Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasan ağa elinde sigarası,başında şapka kanunuyla tanıştığı - Roman - Kirmizi

KIRMIZI

KARDELENLER

“ÖYKÜLER”

 

BEKA YAYINLARI

86

KIRMIZI KARDELENLER

Duran Çetin

1. Basım, Eylül 2003

 

Yayına Hazırlayan

Osman Arpaçukuru

 

Kapak Tasarım

Ahmet Mayalı

 

Baskı ve Cilt

Bayrak Matbaası

ISBN   975-93751-1-7

BEKA YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 - 512 45 43

Cağaloğlu – İstanbul

 

DURAN ÇETİN

 

KIRMIZI

KARDELENLER

 

“ÖYKÜLER”

 

BEKA YAYINLARI


DURAN ÇETİN:

Konya’nın Çumra  ilçesine bağlı Apasaraycık köyünde 1964 yılında doğdu. İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Çumra’da tamamladı. Konya’da okuduğu üniversiteden 1986 yılında mezun oldu. Aynı yıl Eskişehir’e bağlı Sarıcakaya ilçesinde başladığı öğretmenliğe, Turhal ve Kulu’da uzun yıllar de­vam etti. Hâlen Çumra’da öğretmen­liğini sürdürmektedir. Evli ve iki çocuk babası olan yazar, öykü ve roman çalış­malarına devam etmektedir.

Anadolu’nun kavurucu yazından ve dondurucu kışından, dahası sımsıcak ve yanık bağırlı insanlarından kareler bula­cağınız, anlamlı, gerçekçi ve çocuksu duyguları yaşayacağı­nız, gençlik yıllarına döneceğiniz hikâyeler bulacağınız bu eser yazarın yayınlanmış dördüncü kitabıdır…

Yayınlanmış eserleri:

1. Bir Kucak Sevgi (Hikâye)

2. Güller Solmasın (Hi­kâye)

3. Bir Adım Ötesi  (Roman)

4. Kırmızı Kardelenler (Hikâye)


İÇİNDEKİLER

 

Bir...

Karakol Çağrısı.................................................................. 7

İki...

On Üç Yıl.......................................................................... 12

Üç...

Küp İçinde Küp................................................................ 20

Dört...

Kırmızı Kardelenler......................................................... 27

Beş...

Sorgulama....................................................................... 35

Altı...   

Ekipler Amiri Ahmet........................................................ 41

Yedi...

Bir Garip Yolcu................................................................ 45

Sekiz...

Otel Odası........................................................................ 54

Dokuz...

İftar................................................................................. 65

On...

Honça............................................................................. 70

On bir...

İhtiyaç Anında Kırınız..................................................... 76

On iki...

Dağdaki Kulübe................................................................ 83

On üç...

Bisiklet Sevdası................................................................ 88

On dört...

Yağ Desen Yağ Değil, Bal Desen Bal Değil.......................... 94

On beş...

Maç................................................................................. 99

On altı...

Cami Ağası..................................................................... 104

On yedi...

Vuslat............................................................................ 108


Bir...

Karakol Çağrısı

“Bugün çok yoruldum. Şöyle uzanıp bir dinleneyim”, düşüncesiyle eli kapının ziline gitti. Kapıyı açan kızıyla göz göze geldi. Yorgunluktan çökmüş gözleri parladı; sevgiyle güldü. Nasırlaşmış, çamurlu elleri kızının yanağına uzandı; hafifçe sıktı. Kızı her zaman ki tatlılığı ile:

-Aman baba, diye nazlandı.

Adam üzerindeki iş elbiselerini çıkarttı. Ellerini yıkamak için lavaboya gitti. Gözleri aynadaki görüntüsüne takıldı. Kendi kendisine söylendi:

-Gün geçtikçe gidiyorsun be oğlum!

Kızının elindeki kağıt parçasını aynadan gördü. Merak içinde sordu:

-Ne o?

-Polis amcalar getirdi.

-Polis mi?

-Evet.

-Neymiş?

-Bilmiyorum.

Adam bir anda değişti. Polisle ne işi olabilirdi ki? Şim­diye kadar polislik hiç işi olmamıştı. Düşündü; hiçbir şey bu­lamadı. Yorgunluğu atma düşüncesi bir anda yok oldu. Yor­gun vücudunu tonlarca ağırlıktaki taş yığınının altında his­setti. “Allah Allah! Bu da neyin nesi”, diyerek yüzünü kuru­ladı. Ani bir dönüşle kağıdı aldı; okudu. Bir şey anlayamadı. Doğruca mutfağa daldı. Hanım yemek yapmaktaydı. Sert bir tavırla:

-Bu ne! Dedi.

-Polis bıraktı.

-Neden?

-Bilmiyorum.

-Ne demek bilmiyorum?

-Yarın saat dokuzda karakolda olmanı söylediler.

-O kadarını ben de biliyorum. Salak değilim her halde. Burada öyle yazıyor, diyerek ses tonunu bir hayli yükseltti. Hanımını azarladı.

Kadın, ne diyeceğini şaşırdı. Bu tavrın sebebini anlaya­madı. Konuşup daha fazla sinirlenmesine sebep olmak iste­medi; sustu. Kızgınlığını, kırgınlığını içine attı. “Ne de olsa akşama kadar güneşin altında çalıştı, yorgundur”, diyerek kendini yaptığı işine verdi.

Adamın öfkesi kabardıkça kabardı:

-Ne biçim insansın? Bir olayın ne olduğunu bile öğren­meden kağıt alıyorsun.

Kadın kendi kendisine: “Sanki sen olsaydın öğrenecek­tin” diyerek sessizce cevapladı.

-Bize bir rahat yok mu? Akşama kadar çalış; akşam gel, böyle! Benim çektiğim ne?... gibi sözlerle bağırıyor; her sö­züyle de hanımının kalbini kırmaya devam ediyordu.

Elbette çalışıyordu. Ama hanımı ne yapabilirdi? Polis sadece yarın saat dokuz da gelmesini söylemiş; üstelik ka­ğıda yazıp eline vermişti.

Bir ara polisin dediği, “şahitlik olabilir” sözünü, söyle­mek istedi. Adamın öfke ile söylediği sözler buna izin ver­medi. Gerçi söyleseydi de bir şey değişmeyecekti. Şahitlik yapacak bir olay da yaşamamıştı.

Mutfaktan çıktı; salona geçti, pencere kenarındaki kane­peye oturdu; ayak ayak üstüne attı. Ellerini, henüz dökül­meye başlamış saçları arasında gezdirdi; birkaç kez tarar gibi yaptı. Sinirlilik hali devam ediyordu; yüzü gergin, elleri ha­fifçe titriyor, ayakları yer değiştirip duruyordu. Üstelik durup dururken de hiç suçu, kabahati olmayan hanımını üzmüştü; kalbini kırmıştı.

Ne yaptığı konusunda bir fikre sahip değildi. Arada bir içtiği sigarasını yaktı. Oturduğu yerden kalktı; bir eli arka­sında salonun bir ucundan ötekine defalarca gitti geldi. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Biraz önce, sevgi ile şakalaştığı kızı bir kenarda oturmuş; olanlara bir anlam vermekte  zorlanı­yordu.

Adam, bir ara mutfağa daldı. Hanımına bir şeyler söy­lemek istedi. Hanımı yemekle uğraşıyordu; geriye dönüp bakmadı. Sessizce salona geçti tekrar.

Kendi kendine:

-Ama öğrenmesi gerekirdi, dedi.

Sigarasından birkaç nefes daha çekti. Karşı masanın üze­rindeki kül tablasına bastı. Kafasında “acaba ne oldu”, dü­şüncesi oradan oraya yürüyüp, odalara girdi çıktı.

Kız, sofra bezini getirip salonun ortasına yaydı. Hanım elindeki sofrayı koydu ve sofranın kenarına ilişti; sessizce bek­ledi.

Adam, sofra için bir çağrı bekledi; beklediği olmadı. Sof­raya yanaşmakta tereddüt etti. Olduğu yerde kala kaldı.

-Buyur, demek yok mu? Dedi.

Cevap alamadı. Hanımını kırmıştı, üstelik bir hiç için. Yine de, hanımının kendisine konuşması gerektiğini; gön­lünü almasını düşünüyordu. Çünkü o hanımdı. Zor anlarda kocasının yanında olmalıydı.

Sessizce oturdu sofraya. Sessizlik; arada bir tıkırdayan kaşık çatal sesi ile bozuluyordu hepsi o kadar... Üstelik dinlenecekti; yorgun­luğunu atacaktı. Bir anda evdeki herkes birbirine yabancı­laştı.

Kadın, kendisini yegane haklı olarak görmüyordu. Ama kendisine de gereksiz yere bağırılıp çağrılmasına  kalbi kırıl­mıştı. Her akşam sofradayken sorduğu, “bugün iş na­sıldı?” sorusunu sorup sormamayı düşündü; sormaktan vaz­geçti.

Adam, kendisine bu sorunun sorulmasını bekledi. Sorul­saydı; yaptığı yanlışı itiraf edecekti. Bunu yapmamalıydım; hakkım yoktu, özür dilerim diyecekti. Ama beklediğini bula­madı. Sessizlik içinde yemek, yenip yenmediği belli olmadan devam etti.

Adam, yanlış yaptığını anlamıştı. Telafisi için fırsat kolluyordu. Kadın da kendisine yapılanın doğru olmadığını, kalp kırmanın hoş olmadığını bilerek kocasının zor durumda kal­masını istemiyordu. Ama gönlünü kırmıştı; ilk yaklaşımda ondan gelsin istiyordu.

Kaçamak gözlerle birbirlerini süzdüler; yine olmadı. Kızın yapmış olduğu duaya “amin” dediler. Kadın sofrayı kaldırdı, mutfağa yöneldi. Adam, şimdiye kadar yapmadığını yaptı; yerdeki bezi topladı, mutfağa götürdü. Biraz durgun; utangaç bir tavırla:

-Tamam hanım! Sen haklısın; sana haksızlık ettim, özür dilerim, dedi.

Kadın hafifçe gülümsedi. Adam devam etti:

-Ne yapayım birden sinirlerim bozuldu. Benim polisle ne işim olur ki?

Kadın, hafif rüzgar esintisi bir sesle:

-Şahitlik olabilirmiş, dedi.

-Şahitlik bir durumum da yok ki.

Kadın, yatıştırmaya devam etti:

-Bir şey olmaz. Boş ver; yarın olsun bakalım. Sabah ola hayır ola.

-İş ne olacak?

-Doğru ya! İzin alırsın.

Adam tekrar salona geçti. Kanepeye oturdu; sakinleş­mişti. Hanımının getirdiği tomurcuk kokulu çayı yudumladı. Rahatlamaya çalıştı; olmadı.

Kızının, öğretmeninin kalp kırma ile ilgili verdiği ödeve cevap istemesi üzerine; şöyle söyledi:

“Bak! Şu çeşmenin ne güzel suyu var; içecek tası yok.

Kırma insanoğlunun kalbini; yapacak ustası yok.”

Birbirlerine bakıştılar; uzunca bir süre gülüştüler.

***


İki...

On Üç Yıl

Sabahın bu erken saatinde evden çıktı. Üç basamaklı merdivenin bittiği yerdeki birikmiş suya basmamak için zıp­ladı. Şemsiyesini almak için geri dönmekten vazgeçip yü­rüdü.

Köşedeki büfeci ile gözünün ucuyla selamlaştı. Islanma­mak için caddeyi hızlı adımlarla geçti. Yağmurdan korunmak düşüncesiyle durağa sığındı.

Bulutlar yoğundu. Sanki akşam olmuş; kararmıştı. Ilık bir bahar gününde sıcak bir yağmur... Islandıkça üşüyor; buz değmiş gibi ürperiyordu.

İçinden “bereket” diyerek, yağmurun ruhunda meydana getirdiği sevinci dillendirdi. Saatine baktı, “yine geç kaldı” dedi. “Yağmurdandır”, diyerek oyalandı. Az sonra servis aracı geldi; durdu. Her zaman olduğu gibi araca ön kapısın­dan bindi. Boş bulduğu bir yere oturdu. Camdan dışarı baktı. Yağmur hızını artırmıştı. Şehrin caddelerinde küçük gölcükler oluşmuştu.

İşine giden insanların telaşlı adımları hızlandı. Gökten inen yağmurla, yerde biriken sular arasında sıkışmanın ver­diği tatlı huzursuzluktan kurtulma isteğiyle, koşuşmalar görülüyordu.

Servis aracı fabrikaya yöneldiğinde, fabrikayı göremedi. Sanki üzerini kara bulutlar kaplamıştı. Karanlığa gömülmüş gibiydi. İyice gözlerini açtı; baktı, yine göremedi. Bir anda içini karamsarlık kapladı; dalgınlaştı. Anlamsızca karanlığın içinde fabrika aradı gözleri. Dışarıdaki karamsar görüntü benliğini sarmaladı. Kurtulmak istedi; başaramadı. İlk iş günü geldi aklına. Yine yağmurlu bir gündü. Gençti; dinçti. Asker­den yeni gelmişti. Yeni evlenmişti. İdealleri, hedefleri vardı. Fabrikaya başladığı gün, nice beklentilerini nakşetti zihnine. Hafif sarı saçları, ışıl ışıl gözleri, pürüzsüz yüzüyle sarılmıştı işine. Çalıştı, çalıştı…

 Çocukları oldu. Arkasından ikincisi. Onlar için daha çok çalıştı. Onlara gelecek sağlamak için, uykusuz gece vardiyalarına kaldı...

Çocukların eğitim alması için uğraştı. Kendisi gibi olma­sınlar istedi. İmkansızlıklar sebebiyle okuyamamıştı. Bunun sıkıntısını hep içinde taşıdı.

Fabrikanın önüne gelen servis aracı kapılarını açtı. İçeri giren serin hava ile irkildi. Oturduğu yerden kalktı; indi.

Diğer araçlardan inen insanlar da oradaydı. Bir gariplik vardı. Fabrikanın kapısı açılmamıştı. İşçilerin hepsi yağmur altında bekleşiyordu. Sığınacak bir yer de yoktu. İşçilerin yalvarmalarına karşın, kapı görevlileri aldırış etmiyordu.

İçine bir korku düştü. “Acaba mı?” Dedi. Bir kaç gün önce kulaktan kulağa fısıldanan; fabrikadan işçi çıkarılacağı haberi yayılmıştı.

Buna pek inanmamıştı; kendisinin çıkarılacağına hiç ih­timal vermemişti. Niye çıkarılsındı? İyiydi; herkesle iyi geçi­nirdi. Devamsızlık hiç yapmazdı. Hasta olduğu günler de bile hanımının baskısına rağmen, doktora gitmek için sevk yaptırmazdı. Şefleri ne isterse onu yapardı. İşçiden istenen tüm sadâkati gösterirdi. Kendisinden beklenenin fazlasını yapardı. Fabrika her şeyi olmuştu. Gözlerini burada açmıştı. Gençliğinin en verimli zamanını burada geçirmişti. Üstelik çok veriyorsunuz, az veriyorsunuz da demedi. Çalıştı, ça­lıştı…

Kapı önünde bekledi çaresizce. Durduğu yerde dura­madı. Hiçbir yere sığamadı. Bunaldı, içi acıdı. “Acaba?” duygusu, yüzünde hüzün bulutları oluşturdu.

Bekleme süresi uzadıkça kızgınlığı arttı; öfkelendi. Kötü ve olumsuz duygulardan uzaklaşmak için:

-Beni çıkarmazlar, diye mırıldandı.

Herkeste aynı duygular vardı. Hiç kimse kendisinin çıka­rılacağına inanmadı.

Bu karmaşık duygular ile yağmur, kapının önünde bek­leşenleri bitkin hale getirmişti.

Kalabalığın üzerinde ıslak bir duman yükseldi. -Islan­maması için avuçlarının içine sıkıştırdıkları sigaranın du­manları yükselmeye çalışıyordu.-

Kapı açıldı. Takım elbiseli, kravatlı; düzgün giyimli olan müdür, kapıda göründü. Zincire bağlı olan gözlüğünü göğ­sünün üstüne saldı. Konuşmakta zorlandı. Belki de çekindi. Birkaç defa yutkundu. Kalabalıktan yükselen uğultunun ke­silmesini bekledi.

Birkaç kez arkasına döndü baktı. Elindeki kağıtları karış­tırdı. Boğazını temizledi hafif öksürerek:

-Arkadaşlar! Hepiniz biliyorsunuz ki, zorunlu olarak fab­rikamızdan işçi çıkarılacak.

Müdürün konuşmasına öfkeyle yükselen laf atmalar eşlik etti.

-Yuuuh! Ayıp be!

-Arkadaşlar! Lütfen... şimdi ismini okuyacağım arkadaş­lar toplantı salonuna gitsinler. Orada konuşacağız.

Elin­deki listeyi okumaya başladı.

- ...

- ...

-Rüstem Oğuz

- ...

Rüstem, kendisinin çıkarılmayacağına inanıyordu. İsmi­nin okunduğunu duyunca, yıkıldı. Yıprandığını hissetti. Öf­keyle daldı kapıdan. Geçerken müdüre hışımla baktı. Yapa­cak bir şeyi yoktu.

Kendi kendisine söylendi:

-Vay be! On üç yıl... dile kolay, on üç yıl gece gündüz çalıştım. Bir anda hepsinin üzerine bir çizgi. Yazıklar olsun. Bu bana yapılır mı?...

Salon hınca hınç dolmuş; gürültü ayyuka çıkmıştı. Ruhi çöküntü yüzlere yansıdı. Bağıranlar, çağıranlar, haksızlık ol­duğunu söyleyenler birbirini tâkip etti.

Yetkililer geldi. İşçilerin gürültüsünün sona ermesini beklediler. Ses kesilmediği gibi arttı. İşçilerin arasında öfke­sine hâkim olamayıp bağıranlar vardı:

-Bu yaptığınız haksızlık!

-Kullan, kullan sonra at! Olur mu böyle?

-Bunun hesabını ödeyemezsiniz.

-Allah bunun hesabını sorar.

-Biz ne olacağız?

- ...

- ...

İşçiler isyan ediyordu. Patlamaya hazır bomba gibiydi. Fitili ateşleyecek küçük bir kıvılcım, her şeyi yok edebilirdi. Bunun farkında olan yöneticiler, çok dikkatli davranıyor; kız­gınlığı artıracak konuşma yapmıyordu. Bir müddet ortalığın sakinleşmesini bekledi. En uygun ortamı yakalayan müdür, elindeki mikrofondan konuşmaya başladı:

-Değerli arkadaşlar!

-Ne değeri? Değerimiz bu mu?

-Lütfen arkadaşlar! Kızmakta, öfkelenmekte haklısınız. İsyanınızı anlıyorum.

-Anlıyormuş! Lafa bak! Allah Allah!

-Bizimde yapacağımız fazla bir şey yok. Piyasayı biliyor­sunuz. Ekonomik kriz bizi de vurdu. Üretim fazlası olduğunu siz de takdir edersiniz.

-Yuuuh!

-Gönül ister ki hepinize iş ve aş vermeye devam edelim. Ama bu mümkün değil. Sizi üzen, bizi de üzer ama...

Topluluğun tansiyonu yükselmeye devam etti. Laf at­maların ardı arkası kesilmedi:

-Üzermiş! Belli oluyor! Yazıklar olsun!

Arka tarafta arbedeler yaşandı. Sinir krizi geçirenler, ba­yılanlar oldu. Yardımına yine arkadaşları koştu. Karışıklığın içinde müdür konuşmasına devam etti:

-Sözün özü: İçinizden ayrılmak istemeyenlere, süresiz parasız izin verelim. İşler açılınca tekrar çağırırız. Ayrılanların tazminatlarını yarından itibaren ödeyeceğiz. Durumunuzu bildiren evrakları muhasebeye teslim edin, derken şakakla­rından süzülen terler, gömleğinin yakasını ıslatmıştı.

Müdür, sözünü bitirir bitirmez bütün gücüyle oradan uzaklaştı. Bu arada bir kaç tane cam indirilmişti.

İnsanların tedirginliği gözlerinden okunuyordu. Ne ya­pacağına karar verememenin sıkıntısını yaşıyordu. Birbirle­rine fikir sordular. Ne yapmaları gerektiği konusunu kendi aralarında konuştular.

Fabrikayı basmaktan söz edenlerin yanında, sendikanın oyununa geldiklerini haykıranlar da vardı:

-İyi günlerde maaşlarımızdan kesip semirdiler. Zor za­manımızda hani nerdeler?

- ...

Bu hengamenin içinde bir kenarda, sırtı duvara dayana­rak çömelmiş vaziyette oturan Rüstem, ne yapacağından çok geçmişi düşündü:

-Şimdi ne yapacağım? Diye içinden geçirdi.

Sahi, şimdi ne yapacaktı?

Fabrikada çalıştığı günleri düşündü. Hedeflerini, idealle­rini... fırın gibi ortamda, buram buram terleyen, ter kokan hücredeki geçen on üç yılı...

Bunca yıl, onun huyunu bile değiştirmişti. Sinirli, hırçın yapısı gitmiş; sakin, az konuşan kendi halinde birisi yapmıştı.

Zayıflamıştı; bir deri bir kemik. Fabrika onu yıpratmıştı. Kanını emmişti. Midesindeki rahatsızlığı da bu dönem içinde oluşmuştu.

Rüstem, oturduğu yerden kalktı. Kararsız adımlarla, eş­yalarını koyduğu dolabına ulaştı. Mavi renkli iş elbiselerine takıldı gözleri.

Umutsuzluk içinde topladı kendisine ait eşyaları. Ne ola­cağını bilmiyordu. Ama dönmemek üzere toplanıyordu. Eline aldığı üç beş parçayı poşete koydu.

