Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - Dortmevsim - Roman

İbrahim Ulvi Yavuz

Dört Mevsim Ölüm

“Roman”

 

BEKA YAYINLARI :  76

Roman Serisi :  44 

Dört Mevsim Ölüm

İbrahim Ulvi Yavuz

1. Basım, Ekim 2002

 

Yayına Hazırlayan

Osman Arpaçukuru 

Kapak Tasarım

Apajans

 

Baskı ve Cilt

Bayrak Matbaası

İbrahim Ulvi Yavuz 

Dört Mevsim Ölüm

“Roman”

BEKA YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Cağaloğlu – İstanbul

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 - 512 45 43

İBRAHİM ULVİ YAVUZ

Romancı- Araştırmacı-Yazar

 

1942 Yılında Afyon’un Bolvadin ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Bolvadin’de yaptı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev aldı. Başbakanlık, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıklarında Özel Kalem Müdür Yardımcılığı, Sağlık Bakanlığı’nda Özel Kalem Müdürlüğü ve Müşavirlik görevlerinde bulundu.

1999 yılında Özel Kalem Müdürlüğü'nden emekli oldu.

İki dönem Türkiye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Sekreter Yardımcılığı yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Yazı hayatına, şiir ile başladı. Daha sonra hikaye ve romana yöneldi. Sur, Hilal, İslam, Şule, Oku, Hakses, Köprü, Kadın ve Aile, Diyanet dergilerinde şiir, hikaye ve düz yazıları yayınlandı. Yeni Devir gazetesinde romanları tefrika edildi. Kıyam Vakti romanı ile Bolvadin Kaymak Şenliği Özel Jüri ödülünü kazandı. Eseri piyes haline getirilerek sahnelendi.

"Beddua" isimli hikayesi ile 1987 yılında 3. Kaymak Şenliği Hikaye Yarışması'nda birinci oldu.

Gençlik Dergisi tarafından "1996 Yılının En Başarılı Romancısı” seçildi.

ESERLERİ:

ROMAN:

Dikenli Yollar (1976), Çalkantı (1978), Korkunun Bedeli (1980), Baharı Beklerken (1984), Son Kavşak (1984), Kıyam Vakti (1984), Hasretin İlk Durağı (1989), Gönlüme Cemre Düştü (1991),  Düşlerin Rengi Soldu (1993), Dört Mevsim Ölüm (2002)

HİKAYE:

Küllenmiş Acılar (1990)

DENEME:

Türkiye’de Roman Sanatı ve Gelişimi Üzerine Bir Deneme (1999)

HATIRA:

Mavi Defter –Bir Bürokratın Hatıraları (2002)

SADELEŞTIRME:

Sarı Esirler (P.S. Buck) (1990), Suç ve Ceza (Dostoveski) (1992)

 

1.           

Annem çantama pijamamı, terliğimi tıraş takımımı, kolonya ve el havlumu yerleştirdi. Ayrıca okumam için ayırdığım kitapları da koydu. Bir süre bekliyor sonra da  aklına geleni çantaya sokuşturuyordu.

Buruk bir sesle, yalvarır gibi:

“Kahvaltı yapsaydın iyi olurdu” dedi.

Karnım açtı ama canım bir şey istemiyordu.

“Hayır” dedim.

“Neden?” diye sormadı.

Akşam yapmış olduğu pasta ve börekleri unuttu­ğunu hatırladı birden, çantaya yerleştirmeye başladı.

“Anne lütfen koyma” dedim. “Kim yiyecek bun­ları?”

Beni incitmemek için olanca gücünü sarfediyordu:

“Belki oradaki yemekleri beğenmezsen bunları yer­sin”

Ne kadar itiraz etsem nafileydi.

Sanki pikniğe gider gibi tabak, kaşık, çatal, peçete ne varsa çantaya yerleştiriyordu.

Anne yüreğiydi bu, nasıl karşılık verilebilirdi ki. Kal­binde taşıdığı o sonsuz sevgiyi, hasreti içinde, evladına bir şeyler yapmak istiyordu.

Benim ne istediğim değil, onun gönlünden geçen önemliydi. Kırılır ve alınır diye özenle seçiyordum keli­me­leri. Yaptıklarına hiç itiraz etmedim.

Babam ise mahzun ve sessizdi. Her zaman ki gibi koltuğuna oturmuş, günlük gazetesini okuyor, daha doğ­rusu okur görünüyordu.

Oysa  zihninin benimle meşgul olduğu kesindi. Arada sırada göz ucu ile annemin  çantaya yerleştirdik­lerine bakıyor ve bazı önerilerde bulunuyordu.

Mutlaka babamın da itiraz edeceği  şeyler vardı. Ama nedense suskundu.

Sanki işine gidecekmiş gibi tıraşını olmuş, kravatını takmış ve İngiliz kumaşından yapılmış çizgili lacivert takı­mını da giymişti. Sadece eksik olan fötr şapkasıydı. Onu da evden çıktıktan sonra giyecekti.

Babam şapkayı memuriyetin bir sembolü olarak gö­rüyordu. Oysa devleti idare edenler bile onu çoktan unutmuştu.

Kendimi bildim bileli babamı hep böyle resmi kıya­fet içinde görmüşümdür. Evde otururken, yemek yer­ken, babamı kravatlı görmek mümkündü. O bu alışkan­lığını emekli olduktan sonra bile sürdürüyordu.

d d

Annem, beni hala bir çocuk gibi görüyordu. Ya da onun gözünde ben hiç büyümemiştim. Çocukluğumu muhafaza ediyordum.

Yediğim, içtiğim ve her hareketim âdeta onun dene­timi altında gelişiyordu. Büyüdüğümden ve üniver­sitede koskoca delikanlılara ders verdiğimden haberi yok gi­biydi.

Belki de annem beni çocuk gibi görmek istiyordu.

Ne zaman eve biraz yorgun gelsem, suratım asık olsa, başımı dinlemek için odama girsem hemen endi­şeye kapılırdı. Daha ötesi, peşime düşerek bu keyifsizli­ğin  ne­denlerini öğrenmek için beni sorguya çekerdi.

Bana garip ve anlamsız gelen bu korucuyu tavrını hiçbir zaman beğenmesem de gerçek buydu

Yıllar geçtikçe annemin bu alışkanlığını kabullen­meye başlamıştım. Artık ne itiraz ediyor, ne de olumsuz bir  cevap veriyordum.

Annemin koruyucu tavrından ben pek mutlu olma­sam da onun için önemliydi. Yaptıklarından keyif alı­yordu. O halde ne yaparsa yapsın sorun teşkil etmiyordu benim için.

d d

Annem  Bulgaristan göçmeniydi.

 Gaziosmanpaşa’nın ismi ile özdeşleşen Plevne şehri­nin bir köyünde doğmuş, daha sonra ailecek Tür­kiye’ye göç ederek Bursa’ya yerleşmişlerdi.

Anlattıklarına göre dedem, devletin verdiği tarla ile çiftçilik yapmaya başlamış.

Aile fertlerinin bir kısmı okur ve başka illere gi­der, annem ise kız enstitüsünü bitirerek tahsilini tamam­lar.

Anneannemin, doğup büyüdüğü Plevne’den hatıra­ları çok ve derindi.

Dizinin dibine oturur, hayran hayran onu dinlerdim. Deneyimli bir tarihçi gibi olayları düzgün ve kronolojik olarak anlatır ve sonuca bağlardı.

Tarihe şahitlik yapmış Plevne şehrinin bütün özel­likle­rini bilir ve bize anlatırdı.

Bunlardan en önemlisi ise Plevne savunmasıydı.

Gaziosmanpaşa’nın nasıl savunduğunu, nasıl yara­landığını, kılıcını düşmana nasıl teslim ettiğini ve ardın­dan bu kahramana Rus Çar’ının nasıl kılıcını geri verdi­ğini, sanki içinde yaşamış gibi gözleri yaşararak anla­tırdı.

Daha sonra Plevne’nin elden çıkması üzerine Rusla­rın İstanbul yakınlarına kadar uzanmasını ve Balkanların Osmanlı hakimiyetinden çıkmasını dramatik bir sonuç tablosu olarak sunardı.

Bazen heyecana gelir,  neşe içinde şu mısraları mırıl­danırdı:

 

“Tuna nehri akmam diyor,

Etrafını yıkmam diyor,

Şanı büyük Osman paşa,

Plevne’den çıkmam diyor..”

 

Bu ani göç annemde derin bir iz bırakmış. Bölü­nen  bu hayatlarını hiçbir zaman unutamamışlar.

Geride bıraktıkları akrabalarını, komşularını ve dost­larını  sık sık anar ve hayırla yad ederlerdi.

Çocukluğum hep bu hatıraların yoğunluğu içinde geçmişti.. Anneannemin anlattıkları ve söylediği Rumeli Türküleri bende de derin izler bırakmıştı.

Kulağımdan o hazin türküler hiçbir zaman silinme­mişti.

d d

Babam  ise, Karadeniz yöresinin insanıydı.

Konuşmaları, fıkraları ve esprileriyle tipik  Karadeniz insanının bütün özelliklerini sergilerdi.

Bursa’da öğretmen iken  bir dost önerisi üzerine an­nemle tanışmış ve görücü usulü ile  evlenmişler.

Onların çok mutlu olduklarını rahatlıkla söyleyebili­rim.

Zira farklı kültür ve adetler içinde yetişmiş olmala­rına rağmen, güzel anlaşmışlar. Bugüne kadar arala­rında ciddi hiçbir ihtilaf da olmamış.

Sevgi ve saygı bu iki insanı birbirini kenetlemiş..

d d

Lise yıllarım Bursa’da geçti.

Belki de gençliğimin en mutlu ve kalıcı yıllarını bu­rada yaşadım.

Tarihi sevmem ve meslek olarak, tarih asistanlığını seçmemin belki en önemli nedeni bu şehirden etkilen­memdi.

 Tarih ve kültür hazinesi olan bir şehirde yaşamış­tım. Elbette ki bu güzellikler beni derinden etkileyecekti. Ve öyle olmuştu.

Tarih hocamız Orhan Bey’in bendeki etkisi bü­yüktü.

 Konuşması, tarihi olayları kendi üslubu ile yorumla­ması, sevecenliği, benim bu dersi sevmeme neden ol­muştu.

Tarihi meslek olarak seçmem de Orhan Hoca’nın payı hiçbir zaman inkar edilemezdi.

 Orhan Hoca, dersini çok ciddiye alırdı. Tarihi olay­ları âdeta yaşar gibi öğrencisine aktarır ve heyecan du­yardı.. Böylece bizler hem hocayı sever, hem de an­lat­tıklarından çok etkilenirdik.

Bu konuda babam ile de çok iyi anlaşırdık. Tarihi mekanları birlikte gezer, tartışır ve yorumlardık. Bu da kendime olan  güven duygumu arttırırdı. 

Bunların en güzel örneğini ramazan aylarında yaşar­dık.

Teravih namazlarını farklı camilerde kılar ve tarihi  türbeleri ziyaret ederdik.

Ulu, Orhan Gazi, Yeşil, Emir Sultan ve İshak Paşa Camileri ise belleğimde önemli iz bırakan mekanlardı.

Hele o mübarek günler içinde padişah türbelerini zi­yaret etmemiz unutulmazdı. Bundan büyük zevk alır­dım.

 Osmanlı İmparatorluğunun o kudretli ve ihtişamlı yılları gözümün önüne gelir, kendimi at üstünde fetihten fetihe koşan bir cengaver olarak düşlerdim.

O günler benim için hiç unutulmazdı.

d d

Büyük bir heyecanla üniversite imtihanlarına gir­miş­tim.

Hedefim Tıp fakültesini kazanmak ve doktor ol­maktı. Çocukluğumda başlayan bu heves beni böyle bir düşünce içinde âdeta şartlandırmıştı.

Babam ise kendisi gibi öğretmem olmamı istiyor ve öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunu her fırsatta bana anlatmaya çalışıyordu.

Zihnime hakim olan bu iki düşünce etkisi ile sınav­lara girmiştim.

Sonuçta benim istediğim değil, babamın önerdiği gerçekleşmişti.

Ankara Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni ka­zanmıştım.

Aslında neden Tıp fakültesini bu kadar yürekten is­tediğimi anlamış değilim. Belki doktor olarak insanlara daha yakın olmak ve şifa dağıtmak heyecanı olabilirdi.

Nedense bu heves küçüklüğümden bu yana kal­bimde yerini almıştı. Ama zamanla her şey değişiyor ve yerini başka düşünceler, başka uğraşılar alıyordu.

Benim de öyle olmuştu.

Doktor olarak yola çıkmıştım ama nasibimde tarihçi olmak varmış.

Halk deyimi ile “insan umduğu değil bulduğu” ile ye­tinmek zorunda kalıyor.

Ben de öyle yaptım.

Hem öğretmenliği hem de tarihi sevdim.

Ailem yalnız olarak Ankara’ya gitmemi iste­medi.. Oysa ben bu fırsatla ailemden ayrı olarak yaşamayı de­nemek istiyordum.

Belki böylece gücümü denemiş ve ayakta kalmayı başarmış olacaktım.

Bu düşlerim de diğerleri gibi yarıda kalmıştı.

Yine ailemin isteği oldu.

Üniversiteye kaydımı yaptırdım. Babam da benim öğ­renimimi gerekçe göstererek Ankara’ya tayinini istedi.

Sorun çıkmadan kısa zamanda babamın tayini An­kara’ya çıkmıştı.

Böylece ailecek Ankara’ya yerleştik.

Bursa’dan ayrılmak benim için pek kolay olmamıştı.

Hayatımda silinmez izler bırakan hatıralar bu şe­hirde geçmişti.

Caddelerini, sokaklarını, bahçelerini tarihi mekanla­rını nasıl unutabilirdim ki?

Ayrıca şiirlerle, deftere yazılan notlarla, kaçamak ba­kışlarla gündeme gelen çocukluk aşkımı burada ya­şamış­tım.

O sevecen, yeşil gözlü Merve şimdi kim bilir ne yapı­yordu? Evlendi mi? Çocuğu var mı? Mutlu mu? Ne yazık ki, çoğu aşklar heyecanla başlar, hüzünle biterdi.

Ve benim çocukluk aşkım  da böyle bitmişti.

Babasının memuriyeti nedeniyle Adana’ya giden Merve’den tek mektup almıştım. Hepsi o kadar. Gerisi mazinin sisli bulutları arasında yok olup gitmişti.

Çocuksu, saf düşüncelerini satırlarla dile getirmişti. Hasret kokuyordu. Ama arkası gelmedi.

Sonunda gönlümü, hatıralarımı ve hasretimi  ar­kada bırakarak Bursa’dan ayrıldım.

Ankara’ya alışmam çok zor olmuştu.

İlk aylarda  yapayalnız kalmıştım. Âdeta  bunalımın eşiğindeydim.

Yeni bir şehir, yeni insanlar ve tarihten uzak bir me­kan

Uludağ burnumda tütüyordu.

İlk yıllarda pek sevmediğim ama babamın ısrarı üze­rine gittiğimiz kaplıcaları bile arıyordum.

Zaman geçip de okuluma ve arkadaşlarıma alış­tıkça, Ankara  hoş gelmeye başlamıştı.

Sanki bir ömrü burada geçirmiş gibiydim.

d d

 Babam uzun süre kadrosuzluk  nedeniyle başkentin  çeşitli ilçelerinde  dolaşıp durdu.

Merkezde bir okula gelip rahat edeceği bir sırada ise okul müdürü ile arasında çıkan  anlaşmazlık nedeniyle emeklilik dilekçesini verdi.

Kimse onu bu ani kararından bir türlü vazgeçire­medi.

Bir kızgınlık uğruna, çok sevdiği meslek hayatını  noktalamış oldu.

Babam, zaman zaman yaşına, hizmetine ve deneyi­mine göre bir hizmet verilmediğinden şikayet eder du­rurdu. Anladığım kadarıyla, idarecilik bekliyordu. Bu­nun yolu da  başarıdan daha çok siyasetten geçiyordu. Ba­bam  çok onurlu bir insandı. Hiçbir şey için kimsenin karşısına çıkmazdı. Hep çalışmasına ve başarısına gü­venirdi. So­nun da kendisine vefasızlık eden meslektaş-larına kırgın olarak ayrıldı

Bu anlaşmazlığı belki de görevden ayrılmak için bir sebep de olabilirdi.

Büyük bir heyecan ve gayretle bunca yıl sürdür­düğü görevini acı ve sitem içinde noktalamıştı.

Şimdi ise uyku, yemek, kısa mesafeli yürüyüşler, günlük gazeteler ve TV programları zamanının büyük bir kısmını alıp götürüyordu.

d d

Üniversite yıllarım sakin ve sessiz geçmişti.

Öğrenciliğin  keyfini çıkardığım söylenemezdi.

Üniversite ile ev arasında geçen bir hayat düşünün:

Monoton, heyecansız ve tekdüze.

O yıllarda tek düşüncem başarılı olmak ve okulu bi­tirmekti. Bu da beni ister istemez derslere kilitlemişti.

Çoğu zaman sosyal ve kültürel faaliyetlerden uzak kaldım. Çevremde olup bitenlerden  habersizdim.

Ama derslerimde çok başarılıydım.

Fakülteden iyi bir derece ile mezun olmuş ve aynı bölüme asistan olma başarısını elde etmiştim. Elbette  ki, bunda kürsü başkanımız Selim Hoca’nın büyük rolü vardı.

Daha ilk yıllardan itibaren beni gözüne kestirmişti.

Kitaplarla olan ilişkim, çalışma tarzım, aldığım not­lar, hocanın beğenisini kazanmama yetmişti.

Hoca, akademik çalışmaları sırasında beni yanına ça­ğırıyor ve beni denemek istiyordu.. Böylece ben de aka­demik çalışmaların metotlarını bir bir kavramış olu­yor­dum.

Kitaplar içinde  yaşamak  hayat tarzım olmuştu.

Klasik anlamda öğretmenlik yapmanın bana  uygun olmadığını daha ilk yıllarda anlamıştım. Bir konuda ihti­saslaşarak çalışmak istiyordum

Tabi böyle olunca da  sosyal hayattan  çekiliyor ve çalışma odama kapanmak mecburiyetinde kalıyordum.

Bundan şikayetçi değildim, ama nedense ailem hiç de benim gibi düşünmüyordu.

Üniversiteyi bitirinceye kadar “çalış” diye beni yönlendiren ailem şimdi de “Bu kadar çalışmak yeter, biraz da yaşamayı öğren!. Çevrende olup bitenlere bak” demeyi bir alışkanlık haline getirmişti.

Ne onlara kızıyor, ne de kendi alışkanlığımdan vaz­ge­çebiliyordum

Ailem ile aynı çatı altında yaşamak, her gün  nasi­hatler dinlemek iyi bir şey olmasa da ben kabul­lenmiş­tim.

İnsan, istese de istemese de çoğu zaman o sıkıcı, yönlendirici hayatı  benimseyebiliyor ve kesip atamıyor. Bu zaman geçtikçe de normal bir hal alıyor .

Ben bu hayat tarzına çabuk alışmıştım.

Bakalım evlilik bu hayatımı ne kadar etkileyebile­cekti? Elbette ki, bunu zaman gösterecekti.

d d

Annem, hazırlıkları yaparken ben sıkılmıştım. Birile­riyle dertleşip bir şeyler konuşmak istiyordum. Buna çok ihtiyacım vardı. Ama kiminle konuşacaktım?

Beni  uzun bir yolculuğa  uğurlar gibi hazırlık yapan annemle mi? Yoksa merhamet duygusu içinde bana    çocuk muamelesi yapan  babamla mı?

Kararı siz verin.

Can sıkıntısı içinde  pencereye yöneldim.

Ankara, sisli bir nisan sabahını yaşıyordu.

Daha iki gün öncesine kadar bahar havası yaşanırken şimdi so­kaklar kardan geçilmiyordu.

Mevsime veda ettiğini sandığımız kar  geri gelmişti.

Mevsimler yer değiştirmiş gibi bizi şaşırtıyordu. Şu­bat ayı günlük-güneşlik geçerken, nisan dondurucu bir soğuğa yenik düşüyorduk

“Bu yıl bahar erken geldi” diye ümitlenip plan ya­panların sevinci kursaklarında kalmıştı.

Görünen oydu ki, filizlenen ağaçlar, bu soğuk ve  kar karşısında yeniden kış uykusuna çekileceklerdi.

Caddeler, sabahın bu erken saatinde işlerini gitmek için koşuşturan insanlarla dolmuştu.

Bahar havasına aldanıp, ceket ile sokağa çıkan genç­ler  göze çarpıyordu.. Buna rağmen tedbirli davra­nıp kalın giysiler giyinen, elinden şemsiyesini eksik et­meyen insan­lar da yok değildi .

Hayat bir koşuşturmadan ibaretti.

İnsanlar kar kümeleri ve soğuğa aldırmadan bir yön­den diğer yöne akın edip gidiyorlardı.

Bu da çalışmak, kazanmak ve ayakta kalmak için  ge­rekliydi.                   

Bir anda bütün bu koşuşturmaların anlamsız ve fazla olduğuna artık inanmaya başladım.

Kendi kendime: “Dünya bu kadar mücadeleye de­ğer mi?” diye düşündüm.

Avunmak için zor, yaşamak için ise kısa.

Düşüncem, belki de şu andaki ruh halimi yan­sıtı­yordu.. Yoksa daha düne kadar ben de bu insanlar gibi aynı telaşın, aynı kısır döngünün içinde değil miy­dim?

Belki de şu saatlerde her gün ki gibi üniversite  öğ­rencilerimin karşısında ve onlara ders veriyor ola­cak­tım..

 Günümüzün bu heyecanlı gençlerine hocalık yap­mak hem keyifli, hem de zor oluyordu. Onların nerede ve nasıl davranacaklarını kestirmek zordu.

Düşünüyorum da, bazen tam kendimi derse vermiş, konuyu anlatmaya çalışıyorum.. Dersin tam can alıcı noktasındayım. Bir de bakıyorum ki, kapıdan bir öğ­renci giriyor... Kafam iyice  karışıyor ve ne yapacağımı bilemiyorum..

Üniversite çağına gelmiş bu genç insanlara ne de­nile­bilir ki? Ya espri anlayışı içinde onlara  yanlışlarını anlat­maya  çalışıyorum, yada suratımı asarak farklı bir tepki gösteriyorum. Başka  da bir tercihim yoktu.

Ama her şeye rağmen öğretmenlik güzel ve keyifli bir meslek.

Ben bu görevi severek, inanarak ve zevkle  yapıyo­rum. Sınıfımda çok zeki ve kültürlü gençler var. Zaman zaman soruları ile beni şaşkına çeviriyorlar.

Ben de onlara daha güzel, daha iyi ders verebilmek için çabalıyor ve kendimi  her konuda yenilemeye çalışı­yorum.

 Zaten tarih denilen sınırsız çizgi içinde bizim bilgi ve birikimimiz ne denli büyük olabilir ki? Öğrendiklerimiz ne kadar çok olursa olsun, okyanusta bir damla misali de­ğerdir. Her gün karşımıza çıkan yeni bir belge ve bilgi ile hayretler içinde kalıyoruz.

Her tarihi bilgi yeni bir tartışma ortamı ortaya çı­ka­rıyordu.. Hele hele  köklü bir maziye  sahip olan ülke­mizde tarihin sınırını çizmek pek o kadar kolay bir şey değildi.

Ben tarihi çok sevdiğim gibi, öğrencilerime de bunu sevdirmenin hep yollarını arıyordum.

Bu arayış ve heyecan kitaplarla olan dostluğumu daha da kuvvetlendiriyordu.

Aldığım maaşın çoğunu kitaplara verdiğim için, za­man zaman annemle tartışıyorduk. Ne zaman “Elimde bir kitap ile girsem” bunca kitaba ne gerek var? Senin bilgin artık ders vermen için yeterli değil mi?” diye sitem edi­yordu.

Acaba annemin söyledikleri doğru muydu? Hiç san­mam. İlmin hiç sınırı olmadığı gibi, bilginin de yeterliliği hiçbir zaman savunulamazdı.

Üniversiteden mezun olduktan sonra eline hiç ki­tap almayan gençlerin başarısı ne olabilirdi ki? Elbette ki ye­terli değildi.. Ben bunları gördükçe hem üzülüyor, hem de ortaya bir şeyler koymak için çaba sarf ediyordum.

İşte bunun için bana araştırmanın yolunu açan ve ta­rihi sevdiren kitaplardan hiçbir zaman kaçamazdım. Onlar benim hayatımdı.

d d

 Çalışma odama son bir defa baktım.

Kitaplarımı bakışlarımla okşadım ve sevdim.

Onlara veda etmek çok zordu. Hepsi de benim ya­kın dostlarım, sırdaşlarımdı.

Ne ben kitaplarsız, ne de onlar bensiz olabilirdi.

Ben hayatımdaki çoğu mutluluğu onların kurduğu dünyada buluyordum.

Bulduğum mutluluk ise başarım için yetip artı­yordu bile.

Şimdi onlardan bir müddet ayrı kalacaktım.

Onlar sabırla bekleyip gizemli satırlarını benim için koruyacaklardı.

Belki de “Ne olur bizi bırakma!” diye gözyaşı döke­ceklerdi. Kim bilir? Unutmayalım ki, kitapların da bir dili vardır. Duymayız ama hissederiz onları..

Kim ne derse desin ben kitaplarımı seviyordum, on­larda beni.

Ya geri dönemez ve ölürsem bu kitaplarım ne ola­caktı? Yabancı bir elin onlara dokunmasına hiç kıyamaz­dım. Hele hele: “Bunlar evde çok yer işgal edi­yor” diyerek kitap tüccarlarına öldü fiyatına satılmala­rına kalbim hiçbir zaman dayanamazdı.

Kitaplarım için çocuk gibi ağlarım.

Anneme dönüp:

“Ne olur kitaplarıma iyi bak! Her gün onların hatı­rını sor.! Hatta bir iki satır oku!” demek istiyorum ama bir türlü beceremiyorum.

Zavallı kadın, bunları duyunca boynuma sarılır ve hemen gözyaşı dökerdi.

Babamın ise, bu ricam karşısında daha haşin ola­cağı kesindi.

“Saçmalama, şimdi bunları konuşmanın sırası mı?”

Ne yapayım ben de kitaplarımı kendileri ile baş başa bırakıyorum.                                                                                                                                                                                                                                                                                             

Sakın ardımdan ağlamayın! Sizi bir okuyan, yetim bı­rakırsa, bir okuyan da hemen sahiplenir.

d d

  Kitaplarla hayalimde kurduğum sohbet beni alıp  uzaklara götürmüştü.

 Ne kadar zaman geçti  bilemiyorum. Arkamı dönüp baktığım da annem hala ayaktaydı. Hazırlıkları bitirmiş, mahzun bir halde beni seyrediyordu.

Beni en çok rahatsız eden de annemin bu haliydi.. Sanki beni ölüme uğurlar gibi bir korku ve panik içerisin­deydi.

Annemin bu hüzünlü tavrı, bozuk olan moralimi  daha kötü seviyelere getiriyordu. O anda ihtiyacım   olan tek şey teselliydi.

 Kendimi, bu dünyada yapayalnız  kalmış  hissedi­yordum.

Gözlerimi kapıya dikip yanımda bulunmasını istedi­ğim dostların gelmesini bekliyordum.

Gideceğim yere, dostlarımla birlikte kahraman edası ile gitmeliydim. Bu tavır belki de bana bir heyecan ve güç verebilirdi. Ama kabahat yine bendeydi.

Zira hiç kimseye nelerin olup bittiğini anlatmamış­tım. Yüreğimin bir  köşesinde sakladım bu sırrı.

O halde kime, niçin gönül koyacaktım? Buna hak­kım var mıydı?

Dostlarıma haksızlık etmemeliydim, galiba.

Odanın içinde gelişi-güzel dolaşmam, dalgın dalgın pencereden dışarı bakmam, masanın üstünde yığılmış kitapları tekrar tekrar karıştırmam, sadece vakit geçir­mekten ibaret değildi.

Ben  gelmesi gereken, ama bir türlü ortalıkta görün­meyen, kişiyi bekliyordum.

Bütün sitemim onaydı.

Ayrıca bu düşüncemi anneme hissettirmemek için de özel bir gayret sarf ediyordum.

Beklediğim önemli misafir ise nişanlım Pervin’di.

Gelmek istemediğini ve gelemeyeceğini bildiğim halde,  “bir ümit” diyerek  bekliyordum.

İçimdeki  kuru bir teselliden ibaretti. Ya gelirse?

Pervin, yaşadıklarımı ve içinde bulunduğum sıkın­tıyı çok iyi biliyordu. Bütün bunlara rağmen, ortaya birtakım -bence geçerli olmayan- mazeretler koyarak, gelemeyeceğini nazik bir üslupla dile getirmesini bir türlü anlamıyordum.

Mazereti ise kendince çok önem verdiğini söylediği sı­radan bir imtihandan ibaretti.

Mazeretinin bana inandırıcı gelmediğini açık yü­rek­lilikle söylemeliydim.

Aşk ve sevgi tartışılmazdı. Çünkü mazeretlerin üs­tünde bir şeydi bu..

Pervin’e kırılmıştım.

Beyhude beklediğimi  çok iyi anlıyordum.

“Geliyorum” diyen bir telefon veya kapıda beliren siluet..

Bütün bunlar benim hayallerimi süsleyen düşler­den ibaretti.

 Nitekim son ana kadar Pervin gelmedi.

Aslında farkında değildi ama bugün ikimiz de bir imtihan kapısındaydık.

Fakat bu iki sınav arasında çok önemli farklar vardı.

Ben hayatımın ölüm-kalım mücadelesi içindeydim. O ise rutin bir sınav aşamasındaydı.

Pervin neden bu yolu tercih etmişti? Bunu hala anla­yabilmiş değilim. Herhalde bunun ileride bir açık­laması olacaktı.

d d

Babam iyice huysuzlanmıştı. Kararlı bir şekilde ayağa kalkarak;

“Haydi trafik iyice sıkışmadan gidelim” dedi.

Sesi titrek ve hüzünlüydü. Ben yanında olmasam   annem gibi o da ağlayacaktı.

Ailenin tek çocuğu olmak  benim için bir ayrıcalıktı. Ama her şey değildi. İstenilen sevgiyi hiç  vermiyordu.

Geride paylaşılmayan, aranan ve bulunamayan sev­giler de vardı. Örneğin abla, ağabey ve kardeş sev­gisi gibi. Bütün bu sevgileri yaşayamadığım için kendimi hep garip ve yalnız hissediyordum.

Bu,  zamanla benim ruh halimi de çok etkilemişti.

Niçin tek çocuk olarak kalmıştım? Bunun cevabını  ne annemden ne de babamdan alamamıştım.

Zor bir soruydu değil mi?

“Niçin  kardeşim yok?”

Bu soru yıllarca içimde gizemini korumuş ve bu­güne kadar gelmişti.. Artık ben tek evlat olarak korun­maya ve kollanmaya mahkumdum.

Onlardan alacağım cevap neyi değiştirecekti ki? Bunca yıl kardeşsiz ve ablasız yaşadıktan sonra.

Yeniden çalışma odama geçtim.

 Oda da hiçbir şey eskisi kadar düzenli değildi.

 Son zamanlarda aldığım kitaplar, dosyalar ve not­lar gelişi-güzel masanın üstüne yığılmıştı. Hiçbirine el süre­memiştim..

 Oysa bu odanın benim hayatımda büyük rolü vardı. İdeallerimi, bütün düşlerimi burada kurmuş ve mesleğimin başarı çizgisini bu dört duvar arasında ya­kalamıştım.

  Kitaplar arasında  yakaladığım bu mutluluğu belki bir daha bulamayacaktım.

Duvarları boydan boya kaplayan kütüphane içinde ağırlık  tarih kitapları üzerineydi.

Bir bölümde Solakzade, Peçevi, Neşri, Koçibey, Aşıkpaşaoğlu tarihleri, İbni Batuta ve Evliya Çelebi’nin seyahatnameleri, diğer bölümde ise ansiklopediler, lü­gatler ve el yazması eserler vardı.

Arşiv belgeleri ve tarih üzerine hazırlanmış çalışmala­rım da ayrı bir dolapta beni bekliyordu.

Bütün bunlar ilmi çalışmalarımın en önemli malze­melerini teşkil ediyordu.

Asistanlık dönemimi başarı ile geçirmiştim. Daha sonra da doktora tezimi hazırlamış ve jüri önünde de savunmuştum. Şimdi bunun sonucunu bekliyordum.

Tezimi başarı ile verdiğim takdirde, artık ismimim ba­şına birde doktor sıfatı eklenecekti.

Pervin ile evliliğimiz  bu tezin sonucuna bağlıydı.

 Ama hiç beklenmedik bir gelişme bütün bu planları­mın önüne geçmişti. Böylece büyük bir düş kı­rıklığına uğramıştım. Artık yapacak bir şey yoktu. So­nuca  katla­nacaktım.

Bilgisayarda hazırladığım düğün davetiyesinin metni masamın üstündeydi. Hatta düğüne davet edile­ceklerin listesi bile hazırdı. Bütün bunları  gördükçe yü­reğim bur­kuluyordu.

Ağlamamak için kendimi odadan dışarıya attım.

Dolaptan kareli ceketimi  çıkarttım.

Saçımı taramak için aynaya baktığımda, yüzümün solgun hali dikkatimi çekiyordu. Bu belki de uykusuzlu­ğun sonucuydu.. Ayrıca iki gündür tıraş da olmamıştım. Sakallarım uzun görünüyordu.

Annem bunun yeni farkına varmış gibi: “Keşke tıraş olsaydın evladım” diye mırıldandı.

Babam ise kravat takmamı öneriyordu.

Bir tartışmanın öncüsü olan bu önerilere hiç cevap vermedim.

Ailem sanki bir toplantıya gidiyormuşçasına bana ta­kım elbise giymemi ve kravat takmamı öneriyorlardı. Buna ne gerek vardı? Şöyle rahat bir kazak, mevsimlik bir spor ceket bana kafiydi. Karmakarışık duygular içinde farklı bir kıyafet giymem benden nasıl beklenirdi?

  Kapıdan annem ile birlikte çıktık. İyice ürkek ol­muştum. Kapıda kimse ile karşılaşmak istemiyordum. Hızla merdivenlerden indik.

 Babam bizden önce aşağı inmiş, arabayı çalıştırı­yordu. Her şeye olduğu gibi, arabası konusunda da ti­tizdi. Her gün belli saatlerde temizler, gözden geçirir ve ona bir çocuk gibi bakardı.

Ne yapsın, o da babamın bir oyuncağıydı.

Annem ile birlikte arka koltuğa oturduk.

Heyecanımdan mı, yoksa havanın soğukluğundan mı bilemiyorum, ama  titriyordum.

Ne kalabalık, ne de her gün gelip geçtiğim bu karla kaplı cadde hiç dikkatimi çekmiyordu..

Zihnim belli düşüncelere kilitlenmişti.

Kendimi bir deniz ortasında kalmış gibi yapayalnız hissediyordum. Cevabı bulunmayan soruların etkisiyle kafam karışıktı.

Gideceğimiz yere yaklaştıkça heyecanım artıyor ve duygularıma hakim olamıyordum.

Oysa kendimi sürekli soğukkanlı ve rahat düşünebi­len bir kişilik olarak  tanımlardım.

Demek ki, kendimi bile tanıyamamışım.

“Hayat bir imtihandı.”

Şimdi yaşadıklarım ise içinden geçtiğim imtihan dö­neminin bir başka boyutuydu. Böyle bir imtihandan geçmeyen insan, nasıl tecrübeli sayılabilirdi ki?

Yaşıma ve bunca deneyimime rağmen hayatın bu boyutunu nedense keşfedememiştim.

Onun için ihtimal verememiş olmanın acılarını farklı bir şekilde yaşıyordum.

“Hayat bir imtihandır.”

Gerçeğinin farklı bir anlam taşıdığını belki ileride daha iyi anlayacaktım. Şimdi işin başındaydım.

İşin en ilginç yanı da benim her zaman öğrencile­rime yaptığım öğütlerde gizliydi.

“Cesur olun! Olumsuz şartlar altında bile ayakta kal­mak ve başarmak için direnin. Bu sizin kimliğinizin bir göstergesi olarak her zaman karşınıza çıkacaktır!”

Şimdi birileri çıkıp da aynı sözleri bana söylese ne olurdu acaba?

“Suçumu itiraf ediyorum! Lütfen beni söyledikle­rimle yargılamayın!”

Yanılgılarımızı kabullenmenin bir erdem olduğunu da açıkça söylemeliyim galiba.

d d

Birazdan farklı  bir hayatın içine girecektim.

Buranın şartları bana iki seçenek sunuyordu.

“Ya iyileşip gideceksin! Ya da kendini kefen sarılmış  tabutta bulacaksın”

Seçenekler ne kadar da ilgisiz değil mi?

Oysa iyileşmek veya ölmek benim elimde değil ki!

Bu konudaki tercihin ilahi kudrete ait olduğu mut­laktı.

Herhalde nereye gittiğimi tahmin etmekte pek zor­lanmamışsınızdır.

Bu yolculuğun sonu hastahaneye çıkıyordu.

Burası bazen ümitlerin tükendiği, çilelerin arttığı, ba­zen de gözyaşları ile ıslanmış yüreklerin sonsuza yolcu edildiği  mekandan başkası değil.

Herkes, hayatının belli dönemlerinde, vücut maki­nesini tamir için buraya gelmek mecburiyetinde değil midir?

Elbette her şeyin bir başlangıcı vardır. O halde ben de buraya gelişimin nedenlerini anlatmalıyım. Yani ra­hatsız­landığım ve hayatımın bir dönüm noktası olan o unutulmaz güne biraz olsun yeniden dönmeliyim.

d d

Bir akşam vaktiydi.

Yemeği bitirmiş, babamla birlikte kahve içiyor, bir taraftan da televizyonda haberleri izliyorduk.

Annem ise her zamanki gibi mutfakta bulaşık yıkı­yordu.

Haberlerin çoğunluğu siyasi parti temsilcilerinin açık­lamalarını teşkil ediyordu. Arkasından yürekleri sız­latan trafik kazası görüntüleri  önümüze geldi..

İşsizlik, pahalılık ve magazin haberleri ise her za­manki gibi vazgeçilmez olarak ekrana yansımıştı. Artık her gün bu tarz şeyleri seyretmeye alışmıştık. Farklı bir heyecan ve merak vermiyordu. Ama yine de bütün olup bitenleri dinlemekten kendimizi alamıyorduk.

