini dilemişti. Rasul’ün bu duasından sonra Ammar’ın annesiyle ba­bası, şe­hitlik şerbetini içerek, kendilerinden sonra gele­cek şehitleri kar­şılamak üzere cennete uçmuşlardı.  Ammar’ın elini tutup tekrar Rasul’ün huzuruna getiremez miydi Süheyb? Mus’ab, Bilal, Selman, Habbab ve Ammar... işte yine Allah Rasulü’nün çevre­sindeydiler; Süheyb, onların halkasına katılmak için çırpını­yordu ama bir türlü onlara ulaşamıyordu. Süheyb, birden ken­dini yapayalnız hissetti. Hemen Mescide koştu ve secdeye ka­pandı. Mescide gelenler, Süheyb’in etrafında toplandılar. Süheyb’in secdesi bir türlü bitmiyordu. Bazıları, onun ebediyete yürüdü­ğünü, can kafesini, secdede bırakıp gittiğini sandılar. Fakat kimse ona seslenmeye ve dokunmaya cesaret edemiyordu. Öyle ki, Süheyb’in secdede kaldığını du­yan bazı müslümanlar, Peygamber Mescidi’ne koştular. Şimdi herkes, merakla Süheyb’in secdesinin bitmesini bekliyordu, çünkü ne­fes alıp verdiğini fark etmişler ve sevinmişlerdi. Bilal, Habbab, Selman, Ammar... hepsi gitmişlerdi; Allah Rasulü’nün son emaneti Süheyb kal­mıştı. O ki, Hicret sırasında, her şeyini müş­riklere bı­rakmış ve canını satın alarak Medine’ye ulaşmıştı. Al­lah Rasulü, onun bu alışverişte en kârlı çıktığını söyle­mişti. Süheyb’in etrafında toplananlar, bu yaşayan efsane insanın, kendilerini bir süre daha bırakmaması için dua ediyorlardı.

Sonunda Süheyb’in bitmeyecek sanılan secdesi bitti ve Süheyb, yaşlı gözlerle etrafındakilere baktı: Sanki bütün Medine oradaydı. Ve Süheyb, bir za­manlar Allah Rasulü’nün kendisine anlatmış olduğu hikâyeyi, yaşlı gözlerle anlatmaya başladı. Di­linde biraz pelteklik vardı, bu onun işkence gördüğü günler­den kalmaydı. Bu durum, onun anlattıklarını daha bir etkileyici hale getiriyordu.

"Allah Rasulü, şöyle buyurdu," diye söze başladı Süheyb-i Rumi:

"Vaktiyla bir hükümdar vardı, hükümdarın da bir sihirbazı vardı. Sihirbaz, ihtiyarladıktan sonra hüküm­dara dedi ki: Artık ben, yaşımı başımı aldım; ölümüm yaklaştı. Bana bir genç gön­der de sihirbazlık sanatını öğreteyim. Hükümdar, onun bu tekli­fini uygun buldu ve kendisine bir genç gönderdi. Sihirbaz, bu gence, sanatını öğretmeye başladı. Fakat hükümdarın konağı ile sihirbazın evi arasında bir zâhit vardı. Sihir öğren­meye başlayan genç, bir gün bu zâhide uğradı. Onu dinledi ve sözlerini be­ğendi. Genç, zâhidin sohbetle­rine öylesine daldı ki, sihirbaza gidemedi. Ertesi gün sihirbaza vardığında; sihirbaz ona: Niçin geciktin? dedi. Bir taraftan da genci tokatlıyordu. Genç, sihir­baza hiç direnmedi ve ona hiçbir şey söylemedi. Sihir­bazın ya­nından çıktığında, tekrar zâhide uğradı ve yine onun sözlerine dalıp gitti. Bu kez de evine gitmeyi unuttu. Eve vardığında vakit çok geç olmuştu. Bu kez de babası, geç kaldığı için onu dövdü. Böylece  iki azar ve iki dayak arasında kalan genç, sabahleyin so­luğu zâhidin yanında aldı. Durumu ona anlattı. Zâhit, ona şöyle dedi: Sihirbaz, seni dövmek istediği zaman, beni akrabam bırakmadı, de. Baban, seni dövmeye kalkarsa, sihirbaz beni alıkoydu, de... Genç, zâhidin dediklerini yaptı ve her iki tarafın da azarından ve so­pasından kurtuldu. Zâhidin sohbetini, her iki tarafa da gecikme korkusu olmadan dinlemeye başladı.