Arkadaşları ile vedalaşırken duygulandı. Yaşaran gözle­rine hâkim oldu. Kucaklaştı; helalleşti.

Kırgındı; yıkılmıştı. Kullanıp atılmayı kendisine yedire­memişti. “Böyle olmamalıydı”, dedi kıpırdayan dudaklarıyla.

Çıkış kapısına geldiğinde işsiz kalmaktan korktu, ürktü dışarı çıkmaktan. Yuvadan uçma zamanı gelen yavru kuşun güvensizliği ile döndü ve geriye baktı. Çıkmak istemedi. Ama arkadan itilmişti. Çıkmak zorundaydı. Kendisini boşlukta his­setti. Uçmak; ayakları üzerinde durmaktan başka çaresi yoktu.

Kapıdan çıktı. Geriye dönüp bakmamakta kararlıydı. Yağmurun altında yürüdü. Sırılsıklam olmuştu. Ama farkında bile değildi. Belki de farkındaydı. İçinde patlayan volkanların hararetini söndürmek istedi. Yağmura aldırış etmeden yürü­meye devam etti.

Karanlık ortamda bir aydınlık aradı. Ne yapacağına dair bir fikir, rahatlatacaktı ama... Bu işsizlik ortamında nasıl bir iş bulacaktı?

Tavşan dişli, sarı saçlı, zayıf, hafifçe uzun sayılabilecek ilkokul ikinci sınıfa giden kızı Aliye’nin, parlak kahverengi gözlerine bakıp ne diyecekti?

“Beni işten attılar”, diyebilecek miydi?... Bir çok düşün­ceyle dolu zihni, ne yapacağı konusunda fikir üretemedi.

Birden durdu. Geçen dolmuşun birine bindi. Her yeri ıslak olduğu için oturamadı.

Evinin yakınında indi. Yavaş adımlarla eve yöneldi. Ses­sizce kapıyı anahtarıyla açtı. Üzerindekileri çıkarırken gözü boy aynasındaki görüntüsüne takıldı. Sanki uzun süredir kendisini görmemiş gibiydi. Tüm dünyanın yükünü omuzla­rında hissetti.

Yaş otuz beşi henüz geçmiş; saçları kırarmış, yüzündeki kırışıklar çoğalmış; çizgiler derinleşmişti. Gözleri de kısılmış; küçülmüştü. Elmacık kemikleri ne zaman çıkmıştı? Yoksa saçları birdenbire mi ağarmıştı? On yıl öncesinin yağız deli­kanlısı nereye gitmişti?... Aynadan gözünü alamadı...

Evdekiler yeni uyanmış, kahvaltı hazırlığı yapılıyordu.

Bir şey olmamış gibi içeriye girmeyi denedi; başaramadı. Girdiği anda bir gariplik olduğu belliydi. Hanımı Nesrin, mutfaktan odaya geldi. Rüstem’in yüzündeki ifadeden kötü bir şey olduğunu anladı:

-Hayrola! Neden geldin bu saatte? Dedi.

Bir müddet ne söyleyeceğini düşündü. Kendisine bakan çocuklarına kaydı gözleri. Küçük şirin yüzlü oğlu Rafet, “ne olur kötü bir şey söyleme”, der gibi bakıyordu. Sessiz kaldı bir müddet...

Israrlı sorular karşısında duygulu bir şekilde konuşmaya başladı.

Gözlerinde biriken yaşlara daha fazla engel olamadı. Sonra konuşmasını duraksayarak kesti. İçinde bulunduğu gerilimle sıkışan ses tellerinin bozuk titreşimiyle anlatmaya devam etti...

Odada bir ölüm sessizliği oldu. Sadece göz yaşlarına eş­lik eden iniltiler duyuldu. Buz gibi donuk bir ortamı Rafet’in şirin cevabı bozdu:

-Ne yapalım? Biz de köye döneriz. Dedemin yanında kalırız.

Cevap veren olmadı.

***

Üç...

Küp İçinde Küp

Traktörün üzerinde sıcaktan bunaldığını hissetti. Ağacın altında oturan küçük oğlu Turgay’a bağırdı:

-Toparlan, şurayı bitirince gideceğiz!

Turgay, babasının söylediklerini duyunca, toplanmaya başladı. Onun da canı sıkılmış, köye dönmeyi hayal edi­yordu. Gidecek, arkadaşıyla gölgede canının istediği gibi oy­nayacaktı. Babası “traktör sürdüreceğim”, dediği için gel­mişti. Fakat traktör sürdürmeyi bırak, ağacın gölgesinden çıkmasına bile izin vermemişti.

Turgay da çaresiz oyalandı, hayal kurdu; büyüdüğünde zengin olacaktı. Traktör alacak; çift sürecekti...

Babası traktör zorlanınca, aşağı indi. Pulluğun büyük bir taşa takıldığını gördü. Merak etti; eğildi sağına soluna baktı. Taş, mermere benziyordu. Hafifçe yerinden oynamıştı. Traktörü kenara çekti. Oğluna tekrar bağırdı:

-Arabadaki kazma küreği getir!

Turgay, istemez bir tavırla yerinden kalktı. Römorktan babasının istediklerini alıp getirdi.

Adam çok önemli bir şey bulduğunu düşünerek özenle taşın etrafını temizledi. Avuçla topraklarını aldı. İçini karma karışık bir mutluluk kapladı. “Buldum herhalde”, dedi.

Daha önce bu civarda tarlalarını sürerken eski eserler bulunduğunu biliyordu. “Tamam, zengin oldum”, dedi. Et­rafına bakındı. Kimseler yoktu. Tekrar işine döndü.

Taşın bir kapak olduğunu anladı ve altında önemli şey­lerin olduğunu düşündü. Kimseye göstermeden çıkarmanın telaşıyla heyecanlandı. Güneşin yakıcı sıcağını unuttu. Oğ­lunu civarı kolaçan etmekle görevlendirdi. Birilerini görünce kendine haber vermesini tembihledi.

Uzun uğraşlar sonunda pullukla taşı yerinden kaldırdı. Heyecandan kalbi küt küt atıyor, yerinden fırlayacak gibi oluyordu. İçinden bir küp altın, belki de daha fazlasını bula­cağı düşüncesi, bütün benliğini sarmaladı.

Acele olarak traktörden indi. Tekrar tekrar etrafı kolaçan etti. Huzursuzdu; eli ayağı titredi. Çenesinden aşağı damla­yan terleri nice zaman sonra fark etti. Elinin tersiyle sildi.

Taş kapağın açıldığı yere baktı. Dona kaldı. Kendince beklediğinden fazlası vardı. Elini uzatamadı; çekindi. Kork­tuğu da söylenebilirdi; ikirciklendi. Başına bir şey gelmesin­den korktu.

Anlatılan cin ve peri hikâyeleri aklına geldi. “Ya burayı bir cin sahiplenmişse; bana musallat olursa”, diye çekindi. Olduğu yere oturdu. Bir müddet öylece kaldı. Arada bir oğ­luna, “etrafına iyi bak” uyarısında bulundu.

Bir ara, gidip arkadaşlarını getirmeyi; onlarla beraber açmayı düşündü. İçinden bir ses:

-Sakın ha! Dünyanın zenginliğine kavuşuyorsun. Başka­ları ile neden paylaşasın ki, diyordu.

İçindeki sesi haklı buldu. Neden paylaşsındı? İşte hazine önündeydi. Çıkaracak; evine götürecek ve kimseye göster­meden eritecekti. Çok malı olacaktı, çoook... hatta otobüs bile alıp işletecekti. Uydu anteninden tutun da...

Bir anda bütün cesaretini toplayıp açılan delikten başını soktu; inceledi. Bir de ne görsün! Şaşırdı; heyecan dorukta, gözleri ışıl ışıl oldu. Baştan ayağa kadar kayan bir sevinç tit­reşimi hissetti.

Dört tarafı taş ya da mermer olan bir odacık... resimlere benzeyen çizgiler enine boyuna uzanıyor... bir köşesinde bü­yük bir küp... Bir köyü senelerce besleyeceğini düşündü kü­pün içindekilerin... Baktığı yerden küpün içindeki altınları hayal etti:

-Turgay! Durum nasıl?

-Kimse yok baba!

Şimdi gidip akşam gelmeyi, düşündü. Küpü çıkarırken görülebileceğinden endişe etti. Gece gelecek, küpü çıkaracak sonra da orayı eski haline getirecekti. Kararsızlığı yine fikir değiştirtti:

-Gece gelmem çok daha dikkat çekebilir. En iyisi bu işi hemen bitirmeliyim, dedi.

Euzübillahimineşşeytanirracim, diyerek bildiği tüm sure­leri ve duaları okudu. İçindeki korku; ürperti bir türlü dinmiyordu. Başka çaresi de yoktu: inecekti, “ne pahasına olursa olsun inmeliyim”, diyerek odacığın içine sarktı. Ayak­ları yere basınca, tarifi mümkün olmayan duygular yaşadı. Zengin olma hayali hepsinin önüne geçti. Nem kokulu serin bir ortamda nefes alıp verdi. Dışarıdaki havanın aksine, bu­rası çok serindi çok.

Küpün bulunduğu köşeye gitti. “İşte artık zenginim”, diye düşündü. Biraz sonra altınları çıkaracaktı. Eliyle küpü şöyle bir yokladı. Salladı; çekti sağa sola.

Yukardan kürekle kazmayı istedi. Küreğin sapıyla hafifçe zorladı. Küpün sallandığını görünce sevindi. Kucaklayıp or­taya doğru çekti. Küpü yukarıya çıkarıp çıkarmama konu­sunda yeni bir tereddüt yaşadı.

“Eve götürsem iyi olur, buralarda oyalanmam bari”, diye düşündü. Yukarı  çıkarmaya karar verdi. Oğlundan ip istedi. Küpü ortadan dengeli bir şekilde bağladı. Uzun süre çıkarmak için uğraştı. Bu arada cin ve peri korkusunu da unuttu.

Saatler bir hayli ilerlemiş hava kararmıştı. Çıkardığı küpü özenle römorka yerleştirdi. Havanın kararması iyi oldu, dü­şüncesiyle yola çıktı. Sarsmadan götürmek için özenle hare­ket etti. İçinde altın olduğundan emindi.

Traktörüyle evinin avlusuna girdi. Zengin olma düşünce­siyle evine bağırdı:

-Hey millet! Kimse yok mu?

Altı kişiden oluşan aile küpü özenle salona taşıdı. Hepsi­nin gözleri parladı. Birazdan sayacakları çil çil altınların ha­yaliyle, küpün başına toplandılar.

Baba Osman, oğlundan çekici getirmesini istedi. Çünkü küpün ağzı toprakla özel olarak kapatılmış; mühürlenmişti. Açılması mümkün görünmüyordu.

Oğlunun getirdiği çekici hafifçe tıklattı küpün üzerinde. Bir hayli sağlam görünüyordu; kırılmadı. Çekici birkaç kez daha sertçe vurdu. Küp darmadağın oldu.

Bekledikleri olmadı; kırılan küpten altın çıkmasını bek­lerken başka bir küp çıktı. Beklentiler biraz daha geri kaldı. Hepsinin yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Şaşkın ba­kışlar birbiriyle çakıştı; şaşkınlıkları yüzlerinde yansıdı.

Baba Osman, ikinci küpün ağzını açmaya çalıştı, aça­madı. Çekiçle tekrar sertçe vurdu. Küp yine kırıldı; parça­landı. Ortalık çanak çömlek parçalarıyla doldu.

Yüzlerdeki ifadeler değişti. Zenginlik hayalleri sona mı eriyordu? Yoksa bu küpün içinde miydi? Altın umutları iyice azaldı. Hayalleri, yavaş yavaş hüzünlü sona doğru gidiyordu. Çünkü yüzlerindeki berrak su gibi netlik kaybolmuş, hüzünle yüklü bulutlara dönmüştü.

Ama bir küp daha vardı. Belki de bu küpün içerisindeydi bekledikleri; aradıkları...

Sürpriz hediyeler de böyle verilirdi zaten. Kutunun içinde bir başka kutu, onun içinde bir diğeri ve sürpriz he­diye!

Hemen vakit geçirmeden daha küçük olan bu küpü kır­mak istedi. Bunun ağzı da iyice kapatılmış; mühürlenmişti.

Biraz buruk, kırgınlık ve öfke ile vurdu çekici. Kaçınılmaz son: küp paramparça oldu. Bu küple birlikte bütün umutlar da paramparça oldu.

Manzarayı tarif etmek zordu. Herkes ürperdi. Evin ha­nımı ve iki kızının eli ayağı titredi. Birkaç adım geriye kaçtı­lar. Şaşırmışlardı. Hiçbir zaman karşılaşmayacakları, belki hayal bile edemeyecekleri bir görüntüydü bu.

Bir anda tüm hayalleri suya düştü. Zenginlik, mal, mülk, otobüs... Artık hiçbirisi olmayacaktı. Rengi solmuş traktörle birkaç dönüm toprağın peşinde, koş ha koş...

Gördükleri hepsini şok etti. Baba Osman, öğleden beri yaşadığı duygu yoğunluğuna daha fazla tahammül edemedi. Gördüğü bu son manzara onu mahvetti; bitirdi.

Kırdığı bu küpün içinden, bir kafa tası ve kemikler çık­mıştı. Osman, kemiklerin yanına yığıldı kaldı.

Ailesi, Osman’ı oradan uzaklaştırdı. Bir müddet sonra kendisine gelen Osman’ın, yüzü solmuş; benzi atmıştı. Do­nuk bakışlarla çocuklarına döndü:

-Hasisliğimin cezası olsa gerek, dedi.

Sonra durgun hareketlerle çanak çömlek parçalarını ve küpün içinden çıkan kemikleri bir çuvala doldurdu.

-Bunları yarın gömeriz. Kimseye bir şey söylemeyin, dedi.

Ailede herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Kendilerinin re­zil olduğunu düşündüler. Zaten böyle bir durumu kimseye anlatamazlardı.

Osman içinde bulunduğu durumu, şu sözleriyle özetledi:

-Ne gündü ama, gökten altın yağsa benim başıma taş düşer…

Bir hafta sonrasıydı. Şehre akrabasının yanına gitti. Ak­rabasının çevresini kendi gibi kültürlü insanlar oluşturu­yordu. Durumu ona anlattı. Akrabası üniversitede hoca olan arkeolog profesör arkadaşını aradı. Osman’ın anlattıklarını ayrıntısıyla anlattı. Profesörün anlattıklarını telefondan Osman’a dinletti. Profesör şöyle diyordu:

-Sizin anlattıklarınız müthiş bir şey. Eşi benzeri bulun­mayacak parçalar. Ona paha biçilmesi mümkün değil. İçi altın dolu olsa bunun değerine ulaşamazdı. O küpler kırıl­madan, hassas fleks ile bir kesitini açardık… Yani değer biç­mek imkansızdı. Bulan kişide ihya olurdu. Maddi olarak yedi sülalesi kurtulurdu...

Osman olduğu yerde dondu kaldı. Durgunlaştı; yıkıldı. Akrabasının uyarılarına cevap vermedi.

İkinci defa kaybettiğini anlamak, aynı duyguları yaşama­sına sebep oldu. Olduğu yerden kalkamadı. Kendine getir­mek için uzun süre uğraştılar. Yaptıklarından dolayı duyduğu üzüntü yüzüne yansıdı. Pişmanlık, sıkıntı, yaptığı hatayı dü­zeltmedi.

***

 


Dört...

Kırmızı Kardelenler

Güümm!…

Belkuyu dağında yükselen bu ses, karşı dağlara çarptı. Oradan semayı kapladı; yankılandı. Her yönde duyuldu. Kulaklar uğuldadı. İnsanlar oldukları yerde durakaldı. İr­kildi.

Gökyüzündeki yoğun bulutlar, karardı ağardı. Üst üste yığıldı. Dayanamadı ve elif elif kar tanelerini tekrar bıraktı. Durmaksızın; ahenkli bir şekilde indi de indi. Bir kötülüğü örtmek ister gibi. Karanlığa aydınlık verircesine…

Hemen yanı başındaki, nice güçlüklerle mücadele ede­rek kendisine verilmiş olan görevi yerine getirmenin guru­runu taşıyan kardelenler, olanlara bir anlam veremedi. Bembeyaz karın üstünde, bembeyaz çiçekleri ile mücadele­den galip çıkmanın haklı gururu, bir anda yok oldu…

Yoksulluğun diz boyu olduğu yıllardı. Bir çok insan bir­kaç lokmaya muhtaçtı.

Hasan, ağaydı. Ama yokluk onu da zor durumda bırak­mıştı. Üç tane çocuk. Ölen kardeşinin geriye bıraktığı dört yetim. Hepsi eline bakıyordu.

Yetimliklerini hissettirmemek için, nelere katlanmazdı ki... Bunun için çabaladı durdu; uğraştı, didindi.

Kıştı. Havalar çok soğuktu. En son odun kırıntılarını ve tezekleri de yaktı. Başka çaresi yoktu. Karşı dağlara odun kesmeye gidecekti. Birkaç kez niyetlendi. Her tarafı kaplayan yoğun sis, buna izin vermedi.

Yetimlerin üşümesine tahammül edemedi. Üzüntüsü di­line yansıdı. Kendi kendine :

-Ne pahasına olursa olsun; yarın odun kesmeye gidece­ğim, diye mırıldandı.

Taştan yapılmış buzlu merdivenleri dikkatli ve hızlı bir şekilde indi. Bacanağı Muhsin’in evine yöneldi. Köpeğin havlaması ile kapıya çıkan bacanağı Muhsin:

-Buyur bacanak! Diye davet etti.

-Köpeğin bırakmıyor ki!

Muhsin, karşılamak için kapıya doğru yürüdü. ‘‘Hoşt hoşt’’, diyerek köpeği susturdu.

Birlikte eve girdiler. Ocakta yanan ateşin karşısına otur­dular. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlığın çıkardığı sesle, yanan ardıçların çıtırtıları birbirine karıştı. Alevler kılıktan kılığa girerek bacadan yukarı sündü.

Muhsin çıkardığı paslanmış tabakasından, daha önceden sarmış olduğu sigarayı dudakları arasına sıkıştırdı. Ocaktan ucu tutuşmuş bir parça alarak sigarasını yaktı.

Tabakayı Hasan Ağa’ ya uzattı:

-Buyur hele! Bir sigara yak! dedi.

Hüzünlü yüzünde şimşekler çakıyordu. Düşünceleri yü­zündeki çizgilerle ortaya çıktı. Gerçekleri dumanla örtmek istercesine sigarayı yaktı. Bir süre sonra Hasan Ağa, esas meseleye geldi. Karşılıklı konuşmaya başladılar:

-Bacanak! Odun bitti. Yakacak bir şey kalmadı.

-Bu yıl da kış çok sert geçiyor.

-Öyle. Ne yaparsın Rabbimin emrine karşı gelinmez.

-Doğru. Her şey Allah’tan.

-Ne yapacağız?

-Bizden biraz yakacak götürürüz.

-Nereye kadar?

-Sabah ola; hayır ola.

-Bacanak! Yarın sabah oduna gideceğim. Beraber git­sek?

-Sabah olsun. Havaya bakalım. İnşallah birlikte gideriz.

-Valla, hava nasıl olursa olsun. Kafaya koydum.

-Dur hele!

-…

Bir müddet daha konuştular. Bir yıl önceki kış geldi ak­lına. Yine çok şiddetliydi. Yakacaksız kalan komşunun sıkın­tısına çare olmanın verdiği huzur yansıdı yüzüne. Aynı sıkın­tıyı yaşamasının verdiği kızgınlık, yüzünde yansıyan huzuru alıp götürdü.

Üzerindeki ağır yük, zamanından önce yıpratmıştı. Sevgi dolu kalbi yardım etmeyi görev bildi. Herkesin yardımına koştu. Sıkıntısı olan, Hasan Ağaya koştu. İhtiyacı olan, akıl sormak isteyen… Bunların hiç birisinden bıkmadı. Uğraştı, didindi. Herkesin kalbini fethettiği için, “Hasan Ağa” oldu.

Örme yün çoraplarını iki eliyle yukarı doğru çekerek dü­zeltti. Oturduğu yerden doğruldu. Oda kapısında dikilen kü­çük çocuğa iltifatlar yağdırdı. Dışarıya açılan kapıya doğru yürürken:

-Bana müsaade! Allaha ısmarladık, diyerek bacanağı Muhsin’e baktı.

-Güle güle. Kafana takma! Yarın  inşallah hallederiz.

Hasan Ağa, avlu kapısından çıktı. Soğuktan takır takır donmuş karın çıkardığı sesleri, dinleye dinleye evin yolunu tuttu.

Akşam yemeğinden sonra, ocak başına toplanan ço­cuklarla şakalaştı. Birlikte güldü. İstedikleri masalları anlattı. Bilmeceler, bulmacalar sordular birbirlerine.

Bol bol zamanları vardı. Çünkü elektrik yoktu. Soba yoktu. Ocakta yanan odunları mangala  atıp ısınmak mo­daydı. Televizyon yoktu. Telefon, video… yoktu, yoktu.

İnsanların yüzlerine bakacak, konuşacak zamanları vardı. Akşamları komşu ziyaretleri sıkça yapılır; bütün dertler konuşulurdu. Büyükler konuşur; çocuklar dinlerdi. Sözü ge­çen, dinlenir; diğerleri susar, bilgi ve görgüden istifade ederdi.

Yatsı vakti henüz girmişti. Tahta kapının çıkardığı sesle kapıya çıktılar. Gelenler duvar komşularıydı. “Komşunun komşuya mirasçı kılınmasından korkacak’’, kadar komşulu­ğun önemini bilirdi. Gerekeni yaptı, komşularına ikram ve hürmetten geri kalmadı.