Cinayet gibi trafik kazaları, felaketler artık ilk günler­deki gibi toplumda şok tesiri yaratmıyordu. Bütün bun­lar sonuç itibariyle “sıradan vakalar” halini almıştı.

Toplum neden bu olaylara karşı bu kadar duyarsız­laşmıştı? Bunu anlamak hiç de zor görünmüyordu.

Babam, haberleri dinlerken sinirleniyor ve kendi kendine söyleniyordu. Nedense o gün suskundu. Sesi pek çıkmıyordu. Dalgın bir şekilde olup bitenleri seyredi­yordu.

Bense okuldan  yorgun dönmüştüm. Zihnim karma­karışıktı.

 Tez çalışmalarım, hazırlıklarına başladığımız evlilik planları beni fazlasıyla yormuştu. Yapacağımız düğün­deki en küçük ayrıntıları gözden geçirmek ve hata yap­mamak için çaba sarf ediyordum.

Ayrıca son günlerde Pervin de huzursuzdu.

Bazı şeyleri sebep göstererek tartışma başlatıyor ve kırgınlıklara neden olacak bir gerilim içine giriyordu.

Pervin değişmişti.

Bu ani değişikliğin sebebini bir türlü anlayamıyordum. Acaba bu sevimli kız evlenmekten mi korkuyordu? Yoksa evlilik psikozuna mı girmişti? Bütün bu soruların cevabını veremiyordum. Artık bazı şeyler bana bir yük gibi geli­yordu.

Hülasa o günlerde yorgun ve mutsuzdum.

Oysa kısa bir süre sonra doktor unvanını alacak­tım. Ardından da mutlu bir evlilik gelecekti. Bundan daha güzel ne olabilirdi ki?

Ama gelişmeler hiç de böyle değildi.

Bir yol ayrımına gelmiştim.

Ya mutlu olacaktım ya da pişmanlık içinde köşeme çekilip, kendi dünyamda yaşayacaktım..

O günlerde patlamaya hazır bir bomba gibiydim.

Olup bitenleri ne anneme ne de babama anlatabili­yordum. Özellikle yansıtmamak için de özel  gayret sarf ediyordum. Benim için üzülmelerini istemiyordum. Ama birisi ile de bunları paylaşmam ge­rekiyordu. Fakat bir türlü olmadı.

Kendi dertleriyle yaşamak ve bunları birisiyle payla­şamamak ne kadar da zormuş meğer.

İçimdeki kavga elbet bir gün dışa yansıyacaktı..

Nitekim de öyle oldu.

O akşam içten gelen büyük bir sancı ile sarsıldım. Elimdeki kahve fincanını sehpaya zorlukla koyabildim.

Tam ayağa kalkmak için hamle yapacaktım ki, ba­şım birden döndü. Ve düşer gibi oldum. Ondan sonra neler olup bittiğinin farkında değildim.

Bayılmıştım.

Bir süre sanki bir rüya âleminde yaşadım.. Kendime geldiğim zaman doktor ve babam başımdaydı. Bir şeyler olduğunu ve hastahanede yattığımı anlamıştım. “Bana neler oldu?” diye sormama fırsat kalmadan doktor:

“Geçmiş olsun” dedi. “Önemli bir şeyiniz yok. Sa­dece geçici bir  kriz.”

Film, tahlil ve ağrı kesici iğne derken kendime gel­miştim.

Ama belirgin bir teşhis koyamamışlardı. Her tara­fım ağrıyor, gözlerimi zor açabiliyordum.

Acil serviste çevreye yayılmış ilaç kokuları, gelip-gi­den hasta ve yaralılar, hiç de iç açıcı manzaralar değildi. Gördüklerim ve yaşadıklarım beni iyiden iyiye huzursuz etmişti.

“Baba gidelim” dedim. “Burada kalmak istemiyo-rum.”

Babam cevap vermedi. Az ileride masa başında re­çete yazan doktora yöneldi.

 Bir müddet onunla görüştü. Aralarında neler geçti bilemiyorum. Daha doğrusu bunları düşünecek bir zihin berraklığına sahip değilim.

Sonuçta eve gitmeme izin verilmişti

Babamın yardımı ile hastahaneden ayrıldık.

d d

Hastalandığım gün beynimde yaşanan fırtına bun­dan ibaretti. Ama  rahatsızlığım konusunda kesin bir fikir yürütemiyordum.

Tedavimse sadece birkaç iğne ve ilaçtan ibaret ola­mazdı.

Nedeni, işaretleri belli olmayan bu sancılar, daha sonra öğreneceğim önemli bir hastalığın ilk işaretleri olmuştu.

Ama ben bunu ilk günlerde pek ciddiye almamış­tım. Hastalığı kafamdan silmek için derslere yönel­miş­tim.

Oysa bu belirsiz ağrılar, zaman zaman beni yoklu-yor ve yatağa düşürüyordu. Geçici bir tedavi ola­rak doktorun verdiği ilaçlarla acıyı dindirmeye çalışı­yordum.

Ağrılar bir gün kesilse, ertesi gün yeniden başlıyordu. Bazen acı o kadar artıyordu ki, saatlerce  kıvranıp duru­yordum.

Bütün bu olup bitenleri anneme hissettirmiyor, hiç­bir şey yokmuş gibi, sürekli gülücükler dağıtıyordum.

Böyle maskeli bir yüzle yaşamaya başlamıştım..

Kederli ve solgun bir yüzü kimseye göstermek istemiyordum.

O günlerde sevimli ve mutlu olma rolümü aileme ve çevreme karşı çok iyi oynuyordum.

Hatta Pervin bile nelerin olup bittiğinden, işin ciddi­yetinden haberdar değildi.

 Sürekli baş gösteren ağrılar daha fazla rol yapma imkanı tanımamıştı. Ağrılar biteceği yerde günden güne artıyordu.

Çaresizlik içinde hastahane kapılarını aşındırmaya baş­lamıştım.

Günlük programıma bir de hastahaneyi ilave et­miş­tim.

Bazen yalnız gidiyor, bazen de yanıma Pervin’i alı­yordum.

Yaşananlar karşısında Pervin suskundu. Sadece üzülüyor ve teselli yoluna gidiyordu.

O ruh hali içinde kalbinden nelerin geçtiğini anla­mak zordu. Aklıma yığın yığın sorular geliyordu.

Acaba Pervin benden bıkmış mıydı? Düşündüğü ve hayal ettiği bir hayat tarzı içinde bu acılara yer var mıydı?

Sorular cevapsız  kalıyordu.

Bana cevap veren sadece hastalığım ve yaşadığım ıstıraptı.

Çektirdiğim filmler, yapılan tahliller, kesin bir sonuç için yetmiyordu. Neredeyse beni o servisten başka bir servise sevk eden doktorlara karşı isyan edesim geli­yordu:

“Yeter artık bu hastalığın adını koyun!”

Değişik hastahanelerin tedavi ve teşhis yöntemleri bir yenilik getirmemişti.

Bu gelişmeler karşısında bütün doktorlara karşı gü­ve­nim sarsılmış gibiydi.

Sonuç olarak tedavimin yurt dışında yapılmasını dü­şünüyordum. Ama güvendiğim bir dostum bana doktor önerdi:

“Git bir de o görsün seni, kararını ondan sonra ver!”

Dostumun söylediğini yaptım.

Doktorun söyledikleri bana yeni bir ümit kapısı aç­mıştı.

Görev yaptığı hastahaneye yatmak için randevu verdi.

İtiraz edecek ne cesaretim ne de başka bir şansım vardı. Çaresiz öneriyi kabul ettim. Randevu verilen gün ve saatte yatmak üzere de yoldayım.

d d

Randevu saatinden önce hastahanenin kapısından  girmiştik.

Korkum sonsuzdu. Bakalım bundan sonra neler ola­cak ve nasıl bir hayatın içine girecektim?

Bu sorunun cevabını vermek için henüz vakit erken sayılırdı. Bekleyip, sabrederek gelişmeleri görecektim.

d d

 


 

2.

Nihayet hastahaneye yatmıştım.

Bana içinde telefon ve televizyon bulunan bir özel oda  verildi.

İlk gün ateşime bakıldı, tansiyonum ölçüldü. Her ikisi de normal görünüyordu. Ardından yeni tahliller başladı.

O sıkıcı şeylere tekrar dönmüştüm. Başka çarem yoktu. Sağlığım için bütün bu olumsuzluklara katlan­mak  zorundaydım.

d d

Hastanede ilk gecemdi.

Korku ve merak bütün bedenimi sarmıştı.

Bütün gün, ne olacağı, beni nasıl bir akıbetin bekle­diği soruları ile geçirmiştim.

Şimdi odamda yapayalnızdım.

İlaç kokusu beni serseme çevirmişti.

Koridordan ayak sesleri hiç eksik olmuyordu.

Ve ben sessizlik içinde amansız bir bekleyişin içine düşmüştüm.

Düşüncelerime çelme atıp, başka bir yöne çevir­meye çalışsam da başarılı olamıyordum.

Hastaydım ve hastahanede yatıyordum.

Gariplik hiç silinmeyecek bir şekilde yüreğimdeki ye­rini almıştı.

Böylece kendimi dinliyordum.

Kendimi dinledikçe de dertlerim bir bir artıyordu.

Daha ilk günde üstüme çöken bu korku ve endişe, beni ister istemez paniğe sürüklüyordu.

Okumak için çantama doldurduğum kitaplar ise hiç ilgimi çekmiyordu.

Oysa bu kitaplar benim için vazgeçilmezdi. Ama ne yaparsınız ki, hastalık insanı çok sevdiği şeylerden de ayrı tutabiliyordu.

Bir müddet uzanıp uyumaya çalıştım. Nafile, uykum bir türlü gelmiyordu.

Şüpheler ve ölüm korkusu hala üstümdeydi. Eğreti  duran bu yükü bir türlü üstümden atamıyordum.

Aklıma yine Pervin geldi.

Zaten ne zaman kafam karışsa, bir çıkmaza girsem, yakın bir dosta ihtiyacım olsa, hep onu düşünmez miy­dim?

Tabi o da aynı çıkmazlar içinde olduğu zamanda ya­nında aradığı insan ben olurdum.

Bu birbirini çok seven iki insanın  kaçınılmaz  ref­leksleriydi elbette.

Bu fedakarlıkların nişanlılık dönemine gelmesi de il­ginçti böyle. Ama şimdi neler oldu da, birbirimizle dertle­şip, kader birliği yapamıyorduk.

Yoksa Pervin benim ölümcül bir hastalığa yakalan­mamdan mı korkuyordu?

Sorular.. Sorular.. Sorular..

Herhalde çok duygusal davranıyordum.

Belki de Pervin hiç değişmedi. Ben hastalığın etki­siyle çok  şüpheci mi olmuştum?

Belki de ziyaretime geldiği zaman hiçbir şey olma­mış gibi, evlilik hayalleri kurmaya devam ederiz.. Kim bilir?

Bu güzel düşünceler belki de yeni bir mutluluğun anahtarıydı.. Ama ne olursa olsun, Pervin benimle bir­likte hastahaneye gelmediği için kızgındım.

Kırgınlığım ona olan sevgimi bastırıyor, “Neden gel­medi?” sorusunu gündeme getiriyordu.

Bu olumsuz düşüncelere sünger çekmek istercesine pencereye yöneldim.

Ankara sisli bir kış gecesini yaşıyordu.

Sabahtan başlayan ve sürekli yağan kar, caddeleri doldurmuştu.

Gecenin bu saatinde, karın keyfini çıkarmak için kol kola yürüyen gençler göze çarpıyordu.

Kim bilir belki dudaklarında aşk sözcükleri mırıldanı­yorlar, belki de geleceğe ait plan yapıyorlardı.

Bir an, mutlu görünen bu gençleri kıskandım.

Kısa bir zaman önce Pervin ile biz de bu gençler gibi kol kola, yağmur ve kara hiç aldırış etmeden çok yürü­müştük.

Her yürüyüşümüzde kurduğumuz hayaller dağ gibi yükselip, sevgi çınarımızı ağır ağır yeşertmişti..

Kâh tutacağımız ev, kâh içini dolduracağımız mobil­yalar, kâh düğün davetiyesinin şekil ve metni hep bu yollarda şekillenmişti.

Ah bu caddeler dile gelse de yaşananları bir bir an­latabilseydi.!

Pervin ile anlaşamadığımız ve ters düştüğümüz çok konu vardı. Ama çabuk uzlaşı sağlardık.

Kırgınlığımız o kadar uzun sürmezdi.

Ve bizimki de böyle bir aşktı işte!..

Ama bu aşkın sahibi neden hastahaneye gelmedi? sorusu zihnimden hiçbir an silinmiyordu.

Düşüncelerimi gecenin sessizliğine bırakmıştım.

Karlı Ankara caddelerini seyretmeye doyum olmu-yordu.

Pencereden uzun uzun baktım. Daha sonra yorgun düşen gözlerim, uykuya yenik düşmeye başlamıştı.

Kendimi ilaç kokulu yatağa yeniden bıraktım.

d d

Sabah servisin doktoru ile tanıştım. İsmi Vecdet’ti.

Sevimli, hastaları ile çabuk diyalog kurabilen bir in­san... Bu da onun, görevini daha iyi bir şekilde yapma­sında kolaylık sağlıyordu. Tanışmamızdan sonra kısa bir sohbetimiz oldu.

Artık bundan sonra Dr. Vecdet ile sık sık görüşeceğe benziyordum. Onun üstünde bölüm başkanı bir profesör vardı. Ama bütün ağırlığın asistanlar üstünde olduğu da  gözden kaçmıyordu..

d d

 Bugün öğleden sonra Pervin ziyaretime geldi.

Çikolata ve gazete getirmişti.

“Geçmiş olsun!” diyerek karşıma oturdu.

Yüzü soğuk ve solgundu. Üzgün görünüyordu. Belki hastalığıma üzülüyor, belki de yaptığı hatanın mahcubi­yeti içindeydi.

Pervin’i ilk defa böyle huzursuz ve mutsuz görüyor­dum.

O neşe dolu, sevecen, konuşkan, kendinden emin genç kız gitmiş, yerine durgun, düşünceli, ürkek bir in­san gelmişti.

Yüzüne baktıkça huzursuzluğum artıyordu..

Oda da uzun süre sessizlik oldu.

Sanki müşterek bir konumuz yokmuş gibi suskun­duk. Tavrımız âdeta yabancı iki insanın ürkekliğini sergiliyordu.

Sonunda sessizliği Pervin bozdu.

“Bilirsin” diye söze başladı.

Neyi biliyordum ki, her şey ortadaydı. Ben hasta, o da bir ziyaretçiydi.

“Onu sabırla dinlemeliyim” diye düşündüm. “Ba­kalım neler söyleyecek, hangi mazeretin gölgesine sığı­nacaktı? Peşin peşin kızmanın bir anlamı yoktu.”

Kızgındım ama kendimi frenlemek için de çaba sarf ediyordum. Ortada fırtına öncesi bir sessizlik vardı.

Pervin, aynı çekingen tavrıyla sözlerini sürdürdü:

“Ben hastahanelerden hep nefret ederim. Açıkçası kor­karım. Geldiğim zaman da içimi sıkıntı kaplar.”

“Ben de buradan çok memnun olduğumu söyleye­mem” diye cevap verdim.

“Kim buraya güle-oynaya gelir? Bilindiği gibi hastahanelerin yüzü soğuk ve korkutucudur.”

Biraz sert, biraz iğneli verdiğim cevap, Pervin’in  ho­şuna gitmemişti. Bunu bakışlarından anlayabiliyor­dum.

Ne ilginçtir ki, Pervin hiçbir zaman rol yapamazdı. Se­vincini de kızgınlığını da hemen açığı vu­rurdu. Bunda da böyle olmuştu.

Soğuk bir yüz ifadesiyle bana baktı. Söylediklerime cevap vermek yerine, kaldığı yerden devam etti:

“Bendeki bu korkuların nedeni açık. Sende gayet bi­liyorsun. Annemin uzun süren hastalık dönemi, ameli­yatı, burada çektiği acıları unutmuş değilim.. Aynı acıları ben de onunla birlikte yaşadım.. Daha bunun sı­kıntıları bitmeden kardeşim kaza yaptı. Yeniden gün­lerce hasta-haneye taşındık. Hülasa burası bizim aile için bir hüzün mekanı olup çıktı. Bunların ruh dünyamda ne denli bir etki bıraktığını herhalde bir bir sıralamama gerek yok. Bilinen şeyler..”

Bunlar etkileyici sözleriydi.

Pervin’in, mazlum insan rolünü çok iyi oynadığı açıktı..

Söyledikleri beni etkilemişti ama, gerekçeleri geçerli sayılamazdı. Hepimiz bu dünyada hoş olmayan şeyler yaşıyorduk. Hastalıklar ve hastahaneler hayatımızın bir par­çasıydı. Sevsek de sevmesek de hepimiz bu mekana selam vermek mecburiyetindeydik. O halde sonuç ne olursa olsun alışmalıydık.

Birlikte hayat kurmayı planladığımız bir insanın, bütün olumsuzluklara rağmen benimle birlikte hastahane-ye gelmesi ve moral vermesi gerekiyordu. Ailemin yanında bu ilgisizliği göstermemeliydi.

Karşılıklı sevgide fedakarlık ön şart ve hiçbir zaman da tartışılamazdı.

Bu sevgide niçin? nasıl? sorularına yer yok­tur.. Kor­kular ve endişeler içinde aşk ve sevginin filizlen­mesi  kolay değildir haliyle.

Sitemli bir ses tonuyla:

“Benim yaşadıklarım için de hiçbir mazeretin geçer­li­liği olmamalı ve olamaz da” diye cevap verdim.

Pervin beklemediği bu sertlik karşısında önce şa­şırdı, sonra birden kızardı. Titreyen bir sesle:

“Çok duygusalsın Derya!” dedi.

“Her şeyi açık yüreklilikle söyledim işte! Başka ne ya­pabilirim ki?”

Sinirim artık kontrolden çıkmıştı. Bir yay gibi geril­miştim. Hedefini vurmak için bekleyen bir ok gibiydim.

“Sevenler ve hayatlarını birleştirmek isteyenler hiç­bir zaman mazeret üretmezler. Fedakarlığın gereği neyse onu yaparlar. Aksi halde  buna aşk denmez ve her an vazgeçi­lecek bir duruma gelir!”

Aman Allahım! Ben neler söylüyordum! Bu benim sözlerim miydi? Bir türlü bunlara inanamıyordum.

Mağdur bir kahraman havasına girmiştim.

İlk defa Pervin’e karşı böyle sert davranıyor, böy­lece aramızdaki sevgiyi de tartışmak üzere masaya yatı­rıyor­dum.

Belki de ikimizin geleceği için bir hesaplaşmaydı bu..

Aylardır içimde biriken ve türlü dışa vuramadığım duygularımın bir isyanıydı.

“Lütfen bütün olup bitenleri sevgimizle özdeşleş­tirme, yoksa kırılır ve incinirim. Zira senin sevgin her şeyin üs­tündedir, tartışmaya gerek yok.”

Pervin’in dudaklarından dökülen duygusal sözler kır­gınlığımı ve hırçınlığımı biraz olsun frenlemeye yet­mişti.

Yanlış zamanda yanlış şeyler söylediğimin farkınday­dım.

Sitemimde mutlaka haklıydım. Ama hırçınlığım bu gerçeğin üstünü örtüyor ve kaba bir insan konumuna düşüyordum.

Kendimi toparlamaya çalışarak:

“Üzgünüm” dedim. “Sinirlerim çok bozuk olduğu için galiba biraz ileri gittim.”

Pervin yanıma yaklaşarak ellerimi tuttu. Bir anne şefkatiyle mırıldandı:

“Seni çok iyi anlıyorum.”

Sözlerimden çok alındığı belliydi. Daha fazla konu­şamadı; duygulanmıştı.

Pervin ağlıyordu.

Onu ikinci kez ağlarken görüyordum.

Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Bakışlarımızda ko­nuşmaya çalışıyorduk.

Maksadını aşan sözlerimle Pervin’i yaraladığımın far­kındaydım.

Gönlünü almak için, söze nereden başlayacağımı ve neler söyleyeceğimi bilemiyordum. Kelimeler boğa­zımda düğümleniyordu. Sadece:

“Üzgünüm, hem de çok” diyebildim.

Konuyu değiştirmek için sınavının nasıl geçtiğini sor­dum. Ailesinden söz ettim. Farklı bir sohbetin kapısını aralamaya çalışsam da olmadı. Sonuç alamadım.

Pervin sorularıma kısa cevaplar veriyor ve o inanıl­maz soğuk tavrını sürdürüyordu.

 Pervin’in ne derece inatçı ve gururlu olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.

Bu tavrını intikam alırcasına uzun zaman sür­dürdü.

Elleri ellerimdeydi ama gönlü nerelerde geziyordu bilemiyorum. Bildiğim tek şey onun kırılmış olmasıydı.

Nedense teselli bekleyen bendim. Fakat kırılan ve naz yapan oydu.

Şimdiye kadar benden pek işitmediği söz ve sitem­leri duymuştu.. Belki de onu içine sindiremiyordu.

Kendince bir hesaplaşmanın içinde olduğu kesindi.

Kim bilir belki de hastalıklı bir insanla nasıl ömür ge­çi­receğini düşünüyordu. Belki de yolun başında dost-ça ayrılmayı.

Ben artık hassas ve duygusal bir insan olduğum için onun tavrından bu anlamları çıkartıyordum. Doğru veya yanlışı tahlil edecek durumda değildim.

Ayrılırken herkesin söylediği o klasik cümleyi sarf etti:

“Geçmiş olsun. Kendine iyi bak!”

Bir yabancı insan gibi geldi ve aynı soğukluğunu sür­dürerek de çıkıp gitti.

Pervin giderken sanki kalbimi de götürmüştü.

d d

Uzun süren tahliller sonunda hastalığımın teşhisi ko­nuldu.

Safrakesemde iltihap tespit edilmişti.

Bu sonucu  Dr. Vecdet  açıklamıştı.

“Bir iltihap tespit ettik. Bunu ya ameliyatla alacağız, ya da başka bir tedavi şekliyle yok etmeye çalışacağız. Tabi bunun kararını klinik şefi verecek.”

Dr. Vecdet, bütün bunları anlatırken çok rahattı. Ben ise heyecandan yerimde duramıyor, soru üstüne soru yöneltiyordum.

Doktorun sözleri kesin olsa da beni pek tatmin et­memişti.

Kafama yerleşen sorulara cevap bulamıyordum.

“Kanser” kelimesini doktorun ağzından duymak istiyordum. Bunu işitmek benim hakkımdı. Cesaretimi toplayarak:

“Yani bu tespit kanser mi?” diye sordum.

Dr. Vecdet tereddütsüz:

“Olabilir” dedi.

Bu tam doktorlara uygun bir cevaptı. Huzursuzlu­ğum artmıştı.

Yeni bir cevabın peşine düşmek için Dr. Vecdet’in yü­züne baktım.

Aklımdan geçenleri hissetmiş gibi yanıma yaklaştı ve babacan bir tavırla:

“Evet” dedi. “Tahmin ettiğiniz gibi, kanser gözükü­yor.”

Ellerimi sıkıca tuttu ve gözlerimin içine bakarak, söz­lerini şöyle sürdürdü:

“Ama korktuğumuz gibi değil. Vücuda yayılmamış gibi gözüküyor. Tabii bütün bunlar benim kişisel tahmin­lerimden öteye geçmez. Ameliyat ve tahlil so­nucu her şey netleşir. Tıpta zaman çok önemlidir. İnşal­lah biz bunu geçirmemişizdir. Şimdi istirahat et ve hiçbir şey düşün­memeye çalış. Biz senin için elimizden gelen her şeyi yapı­yoruz.”

d d

O geceyi huzursuz geçirdim.

Kafam karışıktı. Zihnim, tespit edilen kanser hücresi­nin vücudumun diğer bölümlerine yayılıp yayıl­madı-ğında kilitlenmişti. Doktorlar net bir açıklama yapmadığı için fazla bir şey öğrenemiyordum.

Zaman her şeyi gösterecekti. Güçlü olmam ve acıya hazırlıklı olmam gerekiyordu. Bundan başkasını bekle­mem anlamsızdı.

Hastalığı ben yaşadığıma göre mücadelesini de kendi irademle yapacaktım.

d d

Pervin hastalığım belli olduktan sonra sık sık ziya­re­time geldi.

Bunu kendine bir iş edindiği belliydi. Ama her geli­şinde onu daha yorgun, daha huzursuz görüyordum.

Bazı sıkıntılar yaşadığı her halinden belli oluyordu.

Bu tedirginliği benim hastalığımdan kaynaklanmış olabilirdi. Ama suskunluğu beni çok rahatsız ediyordu.

Ne olup bittiğini bana bir türlü bana söylemiyordu.. Sadece olaylardan söz ediyor ve konuyu hiç benim hastalığıma getirmiyordu.

Bu tavrı hem üzüntüden, hem de mayınlı bir tarlaya girmek istemeyişinden kaynaklanıyor olabilirdi.

Beni rahatsız eden sadece bunlar değildi. Derin sus­kunluğundan tedirgin oluyordum.

Oysa çoğu zaman Pervin, gerek okul, gerekse kendi ailesi içinde bütün olup bitenleri bana anlatır ve bütün yaşantısını benimle paylaşırdı.

Şimdi ise ne okuldan söz ediyor, ne ailesinden. An­cak  bir şeyler sorarsam o zaman ağzından birkaç kelime  çıkıyor ve konuyu kapatmak için özel çaba sarf edi­yordu.

Pervin’in suskunluğu ve günden güne içine kapanışı beni iyiden iyiye huzursuz etmişti.

Acaba Pervin değişiyor muydu? Yoksa ufukta bir ay­rılık mı vardı?

d d

İki gündür Hilmi Ziya Ülken’in “Aşk Ahlakı” isimli eserini okuyorum. Çok güzel cümlelerin olduğu bir ki­tap. Yazar bir yerinde şöyle diyor: “Aşk vuslatı istemez, çünkü ulaşılmazı istemiştir. Aşık ümit etmez, çünkü en büyük zevki bulmuştur. Aşık sevdiği için öğünmez, çünkü kendinden geçmiştir. Vuslatı ve sona ermeyi uman aşık değildir. Aşkıyla öğünen aşık değildir.”

Şimdi ben bunun neresindeydim? Henüz bunu bile tespit edebilmiş değildim.. Sadece Pervin’i çok seviyor ve güveniyordum.

“Gönül melül olup eyleme ahu;

Aşıka ayrılık ola gelmiştir”

Sözleri ile halk şairi Gev­heri, ayrılığı önüme seri­yordu.

Aşk mı dayanılmazdı yoksa hastalığım mı bilemiyordum.

“Sanki senden başka aşık mı yoktur,

Nedir bu telaşın ey deli gönül,

Neler geldi geçti Adem’den beri,

Hele bir düşünde say deli gönül”

Ruhsati’nin  bu  şiiri benim için miydi acaba?

d d


Pervin’in  ziyaretleri azalmaya başlamıştı.

Geldiği zamanlarda da yanımda fazla kalmıyordu ar­tık. Tedirgin olduğunu her halinden anlıyordum.

Geliş-gidişleri kısa bir dost ziyaretine dönüşmüştü.

Bu hastalığı yenebilmem için Pervin’in sıcak ilgisine ve sevgisine ihtiyacım vardı.

İleride hayatımı birleştireceğim birisinden bu küçük fedakarlıkları beklemek hakkım sayılırdı.

Ama bütün gelişmeler ümitlerimin tersine gelişi­yordu.

d d

Bugün birisi iyi, diğerleri kötü iki haber duydum.

İyi olan haber, tezimin kabul edilmesiydi. Böylece doktoramı vermiştim.

Bir dost tarafından ulaştırılan haber, sıkıntılı ha­limde biraz olsun beni mutlu etmiş gibiydi.

İkincisi ve kötü olanı da Pervin’den gelen mektuptu.

Aramızdaki ilişki bozulmuş ve kalbinde günlerce giz­lemeye çalıştığı olumsuz düşünceler şimdi açığa çıkmıştı.

 Mektup bir ayrılışın, bir kopuşun sinyalini veri­yordu:


“Sevgili Derya;

Günlerdir içimde düğümlenen ve bir türlü dışa vuramadığım düşünceleri ne ya­zık ki artık sana  açıklamalıyım. Çok üzü­leceğini bile bile bunları yazıyorum. Daha açıkçası böyle davranmaya mecbu­rum. Se-ni birtakım ümitlerle bekletme­min doğru bir şey olmadığını düşünüyo­rum.

Senden ayrı kaldığım zaman içinde çok düşündüm ve kendimi zorladım. Sonu belli olmayan bir hasta insanla bu hayatı ne­reye kadar sürdürebilirim? Ama anladım ki ben bunu yapamayacağım. Bu şartlar al­tında ilişkimizin yürümeyeceğini anla­dım..

Sevgi yerine korkuyu yaşamak, her za­man ölümün soğuk nefesini hissetmek ger­çekten zor bir şey. Bunun en kısa yolu daha işin başında  ayrılmamız olacak.

Ayrıca, senin hiç değişmeyecek bir yö­nünü de keşfettim.O da: Kitaplara duydu­ğun aşırı sevgi. Sen bana değil, kitaplara aşık gibisin! Âdeta kitaplar hayatının bir parçası,  ikinci planda olduğumu anlamam zor olmadı.

Bütün bunları göz önüne aldığım za­man birlikte olmamız zorlaşıyor.


Sevgili Derya!

Beni anlayışla karşılaya­cağını umuyo­rum.

Sen olgun bir insansın. Ne benim mut­suz olmamı istersin, ne de kendi sev­ginin boşlukta kalmasını. Herhalde en iyisi ay­rılmak olacak.

Sana acil şifalar diliyorum..

Pervin”

d d

Mektup,  eksik olduğunu geç anladığım bir  sevginin çığlığıydı..

Çok üzüldüğüm gibi omzuma ikinci bir yükün yük­lendiğini de o andan itibaren anladım.

Bu yükü ne kadar  taşıyacağımı bilemiyordum.

Yatağıma uzandım ve  yorganı başıma çekerek  dü­şünmeye başladım. Çaresiz ve yapayalnızdım.

 Bütün bu acılara direnebilmek için Allah’a dua et­meye başlıyordum.

d d

 


3.

Hastalığıma teşhis konulanı tam bir ay olmuştu..

Bu zaman içinde benim yaşadığım o ıstırap dolu dünya, âdeta binlerce defa ters dönmüş gibiydi. Ümitle­rim bir deprem sarsıntısıyla yerle bir olmuş, sonra da yeni ümitler yeniden yeşermişti.

Bir an ciddi olarak düşündüm ki, ortada ne yeşe­ren bir dünya vardı ne de yıkılan.

Dünya hiç değişmemişti. Kendi ekseninde aynen dö­nüyordu. Değişen, üzülen ve bunalımın eşiğine gelen sadece bendim.

Yaşadığım acı kimsenin umurunda değildi. Herkes  sevinç ve kederini kendi yaşıyordu. Bütün bunları be­nimle paylaşmaya kimsenin niyeti yok gibiydi.

 Anlayacağınız tam bir çelişkiler dünyasında yaşıyor­dum.

 Şu anda neleri sevdiğimi, nelere üzüldüğümü ve  ni­çin ağladığımı bile anlayabilmiş değildim.

Hastalığıma mı üzülüyorum, yoksa hiç yoktan yı­kı­lan ümitlere mi?

Kaldığım odanın penceresini açtım.

Dışarıda tatlı bir rüzgar esiyordu. Bir müddet bu ha­vayı içime çekerek rahatlamaya çalıştım.

Bedenimi çevreleyen dört duvar arasında hastalıklı bir vücutla yaşamak ne korkunç bir şey. Sessiz çığlıkla­rım bile anlamını yitiriyordu.

Bütün bu yaşadıklarımı kime nasıl anlatabilirdim? Bu acıları hiç yaşamayan insan nasıl olur da bu olup bitenleri anlayabilirdi?

Bu hastalık, ölüme giden bir uzun yolun kilometre taşları gibiydi.

Önümdeki inişli ve çıkışlı yoldan geçmekten başka  hiç şansımın olmadığını gayet açık görüyordum.

Gün geliyor kendimi, daracık ve korkunç sokak­larda nefes nefese koşar gibi hissediyordum.

Bu koşu bir arayışın değil, bir tükenişin işareti gi­biydi. Sanki ağır ağır sona yaklaşıyordum.

Hülasa o görkemli, insan denen bu güzel bedenin, küçük bir kıvılcımla yanıp kül olmasını kendi benliğimde yaşıyordum.

Ben ise, sanki bir yabancı gibi, bütün olup bitenlere sadece seyirci kalıyordum.

Seyirden başka yapacağım da olamazdı. İstenme­yen bir misafir vücudumda saltanatını kurmuştu.

Ağlamak, hıçkıra hıçkıra ağlamak.. Bu bana kuru bir teselli gibi geliyordu. Yoksa bu hızlı gidişi durdura­cak, içimdeki ateşi söndürecek bir güç değildi..

Sadece pişmanlık, sadece yaşam ile ölüm arasında bir durak, bir bekleme, olup bitenlerle bir hesap­laşma gibiydi.

Zaman zaman bazı soruları sormaktan kendimi alamıyordum. Cevabını alamasam da yine de vazgeçemiyordum.

 “Beni bu derece huzursuz eden şey nedir? Çekilen acılar mı, yoksa ölüme çıkarılan bir davetiyenin korkusu mu?”

Cevap her zamanki gibi derin bir sessizlikten iba­retti.

Bu soruya tatmin edici bir cevap bulamıyordum. Belki de çok  işittiğim ve alıştığım için olmalı ki, “ölüm” kelimesi bende eskisi kadar panik havası oluşturmu­yordu.. Sadece yüreğimde bir burukluk ve boşluk hisse­di­yordum. Sorular  peş peşe gelmeye devam edi­yordu.

Bu dünyada bana biçilen ömür acaba bu kadar mı? Yaşamam gereken hayatın başka yönleri, başka iklim­leri  yok mu? Bunları hiç görmeyecek miyim?

Başıma nisan yağmurları yağmayacak mı? Karlar al­tında dolaşıp, kar topunu çocuksu bir sevinç içinde sağa-sola atamayacak mıyım?

Karanfiller gönül mevsimiyle birlikte yeniden açma­yacak mı?

Bülbülün sesini, denizlerin hışırtısını bir daha hiç duymayacak mıyım?

Arabama binip sınırsız bir hızla yeni iklimlere, yeni dünyalara gidemeyecek miyim?

Şimdiye kadar arzu edip bir türlü göremediğim ve hep hayal ettiğim o ülkeleri hiç göremeyecek miyim?

Güneşin doğuşu ve batışı bana  yeniden hüzün ver­meyecek mi? Bir tatlı çocuk sesi kulaklarımda yankı­lanmayacak mı?

Şefkat, sevgi ve ümitlerle yumak yumak olmuş o pembe hayaller, yaşanmadan bir bir sönecek mi?

Yıllar boyu biriktirdiğim kitaplar, hazırladığım tez tozlu raflarda acı bir  hatıranın izleri olarak mı kalacaktı?

Yoksa bütün bu soruların üstüne siyah bir perde çe­kerek birileri kulağıma şunları mı fısıldayacak: 

“Yaşadıkların ve göreceklerin işte bu kadar. Artık hayat sahnen kapanıyor. Kendine yeni bir dünya seç!” mi diyecek?

Ve bu ölüm sessizliği içinde ben hep olumsuz şeyleri düşünmeye mahkum mu olacağım?

Hayır, hayır, bütün bunlar benim sahip olduğum güçlü iradeyi çoktan aşıyor. Bu çelişkili duygularımı ve korkula­rımı frenlemek mecburiyetindeyim.

Susmak ve hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Bir saat veya bir dakika sonra kaderin bana ne gibi  sürp­rizleri hazırladığını merak etmemde ne fayda var? Zaten her şey  kaderin çizgisi içinde sürüp gitmiyor mu?

Her şeyi unutmak ve gönül rahatlığı içinde sabır kal­kanı ile başıma gelecekleri karşılamak daha güzel ve ye­rinde değil miydi? Bu teselli  az da olsa  o ıstıraplı saat­leri birden geriye atıveriyordu.

Bu da rahatlamanın başka bir yolu olarak karşıma çı­kıyordu.

Ne yazık ki bu kısa keyfin ardından, ölümün o so­ğuk yüzü bir film sahnesi gibi yeniden  gözlerimin önün­den geçmeye başlıyordu.

Değişmeyen o korku filmini yeniden seyretmek mec­buriyetinde kalıyorum. Bundan hiçbir zaman kaçamıyordum.

Zira gördüklerim ve yaşadıklarım başkalarının değil  benim hayatımın ilginç kesitleriydi.

Beni böyle çileden çıkaran, çılgına çeviren, mantı­ğımı altüst eden bir olayı da hafızamdan silemiyordum.

O da terkedilmiş olmak, yalnız bırakılmaktı.

Bir hiç gibi gözden çıkarılmak, genç yaşımda ölü bir insan muamelesi görmekti.

Yakınlarımın ve arkadaşlarımın beni her ziyarete ge­lişlerinde sergiledikleri acıma tavrı beni çok rahatsız edi­yor, huzurum kaçıyordu. Hele teselli için seçtikleri kuru kelimeler, bana  inandırıcı  ve samimi gelmiyordu. Sanki usulden söylenmiş sözler gibiydi. Ayrıca görevlerini ye­rine getirmiş olmanın rahatlığı içinde çıkıp gitmelerini de hiç istemiyordum. Bütün bu tavırlar hassas yüre­ğimi incitiyordu.

Bu insanların bana böyle acıyarak bakmalarına, te­selli etmelerine hiç tahammül gösteremiyorum.

Ellerinde getirdikleri bir buket çiçek, ardından söyle­dikleri teselli sözcükleri hep yüzeysel. Bende hiç etki bırakmıyor..

Ne yazık ki bu güzel  çiçekler,  hiç koklanmadan be­nim ruh dünyam gibi, birer birer solup gidiyorlardı.