Bir gün evinden çıkmış giderken, ırmağın üzerin­deki köp­rüde bir canavarla karşılaştı. Canavar, köprüyü tutmuş ve kimse köprüden geçemiyor, insan­lar iki tarafta bekleşiyorlar. Genç, bu fırsatı ganimet bildi ve şöyle dedi: İşte bugün işin doğrusu anla­şıla­caktır. Bakalım zâhidin sözü mü, sihirbazın sözü mü Allah katında daha makbuldür? Genç, eline bir taş aldı ve şöyle dedi: Ey Allah’ım, zâhidin söyledikleri, senin katında sihirbazın söyle­diklerinden makbulsa, şu ataca­ğım taşla bu canavar ölsün ve herkes köprüden sağ salim geçsin!.. Sonra da elindeki taşı, ca­navara fırlattı. Taş, canavarın tam kafasına isabet etti ve cana­var, can­sız yere yuvarlandı. Köprünün iki tarafındakiler, bunu görüp sevindiler ve yollarına devam ettiler. Genç de köprüden geçerek, doğruca zâhide koştu ve olanları anlattı. Zâhit ona: “Oğlum! Sen, benden daha faziletli­sin ama çok büyük imti­hanlar geçireceksin. Bu imti­hanlar sırasında beni ele verme ve benden kimseye söz etme,” dedi. Genç, halk arasında giderek büyük şöhret kazandı: Her türlü hastalığı iyileştiriyor, gözleri kör olanların bile gözlerini -Allah’ın izniyle- açıyordu.

Bu sırada, hükümdarın yakınlarından birinin gözü bozuldu. Hemen o da, bu gence koştu; bir çok hedi­yeler takdim ederek, kendisine de şifa vermesini diledi. Genç, ona şu cevabı verdi: Ben, kimseye şifa vere­mem. Şifayı veren Allah’tır. Eğer sen, Allah’a iman edersen, ben de Allah’a yalvarır ve senin için şifa dile­rim. Hükümdarın yakını, bunu kabul etti ve Allah’a inandı. Genç de Allah’a dua ederek, onun gözünün açılmasına vesile oldu. Hükümdarın yakını iyileştikten sonra tekrar hükümdarın meclisine devam etmeye başladı. Hükümdar, onun gözlerindeki arızanın gittiğini fark edince sordu:

"Senin gözünü kim iyileştirdi?”

"Rabbim..."

Hükümdar, tanrılık iddiasındaydı ve şöyle dedi:

"Yani ben iyileştirdim..."

"Hayır, sen değil; senin de, benim de rabbimiz olan Al­lah!.."

"Senin benden başka nasıl Rabbin olabilir ki?.."

"Hepimizin rabbi Allah’tır."

Bunun üzerine hükümdar, o adama kızdı ve türlü işkence­lere tabi tuttu. İşkencelere dayanamayan adam, sonunda genci ele verdi. Hükümdar, derhal o genci getirtti ve şunları söyledi:

"Sen, sihirbazlıkta o kadar ileri gitmişsin ki, körlerin gözle­rini bile açabiliyorsun..."

Genç, hükümdara şu cevabı verdi:

"Hayır, ben kimseye şifa vermiyorum; şifayı veren ancak Allah’tır."

Hükümdar gülümsedi, çünkü bu genci, bizzat kendisi seçe­rek ihtiyar sihirbazına teslim etmişti.

"Yani benim, değil mi, şifayı veren?"

Gencin cevabı kesindi:

"Hayır, Allah!.."

Hükümdarın kaşları çatıldı:

"Senin benden başka rabbin var mı? Benden başka bir tanrı olduğunu nasıl söyleyebiliyorsun?"

"Evet var... Senin de, benim de rabbimiz olan Al­lah var..."

Bunun üzerine hükümdar, genci yakalatıp zincire vurdurdu ve türlü türlü işkencelere tabi tuttu. Genç, bütün bu işkencelere dayandı ve kesinlikle zâhitten söz etmedi. Fakat iş, o noktaya geldi ki, genç, dayanma gücünü yitirdi ve zâhidin adını ağzın­dan kaçırdı. Bunu duyan hükümdar, zâhidin derhal getirilme­sini emretti. Zâhidi karşısına getirdiklerinde, hükümdar bağırdı:

"Derhal dininden vaz geç!.."

Zâhidin dininde ısrar etmesi üzerine, hükümdar bir testere getirtti. Bununla zâhidin başını ikiye biçtirdi. Sonra gencin göz­lerini iyileştirmiş olduğu kendi ada­mını getirtti ve ona da dinin­den dönmesini söyledi. O da reddedince, hükümdar, onun kafasını da testereyle ikiye biçtirdi. Şimdi sıra gence gelmişti. Hükümdar, bütün bu olanları seyreden gence haykırdı:

"Derhal dininden vaz geç!.."