Zaman zaman kısılan dudaklarında üzüntüsü belirdi. Karşısındakileri üzme endişesiyle kendisini toparladı.

Komşularının kalkmasından sonra, vakit geçirmeden uyumak istedi. Sabahleyin vücudunun dinç olması çok önemliydi.

Sabahın başlamasına yakın bir zamanda kalktı. Hemen vakit geçirmeksizin pencereye yöneldi. Perdeyi hafifçe ara­ladı. Dışarıda kıyametler kopuyordu. Kar tipisine korku dolu gözlerle baktı. Her taraf birbirine girmiş gibiydi. Nerden gelip nereye gittiği belli olmuyordu.‘‘Aman Allahım!’’, dedi.  Yü­zünde; fırtınanın etkisiyle yolunu kaybedip kıyılara çarpmış, paramparça olmuş bir sandalın haraplığı oluştu.

Bir an ümitsizliğe düştü. Elinde tuttuğu perdenin ucunu bırakıverdi.Tekrar yatağa girmek istedi. Vazgeçti; kalktı. Abdest alıp sabah namazını kıldı. Avuçlarını semaya kaldırıp yakarışta bulundu.

Bu arada, Hasan’ın  hanımı da kahvaltı hazırlamak tela­şıyla ocağı ateşledi. Karısına seslendi:

-Bize de azık hazırla!

-Bu hava da mı?

-Evet. İnşallah biraz sakinleşir.

-İnşallah, diyerek azık için bir bohçayı ortaya serdi

Hasan Ağa, ağıldaki hayvanların yemlemek için aşağıya indi. Kısa süre sonra geri döndü. Bu arada sofra hazır ol­muştu.

Dışarıdaki fırtına hızını azaltmış, kar tipisi yorgunluktan olsa gerek, uysallaşmaya yüz tutmuştu. Bu durum Hasan Ağayı fazlasıyla memnun etti. Az daha bekledi. İyice sona ermesini ümit ederek gözleri pencereden içeri girmedi.

Kararını verdi. Telaşla aşağıya indi. Atları çıkardı ahır­dan. Arabaya koştu. Sıkıca giyindi; gözleri dışında her yerini iyice örttü. Baltaları ve azığı arabaya koydu. Ne olur ne ol­maz, düşüncesiyle kırma tüfeğini de yanına aldı.

Çocukları ve yeğenlerinin endişeli bakışları arasında av­ludan çıktı. Bacanağı Muhsin’in evine uğradı. Muhsin de arabaya bindi.

Tipi hafiften devam ediyor, kar taneleri yüzlerinde ıslak kırbaç gibi şaklıyordu.

Nefesleri, sarılmış oldukları örtünün üzerinden buz tutu­yor, bıyıkları donarak bir kirpi oku gibi dikiliyordu.

Atlar yürümekte güçlük çekiyordu. Bazı yerlerde diz boyu kar vardı. Tipi sebebiyle kum tepecikleri gibi yığınlar oluşmuştu. Gözleri, kar beyazıyla kamaşıyordu.

Karısının, “gitme” diye uyarı ve ısrarına rağmen, bir kere yola çıkmıştı Hasan Ağa. Artık geri dönüşü yoktu. Ne pahasına olursa olsun gi­decekti. Yetimleri ve çocukları için bunu yapacaktı. Yüzün­deki endişeyi yok edecek konuşmalar yapıyordu.

Nereye kadar gideceklerini konuştular. Bu zorlu yolculuk başlayalı, neredeyse saate yaklaştı.

Odun kesecekleri yere geldiler. Arabadan çözdükleri at­ların üzerine kıldan dokunmuş kilimleri örttüler. Ellerine bal­taları alıp ‘‘ Bismillah’’, deyip vurdular.

Hava bazen, bir gülümseme gibi yumuşuyor. Sonra bir­den değişiyor; delice bir rüzgar esiyor, yerden kaldırdığı karı hedefsiz kurşun gibi savuruyor…

Hasan Ağa ve bacanağı hareket ettikleri için ısınmışlar; durmadan odun kesiyorlardı. Rüzgarın hafiften çaldığı ıslığın eşliğinde vuruyorlardı; tak, tak… bir daha, bir daha…

Hasan Ağa bir ara baltayı bıraktı.  Belkuyu dağından Sa­raycık köyüne baktı. Her taraf bembeyaz. Beyazdan başka bir şey görünmüyordu. Süt beyaz görüntü, bazı yerlerde puslu bir kirliliğe dönüşüyor; beyaz, yine beyaz…

Saraycık görülmüyordu. Çocuklar geldi aklına. İçi bir­denbire ısındı. Odun götürüp ısınmanın sevinci, bütün vücu­dunu kapladı. Damarlarındaki kanı hızlandı.

Kestikleri odunları arabanın yanına taşıdılar. Bir an önce dönmenin telaşıyla, hiç ara vermeden çalıştılar. Odunları arabaya yüklediler. Geri dönmek için hazırlıkları yaptılar. Bu sırada dağın daha yukarısından bir ses duyuldu:

-Hey! Heeey!

Gözleri gelenlere kilitlendi. Her tarafı sarıp sarmalanmış iki kişi hızla aşağı indi. İkisinin omzunda da silah vardı:

-Ne yapıyorsunuz?

-Görüyorsunuz işte.

-Bu yaptığınız doğru mu?

-Ne var da? Yakacağımız bitti. Dalları kestik.

-Köye kadar gideceğiz, diyerek atların yularından tuttu uzunca olanı. Israrla köye kadar gitmeleri gerektiğini, ol­mazsa; zorla götüreceklerini söyledi.

Hasan Ağa ve Muhsin birbirlerine baktılar. Durumun çok ciddi olduğunun farkındaydılar. Meseleyi çözmek için, daha alttan almaya çalıştılar; ama olmadı. Gelenler, Nuh diyor, peygamber demiyordu.

Aslında, bu komşu iki köyün insanları birbirlerini tanıyorlardı. Bunun verdiği rahatlık ortadan kalktı. Durum gerginleşti. Hasan Ağa son bir kez daha:

-Bu işi tadında bırakalım, dedi.   

Hokka burunlu olanı:

-Ne olur bırakmazsak? diyerek meydan okudu, perva­sızca.

Zorla atları yürüttüler. Hasan Ağanın dudakları gerildi. Kömür gözlerde hüzün kasırgaları esti. Yüzü barut gibiydi.

Hasan, ağaydı. Bir ağa elindeki arabayı ve atları nasıl verirdi? Sonra, ne derlerdi adama? Gururu aklının önüne geçti. İncinmişti. Dünyası karardı. Kendisini çaresiz hissetti. Bir anda elindeki kamçıyı salladı. Atları ve arabayı zorla gö­türmek isteyenlerin sırtında şakladı. Bir daha, bir daha…

Kamçıdan kurtulunca, kızgın bir boğa gibi üç beş metre ileriye fırladı uzunca olanı. Gözünü, kan bürümüştü. Duraksamadan, dü­şünmeden, ne yaptığını bilmeden elindeki tüfeğin tetiğine dokundu.

Tüfekten çıkan ses yankılandı karşı dağlarda. Sonra da gök kubbeyi kapladı olanca hızıyla. Ağırlığı Saraycık köyü­nün üzerine düştü. Bomba gibi patladı; yaktı, üttü gönülleri. Yürekleri dağladı. Zihinleri kara düşünceler kapladı. Onarılmaz yaralar açtı. Yarınlara ümitsizlik saçtı.

Hasan Ağa, yanı başındaki beyaz kardelenlerin dibine yığıldı. Sıcak kanı aktı kar beyazının üzerine. Kardelenler kırmızıya büründü. Bu kanın ağırlığıyla belki de bundan sonra hep kırmızı açacaklardı.

Kabil, Habil’in kanını toprağa dökmüştü. Hasan Ağanın kanı da karın üzerine aktı. Bir hiç için, bir hiç uğruna.

Baharda eriyen karlar, Çarşamba çayından kan rengi aktı Çumra ovasına. Geriye kalan yedi yetim, kan rengi akan suya bir anlam veremedi.

***


Beş...

Sorgulama

Kapıdan girince öylece kaldı. Kaybettiği yolunu saatler­dir arayan birinin yüzünde oluşan bezginlik ifadesi gözlerine de yansıdı. Yılgın gözler; boş boş baktı. Masada oturan lise­deki hocasının yanına yürüdü. Selam verdi ve oturdu.

Saçları dökülmüş; dökülen yerdeki güneş yanıkları dik­kat çeken hocası Faruk Bey:

-Hoş geldin Asuman, dedi.

-Hoş bulduk, sağ olun hocam.

-Kız! Hiç değişmemişsin. Aradan geçen bunca yıl var.

-Üç yıl geçti ama, siz bana sorun; değişip değişmediğimi.

-Dur hele! Ne oluyorsun? Birazcık soluklan. Sınıfta da hep konuşurdun, fırsatları hiç kaçırmazdın.

-Sonuca bak hocam. Ne olduk şimdi?

-Yaşıyorsun, sağlığın yerinde. Şükredecek çok şeyin var demektir.

-Orası öyle ama!

Faruk Bey, Asuman’ın sıkıntısını anlamıştı. Buraya da onun için gelmişti. Gözlüklerini çıkardı masanın üzerine koydu. Elleriyle gözlerini birkaç kez sıkıştırdı; ovaladı. Ellerini şakaklarıyla alnında dolaştırdı. Asuman’ın ellerinin titrediğini gördü. Sıkılmasın diye hemen gözlerini kaçırdı.

Boynunda takılı çantasını kucağına bastırmış, metal düğmesiyle durmadan oynayan Asuman, telaşlı; sıkıntılı, ka­ramsar tavrıyla:

-Polyanacılık oynamak istemiyorum; bıktım bundan. İn­san her zaman iyi olamaz. Kişiliğim yok oldu. Ruh sağlığım bozuldu. Yıprandım; bittim hocam.

-Neden bu kadar karamsarsın? Buna hakkın yok.

-Nasıl olmayayım. Ailemin çektiği sıkıntının verdiği vic­dan azabı beni çok üzüyor; kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Benden ümitliydiler, emek verdiler. Sonuç ne oldu? Koca­man bir hiç. Babamın ilgisizliği; boş vermişliği daha da kötü.

Gözleri dalgınlaştı; dalgasız denizdeki sandal gibi dur­gun, hareketsiz ve sakin. Bana bir şeyler söyle, der gibi baktı hocasına. Kedisini bu azgın okyanustan sağ çıkaracak bir rota çizmesini istedi davranışıyla.

-Halini anlıyorum, dedi. Zor çok zor. Ama hayatın de­vam ettiğini anlayacak kadar zekisin. Kendini sorguladığın zaman çoğu meseleyi çözeceğini biliyorum. Bu kadar karam­sar olman sana yakışmıyor. Sen canlı; hayat doluydun. Hâlâ da öylesin.

-Hocam, size öyle demek düşer. Ben kendimi hep sorguluyorum. Gecemi, gündüzümü hatta rüyalarımı bile. Okul bitti; üç yıl geçti. Nereye kadar? Üniversiteye giden ar­kadaşlarımla ilk zamanlar telefonlaştık. Sonra? Sonrası ol­madı; olamazdı zaten. Herkes kendi hayatını yaşıyor. Boş durmak; boşta kalmak beni çok sıkıyor. Her an benim için azap gibi. Arkadaşlarım ile ilişkilerim sıfır. Beni unuttular. Zaten ne yapabilirler ki? Ben bunu da aştım. Ama rahatlayamıyorum. Bunca kitap okudum. Bana ne sağladı?

-Dur hele! Kitap okuman senin kültürünü, görgünü, kişi­liğini yüceltir; güzel insan olmanı sağlar. Okumaya devam etmen senin için iyi bir yol olabilir. Okuduklarını başkalarıyla paylaşman; onları anlatarak faydalı olman, hayata olan ilgi­nin bağını güçlendirir. “İnsanın en faydalı olanının, başkala­rına faydalı olan”, olduğunu biliyorsun. Birkaç kişiye gerçeği, güzeli ve anlamlı işi öğretsen; kendine olan güvenini sağla­mış olmaz mısın?

Kucağındaki çantasını oynarken kopardığı düğmesini, montunun cebine koydu. Siyah gömleğinin altında sarı tişörtü görünüyordu. Zaman zaman kırmızı başörtüsünün ucunu parmaklarıyla çekerek düzelti­yordu. Cebindeki siyah gözlüğün ucu görünüyordu.

Biraz daha sakinleşmiş; durulmuş bir halde:

-Hocam, doğru söylüyorsun da, benim gibi çoğu zaman zikzaklarla dolu bir hayatı olan ne yapabilir ki? Vicdan azabı çektiğimi söylemiştim. Annem... Kadıncağız benim için uğra­şıyor. Normal bir kızın yapması gerekli olan çeyizlerimi ha­zırlamamı istiyor. Yapmayınca da küplere biniyor. Kadın haklı serzenişlerinde. “Kızım, bu gidişle evde kalacaksın”, diyor. Bir şey diyemiyorum; içime atıyorum. Anneme ken­dimi beğendirmem lazım; bunun için bir şeylerim olmalı; ama yok. Çoğu zaman kendimi sığıntı gibi hissediyorum. Ümitsizce yaşıyorum.

Faruk Bey, gözlüğünü tekrar taktı. Asuman’ın anlattıkları canını sıktı; yüz ifadesi değişti. Yardımcı olabilmek için daha dikkatli konuştu:

-Ümidini kaybetme. Ümitsizlik akıllı insana yaraşmaz. Ümidini kaybeden her şeyini kaybeder. İnançlı insan ümit­sizlik içinde kalamaz. Yarının ne getireceğini kimse bilemez. Problemlerin çözümünü zamana bırak. Kendine haksızlık yapıyorsun. Aynı zamanda ailene de haksızlık yapıyorsun. Kendini sığıntı gibi hissetmen oldukça yersiz. Hiçbir aile ço­cuğunu sığıntı; fazlalık olarak görmez. Onların gayret, telaş ve arzuları mutlaka senin iyiliğin içindir.

-Evet. Ben bazen fazla sorgucu oluyorum. Bazen çok ciddiye alıyorum. Belki sorun etmeye bile değmez. Ama, so­runlar sorun edilmeli. Belki de ben onu yapıyorum.

Bu arada çantasının kapağıyla durmaksızın oynuyordu. Bazen anlamsızca gözleri derinleşiyor. Bazen de sığ sulardaki balığın hareketini takip edercesine cevval oluyordu.

-Dedikodu yapılmasından korkuyorum. Nasihat edilme­sini istemediğim halde başkalarına nasıl bu işi yapabilirim? Elbette faydalı olmalıyım. Başkalarına yardımcı olmalıyım. Ama nasıl? Cahillerle uğraşmak çok zor... Beni anlamıyorlar; anlamak istemiyorlar.

Başını önüne eğdi. Bir an öylece kaldı. Hocasının anlat­tıklarını “evet” diyerek dinledi. Küçük yüzünü ekşitti; gülüm­sedi. Dudağını ısırdı farkında olmadan. Oturduğu sandal­yede hafifçe doğruldu.

-Belki de okumanın yanında yazmak gerekli. Kendime güvenemiyorum. Ha, belki de çok iyi yazıyorum. Dosto-yevski’yi sollayabilirim? Suç ve ceza mı? Ceza ne za­man ve­rilmeli?... Yok yok. Okumak daha iyi, farklı okumak gerekir. Hep aynı tarz... Dudağını büktü. Mi? Yani, dedi. Görüyorsu­nuz halimi; kafam dingin değil. Karar verecek kadar da ken­dimi rahat hissetmiyorum. Yalnızım; yalnızları oynuyorum sürekli. Gerçeklerle yüzleşmek zor ama yapıl­malı.... Annemin “kitaplarla uğraşacağına birazda çeyiz ha­zırla” baskıları yok mu? Çıldıracağım. Neymiş; teyzemin kızı yastık dolamasını bitirmiş, ne güzel olmuşmuş... El işi yete­neğim yok; canımı sıkıyor... Ben bunca yıl bunlar için mi okudum? Böyle ol­mamalıydı.

Ellerinin üzeri kireçlenmiş, belki de güneş yanığı, kıvrım kıvrım izler; yollar oluşturmuş; kavrulmuştu. Tarlada çalıştığı belliydi. Öğrencilik yıllarında görmediği sıkıntıları yaşaması, böyle düşünmesine neden olmuştu belki de.

Öğrenciyken bunları hiç düşünmemiş; hayal bile etme­mişti. Ama o yıllarını da iyi değerlendirmemişti. “Keşke biraz daha çalışsaydım”, sözlerinin de bir anlamı kalmamıştı. Ça­lışmalıydı zamanında. Bir kat daha fazla çalışsaydı; belki de bunlar başına gelmeyecekti. Gençlikte bunları düşünmek işine gelmedi. Vakit geçirmek, eğlenmek daha hoş gelmişti. Gırgır, şamata...daha kolaydı.

Faruk Bey, dikkatli, sessizce ve değer verdiğini gösterir­cesine dinledi. Asuman’ı rahatlatacak şeyleri düşündü. Boğa­zını birkaç öksürükle temizledi.

-Senin söylediklerin gibi birisi olup çıktığına inanmak istemiyorum. Sen, çoğu zaman sınıftaki arkadaşlarını yön­lendirmede hiç zorluk çekmezdin. Bulunduğun ortamlarda bu fonksiyonunu yerine getireceğine de hâlâ inanıyorum. İçinde bulunduğun durumu açık yüreklikle değerlendirip, gerçekleri kabullenmede olgun davranış göstereceğini biliyo­rum. Kendini de, aileni de üzmeye hakkın yok. Onları da anlamaya çalış. Her şey üniversite demek değildir. Belki böylesi daha hayırlıdır. Nice üniversiteye gidip, kişiliğini; her şeyini kaybedenler var... Hayırın nede olduğunu bilemez­sin...

Faruk Bey, uzunca bir konuşma yaptı. Asuman’ın sıkıntılı halini yok etmek için uğraştı.

Vakit bir hayli uzamıştı. Asuman’ın telaşlı sesi yükseldi:

-Hemen kalkmam lazım, geç oldu. Buraya gelirken bile izin almadım. İzin isteseydim; bir sürü soru soracaklardı. Belki de izin vermeyeceklerdi.

-Bu da yanlış. Onlar anne-baba, her şeyi bilmeleri hak­ları. Keşke izin alsaydın. İstersen annenle ben konuşabilirim.

-Hayır hayır. Teşekkür ederim. Buna ihtiyacım vardı. Çok iyi oldu. Sağ olun hocam.

-Beni her istediğin zaman arayabilirsin.

Asuman’ın gergin yüzü yumuşamış; rahatlamıştı. Yü­zünde hayat izi sayılacak gülücükler oluştu. Küçük siyah gözleri daha bir hayat doldu. Bu, Asuman’ın kendi sıkıntıla­rını anlatmasından mı, Faruk Beyin anlattıklarıyla etkilenme­sinden mi, yoksa bazı gerçekleri yeni kavramış olmasından mı, anlaşılamadı.        

***


Altı...

Ekipler Amiri Ahmet

Oğlunun doğum haberini aldıktan sonra, resmi işlemle­rini tamamlamak için hastaneden ayrıldı. Oldukça heyecan­lıydı. Arabasına bindi, yoğun trafikte kendine yol aradı. Ka­fasında bin bir problem, dalgınlık diz boyu, gözü yolda. Ara­banın radyosunda hareketli bir Karadeniz türküsü...

Henüz çocuğunun yüzünü görmediği için hayalinde canlandırdı; kendisine benzeyebileceği umudunu taşıdı. Bir anda fren sesiyle irkildi. Kendisine geldi. Vızır vızır trafiğin içinde olduğunu bir kez daha anladı. Eli radyonun düğme­sine gitti;  sesi birazcık kıstı.

Trafik lambalarında bekleyen kuyruğa o da eklendi. Kuyruk o kadar çoktu ki, yürümek için ikinci kez bekledi. Sanki zaman durmuş gibi geldi;  bir türlü geçmiyordu. İşlerini bitirip küvezden çıkacak çocuğunu görecekti. Doktorun “do­ğum sırasında ufak tefek sıkıntılar olduğu için küveze aldık”, demesi de kafasını meşgul ediyordu.

Yeşil ışığın yandığını görünce yürüdü. Sola dönüş yap­mak için sol sinyali yanan arabanın biri, vazgeçip sağa doğru hareket edince şaşırdı. Vurmamak için manevra yaptığı halde kurtaramadı. Önüne çıkan arabanın sağ arka köşesine vurdu. Vurduğu araba ışıkları geçtikten sonra kenara çekip durdu. “Bunca sıkıntının arasında bir bu eksikti”, diye söy­lendi. Hiç hareket etmeden, arabayı olduğu yerde stop edip durdurdu.

Dikiz aynasından kendisini kontrol etti. Kravatını düzeltti, birkaç derin nefes aldı. Aşağıya indi. Aslında ne yapacağını hiç düşünmedi. “Küçük bir şeydir”, diye aklından geçirdi. Arabanın önüne dolaştı, vurduğu yere baktı: beklediğinden daha fazla hasarı görünce kızdı. Kendi arabasının sol ön ça­murluğu göçmüş, farı kırılmıştı.

Vurduğu arabaya baktı. Az ilerde onun etrafını da seyir­ciler çevirmişti.

Arabayı süren ve içindeki dört kişi yanına geldiklerinde bağırmaya başladı:

-Kardeşim sola sinyal veriyorsun;  sonra vazgeçip önüme çıkıyorsun… Ne olacak şimdi? Benim zararımı kim ödeyecek?...