Bu insanların, benim de kendileri gibi  düşünen, se­ven ve  duygulanan bir varlık olduğumu, hala  kararlı bir şekilde hastalıkla mücadele ettiğimi bilmelerini istiyordum.

d d

Bana musallat olan bu hastalığın ağır ağır bedenimi kemirip bitirmesine herhalde göz yumacak değilim. El­bette gücüm yettiği kadar bu hastalığa direnecektim.

Ya mikrobu vücudumdan kovup atacağım  ya da  o beni bitirecekti.

İşte bunun için onunla amansız bir müca­deleye girmiştim.

“Vur kazmayı dağa Ferhat, çoğu gitti azı kaldı” diye­rek zorluklara direniyor ve böylece mücadele için güç kazanıyordum.

 İnanıyordum ki  bir gün bu zorlukları aşacaktım.

Aslında  bu mikroptan  kurtulsam bile, o başka bir beldede, bir başka insanın vücudunda kendini göstere­cekti. Bundan hiç şüphem yok. O halde ona niçin kıza­yım? Neden sitem edeyim ki? O bir düşman değil sa­dece ecel için bir araç.. Ölümü  hazırlayan sebeplerden birisi..

d d

Bir an içimdeki fırtına diner gibi oluyor ve rahatlıyordum.

Kendimi alabildiğine sessizliğe bırakıyorum. En doğ­rusu hastalığı, ölümü ve bütün bu olup bitenleri hiç dü­şünmemekti.

Zihnimi  başka şeylerle doldurmalıyım. Belki bunları düşünerek içimdeki,  ümitsizlik çemberini kırabilirdim.

d d

Düşüncelerim yine yoğunlaştı ve beni çocukluk yılla­rına götürdü..

Çocukluk güzel bir şey. Dupduru ve hilesiz, pisliğe he­nüz bulaşmamış.

O yaşta  ne hayat mücadelesi var, ne de bir ihtiras. Sadece oyun, sokak ve arkadaşlık. Bunların birleştiği bir kulvarda  koşabildiğin kadar koş…

Yağmurlar beni sırılsıklam ıslatmış, hiç umurumda de­ğil. Kış günlerinde soğuk rüzgarlar elimi, yüzümü çat­latmış, burnum akıyor, titriyorum. Herkes evine çe­kilmiş  soba karşısında keyif çatıyor.

Ama ben sokaklarda kuşlar gibi hürüm..

İlkbahar benim için âdeta bir bayram olurdu. Ağaçlar filizlenmiş, çiçekler renk renk açmış. Toprak uyanmış  ve çevreye buram buram bahar kokusu saçı­yor.. Ben onların sultanı gibi meydanlarda at koşturuyo­rum.

Önümde kim durabilir ki?

Hiçbir kuvvet, hiçbir geçerli mazeret beni oyundan ve topraktan ayıramazdı. Ancak yorulduğumu  hisse­dip, herkesin evine dönüp, karanlıklar bir duvar gibi çev­reme çöktüğü an, elim yüzüm toprak içinde eve dö­ner­dim.

Ah o güzel çocukluk! İnsan o çağları yeniden yaşa­manın hasretini zaman zaman yürekten hissediyor. Ama ne çare, mazi denen o eski hayat  yeniden yaşanmıyor. Sadece kalbimizin bir köşesinde hatıra olarak kalı­yor.. Şair ne güzel söylemiş:


“Evvela dişlerimiz döküldü,

Sonra saçlarımız!

Arkasından birer birer

Arkadaşlarımız!..”

d d

Şimdi beni ne üniversite ilgilendiriyor, ne de hazırla­dığım tezler. İçimde kaynayıp coşan başka bir heyecan var. O da bir kelepçe gibi vücuduma takılan hastalığı en kısa yoldan atmaktı. Daha sonra ise sevinç çığlıkları  ata­rak, başka  ülkelere, başka bir mekanlara göç etmek..

Ama her şey bir bir önümü kesiyor ve  hayallerime hiç  geçit vermiyordu.

d d

Şimdi sitem ve çığlıklarım Pervin içindi.

Ona sesleniyordum: Neredesin? Beni neden bırak­tın? Bu vefasızlar kervanına neden katıldın?

 “Hastalıklı ve ölümü bekleyen bir insanla evlene­mem” deyip nişanı bozman, hem de en çok teselliye, dosta ve sevgiye muhtaç olduğum bir sırada olur muydu? Bunu yapmaya vicdanın nasıl izin verdi?

Hastalığın sonucunu bekleyerek, belki yeni bir ha­ya­tın hayallerini tekrar kurabilirdik. Aksi olduğu tak­dirde de siyahlar giyip sadık bir hayat arkadaşı olarak beni ölüme uğurlayabilirdin?  Bundan daha onurlu bir dav­ranış nasıl olabilirdi?

Oysa daha ilk nişanlılık  günlerinde, ”Sevginin şartı fedakarlıktır. Ben seni iyi günlerinde de, kötü günlerde de hiç yalnız  bırakmayacağım.” diyen sen değil miydin? Bunları ne çabuk unuttun? Eğer ben böyle bir söz verme­dim” diyorsan mesele kendiliğinden biter. Tartış­maya ve  siteme hiç gerek kalmaz. O zaman ben de kendi ken­dime: “Yanlış bir adres seçmişim” diyerek ve bu sevgi defterini ebediyen kapatırdım.

 Eğer, “söylediklerim aynen doğru” diyorsan o  halde bu vefasızlık neden? Bu soruyu sana sormak hak­kım. Zira yola beraber çıkmıştık. Beraber ayrılacak­tık. Ama sen beni daha yolun başında terk ediyorsun. Bu­nun anlamı ne, söyler misin?

Bu dünyada sevgi ve fedakarlık zor bir iş Pervin!

Bunu sonuna kadar götürebilen ve ölümle noktala­yan insan sayısı çok azdır.

Şimdi günümüzde kalıcı sevgiler yaşatan ne Leyla var, ne Mecnun. Ne de sevgisi için dağları deviren Fer­hat!

Dünyanın kirlenmesiyle birlikte her şey değişti. İn­san­lar  artık bu güzel meziyetlerini ve özelliklerini bir bir kay­betmişe benziyorlar.

Ortada ne vefa kaldı ne sevgi. Birbirini yalancı sözlerle aldatanların sayısı günden güne çoğalmaya baş­ladı.

Ne yazık ki, değişim rüzgarları, insanların bu güzel özellikleri alıp bir bir   götürdü. Geriye sadece aldanan­lar ve aldatanlar kaldı.

d d

Görünen bu hazin manzara karşısında güzellikleri ve sevgiyi ön plana çıkartan  insanlara ihtiyacımız var.

Yaşanan bu hızlı tempo içinde ihtiraslar arttı, öz­lemler bir bir  yok oldu. Geride  günlük aşklar ve sevgi­ler kaldı. Tabi buna da  aşk diyebilirsek.

Değişim rüzgarları önemli özelliklerimizi önüne katıp götürdü. Artık ne bakan gözlere inanabiliyoruz, ne de dudaktan dökülen etkili sözlere..

Artık  bir anlam ifade etmeyen  kupkuru sözler, kişi­liklerimize de yansıdı. Neyin güzel, neyin doğru oldu­ğuna bile karar veremeyecek haldeyiz.

Aslında insana değer kazandıran, olgunlaştıran ve dünyayı başka bir gözle görmesini sağlayan meziyet­lere  eskisinden daha çok ihtiyacımız var.

Pervin, bütün bunları  tek tek inceledikten sonra gö­rüyorum ki, senin sevgi diye bana anlattığın şeyler kuru bir kelimeden ibaret. Şimdi artık hiçbirisine inanmıyo-rum.

Belki de hayatımın en büyük  yanlışlığı, seni  tanıma­dan sevmem oldu.

Ne yapayım, bu benim hatam. Duygularım ve se­nin güzel sözlerin beni çok yanılttı.

Öyle anlaşılıyor ki, artık bundan sonra yeniden bir hayat dersi almam gerekiyor.

Şimdi düşünüyorum da, kim olursa olsun, senin sevgi  sözcüklerin karşısında mutlaka yanılırdı. Zira seç­tiğin cümleler, kelimeler güzel ve bir şiirin mısrası gibi etkiliydi.

Sürekli “Aşk, fedakarlık ve sadakat” kelimelerini tekrarlıyordun. Bunlar nişanlılık döneminde en  önemli unsurları teşkil ediyordu..

İnsan nasıl olur da şiirlerle süslenmiş sözcüklere  inanamazdı?

Ama şimdi ortaya bir fedakarlık  ve sadakat imti­hanı çıkınca görülüyor ki, söylenen sözlerin çoğu yap­macık ve günü birlikmiş.

Bu güzel sözcüklerin arkasına gizlenen o çirkin yüz şimdi daha belirgin bir hale geldi.

Ben ne olursa olsun böyle bir aldatılmayı içime sindiremiyorum. Ve onun için de üzgünüm. Şimdi sana yürekten sesleniyorum:

“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!”

Neden böyle görünmek istedin? Seni bu tarzda dav­ranışa iten neydi?

Pervin, bunun cevabını  mutlaka vicdanında ver­meli­sin!

d d

Pervin ile tanışmamızın özel bir serüveni yoktu.

Sadece basit bir tesadüf ikimizi bir araya getirdi.

Bu belki de özlenen bir sevginin aniden dışa vur­ması ve aşka dönüşmesiydi. Bunun başka bir izahı ola­mazdı.

Zira  üniversite ile ev arasında  geçen bir hayat yaşı­yordum. Ne eğlenceye ne de aşka zamanım yoktu.

Hırslıydım, kararlıydım ve kendi alanımda başarılı olmak için bütün gücümü sarf ediyordum.

Kitaplar, âdeta rüyama giriyordu. Tarih araştırma­ları, seminerler, toplantılar hayatımın bir parçası olup çıkmıştı.

O günlerde dünyayı ancak böyle bir gözlük içinde seyredebiliyordum.

Bunun hırs ve ihtirastan başka bir izahı olamazdı.. Oysa hayatın başka yönleri, başka güzellikleri de vardı. Ben bütün bunları unutmuştum.

Yaptığım yanlışlığımın farkına çok sonradan var­mış­tım. Başarılı olmak için bunca hırs ve heyecana hiç ge­rek yoktu.. Ama ne yaparsın ki, ne kitap sevgisinden, ne de aka­demik çalışmalardan bir türlü kopamıyordum.

Doktora tezi çalışmaları beni böyle çok şeylerden uzaklaştırmıştı. Fırsat buldukça üniversite kütüphane­sine gidiyor ve kitaplar arasında saatlerce süren bir araştırma savaşı veriyordum.

İşte böyle yoğun geçen bir çalışma sırasında, uzun zamandır aynı mekanı paylaştığımız Pervin’i fark ettim.

Bir ara göz göze gelmiştik.

O anda aramızda bir elektriklenme oldu.

Artık o günden sonra gözlerim kütüphanede onu arar oldu. Kaçamak bakışlarla onu izlemeye çalıştım. Fizik yapısı, masum bakışları ve sevimli yüzü beni çok etkile­mişti. Kimdi, ne iş yapıyordu, bilmiyordum. Sa­dece onu kütüphanede bir şeyler okurken görüyordum.

Pervin’in de bana aynı duygular içinde baktığını ve beğendiğini daha sonraları öğrenecektim.

Aramızdaki karşılıklı kaçamak bakışlar günlerce sü­rüp gitti. Bir türlü fırsat bulup da tanışamadık.

Sonunda o benden daha cesaretli çıktı ve bir ba­hane ile yanıma geldi.

Elindeki kitaptan Osmanlıca bir metni okumam ve açıklamam için benden yardım istiyordu.

 Hiç beklediğim bu  istek karşısında birden şaşırdım, daha sonra:

“Elbette” dedim. “Size yardımcı olurum”

Pervin’in verdiği metni alelacele tercüme ettim ve verdim. Aslında  araştırma yapan birisi için bu o kadar zor bir şey değildi. Ama tanışmak ve dostluk kurmak  için iyi bir fırsattı.

Ve böylece Pervin ile tanışmış olduk.

Ben doktora tezi için hazırlanıyor, Pervin ise aynı fa­külte de mastır yapıyordu. Konularımız farklı da olsa  aynı nokta da birleşiyorduk.

Birlikte sürdürmeye çalıştığımız bu akademik ça­lışma, günden güne arkadaşlığa dönüştü ve birbirimizi sevmeye başladık.

Aşk ise peşinden geldi.

Aynı şeyleri düşünen, kitap ve kültürle iç içe yaşa­yan iki insanın evlilikleri görünürde “ideal bir aile” tab­losu çizebilirdi. Bu açıdan bakıldığı zaman ben kendimi şanslı bir insan olarak görüyordum.

Bu, sevgi ve aşk açısından da bir ayrıcalık gibi geli­yordu.

Üniversitede, evde, yemekte  aynı müşterek kültürü ve duyguları paylaşmak elbette özlenen evlilikle sonuçla­nabilirdi.

Bütün bunlara bir de  aşk denen sihirli duygular ekle­nince, mutlu  bir ailenin fotoğrafı kendiliğinden or­taya çıkmış oluyordu.

Oysa, fikirlerin birleşmesi, evlilik için yeterli bir et­ken olmuyordu. Ben bu hatayı çok geç fark etmiştim.

Daha sonra gelişen olaylar ve yaşananlar böyle bir beraberliğin hiç de göründüğü gibi sevimli olmadığını açıkça gösteriyordu.

Artık iyi anladım ki, kitaplarla kuşatılmış bir hayatla  gerçek yaşanan hayat arasında derin uçurumlar vardı.

Sevgi ve aşkın kitaplarda yazıldığı gibi olmadığını çoğu insan benim gibi çok geç anlayabiliyordu.

Tarih nasıl araştırılır, nasıl yazılır, bu ders öğrenci­lere nasıl anlatılır, sorularının cevabını çok iyi biliyor­dum. Ama insan denen çok bilinmeyenli denklemi bir türlü çöze­memiştim.

Ne yazık ki, bu da benim  eksikliklerimden birisiydi.

Aşkta yanıldığım gibi Pervin’de de ne yazık ki yanıl­mıştım.

d d

Allah rahmet eylesin anneannem çok ileri görüşlü bir kadındı. Çok insan hakkında yaptığı değerlendir­mele­rinde çok az yanılırdı.

Yaşadığı acılar ve hayat tecrübesi ona çok şey öğ­retmişti.

Ne zaman ona arkadaşlıktan ve dostluktan söz et­sem bana: “Bu insana içim hiç ısınmıyor” der ve ilave ederdi:

“Çok yalan söyleyen ve hep kendinden bahseden in­sanlardan kork!”

Bana nenemden hatıra kalan en çarpıcı sözlerden bi­risi belki de buydu..

Pervin! Sevgi sadece güzel konuşmak değil, onun anlamı içinde yaşamaktır.

Rahmetli nenem bana dedemle olan evliliklerinin bunca yıl nasıl kavgasız, ihtilafsız, dupduru bir sevgi içinde geçtiğini  anlatırdı.

Bu evliliğe hayran olmamak hiç mümkün  mü?

Nerede şimdi o fedakar insanlar, biz neredeyiz?

Nenem  nasihatlerinde ne kadar haklıymış.

Ama  onun zamanından bugüne kadar dünya  neler gördü, neler yaşadı. Elimizde hangi değerler kaldı ki? Nerede o eski vefa duygusu, nerede Leyla’yı aratan sev­giler, unutulmaz aşklar. Şimdi artık bunlar sadece birer roman konusu oldu.

Büyük kentler içinde, kibrit kutusu gibi dizilmiş apartmanlar içinde yaşayan bu insanlar acaba neden mutlu değil? Neden bunalımlar içinde yaşıyorlar?

Metrolar, üst geçitler, köprüler ve birbiriyle rekabet eden televizyon kanalları. Dünyadaki her türlü bilgiyi ekrana taşıyan Internet. Hülasa ayağımıza gelen bu bilgi çağı hangi sevgiyi, hangi huzuru beraberinde getirdi?

Sevgili anneanne! Senin sözünü ettiğin o güzel za­manlardan hiçbir şey kalmadı. Dünya bu huzursuz in­sanlara dar gelmeye başladı.

Medeniyetin getirdiği nimetler çok. Ama bununla be­raber gelen stres de insanı yıpratıyor ve kendini ta­nıma fırsatı vermiyor.

Şimdi bir toplum olarak bunların acısını çekiyoruz. Ne söylenen sözlerde samimiyet var, ne de yaşadıkları­mızda lezzet. Hep sevimsiz ve iç karartıcı.

Artık yazılan tarih bile inandırıcılığını kaybediyor. Zira neden, niçin sorusu da artmaya başladı.

Âdeta tarih ile birlikte insanlar da her şeyiyle sor­gula­nıyor. Yazılan kitaplar kütüphaneleri doldurdu. Hiç yer yok. Ama müşterisi az.

Okuyanla bilen, bilmeyenle cahil insanlar arasında âdeta bir savaş yaşanıyor. Bu bir anlamda aydınların kimlik savaşı ve arayışı gibi bir şey..

Bakalım bunun sonu nereye varacak?

Günümüzde bir hastalığın tedavisi bulunurken yeni bir hastalık tıp dünyasını hayrete düşürerek ortaya çıkıve­riyor.

Sorularımız hep cevapsız kaldığı gibi, ölümlere başka isimler, başka anlamlar yüklenmeye çalışılıyor. Oysa ka­der denilen ilahi kudretin görevi burada başlıyor ve ken­dini gösteriyor.

Biz bu ölümlere tıp adına “Kanser” diyoruz. “Aids” diyoruz. Oysa depremler, trafik kazaları ve savaşlar bin­lerce insanı alıp götürüyor. Ne dur diyebiliyoruz, ne de  bunlara bir ad yakıştırabiliyoruz.

Hülasa nene, hayatın tadına bir türlü varabilmiş de­ği­liz.

Gel de sen bu halimize acıma.

Şimdi kim bilir sen hangi mutlu iklimlerin keyfini sü­rüyorsun?

Nene, ne dersin, ölüm güzel mi? Kötülüklerden kur­tuluşun bir kapısı mı? Cevap veremiyorsun değil mi? Herhalde benim söylediklerimi duyuyor ve  görüyorsun­dur.

Dipsiz kuyudan yükselen çığlıklarım kulaklarında mı?

Kalbin o kadar berrak ki, hiçbir günaha kapı açamıyor.

Zaten senin o sevgin bütün bir aileye yetip de artı­yordu. Ama bizler senin yaşadığın zaman bunu ne hisse­diyor, ne de anlıyorduk.

Sevgiler hep boşlukta kalıyordu. Müşterisi yoktu. Şimdi ise o sevgiye ve o şefkate o kadar ihtiyacım var, anlatamam.

“Dünya bir imtihan, gerçek hayata açılan bir kapı­dır” derdin.

Şimdi o kapıdan girdikten sonra bilmem aradıklarını bulabildin mi? Kimler var orada? Ne yapıyorlar?

Dünyaya hükmedenler, zenginler, şöhret sahipleri ne oldu? Evleri, makamları nasıl? Buradaki gibi gör­kemli mi? Dünyada gurur abidesi olanlar şimdi orada ne nelerin peşindeler? Ağlıyorlar mı? Pişmanlık duyuyorlar mı? Yoksa eziyet edip hakkını yedikleri insanlardan bir bir özür mü diliyorlar? Bir hesap günü değil mi? Yapılan haksızlıkların, zulümlerin ayan-beyan görüldüğü ve he­saplarının sorulduğu bir menzil değil mi?

Daha nice soruları sana sormak istiyorum. Ama buna cesaretim yok. Ben bu hastalığa yakalandıktan sonra sanki adım adım sana geliyorum. Bilmem beni anlıyor musun? Ele avuca sığmaz dediğin bu çocuk şimdi bir hastalığın pençesinde korkulu günler yaşıyor.

Bana nasıl, niçin diye sorma! Hiç cevap veremem.

Kader penceresinden dünyaya baktığımız zaman her şey alenen görünüyor. Ben de bu değişim içinde his­seme düşeni almışım. Ne yapayım? Bunu üzerimden nasıl atabilirim? Hepsini kabullenmek mecburiyetinde­yim. Bana bu vücudu veren Allah elbette şifasını da verecek diye dua ediyorum.

Nene  bu yaptığım sitemlerin ve çığlıkların boş ol­duğu iyi biliyorum. Ama birileri ile dertleşmem gereki­yordu. Şimdi  bunu seninle  yapıyorum.

“Bunları nereden öğrendin yaramaz çocuk?!” diye hiç sorma. Hastalık bana çok şey öğretti. Annem ve baba­mın bir türlü veremediklerini şimdi kendim öğ­ren­meye çalışıyorum.

Başıma gelen her türlü felakete karşı sabırlı olmayı öğrendim.

Hayatta insanı olgunlaştıran ve pişiren sabır değil mi?

d d

Nene, ölüm korkusu yaşadığım ama nelerin olup bit­tiğini bir türlü anlayamadığım o günü bilmem hatır-lıyor musun?

Çocuk denecek bir yaşta oyun sonrası ateşlenmiş­tim. O anda nelerin yerle bir olduğunu bilemiyordum.

Renkler değişmiş insanlar âdeta yığınlar halinde bir yerden bir yere  akıp gidiyorlardı. Çığlığa benzer sesler, göz yaşları, pişmanlıklar, gördüğüm rüyanın en önemli dekorlarıydı.

Bana o anda birileri “Sen öldün” dedi. Burası ahiret, şu gördüğün insanlar da senin arkadaşların. Ne­ler hissetti­ğimi, neler düşündüğümü, ölümün o soğuk etki­sini yüre­ğimde nasıl duyduğumu tarif edemezdim. Ama yıldızları, ayı, güneşi ve onların çerçevelediği dün­yayı bir anda görür gibi oldum. Belki de kendi kendime “Ölüm ne güzelmiş!” dedim.

Ama bir müddet sonra çığlık çığlığa gözlerimi gerçek dünyaya açtığım zaman her şey farklılaşmıştı.

Başımda sen vardın ve korkulu gözlerle beni seyrediyordun.

“Korkma, korkma” dedin. “Biraz ateşin var. Sayıkla­dın!”

Oysa benim gördüklerim ilginçti. Bunu ne sana, ne de anneme anlatabilirdim.

d d

Biraz da sözünü ettiğim nenemden bahsedeyim.

Hoş bir ihtiyardı. Her fırsatta bana bir şeyler anlat­mak için çırpınırdı. Bazen onu kırmamak için yanına oturur öğütlerini dinlerdim.

Hepsi güzel, hepsi hoş şeylerdi. Ama ben gençlik he­yecanı ile söylediklerinden bir şey anlamazdım. Birta­kım olayları yaşadıkça büyük bir fırsat kaçırdığımı şimdi daha iyi anlıyordum. Üniversitenin veremedikle­rini  o bana bilgileri, deneyimleriyle verebiliyordu.

Sade bir insandı. Ama, bir bilgi hazinesiydi. Her an­lattığı konu içinde mutlaka gizli bir hikmet  vardı.

Babam nedense onu pek ciddiye almazdı. Sadece saygı sınırları içinde dinler gözükürdü. Benim de  ni­nemle yakın olmamı ve bir bilgi alışverişine girmemi  hiçbir zaman istemezdi. Hep bana yanlış şeyler anlataca­ğından korkardı.

Hayatını doğrulara ve güzelliklere adamış yaşlı bir insan neyi yanlış verebilirdi ki? Üstelik ben belli yaşa gel­miş ve birtakım şeyleri tahlil edebilecek durumda idim.

Babamın bu tavrı sadece şüpheden  ibaretti.

Nenem Pervin’i tanımadı. Tabi ayrılışımıza da şahit olmadı. Belki bunları görseydi zavallı kadının yüreğine inerdi.

Belleğimi yokladığım zaman, ondan bana çok güzel anıların kaldığını görüyorum.

Hoşgörü dünyamın genişlemesini belki de neneme borçluyum.

Allah rahmet eylesin! O bir kış günü, hiç acı çekme­den, şahâdet getirerek ,bu dünyadan göçüp gitti.

d d

Hiç beklenmediğim bir anda Pervin’in annesi geldi ziyaretime.

“Geçmiş olsun” diyerek söze başladı.

Mahcup ve üzgün görünüyordu.

“Ne diyeceğimi bilemiyorum” dedi. “Pervin’in yap­tık­larını hiçbir zaman tasvip etmedim. Niçin birden­bire böyle bir karara vardı, bunu bir türlü çözebilmiş değilim. Mutlu bir beraberliğinizin sebepsiz yere bitmesini isteme­dim. Bilirsin ki seni evladım gibi severim.”

Karşımdaki kişiyi çok iyi tanıyordum. Yürekli bir ka­dındı. Söylediklerinin doğru olduğuna inanıyordum.

Pervin ile nişanlılık dönemimizde aramızda ne za­man bir anlaşmazlık çıksa benim tarafımda yer alır ve kızı eleştirmekten hiç çekinmezdi.

“Üzülmeyin” dedim. “Ben artık bu ayrılığı kabullen­dim. İlk günlerin üzüntüsü yok oldu. Zaten daha fazla büyütmenin bir anlamı da yok. Herkesin kendi yolunu seçme hakkı var. Ben sadece bir şeyi merak ediyorum. O da: “Neden?” sorusu. Zira ayrılık  için hastalık sadece bir sebep olamazdı. Arkasında başka nedenlerin olduğu en­dişesini taşıyorum. Çünkü bütün bunlar benim ira­demin dışında olan şeylerdir. Kim hastalığı severek ka­bullenir ve hastalığa davetiye çıkarır.”

Bir müddet sessiz kaldı.  Belki verilecek cevabı yoktu. Belki de vicdan azabı çekiyordu:

“Kızım bir bunalımın eşiğinde. Ne yaptığını bilmiyor. Senin söylediğin gibi hastalık ayrılık için ciddi bir sebep değil. Belki de ayrılmaya gösterebileceği bir mazeret. As­lında kızım evliliğe pek hazır değildi. Ne za­man düğün için hazırlık yapmaya başlasak, bu konu gündeme gelse uykuları kaçıyor, sevineceği yerde hu­zursuz olu­yordu. Bütün sorun üstüne bazı mesuliyetlerin yüklenme­siydi. Bence tek korkusu bu. Okulu bitirmiş öğretmen olmuş, ama tek başına bir sorumluluğu üst­lenmemişti. Birlikte yaşadığımız bu hayatın böyle sürüp gideceğini sanıyordu. Belki sana çok garip gelecek ama burada  açıkça söylemeliyim. Pervin hala benim pişirdi­ğim ye­mekleri yiyor, benim ütülediğim elbiseleri giyiyor. Bu ne zamana kadar devam edecek? Elbette ki, bizim  hayatı­mızın da bir sonu var. Sadece okula gitmek, kitap okumak, TV dizilerini seyretmek, bir aile hayatının ku­rulması için yeterli şeyler değil. Pervin’in daha hayattan öğrenmesi gerek çok şeyleri var.”

Duyduklarım beni  daha da şaşırtmıştı.

Elbette ki, hayat tekdüze değildi. Acımasızdı, başara­bilmek için özveri gerekiyordu.

Pervin’in bu karmaşık ruh halini  nişanlılıktan sonra anlamıştım. Ama bunun zamanla geçebileceğini umu­yordum. Ama sonuç hiç değişmedi.

Bazı alışkanlıklar ve korkular zamanla geçmediği gibi kalıcı da olabiliyordu.

Ne yazık ki, bu konuda  aldanmıştım.

“Benim için acı bir tecrübe oldu” dedim. “Bazı olay­ları yaşamam gerekiyordu ve yaşadım. İnşallah Pervin de bunlardan bir ders alır ve kendi ayakları üze­rinde yürümesini  öğrenir.”

“Pervin’in yaptıklarından pişmanlık duyduğunu çok iyi anlıyorum. Ama gururu ve inadı, doğruları görme­sine mani oluyor. Yanıldığını, hata yaptığını kabullenme er­demliliğine sahip değil.”

“Kendi haline bırakın” dedim. “Bir müddet kendi ha­linde yaşasın. Kendi ile hesaplaşmasını ve acı çekme­sini öğrensin! Bazı şeyler yaşanmadan doğruyu ve güzeli bulması zordur.”

Ben konuştukça kadın renkten renge giriyor ve beni teselli etmek için de kızını suçlamaktan geri durmuyordu.

“Onu affet!” dedi.

Sesi bir yalvarışı andırıyordu. Ona umduğu cevabı veremedim, vermek istemedim..

Pervin’e karşı duyduğun kırgınlık henüz sıcaklığını muhafaza ediyordu. Biraz zaman geçmesini ve acı çeke­rek hatalarını anlamasını istiyordum.

“Her şeyi zamana bırakalım” dedim. “Belki o za­man duygularımız değişir ve birbirimizi daha iyi anlaya­biliriz.”

Kadın ne demek istediğimi anlamıştı.

Ne bana bir şey söyledi, ne de tekrar o konuya döndü.

Bir müddet değişik konularda konuştuktan sonra çı­kıp gitti.

Pervin’e hem kızıyor, hem de acıyordum. Sevgim ise hala devam ediyordu.

Bu da işin başka bir yönüydü.

d d

Herkesin anlatacak bir hikayesi vardır hayatta.

Kimisi dalgalı bir deniz misali, çalkantılıdır. Kimisi de dışa vurulmayan sesiz çığlıkları andırır.

Bütün bunlar gözle görülmez, elle tutulmaz ama his­sedilir ve yaşanır. Tıpkı teşhisi konulmayan hastalıklar gibi.

Çoğu zaman birisiyle konuşmak, dertleşmek ve acıla­rımı paylaşmak arzusu ile yanıyordum. Bu hastahane yal­nızlığı beni âdeta ölmenden mezara koyu­yordu.

Moralimin bozuk ve mutsuz olduğum bir zamanda Dr. Vecdet odama geldi.

Gece nöbetindeydi.

Neler düşündüğümü, mutsuzluğumu yüzümden his­setmiş olmalı ki, uzun uzun beni seyretti ve daha sonra da aramızda derin bir sohbet başladı.

Beni yorgun düşüren, hadiselerin sadece hastalık ol­madığını belki tahmin edebiliyordu. Bunu tavrından ve bana sorduğu sorulardan anlıyordum.

Karşımda duran bu sıcak insana kalbimi rahatlıkla açabilirdim. Bana gösterdiği olağan ilgi ve dostluk gü­ven vermişti. Tecrübeli olgun bir hekimdi. Ona çocuklu­ğumu, öğrencilik yıllarımı, üniversitedeki başarılarımı ve Pervin ile ayrılışımı ayrıntılarıyla anlattım.

Hiç sözümü kesmeden beni dikkatle dinlemişti.

Ben, her şeyi anlatarak biraz olsun rahatlamıştım. Ama onun için aynı şeyi söylemek zordu. Nedense o sevimli çehresi birden durgunlaşmış ve hüzünlü bir hal almıştı. Yanıma iyice yaklaştı ve gözlerimin içine baka­rak:

“Hayat bir bunalımla pes edilecek kadar iğreti değil­dir.” diye söze başladı.

“Nişanlısından ayrılan ne ilk ne de son insan sensin. Hayat sana daha çok sevdalarla ve aşklar yaşatır. Yeter ki, arada ölüm olmasın. Hani bir söz vardır: ‘Anlatma derdini, anlatır sana derdini, derdi derdini dö­ver’ diye. Şimdi ben de sana biraz kendi hayatımdan, yaşadıkla­rım­dan bahsedeyim de o zaman acı neymiş, nasıl yaşa­nırmış dinle de gör!”

Dr. Vecdet babacan bir insandı. İnsanlara hasta-dok­tor ilişkisinden daha çok bir dost, bir arkadaş seve­cenliği ve şefkati içinde yaklaşıyordu. Tedavi yöntemi buydu.

Ona güveniyor ve saygı duyuyordum. Derin ve ses­siz bir kişiliğe sahipti.

Beni rahatlatmak istercesine konuşmaya başladı.

O sadece olayları anlatmıyor tavır ve hareketleri ile âdeta o günleri yeniden yaşıyordu.

“Ben kırsal kesimde dünyaya gelmişim. Yarı aç, yarı çıplaktı bizim tanıdığımız hayat. Beş kardeş, baba anne, dede ve babaanneden oluşan dokuz kişilik bir aileydik. Önce dedemin ölümüne şahit oldum, küçük yaşta. Ar­dından babaannemin.

Hayatın eli sanki boğazımızdaydı. Bize ailecek zor günler yaşatıyordu.

Babamın ekip-biçtiği tarla pek verimli değildi. Ne ka­dar çaba gösterirse göstersin kırsal topraklardan elde ettiği ürün ailemizin doymasına yetmiyordu. Bunun için ağa­beylerim çobanlık yapıyordu.

Aile, yaşamak ve ayakta kalmak için dayanışma için­deydi.

İçlerinde en şanslı, hatta en imtiyazlısı bendim. Zira evin en küçüğüydüm.

İlkokulu yarı aç, yarı çıplak bir halde ağabeylerimin yardımı ile kendi köyümde okudum. Hayatın böyle git­meyeceğini çok iyi bilen ailem, kendi içinden bir kurta­rıcı arıyordu. Bu da bendim. Çünkü çok zeki oldu­ğum herkes tarafından söyleniliyordu. Bunu öğretme­nim de defalarca tasdik etmiş ve:

“Bu çocuğu okutun!” diye aileme öneride bulun­muştu.

Artık ben evde bir umut ışığı olmuştum. Beni ilçe­deki ortaokula vermişlerdi. Emeğin ne olduğunu, alın terinin kutsallığını ta o günlerde anlamıştım.

Benim için birileri fedakarlık yapıyordu. Ben de on­ları mahcup etmemek için çok çalışıyordum. Orta ve liseyi işte bu şartlar altında bitirdim.

Kışın okulda, yazın tarlada, çayırda çalışarak geçir­dim. Zamanı hiç israf etmedim. Sonunda kimsenin ha­yal bile edemeyeceği bir üniversitenin kapısına dayan­dım.

Tıp fakültesini kazanmıştım. Artık ailemizin değil, bütün bir köyün umudu haline gelmiştim. Babam fa­kültede okumam için “Gücüm yetmez” dediğinde kö­yün ileri gelenleri bana yardım sözü vermişlerdi.

“Bırakın okusun çocuk, hiç değilse bu köy bir dok­tor çıkarmış olur. O zaman hastalarımızı rahatlıkla kendi in­sanımıza götürürüz.”

Herkes verdiği sözde duracaktı.

Ve ben de bir umut olacaktım, doğduğum köye. Ai­lemin ve bütün köyün vebalini üstümde hissederek fa­kültede okudum.

Yıllarca o kırlar, tarlalar, çayırlar, bostanlar hep ha­ya­limde dönüp durdu. Köyümün, ailemin hasreti buram buram yüreğimde tütüyordu. Ufak bir iz sanki bırakıp dönecektim oralara. Sokaklarda yalınayak, sırtı çıplak gezen çocukluk arkadaşlarımı çok özlemiştim. Sonra alın teri kesti yollarımı. Babamın ağabeylerimin yaptıkları fedakarlıklar..

Köy insanının umudu olmuştum. Bunun için başladı­ğım okulu bitirmem gerekiyordu. Bunun için de yaz tatillerinde bile köyüme gidemedim.

Ve sonunda hak ettiğim diplomayı aldım. Yaşadıkla­rıma bir türlü inanamıyordum. Artık bir gerçek vardı ki, artık  ben bir doktordum.

Mezun olup, köye gittiğim zaman beni âdeta bir kah­raman gibi karşılamışlardı. Genç, ihtiyar, kadın, kız beni nerede görürse itibar gösteriyor, gurur duyduklarını her fırsatta dile getirmeye çalışıyorlardı.

Devletin koyduğu “mecburi hizmet” nedeniyle be­nim arz ettiğim değil, devletin kendi belirleyeceği bir yerde görev yapacaktım. Bunun için de beni kuraya ça­ğırdılar. Şansıma Hakkari’nin dağlık bir köyü çıkmıştı.

İtiraz edecek, direnecek bir şansım olmadığı gibi, köylü çocuğu olarak, köyü çok iyi biliyordum. Buranın insanlarına hizmet etmek benim için belki de kaçınılmaz bir fırsattı.

Ve bu duygular içinde ilk görevime başlamıştım.

Burası, küçük ve köhne bir köydü. Şehre çok uzaktı. Kış boyunca çevre ile irtibatı kesiliyor, bahar gelinceye kadar kendi kaderi ile baş başa kalıyordu.

Sağlık ocağı için üç odalı, derme çatma bir yer ayrıl­mıştı.

Burada iki hemşire, bir memur birlikte görev yapı­yordum.

Açlık sefalet nereyi gitsen mutlak hastalığı da pe­şinde getiriyordu. Bu köyde de aynı şeyi görüyordum. Günlük hasta sayım hiç azalmıyor, günden güne artış gösteri­yordu. Ama ben hiç usanç göstermeden görevimi yapıyor ve herkese yardım elimi uzatıyordum.

Bütün bunların yanı sarı ihtisas sınavlarını kazan­mak için de çok çalışmam gerekiyordu. Böyle düz bir doktor olarak hayatımın sonuna kadar kalamazdım. Uzman doktor olmalıydım. Bu benim için kaçınılmazdı.

İlk maaşımın büyük bir kısmını aileme göndererek:

“Neye ihtiyacınız varsa alın” dedim.

Onların mutluluğu benim mutluluğum demekti. Kur­duğum düşler ağır ağır gerçekleşmeye başlamıştı.

Köyde bir seneden fazla görev yaptıktan sonra ihti­sas sınavlarını kazanmıştım. Üstelik öğrenciliğimde çok iyi diyalog kurduğum ve beni çalışmalarımla takdir eden bir hocanın yanında ihtisasa başlayacaktım.

Köyden gözyaşları ile uğurlandım ve Ankara’da gö­re­vime başladım.

İlk aylarda haftada üç günüm nöbette geçiyor, diğer günler ise poliklinikte hasta muayene ediyordum. Za­man zaman da hocam ile birlikte ameliyatlara giriyor­dum. Yo­rucu ama insana huzur veren bir görevin içinde bulun­mak beni çalışmak için âdeta kamçılıyordu.

Her şey güzel ve istediğim şekilde gidiyordu. Hede­fim uzman olmak, küçük ve şirin bir ilçeye yerleşmek ve ar­dından da bütün bir aileyi yanımda toplamaktı. Ancak böylece onları bu sıkıntıdan kurtarabilirdim.

Benim kurduğum düşler ve planlarım buydu.