Genç, tereddütsüz cevap verdi:

"Hayır!.."

Hükümdar, adamlarına emretti:

"Bunu alınız, en yüksek dağın tepesine çıkarınız. Orada tek­rar dininden dönmesini söyleyiniz. Benim tanrılığımı kabul eder de dininden dönerse, geri getiri­niz. Kabul etmezse, dağın tepe­sinden uçuruma yuvar­layınız ki, paramparça olarak ölsün ve benim azabımın dehşetini görsün!.."

 Hükümdarın adamları, genci aldılar, yüksek bir dağın te­pesine çıkardılar. Genci, atacakları yeri araş­tırmaya koyuldular. O zaman genç, ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

"Allah’ım! Beni, bunların şerrinden sen koru!"

O anda, dağ sarsıldı ve hükümdarın adamları uçu­rumdan aşağıya yuvarlandılar. Genç, geri döndü ve hükümdarın huzu­runa vardı. Hükümdar hayretle sordu:

"Sen nasıl geldin? Benim adamlarım neredeler?"

"Allah’ım beni, onlardan korudu, onları helâk etti, beni kurtardı."

Hükümdar çıldıracak gibiydi. Etrafındaki muha­fızlara ba­ğırdı:

"Bunu, bir sandığa tıkın. Bu sandığı alıp götürün. Bir ge­miye binin. Tam denizin ortasına vardığınızda, onun dininden dönmesini teklif edin. Yine kabul etmezse, denize atın!.."

Hükümdarın adamları, emredileni yaptılar. Tam denizin ortasına vardıklarında gencin içinde bulun­duğu sandığı suya atacaklardı ki, genç Allah’a yalvardı:

"Allah’ım! Beni, bunların şerrinden koru!"

O anda müthiş bir fırtına koptu; gemi battı, içinde­kilerin hepsi boğuldular. Gencin içinde bulunduğu sandık da denize düştü. Dalgalar, sandığı kıyıya attı ve genç boğulmaktan kur­tuldu. Genç, hemen hükümda­rın huzuruna koştu. Hükümdar, onu karşısında gö­rünce donakaldı. Ağzını açıp da tek kelime söyleyemiyordu. Bunu gören genç, hükümdara şöyle dedi:

"Sen, beni ancak bir şekilde öldürebilirsin. İstiyorsan bunu, sana söyleyeyim, yoksa beni öldüre­mezsin."

Hükümdar, şaşkın bir vaziyette sordu:

"Pekiyi, söyle bakalım, nedir o?"

"Ahaliyi topla. Onların önünde beni bir ağaca bağla. Sonra benim sadağımdan bir ok al ve ‘bu gen­cin rabbi Allah adına,’ diyerek oku bana at. İşte o ok, beni öldürecektir."

Hükümdar, ahaliyi topladı. Genci  bir ağaca bağ­ladı. Gen­cin sadağından aldığı oku, yayına koydu, ‘bu gencin rabbi Allah adına,’ deyip oku attı. Ok, gidip gencin yanağına saplandı. Genç, elini okun saplandığı noktaya götürdü ve öldü.

Bunu gören halk, hep bir ağızdan bağırdılar:

"Biz, bu gencin rabbi olan Allah’a iman ettik!.."

Çünkü bütün ahali, gencin başından geçenleri bi­liyordu ve hepsi de ona inanıyordu.

Gencin istediği olmuş ve bütün herkes Allah’a iman etmişti. Hükümdar, şimdi iyice şaşırmıştı. Bu sırada, adamlarından biri, hükümdara yaklaştı ve dedi:

"Gördün mü? İşte sonunda korktuğun başına geldi. Bütün halkın Allah’a iman etti ve senin tanrılığın bitti!.."

Hükümdar, öfkeden kudurmuştu. Adamlarına haykırdı:

"Bütün yolları tutun!.. Kimse bu meydandan kaç­masın. Hendekler kazın ve içlerinde ateşler yakın. Benden başka ilah olduğunu söyleyenleri, tek tek hen­deklerdeki harlı ateşlere atın!.."