Adamlardan genç olanı sükunetle konuşmaya başladı:

-Arkadan vuran sensin;  suçlu da sensin. Bizim araba­mızda da zarar var…

Bu arada trafik durmuş, korna sesleri ayyuka çıkmıştı. Etraftan gelen seyirciler de çoğalmış, bilir kişi gibi konuşu­yorlardı.

Birlikte vurulan arabanın yanına gittiler. Arabada bir hayli hasar vardı.

-Adım Ahmet, dedi gururlu bir şekilde.

Üzerindeki takım elbiseye güvendi ve havalı havalı ko­nuşmaya başladı. Kendi arabasının zararlarını  tazmin edil­mesi gerektiğini, olmazsa polis çağıracağını, söyledi.

Seyircilerden bazıları söze karıştı:

-Uzlaşın gitsin; herkes kendi zararını ödesin, dedi.

Ahmet ısrarla “olmaz”, dedi.

Bir diğeri doğruca Ahmet’e yöneldi:

-Suç senin, dedi.

Ahmet kızdı:

-Vururken beni canlı yayında mı izledin? Deyince,  bir daha ses çıkarmadı.

Bu arada trafik sıkışmıştı. Haydi uzlaşın da trafik açılsın çağrıları birbirini takip etti. Karşı taraftakilerden uzlaşmaya hazır görünen genç:

-Madem öyle, herkes kendi hasarını yaptırsın, dedi.

Ahmet tekrar “olmaz”, dedi.

Cebindeki telefona sarıldı. Herkes Ahmet’i izliyordu. Et­rafını şöyle bir kolaçan etti gözleriyle. Sonra da yüksek bir sesle konuşmaya başladı:

-Oğlum ben ekipler amiri Ahmet. Burada küçük bir ola­yım var, bana komiser Birol’u hemen gönder, diyerek olay yerini tarif etti.

Bu konuşmayı duyan karşı taraftakileri bir telaş aldı. “Anlaşalım abi”, demeye başladılar.

Sert bir ifadeyle:

-Anlaşmaya yanaşmıyorsunuz ki, dedi. Zararımı tazmin edin;  anlaşalım, diyerek tekrar arabanın önüne yürüdü. Ha­sarı bir daha kontrol etti.

İçlerinden genç olanı:

-Zararınızı ödeyelim beyefendi, dedi.

Seyircilerden birkaç kişi hasarın miktarını kararlaştırdılar. Söylenen miktarı alıp arabasına binmeye çalışan Ahmet’e kenardan biri seslendi:

-Beyefendi! Bir dakika durur musunuz?

Ahmet çok rahat bir şekilde tekrar aşağıya indi.

-Buyurun, dedi.

-Ben ekipler amiri Ahmet, dedi iğneleyici bir ifadeyle.

Ahmet neye uğradığını şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Ekipler amiri olduğunu söyleyen adam konuşmasına devam etti:

-Olaydan sonra buradan geçerken merak edip izledim sizi. Adımın geçtiğini görünce takip ettim. Olayda anlattıkla­rınıza göre kabahatin yoktu. Onun için ses çıkarmadım.

Ahmet:

-Teşekkür ederim beyefendi, dedi ve arabasına bindi.

Adam tekrar yaklaştı:

-Ben ekipler amiri falan değilim. Ama onu tanıyorum. Yaptığınız hiç doğru değildi, diyerek yürüdü gitti.

Ahmet arabanın içinde dondu kaldı. Yaptığının doğru olmadığını iyice anladı. Vurduğu arabaya baktı;  çoktan git­mişti.

Yaptığından dolayı çok utandı. Bu olay, kendisi için ha­yatındaki en canlı, unutulmaz; kalıcı bir dersti.

Hiç kimseye bakmadan oradan uzaklaştı.

***


Yedi...

Bir Garip Yolcu

Birkaç kişinin yardımıyla trene bindi. Tren oldukça kala­balıktı. Kompartımanın bölmeleri dolu olmamasına rağmen, içerideki birkaç kişi tarafından kilitlenmiş; kapatılmıştı. Binen her yolcunun gözleri kompartıman  kapılarına kilitleniyor; boş oda arıyordu. 

İki  kompartımanın birleştiği gürültülü, soğuk ve kalaba­lık olan ara yerde kalması olmazdı. Yanındakine utangaç, ezik  bir sesle :

-Kardeş! Beni içeriye taşır mısın? Dedi.      

İri yapılı adam, kollarına aldığı gibi kompartımanın kori­doruna daldı. Birkaç odanın kapısını yokladı; kapılar duvar olmuştu. Sinirli, titreyen bir sesle:

­-Adamlara bak! Odalar boş. İki kişi girmiş, kapıyı kilitle­miş; sanki babasının malı, dedi.

Yapacak bir şeyi yoktu. Çaresizlik içinde oracığa bıraktı.  Yanına dikildi. Acıma duygusunun verdiği burukluk yüzüne yansıdı. Yüreği sızladı; vücudunu baştan sona kaplayan ka­rıncalanma hissetti. Tüyleri diken diken oldu. Gelip geçenle­rin ayakları altında olması, kızgınlığını artırdı. Hışımla bir kez daha baktı oda kapılarına.

Koridor hınca hınç dolu. Balık istifi gibi kalabalıktan yük­selen uğultu kapladı boşluğu. Gecenin ıslak soğuğu açık olan pencerelerden  içeri dalıp yüzlere yapıştı. Bir de sigara du­manının verdiği sıkıntı...

Bir süre geçti. Gece derinliğine uzadı. Zamanla rayların tıkırtısı galebe çaldı koridora. Kompartımanın koridorunda oturan, saçları yanlardan hafif kırarmış, kırk yaşlarındaki bu adamın yanına çömelen birisi:

-Abi! Sen yemek vagonuna git. Orada oturacak yer var, dedi.

-Çok sevindi yürüyemeyen adam:

-Çok iyi olur, dedi parlayan gözleriyle; yardım eder mi­sin?            

-Elbette, diyerek kollarına aldı.

Ağır aksak ilerlediler. Yemek vagonuna ulaştıklarında, karşılarında vagon görevlisi olduğu kıyafetinden anlaşılan adamın gür sesiyle durdular:

-Hop, hooop! Nereye hemşerim! Diyerek, girmelerini istemez bir tavırla azarladı.

-Çay içmek istiyoruz, diyen sesi çatallaştı.

Kendisinin dilenci yerine koyulduğunu görünce bir kez daha yıkıldı, içi burkuldu. Kabullenmiş olduğu bu durumunu bir kez daha düşündü. Simsiyah gözlerinde hüzün fırtınaları esti. Kırarmış sakallarının çevrelediği yüzünü bıkkınlığın, yıl­gınlığın karşılığı olan bir ifade kapladı. Uçuruma yuvarlanan bir arabanın hurdaya dönmüş hali gibiydi; bîtap, yorgun ve halsiz…

Azarlanmasına tahammül edemiyordu. Ayakları üze­rinde duramaması onun suçu mu? Ya da bu durum suç mu ki, insanlar tarafından horlanıp hakir görülüyordu.

Görevlinin şimşekler çakan gözlerindeki aşağılayıcı, hır­çın ve şeytani bakışlarının kontrolünde, iki kişinin bulunduğu masaya karşılıklı oturdular.

Vagondaki diğer insanlar da görevlinin bu hareketinden rahatsızlık duyduklarını davranışlarıyla ifade ediyor, tavır ko­yuyorlardı.

Masadakilerle tanıştı. Çaylar geldi. Yudumlarken konu­şup, kaynaştılar.

Kendisini buraya getiren kişi, adının “Hüseyin” oldu­ğunu söyledi. Kendinden; yaptığı işten bahsetti.

Teşekkür ederek başladı, ayaklarını kullanamayan adam:

-Adım Recep, dedi. Bana çok yardımcı oldun. Tren de bir hayli kalabalık. Zor oldu benim için. Allah senden razı olsun.

-Bir şey değil. Kim olsa aynısını yapardı.

-Ben her gün aynı sıkıntıları yaşıyorum. Yardım edenler var. Ama aşağılayan, bizim gibileri fazlalık görenler de...

Karanlık tünelde kalan birisinin, bir ışık ararcasına göz­leri daldı gitti. Çok az kullanabildiği elini hafifçe geri çekti. Ağzından şu sözler döküldü:

“Hayatın toz pembe gönlün hoş gibi,

Ahiret denince kalbin taş gibi.

Kalkarsın koşarsın uçar kuş gibi,

Ağırlıklar biner dalına bir gün.”

Masadakiler Recep’i  daha dikkatli dinlemeye başladılar. Karşısındaki insanın ağzı iyi laf yapıyor; her haliyle kültürlü birisi olduğu belli oluyordu.

Söylediği sözler de bile içinde bulunduğu durumdan sı­kıntı duyduğu belli oluyordu. Yürümeye olan özlemi açığa çıkıyordu.

Karşısında oturan Hüseyin:

-Özür dilerim. Kendinden bahsetmende bir sakınca yoksa, dinlemek isterim, dedi.

-Sıkılmazsan anlatırım.

-Yok. Çok sevinirim.

Hüseyin, Recep’in konuşmalarından çok etkilenmiş, yan tarafta oturanlar da kulak kabartmıştı.

-Hayatım bir roman gibi, dedi. Derince birkaç nefes aldı. Yılgın gözleri, şahin çabukluğuyla derinlere daldı:

-Babamın on yıl çocuğu olmamış. Çok istemişler; yal­varmışlar Allah’a. Sıkıntı çekmişler; üzülmüşler. Köyde ço­cuğu olmamak  bir başka zor. “Falanların çocuğu olmadı”, demelerine çok içerlemişler. Bir gün, annem yolda yürürken, önünde yürüyen adamın: “Ey Allah'ım! Bana bir çocuk nasip et. Eli ayağı olmasın. Kerim ağanın çocuğu var desinler”, diye dua ettiğini duymuş.

Kendi kendine:

-Sakat çocuğu ne yapacak, diye mırıldanmış.

Neyse, uzatmayayım. Allah nasip etmiş, peş peşe üç er­kek çocukları olmuş. Çok sevinmişler. “Artık sırtınız yere gelmez”, sözleriyle gururlanmış; gelecek için ümitlenmişler. İçin için sevinip, sıkıntılı geçen yılların acısını unutmaya ça­lışmışlar.

Vagon görevlisinin sert bir ifadeyle:

-Ne içersiniz? Sorusu konuşmanın kesilmesine sebep oldu.       

Yan tarafta oturanlardan birinin çıkışması, görevlinin tavrını değiştirdi.    

-Peki beyefendi, diyerek geri çekildi.          

Bu kaba davranışının sebebi Recep’ti. Recep’i bir dilenci gibi algılamasıydı.   Kapkara, iri gözlerini kocaman açarak:

-Görüyorsunuz işte, dedi. Toplumun bir kesimi bizi hor görüyor. Adam yerine koymuyor. Sırtlarında bir kamburmu­şuz gibi davranıyor. Bu, bizi oldukça üzüyor. Şu anda, bu halimle “ben buyum”, diyorum. Kabullendim; Allah’tan ge­len bir imtihandır, diye düşünüyorum. Benden daha kötüle­rinin olabileceğini biliyorum; halime şükrediyorum.

Görevliye kızdığını gösterircesine, gözüyle işaret ederek:

-Bu adamın kaza veya herhangi bir sebeple benim gibi, ya da benden daha kötü bir duruma gelmeyeceğini kim ga­ranti edebilir? O zaman bana yaptığı davranış, kendisine ya­pılırsa neler düşünür acaba?

-Doğru, dedi yanda oturanlardan biri:

-Bizim de başımıza gelebilir. Çok doğru söylüyorsun, di­yerek biraz daha yakınlaştı.

Recep, kendisine gösterilen ilgiden mutlu olduğunu belli eden bir tavırla konuşmasına devam etti:

-İlkokul çağlarında başlamış hastalığım. Lise yıllarında birinin yardımıyla yürüyebiliyordum. Köydeki hayat zordu, iki karış toprak; tüm aile için yeterli değildi. “Okuyacağım”, dedim. Babam, yatılı olarak okumamı sağladı. Annem, “acaba sözlerimle Allah’a asi oldum da, başımıza bunlar geldi” diye üzülür; tövbe ederdi.

Masadakiler soluksuzca dinlemeye devam etti:

-Okul yılları zordu, çok zor. Her an birine ihtiyaç duya­rak yaşamak, üzüyordu. Sıkıntıya düşüp, çıkmazlara girdiğim oluyordu. Gençlik duygusu ile ilk zamanlarda kabulleneme­dim. Yolda yürürken sık sık düşerdim. Düştüğüm zaman, dünyam yıkılırdı. Etrafıma bakardım; görenler var mı diye. Yerden bir şey alırmış gibi yapardım. Başkalarının bana acıma duygusu ile bakmasına tahammül edemiyordum. İç dünyamda kasırgalar esiyor; dinmez fırtınalarla sakinleşmesi mümkün olmayan dalgalar, beni oradan oraya savuruyordu. Şiir yazmaya başladım. Rahatlamanın yolu olarak düşün­düm. İlk şiir kitabımı lise son sınıftayken çıkardım.

Hüseyin, “ben anlamıştım” der gibi baktı:

-Şiir kitabi ha! Belliydi zaten. Hâlâ yazıyor musunuz?

-Sonra iki kitap daha çıkardım.

-Zor olmuyor mu?

-Zor, ama bir şeyler yapmak gerekiyor.

-Allah kolaylık versin.

Recep, hikayesine devam etti:

-Okul bitti; görev aldım. Evlenme zamanım gelmişti. Du­rumum iyiye gitmiyordu. Daha da ilerlemesinden korkuyor­dum. Birisinin de benim yüzümden mağdur olmasını iste­medim. Evlenmek için özürlü birisini aradım… Evlenince, çocuklarımın da özürlü olmasından korktum. Allah’a şükür hepsi sağlıklı oldu. Karşıma çok merhametli insanlar çıktı. Hep yardımcı oldular. Allah’a olan güvenim tamdı. Tevekkül edeni, Allah çıkmaz sokakta bırakmaz, diyerek önündeki çaydan bir yudum daha çekti ve konuşmasını sürdürdü:

-Sonra da, malûlen emekli oldum. Küçük bir dükkanım var. Bütün zorluğa rağmen çalışıyorum. Birilerinin yardı­mıyla dükkanımı düzenliyorum. Kendi işimi kendim yap­maya çalışıyorum. Allah’a şükür geçinip gidiyorum. Halkın özürlüye bakış açısını değişmesi gerektiğine inanıyorum.

Recep oturduğu yerden hafifçe öne doğru yaslandı. Örme takkesini zor hareket eden eliyle sıvazlar gibi yaptı. Gözündeki derinlikte sevgi dalgacıkları oluştu; karşısındakile­rin gönlüne ulaştı. Dalgalı denizden sağ olarak kıyıya çıkma­nın verdiği sükunetle:

“Recep der, derdimin işte özeti:

Zehirlerde arıyorum lezzeti.

Toprak su vermedi, hava azotu.

Tomurcuğum açamadı o yüzden.”

Dörtlüğünü söyledi.

Konuşmalarıyla dinleyenleri mest etmişti. Konuşmasına devam etmesini istercesine baktılar masadakiler. Recep, vaktin geç olduğunun farkındaydı. İnsanların sıkılmalarına sebep olmamak için:

-Vakit bir hayli ilerledi, dedi.

Kalkmaya hazırlananlar Recep’e:

-Görevli seni zorlarsa sakın kalkma! Diyerek tembihledi­ler. İyi dileklerle oradan ayrılıp kompartımanlarına gittiler.

Recep, orada kalıp sonuna kadar direnmeye niyetliydi.

Görevli kısa aralıklarla gelip:

-Ne içersin? Diye rahatsız ediyor, sinsice sırıtıyordu.

Vagonda hâlâ oturanlar olmasın rağmen, her defasında Recep’in yanına, yalı kazığı gibi dikilip:

-Burayı terk et. Yorgunum; uyuyacağım, diyordu.

Recep’in sabır sınırını zorladı. Sonunda dayanamadı ve sert bir ifadeyle bağırdı:

-Benimle niye uğraşıyorsun? Sana bir zararım var mı? Suçum, özürlü olmak mı?

Görevlinin bocalaması kısa sürdü. Kendisini toparladı ağzını bile açmadan, geri döndü. Giderken, arkasından Re­cep’in sözleri yetişti:

-Herkesi çıkarıncaya kadar, ben de buradayım.

Recep, yufka yüreğinde bir kıpırtı hissetti; pişmanlık duygusu sarmaladı düşüncesini. “Yanlış mı yaptım? Bağır­masam iyi olurdu”, fikri ön plana çıktı.

Kendisini dilenci yerine koyup, azarlayan, aşağılayan bi­risine bile, dediği haklı sözlerinden pişmanlık duyarak, üzül­mesine sebep olmaktan korkacak kadar, insan sevgisiyle dolu olan Recep, zorunlu olarak içmekte olduğu çayı bitirdi. Bu arada vagonda oturanlardan birkaç kişi daha kalkmıştı. Yanından geçenlerin birisinden yardım istedi.

-Affedersiniz! Bana yardım edebilir misiniz? Vagondan çıkmak istiyorum.

-Elbette, dedi sevecen bir tavırla kendinden yardım iste­nen kişi.

Adam, Recep’i kucaklayıp; iki vagonun birleştiği yer olan aralığa bıraktı.

Recep, kendisi için burayı daha uygun bulmuştu. Va­gonların koridorları çok kalabalık; iğne atsan yere düşmeye­cek şekilde tıklım tıklımdı.

Aşırı gürültülü olsa da, gecenin ayazı boşlukta cirit atsa da, burası daha rahattı.

Ceketinin yakasını boynuna sardı. Bağdaş kurarak oturmuş olduğu yerde, yıkanınca çekilen çamaşırlar gibi bü­züldü.

Gecenin karanlığında, ayazın verdiği ürperti, kulakla­rında raylardan yükselen gürültü, düşüncesinde özürlülere yapılan kötü davranışların özetiyle daldı gitti.

Titreyen dudaklarından dökülen sözleriyle teselli buldu:

 

Dert etme olanı, eyleme tasa,

Suç mudur eldeki o iki asa.

Böyle emreylemiş ilahi yasa,

Kaderi rüzgara salıver gitsin.

Köşedeki kedi, kapıdaki tazı,

Görürsün hepsi kul, kadere razı.

İnsanlar kırarsa, küsersen bazı,

Ruhunla baş başa kalıver gitsin.

İnsan bu, hayırla şerden yoğrulmuş,

Kimi hep sürünür, kimi doğrulmuş.

O böyle istemiş, böyle kurulmuş.

Sen bundan bir ibret alıver gitsin.

…

…

Yolculuk devam etti...

Soğuktu, gürültü sınırsızdı ve yol uzundu...

***


Sekiz...

Otel Odası

Üniversiteyi kazanmanın verdiği heyecan yerinde dur-durmuyordu. Kayıt için gideceği günü iple çekiyordu. Mem­leketin bir ucu demekti. Erzurum neresi, kendi yaşadığı yer neresi? Günün şartları içerisinde saatlerce otobüs yolculu­ğundan sonra ancak ulaşacaktı. Gittiğinde nelerle karşılaşa­cağını bilmemesi merak ve heyecanını iyice yoğunlaştırdı.

Yeni yerler görecek olmanın tatlı telaşıyla Erzurum yol­culuğu başladı. Annesinin hazırladığı yolluğu yanına alıp, on iki numaralı koltuğa oturdu. Otobüsün içini gözleriyle süzdü. Kısa süreli ayrılık olmasına rağmen hasret duygularıyla doldu.

Uzun bir yolculuğun arkasından Erzurum’a ulaştı. Saba­hın ilk saatlerinde indiği otobüsten serin havanın etkisiyle kendine geldi.

Kayıt işlerini tamamlamış, sıra kalacağı yeri ayarlamaya gelmişti. Kayıt sırasında duyduklarının karamsarlığıyla yurt­lara doğru yöneldi. Aldığı cevapla sarsıldı:

“Yurtları bakıma aldık. Ancak iki ay sonra öğrencileri yerleştireceğiz.”

Şaşkınlıkla ne yapabileceğini soruşturdu. Tek çare vardı. Onu da on beş gün sonra geri döndüğünde düşünecekti. Sevinç ve umudun harmanlandığı duygularla geriye döndü.

Uzun bir dönüş yolculuğunun ardından kendine yönel­tilen meraklı soruları cevapladı. Erzurum’u ve gördüklerini anlattı.

Lisedeki arkadaşlarıyla geçirdiği günlerin ardından, yurtlarda kalacak yer bulamamasından duyduğu sıkıntı ile yolculuğu başladı. Otobüs yolculuğu boyunca hayal derya­sında kulaç attı durdu: yurtta nasıl kalabilirim? Uygun bir otel bulsam; yurtların tamiri bitinceye kadar orada kalsam…

Uzun yolculuğun verdiği yorgunlukla kapanan gözleri, sabahın serinliğinde Erzurum’da açıldı. Doğruca üniversite­nin kampus alanına gitti. Son bir umutla yurtları araştırdı. Umduğu cevabı alamadı. Gözleri, geçici olarak kalabileceği ucuz, temiz bir otel aradı şehrin caddelerinde. Fiyatlarını so­ruşturdu: bir öğrencinin verebileceği rakamların çok üzerin­deydi.

Caddenin sonunda, eski bir yapı olan binanın üzerindeki asılı tabelada  “Umut Otel” yazısını görünce umutlandı. İçe­riye dalıp, resepsiyondaki gençle hasbıhal etti. Kendince, ka­lıp kalamayacağını araştırdı. Fiyatı diğerlerinden biraz daha ucuzdu, ama yine de bir öğrenci için pahalı sayılırdı. Çok yorulmuştu. Bugün burada kalması gerektiğini düşündü.