Ama kimi zaman bunlar hedefine ulaşır, kimi za­manda en umulmaz anda en ince noktadan kopuve­rirdi. Kaderin bu gelişmelerdeki rolü hiçbir zaman göz ardı edilemezdi. Hülasa hayalimin sınırları günden güne ge­nişlediği bir zamanda ailemden telefon aldım. Baba­mın hasta olduğunu söylüyorlardı.

Babamın kalbi zor şartlar karşısında yorgun düş­müştü. Anlattıklarına göre acilen tedavisi gerekiyordu. Maaşımdan artırdığım bir miktar parayı gönderdim ve hemen yola çıkmalarını söyledim.

Babamı hocama gösterecek ve ne gerekiyorsa yapa­caktım. Böylece ona olan evlatlık görevimi de ye­rine ge­tirmiş olacaktım. Yüreğim bu heyecanla çarpı­yordu.

Babam, tahmin ettiğimden daha çabuk gelmişti. O gece küçük evimde birlikte kaldık. Sabaha kadar hasret giderdik. Ona özlediğim yerleri ve insanları bir bir sor­dum, anlattırdım. Keyiflenmişti. Ama hastalığı ciddi ve acil görünüyordu. Ertesi gün onu hastahaneye yatırdım.

Tahlil, film ve ne gerekiyorsa yaptım. Sonuçta ame­liyat görünüyordu. Ama bunun için babamın rızası gere­kiyordu. İşin aciliyetini anlattım. Beni dikkatle din­ledi. Ve bir çocuk edası ile gözlerimin içine bakarak:

“Sen bir doktorsun. Her şeyi bilirsin. Hele hasta ba­ban da olunca en güzel itinayı göstereceğini biliyo­rum. Onu için ne gerekiyorsa yapın!”

Böylece ameliyat için babam onay vermişti. Aslında ameliyattan korktuğunu biliyordum ama güvenceyi ben­den aldığı için rahat görünüyordu.

Kendi ellerimle babamı ameliyata hazırladım.

Konuştuk, şakalaştık ve birlikte eski günleri yad et­tik. Ameliyat masasına yatıncaya kadar yüzünden bir garip tebessüm hiç eksik olmamıştı.

Ve biliyor musun dostum, o benim gözlerimin önünde hayata veda etti.

Babamı kendi ellerimle ameliyata aldığım gibi, yine kendi ellerimle morga kadar taşıdım.

Annem ve ağabeylerim sürekli telefon edip, baba­mın sağlığını soruyorlardı. Şaşkındım ne diyeceğimi bilemiyordum. Onları bir müddet oyaladım, ama daha sonra acı gerçeği söylemek mecburiyetinde kaldım.

“Babam sizlere ömür”

Annem, ağabeyim birlikte cenazeyi alıp memlekete götürecektik. Yola çıkmışlardı. Bütün bir gün sıkıntı içinde onları bekledim. Söyledikleri saat çoktan geçmiş, hala on­lardan bir haber yoktu.

Bu tedirgin bekleyiş sırasında beni telefona çağırdı­lar. Arayan bir polisti. Ağabeyimin cebinden çıkan bir kağıt­tan benim adresimi bulmuşlardı. Neler olup bittiğini sor­madan:

“Annen ve ağabeyin” dedi.

Onlar da geçirdikleri trafik kazası sonucunda biri yolda diğeri hastahanede ölmüşlerdi.

Şimdi söyle bakalım bana, morgda babam, yolda an­nemle ağabeyim yatıyordu. Ben hangisine yetişecek­tim?”

Doktor Vecdet sustu. Daha fazla konuşamadı. Ağlıyordu. O günleri yeniden yaşamak zordu.

Benim ıstırabım doktorun hayat hikayesi karşısında çok hafif kaldı. Ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Bana vefasızlık eden nişanlım,vücudumu saran hastalık, bu hüzünlü tablo karşısında hiçbir şey ifade etmiyordu.

d d

Bugün öğleden sonra temiz yüzlü bir genç ziyare­time geldi. Bana bir buket çiçek ile kitap getirmişti. He­diyeleri anlamlıydı..

Kitaplar, hayatımızın bir pınarıydı. Bize hem rehber, hem de kalıcı dost oluyorlardı. Çiçekler ise her zaman güzellikleri, sevgiyi sembolize ediyordu. Âdeta insanı ka­ranlıktan aydınlığa çıkaran bir mesajı veriyordu.

Çoğu zaman insan, içinde birtakım şeylerin eksikli­ğini hisseder, ama bunu bir türlü tarif edemez. Bunlar izahı zor duygulardır. Ancak yaşanabildiği zaman ortaya çıka­bilir.

Kitap ile çiçeği bir araya getirdiğimiz zaman tarifi  yapılamaz duyguların şifresi haline gelir. Böylece hem  kendimizi hem de karşımızdakini tanımış oluyorduk.

Genç, benim öğrencim olduğunu söyledi: “Geçmiş ol­sun” diyerek elimi öptü. İsmini bir türlü hatırlayamı-yordum. Okuttuğum yüzlerce gencin ara­sında ismiyle   hatırlamam mümkün değildi. Ama yine de sima olarak hiç de yabancı gelmiyordu.

Bu benim zihnimin bulanıklığından değil, belki de gencin benim üzerimde fazla bir etki bırakamadığından kaynaklanmış olabilirdi.

Şimdi öğretmen olmuş, göreve başlamadan önce de  vefa borcu olarak ziyaretime gelmiş.

Şaşkın bir halde delikanlının yüzüne baktım. Bana büyük bir nezaket örneği göstermişti.

Ceketinin düğmeleri ilikli ve ayakta saygılı bir şe­kilde karşımda duruyordu. Şimdiye kadar kaç talebem beni  böyle arayıp bulmuştu? Belki bir kaç, belki de hiç.

Bu gencin ziyareti beni fazlasıyla sevindirmişti. Şimdi öğrettiklerimin boşa gitmediğini anlıyorum. Bilgi­ler gerçek sahibini bulmuştu demek.

“Tayinin nereye çıktı?” diye sordum.

Delikanlı sorumu cevaplandırmadan aklımdan Hak­kari, Mardin, Diyarbakır, Siirt gibi doğu illeri geçiyordu. Daha doğrusu öyle tahmin ediyordum. Bakanlığın kura ile atadığı yerler genellikle bu illerdi.

Delikanlı gayet rahat bir tavır içinde:

“Türkmenistan” dedi. Önce anlayamadım.

 “Neresi?” diye sordum. Cevabı hem şaşırtıcı, hem de sevindiriciydi.

“Türkmenistan Özel Türk Lisesi”

Kafamda uyanan Nasıl? Niçin?  sorularını sormama  hiç fırsat bırakmadan bütün olup bitenleri bana bir bir anlattı.

 Beni  şaşırtan hayrete düşüren ise son cümlesiydi.

“Siz sık sık derslerinizde “Gitmediğimiz yer bizim de­ğildir” derdiniz. Bu sözünüz bende büyük bir etki yaptı. Sonunda bana yapılan bu güzel teklifi hiç tered­düt etme­den kabul ettim.

Aman Allahım!  Bu genç neler söylüyordu? Hem de benim yıllar önce söylediğim bir sözü kendine örnek ala­rak. Ne hoş, ne güzel bir görev anlayışıydı bu.

Sınırsız bir heyecana kapıldığımı hissediyordum. Kar­şımdaki genç öğretmenin yüreğinde duyduğu o se­vinç ve hizmet aşkını ben de yakından hissetmeye baş­lamış­tım. Kendi kendime “Keşke böyle bir  hizmeti bende ya­pabilseydim” diye hayıflandım.

Sovyetler Birliği’nin çökmesi üzerine kurulan Türk Cumhuriyetleri’nde yaşayan insanlar, elbette bizim in­sanlarımızdı. Onlara kültür ve eğitim hizmeti sunmak he­pimizin görevi sayılırdı.

Birçok öğretmen adayının doğu illerine gitmemek için gösterdiği çekingenlik karşısında kimilerinin de  eline bavulu alarak, Türkmenistan’a  gitmeyi göze al­ması  ide­alist duyguların öne çıkmasıyla ile izah edilebi­lirdi. Bunu ancak yürekten isteyenler başarabilirdi.

“Seni yürekten kutluyorum” dedim. “Beni her hare­ketinle gururlandırdın. Emeklerimin boşa gitmediğini şimdi daha iyi anlıyorum.”

Öğrencimi kucaklayıp öptüm.

Gözleri yaşarmıştı.

Bağımsızlığı için dua ettiğimiz bu ülkelerde şimdi Türk bayrağı dalgalanıyor ve bu okullarda İstiklal Marşı söyleniyordu. Bundan daha güzel, daha anlamlı  bir hiz­met nasıl olabilirdi?

Bu ülkelerin bağımsızlıkları için kurduğumuz düşleri­miz artık gerçekleşmişti.

Muhsin ile uzun uzun sohbet ettim. Bana düşüncele­rini anlattı.

“Yaşadıklarını, gördüklerini yaz!” dedim. “Fırsat bu­lursan bunları bana da anlat!”

Delikanlı, aynı heyecanlı tavrı ile:

“Olur” dedi. “Yazacağım. Belki böylece size olan öğ­rencilik borcumu ödemiş olurum.”

Gözlerim yaşlı, delikanlıyı  kapıya kadar uğurladım.

Genç bir öğretmen olarak Türk Cumhuriyetlerine gi­dip, ders vermeyi ne kadar isterdim.

Muhsin’in getirdiği kitap da güzel ve anlamlıydı:

“Günler Baharı Soluklarken”

Tam benim şu anki ruh halime ışık tutan bir tavır.

Renk renk çiçeklerin boy gösterdiği, kuş sesleri ile cümbüş yaptığı bir gönül bahçesinde hayatı yaşamak. Ve hoşgörü iklimine koşarak sevgiyi yakalamak. İşte mutsuz gönüllerin aradığı şey.

Adını bir türlü koyamadığım bir heyecan içinde âdeta kendimden geçmiş, bulutlu bir kış gününde gönül baharını yaşamaya başlamıştım.

Kitap  bana, kaybettiğim sevginin başka bir yolunu açıyor ve fısıltı halinde kulağıma:

“Gel” diyordu. “Biraz da hayatı başka gözle, başka renkle görmeye çalış!”

Her şeyin  huzurlu ve hilesiz olduğu bir hayatı özen­di­ren bu mesajlar belki de kitabın özünü teşkil ediyordu. Şiir  gibi çarpıcı  cümleler beni peşinden alabildiğine sürükleyip götürüyordu.

Kendimi bu güzel ve etkili  rüzgarın içine bıraktım.

d d

 

4.

Ameliyatıma karar verildiği günden itibaren doğru dürüst bir uyku uyuyamıyordum, huzursuzdum.

Günlerim korku, buhran ve endişe içinde geçip gi­diyordu.

Aslında korkularım yersizdi: Çünkü insan ölümü ha­yatta bir defa yaşar ve böylece bu sevimsiz dünyadan kurtulurdu.

Ama ben günde bin defa ölüyor ve ölüm korkusunu yaşıyordum..

Zaman geliyor, kendi zaaflarımdan utanıyor ve âdeta ölüme meydan okuyor, bazen de bir kedi ürkek­liği içinde köşeme çekilip, başıma gelecekleri kara kara düşünmeye başlıyordum.

Ne okuduğum kitaplar, ne hazırladığım tez, ne yetiştirdiğim öğrencilerin çokluğu bana cesaret veri­yordu.

Belki de hayatta ilk defa kendimi yapayalnız hissedi­yordum.

Bu içten çöküş ve panik hiç de hoş değildi.

 Bana her zaman gülümseyen ve beni kendine çağı­ran ölümü bu hastahane köşesinde binlerce defa yaşıyor­dum..

Ölüm  bazen uzak, bazen de bir nefesten yakın görü­nüyordu.

Artık anlamıştım ki, dünyada bıraktığımız şeyler, bizi ahirette kurtaracak değerdeyse, o zaman her şey güzel ve anlamlıydı. Aksi halde bir hatıra demetinden öteye geç­meyecekti

Bu anlamlı ve etkili tespiti, çerçevelenmiş bir söz ola­rak kalbimin köşesine asıyordum.

d d

Nihayet ameliyat günüm belirlendi.

Bir gün sonra ameliyata gireceğim.

Son kez film çekildi, tahlillerim yapıldı ve tansiyo­num ölçüldü.

Ameliyat için her şey normal gözüküyordu.

Ameliyatı yapacak doktor akşam üstü odama geldi.

Hastalığımın seyri ve ameliyata neden gerek duy­dukları hakkında kısa bilgi verdi. Ayrıca ameliyatımın  riskli olduğunu  ve benim  bunu çok iyi bilmem gerekti­ğini sohbet sırasında özetledi.

Doktor, bu konuşmasıyla ölümle ve yaşam arasın­daki o ince çizgiye dikkat etmemi öğütlüyor gibiydi.

Belki de bütün bunlarla bende meydana gelecek tep­kiyi ölçmek istiyordu. Kim bilir aklından neler geçi­yordu. Bunu bilemezdim. Ama onu can kulağı ile dinliyordum.

Güler yüzlü hoş bir insandı. Beni çok iyi tahlil etti­ğini özenle seçtiği kelimelerden anlıyordum..

Gerçeği söylemem gerekirse doktorun söyledikleri karşısında paniklemiştim. Huzurum kaçmıştı. Sanki da­yak yemiş gibi her yanım sızlıyordu.

Kendimi toparlamaya çalıştım. Doktorun daha fazla açıklama yapmasına fırsat bırakmadan:

“Her şeyi biliyorum” dedim. “Ne olursa olsun so­nuca katlanacağım, buna mecburum.”

Cevabım doktoru rahatlatmış gibiydi.

“Sizden böyle bir cevabı duymak çok güzel. Hastala­rın cesareti ve direnci her zaman doktorlara  güç verir. Böylece ameliyat ve tedavi de kolaylaşmış olur.” dedi.

Her şey  ortadaydı. Benim bir çocuk gibi korkula­rımı dışa vurmamın ne faydası vardı ne bir anlamı. Hiç­biri sonucu değiştiremezdi.

Elbette ki, ameliyattan korkuyordum. Bunu itiraf et­menin bir acizlik olduğunu da kabul etmekte zorlanıyor­dum.

Duygularımız canlı kaldığı sürece, acılarımızın va­r o­lacağı bir gerçekti. Acı yaşanırken korku ve panik  izinsiz olarak hayatımıza giriverir. Tabi bütün bunlarla baş et­menin yolu cesur davranmaktır. Ben de doktor karşı­sında böyle bir şeyi denemeye  çalıştım.

Doktor, son defa tahlil sonuçlarını gözden geçirdik­ten sonra:

“Her şey yolunda. Sabah görüşmek üzere şimdilik hoşça kal ve rahat uyumaya çalış!” dedi.

Doktor odamdan çıktıktan sonra yine dertlerimle baş başa kalmıştım.

Ölüm korkusu yaşayan her insan gibi Allah’a sığın­dım. O’ndan kurtuluş ve şifa diledim. Zaten hastalığı ve­ren O olduğuna göre, şifasını verende  elbette O ola­caktı. Kud­ret O’nun elindeydi. Bize burada düşen, isyan ve panik değil, kadere teslim olmaktı.

Gözlerimi kapayıp bir müddet kendimi sessizliğe bı­raktım.

Çocukluktan bugüne kadar geçen hayatımın bütün sahneleri hayalimde canlandı .

Her şey siyah-beyaz film şeridi gibi gözümün önün­den geçiyordu. Yaptıklarım, yapmak istediklerim ve pişman­lıklarım bu filmin  senaryosunu teşkil ediyordu.

Filmdeki kahramanların kimi beni bir suçlu gibi sorguluyor; “Neden, niçin bunları yaptın?” derken, kimi de “Çok iyi yapmışsın! İşte hayat dediğin böyle yaşa­nır!” diye beni alaycı bir üslupla tasdik ediyordu.

Yaşanılan bu ikilem içinde kendimi savunmanın bir anlamı var mıydı ki? Önemli olan, şu anda üzerinde dur­duğumuz çizgi belki de bir şey ifade edebilirdi. Ha­taları kabullenmek bir erdem olduğu gibi, aynı yanlış­lıkları yapmamak da iradenin zaferi sayılırdı.

Ben artık her an soluklayan bir insandım.

Her fani gibi, günüm dolmuş ise bu ölüm kapısın­dan geçerek  ahirette yaptıklarımın hesabını verecektim.. Bu­nun başka çaresi yoktu.

Geçmişe bakıp üzülmek yerine, istikbale yönelmek, belki de en işin en akıllı noktasıydı..

Ünlü düşünür İbrahim Hakkı’nın bir eserinde okudu­ğum şu sözler zihnimde tazeliğini muhafaza edi­yordu.

“Dünya üç gündür:

Biri dündür, ondan eline bir şey kalmamıştır.

Biri gelecek yarındır. Ona yetişebilecek misin? Belki değil.

Bir de bugündür. Halen içindesin, yok olmamıştır. Ömrün işte bu bir gündür. Onun kıymetini bil. Çünkü değeri sonsuzdur.”

Acaba ben bu anların kıymetini bilecek miydim?

d d

Masamda bulunan kitaplardan birini alıp, okumaya çalıştım. Nafile, gözlerim satırlar arasında gidip geli­yordu. Bir sayfa dahi okuyamıyordum. Zihnim bula­nıktı. Bu da bana okuma zevki vermiyordu.

Anlaşılıyor ki, zor bir gece geçirecektim.

Ne uyuyabiliyor, ne de kafamdaki kötü düşünceleri silkip atabiliyordum.

Dört duvar arasında tahliyesini bekleyen bir mah­kumun sabırsızlığını yaşıyordum.

Gözüme ilişen her cisim bana ürperti veriyordu.

Şimdiye kadar bu odada kim bilir kaç insan sancı içinde sabahı beklemişti? Belki yakalandığı amansız has­talığı sonunda ölmüştü, belki de o korkunç hastalığı ye­nip, sevinç çığlıkları atarak evinin yolunu tutmuştu.

Bakalım ben hangi acıyı ya da sevinci yaşayacak­tım?.

Dualarla karışan göz yaşlarım, bir sır gibi bu odanın en gizli köşesinde saklıydı. Belki satırlara bile zor dökü­len duygu seli aşılmaz zamanların içinde kaybolup gidi­yordu.

Ben de diğer hastalar gibi yaşadığım acıyı ve kade­rimi bu odayla paylaşmak mecburiyetindeydim.

“Yarın ne olacaktı,  yaşayacağım kaç gün kalmıştı?” gibi anlamsız sorular âdeta kafamda saltanat kurmuştu.

Odanın her köşesinde sanki ölmüş insanların izleri vamış gibi düşünerek zaman zaman ürperiyordum. Aman Allahım ne korkunç bir şüphe zinciri. Hiçbirini kırıp atamıyordum.

Şu görünen pencereye, şu kapıya kim bilir kaç muz­darip insanın eli değmişti?

Ölümü bekleyen hangi fersiz gözler, bu dilsiz duvar­larda kim bilir nasıl dertleşmişti.

Bu yatakta hangi meçhul beden korkulu rüyalar görmüştü?

Bilinmezler halkasına yeni yeni sorular eklemekten ne ben bıkıyor, ne de sorular tükeniyordu.

Hangi ümit çiçeği yeniden yeşerdi? Hangi yaprak daha taze iken dalında  soluverdi?

Keşke şu kirli duvarların bir dili olsa da bütün bu ya­şananları söyleyiverseydi.

İşte o zaman, hüzünlü bir şarkının nağmeleri, yor­gun kulaklarda yerini bulabilecekti.

Belki de bu kapıdan nice insanlar şair veya yazar ola­rak çıkıp gitmişti. Zira yaşanan çileler insanları sanat­kar yapmak için de en büyük okul gibiydi.

Bilindiği gibi çoğu eserler bir çilenin, bir sabrın so­nunda ortaya çıkmıştır. Bunun örneklerini tarihte her zaman görebiliriz.

Herhalde bu oda da, çile dolduran ne ilk insan ola­cağım ne de son. Hayatı şekillendiren hastalıklar ve acılar dünyada olduğu müddetçe bu odaların müşterisi hiçbir zaman eksik olmayacaktı.

İçimden garip bir ses bana:

“Derya!” diye sesleniyordu.

“Artık korkuları üzerinden at! Okuyan bir insan ola­rak acılarla mücadele etmesini bil! Okuduğun kitaplarda ölümsüzleşen nice büyük düşünür ve gönül adamlarının hep bu çile çemberinden geçtiğini unutma!

Sen de bu yolu izle ve cesur olmaya çalış!

Sen kitaplara değil, kitaplardaki ilahi sözler sana hükmetsin! İşte o zaman olgunluğa erer,  hayatın gerçek manasını kavrarsın!”

Anladım ki, bu aklın sesiydi.

Bu sese  kulak verip, acılara karşı direnmeliydim.

Kalbim yerinden fırlayacak gibi heyecanlanmıştım.

Sanırım tek yapmam gereken sabırdı. Sadece sabır!

d d

Sabah ezanıyla birlikte gözlerimi açtım.

O ilahi ses bütün korkularımı alıp götürmüştü.

Şimdi geceye göre kendimi daha rahat hissediyor­dum. Bana ümit veren güzel rüyalar gecemi süslemişti.

Yatağımdan kalkıp abdest aldım. Sabah namazını kı­lıp, dua ettim.

Artık benim için farklı bir gün başlıyordu.

Yatağımın üzerine oturup, kapının açılmasını ve gö­revli doktorun: “Her şey hazır, artık gidebiliriz!” deme­sini bekliyordum.

d d

Saatler bir türlü geçmek bilmiyordu. Konuşacak, dertleşecek birisini arıyordum ki, kapı açıldı. Gelen an­nemle  babamdı.

Onlarda bütün geceyi benim gibi uykusuz geçirmiş­lerdi.

Hiçbir şey yokmuş gibi sıradan konularda konuş­mak istedim. Okulumdan, dostlarımdan ve günlük olaylardan söz ettim. Kalpleri acı yüklüydü. Onun için ağızlarından pek keyifli bir söz çıkmıyordu. Konu dönüp dolaşıyor ve bana geliyordu.

Üstüne basa basa söyledikleri tek söz: “Korkma iyile­şeceksin!” diyordu..

Oysa ben onlardan bana acılarımı hatırlatacak bir şey beklemiyordum.

Nafile, gündem hiç değişmiyordu. Konu hep ameli­yat üzerine dolaşıyordu.

Babamın bu kadar duygusal olduğunu görmemiş­tim. Hep bize karşı cesur görünür ve hiçbir zaman zaa­fını or­taya koymazdı.

Yüzünü pencereye dönmüş, neredeyse ağlayacaktı.

Annem ise hem ağlıyor, hem de benim için dua  edi­yordu.

Bu gözyaşları beni iyiden iyiye huzursuz etmeye baş­lamıştı.

“Anne bu kadar üzülme!” dedim. “Kaderde ne varsa o  olur!”

Annem boğuk bir sesle:

“Elbette yavrum elbette” diye  tasdik etti sözlerimi.

Tam bu sırada görevli hemşire içeri girdi.

Tam vaktinde gelmişti. Saat sekizi gösteriyordu.

Önce “Günaydın” dedi, ardında da gülerek “Hazır mı­sın?” diye sordu.

“Evet” dedim.

Annem ve babamın elini öperek vedalaştım.

“Hakkınızı helal edin!” diyebildim.

Bu sözler dudaklarımdan güçlükle dökülmüştü.

Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

d d

Ameliyathaneye girer girmez bayıltıcı bir koku bü­tün bedenimi sarmıştı. Beni bekleyen anestezi uzmanı masaya yatmamı söyledi. İstenileni yaptım.

Ameliyatı beklemek ne kadar zormuş meğer. Daki­kalar ve saniyeler bir türlü geçmek bilmiyordu.

Titriyordum.

Korku ve heyecandan kalbim sanki duracak gibiydi.

Bir gün önce Dr. Vecdet’in söyledikleri hala kulakla­rımdaydı:

“Hiç korkma, baygınlık hali derin bir uyku gibidir. Ne olup bittiğini anlamadan geçer gider.”

Her şeyin biran önce başlamasını ve bitmesini istiyordum. Uzun uzun beklemeye tahammülüm yoktu.

Gözlerimi kapadım ve bildiğim duaları okumaya  başladım.

Sadece odadaki seslerle iletişim kuruyordum.

Hemşirelerin giriş çıkışları, doktorların kendi arala­rında yaptığı günlük sohbetleri, hazırlanan ameliyat aletle­rinin çıkardığı mekanik sesler, kulaklarımda yan­kılanı­yordu.

Dışarıda heyecanla benim ameliyatımı bekleyen an­nem ve babam aklıma geldi. Onları da düşünüyordum. Bütün bu acıları benimle birlikte yaşıyorlardı.

Onları ne kadar çok sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyordum.

“Canım annem, canım babam!”

Gözlerimi açtığım zaman bütün hazırlıklar bitmişti. Doktorlar, hemşireler ameliyat elbiselerini giymişlerdi.

İçlerinden birisi:

“Korkma!” dedi. “Hiçbir şey hissetmeyeceksin”

Cesaretimi topladım.

Narkoz  ağır ağır etkisini göstermeye başlamıştı. Vü­cudumun uyuştuğunu ve gözlerimin irademin dışında  kapandığını hissettim.

“Demek ölüm anı böyle oluyormuş” diye düşünür­ken dış dünya ile irtibatım birden bire kesiliverdi.

Perde kapanmıştı.

d d

Hava baharı anımsatıyordu. Bedenim bahar sıcaklı­ğının etkisindeydi.

Ağaçlar yeni yeni filizleniyor, uzaklardan gelen top­rak kokusu beni kendime getiriyordu.

Hülasa her şey baharın bir müjdecisi olarak bir başka güzeldi.

Bense, hiç görmediğim, bir şehirde yabancı çehreler arasında gelişi-güzel dolaşıyordum.

Bakışlarım sağlı-sollu uzanan gösterişli apartman­larla, lüks mağazalara ve gelip giden arabalara takılı­yordu.

Ne aradığımı ve nereye gideceğimi bilmiyordum.

Bu meçhul şehirde bir garip yolcu gibiydim.

Sadece yürüyordum.

İçimden bağıra bağıra şarkı söylemek geldi. Ama vazgeçtim.

Cadde boyunca dizilmiş dükkanlardan müzik ses­leri  yükseliyordu.

Uzaklarda bir deniz  gözüme ilişti. Martılar  teknele­rin üstünde sorti yaparak geri havalanıyorlardı.

Garip bir merak duygusu beni o yöne doğru sevk etti.

Denizi ve martıları  çok severdim.

O uçsuz bucaksız mavi sulara kendimi bırakmak, kaybolmak istiyordum.

Adımlarım bu düşünce ile sahile doğru yöneldi.

Ama hiç beklenmedik bir gelişme oldu. O bahar ha­vası birden değişti ve yerine sisli ve bulanık bir hava geldi.

Daha ilginç olanı yağmur yağmaya başlamıştı.

İlk önce ağır ağır düşen su damlacıkları birden hızını artırdı.

Bu hızlı hava değişikliğine hazır olmayan insanlar pa­nik içinde kapalı bir mekan bulmak için koşuşturmaya başlamışlardı.

Bense, hiçbir şeye aldırış etmeden, bir kahraman  edası ile, yağmur altında yürüyüşümü sürdürüyordum.

Gözüm hep sahildeydi. Denize gidecektim, mavilik beni kendine çekiyordu..

Ama  anladım ki, bu sağanak yağmura karşı kahra­manlık olmuyordu.

Önce küçük damlacıklar halinde yağan yağmur, hız­lanmış ve sele dönüşmüştü.

Bu sel baskını içinde kahramanlık yapmanın anlamı yoktu. Suyun da şakası yoktu. Ne bulursa önüne katıp götürüyordu.

Nitekim düşündüğüm gibi oldu, sel bütün  azgınlı­ğını gösterdi.

Caddelerde önüne ne gelirse alıp götürüyor ve de­nize boşaltıyordu..

Panik içinde sağa-sola koşuşan insanlar bu azgın su­lardan kurtulmaya çalışsalar da nafile, sel hiçbirini affetmiyordu.

Çevremden korkunç çığlıklar ve imdat sesleri yüksel­meye başlamıştı.

Gördüğüm manzara kutsal kitaplarda anlatılan bir kıyamet sahnesi andırıyordu.

Herkes kendi canını kurtarma telaşı içinde başkası­nın akıbetini görmüyordu. Kısa bir zaman sonra sele kapılan bu insanlar arasına ben de katıldım.

İşin en ilginç yanı da bütün bu olup bitenler karşı­sında suskun ve sessiz olmamdı.

Başkaları gibi ne çığlık atıyor ne de bir panik yapı­yordum. Garip bir duygunun etkisi ile sadece ağlıyordum.

Niçin ağladığım ve akıbetimin ne olacağı sorusu ka­famda henüz bir netlik kazanmamıştı.

Bütün bu olup bitenler bende çocuksu bir heye­cana neden oluyordu.

 Zaman geçip, sel suları insanları sürükleyip götür­dükçe ben de işin ciddiyetini anlamıştım.

Zaten sular da boyumu geçmişti.

Bir meçhule  doğru sürüklenip gidiyordum.

Sağa-sola bakıyor ve kendime tutunacak bir yer arıyordum. Aksi halde diğer insanlar gibi çamurlu sula­rın içinde denize gidecektim.

İşte tam bu sırada tek katlı bir evin kapısına tutun­maya çalıştım. Bu arada içeriden uzanan bir elin beni tutarak, içeriye çektiğini fark ettim.

Karşımda uzun bir koridor vardı. Çevrede ne bir in­san vardı ne de bir ses.

Üstelik bu ev,  selden hiç nasibini almamış gibi, te­miz ve sağlamdı.

Panik içinde koridorun sonuna koştum.. Üstümde bi­riken yağmur suları etrafı ıslatıyordu. Kurulanmak için bir şey arıyordum ki, o kurtarıcı elin genç ve güzel sa­hibi  kız kapıda belirdi.

“Gel!” dedi

Davete uyarak peşinden gittim.

Sanki gariplikler ülkesinde yaşayan bir çizgi film kah­ramanı gibiydim.

Salona önce kız, ardından da ben girdim.

“Neredeyim, beni kurtaran kim?” soruları  kafamı ka­rıştırmaya başlamıştı.

Genç kızın, muhatabını etkileyen siyah gözleri üze­rimdeydi.

Kafam hala karmakarışıktı.

“Bu kız kimdi ve beni neden kurtarmıştı?”

Hafızam bulanık ve hiçbir şeyi net hatırlamıyordum.

Genç kız, salona açılan  odayı göstererek:

“Üşüyeceksin içeri gir!” dedi. “Tam karşındaki do­lapta sana uygun elbise ve çamaşır var. Onları giyersin!”

Hiç tereddüt etmeden gösterilen odaya geçtim.

Dolapta söylediği gibi havlu, gömlek ve bir elbise vardı. Sanki bütün bunlar benim için hazırlanmıştı. Üs­tümdeki ıslak  çamaşırları çıkararak kurularını giydim.

Duvardaki aynanın karşısına geçip, saçlarımı tara­dım ve kendimi seyrettim. Sakallarım uzamış, yüzüm ise sol­gundu.

Ev, iç içe geçilen odaları, işlemeli kapıları, antika eş­yaları ile tam bir tarihi köşk görünümündeydi.

Duvarlarda ünlü ressamların tabloları vardı..

Bir  odanın üçte ikisini  kaplayan kütüphane ise hari­kaydı. Onlarca kitap beni kendine çekiyordu. Hepsi de itina ile dizilmişti. Ansiklopediler, lügatler ve el yaz­ması eserler ilk göze çarpanlardı.

İçimden “Bu ev tam bana göre” diye düşünüyor­dum ki, kapı açıldı ve kurtarıcı genç kız elinde tepsi ile içeri girdi.

“Sana çay yaptım içersin” dedi.

Titriyordum, gerçekten çaya ihtiyacım vardı.

İkram edilen çayı keyifle içtim.

Genç kız, karşı koltuğa oturmuş, hareketlerimi kont­rol ediyordu.

Kafamda cevap arayan onlarca soru vardı. Hangi­sinden başlayacağımı bilemiyordum.

İlk sorular kafamda netleşti: Neredeyim? Bu kız kim? Ve dışarıda neler olup bitiyor?

Bir süre önce  bir felaketten kurtulmuştum. Ama di­ğer insanlara  ne olmuştu?

Gördüklerim, yaşadıklarım yoksa bir hayal miydi? Gerçekse neden burada rahatça çay içebiliyordum.

İç içe girmiş  bu soruların elbet bir cevabı olmalıydı.

“Şimdi ben ne yapacağım?”

Önce bu kız kim onu anlamalıydım.

Genç kız, sanki benim kafamdaki soruyu anlamış gibi;

“Beni tanıdın mı?” diye söze başladı.

Ne garip bir soruydu. Onu ben nereden tanıyabilir­dim?

Kısa bir tereddüt geçirdim. Kızın yüzüne  şaşkın şaş­kın bakıyordum.

Bu yüz, bu bakış bana hiç yabancı gelmiyordu. Ama bir türlü hatırlayamıyordum.

Bir suçlu gibi boynumu büküp sustum. Zira verece­ğim bir cevap önce beni tatmin etmeliydi.

“İşte dünya bu kadar küçük” diye mırıldandı.

Sesi ve tavrı intikam almak isteyen bir insanın ruh halini yansıtıyor gibiydi.

“Bak yine karşılaştık” dedi. “Hem de senin en sı­kıntılı anında”

Bu sözlerden bir anlam çıkarmam  mümkün değildi.

Düşünüyordum.

Hatıralarım arasında gizli kalmış, böyle bir yüz var mıydı? Şimdi bunu hatırlamaya çalışıyordum.

Yüz, ses, kaş ve kirpikler. Bu mekan ve gelişen olay­lar bana hiçbir ipucu vermiyordu.

 Akrabalarım, dostlarım ve öğrencilerim gözlerimin önünden bir bir  geçip gitti.

“Acaba hangisi?” diye kendi kendime sürekli soru­yordum.. Nafile. Genç kız sanki bir ipucu vermek isterce­sine:

“Ben Beyza… Bilmem hatırlayabildin mi?” diye sordu.

“Beyza.. Beyza.. Beyza!” diye kendi kendime mırıl­dandım.

Hafızamdaki isimleri bir bir düşünmeye başladım. Bu isim yabancıydı.

Bir ipucu bulamamam  beni rahatsız ediyordu. İyice meraklanmıştım. Kimdi bu Beyza denen kız?

Nişanlım Pervin’in dışında bir gönül maceram olma­dığı için, bu ismi aşk ve sevgi lügatinde pek aramıyordum. Geriye ise sadece öğrencilerim kalıyordu. Onların hepsini de hatırlamam mümkün değildi.

Beyza, huzursuz bir şekilde ayağa kalkmıştı. Odanın içinde gelişi-güzel dolaşıyor ve  beni  merak içinde tutu­yordu..

Hiçbir şey hatırlamadığım için susmayı tercih ettim.

Bu uzun sessizlik Beyza’yı rahatsız etmiş olmalı ki, se­sini yükselterek:

“Hatırlamadığına emin misin?” diye çıkıştı.

Artık sabrım taşmaya başlamıştı. Ben de bir şeyler söylemeliydim

“İtiraf etmeliyim ki ne sen, ne de bu isim bende özel bir çağrışım yapmadı. Ayrıca gördüğün gibi büyük bir felaketin içinden geliyorum. Ne hatıralar, ne de başka bir şey şimdi hiç umurumda değil. Ben sadece dışarıda olup bitenleri merak ediyorum.”

Beklemediği bir cevap karşısında sinirlenmişti.

“Hafızanda bir iz bırakmamam daha kötü” dedi. “Oysa kalıcı sevgilerin izi hiçbir zaman silinmez. Demek ki  ben yanılmışım.”

Durduk yerde nereden çıkmıştı bu sevgi sözcükleri?

Ben  sadece Pervin’e bağlandım. Onu sevdim.

Ayrıca bu kız benim  yaşıtım da değildi.

“Yanılıyorsunuz” dedim, “aramızda bir sevgi ol­saydı  unutmazdım. Belki siz beni birisi ile karıştırıyor olabilirsi­niz”

Beyza, kızacağı yerde alaycı bir üslupla konuşmasını sürdürdü:

“Kitaplarla kuşatılmış bir dünyada elbette ki ne aşkı anlarsın ne de sevgiyi”

Hayret! Kız benim kitaplarla olan dostluğumu bili­yordu. O halde beni yakından tanıyan birisiydi.

Biraz sert, biraz  da hırçın bir ses tonuyla:

“O halde siz kimsiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?” dedim.

“Fakülteden” dedi.

“Olabilir” dedim. “Benim şimdiye kadar binlerce öğ­rencim oldu ve mezun olup gittiler. Şimdi çoğu yur­dun bir köşesinde  öğretmenlik yapıyor.

“İşte ben de onlardan birisiyim” dedi. “Bilmem an­la­tabildim mi?”

Kafamdaki sisler birden dağılmıştı. Mesele anlaşılı­yordu.

“Öğrencim olmana sevindim” dedim.

Soğuk tavrım onu rahatsız etmişti.

“Sevgiler ve aşklar sadece iki insan arasında olmaz ki” dedi. “Bunun bir de farklı tarafı var. O da platonik aşktır.. Bu aşkta diğerleri gibi doğaldır, kalıcı ve samimi­dir.”

Beni seven ve hayran olan birisi  ile karşı karşıya ol­duğum artık kesin gibi görünüyordu.

“Tek taraflı bir sevgi benim suçum olamaz ki” de­dim.

“Ben seni suçlamadım” dedi. “Sadece seni o yıllara götürmek istedim. Karşılıksız aşklar nasıl olur, nasıl yaşa­nır ve ne  kadar sürer. Bütün bunları  bilmeni   istedim.”

Tam bir çıkmazın içindeydim.

Bu konuşma gittikçe tatsızlaşıyor ve kırıcı bir hal alı­yordu.

Geç fark ettiğim aşk ve sevgiyi, Perçin’den ayrıldık­tan sonra rafa kaldırmıştım. Artık bu kelimeler bende farklı bir çağrışım yapmıyordu. Son gelişen olaylar beni derinden incitmişti. Şimdi bütün bunları yeniden tartış­mak  hiç hoşuma gitmiyordu.

Kalkıp gitmek istiyordum. Ama dışarıdaki felaket ak­lıma gelince ürküp, bu fikrimden vazgeçiyordum.