Hükümdarın dediği, hemen adamları tarafından yerine ge­tirildi. Fakat insanlar, Allah’ı inkâr etmektense ateşe atılmayı tercih ediyorlardı. Bu sırada kucağında çocuğuyla bir kadın, ateş dolu hendeğin kıyısına geldi. Çocuk, hâla annesinin göğ­sünü emiyordu. Kadın, tam ateşe atılacakken, tereddüde düştü, kendisini de­ğil, çocuğunu düşünüyordu. Tam da dininden döndü­ğünü söyleyecekti ki, annesinin göğsünden başını kaldı­ran çocuk, dile geldi ve şöyle dedi:

"Anneciğim, korkma!.. Elbette sen hak üzerinde­sin. Unutma ki, bu ateş seni, cennete götürecektir!.."

Bunu görenler, şaşkına döndüler. Bir an önce ateşe atla­mak için acele etmeye başladılar. Artık Allah­‘ın dininin nûrunu söndürmek imkânsızdı; hükümdar ve adamları, bunu çok iyi gördüler ve anladılar... Ve Allah nûrunu mutlaka tamamlaya­caktı..."

         Ã

Peygamber Mescidi’nde toplananlar, can kulakla­rıyla Süheyb’i dinliyorlardı. Allah Rasulü’nün anlatmış olduğu bu hikâyeyi nakladen Süheyb, yürekleri titreten bir sesle Büruc suresini okumaya başladı:

"Burçlar sahibi göğe andolsun,

 Vaad edilen güne andolsun,

 O gün şahitlik edene ve edilene andolsun.

Lanet olsun tutuşturulmuş ateş hendeklerinin sahiplerine.

Onları yakan zâlimler, ateş dolu hendeklerin ba­şında oturmuşlardı.

İçine attıkları müminlere yaptıklarını seyrediyor­lardı.

Müminler, sırf övülmeye layık ve güçlü olan Allah’a inandıkları için, onlar, bu müminlerden öc al­mışlardı.

O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı kendi­sine ait­tir. Allah her şeye şahittir.

İnanmış erkek ve kadınlara işkence edip onları, dinlerin­den çevirmeye uğraşanlar yok mu; eğer tövbe etmezlerse, onlar için cehennem azabı vardır. Yakıcı azap da onlar içindir.

İnanıp iyi işler işleyen kimseler için içlerinden ır­maklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş bu­dur.

Şüphesiz Rabbinin yakalaması amansızdır.

İlki var eden, sonra bunu tekrar eden O’dur.

O, çok bağışlayan ve çok sevendir.

Yüce arşın sahibidir.

Her dilediğini mutlaka yapandır.

Geldi mi sana o orduların haberi,

Firavun ve Semut ordularının?

Doğrusu inkâr edenler, hep yalanlama içindedir­ler.

Oysa Allah, onları ardlarından kuşatmıştır.

Hayır, o şerefli bir Kur’an’dır.

Aslı, Levh-i Mahfuz’dadır..."

       Ã

Süheyb’i dinleyenler, gözyaşlarını tutamıyorlardı. Süheyb-i Rumi’nin gözlerinde yaşaran Fırat ve Dicle, şimdi Peygamber Mescidi’ni dolduranların gözlerinden akıyordu İslam dünyasın­daki bütün kötülükleri yıka­mak üzere. Süheyb’in anlattığı hikâ­yede Allah Rasulü, Ammar’ı, Bilal’i, Habbab’ı, Selman’ı, Süheyb’i ve daha nice çilekeş müslümanı anlatmıştı. Onlar ki, bu hikâ­yede anlatılanlardan da büyük işkencelere katlanmış­lardı... Süheyb’in okuduğu Büruc suresi ise, anlatılan­ları daha da etkili hâle getirmişti. Müslümanlar, ateş dolu hendeklerden geçip gelmişlerdi. Vücutlarındaki yağların, hendeklerdeki közle­rin üzerine damladığını görmüşlerdi. Bütün bunlar olurken, kendilerini ve dünyayı asla akıllarına getirmemişler; sadece Allah ve Rasul’ünün rızasını düşünmüşlerdi.

Şimdi ise, dünya, hiç istemedikleri halde önlerine serilmişti. Süheyb ağlıyordu ve Ammar’ı şehit eden bu dünyadan bir an önce kurtulmak iştiyordu.

       Ã

Süheyb, Peygamber Mescidi’nden çıkarak evine gitti. Onu dinleyenler, derin düşünceler ve büyük üzüntüler içinde kala­kalmışlardı. Birkaç gün sonra da Süheyb’in ölüm haberiyle sarsıldılar.

Allah Rasulü’ne, sevgili dostları Mus’ab’a, Bilal’e, Selman’a, Habbab’a ve Ammar’a kavuşan Süheyb, Me­dine’deki Baki mezarlığına defnedildi.