Otel odasına genç bir delikanlının arkasından yürüdü. Yorgunluktan tükenmişti sanki. O anda sadece uyumayı ve kafasındaki kendini rahatsız eden her şeyi unutmayı dü­şündü. İkinci katın merdivenlerinin hemen karşısındaki odaya daldı. Odanın anahtarını alıp yatağa uzandı. Odanın hiçbir şeyine bakmadan uyudu. Geçici de olsa bütün sıkıntı­ları o anda yoktu. Sabah kendisini yine aynı senaryo bekliyordu. Sabah erkenden okula gidecek. Okul çıkışında, artık ara sokaklarda otel arayacaktı. Ana caddelerdeki oteller kendi bütçesini aşıyordu.

Soluksuz geçirdiği gecenin sabahında, şehrin dışında olan kampusun yolunu tuttu. Düşünceliydi: gözlerindeki en­dişe ayan beyan ortadaydı. Bu atmosferde girdi sınıfa. Hoca ders anlatıyordu, ama onun düşüncesi Erzurum’un ara so­kaklarında bulacağı oteldeydi.

Teneffüste karşılaştığı sınıftan arkadaşı Halil de aynı ka­deri paylaşıyordu. Selim’in yanına yaklaştı:

“Ne oldu, otel buldun mu?”, diye sordu.

“Henüz uygun bir otel bulamadım”, cevabını alınca:

“Ben buldum”, diyerek anlattı bulduğu oteli.

Ders çıkışında beraberce gittiler. Ana caddelerden bir hayli iç taraflarda olan sokaklardan geçtiler. Otele benzer bir bina görünmüyordu.

Halil “işte şurası”, diyerek eski, iki katlı bir bina gösterdi.

Selim şaşkınlığını gizleyemedi.

“Burası mı?”, diyebildi.

Kapının üzerinde ayakkabı boyasıyla yazılmış intibaı uyandıran eğri büğrü, elle yazılmış bir tabela asılıydı.

Selim gülümseyen yüzüyle “Kısmet Oteli” yazan tabelaya bakakaldı. Şaşkınlığı, içeri girdiğinde de yüzünden okunu­yordu. Resepsiyondaki yaşlı adamın tatlı, içtenlik dolu sesiyle kendine geldi. Danışmadaki uzun ve bakımlı sakallı adam Halil’i bir gün öncesinden tanımış olmanın rahatlığıyla ko­nuştu:

“Buyurun gençler! Şöyle oturun”, diyerek iskemleleri gösterdi.

Halil, arkadaşının da burada kalacağını söyledi.

Sevimli ihtiyar adam, tüm sevecenliği ile olumlu cevap verdi. Çaylarını yudumlarken Erzurum’dan konuştular. “Er­zurum’u nasıl buldunuz?”, sorusunun cevabını dinledi dik­katle.

“Burası sizin eviniz. İstediğiniz kadar kalabilirsiniz. Hiç çekinmeyin…”

Konuşmasını tamamlayınca oğluna seslendi:

“Bu gençleri özel kaloriferli odaya yerleştir!”

Oğlu tüm nezaketiyle:

“Buyurun çıkalım”, dedi.

Selim, daha önceden Erzurum’un soğuk olduğunu duy­muştu. “Kaloriferli odayı” kendilerine tahsis etmesine sevin­mişti. Zaten geceler de soğumaya başla­mıştı. Ama aşağıdaki büyük varilden yapılmış olan sobaya bir anlam verememişti.

Selim’in ilk dikkatini çeken, bunca yaşına rağmen masa­sının üzerinde ve kitaplıkta olan dini kitaplar olmuştu. Yaşlı adamın çok kitap okuduğu konuşmalarından anlaşılıyordu. Görgüsü, bilgisi gözden kaçmamıştı. Hele, bir insanın ancak kendi çocuğuna göstereceği içtenlik ve yakınlıkla “burası si­zin…”, demesi Selim’i çok etkilemişti.

Odaya çıktığında ilk iş olarak kaloriferi kontrol etmek olmuştu. Aradığını bulamayınca Halil’in yüzüne bakakaldı. Halil odanın köşesinden geçen, girişteki kocaman sobanın borularını gösterdi. Selim kahkahalarına engel olamadı. Ka­lorifer yerine geniş soba boruları…

Otel dış görünüşünün aksine oldukça bakımlıydı. Sanki insanı sarmalayan sevgi dolu bir sıcaklık hissedildi. Bunun, yaşlı adamın onlara gösterdiği yakın ilgiden kaynaklandığı kesindi.

Odalarını görüp tekrar aşağıya indiklerinde resepsiyon­daki yaşlı adamın yanına oturdular.

Adam davranışlarında çok dikkatli, konuşmalarında da olabildiğince nezaketliydi. Konuşmaları sırasında Halil ile Selim’in namaz kıldıklarını duyunca ne yapacağını şaşırmış, neredeyse kalkıp boyunlarına sarılacaktı.

Okuyanlara karşı olan ilgisinin bir sebebi olmalı, diye dü­şündü Selim.

Halil’in İzmirli olduğunu biliyordu. Selim’e sordu me­rakla:

“Nerelisin oğul?” 

“Konyalıyım”, dedi.

Selim’in Konyalı olduğunu duyunca gözleri parlayan ih­tiyar:

“Konya… ah Konya ah… hep gitmek istemişimdir. Evli­yalar yurdu: Mevlana… Mevlana’yı ziyaret etmek hep içimde bir ukde olarak kaldı. Kaç defa niyetlendim; olmadı bir türlü…”

Selim derhal atıldı:

“Seni ben götüreyim.” 

“Sağ ol” dedi yarım ağızla. Sonra da daldı gitti:

“Askere giderken bir kez görmüştüm.”, dedi ve devam etti:

“Şimdi çok değişmiştir her halde”, diyerek sustu.

Selim, adamın hasret duygularıyla söylediklerinden et­kilendiğini göstermek istercesine konuştu:

“Şimdi çok değişti. Çok gelişti çok.”

“Mevlana’nın mesnevisini okudum”, dedi yaşlı adam.

Bir müddet sessizlik oldu. Sessizliği Halil’in şu sözleri bozdu:

Selim’in valizlerini getireceğiz.”

“Tabii tabi”, diyerek onları dış kapıya kadar uğurladı.

Halil ile Selim ara sokaklardan Cumhuriyet caddesine çıktılar. Selim’in içinde bulunduğu karmaşık duygulardan sıy­rıldığı caddedeki yürüyüşünden belliydi. Orta boylu, yakı­şıklı, gür saçları üzüm siyahıydı. Üzerindeki yakası tüylü montu, denizde yelkenleri havayla dolmuş yat gibi sağa sola salınıyordu. Elindeki küçük tespihi parmaklarını arasında mahpus, kolları yana açılmış salınarak yürüyordu. Belki de Erzurum’a geleli ilk defa bu kadar rahattı.

Otelde geçen ilk gecenin sabahında okula gitmek için erkenden kalkan Halil ve Selim’i aşağıda bir sürpriz bekli-yordu. Bundan habersiz merdivenlerden inen gençlere:

“Hayırlı sabahlar”, diyerek karşıladı ihtiyar otel sahibi. Hemen arkasından:

“Buyurun sofraya”, diyerek masayı gösterdi.

Biraz çekinen gençlere ısrar etti. Sofraya oturdular. Ma­sanın üzerinde çeşit çeşit Erzurum peynirleri, bal, tereyağı… çaylarını yudumladılar.

Gençler, minnet duygusu ifade eden sözlerle teşekkür ettiler. Adam gayet rahat ve samimiyetle:

“Ne demek? Bu benim görevim. Bundan sonra sabah kahvaltılarını beraber burada yapacağız”, dedi.

Gençler söyleyecek bir şey bulamayınca gözleriyle ko­nuştular: bakakaldılar.

Günler böylece geçip gitti. Bu günlerde otelin sahibi bu ihtiyarla sohbetlerinin sayısı az değildi.

Bu yaşlı adam gençlerin konuşmalarını ilgiyle dinler, ko­nuşması gereken yerde de bir bilge edasıyla konuşurdu. Se­lim ve Halil bu yaşlı insandan çok istifade etmişler, ona olan saygıları gün be gün artarak devam etmişti.

Selim, çoğu zaman kendilerine olan ilgisini anlayabilmek için konuşturmaya çalışır, çok zorlamazdı. Konuşmalarından dini duygu ve düşüncelerinin yüksek oluşunun sebebini an­lamaya çalıştı. Kendilerinin namaz kıldığını öğrendikten son­raki samimiyeti, ilgisi ve yakınlığını hissettirmişti. Okuduğu kitaplar bunu ortaya koyuyordu. Yan tarafındaki kitaplık ta­mamen kitaplarla doluydu. Kendi zamanlarında okuma im­kanının olmadığını vurguladı defalarca. Adamın alçak gö­nüllüğü örnek alınacak kadar yüceydi. 

Günler ne çabuk geçmişti. Daha dün gibiydi kararsız adımlarla içeri girdikleri. Aradan neredeyse iki aya yakın  zaman geçmişti. Sanki kendi evleri gibi rahat ettikleri ya da ettirildikleri bu yuvadan ayrılma vakti gelmişti. Aradaki ya­kınlık o kadar ilerlemişti ki, sanki baba şefkatinden mahrum kalacakmış gibi bir duyguya kapıldılar.

Bir aylık otel ücretini ödeyememişlerdi. Bunu nasıl söy­leyeceklerini düşündüler. Adamın bunca yakınlığını suiistimal etme düşüncesine kapılacağını düşündüler. Bunun için Selim kendince bir yol buldu:

“Amca! Biz gidiyoruz. Yurtlar açıldı; tamirat bitmiş…”

“Tabi! Sizin için uygun olan orası. Otel odasından okula gitmek elbette oldukça zor.”

“Yalnız size olan borcumuz var; biliyorsunuz; paramız gelmedi...”

“Canınız sağ olsun…”

“Öyle demeyin. Biz sıkıntı hissediyoruz.”

“Eğer öyle düşünürseniz hakkım olur.”

“Biz para geldiği anda size olan borcumuzu ödeyeceğiz. O zamana kadar eşyalarımız burada rehin kalsın.”

“Olur mu öyle şey! Eşyalarınızı da alıp gidin.”

Yaşlı adamın kızdığını gizlemeye çalışması gözlerden uzak kalmadı. Kendisine yapılan teklife kırılmıştı. Çünkü on­ları kendi çocuklarının yerine koymuştu. Belki de çocukları­nın da onlar gibi olmasını istiyordu. Birazcık durgunlaştı, dalgınlaşan gözlerini tekrar gençlerin yüzünde odakladı.

“Burası sizin, en küçük bir sıkıntınızda mutlaka buraya gelin. Size yardımcı olmak bizim görevimiz; hizmet edersek ne mutlu bize!”

Adam, davranışlarıyla Selim ve Halil’i yine mahcup etti. Valizlerini alıp duygulu bir şekilde oradan ayrıldılar.

Adam onları kapının önünden yolcu etti:

“Tekrar beklerim. Bizi unutmayın ha!”, dedi.

Selim ve Halil arkalarına bakmadan ve hiç konuşmadan bir müddet yürüdüler. İkisi de adamın “örnek iyi insan” ol­duğunu düşündüler. Bu durumu, Halil’in sarı benzi üzerinde iyi duran, açık renkli gözleri çok güzel anlatıyordu. Selim’in bakışlarındaki derinlik, gözlüklerinin arkasına sığınıyor; kay­boluyordu.

Sokak ortasında kalmış  birinin, güvercinlerin yürüyü­şünü andıran şekliyle salınarak, rotasız bir şekilde yürüdüler. Bu ihtiyar adamın kendilerine çok şey öğrettiğini düşündüler. Sık sık ziyarete gelmelerinin gerekliliğini konuştular. Kongre mevkiinden yukarı doğru çıktılar. Artık Cumhuriyet cadde­sinden üniversiteye doğru yürüdüler…

On beş gün sonra borçlarını ödemek için tekrar Kısmet otelinin yolunu tuttular. Resepsiyonda oturan yaşlı adam ayağa kalkarak aynı içtenlikle karşıladı. Çaylarını yudumlar­ken uzunca konuştular. Tekrar ziyaret temennileriyle ayrıldı­lar.

Sonrası mı?

Erzurum’da geçen beş yıllık üniversite hayatı boyunca bir daha hiç uğramadılar. Belki gitmek istediler, ama kendile­rine göre yüzlerce bahanenin arkasına sığındılar ve gitmedi­ler.

Yıllar sonrasında Selim öğretmenliğe başladı. Yaz tati­linde eşinin memleketi olan Erzurum’u ziyaret etti. Kısmet otelinin sahibi, bu iyilik timsali adamı ziyaret edememenin eksikliğini hep içinde hissetti.

Bu sıkıntıyla geçen yılların arkasından, içinde bir ukde olarak kalan bu duyguyu îfa için Kısmet otelinin yolunun tuttu. Yaklaştıkça içinde bazı kıpırtılar hissetti. Tekrar helal­leşmeyi düşündü. Şu dört günlük dünya ölümlüydü.

Otelin tabelası yıllar geçmesine rağmen aynı şekliyle du­ruyordu. Kapıdan içeri adımını atar atmaz ihtiyar adamı aradı gözleri. Girişteki değişmeyen masada  genç, sakallı, pırıl pırıl yüzlü biri, kitap okuyordu. Selim selam verdi. Ma­sadaki genç, selamı alıp Selim’i ayakta karşıladı.

Selim, bu sahneleri daha önce de yaşadığını hissetti. De­ğişen bir şey yoktu sanki. Gençle karşılıklı oturdular. Selim içindeki kuşkuyu atamadı. “Yoksa, adam ölmüş müydü?” Genç, Selim’i tanıyamadı.

Selim anlattıkça o günleri  hatırladığını söyledi heye­canla. O zamanlarda çocukluk çağının son günlerindeydi. Yıllar onu genç bir delikanlı yapmıştı.

Selim hafif bir sesle:

“Babanız?”, dedi.

Gencin yüzü gerildi. Gözleri kısıldı, sanki uzaktakileri daha net görebilmek için daldı gitti.

“Babam rahmetli oldu”, dedi yaşlanan gözleriyle.

Selim işi toparlama adına:

“Allah rahmet eylesin, çok iyi insandı”, diyerek geçmiş­teki iyiliklerini sıraladı. Genç sabırla dinledi. Sonra da:

“Babam sizi çok severdi. Sizi hiç unutmadı; sizden bah­setti yıllarca.” 

Selim, yaptığının vefasızlık olduğunu biliyordu. Vefasızlığı sebebiyle bir kez daha üzüldü; gözleri nemlendi.

Artık yapacak bir şeyi yoktu. Dua, dua yapmak görevi olmalıydı. İnsan öldükten sonra arkasından dua edecek bi­rini bırakması, en büyük kazancıydı. Bu adam bunu yaptı. Hep iyilik yaptı, iyilik timsali oldu. Çocuklarını dindar yetiş­tirdi. Bu genç adam, her yönüyle sanki kendisiydi.

Genç:

“Babam dindar gençleri çok severdi”, dedi.

Selim bunun sebebini sordu.

Genç, geçmişi yaşıyormuşçasına duygulu bir şekilde an­lattı:

“Rahmetli babam, çocukken dedesi ölmüş. O yıllar çok zormuş, çok zor. Cenaze yıkayacak birini bulmak bile ol­dukça zor. Dedesinin cenazesini kaldırmak için birini ara­mışlar; bulamamışlar. Nice zaman sonra uzak bir köyden birisini bulup getirmişler. Cenazeyi böyle kaldırmışlar. Bu, dedemin yani babamın babasının çok zoruna gitmiş. Ne pahasına olursa olsun oğlunu okutmayı kafasına koymuş. Babama islamî ilimleri yarı açık, yarı gizli okutturmuş. Babam oku­mayla kalmadı. Hayatında da en önemli şeydi bildiklerini yaşamak. “Hayatta yeri olmayan bilginin ne önemi var”, diye sorardı.

Selim:

“Belliydi”, dedi yarı duyulan bir sesle.

Genç konuşmasına devam etti:

“Babam bizi de iyi yetiştirmeye çalıştı.” “İyi bir Müslü­man olun yeter”, derdi.

Selim çok duygulandı. Söyleyecek söz bulamadı. Vefa­sızlık yaptığını tekrar düşündü. Sağlığında ziyaret edemedim, bari mezarını ziyaret edip dua edeyim duygusuyla:

 

“Beni mezarına götürür müsün? Dedi.

Genç sevinçle atıldı:

“Elbette”, dedi.

Birlikte mezarın yolunu tuttular.

***


Dokuz...

İftar

Topun atılmasına  az bir süre kaldığı mutfakta yaşanan telaştan anlaşılıyordu. Evin hanımı mutfak ile oda arasında mekik dokuyordu. Kız, annesinin kendisine verdiği görevleri yerine getirmenin gayretindeydi. Bey, her zamanki gibi eza­nın okunmasını bekliyordu tatlı bir telaşla.

Ezanla birlikte sigara içmeyi aklından geçirdi. Gözleriyle sigara tablasını kontrol etti. Televizyonun kumandasına do­kundu. Kanaldan kanala geçti. Yanık sesiyle ilahi söyleyen birine takıldı; vakit geçsin diye dinledi. “Bu gün de çok acık­tım”, diye mırıldandı. Mutfaktaki hanımına bağırdı:

-Bari güzel yemekler yapsaydın!

Mutfaktan herhangi bir ses gelmedi. “Duymadılar her­halde”, diye geçiştirdi. Kulağı televizyonda, elindeki gazeteyi öylesine karıştırdı. “Açken de okunmuyor ki”, diyerek gaze­teyi kanepenin üzerine bıraktı. Tekrar saatine baktı. Aklına oğlu Umut geldi. Gözleri Umut'u aradı. Mutfağa seslendi:

-Hanım! Hanım!

Hanımı kızı gönderdi babasına:

-Buyur babacığım, dedi.

-Kızım, Umut nerede?

-Dışarıda galiba.

-Şunu çağır bana.

-Ama işim var benim!

-Sen çağır. Sonra işini yaparsın.

Kız sessizce odadan çıktı. İçten içe kızdı. “Bunca işimin arasında bir de dışarıya çık...” Kapıdan dışarıya başını uzattı. Çocuklarla oynayan kardeşini gördü:

-Umut! Umut!

Umut oyuna o kadar dalmıştı ki ablasının seslenişini duymadı bile. Ablası biraz daha yaklaştı. Tekrar seslendi:

-Umut! Babam çağırıyor. Çabuk gel.

Oyunu bırakmak istemeyen Umut, istemediğini belli eden bir tavırla omuzlarını silkti:

-Bana ne? Bana ne? Dedi.

-Babam çağırıyor, dedim sana.

Umut istemeyerek evin yolunu tuttu. Zaten babasına kı­zıyordu. Oruç tutmayı çok istiyordu. Babası buna izin vermiyordu. Babasının “sen daha küçüksün”, sözlerine alını­yordu. Hele sahura kalkmayı çok istiyordu; meraktan mı? Yoksa arkadaşlarının yanında sahura kalktığını söyleyerek, büyü­düğünü mü gösterecekti?...

Koşturması sebebiyle kan ter içinde odanın kapısından başını uzattı:

-Buyur baba, dedi.

-Nerdesin?

-Arkadaşlarla oynuyorduk.

-Dışarı çık da ezanı dinle; okununca haber ver!

-Peki babacığım.

Umut, geldiği hızla geri döndü. Doğruca arkadaşlarının yanına gitti. Kaldığı yerden oyuna devam etti.

Oynadıkları arkadaşları birer ikişer evlerine dağıldılar. Topun atılma vaktine on dakika kalmıştı. Babası, topun sesi evden çok iyi duyulmadığı için Umut’u ezan dinlemeye gön­dermişti.

Havanın bulutlu oluşu zamanından önce kararmasına sebep olmuştu.  Umut’un küçük masum yüzü birden değişti. Aklına bir şey geldi. Bir gün önce babasıyla haberleri dinle­mişti. Rize’de vaktinden önce atılan topla oruçlar bozul­muştu. Rizelilerin oruçlarını yeniden tutmaları gerektiğini du­yunca sinirlenmişti babası:

-Şimdi, şu işi yapanı eline geçireceksin!... Demedik laf bırakmamıştı.

Aklına geleni yapmaya karar verdi.

Hızla eve koştu. Sofra ortada... etrafında aile fertleri oturmuş ezan bekliyordu. Kapıyı açar açmaz bağırdı:

-Ezan okundu!

Elini yıkamak için lavaboya gitti. Ellerini kurulayıp, tüm masumiyetiyle sofraya oturdu. Gözünün altından iştahla yi­yen babasına baktı. Az sonra olacakları düşünmek istemedi.

İçinden “sen birazdan görürsün”, dedi. Babası ilk hızını kaybetmiş; yavaşlamıştı. Sigara içme zamanının geldiğini düşünerek kenara çekildi.

Tam sigarayı yakmıştı ki, minareden yükselen ses oda­nın içinde belli belirsiz duyuldu: “Allahü ekber, Allahü ekber...”

Baba ne yapacağını şaşırdı; telaşlandı. Bir gün önceki olayı hatırladı. Kızardı; renkten renge girdi. Dudakları gerildi. Gözlerini kıstı, kaşlarını çattı. Yüzü barut gibiydi. Kötü bir şey yapmasından çekindi. Derin bir nefes aldı. Bir şey söyleye­cek oldu; vazgeçti.

Hanımı ve kızı olanlara bir anlam veremedi. Üç çift göz Umut'un üzerinde odaklandı.