Beyza ile tartışmaktan sıkılmıştım.. Hiç de hak et­mediğim  sözleri beni üzüyordu.

“Anlamı nedir bu tavrının?” diye çıkıştım. “Önce beni bu felaketin içinden çekip çıkarıyorsun, ardından da bir suçlu gibi yargılamaya çalışıyorsun. Bunu anla­makta güçlük çekiyorum.”

Bu tepki karşısında Beyza şaşkınlık geçirdi. Gözbe­bekleri büyüdü ve bir müddet sonra yanaklarından bir damla yaş süzüldü.

Beyza, ağlıyordu.

Onun bu hali beni üzmeye başlamıştı.. Ama bu ben­den kaynaklanan bir şey değildi. Bilmediğim bir konuda suçlu olamazdım.

Gönlünü almaya çalıştım:

“Gençsin, güzelsin ve önünde uzun yıllar var. El­bette bir gün birini yeniden sevebilirsin” gibi klasik nasi­hat söz­cüklerini sıraladım.

Beyza, sözlerime hiç cevap vermedi. Uzun süre sus­kunluğunu korudu. O anda kafasından nelerin geçtiğini anlamam çok zordu. Ama tedirgin olduğu açıktı. Yüz hatlarından her şey anlaşılıyordu.

Ayağa kalktı. Odanın içinde bir süre anlamsızca do­laştı. Daha sonra kitaplığın altındaki kilitli dolabı açtı. İçinden çıkardığı  bir defteri alarak yanıma geldi.

 Elindeki defteri sinirli bir şekilde bana  uzatarak:

“Oku” dedi.

Defteri almak için elimi uzattım. Ama nedense ver­medi, geri çekti:

“Dur” dedi. “Acele etme!. Seninle konuşacağım çok şey var.”

Elim boşlukta kalmıştı.

Beyza yeniden karamsar bir havaya bürünmüştü.

“Sevgisi uğruna çok şeyi feda ettiğin Pervin’e ne oldu?” diye sordu..

Benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan ceva­bını kendisi verdi.

“Sebepsiz yere  seni terk etti değil mi?”

Hayret edilecek bir şeydi ama Pervin’den ayrıldığı­mızı biliyordu.

Hatırlamak istemediğim bu konuyu yeniden gün­deme getirerek beni huzursuz etmek istiyordu.

“İnsanlar ne garip değil mi?” diye mırıldandı.

Beyza, bana aşık olduğundan huzursuz etmek için  elinden geleni yapıyordu. Şimdi eski nişanlımdan bah­setmenin  ne anlamı vardı? Canım iyice sıkılmıştı:

“İnsanlar her zaman yanılabilir” dedim. “Sevgi dedi­ğin nedir ki, alınıp satılmaz, hissedilir ve yaşanır. Pervin ile olan ilişkimiz de böyle bir şeydi. Gelip geçti. Şimdi bunları yeniden gündeme getirmen hiç de hoş bir davranış değil. Üstelik ben şu anda ölümcül bir hasta­lıktan kurtul­mak için mücadele veriyorum. Şimdi huzura ve teselliye ihtiyacım var. Bunun dışında bir şey düşün­mek  ve yo­rumlamak istemiyorum.”

Bir an olsun hastalığımı unuttuğumun farkına var­dım.

Gerçekten ben  ameliyat olacaktım. Şimdi burada işim neydi?

Sanki hafızamın bir bölümü silinmiş gibiydi. Kırık bir plak gibi aynı şeyleri kendi kendime tekrar ediyordum.

“Ben hastayım”

Beyza, nedense hastalığım ile ilgili bir şey sormuyordu. Herhalde beni hesaba çekmenin keyfini içinde buna sıra  gelmemişti.

“Derslerinde çoğu zaman sevgi ve vefa  duyguların­dan söz eder, kitapların meydana getirdiği dostlukları dili­nizden düşürmezdiniz. Bizler de sizi bu nasihatlerinizi  dinler  ve  size ideal insan gözü ile bakardık.

Ama şimdi suskun ve mahcup bir haldesin. Bütün yanlışlıklarının üstünü örtmek istiyorsun. Bu davranışın sana güvenen öğrencilerine  karşı bir haksızlık değil mi?”

Fakültede öğrencilerimi etkilediğim söylenirdi. El­bette bu benim için bir övünç meselesiydi. Ancak öğren­cilerim arasında  bana aşık olan genç kızların bulundu­ğunu şimdi öğreniyordum.

“Söylediğim gibi şu anda yorgunun ve  seninle  tar­tışmak istemiyorum.”

Beyza, hiç pes edecek birisine benzemiyordu. Anlıyordum ki, iğneli sözleri ile benden eski yılların acı­sını çıkarmak istiyordu.

“Benim kimse ile bir hesaplaşmam yok.” dedi. “Hele sevdiğim ve gönül bağladığım bir insanla hiç olamaz. An­cak yıllardır içimde büyüttüğüm ve hiçbir zaman karşılık bulamadığım bir sevgiyi de burada sor­gulamam gerekir. Şimdi bu fırsatı yakaladım. Elbette ki, bunun cevabını almak mecburiyetindeyim. Kendi ken­dime belki binlerce defa  sorduğum neden ve niçin so­ruları  boşlukta kalı­yordu.. Bunlara tatmin edici bir ce­vap arar­ken sen kar­şıma çıkıyorsun ve beni hiç tanımadı­ğını söylüyorsun. Bu ilgisizliği asla kabullene­mem.”

Sorular ve sitemler karşısında sinirlenmiştim. Sonuç ne olursa olsun bu evi terk etmek istiyordum. Kararlı bir şekilde ayağa kalktım. Benim bu  tavrımı gören Beyza, elinde tuttuğu defteri yeniden bana uzattı. Bu kez geri çekmemişti

Bu eski bir hatıra defterine benziyordu.

Sahifelerini gelişi-güzel çevirmeye başladım. Duygu­sal, romantik sözler ve şiirlerle doluydu.

Tekrar defterin başına döndüm. Takdim yazısını okumaya çalıştım.

Hayret! Gördüklerime bir türlü inanamıyordum.. Tekrar tekrar okudum.. Bu el yazısı ve  altındaki imza bana aitti. Yazı;

“Sevgili Beyza” diye başlıyordu. “Bu deftere ilk not­ları yazmanın mutluluğunu yaşıyorum. İnsanların farklı alan­lara çekildiği ve birtakım değerlerin yok olduğu  dünya­mızda senin sevgi, dostluk ve kitaplarla süslenmiş bir ha­yatı tercih etmen, kişiliğindeki özelliği sergiliyor. Seni yü­rekten kutluyorum.”

Satırlar  buna benzer  sözlerle uzayıp gidiyordu.

Beyza karşısında mahcup olmuştum. Ne diyece­ğimi, kendimi nasıl savunacağımı bilemiyordum.

Defteri tutan ellerim titriyordu.

Ne defterden başımı kaldırabiliyor, ne de Beyza’nın yüzüne bakacak cesareti kendimde görebiliyor­dum.. Tam anlamıyla bir mahcubiyet kıskacı içinde kal­mıştım.

Ayrıca defterin içinde, o yıllardan kalan topluca çe­kilmiş bir de fotoğraf vardı.

Bu da benim için ikinci bir kötü sürpriz olmuştu.

Bazı şeyleri hatırlamak için  hafızamı yeniden yokla­dım. Mazinin  o solgun ve gülümser yüzü ağır ağır ken­dini göstermeye başlamıştı.

Fotoğrafta yer alan gençler, benim derslerime bü­yük ilgi gösteren, çalışkan ve iyi diyalog kurduğum öğ­renci­lerdi.

Onlarla güzel ve anlamlı günlerimiz geçmişti.

Hepsini seviyordum. Onların sevilen, takdir edi­len çok güzel meziyetleri vardı. Kimisi güzel resim yapı­yor, kimisi saz çalıyor, kimisi de şarkı söylüyordu. Za­man za­man konferanslara, seminerlere, hatta gezilere çıkıyor­duk.

Öğrencilerimle olan hatıralarımı unutamazdım. Ama ne yaparsınız ki, bana musallat olan bu hastalık mazi ile istikbal arasındaki bütün duygu ve düşüncelerimi bir ke­nara itmişti. Onun için bazen hatırlamakta güçlük çeki­yordum.

Beyza’nın sitemlerinde haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Yaşanan bunca güzel hatırayı kısa bir zaman sonra ma­ziye terk etmek mantıklı bir şey ola­mazdı. Ama hayat sıra­dan değildi. Çeşitli olaylarla yük­lüydü. Bir saniye sonra neleri getireceğini bilemezdik.

Evlilik için gün saymaya başladığım bir sırada kader bana hayatın başka bir acı yönünü  göstermişti.

Nikah masasına oturmak isterken, kendimi bir hastahane  koridorlarında bulmuştum.

Böyle süratle gelişen olaylar içinde insan, ölüm kor­kusundan başka ne düşünebilirdi ki?

İşte ben hala böyle bir korkunun içinde yaşıyordum.

Elimde tuttuğum fotoğrafa yeniden baktım.

Gördüklerim beni yeniden maziye götürüyordu.

Fotoğraf, fakültenin kapısında çekilmişti. Sağ tara­fımda Beyza görünüyordu. Başını hafifçe omzuma doğru dayamış mutlu bir hali vardı.

Diğerlerini ise ismen  hatırlayamadım. Sadece birisi hafızamdaki tazeliğini muhafaza ediyordu. O da hasta-hanede beni ziyarete gelen Muhsin’di.

Gördüklerim karşısında hem seviniyor, hem de  ta­rifi imkansız bir sıkıntı yaşıyordum.

Beyza’ya karşı mahcup olduğum kesindi. Ne diyece­ğimi, nasıl bir mazeret üreteceğimi bilemiyordum.

Mazideki  sesler ve renkler hala  sımsıcaktı. Ama ya­şadıklarım nedeniyle  bu heyecandan çok uzaktım.

Asistanlığımın  ilk yılları çok heyecanlı geçmişti.

Öğrencilerimle sık sık tartışıyor, doğruları bulmak için çalışıyorduk. Bu benim uyguladığım farklı bir öğre­tim metoduydu. Dersleri tartışarak sevdirmek ve dikkati çek­mek. Bunda çok başarılı olduğumu da burada söy­lemeli­yim.

Şimdi bu yaşadıklarımı hatırladıkça, hangisine  üzü­lüp, hangisine sevineceğimi bilemiyordum.

Genç yaşta ihtiyarlamış gibi bir halim vardı.

Suskun ve mahcup bir halde fotoğrafa bakıyordum.

Beyza’ya söyleyecek sözüm kalma­mıştı. Gördükle­rim sitemlerine haklılık kazandırıyordu.

Beni seven, hiç unutmayan birisine ne kadar soğuk ve ilgisiz davrandığımı şimdi daha iyi anlıyordum.

Dalıp gitmiştim ki, Beyza’nın alaycı sesi beni ken­dime getirdi:

“Bu satırlar ve gördüğün fotoğraf herhalde sana bir şeyler ifade etmiştir” dedi.

Cevabım, uzun bir sessizlikten ibaretti.

Zaten bu belgeler karşısında ne diyebilirdim ki?

Hiç tanımadığımı söylediğim birisi, bana fotoğraf ve yazı ile âdeta cevap veriyordu. Unutkanlığım bir kez daha yüzüme vurmuştu.

Kafamı kaldırıp ürkek ürkek Beyza’ya baktım.

Keyifli görünüyor ve zaferi kazanmış bir kahraman edasıyla gülümsüyordu.

İçimden: “Gülmek hakkı” dedim. Bunca yıl acı çek­tikten sonra şimdi biraz olsun keyiflenmeliydi. İlk gülen değil, son gülen o olmuştu.

Mahcup ve titrek bir sesle:

“Beni bağışla” dedim. “Sana karşı ne kadar mah­cup olduğumu anlatamam. Hiç umulmadık bir zamanda pe­şime düşen bu hastalığın, duygularımla birlikte güzel hatı­ralarımı da alıp götürdüğü anlaşılıyor.”

Daha açık ifadeyle hastalık korkusu yaşanılan gü­zel­likleri bir çöp gibi bir tarafa atıvermiş. Ben şimdi bunları toplamakla meşgulüm. Yüreğimde ne kalıcı bir sevgi kaldı, ne de dostluk. Kendimi hastahanenin dört du­varları arasında bir mahkum gibi görmeye başladım.

Ne kadar zormuş ölüm duygusu ile iç içe yaşa­mak. Her zaman ölümü düşünmek, onunla hayatı pay­laşmak. Bunu ancak yaşayan ve içinde olan birisi hisse­debilir.”

Ben konuştukça Beyza’nın yüz hatları değişiyordu. Üzüldüğü ve söylediklerimden etkilendiği belliydi.

O hırçın, anlaşılmaz tavrı gitmiş, yerine bana acıyan gözlerle bakan sevecen birisi gelmişti.

“Sizi çok anlıyorum. Ama lütfen siz de beni anla­yın!” dedi.

“Elbette” dedim. “Aksini nasıl düşünebilirim? Hasta­yım diye herhalde kalbimi yerinden söküp ata­mam. Gör­düğün gibi her şey yerli yerinde ve görevini yapıyor. Ama mutlu değilim. Korkuları aşamadığım gibi, sonu hüsranla biten bir sevgiyi de hiçbir zaman yok sayamıyorum.”

Bu kez teselli sırası Beyza’ya gelmişti.

“Bu duygular hep geçicidir.” Göreceksiniz hastalığı yendiğiniz zaman her şey yerli yerine oturacak ve dün­yayı başka bir gözle  görmeye çalışacaksınız! Ben hem kalben, hem ruhen her zaman sizin yanınızdayım.” dedi.

Beyza ile tartışmamız bitmiş, tatlı bir sohbetin kapı­sını aralamıştık. Bana öğrencilik yıllarının en kalıcı hatı­ralarını anlatıyordu. Bu sohbetten büyük keyif aldığını yüzündeki ifadelerden anlıyordum.

Kaybettiği bir şeyi yeniden bulmuş olmanın huzuru onu neşelendirmişti. Gülüyor, şakalaşıyor ve anlamsız tartışmamızın izlerini silmeye çalışıyordu.

Beyza, hoş ve zarif bir kızdı. Düşünceleri ve davra­nışlarıyla iç dünyasını bana yansıtmayı  başarmıştı. Ama ben hala tedirgindim, biran önce bu evden gitmek istiyordum.

Dışarıda neler olup bittiği beni sürekli huzursuz edi­yordu. İşte tam bu sırada  hiç beklenmedik bir şey oldu..

Oturduğumuz odanın tavanı şiddetli bir gürültüyle ikiye bölündü.

Dışarıyı altüst eden yağmur fırtınası  kendini yeni­den göstermişti. Tavandan  gelen su odanın içini doldu­ru­yordu.

Ani gelen bu olay sonrası ne yapacağımı kestiremi-yordum. Daha sonra toparlanarak, bütün gü­cümle ken­dimi dışarı atmayı başardım.

Sel  suları, dışarıda beni bekliyordu. Hiçbir müca­deleye fırsat bırakmadan beni önüne kattığı gibi sürükle­meye başladı.

Azgın sulardan kurtulmak için tekrar büyük bir mü­ca­delenin içine giriyordum.

Bu kez caddeler farklıydı. Korkunç bir karanlık  şeh­rin üstüne kabus gibi çökmüştü. Ne önümü görebiliyor, ne de tutunacak bir yer bulabiliyordum. İradem dışında suyun aktığı yöne  sürüklenip gidiyordum.

Çevrem çok sessizdi. Sadece uzaklardan gelen   “imdat” sesleri kulaklarımda yankılanıyordu..

Kurtulmak için ne kadar çaba sarf etsem  de boşu­naydı. Artık ölüme giden meçhul bir yolun yolcusu gi­biy­dim.

Yüreğimi etkileyen çaresizlik duygusu içinde ken­dimi suyun akışına bırakmıştım.. Bakalım bu gönülsüz yolculuk beni hangi bilinmezin derinliklerine bırakacaktı. Bekleyip görecektim.

Nedense o an ölümden korkmadığımı hissettim. Sanki  korkuları atmış, ölüme gülerek giden bir insanın  rahatlığı içindeydim. Dudaklarımdan kelime-i şahâdet eksik olmuyordu.

O an tek düşündüğüm  Beyza ve ölümdü.

Ona ne olmuştu? Şimdi neredeydi? soruları kafam­dan süratle geçiyordu.

Bütün hırçınlığına rağmen hoşlanmıştım ondan. Bende bıraktığı iz çok olumluydu. Kalıcı sevgileri, ha­yata ve insanlara bakışı çok farklıydı.

Acaba  onunla bir daha nerede ve nasıl buluşabile­cektim? Hep bunu merak ediyordum.

d d

Sanki bir buzdolabının içine konulmuş gibiydim.

Gözlerimi açtığımda soğuk  ve loş bir odadaydım

Çıplaktım ve titriyordum. Üstümde sadece ince bir örtü vardı.

Puslu görüntü içinde seçebildiğim ilk şey, annemin yüzüydü. Onu fark etmiştim.

Annem, olanca şefkatiyle bana  bakıyordu.

Büyük bir savaştan çıkmış gibi, yorgun ve bitkin­dim. Yattığım yer hala sis içindeydi.

Kendimi toplamaya çalışarak: “Bana ne oldu? Şimdi neredeyim?” diye mırıldandım.

Soruma cevap babamdan geldi;

“Ameliyattan yeni çıktın. Haydi geçmiş olsun oğ­lum.”

Hala korkular içindeydim. Hatırladığım korkunç olayların etkisinden kurtulamamıştım. Kafamda birikmiş sorular vardı. Ama bütün bunları sorgulayacak  güce sa­hip değildim.

 Gözlerim irademin dışında kapanıyordu.

Bütün bu olup bitenleri bir bir yorumlamaya çalış­tım.

Yaşadığımı sandıklarım acaba bir rüya mıydı? Yoksa gerçek hayatın bir parçası mıydı?

Önce hastahane ve doktorlar hafızamda yerini aldı. Ar­dından ameliyat olmak için masaya yatışım. Ve nar­koz... Rüya âlemine geçiş böyle başlamıştı.

Korkunç sel felaketi, denize sürüklenen insanlar, be­nim Beyza tarafından kurtarılışım. Ardında Beyza’nın söyledikleri, hepsi bir sinema sahnesi gibi gözlerimin önünden geçiyordu.

Bu olayların elbette bir izahı olmalıydı.

Belki de hayatın bir başka yönünü yaşamıştım.

Bütün bu olup bitenleri anlatsam, kimse bana inanmazdı. Şimdi her şey tüm detayları ile gözlerimin önündeydi. İster rüya deyin, ister ameliyat  anında yaşa­nan kabuslar. Ama ben bütün bunları, bazen korku, bazen de heyecan içinde bir bir yaşamıştım.

Ameliyat acılarını unutmuş şimdi bunu düşünüyor­dum.

d d

Bir müddet sonra yoğun bakım odasına Dr. Vecdet geldi. Yüzü gülüyordu. Büyük bir işi başarmanın verdiği rahatlık çehresine yansımıştı.

“Ameliyatın uzun sürdü ama sonuç iyi. Kurtul­dun” dedi.

Neden kurtulmuştum ki? O korku hala içimdeydi.

Doktorun anlattığına göre safra kesesinde şekillenen ur parçası  bedene yayılmadan alınmıştı.

Bu sonuca sevinsem mi yoksa ağlasam mı? bilemiyordum. Bütün yaşadıklarımı kim nasıl anlatabi­lirdi?

Her şeyi unutup, bir süre geçtikten sonra o kahro­lası filmler, tahliller ve ilaçlar serüveni yeniden başlaya­caktı.

Her şey ameliyatla bitmiş sayılmıyordu.

d d


5.

Ameliyat başarı ile sonuçlanmış görünü­yordu.. Şimdi ise o bölgedeki mikrobun olası etkilerini önlemek için sıra şua tedavisine gelmişti.

Her gün belli saatlerde bu tedaviyi görüyordum.

Sonunda yorgun bir şekilde kendimi yatağa bıraka­rak  kesintisiz bir uykuya dalıyordum.

Ayrıca kullandığım ilaçlar vücudumun dengesini bozmuştu. Tedavi oluyordum ama, ilaçların yan etkileri canımdan bezdirmişti beni.

Artık aynaya bakmaktan korkuyordum. Kendi yü­zümü seyretmek bana hüzün veriyordu.

Şua tedavisi ve kullandığım ilaçlar taramaya kıya­madığım güzel saçlarımı kökünden yolup atmıştı.

Simsiyah saçlarım, gençlik yıllarımın bana belki de en güzel armağanıydı. Şimdi karşımdaki aynada onları göremiyordum. Bir bir yok olup gitmişlerdi. Geriye ise solgun bir yüz, gözler altında yeni yeni şekillenmiş mor halkalar kalmıştı.

Korku ve panik içinde âdeta çıldıracak gibiydim.

“Bu aynaya akseden yüz benim değil, ben ola­mam” diye söyleniyordum.

 Önümde yaşanacak güzel yılların olduğunu düşünü­yordum. arım kalan ümitlerim, istikbale ait kur­duğum hayaller sıraya girmiş beni bekliyordu. Fakat aynada gördüğüm çehre hayallerimi solduruyordu. İhti­yarlamış gibiydim. Çaresiz bu gerçeği kabul etmek mec­buriyetin­deydim. Kendi kendimi birtakım sözlerle al­datamazdım. Aynalar hiçbir zaman yalan söylemezdi.

İnsanı güzelleştiren, yaşama sevinci veren duygular içinde anladım ki saçların rolü büyükmüş. O yok olunca, duygular da âdeta kendiliğinden yok olmaya başlıyordu.

Aynada kendimi saçları dökülmüş bir ihtiyar  olarak görmekten üzüntü duyuyordum. Kimsenin beni böyle görmesine tahammülüm yoktu.

Bu duygular içinde dudaklarımdan şu mısraları dö­külüyordu:

“Şakalarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

Ya gözler altında mor halkalar,

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar..!”

d d

Şimdi iki şey beni son derece etkiliyordu. Birincisi Pervin’den ayrılmak, diğeri ise aynaya yansıyan solgun çehremdi.

Bu iki acı yüreğimin derinliklerinden hiç çıkmıyor ve beni âdeta yaşamaktan usandırıyordu. Şimdi daha iyi anlıyordum ki, Pervin benim hastalık sonucunda  böyle bir hale düşeceğimi sezmiş olmalıydı.

Bu durumda saçları dökülmüş, yüzünün rengi sol­muş bir insanla nasıl evlenebilir ve  bir ömür yaşayabi­lirdi?

Şimdi aynı soruyu kendi kendime soruyordum. Bu hastalığa ben değil de Pervin yakalansaydı acaba sonuç ne olurdu?  Şimdi korkunç bir gerçekle yüz yüze idim.

Her şeye katlanıp, hayatı sabır içinde mutlu bir sona mı getirirdim, yoksa tıpkı Pervin’in bana yaptığı gibi iki satırlık mektupla “Benden bu kadar” mı derdim.

Cevabını veremiyordum.

Defalarca okuyup, âdeta ezberlediğim Pervin’in mektubu şimdi yeniden aklıma düştü, okudum ve o gün­leri yeniden yaşadım.

d d

Korkuları yenmem ve hayata direnmem için ayna­larla savaş etmeliydim. Onun bana yansıttığı çehreden hiç korkmamalıydım. Bunun yolu da bütün olup biten­lere sabır ile yaklaşmadan geçiyordu. Kendi kendimle yüzleş­meye çok ihtiyacım vardı. Aksi halde her gün mo­ral bo­zukluğu içinde hastalığı hiçbir zaman üstümden atamaz­dım.

Ve böylece uzun uzun kendi çehreme baktım,  ta ki ayna benden usanıncaya kadar..

d d

Bütün bu beklenmeyen  gelişmeler, bana dünyanın sonu gelmiş gibi gösteriyordu.

Yorgun bir beden, solgun bir yüz, ardından her gün inip-çıkan ateşim ve bir de buna iştahsızlık eklenince tam bir bunalım psikolojisine giriyordum. Oysa  iyileşme süre­cine girmiştim. Bunu cesaret ve inançla takip etme­liy­dim. Ama bedensel çöküş bana bu gücü vermiyordu.

Ağır bir ameliyat, aylarca süren şua tedavisi, filmler ve iğneler, ümit  yerine sadece  korku veriyordu.

Bir sona yaklaşma  paniği içindeydim.

Beni hayata bağlayan ipler, günden üne inceliyor ve kopacak bir hale geliyordu. Neredeyse kopacaktı.

Hem düşüncelerimle, hem de hayatla hesaplaşıyor­dum. Bu hesaplaşmanın sonunda kazanan  ya ben ola­ca­ğım ya da ölüm..

Çevremdeki insanlardan korkar hale gelmiştim.

Kimseyle  görüşmek istemiyor,  kaçıyordum. Saçları dökülmüş ve çökmüş bir halde beni görenlerin acıyarak yüzüme bakmalarını istemiyordum. Kuru teselliler, ma­sum yalanlar, beni hiç etkilemiyor, bilakis rahatsız edi­yordu.

Bana doğruları  gösteren tek şey ise aynalardı..

Aynalar gerçeğin ta kendisiydi, insanı hiçbir zaman yanıltamazdı..

Bazen bu acı gerçeği paylaşmak için aynalara sığını­yordum. Bazen de karşıma çıkacak kötü manzara­dan ürkerek ondan kaçmanın yollarını arıyordum.

Ama ne olursa olsun, aynada görünen ben­dim. Ayna gerçeği yani beni yansıtıyordu.

d d

Ne zaman  haberleri seyretmeye kalksam, içim sıkılı­yor ve huzurum kaçıyordu.

Bu günlerde gönül rahatlatıcı, hiçbir habere rastla-mıyordum..

ABD’nin Irak’a yönelik füze saldırısı, çığ düşmesi so­nucunda 53 kişinin ölmesi, yabancı bir ülkede denize düşen yolcu uçağından kimsenin sağ kurtulamaması, tedavi ücretini ödeyemediği için hastahanede rehin tutu­lan altı günlük çocuğu için ağlayan anne.. Uyuyan şoförün neden olduğu trafik kazası ve çevreye saçılan cesetleri, günün ekrana yansıyan  en önemli haber baş­lıklarıydı...

Zaten ülke olarak mutlu ve rahat olamıyordu. Birde böyle yürek parçalayıcı haberler ekrana gelince  huzur­suzluğumuz artıyordu.

Oysa, iki dünya da bizi mutlu kılacak, çok  güzellik­ler vardı. Onları sergileyip, insanları mutlu edeceğimiz yerde, kötümser tablolar çizerek hayatlarını karartıyor­duk. Aksini yapmaya kimsenin hakkı yoktu.

Neyi, niçin aradığımızı çok iyi bilmeliydik.

Sevgi ve mutluluğu daha çabuk bulmanın yolu ha­yatı sevmekle başlamıyor mu? Sevgi ve dostluk bize hayatı dolu dolu yaşamanın sırrını elbette verecektir. Yeter ki biz aramasını ve sevmesini bilelim.

Bizi ağlatan, güldüren, merak ettiren şeyler sevgi de­nen o tılsımlı kelimenin içinde değil mi?

Şiirler ve hayatı kucaklayan kitapların sesi, sıkıntı anında kendini hemen göstermeye başlıyordu.

Güzellikleri anlatmak için dil, görmek için de elbette  göz gerekliydi.

Bir ufuktan bir ufka kanat çırpan kuşlar, mevsimden mevsime, yeşeren ağaçlar, renk renk çiçekler, bize hayat veren bitkiler, bunun en güzel örnekleri olsa gerek.

Gönül deryamızı süsleyen mavi denizler, çıkılması güç, ama seyri güzel efkarlı dağlar, ilahi bir nizamı ser­gile­yen güneş, ay ve yıldızlar. Bazen güldüren, bazen ağlatan, bazen de hüzünlendiren mevsimler...

İlahi güzellikleri ve sırları ile dolu bir dünya elbette görülmeye ve yaşanmaya değerdi sanırım.

Ama bunları yaşamaya değer bulmamız için, sev­memiz gerekir. İnanmamız gerekir. Aksi halde sevginin yerini kin ve kötülükler alır. O zaman zor elde edilen sevgi, sabun köpüğü gibi uçar gider..

Gün geçmiyor ki, bu dünyada yeni bir buluşun müjdesini duymamış olalım.

Bizi hayrete düşüren, şaşırtan, mutluluk veren yeni buluşlar bir bir sıraya girmiş oluyor.

Bilim adamları, gecesini gündüzüne katarak, insan­lara yeni bir şeyler verebilmek için mücadele veriyorlar.

Genç beyinler bir şeyler üretmek adına çaba harcıyorlar.

İdealist insanlar çalışıldığı takdirde neleri elde edebi­leceklerini, kitapların satırları arasında bize aktarıyorlar.

Kitaplar, hayatın sırrı ve vazgeçilmez heyecanımız.

Toplumlar kitapsız, kitaplar da toplumsuz olamaz. Birbirini tamamlayan unsurlardan hiçbir zaman vazgeçe­meyiz değil mi?

d d

Uçak, gemi, otobüs, metro hep insanların mutluluğu için geliştirilmiş birer teknoloji ürünü değil mi? Ama biz bütün bunları insanların mutluluğu için değil, mutsuz­luğu için kullanmaya çalıştığımız zaman dünya yaşan-maz bir hale geliyor sanırım.

Ne yazık ki mutsuzluğun kapısını biz kendi elleri­mizle aralamaya çalışıyoruz.

Bütün sır, sevgi denen o sihirli kelimenin içinde.

Bunu başka yerlerde, başka mekanlarda  aramaya hiç gerek yok. Zira çok yakınımızda. Yeter ki, biz onu bulmasını bilelim.

Medya nedense bize bu konuda öncülük etmiyor. Aksine düşünce ufkumuzu daraltarak, bunalımlı bir top­lum haline gelmemize sebep oluyor.

Gösterilmesi gerekenleri değil, bizi hiç ilgilendirme­yen, hatta rahatsız eden, huzurumuzu kaçıran sahneleri ekrana taşıyarak bir hizmet yaptığını hangimiz söyleye­bili­riz?

Bir sanatçının sıra dışı yaşamı, aşkları bizi ne ilgilen­dirir? Kültürümüze ne fayda sağlar? Bilakis sınıflar ara­sında derin uçurumlar açar sanırım.

Medya görevini yapmıyordu kesinlikle.

Ben böyle iç karartıcı haberleri ve onların uzantısı olan kötü görüntüleri artık görmek istemiyordum.

Bu tavır beni hem ürkütüyor, hem de toplum olarak ümitsizliğe sevk ediyordu.

“Hayat hep böyle mi sürecek?” sorusunun cevabını bir türlü veremiyordum.

Bütün bu kızgınlıklarımı dışa vurmak yerine, sadece kendi kendimle kavga ediyordum..

Hasta yatan bir insan, başka nasıl bir tepki göstere­bi­lir ki? Belki de en güzeli televizyonun düğmesini ka­patmak veya hiç açmamaktı.

Geriye sadece kitap kalıyordu sanırım.

Ve ben de öyle yapmaya karar veriyorum.

d d

Bugün Türkmenistan’dan bir mektup aldım. Muh­sin’den geliyordu.

“Sevgili Hocam” diye başlayan mektup beni çok duygulandırdı.

“Ziyaretinize geldiğim zaman burada gördüklerimi ve yaşadıklarımı mektupla anlatacağıma dair söz vermiştim. Şimdi bunu yerine getiriyorum.

Türkiye’den ayrılırken, uzun süre ai­lemden ve dostlarımdan uzak kalacağımı düşünerek biraz olsun tedirginlik yaşamış­tım. Bu kararsızlığım da ailemin ve çev­rem­deki insanların etkisi büyük oldu.

“Burada bunca okul varken, hiç gör­medi­ğin ve bilmediğin ülkelerde ne yapa­caksın? Sonra pişman olur ve gerisin geri döner­sin!” diyerek beni etkilemeye çalış­mışlardı.

Uzun süre kendi kendime düşündüm. Dünyadaki gelişmeleri iyi bilen, ufku ge­niş insanlarla görüştüm, fikirlerini aldım.

İlmin sınırı ve mekanı elbette ola­mazdı.

Eğer ben ideal bir eğitimci olmak istiyorsam, bilgi ve kültürümü ülkenin sı­nırları dışına taşımalıydım. Fakülte de okurken sizden ve diğer hocalarımdan aldı­ğım ders bana bunu öğütlüyordu:

“Ufkunuzu geniş tutun ve bilginizi her yerde ve her zeminde genç nesillere aktar­mayı deneyin!”

Ve ben de bu düşüncelerin ışığı altında yola çıktım.

Türkmenistan’a gelip, Özel Türk Li­sesi’nde eğitim yapan öğrencileri yakın­dan görünce hizmet aşkım ve heyecanım birden bire arttı. Bütün endişelerim yok oldu.

Bu insanlar arasında, kendi ülkemde ya­şar gibiyim. Bundan daha güzel ne ola­bi­lirdi ki?

Yeni yüzlere, eğitim vermek, unutul­maya yüz tutmuş bir kültürü yeniden ya­şatmak bana güç ve heyecan veriyor.

Uzun yıllar kültür değişimine uğrayan bu mahzun nesiller, eğitime olan susuzluk­larını gidermek için, birbirleriyle yarış içine girmişlerdi.

Öğrencilerin gözlerinden eksik olma­yan o heyecan, istikbalde onların ne denli büyük hizmetlere talip olacağını göster­meye yetiyor.

Okuttuğum öğrencilerin düşüncelerini ve ruh hallerini bu satırlarla anlatmak  hem zor, hem de benim başarabileceğim bir şey değil.

Burada  yaşadıklarımı size destansı bir ifadeyle anlatmayı ne kadar çok isterdim. Ama ne yazık ki, bunu becerecek kabili­yette değilim.

Keşke iyi bir yazar olsam da bütün bunları edebi bir üslup içinde uzun uzun size dile anlatabilseydim.. Heyecanımı ve duygularımı sergilemeye dağarcığımdaki kelimeler yeterli gelmiyor.

Sevgili Hocam;

Şimdi biraz da size okulun özelliklerini anlatayım.

Türkçe eğitim veren lisemiz tam anla­mıyla bir ilim yuvası görünümünde. Ders programları uluslararası eğitim ve metot­lara uygun olarak yapılıyor. Yabancı dil ve Fen dersleri bilgisayar desteğiyle veri­liyor.

Laboratuarlar ise mükemmel. Hülasa öğrenciler böyle bir mekan içinde üç dil  öğrenerek eğitim yapıyorlar.

Okullara ilgi çok büyük. Bunun için de öğrenciler sınavla alınıyorlar. Ayrıca özel ilköğretim okulları da var. Burada da Türk işadamları ile öğretmenlerin çocuk­ları eği­tim görüyorlar.

Bir üniversite hocası olarak sizin bu okulları yakından görmenizi ne kadar ister­dim.

Hocam, ilk fırsatta buraya gelin! Sizi burada misafir etmek bana büyük onur ve­rir.

Size acil şifalar diler, ellerinizden öpe­rim.”

                                                                                   Öğrenciniz Muhsin

 


6.

Ağır ağır yağmur yağmaya başlamıştı.

Pencereye vuran yağmur damlacıklarının çıkardığı ses, ahenkli bir müziğin ritmini andırıyordu .

Karmaşık duygularımı bir tarafa bırakmıştım. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi bomboş bir zihinle düşünüyor­dum.

Sadece hızını artırarak devam eden yağmurun se­sini dinliyordum.

Artık düşüncelerime ben değil, yağmur hükmedi­yordu.

Yağmur damlacıkların dış dünyaya değil, yüreğimin derinliklerine yağmasını ne kadar istiyordum. Belki böy­lece, bütün acılarım yağmur gibi akar giderdi.

Bilmem bu isteğim nasıl gerçekleşirdi? Buna güç ye­ter miydi? Veya gerçekle ne  derece ilgisi vardı? Belki de hepsi hayalden öte  fanteziden ibaretti.

Ne yaparsınız ki gönül böyle olmasını istiyordu. Bu  belki kuru teselliden ibaretti. Bekleyişlerin son bulma­sını isteyen duygular çoğu zaman burada kilitleniyordu.

Kısa bir süre de olsa her şeyi unutmak, bütün acı­lara sünger çekmek, belki de şu an en çok istediğim şey buydu.

Bütün bu olup bitenleri hafızamdan silmek için çaba sarf ediyordum..

Ama bu uzun sürmüyordu. Boş ve anlamsız düşün­celer bitince, gerilerde bıraktığım o acı yüreğimi yeniden işgal ediyordu.

Kafamdaki karmaşık düşünceler nereye kadar uzandı ve nerede kesildi bilemiyorum.

Yüzümü pencereye dayamış boş boş düşünüyor­dum. Ne kadar zaman geçti, neler oldu bile hatırlamıyorum.

Dışarıdan gelen keskin bir ambulans sesi ile irkildim.

Hayal dünyam ikiye bölünmüştü. Yeniden bir korku ve panik havasının bedenimi sardığını hissetmeye başla­dım.

Bu ambulans sesi, bana hastahanede olduğumu yeniden hatırlatmış oldu.

“Herhalde yine yaralı bir can geliyor” diye düşün­düm.

Bu ses, ancak böyle bir acı haberin ilk habercisi ola­bilirdi.

Belki bir trafik kazası kurbanı, belki de yaşlı bir kal­bin zorlamasıdır, kim bilir? Bütün bu ihtimaller hep am­bulans sesinin arkasında gizli kalan gerçeklerdi.

İlk günlerde bu sesler,  bende büyük bir heyecan ve panik havası estiriyordu. Hatta uykularımın bile kaçtığı günler oluyordu. Bu sesle birlikte insanların kaderini kendim yaşıyor gibi bir hisse kapılıyordum.

Daha sonraları bu sesler ve peşinden gelen yaralı­lar artık olağan bir hal oluyordu benim için.

Anlamsız bir merak duygusu içinde odamdan çık­tım, acil servise doğru yürümeye başladım.

Bu kez gördüğüm manzara alışılandan  farklıydı.

Ambulans ile birlikte bir sürü resmi araba da acilin kapısına dizilmişti..

“Gelen  çok önemli bir kişi olmalı” diye düşündüm.

Sanki resmi bir  davet yapılmışçasına acilin önü  ka­labalıklarla dolup taşmaya başlamıştı.