Şimdi Mus’ab Uhud’da, Bilal Şam’da, Habbab ve Ammar Kûfe’de, Selman ve Süheyb Medine’de...  İşte Selman orada, gülümsüyor ve diyor: "Müminin ruhu serbesttir; dilediği yere gider..." Her biri, Allah Rasulü’nün yanında bir milleti temsil etmiş olan  bu can dostların ruhları ise Allah Rasulü’nün huzu­runda... ve her yerde...   

Ã

 


 

Sonsöz

Bu kitap, ilk kez 1981 yılında "Çilekeş Müslü­manlar" adıyla 1982’de basıldı. Daha sonra bazı dü­zeltmeler ve eklemelerle birçok defa basıldı ve okur­dan büyük ilgi gördü. Yıllardır, içimdeki bir ses, bu eseri tekrar ele almamı söyleyip durdu. Fakat her ne­dense ben kendimi buna bir türlü hazır hissetmiyordum. Nihayet 1999 yılı Haziran’ında, bu eseri yazmak üzere bilgisayarımın başına otur­dum. Mekân da Lefkoşa idi. Çalışmama İstanbul’da devam ettim ve 30 Ağustos l999 Pazartesi günü Bodrum’da tamamladım.

Bu kitapta, sahih olmayan hiç bir rivayete itibar edilmemiştir. Bütün kaynaklar taranmıştır, belirttiğim gibi 10 yıl boyunca  araş­tırmalarım sürmüştür ve bana göre eser tamamlanmıştır. Mükem­mele ulaştığımı söylemem tabii ki mümkün değildir. Ben burada, çağ­daş roman tekniğinin imkânlarını kullanarak "İlk İslam Ümme­tini" oluşturanları anlatmaya çalıştım ve dediğim gibi, kesinlikle sahih kaynakların dışında bir bilgiye itibar etmedim.

Bu kitapta anlatılan zatlar, İslam Tarihlerince köle olarak va­sıflandırılırlar. Konumları itibariyle böyledirler ama mensup olduk­ları soylar itibariyle farklıdırlar. Öte yandan her birinin ayrı bir milletten olması da çok dikkat çekicidir. Zaten beni, bu çalışmaya yönelten esas unsur da bu olmuştur.

İslam’ın ilk şehidi olan Sümeyye, Türkistan’dan gelmiştir. Onun kocası ve yine onunla birlikte şehit olan Yasir, Yemen’den gelmiştir. Oğulları Ammar, bu itibarla baba tarafından Yemenli, ana tarafından Tür­kistanlıdır. Süheyb-i Rumi, adı üstünde Rum diyarın­dan yani bugün Anadolu dediğimiz bölgeden gelmiştir. Bilal-i Habeşi, yine  adı üstünde Habeşistan’dan gel­miştir. Selman-ı Farisi ise İran’dan gelmiştir. Allah Rasulü, bunların hepsini de Ehl-i Beyt’ten saymıştır. Bunlarla konuşurken de, en sıkıntılı gün­lerde bile Ye­men’den İran’a, Diyar-ı Rum’a, Turan’a... uzanan bir büyük İslam Devletinden sözetmiştir. Bunlar, Allah Rasulü’nün çevresinde henüz üçbeş kişiyken bile bu büyük ideale yürekten inanmışlardır. Bu inançladır ki, bütün Mekke müşriklerinin akla hayale gelmedik iş­kencelerini sabırla ğöğüslemişlerdir. Sonunçta da ger­çekten insanlık tarihinde bir kere daha tekrarlanması müm­kün olmayan bir olay gerçekleşmiş ve bunlar, Allah Rasulü’nün müjdelediği bu büyük devleti gör­müşlerdir.

Kitabın akışını bozmamak için, kitapta anlatılan sahabilerin  adlarının başına "Hazret" veya sonuna "radıyallahü anh" kelimeleri eklenmemiştir. Zaten onla­rın adları anıldığı anda,  her müslümanın yüreğine kelimelerle anlatılamaz bir saygı dolar. O bakımdan şekle takılıp kalmayı gereksiz gördüm.

Bu kitapta anlatılanlar, ön yargısız ve dikkatle okunursa, İslam dünyasını yüzyıllardır rahatsız eden ve adına alevi-sünni çekişmesi denen olayın da teme­linde yatanlar anlaşılacaktır. Ben anlattığım her olayda insani yönü esas aldım ve asla önyargılı ve alışılagelmiş bir tutum içinde olmadım.

Elbette ki karar, okurundur. Bence kararı okuruna bırakabil­meyi başaran bir yazarın eseri başarılı sayılır.

ÃÃ