Umut, yaptığı işin şakaya gelir bir tarafının  olmadığını, ortamın ciddiyetinden anladı. Tazecik yüzünde yıkım hüsranı görüldü. Yaptığının yanlışlığının farkına vardı: utandı. Gözle­rini kucağından kaldırmadı. Ezildi; üzüldü. Dudakları titredi. Pişmanlık duygusunu tüm hücrelerinde hissetti. Ellerini ovuşturdu. Dayak yiyeceğini düşündü. Gözlerinden bir damla yaş aktı; yanaklarından kaydı...

Babası, gözlerini ayırmadan Umut'a baktı. Demir soğuklu­ğunda bir sesle:

-Bilerek yaptın değil mi? Dedi.

-...

Babası sorusunda ısrar etti:

-Neden yaptın?

-...

-Doğruyu söyle!

-...

-Doğruyu söylersen dövmeyeceğim.

Utangaç; ezilmiş bir tavırla, dilinin ucuyla konuşan Umut:

-Beni sahura kaldırmadığın için kızmıştım. Oruç tutmak istiyorum “küçüksün”, diye tutturmuyorsun, dedi.

-Bunun için mi?

-Evet.

Babasının kızgınlığı bir anda yok oldu; ama belli etmedi:

-Hangi sebeple olursa olsun; yaptığın doğru değil. Bile­rek oruç bozdurmak günah olur. Sonra, annen ya ablan?!

-Özür dilerim. Bir daha yapmayacağım.

Umut'un bu içtenliği, buz dağı gibi olan ortamı yumu­şattı. Gerilen yüzler rahatladı.

Babası kucağını açtı:

-Gel buraya kerata! Dedi.

Umut babasının kucağına atladı. Birbirini çok seven, uzun süre sonra ilk defa karşılaşan iki kişinin kucaklaşması gibi, sımsıkı sarıldılar.

Babası Umut'un göz yaşlarını baş parmağıyla sildi. Saç­larını okşadı:

-Bir daha asla böyle bir şey yapma! Diye tembihledi.

-Yapmam babacığım, diyerek kucağındaki yerini sağlam­laştırdı.

O günden sonra sahur sofrasında hep dört kişi oturdu.

***

 


On...

Honça

Haydi! Ne duruyorsun? Diye bir çığlık kapladı ortalığı.

İrkildim. Olduğum yerden fırladım. Odanın  penceresine koştum. Yüksekçe olduğu için yastığın üzerine çıktım. Fal taşı gibi açılmış gözlerim, çığlığın sahibini aradı. Güneş ışığından başka bir şey görünmüyordu.

Hiç vakit geçirmeden, kendimi dışarı atmak için koştum. Kapıdan adım atarken karşıma dikiliveren Murat’la yüz yüze geldim.

Birlikte olduğum arkadaşlarımın en büyüğü olan Murat, hiç duraksamadan:

-Gidiyoruz, diyerek yürüdü.

-Nereye?

-Varınca görürsün! Çok güzel çok!  

-Güzel olan ne? Dedim.

Cevap vermedi.

Güneşin keyifli aydınlığında, gölgeleri takip edip yürü­dük. Az ilerde, mahallenin belki en yaşlı badem ağacının al­tında, öbeklenmiş çocuklar vardı. Yanlarına vardığımızda, hepsinin neşe dolu yüzleri, yarışa hazırlanan sporcunun yüzü gibi değişti.

Ne yapacağımızı konuştuk. Çok ciddiye aldığımız olayı, en ince detayına kadar planladık. Hiç vakit geçirmeden ha­rekete geçtik.

Sonuca bir an önce ulaşmanın dayanılmaz isteği  ile, start almış yarışmacılar gibi koştuk. Kimisi önde, kimisi ar­kada, bağırmalar, çağırmalar... Patırtı, gürültü ile hedefe ulaşmanın sevincini yaşama coşkusu, gözünü budaktan esirgemez tavırla koştuk, koştuk...

Hedefe ulaştığımız zaman, kan ter içinde kalmıştık. Sı­caktan gagalarını açan tavuk ve civcivleri gibi soluyorduk. Ama olsun. Sonuçta çok hoşumuza giden, sık sık yaşamak istediğimiz bir olay söz konusuydu. Bütün bunlara değerdi doğrusu. 

Murat ve ben temsilci olarak bir adım önde, diğerleri ar­kamızda kapının önünde sıralandık. Murat kocaman yum­ruklarını kapıya vurdu. İçeriden hiçbir ses çıkmadı. Murat, bir daha bir daha vurdu. Bütün planlarımız boşa mı gidecekti? Sevincin yerini hüzün almaya başlamış, ümitler solmaya yüz tutmuştu.

Tam bu esnada, metal kapının kolu “şık” sesiyle aşağı indi.

Bu ses, hepimizi bir anda uyardı. Kapı, yağsız menteşe­lerinin gıcırtısıyla açıldı.

Karşımızda Zeynep Teyze bütün heybetiyle duruyordu. Kalabalığa bir anlam verememiş gözlerle baktı. Gülümseyen yüzüyle :

-Ne oldu çocuklar! Dedi.

Bu sözleri söylerken, ne olduğunu anlamıştı. Gözlerinin içi gülüyordu.

Hep birlikte, çok sesli çocuk korosu gibi bağırdık:

-Müjde! Müjde!

-Ne Müjdesi?

-Zeynep Teyze! Honçamızı isteriz, dedim.

Yüzünün tamamına yayılan gülümsemesi, sevincinin dışa yansımasıydı:

-Ne istersiniz? Diyerek kapıdan dışarıya bir adım attı.

-Para isteriz, para.

Yüz hatları gerilen Zeynep Teyze, yokluğun sıkıntısını çe­kiyordu. Bir an sustu. “Param yok” diyemedi. Ezikliğini içine attı. Sanki içinde volkan kaynıyordu. Sevincini bizimle pay­laşmak istiyordu. Ama yokluk... Ne de olsa ilk torunuydu bu.

Bizler de fırsatı değerlendirmek için oraya gelmiştik. “Yok” tan anlamazdık. Anlamak istemezdik.

-Buğday versem olur mu çocuklar? Diyerek sıkıntısını geçiştirmeye çalıştı.

-Evet, diyerek bağırdık.

Zeynep Teyze buğdayı kabul etmemizin rahatlığıyla sordu:

-Kız mı? Oğlan mı?

-Oğlan, diye bağrıştık.

-Çok şükür kurtulmuş, diyerek rahatladı.

Torununun erkek olduğunu duyan Zeynep Teyze, hızlı adımlarla karşıdaki ardiye olarak kullanılan yere yürüdü, gi­derken:

-Çocuklar! Bekleyin, hemen geliyorum, dedi.

Az sonra elindeki buğday dolu tenekeyle yanımıza geldi:

-Alın çocuklar! Diyerek tenekeyi ortaya koydu.

Murat, buğday dolu tenekeyi kucağına aldığı gibi yola düştü. Arkasından da biz.   

-Tenekeyi atmayın. Geriye getirin! Sesi kulaklarımızda, gözlerimiz bakkala ulaştıracak olan yolda, koşarcasına yürü­dük.

Hedefimize bir adım daha ulaşmıştık. Sıra son hamleye gelmişti.

 Baskın yapar gibi, hep birlikte daldık dükkana. Bakkal Osman dede, her zamanki gibi içten ve sevecen bir tavırla:

-Eee, çocuklar! Ne var yine!

-Buğday, diyerek kucağındaki tenekeyi, derme çatma tahtalardan yapılmış masanın üzerine “küt” diye bırakan Murat, nefes nefese kalmıştı.

-Dur oğlum! Masamı kıracaksın.

-Kırılmaz kırılmaz.

-Ne istiyorsunuz bakalım?

İlk toplanma yerinde kararlaştırdığımız gibi:

-Lokum ve bisküvi, dedik.

-Nerden aldınız buğdayı?

-Zeynep Teyzeye torununu müjdeledik. O da bize buğ­day verdi.

-Honça yani.

-Evet honça.

Osman dede, titreyen elleriyle buğdayı terazisinde tarttı. Nur yüzlü, bakımlı sakalları ile nezaket timsali bir insandı. Çocukları çok severdi. Çocukların yaptığı şımarık ve yaramaz davranışlarını hoş karşılar, kızmazdı. Zaman zaman onlarla oyun oynamaya, şakalaşmaya kalkardı.

Tarttığı buğdayı, çuvala boşalttı. Karşı terekteki lokum sandığı ve bisküvi kutusunu indirip masaya koydu. Sonra da terazinin bir kefesine gramlardan bir kaç tane attı. Diğer ke­fesine lokum koyarak tarttı ve aynı şeyi bisküviler için de yaptı.

Biz, bir an önce lokum ve bisküvilere kavuşmayı istiyorduk. Çünkü böyle günler çok değildi. Arada bir yaka­ladığımız bu fırsatı kendimizce iyi değerlendirmeyi istiyorduk.

Osman dede tartmayı bitirdi. Kağıttan yapılmış keselere, koydu:

-Alın bakalım çocuklar. Afiyet olsun, diyerek uzattı.

Kaptığımız gibi dışarıya fırladık. Tekrar ilk toplanma ye­rimiz, yaşlı badem ağacının altına geldik.

Adaletlice dağıtmak için lokum ve bisküvileri tek tek saydık. Herkes eşit bir şekilde paylaştı. Bu bizim toplu olarak yaşadığımız en büyük zevkimizdi. Oturduğumuz yerde, bis­küvilerin arasına koyduğumuz lokumları afiyetle yerken, do­ğum için gelip gidenlere bakıyorduk.

Yanımızdan geçen Zeynep Teyze:

-Afiyet olsun çocuklar! Dedi.

-Sağool, diye bağrıştık.

Tahta merdivenlerden sızlayan dizlerini tutarak eve çı­kan yeni anneanne, gözlerden kaybolunca düşündüm:

“Mahallenin koyunları sıra ile güdülürdü. Sıra babama geldiğinde, otlatmak için gittiği dağlarda doğan kuzu ile oğ­lakları eşeğin sırtındaki heybeye koyardı. Eve geldiğinde; heybedeki kuzu ve oğlakları kucağıma alıp doğruca sahiple­rine götürürdüm. Sonra da “honça” isterdim. Onlardan aldı­ğım birkaç yumurta ile sevinirdim. Anneme pişirtir, zevkle yerdim. Ertesi gün için planlar yapardım...”

Ben, bunları hayal ederken kapının önüne tekrar çıkan Zeynep Teyzeye gözüm takıldı. Bize bir şeyler söylüyordu.

Çocukların gürültü ve şamatasından söyledikleri anlaşıl-mıyordu. 

-Susun! Diye bağırdım.

Çocuklar susunca Zeynep Teyzenin sözleri duyuldu:

-Hani çocuk doğmuştu? Sizi yaramazlar. Beni niye kan­dırıyorsunuz?...

Herkes birbirine baktı. Gerçekten doğmamış mıydı? Gözlerimi Murat’a odakladım:

-Ne iş? Dedim.

-Bilmem. Bize öyle söylediler. Bir oğlu oldu, dediler.

Zeynep Teyze konuşmasına devam ediyordu:

-Ayıp! Çok ayıp! Günah...

Çok üzülmüştüm. Farkında olmadan birisini kandırmış, honçasını yemiştim. Ama yapabileceğim bir şey de yoktu.

Arkadaşların bazıları dağılıp gitti. Bir kaç kişi, orada oyalandık.

Zeynep Teyze birkaç söz daha söyleyip tekrar eve girdi.

Kısa bir süre geçti. Gözlediğimiz evde bir hareketlilik oldu. Dışarı çıkanlardan haber sorduk.

Sonuçta mutlu haberi aldık. Erken müjdeleyip honçayı peşin yedik. Olsun haber güzeldi:

Çocuk doğdu. Üstelik kız.

***

On bir...

İhtiyaç Anında Kırınız

Gök yüzü zifiri karanlıktı. Sokak lambalarının çoğu yan-mıyor, cadde boyunca yanan birkaç lamba, aydın­latma için yetersiz kalıyordu.

Aslında şehrin bu ücra mahallesinde oturmak iste-miyordu. Üç beş kuruşluk gelirle ne yapabilirdi? Bir an­lamda mecburdu.

Arabasının farları, yeni dökülmüş asfaltın içinde kay­boldu; ışımadı. Dikkatli bir şekilde yolu takip etti. Sokak lambalarının  yetersizliğine canı sıkıldı.

“Parasını almayı bi­lirler, işlerini gereği gibi yapmazlar”, diye mırıldandı.

Akşama kadar beraber çalıştığı abisi, arka koltuktan “ne diyorsun?”, diye seslendi:

-Yok bir şey, dedi.

Akşama kadar çalışmışlar, az bir iş kalınca, bitirmeden gitmeyelim diyerek, bu vakte kadar kalmışlardı. Yatsı ezanı okunalı hayli zaman olmuştu:

-Karnım da çok acıktı, dedi abisi.

-Öğle yemeği de yemedik, az sonra evde oluruz, diyerek arabanın gaz pedalına yüklendi.

Birden büyük bir gürültüyle irkildi. Şaşkınlık içerisinde durdu. Telaşla aşağıya indi. Karanlıkta bir şey görülmü-yordu. Sağ arkaya dolaştı. El yordamıyla lastiği yokladı. Lastikte hava yoktu. Abisinden çakmağı istedi.

Akşam ayazının etkisiyle yakmakta zorlandı. Çakmağın pörsümüş; dağınık ışığında lastiğin yarıldığını gördü. Jantın yamulmasına kızdı. “Bir de çok iyi jant! Şunun haline bak”, diyerek çakmağını tekrar yaktı. Bir metre kadar gerideki dö­küm kapağı gördü; inceledi.

-İşte! Memleketin hali bu. Hiçbir şey yerli yerince değil. Kimse işini tam yapmıyor. Şimdi kabahat kimin? Benim mi? Sokakları tam aydınlatmayan kuruluşun mu? Yoksa, kanali­zasyon işletmesinin mi?

Abisi söze karıştı:

-Dur hele biraz biraderim. Kızma! Kızsan ne olacak; kendini yıpratmaktan başka bir işe yaramayacak, dedi.

-Ama abi, derken sözü ağzına tıkandı. Yutkundu; elin­den şekeri alınmış bir çocuk gibi sinirlendi; kendi kendine gecenin karanlığında kaybolan sözler söyledi. Sonra da ba­ğırdı:

-Yarın hepsini şikayet edeceğim; göreceksin bak!

Abisi ağzından hiç eksik etmediği sigarasını attı; ayağıyla ezdi:

-Sabah ola; hayır ola! Şimdi ne yapacağız?

-Yapılacak iş belli, diyerek bagajı açtı.

Bagajdan krikoyu aldı. Anahtar ile vidaları söktü. Ara­badaki yedek lastiği çıkardı. Homurdana homurdana yerine taktı. “Bitti işte”, diyerek krikoyu indirdi.

Bir de ne görsün! Taktığı lastikte de hava yok. Tekrar bağırmaya başladı:

-Bütün pis işler beni bulur...

Küplere binmişti. Elindeki anahtarı yere vurmaya baş­ladı. Arabanın etrafında çaresizlik içinde kıvrandı. İçinden abisine kızdı. “Senin yüzünden oldu. Geç kalmasaydık bun­lar olmayacaktı”, diye söylendi.

Abisi rahat, vurdum duymaz bir tavırla yanına vardı:

-Çekil şöyle, diyerek tekeri yeniden çıkardı. Yuvarlaya­rak arabanın  arka köşesine dayadı. Ellerini çırptı. “Bu iş si­nirle olmaz, sakin olacaksın”, diyerek devam etti:

-Şimdi karşıya geç. Yoldan geçen arabanın  birini dur­dur. Şu ilerdeki petrol istasyonunda lastikçi vardır. Va­kit geç oldu ama, lastikçiler açık olur.

Tekeri kucağına aldı; yürüdü. Homurtu devam etti: ha­fifçe esen rüzgarla karanlıkta kayboldu.

Karanlıkta nereye bastığını görmeden ağır aksak karşıya geçti. Yolun kenarında araba bekledi. Bir araba durdurdu:

-Petrole kadar, diyerek eliyle işaret etti.

Arabanın sürücüsü, birine yardım etmenin sevinci ile hiçbir bıkkınlık veya rahatsızlık belirtisi göstermeden araba­sından indi. Bagajı açarak tekeri koymasını söyledi:

-Geçmiş olsun. Ne oldu?

-Lastik yarıldı.

-...

-...

Kısa süre sonra petrole ulaştılar. Lastiği bagajdan alıp te­şekkür etti.

Hava pompasının yanına gitti. Lastiğin uzun süredir kullanılmaması sebebiyle havasının inmiş olabileceğini dü­şündü. Patlak olmamasını ümit etti.

Ama düşündüğü gibi olmadı. Lastiğin patlak olduğunu görünce yeniden sinirleri kabardı. Kendi kendini suçladı. “Lastiklerini kontrol etmezsen; sonuçta böyle olur”, diye iç geçirdi.

Gözleri “lastikçi” tabelasını aradı. İstasyonun karanlıkta loş bir aydınlık oluşturan ışıklarının altında “lastikçi” tabela­sını gördü. Dükkan kapalıydı. İstasyondaki görevliye lastikçi­nin nerede olduğunu sordu. Olumsuz cevap alınca yıkıldı. Duyarsız bir şekilde ne yapacağını bile düşünmeden yola doğru yürüdü. Kulaklarında görevlinin sesi çınladı:

-Az ilerde lastikçi var. Az ilerde. Az ilerde...

Kucağında lastik yürüdü. Pişmanlık duygusu sarmaladı zihnini. Arabayı almaktan, abisine yardım için gitmesine ka­dar pişmanlık...

Anayolun kenarındaki lastikçiye ulaştığında rahatlaya­cağı yerde sıkıntısı daha da arttı. Lastikçi kapalıydı. Elindeki tekeri yere fırlattı. Oracığa çömeldi. Hiçbir şey düşünemedi. Yaptığı bir şey sebebiyle kendisinin cezalandırıldığı düşün­cesi, elektrik akımı gibi gelip geçti zihninden. Dükkanın önündeki üst üste yığılmış eski lastiklere kaydı gözleri. Tekeri oraya bırakıp yürümeyi düşündü ve yavaşça ayağa kalktı. Bir kaç adım attı. Yan taraftaki dükkandan çıkan biri seslendi:

-Hayrola! Ne var?

-Lastikçiye gelmiştim.

-İstersen telefonla çağıralım.

Bu söz yeniden kendisine getirdi. Bütün olumsuz; ka­ramsar duygulardan sıyrıldı. Ümitsizlik sınırından geri dönüş güzeldi: karanlıkta görülmese de gözleri parladı. Bitkinlik ve bezginliği yok oldu:

-Çok iyi olur, diyebildi.

Adam içeriye girerken, “evi çok yakında, hemen gelir”, dedi.

Rahatladı. Derin bir “oh” çekti. Beklemeye başladı.

Az sonra gelen dükkan sahibi, kapının önünde dikilen şahsa selam verdi. Bismillah,  diyerek dükkanı açtı. Işıkları yaktı:

-Buyur abi, diyerek yağlı, paslı bir sandalye gösterdi.

Adam hiç tereddütsüz oturdu. Yorulmuştu; yaşadıkları ayakta kalacak hal bırakmamıştı. Cebinden çıkardığı paket­ten bir sigara yaktı. Saygısızlık olarak düşündüğü için, abisi­nin yanında sigara içmiyordu. Lastiği sökmeye başlayan us­taya paketi uzattı:

-İçer misin? Dedi.

Çok kısa ve net bir cevap verdi:

-Hayır, içmem.

Ustaya adını sordu.

-Osman, dedi.

-Benimki de Fevzi, diyerek başından geçenleri anlat­maya başladı.

Anlatırken gözleri bir ara duvarda asılı olan yazıya kaydı; takıldı kaldı. İçinden gülmek geldi. Gülüp gülmeme nokta­sında tereddüt yaşadı. Sonra da bastı kahkahayı. Çok hoşuna gitmişti. Şimdiye kadar böyle bir şey görmemişti. Osman ustaya döndü:

-Ustam! Bu ne iş? Dedi.

Simsiyah saçlar, kaşlar, bıyıklarıyla yağız bir Anadolu delikanlısını andıran Osman usta, aldırış etmeyen tavrıyla:

-Ha! O mu? Diyerek işine devam etti.

Fevzi merakını gidermek için, ustaya ısrarla sorular sordu.

Osman usta, sakin ve olgun tavırla tane tane anlatmaya başladı. Anlatırken yaşadıklarının sıkıntısı yüz hatlarında beli­riyor; geriliyordu:

-Ben sigara içmezdim. Askere gittim. En sıkıntılı dö­nemlerim de bile içmedim. Ta ki o olaya kadar.

-Ne olayı?

-Çok samimi arkadaşım Ferhat, dağda gözlerimin önünde vuruldu. Hain bir kurşun...  Geldi onu buldu. Onu yaktı. Beni de yaktı bitirdi. Ne yapacağımı şaşırdım. Karma karışık duygular yaşadım. Ümitsizlik... Sıkıntı... Hissizlik... Yılgınlık...

Onun cenaze işlemleri yapılıyordu. Komutanımız, sa­mimi arkadaşı olduğum için ailesine teslimde beni de görev­lendirdi. Cenaze ile birlikte ailesinin yanına ben de gittim. Aman Allah'ım, o ne durumdu öyle! Allah hiç kimsenin ba­şına vermesin. Ailesinin inlemesi yeri göğü kapladı. Sadece duygusallık hakimdi. Ağıtlar yükseliyordu her yerde.

Bu atmosferde, yanımdaki arkadaşım bir sigara verip “yak”, dedi. Böylece başladım. İçtiğim yıllar peş peşe geldi. Sonunda bu işin yanlışlığını bir sebeple anladım. Bıraktım, dedim ve bir daha içmedim. Duvardakiler o günün hatırası.