Ortalık gazeteciler, kamera ve patlayan flaşlardan geçilmiyordu. Özel haberin peşinde oldukları belliydi. Ama olay neydi? Veya bu gelen hasta kim olabilirdi? Merakım iyiden iyiye artmıştı.

Karşıma çıkan görevliye:

“Dışarıda neler oluyor, bu ambulans kimin için?” diye sordum.

Adam, şaşkın şaşkın yüzüme baktı ve ilgisiz bir tavır ile:

“Cumhurbaşkanı Turgut Özal” dedi. Arkasını getir­meden de hızlı yürüyüp gitti.

Adamın peşini bırakmadım.

“Ne olmuş Özal’a?” dedim.

Aklımdan birçok ihtimal geçiyordu.

Acaba kaza mı, suikast mi yoksa bir kalp krizi mi?

Görevli benden çabuk kurtulamayacağını anlamış olmalı ki, bir tepki göstermedi. Hüzünlü bir sesle:

“Kalp krizi geçirmiş” dedi. “Yoğun bakıma alındı.”

“Nasıl? Ne zaman?” sorularını peş peşe sormak istiyordum ki, adam çoktan yanımdan uzaklaşmıştı.

Koridorun ortasında donup kalmıştım.

Toplumun değişik kesimlerinin sürekli tartıştığı ve ko­nuşmaları ile toplumu yönlendiren bu insan, gözleri­min önünde şekillendi.

Tonton, sevimli ve kararlı bir liderdi. Onu bazen resmi, bazen de değişik kıyafetler içinde görebiliyor­duk. Yeri geliyor çocuklarla şakalaşıyor, yeri geliyor sa­nat­karlarla birlikte şarkı söylemeyi beceriyordu.

Dünya liderlerinin yanında saygın, kendinden emin bir şekilde poz vermesini biliyordu.

Şimdi onu  sıradan bir insan gibi, sedyenin üs­tünde gözleri kapalı, serum takılmış halde hayal bile edemiyordum.

Toplum olarak onu farklı misyon içinde görmeye alışmıştık. Ülkeye yepyeni bir lider imajı getirmişti.

Acilde biriken kalabalık arasına katıldım.

Sıkıntılı ve bir o kadar da heyecanlı  bekleyiş yaşanı­yordu.

Herkes  neler olup bittiğini merak ediyordu.

Toplananlar arasında ağlayanlar, ellerini açıp iyileş­mesi için dua edenler  vardı.

Merak doruk noktasına ulaşmıştı. Zihinlerden her türlü ihtimal yıldırım gibi gelip geçiyordu.

“Aman Allahım! Yoksa bu sevimli insan ölmüş müydü?”

“Hayır! Hayır! Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.”

Bu arada acile gelen bürokratların ardı arkası kesilmiyordu. Biri gelip diğeri gidiyordu.

Gelenler arasında siyasilerin çoğunluğu dikkati çeki­yordu.

Gelenler Özal’ın sağlık durumu hakkında bilgi alıp tekrar gidiyorlardı. İçeriden çıkan insanların yüzleri gülmüyordu.

Ümit verici bir haber almadıkları her hallerinden belli oluyordu.

Bazıları basın mensuplarına kısa bir açıklama yapı­yor, bazıları ise hiçbir şey söylemeden sessizce çıkıp gidi­yorlardı.

Fısıltı ile çevreye yayılan haberler  hiç de  rahatlatıcı değildi.

Kendi kendime: “Keşke onun yerine ben ölsem!” diyordum. Nasıl olsa bu ölümcül hastalık beni alıp götü­recek. Ayrıca kişi olarak hayatta kalmam neyi değişti­rirdi. Oysa yaşama mücadelesi veren insan bu ülkenin cum­hurbaşkanıydı.. Bu toplumun kalkınması ve refaha  er­mesi için ona ihtiyaç vardı.

Toplum uzun yıllardır özlemini çektiği etkili bir lider ve siyasetçiye kavuşmuştu. Henüz bunun keyfini çıkar­madan yok olup gitmesi büyük eksiklikti.

Her şeye rağmen o da bizim gibi bir insandı. Sırası geldiği zaman emaneti sahibine teslim edecekti. Bunun başka bir çaresi olamazdı.

d d

Heyecan doruk noktasındaydı ki, kapıda bir yetkili belirdi. Bu öğrendiğim kadarıyla Cumhurbaşkanlığı Ge­nel Sekreteri idi.

Onu görür görmez bütün basın mensupları koşa­rak, başına toplandı. Sorular arka arkaya geliyordu. O ise sa­dece titrek bir sesle:

“Sayın Cumhurbaşkanımızın rahatsızlığı ciddiyetini koruyor” diyebildi.

Bu kısa açıklama heyecanlı topluluğu daha da kö­tümser bir havaya sokmuştu.

Meraklı bakışlar, fısıltılar halinde ikili-üçlü konuşma­lar, koşuşturmalar yeniden başlamıştı. Herkes içerinden bir sağlık haberi almak için gözlerini kapıya dikmişti.

Bu heyecanlı bekleyiş içinde zaman bir türlü geç­mek bilmiyordu.

Ben hasta olduğumu ve bu hastahanede yattığımı  unutmuştum gibiydim. Dışarıdan bir insan  gibi,  bütün olup bitenleri izliyordum.

Yağmur hala yağıyordu. Islanmıştım. Gelişmeleri odamdan izlemek yerine, burada insanlar arasında ol­mayı istiyordum.

İkinci resmi açıklama bir öncekinden daha farklı de­ğildi. Bekleyenleri bir kez daha şaşırtmıştı.

Özal, tehlikeyi atlatamadığı gibi, daha da kötüye git­tiği kelimelerden anlaşılıyordu. Doktorların dudakların­dan dökülecek bir güzel söz, ümit verici bir haber her­kesi rahatlatacaktı.. Ama nafile.

Kapıda birikmiş insanların o andaki ruh hallerini an­latmak çok zordu.

Ben, her çıkanın insanın mimiklerinden bir anlam çı­karmaya çalışıyordum. Fakat sevindirici bir haber yoktu..

Kalabalığın üstüne âdeta bir ölüm sessizliği çök­müştü.

Uzun bekleyiş sonunda kapıda yeniden bir hareket­lenme oldu.

Bu kez Özal’ı tedavi eden doktorlar dışarı çıkmıştı. Bakışları donuk ve suratlar asıktı. Dışa yansıyan bu man­zara acı bir haberin öncüsü gibiydi.

Bütün nefesler tutulmuştu. Her şey doktorun ağzın­dan çıkacak habere bağlıydı.. Nihayet dudaklar kıpır­dadı ve:

“Sayın Cumhurbaşkanımız yapılan tüm müdahale­lere rağmen maalesef hayatını kaybetmişler­dir. Milleti­mizin başı sağ olsun!”

Yanı başımda acı bir çığlık sesi duyuldu. Ayaklarım­dan derman kesilmişti. Tutunacak bir yer arıyordum.

Başkaları gibi çığlık atmak ve doyasıya ağlamak  belki beni rahatlatabilirdi. Ama yapamadım. Tıkanmış­tım.

Acım içime gömülmüştü.

İçimde bir şeylerin yok olduğunu ve eridiğini hissedi­yordum. Güçlükle odama çıkarak kendimi yatağa attım.

Dışarıda neler olup bittiğini, artık bilmiyordum. Za­ten bilinecek de bir şey kalmamıştı. Her şey ortadaydı. O büyük insan bu dünyanın sıkıntılarına daha fazla da­ya­nama­mıştı.

d d

Özal’ın vefatı ile sarsılmıştım.

Bütün gece boyu onu  düşündüm. Siyaset sahne­sinde ona yapılanlar bir bir gözlerimin önünden geçti. Çok haksızlığa uğramıştı.

O da bizim gibi bir insandı. Hataları ve yanlışlıkları el­bette olacaktı.. Hele aile fertlerinin toplumu rahatsız eden davranışlarını onaylamak mümkün değildi..

Ama bütün bunlara rağmen iyi bir insan, iyi bir li­derdi.

Ülkenin ufkunu açmıştı.

Klasik siyaset yapanlar onu pek anlayamamıştı. Sü­rekli eleştirilmiş, kıskanılmış ve siyaset sahnesinden silin­mek istenilmişti. Oysa örnek alınacak çok şeyler yap­mıştı.

Onun vefatını haber veren gazeteyi gözden geçiriyor­dum. Başlıkları ilginç ve etkiliydi;

“Bir Işık Söndü”

“Tabuları Yıkan Adam”

“Bir Yıldız Kaydı”

“Elveda Büyük İhtilalci”

“On Yıl Önde Yürüyen Adam”

“Özal Allah’a Yürüdü”

d d

Oldum olası siyaseti hiç sevmedim.

Sadece ülkede olup bitenleri sade bir vatandaş man­tığıyla görmeye çalıştım.

Bu ilgisizliğim siyasetçilerimizin güzel örnekler or­taya koyamadıklarından kaynaklanıyordu.

Belki de o akıl almaz oyunlar ve aldatmacalar içinde şekillenen siyaset benim dünyama ışık tutmuyordu. Hangi gerekçeyle olursa olsun sonuç itiba­riyle siyaseti bir türlü sevemediğim açıktı.

Ne zaman Özal siyaset sahnesine adım attı, yaptığı reformlarla Türkiye’nin itibarını artırdı, işte o zaman az da olsa, siyaset gözlüğünü takarak çevreyi seyretmeye baş­ladım.

Toplumun yakından  izlediği gibi siyaset Özal ile bir canlılık kazanmıştı.

Hiç değişmez sandığımız nice şeyler birden değişmiş ve bizlere: “Demek bunlar da oluyormuş” dedirten heye­can ve şaşkınlık meydana getirmişti.

Deyin yerindeyse ekonomi ve bürokrasi de çağı ya­kalama ve çağı atlama evreleri yaşatmıştı.

Yıllarca ülke insanına hakim olan “Bir şey yapama­yız, tembel bir milletiz” kompleksi yok olmuştu. Millet olarak kendimize güven duygusu yerleşmeye başlamıştı.

Özal’ın “İki bin yılı Türk asrı olacaktır” sözü ilk an­larda çoğu insana hayal gibi gelmişti. Ama yıllar geç­tikçe gördük ki, yaşanan olaylar, dünyadaki Özal’ı haklı çı­kardı.

İşte ben bunun için Özal’ı sevmiştim.

Şimdiye kadar alıştığımız klasik siyasetçi tipinden çok farklıydı.

Giyinişi, konuşması, sevecenliği ve her kesimle kur­duğu sıcak ilişkiler, ortaya yepyeni bir siyasetçi portresi çizmişti.

Hele bir kongre sırasında uğradığı suikast sonra­sında söylediği sözler hala hafızalardaydı:

“Allah’ın verdiği canı O’ndan başka kimse alamaz. Biz de O’na teslim olmuşuz.”

Ve ben, onu böyle tanıdım.

d d

Bütün televizyonlar Özal’ın cenaze merasimini canlı olarak vermişlerdi.

Ona son görevini yerine getirmek için genç ihtiyar herkes yollara dökülmüştü. Apartmanların, resmi dairele­rin pencerelerinden sarkan insanlar, o unutulmaz manza­rayı seyrediyorlardı.

Keder ve heyecan içinde Kocatepe’den aşağıya doğru inen insan seline bakıyordum.

Devlet erkanı, parti liderleri, başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve halk âdeta bir birlik oluşturmuştu.

“Sivil, dindar ve demokrat cumhurbaşkanı” yazılı pankartlar dikkat çekiyordu.

Halkı ile bütünleşmiş bir lidere duyulan sevgi, bu in­san seli ile kendini gösteriyordu.

Kalabalıklar arasında ağlayanlar, dua edenler hiç ek­sik değildi.

İşin en ilginç yanı da yıllardır aleyhinde konuşan, yerden yere vuran, hatta daha ileri giderek köşkten in­dirmeye çalışanların bu insan selinin önünde olmala­rıydı.

Bu  bir anlam da timsah gözyaşlarına benziyordu.

Aynı garip tavrı basında da görmek mümkündü. Sağlığında hakkında yazılmadık şey bırakmayan nice yazarlar şimdi siyah başlıklar altında hüzünlü satırlarla onun yokluğundan söz ediyorlardı.

Toplum olarak hep böyle  çelişkilere sahibiz galiba. Sağlığında kıymetini bilemediğimiz nice insanlara, ölü­münden sonra anıt dikmeye çalışırız.

Özal’ın tabutu gözden kayboluncaya kadar seyret­tim.

Artık kendi derdimi unutmuştum. Onun yokluğu ile kederleniyor ve  yüreğimde derin bir acı duyuyordum.

Babamın kulakları çınlasın!

Nedense babama Özal’ı bir türlü sevdirememiştim. Bu belki de basının aleyhinde sürdürdüğü kampanya­dan kaynaklanıyordu. Belki de kendine hakim gelenek­sel parti anlayışının bir uzantısıydı bu.

Zaten babamın sevip-sevmemesi bir şeyi değiştir-mezdi. Gören göz, işiten kulak için, her şey orta­daydı. Ayrıca imamın cemaate sorduğu: “Merhumu nasıl bilir­siniz?” sorusuna verilen cevap önemliydi.

Ben tarihçilerin bu dönemi “çok anlamlı ve kayda değer” yıllar olarak anlatacaklarından emindim.

d d

 


 

7.

Yan odaya yeni bir hasta daha geldi.

Yanına gidip tanıştım. Kısa bir zamanda onunla dost olmayı başarmıştım.

Aynı sıkıntıları yaşamak, bazen sıcak dostlukların ku­rulmasında öncülük  ediyordu.. Tıpkı okul, askerlik ve iş arkadaşlığı gibi. Bir de buna hastahane arkadaşlığını ekle­yebilirdik.

Faruk, mimardı. Hem de yurt içinde ve dışında ödüller almış bir insan. Söylediğine göre birçok önemli projelere imza atmış.

Mütevazı kimliği içinde, yaptıkları ile pek öğünmü-yor, sadece yeri geldiği zaman söz arasında söy­leyip geçiyordu.

Mimar Faruk’un ilginç bir kişiliği  vardı.

Edebiyat, sanat ve tarihe karşı özel ilgi duyduğu hiç gözden kaçmıyordu. Sürekli bu konularla ilgili ki­taplar okuyor ve sohbetlerimiz burada yoğunlaşıyordu. İş böyle olunca da onunla dostluğumuz günden güne artı­yordu.

Ne zaman Faruk ile sohbete başlasam rahatlıyor ve hastalığımı unutuyordum. İlginç ve etkileyici bir yönü vardı.

Bir gün sohbet sırasında:

 “Mutsuzum” dedi.

Bu, benim gibi hasta olan bir insan için doğal bir his gibi görünüyordu.. Ama sohbet derinleştikçe ilginç gö­rüşler ortaya çıkıyordu. İlk soru benden geldi:

“Neden mutsuzsun? Zengin ve ünlü olmak, aranılan bir mutluluk için kafi değil mi?”

Derin derin göğüs geçirdi. Gözlerini pencereye dike­rek:

 “Hayır” dedi. “Benim çok insanın hayal edip de ula­şamadığı bir hayatım var. Zenginim ve belli bir öl­çüde de ünlüyüm. Ama bütün bunlar bir insanı mutlu kılmak için yetmiyor.

Bu sözler acı bir itirafın öncüsü gibiydi. Hassas nokta­sından yakalamıştım.

“O halde sizce mutluluk nedir?” diye sordum.

Cevabı kısa ve özdü:

“Sağlık ve inanç” dedi.

Mimar dostumun cevapları beni şaşırtmıyordu ama düşündürüyordu. Birbirini anlayan, aynı kaderi payla­şan iki insan olarak sohbetimiz derinleşiyordu.

Bana hayatından önemli kesitleri anlatmaya başla­mıştı:

“Uzun yıllar, proje çizmek, resim yapmak, kitap okumak bana keyif veriyordu. Mesleğimi çok seviyor­dum. Zihnim her gün yeni bir proje üretmenin sancısını çekiyordu. Böylece ortaya koyduğum eserler toplumda ilgi gördükçe seviniyor ve bundan büyük mutlu duyuyor­dum.

Proje çizmekten yorulduğum zamanlar ise zihnimi dinlendirmek için, resim çizmeye çalışıyordum. Bu da beni rahatlatıyordu.

Yüreğim bütün güzellikleri kucaklayacak kadar ge­niş ve hürdü.

Önce modern resim yapma heyecanı içinde bir yı­ğın kadın figürleri yaptım.

Resimde cinselliği öne çıkarmak, ne gariptir ki, sa­nat çevrelerinde büyük ilgi görür. Bunun için de bir an­lam ifade etmese de herkes bu tarzı denemeye çalışır.

Günün modası da budur. Onun için ben de bu tarz resimlerle öne çıkmaya başlamıştım.

Bir gün hukukçu bir dostum ile sohbet ederken, konu resim ve cinselliğe odaklanmıştı. Dostum bu ko­nuda çok duyarlıydı. Düşüncelerini açık bir şekilde or­taya koyarak:

“Kadını cinselliğiyle gündeme getirerek değerini dü­şürüyorsunuz. Hiç ilgisi olmayan reklamlarda bile hep onu görüyoruz. Hiç olmazsa bu sanattan uzak tutmasını bilin ki değerli olsun. Sürekli mahremiyet sınırlarını zorla­yarak bir sanat ortaya konulmayacağını siz benden daha iyi bilirsiniz.

Sahip olduğumuz ülkenin bunca güzellikleri neden  bir ressam için ilham kaynağı olmasın? Elbette olabilir. Ama ruhumuzu esir eden cinselliği her zaman öne çıka­ra­rak gerçek güzelliği göz ardı ediyoruz.”

Hukukçu dostumun söyledikleri doğruydu.. Mantıklı örnekleriyle beni etkilemişti.

O günden sonra farklı resimler yapmaya başladım.

Uçsuz bucaksız masmavi denizler, insana huzur ve­ren yeşillikler, köy hayatı ve tarihi mekanlar bizim için kaçı­nılmaz örneklerdi.

Artık bütün bu manzaralar benim tablolarımın ana teması olmaya başlamıştı.

Eserlerimden büyük zevk alıyordum.

Ama yine de mutlu değildim.

Demek ki sevgi denen o sihirli kelimeyi yakalayabil­mem için zamana ihtiyacım varmış.

Bu arayışım yıllarca sürdü.

d d

Bizim ressamların ilginç ve çarpıcı tespitleri vardır. Bazen bir tabloda, geniş manalar ifade eden çizgileri, fırçaları ile resme dökmeye çalışırlar.

Resimdeki gizli mesajlar çok anlamlı ve etkilidir. Res­min anlattıklarını bazen kitaplar dolusu kelimelerle ifade edemeyiz.

Söz ustaları kadar, fırça ustaları da her zaman mü­kemmeli yakalamanın peşindedirler.

Zaten sanat da bir arayışın ürünüdür.

Bunlardan birisi de 19. yüzyılda yaşamış İngiliz Res­sam William Holman Hunt’tur.

Benim için çok anlam taşıyan bir tablosu vardır.

Resimde bir bahçe tasvir edilmektedir.

Tabloda gece vakti, bir ihtiyar, elinde fener ile kapı­nın önünde durmaktadır.

İhtiyarın, diğer eliyle de kapıyı vurduğu göze çarp­maktadır..

Manzara, kapının açılmasını bekleyen ihtiyarın bek­leyişini yansıtmaktadır.

Ressamın “Kainatın Işığı” ismini verdiği bu tabloda her şey yerli yerindedir.

İhtiyar, gece, fener ve açılması beklenen görkemli bir kapı.

Tablo Kraliyet Akademisi Salonu’nda sergileniyor.

Herkes büyük bir hayranlıkla bu güzel ve canlı tabloyu seyretmeye başlar..

Meraklılar arasında bulunan bir sanat eleştirmeni, uzun uzun bu tabloyu seyrettikten sonra, eserin sahibi Holman Hunt’a yaklaşarak kibar bir ifadeyle:

“Çok güzel bir tablo. Her şey yerli yerinde. Ama ifade ettiği manayı çözmekte zorluk çekiyorum. İhtiyarın vur­duğu kapı sanki hiç açılmayacakmış gibi duruyor. Her­halde kapıya tokmak yapmasını unutmuş gibisiniz!” der.

Ressam Hunt, karşısındaki eleştirmenin ne demek is­tediğini gayet iyi anlamıştır. Tebessüm ederek:

“İhtiyar sıradan bir kapıya vurmuyor” diye cevap ve­rir. “Gördüğün kapı insan kalbini temsil ediyor. Bu da ancak içeriden açılabileceği için, dışarıdan bir tokmağa ihtiyaç kalmamıştır.”

Ünlü ressamın bu yorumu, sanat eleştirmenini ve çevresindekileri hayrete düşürür.

İşte bizler de böyle bir kalbin sahibiyiz.

Bu kalp kimi zaman heyecanlı, kimi zaman sevinçli, kimi zaman da günahkardır.

Ama her şey o küçük gördüğümüz kalbin içindedir.

Bir insanı yaşattığı gibi, dünyanın sesi ve soluğu da odur.

İlahi kudretin nerede ve ne zaman bu kalbe dokuna­cağı belli olmaz. Dokunduğu zaman da karanlık­lar ay­dın­lanır, kederler sevince, sevgiler de aşka dönü­şür.

Biz bunların adını iman ve yaradana teslimiyet koyu­yoruz.

Ressamlar kalplerin arayıp bulamadıklarını, çoğu zaman fırçalarla eserine yansıtmaya çalışırlar.

O sınırsız güzellikler içerisinde, ismi konulmamış sev­gilerin derin nefesini duyarlar.

Bu bazen çok çabuk olur, bazen de bu arayış bir ömür boyu sürebilir.

Tıpkı benim serüvenim gibi..

Hepsi bir arayışın, bir özlemin mücadelesidir. Yeter ki biz onu yakalamasını bilelim..

d d

Hastalığım ne zaman gün yüzüne çıktı, işte o zaman ben kendimi daha iyi tahlil etmeye ve tanımaya çalıştım. Hastalığım arttıkça ölüm, ahiret, inanç gibi şimdiye ka­dar hiç aklıma gelmeyen konular zih­nimde yer etmeye başladı.

İlk önce beynime sıradan bir kelime olarak yerleşen bu inancı çağrıştıran kavramlar zihnimde berraklaştı.

Önceleri bunun bir korkudan kaynaklandığını sanı­yordum. Böyle düşünmekte de elbette haklıydım. Zira insanlar genellikle sıkıntıya düştükleri zaman Allah’a sarı­lırlar, O’ndan yardım istemeye başlarlar.

Bu Allah’a sığınma, insan için gayet doğaldır. Ama benim ki hiç de öyle olmamıştı.

Hiç beklemediğim bir anda sıradan bir insan, be­nim gözümdeki at gözlüğünü çıkarıverdi.

İşte o zaman hayatı ve insanları farklı bir şekilde görmeye başladım.. Bu da bana sevgi ve inanç yolunu açtı.

Ardından kitaplara sarıldım.

Her okuduğum kitap, bana yeni ve huzurlu bir dün­yanın kapısını aralıyordu.

Açılan bu kapıdan girmem pek kolay olmadı.

Uzun zaman nefsimle mücadele ettim, yanlışlıklara karşı direndim.

Yeni bir dünyaya adım atmak, eski alışkanlıkları bir bir terk etmek, sanıldığı kadar çabuk başarılacak bir şey değildi.

Öyle bir zaman geldi ki kötü alışkanlıklarıma bir çizgi çekerek, güzel şeyleri arama cesaretini gösterdim.

Artık büyük projeler ve yatırımlar hiç umurumda değildi.

Böylece mimarlığı ikinci plana attım.

Bu değişikliğe neden olan, o küçük olayı burada an­latmadan geçemeyeceğim.

Sakin ve güzel bir yaz günüydü. Evimin bahçesine re­sim tezgahımı kurmuş, bir tablo üzerinde çalışıyor­dum.

Bitirmeye çalıştığım resim klasik bir köy manzara­sıydı.

Bir ırmak kenarına dizilmiş kavak ağaçları, bunların arasında küçük ve şirin bir köy evi boy gösteriyordu. Evin çevresinde ise koyunlar birer ikişer otluyorlardı. Başlarındaki çoban çimler üzerine bağdaş kurup otur­muş, kaval çalıyordu.

Tabloda göze çarpan en belirgin özellikler bunlardı.

Ünlü bir mimarın böyle klasik resim yapması pek ola­ğan sayılmazdı. Ama bu tabi güzellikleri seviyordum.

Ben bunları çizerken bahçıvan da her zamanki gibi  ağaçları ve çiçekleri sulamakla meşguldü..

Bahçıvan hem işini yapıyor, hem de yanıma yakla­şa­rak geçişte çizdiğim tabloya bakıyordu. İlgi duyduğu her halinden belli oluyordu.

Sürekli ağaç ve çiçeklerle uğraşan birisinin ruh dün­yasındaki güzellik hiçbir zaman tartışılamazdı. Zira o in­san, bütün gün bu güzellikler içinde yaşıyordu. Her şeyi  görüyor, kokusunu hissediyor ve belki onlarla ayrı dille konuşmaya çalışıyordu.

Bu bir sırdı. İç dünyasına girmeden bilinmezdi.

d d

Bahçıvanı yanıma çağırdım.

Çekingen bir tavır içinde geldi.

Pek konuşmayan, sessiz, gösterişsiz, ama işini eksik­siz yapan tipik bir insandı.

Orta yaşlı insana güven veren bir yüzü vardı.

İnsanın yüzü bir anlamda onun içinin aynası gibi­dir.. İç dünyada neler varsa çoğu zaman bunu aynen dışa yansıtabilir.

Bahçıvan Musa’nın yüzü de bana bu izlenimi veri­yordu.

“Musa Efendi” dedim. “Yaptığım resmi beğendin mi?”

Önce resme, daha sonra bana baktı ve boynunu bü­kerek:

“Ben bunlardan bir şey anlamam ki” dedi.

“Anlarsın” dedim. “Sen hem bahçıvan, hem de bir köy insanısın. Bunların en güzelini gördün ve yaşa­dın.”

Bahçıvan, ısrarım karşısında fazla direnemedi. Önün­deki tabloya uzun uzun baktı. Daha sonra bana  dönerek:

“Beyim eline sağlık, güzel olmuş” dedi. “Ama bir ek­sikliği var.”

Benim istediğim yaptığım resmi onaylaması değil, eleştirmesiydi. Şimdi bunu yakalamıştım.

“Nedir o eksik olan?” diye sordum.

Bir müddet sustu, konuşmak istemedi. Daha sonra:

“Ev boş mu?” dedi. “İçinde canlı bir şey görünmü-yor da.”

Hiç düşünmeden cevapladım:

“Var!”

“O halde neredeler?”

Birden şaşırdım ve yaptığım tabloya baktım. Görü­nürlerde hiçbir insan yoktu. Nedense bu hiç aklıma gelmemişti. Ama  ev boş da olabilirdi. Bir tablo için bu bir eksiklik değil, diye kendi kendime düşünüyordum.

“Boş veya dolu olması ne fark eder?” dedim. “Önemli olan bir köy manzarası değil mi?”

Bahçıvan durdu, düşündü ve bilgiç bir tavır içinde:

“İçinde insan barınmayan bir evin ne önemi var” dedi. “Çok gösterişli bile olsa.”

Ürkek bir bakışla beni süzdükten sonra sözünü nok­taladı.

“Tıpkı inancı olmayan, boş bir kalbi taşıyan bede­nin değeri olmayacağı gibi.”

Bahçıvan güzel bir söz söylemişti.

“Boş bir kalbi taşıyan beden gibi..”

Hedefini arayan bir mermi gibiydi. Bu insan şekil­lerle değil, manalarla bir şeyler anlatmak istiyordu.

Ağaçlarda oynaşan kuşları çizmeye çalışan fırçam âdeta durmuştu. Her şeyi bırakıp onunla konuşmak istiyordum. Karşılıklı oturduk..

“Sen çok anlamlı konuşuyorsun” dedim.

Soruma cevap vermedi. Sustu.

Aklıma gelen tüm soruları peş peşe sıraladım. So­rula­rım arasında tahsil ve kültürünü aşan çok şey vardı. Ama hiç duraksamadan hepsine doyurucu ce­vaplar veriyordu.

Karşımda sıradan bir bahçıvan değil, çok kültürlü bir insan portresi çıkmıştı.. Yıllardır bahçemde çalışı­yordu. Ailenin bir ferdi gibi onu seviyor ve sayıyordum. Nasıl oldu da böyle bir insanı şimdiye kadar keşfede­memiştim. Kendi kendimi suçluyordum, ama fırsat da kaçmış değildi. Bu insandan öğreneceklerim olabilirdi.

Bahçıvan Musa’yı uzun uzun dinledim. Dinledikçe rahatlıyor, bu rahatlık olayları farklı açıdan görmem için kolaylık sağlıyordu.

Üniversite bitirmiş, büyük projelere imza atmış, ödüller kazanmış birisi olarak, ilkokulu bitirmiş bir bah­çıvan karşısında söyleyecek söz bulamıyordum.

Onun, büyüttüğü çiçekler kadar güzel bir kalbe sa­hip olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum..

Sözleri, tavırları ve verdiği mesajları ile düşünce uf­kumu değiştirmişti.

d d

O günden sonra Bahçıvan Musa  ile sık sık sohbet eder olduk.

Şaşıracaksın ama, yine de söyleyeyim. Onun peşine düşüp camiye bile gittim. Oysa çok camii projesi çizmiş ve cami görmüştüm. Ama onun manevi lezzetini hiç hisset­memiştim. Şimdi ayrı bir tat alıyordum.

Şimdi ölümcül bir hastalığın içinde de olsam artık önemli değildi.

Yıllarca peşine düştüğüm huzuru şimdi yakalamış­tım.

Bu değişim sadece benim için yeterli değildi. Eşimin de bu gerçekleri görmesini istiyordum.

Eğlenceyi çok seven, oyun partilerini hiç kaçırma­yan, bol para harcayan birisinin değişimi elbette çok zor ola­caktı.

Hayatına hakim olan kötü alışkanlıkların bir çırpıda yok olması  beklenemezdi.

 İlk günler söylediklerime tepki göstermedi. Dinler gibi yaptı, olumlu yaklaştı. Ama zamanla tepkisini or­taya koymaktan çekinmedi.

“Senin fikirlerine her zaman saygı duyarım, fakat..”

İşte o “fakat” kelimesinin izahını bir türlü yapa­madı. Ve sustu.

Susan birisiyle, konuşmak isteyen birisi arasındaki bu sessizlik, aile hayatı içinde kabullenilecek bir şey de­ğildi.

Ben düşüncelerimi ve inandıklarımı eşim ile pay­laşmak istiyordum. Bu en doğal hakkımdı.

Kabul edip etmemek ayrı bir şeydi, ama konuşulma­lıydı.

O günden sonra eşim ile aramızda ciddi bir rahat­sız­lık doğuran suskunluk başladı. Ardından da inat­laşma ve geçimsizlik.

Sonunda anlaşarak ayrıldık.

Tabi bu benim için iyi bir gelişme değildi. Ama iki­miz için de tek çıkış noktası gibi görünüyordu.

Benim yeni hayatıma ayak uydurmak için bir gayret sarf etmediği gibi eleştirilerinin dozunu da artırmıştı.

Kırgınlıklar uç bir noktaya gelmeden evliliği bitir­memiz belki doğru oldu..

Bunca yıl sonra en sevdiğin bir insanla yollarınızın ayrılması, sadece bir hüzün değil, güzel hatıraları da alıp götürmesi demekti.

Bu da benim için çok zor oldu. Ama sonunda kabul­lendim.

İşte dostum! Hayat bu! İnsan nerede ve nasıl bir sürprizle  karşılaşacağını hiçbir zaman kestiremez.

Kim bilir, belki de ben o güne kadar yaptığım hata­ların bedelini şimdi ödüyordum.”

Bu anlatılanlar karşısında mimar dostumu daha çok sevmeye başlamıştım.


8.

Gazetemi okumuş, televizyon seyrediyordum.

Daha doğrusu gözlerim televizyonda, zihnim başka mekanlarda geziniyordu.

Fakülteyi ve öğrencilerimi çok özlemiştim.

Ders anlatmak yorucu olmasına rağmen güzeldi. Her gün yeni bir bilginin peşinde koşmak, bunu öğren­cile­rine aktarmak, bana sonsuz keyif veriyordu.

Öğrencilerimle çok iyi bir diyalog kurmuştum. Derslerime gösterdikleri büyük ilgi gözümden kaçmıyordu. Bu da bana  mutluluk veriyordu.

Karşımda öğrenmek isteyen, öğrendikleri ile bilgile­rini sorgulayan, araştıran, heyecanlı gençler gurubu vardı. Onları, ders kitapları dışında, kültüre ve tarihe yönlendir­miştim.

Bu etkili ve kalıcı bir yöntemdi.

Sadece sınıf geçmek için ders kitaplarıyla ilgilenen  ve ezberciliğe kaçan bir anlayışın fayda getirmediğini, me­zun oldukları zaman gayet iyi anlıyorduk. Zira öğ­retmen­liklerinin ilk günleri çok zorlu geçiyordu.

Diploma aldıktan sonra her şey bitti sanıp, kitap ve kültürle ilgisini kesenler, zeki öğrencileri karşısında zor duruma düşüyorlardı.

Bu ilgisizlik öğretmen ile öğrenci arasında kültür fark­lılıklarını ortaya çıkarıyordu.

Kişisel olarak ben, öğrenci ile kitap arasında iyi bir diyalog kurulması için çok uğraştım..

Onlar okuduklarını bana aktarıyorlar, ben de eserle­rin kritiğini yapıyordum. Böylece ufukları genişliyordu.

Şimdi bunların hepsi gözlerimin önünde canlanı­yor ve büyük heyecan yaşıyordum.

İşte bu ruh haliyle düşünürken odamın kapısı açıldı.

Genç bir kız, gölge gibi içeriye süzüldü.

Yoğun bir düşünce atmosferi içinde kendi dünyamı yaşarken, giren kişi canımı sıkmıştı.

Genç kızın siması bana hiç yabancı gelmiyordu.

Nereden tanıyordum, kimdi? İlk anda pek çıkarama­dım.

Şua tedavisi ve kullandığım ilaçlar zihnimi yorgun düşürmüştü. Hatırlamakta zorluk çekiyordum.

Hastalık beni yorgun bir savaşçıya döndürmüştü.

Bunun kalıcı hale geleceğinden korkuyordum.

Odaya giren genç kızı tanımaya çalışırken elindeki çiçeği önümdeki sehpaya bırakarak:

“Geçmiş olsun!” dedi.

Kendimi toparlayarak:

“Teşekkür ederim” dedim. “Hoş geldiniz!”

Mahcup bir halde karşımdaki koltuğa oturdu.

Böylece yüzünü net bir şekilde görebiliyordum.

Kumral, uzun boylu, sevimli bir kızdı. Üstünde de  gösterişsiz ve sade bir kıyafeti vardı.

“Hastalığınızı bir sohbet sırasında arkadaşlarımdan öğrendim. Hemen koşup geldim. İnşallah önemli bir şeyiniz yoktur.” dedi.

Kelimelerin üstüne basa basa düzgün bir Türkçeyle konuşuyordu.

Güzelliği ile beraber zarafeti de gözden kaçmıyordu. Konuşması sırasında kullandığı:

“Hemen koşup geldim” sözü bir  samimiyetin, sı­cak bir davranışın açık  ifadesi gibi görünüyordu..

Ah! Bu zihin bulanıklığı, beni ne hallere düşürü­yordu.

O zeki, çalışkan, hiçbir şeyi unutmayan, hafızasını sü­rekli taze tutan bu insana ne olmuştu?

Şimdi, isimleri ve simaları hatırlamakta zorlanıyor­dum.. Bu tereddüt canımı sıkıyordu.

Genç kızı hatırlamak için olanca gücümü sarf ettim. Nafile bir sonuç alamıyordum.

“Kimsin? Necisin?” sorusu da  nazik davranış ola­mazdı. O halde aramızdaki konuşmaların seyri içinde bir ipucu çıkar diye bekliyordum.

Genç kız, benim durgun ve şaşkın bakışlarımdan bir şeyler sezmiş olmalı ki:

“Beni hatırladınız mı?” diye sordu.

İşte bu tam bir işkence sorusuydu.

“Beni bağışla” dedim. “Hatırlayamadım. Uzun sü­ren hastalığım ve geçirdiğim ameliyat, beni hem bede­nen, hem de ruhen sarstı.

“Haklısınız” diye gülümsedi.

“Ben öğrenciniz Beyza!”

“Hangi yıl, hangi dönem?” diye sormama  fırsat kal­madan zihnim birden berraklaştı.

Bu isim, bu yüz, bu ses bana çok fazla çağrıştır­maya başladı.

Ameliyat, baygınlık, yağmur, sel ve kurtarıcı bir el.

Bu kelimeleri yan yana getirince bir anlam ifade et­meye başlamıştı.

Hafızam netleşti.

Evet, şimdi hatırlamıştım.

“Beyza!.. Beyza!”

Kabusa dönüşen o baygınlık sırasında yaşadığım korkunç şeyler gözümün önüne yeniden gelir gibi oldu..

Beyza, bu benim yaşadığım kabus filminin başrol oyuncusuydu. Onu nasıl unutabilirdim.

Evet! Hayal âleminin kahramanı. Beni sel felaketin­den kurtaran, ardından yıllar öncesinin karşılıksız sevgi­nin hesabını soran kız!

Hırçınlaşan, benimle âdeta kavga eden, hayal âlemi­nin kızı, şimdi gerçekten ve canlı olarak karşım­daydı. O kavgacı insanın ruh hali çoktan gitmişti. Daha güzel, daha sevecen bir Beyza vardı karşımda.

Yüreğimdeki duyguların yoğunlaştığını hissettim. Kendi kendime:

“İşte aradığım ve sevmek istediğim insan portresi” dedim.

Belli belirsiz bir sevgi rüzgarının estiğinin şimdi far­kına varıyordum. Bu benim için beklenmeyen bir geliş­meydi.

Hiçbir şey sormadan hayran hayran onun yüzüne bakıyordum. O da gözlerini benden ayırmıyordu..

Ben ne ilginç insanım? Daha henüz Pervin’in bı­rak­tığı sevgi ve hasret izlerini silmeden yeni bir macera­nın kapısını aralamaya çalışıyordum. Gerçekten şaşıla­cak bir davranıştı.