Fevzi’nin gözler tekrar duvarda asılı çerçeveye kaydı. Hafifçe gülümsedi. Aklına resmi dairelerde bulunan yangın ihbar düğmeleri geldi. Çerçevenin içine alınmış düğme ve üzerinde “yangın anında camı kırıp düğmeye basınız”, yazısı.

-Yangın ihbar düğmesi gibi, dedi.

Osman usta sessiz kaldı. Fevzi’nin söylediklerini başıyla onayladı.

Duvarda camlı bir çerçeve... içinde bir sigara paketi, ya­nında çakmak... altında bir tek sigara... üzerinde “ihtiyaç anında kırınız” yazısı...

Bu arada Osman usta lastik tamirini tamamladı. Kapının dışına çıkardı. Fevzi ücreti ödeyip çıkarken:

-Çok güzel ya! Dedi.

Osman usta:

-Herkes çok beğeniyor. Ben sabrımı ölçüp, kararlılığımı pekiştiriyorum, dedi.

Fevzi, saatler sonra elinde arabasının tekeri, geri dönüş için yolun karşısına yürüdü.                                                         

***

 


On İki...

Dağdaki Kulübe

Alacak tahsiline gitmek için, dört arkadaş anlaştıkları saatte buluştu. Vakit kaybetmeden arabaya binip yola koyuldular.

Gençtiler; dinamik, neşe dolu. Hepsinin farklı yönleri; huyları olsa da ortak noktası; kıpır kıpır olmalarıydı.

Yolculukla birlikte konuşmalar da başladı. Naci çok ko­nuşmasını sever, olayları abartılı anlatmaktan hoşlanırdı. Güldüğü zaman, kilolu olması, göbeğinin hop hop etmesine sebep olurdu. Yanaklarının tombulluğundan, küçük gözleri çukurda kalmış bir dürbün gibi parlak; ışıl ışıldı.

Diğerleri Naci’nin anlattıklarına gülerler, onlar güldükçe, Naci daha çok abartılı konuşur; anlatır, mangalda kül bırakmazdı.

Dağın virajlı yolundan aşağı inerken gördükleri manzara hepsini etkilemişti. Dağdan çıkan su, nazlı bir gelin gibi vadi boyunca süzülüyor. Bazen, birkaç metrelik yüksekten düşer­ken öfkesi kabarıyor; köpürüyor sinirli bir pehlivan gibi... Suyun her iki tarafı da ağaçlarla kaplı. Salkım saçak söğüt­ler... Yıllanmış akasyalar... Gökyüzünün maviliğini engelle­yecek kadar sık ve hoş kokulu çamlar... Vadi boyunca piknik yerleri... İnsanlar; piknik yapanlar, temiz havada su sesiyle dinleniyor. Kuş sesleri kulakları kendisine çekiyor...

Bu esnada Mehmet’in iç çekerek:

-Cennet burası cennet, sözü karşılık bulmadı.

Herkes manzaranın güzelliğine kapılmış, hayal aleminde geziniyordu.

Naci’nin duruma el koymak adına söylediği:

-Şu yukarıdaki kulübe iyi balık yapıyor. Daha önce ye­miştim. Dönüşte burada balık yiyelim, sözü de yeterince yankı bulmadı.

Mehmet, Naci’nin gösterdiği kulübeye dönüp, öylesine baktı. Hafifçe yüzü gülümsedi. Sanki bir planın peşindeydi.

Tüm bu güzellikler geçilmiş, dağı aşmak için asfalt yol­dan tekrar tırmanışa başlanmıştı. Herkes gördüklerinin ken­dilerinde bıraktığı etkileri birkaç cümle ile ifade ediyordu.

Naci, durmadan konuşuyor, daha önce geldiğini, gör­düklerini, yediklerini anlatıyordu.

Hepsi birlikte karar vermişlerdi. Dönüşte burada balık yiyecekler, sonra yola devam edeceklerdi.

Yapacakları iş tamam olduğunda vakit bir hayli ilerlemiş, gün yuvasına dönüş hazırlıklarına başlamıştı bile.

Dönüşte, önceki gördükleri güzelliklerin üzerine kasvetli bir karartının çöktüğünü gördüler. Vadinin dibi, güneşin dağı çoktan aş­masıyla, birdenbire siyahlara bürünmüş; kurşuni bir ağırlık tüm manzaranın üzerine binmişti.

Mehmet, kendince tam fırsatı diyerek planı uygulamaya koydu.

Kendisinin çok kullandığı sözüyle başladı:

-Ortağım! Geçen gün bir film seyrettim. Korkunçtu ya! Böyle filmleri niye yaparlar bilmem ki! Adamın birini kaçır­dılar, dağ yolundan kulübeye götürdüler. İşkencenin bini bir para...

Mehmet, Naci’nin çabuk etkilenen ruh yapısını bildiği için, anlattıkça anlattı:                                       

-Adamın ellerinden ayaklarından bağladılar. Her şeyini aldılar...

Bu arada Naci’nin ruh hâli değişmiş; durgunlaşmıştı. Çok konuşan Naci gitmiş; yerine anlamsızca bakan, ürkek tavırlı biri gelmişti.

Mehmet’in, kulübeye bu yoldan mı çıkıyoruz? Sorusuna; biraz duraksayarak:

-Evet, diyebilmişti.

Kulübeye çıkan yolda da, Mehmet konuşmasına devam etti:

-Bu dağ yolunda, alaca karanlıkta ne işimiz var? Başı­mıza bir şey gelmesin!...

Mehmet konuştukça Naci biraz daha büzülüyor; yüz hatları değişiyor, ama etkilendiğini de göstermek istemiyordu.

Dağın yamacında, derme çatma bir kulübe... Yamalı bohçalardan oluşan bir perde... Camların birkaç tanesi kı­rık... Kapının birkaç metre sağında, balık pişirmek için ya­pılmış, fırın ızgara karışımı bir ocak... Etrafta saçılmış; parça­lanmış odunlar...

Arabadan indiler. Naci geri planda kalmaya dikkat edi­yordu. İri yarı bir adam; dağ adamı gibi. Beş altı günlük uzamış sakal, kalın ve uzunca bir bıyık... Adamın elinde bir nacak, odun parçalamaya devam ediyordu.

Naci burayı kendisi tavsiye ettiği için, kendinin konuş­ması gerektiğini düşündü. Adama biraz ürkek bir şekilde yaklaştı:

-Kolay gelsin! Dedi.

Adam olduğu yerde onlara dönerek sert bir bakışla:

-Sağ olun, diye cevap verdi

Naci, daha önce gelmiş olmanın rahatlığını göstermek istercesine:

-Balık var mı? Diye sordu.

Adam yerinden bile kalkmadan:

-Var, diye cevapladı.

Ürkerek ve ürpererek devam etti Naci:

-Yiyebilir miyiz?

Adam yine aynı tavırla:

-Niye bekliyoruz burada? dedi. Diğer taraftan da elindeki nacağı bir indirip bir kaldırdı.

-Kızartma mı? Izgara mı?

-Her haliyle var. Kızartma da yaparım, ızgara da.

Mehmet, planının son sahnesini de uygulamak için Naci’nin kulağına eğildi:

-Bizi zehirlemesin? Dedi.

Naci bu sözle iyice irkildi; ikirciklendi. Arkadaşı Meh­met’in az önce anlattıkları hayalinde canlandı.

Kararsızlık içinde arabaya doğru yöneldi. Arabanın arka koltuğuna oturdu. Arkadaşlarının ısrarına rağmen arabadan inmedi:

-Kendimi iyi hissetmiyorum, gidelim diyebildi.

Arabalarına bindiler. Kapıda yanan, altmış voltluk am­pulün yaydığı, karanlıkta kaybolan loş ışığın arasında orayı terk ettiler.

Arabadan kahkaha sesleri yükseldi dakikalarca. Ama birisi hariç. O hiç konuşmadı; konuşamadı. Sözler bo­ğazında düğümlendi.

***

 

On üç...

Bisiklet Sevdası

Bir bisiklete sahip olmak, en büyük istediğimdi. Hayalle­rimin çoğunu bisikletler  süslerdi.

Ailemin maddi durumu buna imkan vermiyordu. Ba­bam, zaman zaman bisiklet almak istediğini söyler; arkasın­dan da, ama ile başlayan  cümlelerle, bunun zorluğunu an­latırdı.

Bisiklete sahip olamayacağımı çok iyi biliyordum. Ama hayal kurmak parasızdı. Engelleyen de  yoktu.

En büyük  zevkim, bisiklete binmekti. Okulda,  bisikleti olan arkadaşların yakınında olmaya özen gösterir; böylece bisiklete  binme  fırsatlarını  kollardım. Onlara gıpta ile bakar hayranlıkla izlerdim. Bisikletim olması için nelere katlanmaz­dım ki?

Binmeyi öğrenmek de kolay olmadı. Onun bunun bi­sikletine kısa süreli binmekle öğrenilmesi zordu. Başka  çare de yoktu. Yalvar yakar durumda bisiklete binmeyi öğrenmiş­tim. Bu, içimdeki bisiklet aşkını yanardağ gibi alevlendirmişti. İflah olmaz mecnun olmuştum. Düşündüğüm her yol beni ona götürür olmuştu...

Babamın zar zor ödediği para ile yurtta kalıyor ve okula devam ediyordum. Bir öğle arası, çalan zil ile birlikte arkada­şım Murat’ın yanına koştum:

-Murat! Bisikleti versene.

Murat’ın yüzü değişti. Her zaman gülücükler dağıtan tombik yanakları aşağı düştü, kaşlarını çattı:

-Ne yapacaksın? Dedi sert bir şekilde.

-Çamaşırlarımı köye göndermek için, otobüsün yanına gidip geleceğim.

Olmaz diyemezdi. Çünkü birbirimizi severdik. Beni kırmazdı. Biraz gönülsüz olarak:

-Tamam, hemen gel. Ben de eve gideceğim, dedi.

-Hemen gelirim, dedim. Ama ezilmiştim. Sıkılmıştım. O anda hiç kimsenin bisikletine binmemem gerektiği düşüncesi tüm damarlarıma kadar benliğimi sardı. Bendeki bisiklet aşkı, za­manla bu husustaki düşüncelerimi   hafifletti.

Vakit  geçirmeden,  frenleri olmayan bisiklete bindim. Yola çıktım. İçin için gururlandım. Sanki benimmiş gibi geldi. Bisiklete binmenin bana kazandırdığını düşündüğüm ayrıca­lığı soludum. Biraz da burnum havaya kalktı. Henüz iki so­kak atlamıştım.   Dört yolun kavşağına geldiğimde olan oldu.

Kıyafeti düzgün, kravatlı, bıyıklarının ucu ağızlarına ka­dar uzanmış, yanlarından ağarmaya başlamış taralı  saçla­rıyla seçkinliğini ortaya koyan bir adam, elindeki dolu pazar çantasıyla önüme çıktı; duramadım. Zaten  bisikletin frenleri yoktu. Çarpacağım hissi koptu içimden. Bu hissimde ya­nılmadım.

Adama pazar çantasını bulunduğu taraftan çarptım. Ben bir tarafa yıkıldım, bisiklet diğer  tarafa.

Yüzüstü süründüm. Biraz önce havalanan burnum yere sürtüldü. Bu arada adamın elindeki pazar çantası yere düştü. İçindeki domatesler vs. ortalığa saçıldı. Pazardan aldıklarının hepsi toprakla hemhal oldu.

Yattığım yerden adamın tavrının ne olacağını düşün­düm. Tepkisinin sert olacağından endişelendim. Koltuğumun altından baktım. Adamın bana doğru geldiğini görünce ka­famı kaldırmadım. Adamın tepkisini azaltmak düşüncesiyle “of” layıp durdum. Böylece acındıracaktım. Birkaç saniyelik sessizlik yaşandı. Fırtına öncesi sessizlik gibi  geldi bana. Kal­bim küt küt atıyordu. Kalkmaya cesaretim yoktu.

Düşme anında yere sürten ellerim ve dizlerimin sızısı ile kıvranırken, sonucu bekledim çaresizce. Kaçabilirdim; bisik­lete bir şey olur korkusuyla olduğum yerde kaldım.

Adam, birdenbire beni tekmelemeye başladı. Kulağıma gelen darbe neticesinde beynim zonklarcasına bir uğultu ile sarsıldım. Kulağımı sağır edercesine tekme patırtıları devam etti bir süre. Nereye gelirse gelsin vurdu. Bir daha, bir daha ...

Burnumdan sıcak bir sıvının indiğini hissettim. Dudakla­rımın ince bir sızıyla kasıldığını ve ön dişlerimin acısını, bütün hücrelerim duydu.

Adam, bir taraftan da ağza alınmayacak sözlerle bağırı­yordu. Son anda yoldan geçen iki kişi imdadıma koştu. Beni adamın ayaklarının altından aldılar :

-Ayıp be! Ne biçim adamsın!

- ...!

-Değer mi yani? Çocuğu dövüyorsun.

Adam hiç cevap vermedi.

Bisiklete bir şey yapmasından korktum. Bu halimle bile, emanet aldığım bisikleti düşünüyordum.

Adam, yerdeki boş pazar çantasını aldı; sağına soluna bile bakmadan burnunun dikine yürüdü gitti. Pazardan al­dığı sebzeler öylece kaldı.

-Ne kendini beğenmiş adamlar var, dedi  birisi.

Diğeri de:

-Bir çocuk böyle dövülür mü? Şunun haline bak, diyerek elbiselerimi düzeltti.

Ağzım ve burnumdan kan geliyordu. Ne  yapacağımı bilemiyordum. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Burnumdan akan kanlarla karıştı. Elbiselerimin üzerine damladı, dam­ladı... Üstüm başım kan içinde kaldı. Bu halimle oradan uzaklaşmak ilk aklıma gelen fikirdi.

Bisiklete doğru yürüdüm. Bana yardımcı olanlardan yaşlı olanı:

-Ağlama oğlum! Delikanlı insan ağlar mı? Dedi.

Bir kez dönüp baktım. Gözlerimle teşekkür ettim. Ada­mın şefkat dolu bakışları arasında bisikleti yerden aldım. Ben giderken; söylediği sözler kulaklarımda çınladı.

-Ne merhametsizler var! Merhamet etmeyene Allah da acımaz.

Utancımdan sadece önüme bakıp, çarşı merkezindeki en büyük camiye geldim. Şadırvanda yüzümü ve kan olmuş elbiselerimi temizlemeye çalıştım.

Bir kenara oturdum. Yaşa­dıklarımı düşündüm. “Yaya olarak gitseydim,” diye içimden geçirdim. Bisiklet sevgisinin büyüklüğü beni bu yola itmişti.

Dinlenip sakinleşmeye çalıştım. Sorulacak sorulara ce­vap aradım sessizce. Geçenler görmesin diye yüzümdeki darbe izlerini gizledim.

Tazecik yüzümü hüzün bulutları kapladı. Hüzün bulutlu yüzümde, filizlenmeye yüz tutmuş yumru patatesler gibi şiş­likler kendisini hissettirdi. Düşündüm... Tertemiz kalbim inci­tilmeye mahkum mu? Güçlü olanlar, zayıf olanları ezmeli mi?  Param olsaydı, incitip kalbim kırılmayacak mıydı ?

Belki de yattığım yerden kalkıp, gururla:

-Alın! Ziyan olan sebzelerinizin parası, diyerek fırlatsay­dım; yine dayak yiyecek miydim?

Evet, bütün bunlar bisiklete binme isteğimden sonra meydana gelmişti. Paramız olsaydı. Bisikletim olsaydı; bun­lar olacak mıydı? Bilmiyorum.

Harap olmuş bu görünüşüm, camiden çıkan yaşı hayli ilerlemiş birinin dikkatini çekti. Yanıma kadar geldi. Beni ko­nuşturmaya çalıştı:

-Ne o delikanlı! Bir şey mi oldu? Dedi.

-Yok, bir şey yok, dedim.

Israrlı tavrından vazgeçmedi:

-Anlat bakalım, diyerek yanıma oturdu.

Babacan, cana yakın davranış ve konuşmaları dilimi çözdü. Başımdan geçenleri anlattım. Adam beni çok dikkatli dinledi. Anlattıklarımla yüz ifadesi değiştikçe değişti. Kolunu omzuma attı:

-Üzülme be evlat, dedi. Olur böyle şeyler. Herkes bir de­ğil ki? Acımasız, vicdansız, vurdum duymaz insanlar var.

-Ama... Diyorum. Sözümü ağzıma tıkıyor.

-Boşveer! Haydi kalk gidelim! Diyor.

Tereddüt ediyorum. Daha birkaç dakika önce tanışmış olduğum birisiyle, kalkıp gitmek doğru gelmedi bana. Git­mek istemiyorum. Okula gideceğimi, geç kalmak üzere oldu­ğumu söylüyorum.

-Bu halinle mi? Diyerek, pörsümüş, kanlanmış elbisele­rimi gösteriyor.

Utanıyorum, başım öne bir kez daha düşüyor.

Beni rahatlatmak için, kendisinden bahsetti. Beraberce kalktık. Elimde bisiklet, karşı caddeye geçtik. Vitrini pırıl pırıl bir dükkana girdik.

Dükkandaki iki genç oturdukları yerden kalktılar:

-Buyur baba! Diyerek oturacağı sandalyeyi hazırladılar.

Adam, hazırlanan yere geçip oturdu:

-Oğlum! Delikanlıyla ilgilenin, dedi.

Çocukları olduğunu öğrendiğim gencin birisi, beni baş­tan aşağı giydirdi. Şimdiye kadar böyle bir mağazaya, değil alış veriş için, gezmek için bile girmemiştim.

Elbiselerimin yenilenmesi beni mutlu etmişti. İçimdeki burukluk, yılgınlık ve sessiz kızgınlık fırtınası dinmemişti.

Giderken teşekkür etmek için adamın yanına vardım:

-Bak delikanlı! Artık tanıştık. Bundan sonra her zaman buraya geleceksin, diyerek gönlümü aldı.

Karışık duygular içinden dükkandan çıkarken, kapının üzerinde çerçevelenmiş olan yazıya takıldı gözüm.

“Nice insanlar var, üzerinde elbise yok.

Nice elbiseler var, içinde insan yok.”

***

On dört...

Yağ Desen Yağ Değil

Bal Desen Bal Değil

Kısa yoldan köşe dönmenin hayaliyle yaptıkları işlerin sayısı çoktu. Yapmadıkları ne kalmıştı ki? İki kardeş her şeyi denemiş ama düşledikleri zenginliğe bir türlü ulaşamamış­lardı. Yaptıkları işte dürüstlük ve doğruluktan eser olmadı­ğının farkındaydılar. Ticarette bol para kazanma ilk hedefleri olduğu için, hak hukuk gibi endişeden uzaktılar.

Yıllarca çeşitli işlerde çalışmışlar, zamanla ellerine çok para geçtiği de olmuştu. Ama bir türlü rahat edememişler; borçtan başlarını alamamışlardı. Sattıkları bozuk ve kalitesiz mallar sebebiyle, tanıdıklarının bile hakaretlerine maruz kal­mışlardı.

Kendilerine “böyle yapılan ticaretle elde edilen paranın bereketi olmayacağını”, söyleyenlere dudak büküp, gülüp geçmişlerdi. Hatta bu sebeple babaları ile de araları çok iyi sayılmazdı.

Hacı olan babaları çocukları için söylenen “üç kağıtçı, dolandırıcı” gibi sözlere içerliyor; zoruna gidiyordu. Ama zaman zaman uyarmaktan başka yapacağı bir şeyi de yoktu. Çocukları da uyarılarına kulak asmayınca sessizliğe gömülü­yordu.

“Oğlum! Az kazanın öz kazanın, ama helalinden kazanın ki bereketi olsun”, cümlesi en çok tekrar ettiği, ama hiçbir zaman karşılık bulmayan sözleriydi.

Babaları, yine bir akşam vakti eve dönen çocuklarını kapının önünde karşılamış ve onlar şöyle demişti:

“Oğlum! Bu yaptığınız haksızlık. Başkalarını haklarını alıyorsunuz. Mazlumun ahını almayın; sizi ondurmaz. Yaptı­ğınız iş helâl değil…”

Çocuklarının kendini azarlarcasına verdiği cevaba çok üzülmüştü. Büyük oğlu bir bilge edasıyla:

“Baba! Sen bu işlerden anlamazsın. Biz işimizi biliyoruz, bize karışma!...”, cevabından sonra bir daha konuşmamış, kendi iç dünyasının derinliklerinde yalnızlığını, çocuklarının yaptıklarından duyduğu utançla yaşamaya başlamıştı.

Şehirde karşılaştıkları kendileri gibi düşünen, kendileri gibi ticaret yapan birisiyle oturup uzun uzun hesap yaptılar. Büyük kardeş Şevket, yapacakları işten o kadar umutluydu ki, kardeşine döndü:

“Tamam işte! Bununla zengin olacağız. Çok kârlı iş çok”, dedi.

Kardeşinin yüzünde beliren gülümseme aynı düşüncede olduğunun ifadesiydi. Çok ucuza mal edecekleri bu baldan, üç beş kat kâr etmeleri kesindi. Yaptıkları hesaplar bunu gösteriyordu.

Ellerinde ne var ne yok, hepsini bu işe yatırmaya karar verdiler. Bal koyacakları plastik kapları aldılar. Kendileri için gerekli olan şeker çuvallarının da parasını ödediler. Şehirde anlaştıkları  kişiden bal esansını da tedarik ettiler. Bütün işleri tamamdı. Sadece bunun imâl edilmesi kalmıştı geriye. Nasıl imâl edileceğini kendilerine bu işi öneren kişiden en ince detayına kadar öğrendiler.