Kendimi toparladım ve ilk  soruyu sordum:

“Şimdi ne yapıyorsun?”

Yüzü kızardı.

“Bir lisede öğretmenim” dedi.

Bu cevap beni mutlu etmişti.

Öğrencilerimi şimdi karşımda öğretmen olarak gör­mek beni gururlandırıyordu.

“Sevindim” dedim. “Toplumların geleceği öğret­menlerin elinde şekillenir. Bürokrasiye yön veren, ülkeyi yöneten insanlar bu emeğin mahsulleridir. Bizler mille­tini seven, dine saygılı, ülke menfaatlerini her şeyin üs­tünde tutan insanlar yetiştirdiğimiz için mutlu olmalıyız!”

Bir nutuk havası içinde söylenen sözler Beyza’nın ho­şuna gitmiş olmalı ki, yüzünde hoş bir tebessüm belir­mişti. Söz sırası ona gelmişti.

Benim ders veriş tarzımdan, öğrencilerle kurduğum dostluktan, vefadan ve sevgiden uzun uzun söz etti.

“Sizin tavır belirleyici sözleriniz beni ve arkadaşla­rımı çok etkiledi. Böylece okumayı, insanları sevmeyi ve hoşgörüyü öğrendik.” dedi.

Mahcup bir şekilde sözlerini noktaladı:

“Aşksız ne ilim olur, ne de sanat. Her eser bir aşk ile ortaya çıkar. Aşkın insan hayatında da çok önemli bir rolü vardır” sözünüzü hiçbir zaman unutamadım. Şimdi de ben öğrencilerime aynı öğütleri  veriyorum.”

Beyza’nın olaylara bakışı, konuşma tarzı çok etki­liydi.

Sohbetimiz sırasında hangi konu gündeme gelse, gö­rüşlerini açık bir yüreklilikle söylüyor ve ortaya ilginç fi­kirler atıyordu.

Beyza’nın kendini çok  iyi yetiştirdiği her halinden anlaşılıyordu..

Evli olup olmadığını bir türlü soramadım. Ama par­mağında yüzük yoktu. Böylece bekar olduğunu tahmin edi­yordum. Bu bende yeni bir ümit ışığının yanmasına ne­den olmuştu.

Beyza’yı belki sevebilir ve evlenebilirdim. Aradığım özelliklerin çoğu onda var gibi görünüyordu.

Üstelik bana karşı duyduğu ilgi de hiç gözden kaçmıyordu.

Bakışları ve konuşması  bunu ortaya koyuyordu.

Ama ne yaparsınız ki, bu hastalık benim bütün ha­yallerimi bir bir yıkıyordu. Kalıcı hiçbir şeye karar veremiyordum.

Aslında yeni şeyler düşünmem ve planlaman zih­nimde çöreklenen ölüm korkusunu belki ikinci plana ata­bilirdi. Fakat bunu bir türlü yapamıyordum.

Korku ve zihin tembelliği, bana bazı şeyleri yap­mama fır­sat vermiyordu.

Hastalık korkusundan kurtuluncaya kadar bu endi­şemin süreceği kesindi.

Çaresiz buna katlanacaktım.

d d

Beyza, kısa bir müddet sonra yeniden ziyaretime geldi.

Bu benim için pek sürpriz olmamıştı, geleceğini tah­min ediyordum

Daha doğrusu böyle bir düşünce kalbimden sürekli  geçiyordu.

Onunla  sohbet etmek hoşuma gidiyor ve beni ra­hatlatıyordu.. Böylece biraz olsun hastalığımı unutup, eski mutlu günlerimi yaşar gibi oluyordum. Bu da benim için büyük bir moral kaynağı oluyordu.

Beyza’nın da bu sohbetlerden keyif aldığı belliydi. Bunu her hareketiyle yansıtıyordu.

Artık ilk günlerdeki resmiyet kalmamıştı.

Rahat bir şekilde konuşuyor ve birbirimize espri ya­pıyorduk.

Bu tarz tavırlar sevginin ilk işareti olarak yorumlu-yordum.

Bir fırsatını bulup, Beyza’ya ameliyat sırasında yaşa­dığım olaylardan söz ettim. Ayrıntılara girdim. Aramızda geçen konuşmaları bir bir anlattım.

Beyza, hiç şaşırmamış, tepki göstermemiş, sadece gülmekle yetinmişti.

Bu ona has, anlamlı bir gülüş tarzıydı.

Belki de bu tavrı, yaşananları ve söylediklerini tas­dik eder gibiydi..

Ama her şeye rağmen ben bu konuyu konuşmak  ve tartışmak istiyordum. Hayalle gerçek arasındaki bu sır perdesi neydi? Bunu öğrendiğim takdirde duygula­rını da bir anlamda çözmüş olacaktım.

Sıra da bekleyen sorulardan ilkini sordum:

“Bu anlattıklarıma ne diyorsun? Gerçekle bir ilgisi var mı?”

Tabi bu onu konuşturmak için tuzak bir soruydu.

Sorum cevapsız kalsa da önemli değildi. Burada önemli olan onun olaylar karşısındaki tavrıydı.

Anlamlı ve rahatlatıcı bir tavırla yüzüme bakarak:

“Hayret” dedi. “Anlattıklarının çoğu doğru.”

Bu cevap bana yeterli gelmemişti.

“Mesela hangisi?” diye sordum.

Hiç düşünmeden, sakin bir şekilde sorumu cevap­ladı.

“Hepsi!”

Bu kez şaşıran bendim.. Aklım karışmıştı.. O anları yeniden yaşar gibi oldum.

“Hepsi” demekle gördüklerimi ve aramızda geçen konuşmaları onaylıyor demekti. Bu nasıl olurdu. Yaşa­dıklarım kabus değil miydi?

Yani sevgi sözcükleri, sitemler, bekleyişler ve hatıra defterine düşürülen notlar.

Beyza, yeni bir soru sormama fırsat bırakmadı.

“Bizim evimiz tıpkı senin anlattıklarındaki gibi. Eski ve dedemden kalma, tarihi bir ev. Kütüphane ise, baba­mın. Sizin gibi kitap aşığı bir insan. Şimdi bütün bunlar benim okumamı bekliyor.”

Nedense en can alıcı soruların cevabını sona bırak­mıştı. Durdu ve kısa bir süre düşündü. Daha sonra ko­nuşmasını aynı heyecanla sürdürdü:

“Sözünü ettiğin hatıra defteri ise gerçekten var. Ön­sözü de söylediğin gibi sana ait. Sadece eksik olanlar ayrıntılar. Sel felaketine gelince, eğer yorumlanması gere­kirse, bilindiği gibi felaketler bazen kurtuluşun ha­bercisi­dir. Bu da senin içinde bulunduğun hastalığı yenmen anlamına gelebilir. Bütün bu parçaları toplayıp bir araya getirdiğimiz zaman da ortaya şimdiki tablo çıkmış olu­yor. Yani tükendiğini sandığım, ama yıllarca içinde büyü­tüp, beslediğim bir sevgi yeniden gündeme çıkmış oluyor. Bilmem benim bu yorumuma katılır mı­sın?”

Bu sorunun cevabı elbette “evet”ti. Ama bunu nasıl diyecektim ki? Güzel ve etkileyici cümleler kurmam zordu. Ama sevindirecek, ümitsiz sandığı aşkının karşı­lıksız ol­madığı bildirecek bir cevap gerekliydi.

Beyza, merakla gözlerini bana dikmiş, cevabımı bekliyordu.

Pervin’in bana vefasızlığına rağmen aşk ve sevgisi hala sıcaklığını koruyordu. Ama yeni bir sevgiye kapı açmanın tam zamanıydı. Bunalımdan ancak böyle bir heyecan rüzgarı ile kurtulabilirdim. Karşımdakini daha fazla bekletmemek için:

“Kalbinden geçenlere aynen katılıyorum.” dedim.

Dudaklarımdan dökülen bu cümleler hem beni hem de Beyza’yı rahatlatmıştı.

Beyza’nın  kurnazlığı üzerindeydi.

“O halde” dedi.

Cümlenin arkasını getirmedi veya getirmek iste­medi. Belki de gerisini benim anlayışıma bıraktı. Bunun mantı­ken anlamı şu olmalıydı:

“O halde neden ben de seni seviyorum demiyorsun?”

Bundan başka bir anlam çıkarmak mümkün değildi. Karşılıklı soru cevaplar ikimizi de belli bir noktada dü­ğümlemişti.

Bir çıkmazın içindeydim. Ağzımdan çıkacak her sözle onu kendime iyice bağlayabilirdim. Bu da belki yeni bir bekleyiş ve acıya dönüşebilirdi.

Ne kendimi, ne de başkasını artık üzmek istemiyor-dum.

Kalbim Beyza’yı sevdiğimi söylüyordu. Elbette ki, bu çocuksu bir sevgi olamazdı. Anlamlı ve mantıklı ta­vırları beni etkiliyordu. Yaşına göre olgun ve dikkat çe­kiciydi. Üstelik birçok konuda anlaşıyorduk.

Pervin ile geçen nişanlılık ve sonunda beni sebepsiz yere terk etmesi beni çok yıpratmıştı. Bunun da böyle olacağından korkuyordum

Yanlış bir seçim, yanlış bir karar, beni yeniden in­sanlardan ve dostluklardan soğutabilirdi.

Yeni filizlenen sevginin kalıcı olup olmayacağını dü­şünmeliydim. Kararım bu noktada kilitleniyordu.

Sonunda duygularımla mantığım arasında mey­dana gelen çatışma sonucunda ne yazık ki, duygula­rım galip geldi. Ve düşüncelerimi açıklamaya çalıştım.

 “Herhalde bazı şeyleri açıklamakta fayda var, diyorsun öyle mi? Bilmem yanlış mı anladım?”

Cevabımın gecikmesi Beyza’yı tedirgin etmişti. Bunu yüzündeki gerginlikten anlıyordum. Ama yine de cevabı sevimli oldu.

“Aynen öyle söylüyorum” dedi.

“Eğer bir sihirli kelime seni sevindirecek ise, hemen bunu itiraf etmeliyim. Cevabım ‘evet’. Ve senden hoşla­nı­yorum.”

Beyza, cevabımdan tatmin olmamış gibiydi.

“Hoşlanmak farklı bir anlamı çağrıştırıyor. Ama sev­mek kelimesi daha anlamlı ve güzel.”

Bir espri havası içinde:

“Peki istediğin gibi olsun” dedim. “Cümlemi düzelti­yor ve başına sevgi, sonuna da aşk kelimesini ilave edi­yo­rum.”

Beyza’nın o kendine has anlamlı gülüşü, her şeyi açıklıyordu. Bu bana en güzel cevaptı.

d d

 Beyza ile sevgi konusunda anlaşmıştık.

Ama bütün mesele sadece ikimizin birbirine sevgile­rini açıklamakla bitmiyordu. Bunun düşünülmesi ve tartı­şılması gereken başka yönleri de vardı. Ben bunları açıkça Beyza’ya anlatmalıydım. Aramızda bilin­meyen, tartışılmayan hiçbir şey kalmamalıydı.

“Uzun yıllar, içinde büyütüp beslediğin bir sevgiyi, şimdi açıkça ortaya koyman bence hoş ve zarif bir davra­nış. Bu senin samimiyetini ve güvenirliğini gösteri­yor. Duygularına aynen katılıyorum. Ancak bilinmesi ve üze­rinde düşünülmesi gereken bir acı gerçek var ki, o da benim içinde bulunduğum ruh halimi etkileyen, has­talı­ğımdır."

Beyza, ne demek istediğimi anlamış gibi, daha  cüm­lemi tamamlamadan söze girdi ve:

“Hastalığın benim için  bir engel değil!” dedi.

Aman Allahım neler duyuyordum? Bir yanda beni hastalığım için terk eden nişanlım, diğer tarafta da beni her şeyimle kabullenen yeni bir sevgili vardı. Bu manza­ralar karşısında hayret etmemek elde değildi.

“Bu özverinizi çok iyi anladım” dedim. “Hastalığı bir tarafa atmış olalım. Ama aramızdaki bu yaş farkına ne diyeceksin? Bunu hiç düşündün mü? Yıllar sonra bu fark­lılığın bir sorun olarak karşımıza çıkmayacağını kim garanti edebilir ki?”

Beyza birden ciddileşti:

“Bu kadar şüpheci olmana gerek yok. Benim için beş-on yaş hiç fark etmez. Üstelik bir tercih de olabi­lir. Zira bizim aile bireyleri içinde yapılan evliliklerde hep bu yaş farkı olmuştur ve sonuçta hiç de korkulduğu gibi ol­mamıştır.”

Bu konuda itiraz edecek bir şeyim kalmamıştı. So­nuçta Pervin’den söz etmek istedim. Ama Beyza bu ko­nuda pek konuşmak istemiyordu.

“Ben hepsini biliyorum” dedi. “Bir sevginin başlan­gıcı yanlış olursa, elbette ki sonuç da hüsranla biter.”

Beyza doğru söylüyordu.

Belki binlerce defa kendime kendime yönelttiğim: “Nerede yanlış yaptım?” sorusunu şimdi Beyza’ya da sormayı çok isterdim. Fakat  bu keyifli sohbeti bozmanın da bir anlamı yoktu.

“Zor bir insansın” dedim.

Bu benzetmeden keyiflenmişti.

“Öyleyimdir” dedi.

Her konu üzerinde uzun uzun konuştuk ve tartıştık. Farklı düşündüğümüz bir şey kalmamıştı. Hastalık sonu­cuna göre evlilik programı da gündeme gelecekti. Son kararımız buydu.

d d

Bugün doğum günüm.

Yirmi altıyı doldurup ve yirmi yedinci yaşıma ayak basmıştım. Bu bende ne sevinç uyandırıyor, ne de bir hüzün. Sadece böyle bir günü hastahanede geçirmenin burukluğunu yaşıyordum.

Geride bıraktığım yılların hesabını vermek gibi bir endişem yoktu. Bugüne kadar dolu dolu bir hayat yaşa­dığımı söyleyemem. Ama küçümsenmeyecek kadar da boş değildi. Sadece düzgün ve sıradan bir hayattı bu.

Şimdi yine aynanın karşısındayım ve kendimi seyre­diyorum.

Yeni bir yaşa girmenin heyecanını ayna ile paylaş­mak istiyorum. Bu kez karamsar değil, umutluyum. Zira saçlarım uzamaya başlamış ve yüzümün rengi eski ha­line dönmüştü. Hastalığı da yenmek üzereydim. Bil­mem, bu sonuç benim mutlu olmam için yetmez miydi?

Yüreğimde yeşeren o sevgi tomurcukları beni  yeni­den hayata döndürmüştü. Bu belki sıradan bir mutlu­luktu. Ama güzeldi, etkiliydi. Kafamda evlilik için yeni planlar kuruyordum ki, odanın kapısı vuruldu.

Bu beni aynadan koparmak için belki de bir fırsattı.

Gözlerim hala aynada, ama ruhum başka mekan­larda geziniyordu. Kapı sesine:

“Gir” diye cevap verdim.

İlaç saati değildi. Acaba bu vakitte kim olabilirdi ki? İyice meraklanmıştım.

Bakışlarımı aynadan kapıya yönelttim. Beni hayrete düşüren sima yavaşça aralanan kapıdan içeri süzüldü.

O tanıdık yüz şimdi karşımdaydı.

Karşımdaki insan sürekli yargıladığım ve vefasızlıkla suçladığım Pervin’den başkası değildi.

Mahzun ve ürkek bakışlarını bana dikerek karşımda durdu.

Belki de “Git!..” diye bağırmamı bekliyormuş gibi kor­kulu gözlerle bana bakıyordu.

Bense hiç beklemediğim bu sürpriz  karşısında âdeta donakalmıştım. Bir şey söyleyemiyor, sadece şaş­kın bir halde ona bakıyordum.

Rüzgar karşısında titreyen mum alevi gibi, Pervin’in gözleri yanıp sönüyordu. Suçluluk duygusu içinde ol­duğu her halinden belliydi. İlk konuşan o oldu:

“Geçmiş olsun!”

Beni terk eden, acı çektiren, vefasızlık eden Pervin şimdi hiçbir şey olmamış gibi karşımdaydı ve bana “Geç­miş olsun!” diyordu.

Yüreğim sevgiyi gizliyor, ama nefretim öne çıkı­yordu. Bunun belirtisi olarak en ağır ifadeyi bulmak için çaba sarf ediyordum. Ama yoktu işte. Sanki sert bir rüz­gar o vurucu kelimeleri hafızamdan alıp götürmüştü. Kendimi toparladım ve nezaket ölçüleri içinde:

“Hoş geldin!” diyebildim.

Cevabım Pervin’i rahatlatmıştı.

“Suçluyum” diye söze başladı. “Günlerce kendimi yar­gıladım ve sonunda sana haksızlık yaptığımı anladım. Bak şimdi bunun için yanındayım ve senden her şey için özür diliyorum”

Gecikmiş bir itiraf karşısında ne cevap verebilirdim ki?!

“Pervin beni şaşırtıyorsun” dedim.

O olanları tartışmak yerine, barış yolunu seçmiş gibi görünüyordu.

“Hayır, hayır!” dedi. “Vicdanımın sesi bu. Beni şimdi kovsan da azarlasan da haklısın. Buna  diyeceğim hiçbir şey yok. Ama her şeyi bir tarafa atar ve bana ba­rış elini uzatırsan çok mutlu olurum. Kopardığım o sevgi bağını şimdi yine kendi ellerimle onarmak istiyorum. Ne olur bana bu fırsatı ver!”

O ezilmiş, merhamet dileyen bir sevgili, bense kızgın ve hırçın bir insan rolünü oynuyordum.

Ne diyeceğimi ve nasıl tavır alacağımı bir türlü kestiremiyordum. Bütün bu kızgınlığım ve nefretime rağ­men ona karşı olan duygularım sıcaklığını hala muha­faza ediyordu.

Bir samimi özür, içten gelen bir gülüş bende odakla­nan nefreti her an yok edebilirdi. Üstelik öyle kindar birisi değildim. Çabuk affeden, her şeye hoşgörü ve sevgi çer­çevesinde yaklaşan bir özelliğe sahiptim. Ama ne­dense şimdi duygularımı aşamıyordum, taş kesilmiş­tim. Eski duyarlılığım yoktu. Daha açıkçası zor zama­nımda bana yaptığı vefasızlığı unutacak kadar uzun bir zaman geç­memişti. Ateş küllenmişti ama, içimdeki sı­caklığı hala sürüyordu.

Duygularım şimdi ön planda ve sitem yüklüydü. Ay­rıca yeni bir sevgiye de yelken açmıştım.

Beyza, bana yepyeni bir sevginin yolunu açmıştı. Şimdi onun heyecanı ile hastalıktan kurtulmaya çalışı­yordum.

Pervin bana ihanet ederken, ben de Beyza’ya aynı ihaneti yapamazdım. Bu karakterime uymazdı.

Aman Allahım! Ne zor durumdayım. Hayatımın ka­ra­rını şimdi burada verecektim.

Pervin’e  “evet” dersem, küllenmiş olan o eski sevgi yeniden canlanacak ve ben Beyza ile Pervin arasında bir tercih yapmanın acısını yaşayacaktım. “Ha­yır” der­sem de bir eski sevgiyi ebediyen maziye göme­cektim.

Bir müddet bu iki cevap arasında gidip-geldim. So­nunda dudaklarımdan isteksizce bir kelime dökülüverdi:

“Pervin sen kaybettin!”

Bu cevap benim gibi onu da şaşırtmıştı. Belki de bu özür karşısında yumuşayarak eskiye döneceğimi tahmin ediyordu.

Beni en hassas yönümden yakalamak için merha­mete sığınmıştı. Böylece bir savaşı kazanacağını sanı­yordu. Ama yanılmıştı.

Pervin, olumsuz bir cevap almanın ezikliği içinde kı­zardı, renkten renge girdi. Tutunacak bir dal aradı. Tit­rek bir sesle:

“Kararını saygı ile karşılıyorum” dedi ve gerisini geti­remedi.

Benim soğuk tavrım karşısında ne oturabiliyor, ne de elinde tuttuğu karanfilleri sehpaya bırakabiliyordu.

İkimiz için de çok kötü bir sahneydi.

Son bir gayretle elindeki karanfilleri göstererek:

“Bunları doğum günün için sana getirmiştim. Lütfen kabul et!”

Beni ikinci kez en hassas yerimden vurmaya çalışı­yordu. Doğum günümü unutmamıştı. Barış güvercinini doğum günümde uçurmak için bekletmiş gibi görünü­yordu. Bu ilginç zamanlama da onun değişmez yöntem­lerinden birisiydi. Üstelik çok sevdiğim çiçekleri de alıp getirmişti.

Bu sınırsız kızgınlık içinde neredeyse çiçekleri bile reddedecektim. Duygularımın önüne geçemiyordum.

“Teşekkür ederim” dedim.

Elindeki karanfilleri alarak  vazoya koydum.

Pervin hala ayakta ve benden “otur” demem için bir işaret ve ilgi bekliyordu.

Bir kere kızgın bir insan rolünü üstlenmiştim. Artık merhamet duygularına yer yoktu.

Bu konudaki düşüncelerim değişmeden onun bir an önce buradan gitmesini istiyordum.

Belki biraz daha kalsa, konuşsa, yalvarsa duygula­rımı etkileyebilirdi. O beni çok iyi tanıdığı kadar, ben de onun neler yapabileceğini kestirebiliyordum. Mazlum rolünü kusursuz oynar ve karşısındakini çabuk etkileme­sini bi­lirdi. Nişanlılık dönemimizde buna benzer olayları çok yaşamıştım.

Pervin yıkılmıştı. Gözlerini yere dikmiş, düşünü­yordu. Benden az da olsa bir ilgi bekliyordu. Rolümü sonuna kadar oynayacaktım. Bunun üzerine:

“Senden son bir ricam var” dedi.

Hiç tereddüt etmeden:

“Tamam” dedim.

“Sana yazdığım mektubu geri istiyorum.”

Bu benim en son aklıma gelecek bir şeydi.

“Neden istiyorsun?” dedim. “Artık onun bir anlamı kalmadı sanırım.”

“Sana yaptığım bu vefasızlığın kötü bir belgesi ola­rak kalmasını istemiyorum. Belki ortadan kalkarsa en azından  seninle dost kalma şansım da artmış olur.”

Farklı bir yöntemle duygularıma sahip olmak istiyordu. Ama gerekçesi ne olursa olsun bu son ricasını yerine getirmeliydim. Zaten mektup olsa da olmasa da değişen bir şey yoktu. Yollarımız ayrılmıştı. Vefasızlığı yüreğimin bir köşesinde hala sıcaklığını muhafaza edi­yordu. Bunun yok olması için zamana ihtiyacım vardı. Onu ileride belki affedebilirdim. Ama yeniden birlikte olmayı asla düşünmüyordum.

Mektubu çantamdan çıkarıp verdim.

Gözleri dolmuştu. Neredeyse ağlayacaktı. Son kez hüzünlü bir çehre ile bana baktı. Merhamet duygularımı yakalayarak affetmemi istiyordu. Buna hiç fırsat verme­dim. Aynı soğuk ve kırgın tavrımı sonuna kadar sürdür­düm.

Pervin geldiği gibi, sessizce çıkıp gitti.

O ne kadar üzüldü bilemem, ama ben çok huzursuz olmuştum. Keşke o günleri yeniden yaşamasaydım.

d d

Mimar dostum ile bugün bir araya geldik.

Beni sohbete çağıran oydu. Konuşmak ve dertleş­mek istiyordu.

Uzun zamandır yalnız kalmayı alışkanlık haline getir­miştim. Böylece hem düşüncelerimle baş başa kalı­yor hem de kendimi dinlendiriyordum.

Ama bu tavrım Mimar Faruk’u tanıdıktan sonra de­ğişmişti.

Onunla konuşmanın ve sohbet etmenin  çok ayrı bir keyfi vardı.

Bu belki de müşterek acılarımızın aynı noktada ke­sişmesinden kaynaklanıyordu..

Aynı kaderleri yaşıyorduk.

d d

Yine koyu bir sohbete dalmıştık

Hem konuşuyor, hem de keyifle çaylarımızı içiyor­duk. Konu yine dönüp dolaşıp ölüme geldi.

Konuşmanın bu yöne akması, elbette doğaldı. Zira ikimiz de hastahaneydik. Ayrıca vücudumuzda ölümcül bir hastalığın mikrobunu taşıyorduk.

Bir başkasının hayatını, başka yönleri ile anlatmak, yorumlamak belki işin en kolay yönüydü. Ama insanın kendi acılarını ve bunun verdiği psikolojik baskıyı yaşa­mayan insana anlatması pek kolay olmuyordu.

Mimar Faruk ile yaşadığımız hastalığı ve onun so­nucunda ortaya çıkacak olan ölüm ihtimalini ma­saya yatırmamız bundan kaynaklanıyordu.

Bütün düşünceler, “yaşamak ve ölmek” kelimeleri  arasında şekilleniyordu.

Ne zaman başka bir konuya geçsek, bu kısa sürü­yor ve sonuçta yine aynı noktada birleşiyorduk.

Bu ikimizin değişmez gündem maddesi olup çık­mıştı.

Ne enflasyon, ne işsizlik, ne de öteki diğer insanların maceraları bizi  ilgilendirmiyordu.

Gündemin ağırlığı, bizi etkileyen hastalıktı.

Böyle olunca da sonuç itibariyle gündem “ölüm ve hayat” arasında ilerleyen o ince çizgide gidip-geliyordu.

Bütün bunların tartışıldığı bir ruh dünyasında, basit, kalıcı olmayan, arzu ve hevesler de kendiliğinden orta­dan kalkmış oluyordu.

Anlamsız şeylerin peşinde koşmak, günlük şöhretle­rin izini sürmek, mutlu bir son getirmiyordu.

Elde ettiğimiz şeylerin hırsı, elbette ki bizi, yeni hırsla­rın peşinden gitmeye zorluyordu.

Bu ihtirasları ancak hastalık ve ihtiyarlık durdurabi­lirdi. İşte muzdarip iki insan olarak biz bu zoraki tercihin içinden çıkamıyorduk.

Ahirete inanma, yaşadıklarımızın ve yaptıklarımızın hesabını verme, herkese her şartlar altında sevgi ve hoş­görü ile bakma gibi duygular içimizde günden güne kök salmaya başlıyordu.

Ayrıca bu hastalık bana, çok şeyi kısa yoldan öğret­mişti. Bu elde ettiğim deneyimleri, hiçbir zaman okulda  elde edemezdim.

İşin farklı bir yanı da, bu hastalık beni genç ya­şımda olgunlaştırmış ve hayat felsefemi baştan sona değiştir­mişti.

Mimar dostum da, benden farklı düşünmüyordu. Hatta bir adım daha ileri giderek, “Yaşadıklarım ve içinde bulunduğum hastalık beni âdeta ölüme alıştırdı” diyordu.

Sohbetin bir noktasında, bu düşüncelerini ortaya koyuyordu:

“Ölüm hepimiz için, ödenmesi gereken bir borç ol­duğuna göre, bunun erken veya geç olması neyi değişti­rir ki? Bende ahiret inancı şekillendikten sonra ölüm bana artık o kadar korkunç gelmiyor.”

“Hayatın hızlı temposu içinde belki aklımıza dahi ge­tirmediğimiz, hatta hatırlamak istemediğimiz bazı şeyler şimdi bana hoş ve sevimli geliyor. Bir an önce bu emaneti sahibine teslim etmek istiyorum.”

“Beni korkutan sadece yaptıklarım ve yapamadıkla­rım değil. Filmi başa aldığım zaman derin bir vicdan azabı çekiyorum.”

“Dayalı-döşeli deniz manzaralı bir yalım, büyük kentlerdeki dairelerim, otomobillerim ve bankadaki  dö­vizlerim bilmem şimdi neye yarayacak? Acaba bütün bunlar bir araya geldiği zaman, içimdeki kanser denen o illeti söküp atabilecek mi?”

“Bunun cevabı çok basit: Hayır.”

Mimar dostum, konuştukça dertlerini ortaya dökü­yor ve rahatlıyordu.

Bugüne kadar hayatının her kulvarında yürümüş ve başarı grafiğini sürekli yükseltmişti. Ama yeteri kadar mutlu değildi ve olamamıştı. Şimdi geriye baktığı zaman bu gerçeği net bir şekilde görebiliyordu.

Sarf ettiği sözler, ölüm korkusunun bir paniği ola­mazdı. Belki de yaşadıklarıyla bir hesaplaşmaydı.

Mimar Faruk, uzun uzun içindeki dertleri döktükten sonra:

“Senden çok önemli bir ricam var” dedi.

“Hayatta güven duyabileceğim senden başka hiç kimsem kalmadı. Eşimden ayrıldım. Tek oğlum ise Ame­rika’da eğitim görüyor. Çektiğim acılardan hiç ha­beri yok. O sadece banka hesabına yatırılan paraların hesabını tutuyor. Hülasa kendi dünyasını yaşıyor. Yakın akrabala­rım ise bir işe yaramazlar.”

Durdu, derin derin nefes aldıktan sonra yanında bu­lunan çantasından, bir zarf çıkarıp, bana verdi. Ağzı sıkı sıkıya yapıştırılmış, üstünde büyük harflerle ismim yazı­lıydı.

Neler olup bittiğini anlamak istercesine şaşkın şaş­kın bakıyordum. Aynı heyecanla sözlerini sürdürdü:

“Bu zarf sana emanet. İçinde vasiyetim var. Eğer bunları harfiyen yerine getirirsen beni ebediyen mutlu edersin.”

“Vasiyetin ne?” diye sormama fırsat kalmadan:

“Kaygılanma!” dedi. “İçinde her şey yazılı. Nasip olursa yarın sabah erken vakitlerde ameliyata gireceğim. Doktorlar bunun riskli bir ameliyat olduğunu bana söyle­diler. Eğer bu ameliyattan sağ çıkarsam mesele yok. Bu projeleri birlikte yürütürüz. Ama ölürsem, zarfın içindekileri yerine getirmek sana manevi bir borç sayılır. Bir dost olarak bunu benden herhalde esirgemezsin?”

Önce zarfa, daha sonra da Mimar’a baktım.

Büyük bir sorumluluk duygusu içindeydim. Ne soru sorabiliyor, ne de konuşuyordum. Söylenenler karşı­sında âdeta dilim tutulmuştu.

Mimar dostumun yüzüne bir müddet şaşkın şaşkın baktım. Ne panik havası, ne de ölümü bekleyen insanla­rın çaresizliği vardı. Normal tavrını sürdürmeye çalışı­yordu. Bazen yüzünü geriyor, bazen de zoraki bir tebes­süm ede­rek sözlerinin anlamını derinleştiriyordu. Teselli sırası bana gelmişti:

“Üzülme” dedim. “Sen büyüğümsün ve benim ağa­beyim sayılırsın. Onun için de istediğin neyse onu mut­laka yerine getirmeye çalışırım. Lütfen ölümü düşünme! Ayakta kalmayı dene ve ileride birlikte sürdüreceğimiz nice güzel günleri hatırla!”

Söylediklerim kuru bir teselliden ibaretti. Bu şartlar altında başka ne söyleyebilirdim ki?

Bazen suskunluk, konuşmak kadar etkili olabili­yordu. Ben de öyle yapmaya çalıştım.

Mimar dostum gözlerini bir noktaya dikmiş, derin de­rin düşünüyordu. Kim bilir sıcak gönlünde hangi kışın dondurucu soğuğunu yaşıyordu. Bilinmez!

Beni kucakladı.

“Hakkını helal et!” dedi.

Helalleştik.

Odasından ayrılırken, o bakışı, hiç gözlerimin önün­den gitmedi. Ayrılışın  bir provası gibiydi.

d d

 


9.

Ümit, heyecan ve bekleyişler yüreğimizdeki yerini aldığı zaman, insan bir başka oluyordu. Ne yemek yiye­biliyor, ne de gözlerine uyku giriyordu.

Boş ve anlamsız düşüncelerle savaş içine gir­miştim.

Bugün yine uyumadım. Gece yarısı yine ayaktay­dım.

Neredeyse doktorların yerine servisin nöbetini ben tu­tacaktım. Zaman geliyor acil servise getirilen hastaların çığlıklarına ben de eşlik ediyordum.

Hastaya ilk müdahale nasıl yapılır, hangi metotlar uygulanır, film nasıl çekilir, hepsini bir tıp öğrencisi gibi öğrenmiştim.

Hele o hasta sahiplerinin panik içinde bekleyişleri, ruh halleri ve bu olup bitenler karşısında doktor ve hem­şi­relerin rahat tavrı unutulmayan günlük manzaralar ola­rak hafızada yerini koruyordu.

Hastahanede bütün olup bitenleri bir eğitimci gözü ile seyretmek, değerlendirmek bana daha anlamlı geli­yordu.

d d

Neredeyse sabah olacak.

Sanki başka bir uğraşım yokmuş gibi geçen saniye­leri ve dakikaları sayıyorum. Bu alışkanlık haline gel­mişti. Düşünüyorum da başka ne yapabilirdim ki? Ya­şadığım mekan, üniversite ya da ev değildi. O halde buranın psikolojik havası içinde yaşamaya mec­burdum.

Burası, beni kitaplardan bile uzaklaştırdı. Artık hiç kitap okuyamıyordum. Ne zaman böyle bir şeye niyet­len­sem başarısız oluyordum.

Okuduklarım zihnime yerleşmediği gibi, uçup gidi­yordu.

Bunun kalıcı hale gelmesinden endişe duymaya başlamıştım.

Çok şeye katlandığım gibi buna da katlanacaktım. Başka bir tercihim olamazdı. Zira buraya mahkumdum.

d d

Odanın penceresinden dışarıyı seyretmeye başla­dım.

Caddelerde bir ölüm sessizliği hakimdi. Kimsecikler yoktu. Gelip giden birkaç ticari taksiden başka, ortada görünen yoktu.

Ankara derin bir uykuya dalmıştı..

Sabah kim bilir hangi siyasi gelişme ve skandalla yeni bir güne “merhaba” diyecektik

Başkent her zaman bir ilginç olaya gebedir.

Bir bakarsınız hükümeti koltuğundan edecek bir ge­lişme olur. Ya da birileri, bir yerlerde, toplumu hu­zursuz edecek olayların planını uygulamaya geçirir.

Hiç kimse, bu şehirde nelerin olup biteceğini önce­den kestiremez.

Başkentte yaşayanlar, ertesi güne, bir şeyler olacak­mış gibi, hep hazırlıklı girerler.

Ve böyle bir atmosfer içinde vücut uykuda, ama zi­hinler sürekli bir haberin beklentisi içindedir.

Başkent, güne böyle iç karartıcı haberin şoku ile gi­rer.

Ankara’da yaşamanın belki de en büyük bedeli deği­şimleri anında yaşamasıdır.

 d d

Yavaş yavaş gün ağarmaya başlıyordu..

Caddeler yalnızlığını hareketliliğe terk etmeye başla­mıştı.

Birazdan güne yaşamak ve ayakta kalmak için mü­cadele veren insanlar damgasını vuracaklardı.

Kimisi hastahane kapılarında kuyruk bekleyecek, ki­misi de sokak bekçilerinin kahvaltılarına eşlik edecekti.

Ve böylece günlük hayatın çelişkileri kendini hemen gösterecekti.

Bu dünyada yaşadığımız müddetçe her zaman bunları görecektik.

Zaman geçecek, çağ atlanacak, ama insanlar mutlu­luğu yakalayabilmek için ter dökmeye devam edecek­lerdi.

d d

Yeni doğan günde Türkiye Büyük Millet Meclisi gö­rülmeye değerdi aslında.

Taşradan gelmiş yığın yığın insanlar, birtakım ta­leplerle burayı çoktan doldurmuşlardı bile.

Kimisi istediğini yaptırmanın keyfi içinde sevinir­ken, kimisi de eli boş olarak yola düşmüşlerdi.

Bakanlıklar ise, tayin ve terfiler için memurların ilk uğrak yeri olma özelliğini hep koruyordu.

Toplum olarak bu ilginç manzaraya alışmıştık. Eskisi gibi yadırgayıp, eleştiremiyorduk. Zira aynı şeyler bizim için de geçerli olmaya başlamıştı. “Her yol Roma’ya çıkar sözüne” bir de “Her şey başkentten biter” sözü eklenmişti.

Başkentte bürokrasi ve siyaset, bu çizgide yürüyor-du. Kimileri bir şeyler talep edecek, kimileri de siyaset yapmak adına, bu istekleri yerine getirmeye çalı­şacaktı.

Yeni doğan gün peşinden bunları sürükleyip getiri­yordu.

d d

Ben hala ayakta, zihnim ise yorgundu.

Bütün bir gece kabus ve acı içinde geçmişti.

Artık ameliyatımın ve gördüğüm şua tedavisinin  ke-sin sonucunu bugün alacaktım.

Gelecek sonuç, bir anlamda hayatımın yönünü ta­yin edecekti. Böylece aylardır çektiğim acılar ya dinecek ya da bu tedavi sonuçsuz kalıp, beni ölüme kadar sü­rükleyecek bir süreç başlayacaktı.

Çok sayıda sınava girmiş ve başarmış birisi olarak, bakalım bu sınavdan nasıl  çıkacaktım?

Sorular.. Sorular.. Sorular..

Başım sanki bir arı kovanı varmış gibi kaynıyordu.

Her şeye rağmen bu hastalığa karşı direnmeyi öğ­renmiştim.

Bu da benim hayat felsefemi özetliyordu:

“İnanmak ve mücadele etmek!”

d d

Sabahın erken saatlerinde hastahane koridorlarında  ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.

Odamdan çıkıp, etrafı gözden geçirdim. Tahmin etti­ğim gibi, vizite saati başlamıştı.

Hocalar önde, asistanlar ve uzmanlar peşlerinde  tek tek servisleri dolaşarak, hastalarını kontrol ediyor­lardı.

Servis doktorlarının bilgi vermesi, bütün bunları ken­dinden emin bir şekilde hocaların dinlemesi, arada sırada kendi aralarında tıp diliyle konuşmaları alışılan manzara­lardı.

Doktorların konuşmaları, tavırları,  hastanın durumu hakkında az da olsa bir ipucu vermeye yetiyordu.

Bütün bunlara her sabah şahit olduğum için ezberle­miş gibiydim.

Odama çekildim ve sıranın bana gelmesini bekle­meye başladım.

d d

Bu arada aklıma Mimar Faruk geldi.

Sabahın erken saatlerinde ameliyata alınmıştı.

Benim yaşadıklarımı şimdi o da yaşayacaktı. Böy­lece midesine saltanat kuran o sevimsiz parça alına­caktı.

Ya kurtulacak ya da “Mikrop vücuda yayılmış, ya­pı­lacak bir şey yok” diyerek açılan yer yeniden kapa­tıla­caktı.

Bu da ölüme giden bir yolun başlangıcı demekti.

Kurtulması ve onunla başlayan dostluğumuzun de­vamı için dua ediyordum.

Onun sıcak dostluğu, bana çok üstün gelmişti. Ger­çek bir dost gibi seviyordum.

Kaybettiğimi sandığım bazı değer ve dostlukları onun sohbetleri ile yeniden kazanmıştım. İyi bir gönül dostu idi.

Kuru sevgilerin, sahte dostlukların çoğu zaman hiç­bir işe yaramadığını bu hastahane içinde yeniden öğren­miştim.

Hele bana bir güven ifadesi olan vasiyetine ne de­meli? İnşallah sonucu iyi olur.

Merak içinde bekliyordum.

d d

Yaklaşan ayak seslerinden ziyaret sırasının bana gel­diğini anlamıştım.

Kapıdan önce servis şefi, ardından da asistanlar girdi.

Yüzlerinde güzel bir haberin izleri vardı. Çehreler gülüyordu. Belki de bu benim değerlendirmemdi bilemiyorum.

Doktor, “Günaydın evladım!” diyerek, hatırımı sordu. Daha sonra yatak ucunda bulunan hastalık seyir tabelasını aldı.

Hastalığın seyri, verilen ilaçlar ve konulan teşhis, bu kağıt üzerine yazılmıştı.

Doktor, uzun uzun bunları inceledikten sonra:

“Son film ve tahlil sonucu geldi mi?” diye sordu.

Bu soru  Dr. Vecdet’e yönelmişti.

Doktor Vecdet, elinde tuttuğu dosyayı hocasına uzat­tıktan sonra:

“Hocam hepsi hazır!” dedi.

Servis şefi, büyük bir dikkatle tahlil sonuçlarını inceli­yordu.

Bütün bunlar olup biterken ben heyecandan duramıyor, bir an önce sonucu almak için sabırsızlanı­yor­dum.

Raporda yazılanlar artık  benim son şansım sayılırdı. Bunlar şua tedavisinin sonucunu gösteren verilerdi. İyi bir gelişme olmuşsa, ben  kuşlar gibi hür olacaktım. Aksi halde o sıkıntılı ve buhranlı günler yeniden başlaya­caktı.

Her şey o kağıtta yazılıydı.

Gözlerim hocanın üstünde, dikkatle ona bakıyor­dum. Yüz hatları, gergin değildi. Rahat ve sakin  bir tavır sergiliyordu.

Kafasını kaldırıp bana baktı. Bir an göz göze gelmiş­tik. Bu bir ümit pırıltısı gibi parlayıp sönüvermişti.

“Haydi gözün aydın!” dedi. “Film ve tahlil sonucu çok iyi çıktı. Artık bundan böyle tedavini evde sürdü­rebilir­sin.”

Bir kuş misali kanatlanıp uçacaktım. Sanki dünya­lar benim olmuştu.

Sessiz sevinç çığlıkları içinde âdeta dans ediyordum.

Göz yaşlarım pınarlarından akmak için sıra bekli-yordu.

Şaşkın şaşkın klinik şefine bakıyor, ne diyeceğimi bilemiyordum. Kendimi toparlayarak:

“Sağ olun!” diyebildim.

Taburcu olmam için karar verildikten sonra doktor­lar odamdan çıkıp gitmişti. Artık içeride yalnız başınay­dım.

Bir müddet şaşkın şaşkın odanın içinde dolaşıp dur­dum.

Taburcu olacağımın haberi, annem ve babama çok­tan ulaşmıştı. Sabahın erken saatlerinden beri aşağıda beni bekliyorlardı.

d d

Bütün işlemler bitmiş çantamı da  hazırlamıştım.

Unutulmayacak hatıralar yaşadığım bu yerden bi­r an önce çıkıp gitmek istiyordum. Artık beni burada kimse durduramazdı. Ama gidemiyordum.

Beni yerimde durduran tek şey Mimar Faruk’un sevgi­siydi. Henüz ameliyattan çıkmamıştı. Şu ana ka­dar da gönül rahatlatıcı bir haber alamamıştım.

Şimdi kim bilir hangi neşter darbeleriyle vücudu de­lik deşik oluyordu. Bunu düşünmek bile istemiyordum. Ameliyatlar anlatıldığı gibi değil, ancak yaşandığı gibi gerçeği yansıtabilirdi.

Artık duymak istediğim tek şey vardı ki o da: Mimar Faruk’un kendi sesiyle:

“Bak işte ben de kurtuldum!” demesiydi.

Çok şey değil, sadece bir kelime, benim mutlulu­ğum için yetip de artacaktı bile:

”Kurtuldum”

Koridorda beklemeye başladım. Ameliyathane hemşi­releri  telaş içinde koşuşturuyorlardı. Birinin önüne geçe­rek:

“Faruk Bey ne oldu?” diye sordum.

“Henüz çıkmadı” dedi. “Ben takip ediyorum. Sen şimdi git, aileni bekletme! Ben size sonucu mutlaka bildi­ri­rim.”

Şaşkınlık içinde yüzüne bakıyordum.

“Olur,” dedim.

Hemşireye teşekkür ederek  ayrıldım.

d d

Tedirgin bir haldeydim. Ne odama gidebiliyor, ne de ameliyathaneye uzanan koridordan ayrılabiliyordum. Karmakarışık düşünceler içindeydim.

Kendi kendime soruyordum:

“Biz hepimiz sıhhate kavuşmak için hastahane kapı­sında bekleşen birer fani değil miydik?”

Kader bize ya dur diyecek ya da kal!

Başka bir tercihimiz olabilir miydi ki?

Bilemiyorum…

Her ne kadar hemşire, Mimar Faruk’un ameliyat so­nu­cunu bana bildirmek için güvence vermiş olsa da içim bir türlü rahat etmiyordu.

Sonucu gözlerim ile görmek ve o anı yaşamak istiyordum. Böylece ona olan vefa borcumu da ödemiş olacaktım.

Faruk Beyi böyle zor bir gününde yalnız bırakamaz­dım.

Öğrendiğim kadarıyla ameliyatın seyrini takip eden, ne bir yakını ne de bir dostu ortalarda görünmüyordu. Bu durumda görev bana düşüyordu.

Ameliyat sonrası gözlerimizi yeniden açtığımız za­man karşımızda aşina bir yüz görmek insanı rahatlatı­yordu. O zaman yalnız olmadığınızı anlıyor ve bir an olsun acınızı unutuyorsunuz.

Şimdi bu görevi ben yapmalıydım.

d d

Bütün olumsuz imkanlara rağmen ameliyathane ka­pısında beklemeye başlamıştım.

Ayaktaydım, oturacağım bir şey yoktu.

Ne gariptir ki, ömrümüz de hep böyle beklemekle geçiyordu. Tabi buna ölüm de dahildi.

Bu arada hemşire kapıda belirdi ve bana:

“Siz hala gitmediniz mi?” diye sordu.

“Hayır” dedim.

“Neden?”

“Faruk Beyi beklemem gerekiyordu!” dedim. “Onu yal­nız bırakamazdım. Belki bana ihtiyacı olabilir.”

“Ama ameliyatın ne zaman biteceği hiç belli ol­maz. Belki öğleye kadar, belki de bütün bir gün sürebi­lir.”

“Olsun!” dedim. “Benim için hiç fark etmez. Kıya­mete kadar da devam etse beklemek durumdayım.”

 Hemşire, benim bu kararlı tavrıma şaşırmadı. An­lamlı bir şekilde başını salladıktan sonra:

“İşte gerçek dostluk buna derler” diyerek yürüyüp gitti.

d d

Elbette ki, hayatta gerçek dostu bulmak  kolay değil.

Bulduğunuz zaman da severek, güvenerek, inana­rak peşinden gitmek de ayrı bir erdemlilik gerektirirdi.

Dostluklara kapı açmayan insanlar hayatta daima yalnız kalmaya mahkumdurlar sanırım.

Bunun için bir batılı düşünür “Bir dost için ölmek zor bir şey değil, ama uğrunda ölünecek dostu bulmak zor­dur” der.

Her şeyi içimizde aramalıyız. Dostu da düşmanı da..

Onu başka mekanlarda aramaya hiç gerek yok.

İçimizde gelişen güzel duyguları, ne zaman dışa yan­sıtmayı başarabilirsek, işte o zaman çevremizde dost­luk ve sevgi çemberinin genişleyerek, çoğaldığını görü­rüz..

Bildiğimi zannettiğim çok şeyin bende eksik oldu­ğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Bu gönülsüz hasta-hane serüveni bana çok şeyi yeniden keşfetme fırsatı  ver­mişti.

Acılarımla baş başa kaldığım çoğu anlarda, bir dost yüzü görmek, bir dost sesi işitmek hasreti ile yanmıştım.

Ziyaret günleri geldiği zaman, gözlerim kapıda birile­rini arıyordu. Bu bir özlem, bir arayıştı.

Gelecekler zaten geliyordu. Ama nedense ben hep  gelmeyecekleri bekliyordum.

Belki bu değerlendirmemde duygusal yönüm ağır basıyordu. Belki de düşündüklerim ile yaşadıklarım ara­sında derin uçurumlar vardı.

Ayrıca bu karmakarışık düşünceler içinde, doğru bir değerlendirme yapmam da beklenemezdi.

Ama her şeye rağmen ben adres defterimden çok dostumun ismini silmiştim. Aksi takdirde iyi ile kötü dostu ayırmam mümkün olmayacaktı.

d d

Bu huzursuz bekleyiş bir saate yakın sürmüştü.

Ameliyathanenin kapısı yavaşça açıldı. Önce içeri­den bir hemşire çıktı, ardından doktorlar gö­ründü. Hep­sinin de yorgun oldukları yüzlerinden anlaşılı­yordu.

“Demek ameliyat bitti” diye düşündüm.

Sınırsız bir merak ve heyecan içimi kemirip duru­yordu.

Şaşkın bir halde, salondan çıkan doktorların yüzüne bakıyordum. Hiçbirisinin yüzünde iyimser bir belirti yoktu.

Bu keyifsizlik, uzun süren bir ameliyatın yorgunluğu olabilirdi. Ama ben bu yorgun yüzlerden, kötü bir sonu­cun, resmini çizer gibi oluyordum.

“Aman Allahım! Sonucu bu doktorlara nasıl sormalı­yım? Ne demeliyim? Hangi kelimeleri özenle seçmeli­yim?”

Dakikalar geçiyor, ama ben bir türlü cesaret edip, bu soruyu soramıyordum.

O andaki heyecan ve duygumu kimse anlayamazdı. Kalbim âdeta duracak gibiydi.

Acaba ben mi çok heyecanlıydım, yoksa duy­gu­la­rım mı beni yanlış bir şeye sevk ediyordu.

Şu önümdeki kapıdan bilmem kaç yürek sevinerek çıkmıştı, kaç yürek de bozulmuş bir saat gibi bir anda duru­vermişti. Aklımdan neler geçiyordu neler…

Artık duyacağım her sonuca hazırlıklı olmalıydım. Nedense yaşadığım bunca sıkıntı beni duygusal ve şüp­heci yapmıştı. Her bakıştan, her sözden bir anlam çıkar­tır duruma gelmiştim.

Sabrım tükenmişti. Sonucu mutlaka öğrenmeliy­dim. Yoksa bir hastabakıcı gibi, kapının önünde bütün gün bekleyemezdim.

Son çıkan doktorun peşine düştüm. Beni görünce du­rakladı. Cesaretimi toplayarak:

“Faruk Beyin ameliyatı nasıl geçti?” diye sordum.

Tabii “Sonuç ne oldu?” diyemiyordum. Ancak he­yecan­dan “Nasıl geçti?” diyebiliyordum.

Doktorun üzgün ve yorgun bakışı yüreğimi delip geçti. Bana:

“Siz neyi oluyorsunuz. Bir yakını mısınız?” diye sordu.

Doktor, sonuç yerine bana soruyla karşılık ver­mişti.

“Arkadaşıyım” dedim.

Sesimin tonu değişmişti. Karşımdakine hem kızı­yor, hem de olumsuz bir cevap vereceğinden korkuyor­dum. Bu kısa hastahane hayatı bana doktorların bakış­ların­dan, konuşmalarından sorduğu sorulardan, bir so­nuç çıkar­mam için tecrübe kazandırmıştı. Ama yine de:

“Ne oldu?” diye sordum.

Doktor, çaresiz bir halde ellerini ovuşturdu ve başını öne eğerek:

“Üzgünüm” dedi. “Maalesef arkadaşınızı kaybettik!”

Hayatımda duymak istemediğim son kelime buydu.

O dağ gibi sevgi yüklü insanın hayatı, bir kelime içine sığdırılmıştı:

“Öldü!”

Doktor beni teselli etmek istercesine:

“Kalbi çok zayıfmış” dedi. “Ameliyata dayana­madı” durdu ve son darbesini vurmak istercesine:

“Zaten kalbi dayanmış olsa bile sonuç hiç değişme­yecekti. Zira kanser bütün bünyeye yayılmış görünü­yordu.”

Doktorun söylediği sözler, beni teselli etmek için söy­lenmiş bile olsa, sonuç ölüm ile noktalanmıştı.

Bu da kaderin başka bir cilvesiydi. Kanserden kur­tulmak için ameliyata giriyor, ama kalp yetmezliğinden ölüyordu.

Tesellim kadere sonsuz  inancımda sonuçlanıyordu.

d d

Bu acı haberi almama rağmen oradan bir türlü ayrılamıyordum.

Onun cansız bedeninin bu kapıdan çıkmasını bekle­yecektim.

Nihayet iki görevlinin çektiği tekerlekli sedye kapıda göründü.

Son bir defa göreyim, diye peşine düştüm ve gö­rev­liden rica ettim.

Görevli bunda isteksiz görünüyordu:

“Görmeseniz iyi olur” dedi.

Neden? Niçin? diye sormadan, yavaşça üstündeki örtüyü kaldırdım, baktım. Yüzünde ölüm belirtisi yok  gibiydi.

Faruk’un o aydınlık yüzü olduğu gibi duru­yordu. Bana sanki:

“İşte dostum, bu dünyanın acılarından kurtuldum, şimdi mutluyum.” der gibiydi.

Gözlerim cansız bedeni, morga ininceye kadar ta­kip etti.

Yeniden odama çıktım.

d d

Annem ve babam gelmişler, odada beni bekliyor-lardı.

Üzüntüm dışa yansımış olmalı ki, babam şaşkın bir halde bakarak:

“Ne var, ne oldu?” diye sordu. “Yüzün çok solgun, görünüyor.”

Kısa bir zaman içinde, sevinç ve acıyı bir arada yaşı­yordum. Şimdi hissettiklerimi aileme nasıl anlatabilir­dim?

Doyasıya ağlamak ve içimi boşaltmak istiyordum. Buna çok ihtiyacım vardı. Ama buna ne annem, ne de babam  fırsat vermedi..

Şimdi onlar sevincime ortak olmak için koşup gel­mişlerdi.

“Yakın bir dostumu kaybettim” dedim. “Onun için üz­günüm.”

İkisi de şaşırmıştı. İlk soru annemden geldi.

“Kim?”

Ziyaretime geldikleri zaman Mimar Faruk’tan söz et­miş ve tanıştırmıştım. Hakkında az çok bir bilgiye sa­hip­tiler.

“Mimar Faruk” dedim. “Ameliyathaneden çıka­madı.”

Ne söylemek istediğimi anlamışlardı.

Babamın ürkek bakışları üstümdeydi.

“Öyle mi?” diye mırıldandı. “Allah rahmet eylesin!”

Annem ise hiçbir  zaman duygularını gizleyemez, dışa vururdu. Gözleri doldu.

Babam beni teselli etmek istercesine:

“Üzülme!” dedi. “Ne yaparsın ki, Allah’ın takdiri böyle imiş!”

“Bu ölüm bana bir büyük sorumluluk yükledi baba” diye mırıldandım.

Babamın aynı ürkekliği sürüyordu.

“Ne sorumluluğu?” diye sordu.

“Faruk, ameliyat öncesi hazırlamış olduğu vasiyeti­nin gereğini yerine getirmem için bana verdi. Şimdi bunun sorumluluğu altına girdim.”

Babam vasiyet hakkında hiç soru sormadı. Zaten sorsa da içinde neler yazıldığından habersizdim.

Artık şimdi bu kapalı zarfı açabilirdim. Sorumluluk benim üstümdeydi. Daha fazla beklemenin ve zaman kaybetmenin bir anlamı yoktu.

Zarfı açarken içinden sanki o çıkacakmış gibi, heye­can duydum.

İçinde iki yazı vardı: Birisi benim adıma düzenlen­miş bir vekaletname. Diğeri ise yapmam gereken işlerin plan ve projesi.

Büyük bir merakla yazılanları okumaya başladım.

Mektupta, bana duyduğu güveni belirten satırlar vardı. Duygusal ve etkileyiciydi. Bir bölümde de sahip olduğu mallarının ve banka hesaplarının listesine yer  vermişti.

Benden asıl ricası ise notta yazılıydı:

“Aziz dostum” diye başlıyordu. “Sana belki sözünü ettim, belki de söylemeyi unuttum. Büyük ve önemli bir projem var. Mimarlık bana çok para kazan­dırdı. Uzun zaman bunu nerede değer­lendireceğimi bileme­dim. Ha­yat hızla geçip gidiyordu. Ama arkamda kalıcı bir eser bırakamamıştım. Bunun için uzun uzun düşün­düm. Sonunda özel bir okul yaptırmak aklıma geldi. Böylece hem başarılı öğrencilere okuma fırsatı verecek­tim, hem de ül­kenin eğitimine faydam olacaktı

Bunun güzel örneklerini birkaç ilde görmüştüm. Bu okullardan mezun olan öğrencilerin çoğu önemli fakülteleri ka­zandıkları gibi, ülke ve dünya çapında deği­şik sahalarda ödüller kazanıyor­lardı. Bunları gördükçe heyecanım artı­yor, ben de böyle bir önemli  hizmete da­hil olmak istiyordum.

İşte bunun için güzel bir yerden arsa aldım. İçinde her türlü çalışmanın ra­hatlıkla yapılabileceği bir okulun pro­jesini bizzat kendim çizdim. Bütün resmi iş­lemler bitti. Hatta temelini bile at-tım. Tam inşaata başlayacağım bir sırada senin de bildiğin gibi bu kötü hastalık beni yaka­ladı. Böylece burayı kendime mekan tuttum. Ama bütün ha­yalim yarım kalmıştı. Şimdi seni tanı­dıktan sonra umutlarım yeniden ye­şerdi. Bir eğitimci olarak, bu projeyi ancak sen hayata geçirebilirsin.

İşte sana “proje ve para”… Ne ya­parsan yap ve bu işi sonuçlandır. Arka­sından da bana dua etmeyi unutma!”

Mektup bittiği zaman, ben de bitmiştim.

Anlatılanlara hem seviniyor, hem de üstüme yükle­nen bu ağır yükten korkuyordum.

“Söylediklerini acaba başarabilir miydim?” sorusu kafamda düğümlenmişti.

Gözlerimin önünde laboratuarları, dershaneleri ve  içinde okuyan yüzlerce öğrencisiyle okulun hayali geçi­yordu. Üstelik ben de bu okulun idarecisiydim. Çok gu­rur verici bir şeydi.

Bunca yıl çalışıp, çabalayıp, elde ettiğim kariyerim ne olacaktı? Doçentlik, profesörlük hayallerim yoksa suya mı düşecekti?

Gözlerimin önünden yıllarca biriktirdiğim kitapla­rım, hazırladığım tarih dosyaları ve öğrencilerim geçi­yordu. Bu olumsuz düşünceler kararımı etkiliyordu. So­nunda piş­man olabileceğim bir şeyi yapmak istemiyor-dum. Uzun uzun düşündüm. Duygularımı tart­tım. Kal­bim hep özel okuldan yana atıyordu. Bunu ra­hatlıkla hissediyordum. Ülkemizde herkesin düşüncelerini rahat­lıkla söyleyip tartı­şabileceği bir eğitim sistemine ihtiyaç olduğu inkar edilemez bir gerçekti.

Dostluk, sevgi ve hoşgörü içinde okuyan, düşünen, yorumlayan ve ülkesini seven bir nesil elbette ki başarı­dan başarıya koşabilirdi. Bu da benim her zaman arzula­dığım ve hayal ettiğim bir şeydi. Böyle bir fırsat önüme gelmişti. Bunu çeşitli bahanelerle kaçırmamalıy­dım. Aksi halde ömür boyu pişmanlık duyabilirdim. Üstelik profesör olmak bir gaye değildi. Sadece kariyeri belirleyen bir sı­fattan ibaretti. Onu istediğim zaman çalı­şarak elde edebi­lirdim.

Sonuçta tereddütlerim bir bir yok olmuş ve kararımı vermiştim. Bu ağır yükün altına girecektim. Böylece hem Mimar Faruk’un vasiyeti yerine gelmiş olacak, hem de arzu ettiğim eğitim sistemini de kurma şansını da elde etmiş olacaktım.

Verdiğim karar beni rahatlatmıştı.

Gözlerimi mektuptan kaldırıp anne ve babama bak­tım, şaşkın bir halde bana bakıyorlardı.

Annem sabırsızlanarak:

“Mektupta neler yazıyor?” diye sordu.

Yüzümün gerginliği gitmiş, biraz olsun rahatlamış­tım. Keyifle:

“Çok şeyler anne” dedim.  “Çok şeyler!”

“Hayırdır yavrum nedir bunlar? Anlatsana!”

“Çok uzun” dedim. “Bu projelerin hepsini size bir bir anlatırım. Artık gidebiliriz.”

Tam odadan çıkıyorduk ki, kapıda elinde çiçekle Beyza belirdi.

Her zamanki sevecen tavrı ile annemi ve babamı se­lamladıktan sonra bana dönerek:

“Geçmiş olsun” dedi.

“Hayrola” dedim. “Sen hala okuluna dönmedin mi?”

Aynı etkileyici gülüşü ile:

“İzinliyim” dedi. “Senin taburcu olmanı görmeden na­sıl gidebilirdim ki?”

Bu cevap karşısında mahcup olmuştum.

“Çok naziksin Beyza” dedim. “Beni bu tavrınla onur­landırdın.”

“Görevim” dedi. “Böyle bir günde elbette seni yal­nız bırakamazdım.”

Bunlar sevimli ve etkileyici  sözlerdi.

İlk günlerdeki resmi hava çoktan gitmişti. Artık ra­hat bir şekilde konuşuyorduk.

Beyza’daki bu son gelişme benim için olumluydu.

Artık kaybettiğim sevgiyi, Beyza’da bulmuş gibiy­dim.

Çektiğim bunca acıdan sonra onu yeniden gör­mem, beni çok etkilemişti. Şimdi ise sürpriz bir tavırla, elinde çiçek, bana geliyordu.

Beyza sevilmeye değer bir kızdı. Davranışları yapma­cık değil samimiydi. Bütün hareketleri bunu gös­teriyordu.

Belki de bütün bunları söylemek için vakit erkendi. İn­sanların iç dünyalarını keşfetmeden bir yargıya var­mak, çoğu zaman bizi şaşırtabilirdi. Ama ben yine de ona ina­nıyordum.

İnşallah Pervin gibi beni şaşırtmazdı.

Aramızda bu konuşmalar geçerken, annem ve ba­bam hayranlık içinde bize bakıyorlardı. Heyecandan Beyza’yı onlarla tanıştırmayı unutmuştum. Anneme dö­nerek:

“Anne” dedim. “Bu Beyza, benim öğren­cimdi. Şimdi o da bir öğretmen.”

Annem söylediklerim karşısında hiç şaşırmamıştı.

“Biz tanıştık” diye gülümsedi.

Önce Beyza’ya, daha sonra da anneme baktım. İki­si­ de sinsi bir gülüşle bana bakıyorlardı. Şaşkınlıkla:

“Nerede tanıştınız?” diye sordum.

“Evde” dedi. “Senin boşluğunu  hep o doldurdu.”

İyice aptallaşmıştım.

“Nasıl?” diye kekeledim.

Soruma cevap Beyza’dan geldi.

“Nasıl olacak? Seni ziyaret ettikten sonra evinize git­tim ve ailenle tanıştım. Böylece dost olduk.”

Sitemli bir sesle:

“Bütün bunlar benden habersiz oluyor öyle mi?” de­dim.

“Evet!”

Güzel bir sürprizle karşı karşıya olduğum anlaşılı­yordu.

Durum böyle olunca Beyza’yı aileme anlatmaya  ge­rek kalmamıştı. Her şey ortadaydı.

“Neler oluyor?” der gibi babamın yüzüne baktım. O da aynı senaryonun içinde olduğu için gülüyordu.

Güzel bir aile tablosu oluşturduğumuza göre geriye yapılacak bir şey kalmıyordu.

“Artık gidebiliriz!” dedim.

Birlikte odadan çıktık.

Çantamın birisini babam, diğerini ise Beyza taşı­yordu.

Doktor ve hemşireleri tek tek ziyaret edip teşekkür et­tim.

Servisteki hastalarla  vedalaşmam bir hayli zor oldu. Birbirimizi yakından tanımış, alışmıştık.

Hastanede kalanlar üzgündü. Benim de gözlerim ar­kadaydı. Kalbimde bir şeylerin ezildiğini hissediyor­dum. Keşke bu hastalar da benim gibi aynı sevinci yaşa­yabil­se­lerdi. Ne güzel olurdu!

Elveda dostlar!

Hastahanenin merdivenlerini inerken, kafamda ka­rışık düşüncelerin ağırlığı vardı. Neye sevindiğimi, neye üzül­düğümü bilemiyordum.

d d

Güne hep sürprizlerle başlamıştım. Acı ve tatlı..

Şimdi de yine bir sürprizle karşılaşıyordum..

Kâh seviniyor, kâh üzülüyor, kâh hayretler içinde ka­lıyordum.

Taburcu olmam ilk  önceliği alıyordu. Ardından Mi­mar Faruk’un ölümü kötü bir sürpriz olarak sıraya giri­yordu. Daha onun etkisini üstümden atmadan başka sevindirici bir şey, beni kapıda karşılıyordu. O da Beyza.

Beyza ziyaretime gelmesiyle hayatıma giriyor ve aranılan bir insan olarak uykularımı kaçırıyordu.

Yalnızlığı, acılarla birlikte yaşadığım bir sırada, bir “sevgi” kelimesi bana yaşama ve mücadele etme gücü veri­yordu.

Beyza benden daha cesurdu..

Ve sevgi rüzgarları birden bire beni kuşatıvermişti..

Yaşamak, mutlu olmak, hayatı  gerçek yüzü ile tanı­mak ve “sevgi” denen o sihirli kelimenin büyüsüne kapıl­mak güzeldi.

Mevlana’nın “Bakırı altınlaştıran, dertleri şifalaştı­ran, ölüleri dirilten, sevgidir” diye tarif ettiği bu “sevgi”  şimdi yüreğimdeydi.

O halde ben de mutlu olmak için bu “sevgi” denen si­hirli kelimenin peşinden koşmalıydım.

d d

Hastahane kapısında beni başka bir sürpriz daha bekliyordu.

Kürsü başkanım, tez hocam Prof. Selim Bey ve öğ­re­tim üyesi arkadaşlarım karşılamaya gelmişlerdi.

Taburcu olduğumu nereden biliyorlardı, kim söyle­mişti? diye merak etmeme hiç gerek kalmamıştı. Bütün bunların Beyza’nın başının altından çıktığı açıktı. Mu­zip gülüşünden bunu çok iyi anlıyordum.

Prof. Selim, koltuğunun altında tuttuğu paketi bana uzatarak:

“Seni yürekten kutluyorum” dedi. “Birincisi, dokto­ranı başarı ile verdin, ikincisi de o korkunç hastalığı mü­cadele ederek yenmesini bildin!”

Duyduğum o sınırsız heyecanı kelimelerle izah ede­mezdim. Çok duygulanmıştım.

Hem yakın dostlarımı karşımda görüyor, hem de ya­şama mücadelesi içinde yalnız olmadığımı anlıyor-dum. Boş korkularım artık geçmişti.

“Hocam çok teşekkür ederim” dedim. “Beni gurur­landırdınız. Her zaman şahit olduğum sıcak dostluğu­nuzu, bir kez daha yaşamış oldum.”

Selim Hoca, her zamanki mütevazılığı içinde bana il­tifat etmekten geri durmadı:

“Üniversitede senin eksikliğini hep hissettik” dedi.

Belki de hayatımın en mutlu anını yaşıyordum.

Hele doktora diplomamı bana getirmeleri ayrı bir zarafet örneğiydi.

Hepsine ayrı ayrı teşekkür edip, hastahaneden ay­rıldık.

d d

Beni “öldü, ölecek” diyenlere bir sürpriz yapmıştım. İşte sağlıklı bir kahraman edasıyla hastahaneden ayrılı­yor­dum. Hem de yeni bir sevgi kazanarak.

Bu yeni sevginin sahibi de bizimle birlikte geli­yordu.

Annem, heyecanla sorular soruyor, hastalığımın son safhasını, kendi ağzımdan dinlemek istiyordu.

“Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu. “Rahat mı­sın?”

“Evet” dedim. “Allah’ın izni ile hastalığı yendim.”

Annem beni tasdik edercesine:

“Bugünleri gösteren Allah’a çok şükür” diye mırıl­dandı.

Aslında çok duyguluydum. Aileme ve herkese söy­leyecek çok sözüm vardı.

“Anne” dedim. “İnsanlar hastahaneleri görmedikçe, hastalık yaşamadıkça bazı duygulardan mahrum kalı­yorlar. O da sağlığın ve hayatın değeri demektir. Ben bunları gördüm ve öğrendim. Şimdi de bu hastahanede “bir hayat diploması” alarak çıkıyorum. Bu benim için her şeye bedel.”

Babam, bu duygusal havayı dağıtmak istercesine:

“Bırakın şimdi bu konuşmaları da şöyle güzel bir yerde keyiflice yemek yiyelim” dedi.

“Herhalde Derya’da dışarının yemeklerini çok özle­miştir.”

Hiç tereddüt etmeden:

“Evet” diye cevapladım. “Çok açım.”

Annem keyiflenerek:

“Tamam” dedi. “O halde hemen güzel bir lokan­taya gidelim.”

Aslında gönlümde ne yemek vardı, ne de başka bir istek. Tek düşüncem bana emanet edilen görevi hiç vakit kaybetmeden yerine getirmekti.

Bir espri havası içinde:

“Benim midem değil, ruhum aç.” dedim. “Belki de önce onu doyurmamız gerekiyor.”

Hiçbiri benim söylediklerimden bir anlam çıkarama­mıştı. Annem:

“Ne demek bu?” diye sordu.

“Sakın yanlış anlamayın” dedim. “Benim ki manevi bir açlık. Diğerini ne zaman olsa yerine getirebilirim. Ama bu açlığı şimdi gidermeliyim. Onun için de size bir sürprizim var. Şimdi var mısınız benimle birlikte bu sürp­rizi görmeye?”

Hepsinin bakışı üstümdeydi. Bana garip garip bakı­yorlardı. Sanki onlardan anlamsız bir şey istemişim gibi.

Belki de benim farklı bir yerde yemek yemeyi iste­di­ğimi düşünmüş olabilirlerdi.

Hayır.

Ben daha farklı ve akıllarına bile hiç gelmeyen bir hayat için planlar yapıyordum. Artık benim için ne an­nemin hazırladıkları yemek, ne de çok özlediğim evime ve kitaplarıma kavuşmak vardı..

Şimdi, benimle birlikte ahirete göçecek olan bedeni­min dışında bu dünya da bırakabileceğim, elle tutulur, gözle görülür ve ilme hizmet edebilecek bir eserin peşin­deydim.

Bu büyük ve sınırsız heves, mimar dostumun bana emanet ettiği vasiyetnamede kendini gösteriyordu.

Bence yaşanılanlardan daha çok, arkamızda bıraktı­ğımız eserlerin güzelliği önemliydi..

Hastahanede yaşadıklarım, bu elimde tuttuğun proje, benim gözlerimi yeni bir dünyaya açmıştı. İşte ben bunun için acele ediyordum.

Evime gitmeden, midemi doldurmadan önce ka­famda şekillenen planın mekanını görmek ve bunu kendi aile bireyleri ile paylaşmak istiyordum.

Ne annem, ne babam, ne yanımda oturan Beyza, be­nim bu düşüncelerimin farkında bile değildi. Biraz önce söylediğim sözlerden bir şey anlamamışlardı. Onun için hala soru dolu bakışlarla beni süzüyorlardı.

Sözümü tekrarladım:

“Size düşüncelerimi ve kafamda yeni oluşan hayat felsefemi bizzat yerinde göstermek istiyorum. Neden bana öyle garip bakıyorsunuz? Yoksa yanlış bir şey mi söyle­dim.”

“Hayır” dedi annem. “Ama çok gizemli konuşuyor­sun. Ne yapmak istediğini bize açıkça söyle!”

Babam daha sitemkâr bir sözle:

“Derya!” dedi. “Bizi fazla meraklandırma. Gönlün­den ne geçiyorsa onu yap!”

Beyza ise aileye yabancı olmanın çekingenliği içinde bir şey söylemiyor ve bütün konuşmaları dikkatle dinliyordu.

Onların yeni bir soru sormasına fırsat bırakmadan arabayı Kızılay istikametine doğru sürdüm. Kalabalık bir trafiğin içinden Bakanlıkları geçtim. Ardından Çan­kaya’ya uzanan uzun yokuşu tırmanmaya başlamıştım.

Arabanın içindekiler merak içinde benim nereye ve niçin gittiğimi takip ediyorlardı.

Bir-iki cadde ve sokaktan sonra aradığım yeri bul­muştum.

Çankaya’nın doruklarında bir yerdi. Ankara kuş ba­kışı görünüyordu.

Babam, garip garip yüzüme bakıyordu. Sanki bu ba­kışlarda “Bu ne yapmak istiyor? Neden bizi buraya ge­tirdi?” der gibiydi.

Arabayı, etrafı tellerle çevrilmiş geniş bir arsanın önünde durdurdum ve indim. Beni diğerleri takip etti.

Bu arada yağmur, ağır ağır yağmaya başlamıştı.

“Özel Mimar Faruk Lisesi” tabelası yazılı bir inşaatın önündeydik.

Ben bu levhayı hayranlıkla seyrederken, onlar da aynı merak ve heyecan içinde çevreyi gözden geçiri­yorlardı.

Herhalde bu güzel tepenin üstünde benim bir ev ya­pacağımı düşünmüş olabilirlerdi. Akla gelen tek şey belki bu olabilirdi.

Annem sabırsızlanarak:

“Nedir bu  Derya?” dedi. “Bu yağmurlu günde bizi buraya Ankara’yı seyretmek için mi getirdin?”

Ne yağmur, ne de onların merakları beni pek ilgilendirmiyordu.

Ben şimdi kafamda planlarını kurduğum ve hayalle­rimin başlangıç noktası olan bir yerdeyim. Doya doya bunun keyfini çıkarıyordum.

Her şey bu geniş arsanın üstünde olacaktı.

Heyecandan yerimde duramıyordum.

“Bu bir düş değil anne!” dedim. “İşte gerçek! Oku­lun planları hazır. Daha şimdiden burada okuyacak olan ço­cukları görür gibi oluyorum. Cıvıl cıvıl sesler kulakla­rımda  yankılanıyor.

Şimdi size burada neler yapacağımdan bahsedece­ğim. Bana öyle şaşkın şaşkın bakmayın! Vefat eden mi­mar dostum Faruk’un vasiyetinde yer alan bu özel oku­lun bütün sorumluluğu şimdi bana ait. Ben de nasip olursa bu inşaatı tamamlayıp ideal bir okul haline getire­ceğim.”

Beyza, duyduklarına inanamamış gibi hayran hay­ran bana bakıyordu.

“Şimdi biraz da sen hayal kur!” diye konuştum. “Ka­famdaki öğretmenlik bu değil” diyordun. Şimdi her şey önünde. Haydi sen de kendini bu okul için hazırla! İster öğretmen ol, ister müdür. Ne istiyorsan onu yap. Ama bu proje için bana destek ver!”

Beyza şaşkındı.

“İnanamıyorum” dedi. “Gerçekten sen buraya özel bir okul mu yapacaksın?”

“İşte gördüğün gibi bu isim, bu okul artık benim so­rumluluğum altında hizmete girecek.”

Elimdeki zarfı göstererek:

“İşte her şey bunun içinde yazılı. Yeter ki sen bana inan ve güven! Kurduğum hayallerin sınırını çizmek çok zor.”

Beyza söylediklerimden çok etkilenmiş olmalı ki:

“Sana güveniyorum” dedi. “Bana hayatımın en bü­yük müjdesini verdin.”

Babam bütün bu olup bitenlere ilgisiz bana bakı­yordu.

“Ne okulu, ne öğrencisi” diye çıkıştı. “Senin bir fa­külten ve birde kürsün var. Ayrıca Tarih doktoran da var. Bütün bunlar boşa mı gidecek? Burada ne yapa­caksın?”

Babama uzun uzun projelerimi anlattım. İtiraz etme­den dinledi. Ama kesin bir dille de beni onaylamadığını görüyordum.

“Göreceğiz” dedi. “Böyle büyük projeyi hayata ge­çirmek o kadar kolay bir iş değil”

Sustum, cevap vermedim.

Beyza anlattıklarıma inanmıştı. Bir müddet arsayı seyretti. Çevresine baktı. Kim bilir kafasından neler geçi­yordu, neler. Bana dönerek:

“Yağmur iyice hızlandı” dedi. “Haydi artık gidelim.”

Duygularımı  kontrol etmekte güçlük çekiyordum.

“Nisan yağmurları çabuk geçer aldırma” dedim. Fa­kat bizim başlatacağımız eğitim hizmeti hiçbir zaman bit­mez ve asırlar boyu sürer gider.

Beyza beni tasdik edercesine ellerimi tuttu ve gü­lüm­seyerek:

“Elbette” dedi. “Elbette!”

 

I