Artık onlar için çok para kazanmanın zamanı gelmişti. Bir an önce bu işe başlamak gerekiyordu. Vakit geçirmeden malzemeleri kamyonlarına yüklediler ve evin yolunu tuttular.

Böylece kamyona olan borçlarını bitirecekler ve rahat bir nefes alacaklardı. Heyecan ve telaşla evin yolunu tuttular. İki üç günlük bir çalışmanın ardından gelsin paracıklar. Ver elini; o pazar senin bu kent benim, pazarlayacaklardı.

Adamın kendilerine tarif ettiği üzere, hazırladıkları   şekerden yapılmış balı, kaplara doldurdular. Böylece hiçbir değeri olmayan bir malı “çok güzel”, “birinci kalite mal”, diye masraflarının çok üze­rinde bir fiyatla satacaklardı.

Ertesi günün sabahında, akşamdan yüklemiş oldukları kamyonla hareket ettiler.

Bir yerleşim birimine geldiklerinde kamyonu kenarda, gözden uzakta bir yere park ediyorlar, ellerine aldıkları bal kovalarını pazarlayıp, başlarına gelecekleri bildikleri için, fazla oyalanmadan daha uzak başka bir yere gidiyorlardı. Zaten kendi çevrelerinde durumları bilindiği için satış yapmı-yorlardı.          

Bu sebeple başlarına gelmedik kalmamıştı. Ama yine de yaptıkları yanlışta ısrar ediyorlardı. Bir defasında şehrin biri­nin ara sokaklarında kandırdıkları bir müşterinin kızgın yum­ruklarından kurtulamamışlar ve epeyce hırpalanmışlardı. Oradan kurtuldukları gibi başka bir caddede, aynı işe devam etmişlerdi.

Anadolu’nun bir kentinde pazar yerine tezgah açtılar. İn­sanları inandırmak için ne gerekiyorsa yaptılar. Bağırdılar, çağırdılar… kalitesinin güzelliğine dair yeminler ettiler…

Pazar yerinde, hemen yanı başlarında yağ satan bir pa­zarcıyla muhabbeti koyulttular. Yanındakiler de, küçük ça­nak üzlüklerde  tereyağı satıyorlardı. Yağın çok ucuz satıldı­ğını görünce sordular:

“Bu yağı nasıl bu kadar ucuza satıyorsunuz? Yoksa bir üç kağıtçılık mı var işin içinde?”

Yağ satıcıları gayet pişkin bir şekilde, inandırıcı bir tarzda cevap verdi:

“Yok abi! Vallahi güzel yağ. Görüyorsunuz şakır şakır satılıyor. Bu yağları biz bir çiftlik sahibinden çok ucuza ka­pattık. Adam iflas etmiş, nesi var nesi yok elinden çıkardı…”

Adam aynı rahatlıkla devam etti:

“İsterseniz sizinle takas yapalım. Gittiğiniz yerde yağ da satarsınız. Daha çok kazanırsınız…”

Adamın teklifi cazip gelince kabul ettiler. Nasıl olsa ken­dilerinin malı hileliydi; bal yerine sulandırılmış şeker satıyor­lardı bal fiyatına. Değişecekler, böylece hilesiz bir mal sata­caklar, babalarına düzgün mal sattıklarını gösterecekler ve biraz olsun gönlünü alacaklardı. Bu düşüncelerle yağlarla balları takas ettiler.

Gönüllerinde iyi bir alış veriş yapmanın rahatlığı ve düz­gün mal satacak olmanın huzuruyla evlerine döndüler.

Akşamın kızıllığının hissedilmeye başladığı bu vakitte, komşularına seslendiler:

“Çok ucuz ve kaliteli yağ bulduk. Yağlarınızı bizden alın..”, diye şakalaştılar. Ellerindeki yağ dolu üzlükle eve girdi­ler. Şev­ket, mutfakta yemek yapmakta olan hanımına ses­lendi:       

“Yemeği şu yağla yap”.

Hanımı, kocasının isteği üzere, tavaya yağdan bir kaşık koydu. Şaşırdı kaldı. Erimesi gerekirken yağ, bir türlü erimiyordu. Durdukça kızarıyor ama erimiyordu.

Şaşkınlıkla kocasına seslendi.

Kocası mutfağa girdiğinde karısının yüz ifadesinden yo­lunda gitmeyen bir şey olduğunu anladı.

Karısının söylediklerinden sonra üzlük içindeki yağı in­celedi. Ağzı bir karış açık kaldı. Ne diyeceğini şaşırdı. Kendi­sini de kandıracak, daha üç kağıtçı birinin tuzağına düştü­ğünü anlaması çok uzun sürmedi.

Üzlüğün içine patates püre şeklinde iyice karıştırılarak, yağ şekline getirilip doldurulmuş, üzerine de bir parmak ka­lınlığında yağ konulmuştu. Aynen kendisinin yaptığı gibi.

Olduğu yerde dondu kaldı. Kendisinin sattığı yine şe­kerdi. Ya bunu ne yapacaktı? Bu kadar da masraf yapmıştı. 

Bütün paralarının uçup gittiğini görünce babasının uya­rıları kulağında çınladı ardı ardına.

Bütün hayalleri ve belki de elindeki kamyonu, patatesin içinde kayboldu gitti.

“Yağ, yağ değil, bal da bal değildi”, diye mırıldandı.

Ama şunu sormadı:

“Bunu insanlara reva gören adam mı?”

Haksızlıklarının cezası, her şeyini kaybetmesine sebep oldu. Mazlumun ahının nelere kadir olduğunu anlaması bunca yılını aldı…

***

On beş...

Maç

Maçın başlamasına yarım saatlik bir zaman vardı. Her yer takımın renklerinden oluşan bayraklarla süslenmiş, ta­raftarlar toplu halde şarkılar söyleyip çim saha üzerinde ça­lışma yapan takım futbolcularını  motive etmeye çalışıyor­lardı.

Sahanın dört bir yanına yerleşmiş seyirci gurupları, ahenkli bir şekilde, biraz sonra başlayacak olan maç esna­sında söyleyecekleri tezahüratları tekrar ediyordu.

Ateşli taraftarların bulunduğu yere doğru yaklaştım. Maksadım onları daha yakından incelemekti. O ne ses öyle! Yanlarında durmak için kulaktan olmayı göze almak gerek­liydi.

Karşı takımın futbolcuları ısınmak için sahaya çıktığında her yeri bunaltıcı, kulakları sağır edici bir uğultu ve ıslık sesi kapladı. Çılgınca ıslık ve “yuuuh” sesleri yükseldi. Az sonra geri dönmek üzere, soyunma odalarına dönen futbolcuların arkasından yine bağırmalar, yine “yuh” sesleri…

Stadın dört bir yanı, birkaç adım arayla sıralanan polisle çevrildi. Arkasından tam teçhizatlı seksen kadar asker elle­rindeki koruma kalkanlarıyla ve koşar adımlarla sahayı çev­relediler.

Tekrar geri dönenen futbolcularla birlikte tüm stat ayağa kalktı. Takımın renklerinden oluşan konfetiler, rengârenk ka­ğıtlar saçıldı yukarıdan aşağıya doğru. Kendilerini kaybetmiş­çesine, çılgınca bağırıyorlardı durmadan.

Maçın başlama düdüğü ile beraber, yanlarına kadar git­tiğim gurubu izlemeye başladım. Girerken konuştuğum bazı insanların söylediklerini aklım, havsalam bir türlü kabul etmiyordu.

Orta yaşı henüz geçmiş birisinin yanına sokuldum. Güler yüzle başımı hafifçe salladım. Sonra da “takımın durumu nasıl?”, dedim.

Adam, bana o kadar çok şey söyledi ki, söylediklerinin çoğundan hiçbir şey anlamadım. Ama madem ki sordum, sonuna kadar dinlemeliydim. Söyledikleri değme teknik di­rektörlere taş çıkartacak cinstendi. O ne sevgi öyle! “Öl de­sinler ölürüm abi”, diyerek anlatmasına devam etti:

“Ben hiçbir maçını kaçırmadım. Tüm deplasmanlara da gittim. Benim takımı düşünmediğim hiçbir anım olmaz. Fır­sat bulsam; antrenmanlarını da kaçırmam…”

Tam zamanı diyerek söze karışıyorum:

“Oldukça zengin olmalısınız”, sözümle yüz ifadesi deği­şiyor.

Sert bir tavırla:

“Ne zenginliği?”, diyor.

Hiçbir maçını kaçırmadığınızı söylediniz de!

“Abi! Benim için hayatta en önemli şey takımımdır…”

Cebimden çıkardığım deftere not almaya başladığımı görenler, etrafımı sardılar. Her bir ağızdan ayrı sözler dökü­lüyordu.

Gazeteci olduğumu düşünenler kulüp yöneticilerine ve­rip veriştiriyordu:

“Parasız olmaz abi! Kesenin ağzını açacaklar. Yoksa ol­maz. Her sene şampiyonluk için oynuyoruz. Her defasında hüsran… bunun tek sorumlusu onlar…”

Zayıf, kuru yapılı, esmer biri söze karışıyor:

“Maçı kaybettiğimizde kendimi kaybediyorum. Geçen seneydi: ekonomik kriz sebebiyle, işten yeni çıkarılmıştım. Para bulamadım, evdeki küçük tüpümü sattım vallahi. Biz bunlar için neler yapıyoruz. Ama bunların umurunda de­ğil…”

“O zaman?”, diyorum.

Adam sorumu anlamak bile istemiyor, ha bire takımın nasıl kurtulacağını anlatıyor. Sanki, takım yoksa hayat da yok, der gibi bahsediyor.

Bunları anlamam çok güçtü. Bunlar başka dünyada mı yaşıyorlardı, yoksa ben miydim başka alemde olan?...

Yanlarına kadar gittiğim gurubu şöyle bir inceledim. Yüz, yüz elli civarında bir taraftar kitlesi; yaşları on ya da on beş sınırlarında… başlarında tombul kısa boylu orta yaşlarda birisi… tüm stadı yönetiyor hareketleriyle. Bir hareketiyle stat uğultu kasırgası… bir işaretiyle alkış tufanı…

Takımın gol atamaması sinirleri geriyordu. Her pozisyo­nun arkasından bağırıp çağırmalar ve küfürler duyulmaya başladı. Zaman zaman hakemi ve karşı takımı hedef alan tezahüratlar, insanın utanma duygusunu sorgulayacak nite­likteydi.

Yan tarafıma dönüyorum; herkes pür dikkat sahaya ki­litlenmiş. Gözler bazen kısılıyor çok ince bir detay izliyormuşçasına. Bazen hiddet ve dehşetle kızarıyor.

Kaçan bir gol pozisyonuyla yine herkesin elleri havada yine herkes ayakta. Söylenen sözler mi? Boş verin sormayın; ben de anlatmayayım.

Sahadaki futbolculara kayıyor gözlerim. Onlar daha sa­kin daha rahat… tribünlerden sanki çok uzaktalar…

Birden tribünler ayağa fırladı “goool” sesiyle inledi. Sanki bir komut verilmiş gibi herkes bir anda ayağa kalktı.

Ben mi? Atılan gölü göremedim.

İşin aslı, bunca küfürden sonra golü görmemin de bir anlamı olmadığını düşündüm. Artık tribünler coşkuluydu. Hiç durmamacasına inliyordu. Biraz önceki endişeli yüzlerde tarifi zor bir mutluluk yansıması görülüyordu. Bütün sıkıntı­ları bir anda düzeldiğini gösteren bir atmosfer vardı sanki.

Vakit ilerledikçe seyircilerdeki rahatlık kayboldu. Hele karşı takımın atakları sıklaşınca, telaşlı bakışlara küfürlü söz­lerin eşlik ettiğini duymamak mümkün değildi.

Bir anda statta bir ölüm sessizliği oluştu. Rakip takımın attığı gol, seyircilerin ümitlerini bir anda yok etmişti.

Kısa bir sessizliğin ardından, futbolcuların her hareke­tinde hakaretler, küfürlerin bini bir para. Biraz önce “senin yolunda ölürüz”, diye tempo tutanlar, şimdi neredeyse sa­haya girip boğazlarını sıkacaklardı. Sanki iradeleri yok ol­muştu. Bilinç dışı hareketler sergiliyorlardı. Normal zamanda yapmayacakları davranışları çok normalmiş gibi yapıyorlardı.

Stadın atmosferi yükselmişti. Körpe çocukların tezahü­ratları daha çok hakaret ve daha çok küfür doluydu.

İşin tadı kaçmıştı. İnsanlar nasıl oluyordu da, maçı her şey gibi görüyorlardı? Buna hakları var mıydı? Kendilerinin işini bile bu kadar önemsemeyen bu insanların, davranışla­rına anlam verebilmem mümkün değildi.

İçim daraldı. Daha fazla kalamazdım. Kalabalığın ara­sından yol bulmak için uzun uğraşlar verdim.

Nihayet stadın dışındaydım. İçerdeki boğucu uğultunun aksine dışarı oldukça sakin, sessiz ve dinlendirici gibi geldi bana.

Oğlumu maça götürme hayalim, bunca yaşadıklarım ve duyduklarımdan sonra planlarımın arasından silindi.

Stattan, şehrin gürültüsünü bastıran bir ses yükseldi.

Kulaklarımda hâlâ o uğultu, düşüncelerimde pişmanlık caddedeki kalabalık arasında kayboldum.

Maçın sonucu mu? Bilmiyorum. Zaten hiç de merak et­medim.

***


On altı...

Cami Ağası

Minareden yükselen sâlâ sesi, odanın içini hoş bir seda olarak doldurdu. Abdest almak için kalktı. “Erken gidip biraz vaaz dinleriz”, diyerek arkadaşlarıyla birlikte  yürüdü.

Hoparlörden yükselen ses etkileyiciydi. İnsanı derinlere doğru çekiyor; düşüncelerinin ulvileşmesine sebep oluyordu. “Ne güzel ses”, dedi. İçi huzur doldu. O zamana kadar yaşa­dığı sıkıntıyı, stresi unuttu.

Gönül deryasının dingin limanında, güven içinde camiye girdi. Şöyle bir baktı: insanlar safları tutmuş hoparlörden ge­len vaazı dinliyordu. Daha gerilere doğru üç beş çocuk oturmuş, kendilerince dinliyorlardı.

Ortalarda bir yerde kendisine yer bulup oturdu. Bu arada imam da mihraba geçti. Ezan vaktine az bir süre kal­dığı anlaşılıyordu.

Cami tıklım tıklım dolduğu için, “Muhterem cemaat! Safları sıklaştıralım”, anonsları yapılıyordu. Bu ara arkada oturan çocuklardan çok az duyulan sesler geliyordu. Tam bu sırada yüksek bir ses yankılandı caminin her yanında:

-Susun laaan! Cehennemin dibine kılın. Çıkın dışarı…

Ön saftan kalkan elli yaşlarında orta boylu, sinek kaydı tıraşlı biri, hem bağırıyor hem de safları yararak arkadaki çocuklara doğru hışımla yürüyordu.

Hidayet Bey, kendisini sorumlu hissetti. Oturduğu yerde duramadı; ayağa fırladı. Çocukların azarlanmasına taham­mül edemedi. Onlara zarar vermesinden korktu:

-Sen ne diyorsun be! Ne demek “Cehennemin dibine kılın?” Hiç kimseye bunu diyemezsiniz...

Hidayet Beyin bu çıkışı, caminin atmosferini bir anda değiştirdi. Çıt çıkmıyordu. Adam, Hidayet Beyin üzerine yürümeye devam etti. Yan taraflardan üç delikanlının da kendine doğru geldiğini görünce heyecanlandı; korktu.

Cemaatin tamamı kendilerine bakıyordu. Hidayet Bey, ölüm sessizliğinin yaşandığı bu ortamda içinden dua edi­yordu. “Allah’ım, camide kavga çıkmasın”, diyerek mırıl­dandı. Camiye girerken duyduğu huzur bir anda yok oldu. Yerini endişe, sıkıntı ve korkuya bıraktı.

Aslında dayak yemekten değil, camide; Allah’ın evinde kavga ettiler, denmesinden korktu. İbadet için geldiği yerde düştüğü duruma, haklı olmasına rağmen kızdı.

Ayaktakiler kendine doğru yürümeye devam ediyordu. “Vursalar da vurmayayım”, diye düşündü. Yine de kendimi korumalıyım, diye içinden geçirdi. Çaresiz olacakları bekleyip görecekti. Bu sırada aklından bile geçirmediği bir şey oldu.

Ön safta oturan öğretmen arkadaşı, ayağa kalkıp onlara doğru yürüdü. İri yapılı, delikanlı yürüyüşlü arkadaşını gö­ren, kendi üzerine gelmekte olan diğerleri de oldukları yere çöktüler. Ayakta kimsenin kalmadığını gören Hidayet Bey, yerine oturdu, rahat bir nefes aldı. Camideki sessizlik devam etti.

Yerine oturan Hidayet Bey, rahatlamış olmasına rağmen kendi kendini yiyordu. “Çocukların camiye gelmesine se­vinmesi gerekirken yaptıklarına bak... Avrupa’da küçük yaş­taki çocukları kiliseye götürmek; özendirmek için neler yapı­yorlar: bir de halimize bak. Adamın bir sövmediği kaldı. Namazdan sonra bununla konuşmalıyım. Bu hatayı bir daha yapmaması lazım...”, diye düşündü.

Cuma namazı bitti. Hidayet Bey, cami çıkışında bekledi. Yanına birkaç arkadaşı daha geldi. Beklememesi gerektiğini ısrarla söyleyerek bir şeyler ima ettiler. Beklemekte karar­lıydı. Herkes çıktı. Bekledikleri hâlâ yoktu. Camide ayağa kalkan arkadaşı:

-Haydi gidelim. Bunda da vardır bir hayır, diyerek ko­luna girdi ve alıp oradan uzaklaştırdı.

Hidayet Bey:

-İçeri girip mutlaka görüşmeliyim, diye ısrar etti.

Bunun üzerine arkadaşlarından biri:

-Bak! Senin bilmediğin şeyler var. Şöyle yürüyelim sana anlatacağım, dedi.

Birlikte yürüdüler. Hidayet Bey:

-Onlara, Peygamberimizin torunlarına olan tutumunu; namaz kılarken bile onları kırmadığını; boynuna çıkıp oyna­malarına bir şey demeden, öylece devam ettiğini, Müslüman için bu olayın çok şey anlattığını... söyleyecektim, dedi.

-Güzel kardeşim! İyi söylüyorsun da onu anlayacak kim? Bu adam kendisini caminin ağası zannediyor. Cami yapılır­ken maddi olarak büyük destek sağlamış. Her şeyin kendi izniyle olmasını istiyor. Caminin görevlisine de karışıyor.

-Yaptıysa; Allah için yaptı. Camiyi kendine mi tapuladı?

-Dur hele, bu da bir şey mi? Ayağa kalkanlar adamın çocukları. Üç dört yıl önce vukuatları var. Cami işleriyle ilgili tartıştıkları birini burada bıçakladılar. Biz sana onun için gi­delim deyip duruyoruz. Adam laf anlamazın teki. Hep kendi dediği olsun ister.

-Olmaz öyle şey! Biri çıkıp ona haddini bildirmeli. İşin gerçeği ben camide kavga çıkmasından korkmuştum. Ca­mide kavgaya gönlüm razı olmazdı.

Arkadaşlarından biri söze karışarak:

-Yanlış bir şey yapacağını düşündüm, dedi.

Hidayet Bey şüphe dolu bakışlarla sordu:

-Nasıl yanlış bir şey?

Arkadaşı, önceki olayla bağlantı kurarak açıklamaya ça­lıştı:

-Daha önceki yaptıklarına benzer bir durum, bizim ba­şımıza da gelebilirdi…

Hidayet Bey, camide olanları düşündü. Adamın yaptığı yanlış­lığa bir kez daha dikkat çekti:

-Bütün her şeye rağmen, pırıl pırıl melek yüzlü çocukları anlayışla; birazcık hoşgörüyle karşılamak lazım. Adam ca­mide kendilerine bağırdığında yüzlerinin nasıl değiştiğini gördün mü? Korkunçtu; kabustan uyanmış gibiydiler. Daya­namadım ayağa fırladım. Çocuklarımız kendi benliğimizden uzaklaşıyor, saygısızlar: dini değerlerimizi kâle almıyorlar diye sızlanıyoruz. Camiye geldiklerinde de onları kovuyor; değerlerimizden uzaklaştırıyoruz…

Yaptığı ibadetin zevkini alamadan çıktığı camiden kız­gınlık ve üzüntü içinde arkadaşlarıyla yürüdü.

***

On yedi...

Vuslat

Akşamın ilk karanlığı, bulanık havanın etkisiyle daha kurşuni, daha flu, daha ufuksuzdu. Güneşin son kırıntılarıyla buluşan bulut parçacıklarının renkten renge geçişini, utangaç bir genç kızın yaşadıklarını düşünerek seyretmek güzeldi. Bir an sonra bu güzellikler yok oldu. Bulutlar tekrar yoğunlaştı.

Tülün arkasından dışarıya baktım. Çok net görünmü-yordu. Ağacın dalları, bir o yana bir bu yana nazlı bir gelin gibi hafifçe salınıyordu.                                   

Düşen yağmur damlaları, incecik yapraklara bir müfettiş edasıyla uğradığında, hafifçe sallanıyor; uçları aşağı doğru iniyor. Sanki gökten inen taneciklere hürmette kusur etme­mek için, eğilerek selam veriyor. Belki de inen rahmetle olan sevinç raksı bu...

Yağmur damlası, kadife bir dokunuşla ziyaret ettiği yap­raktan kayıyor bir aşağıdakine, oradan da bir aşağıda­kine...Toprağa düşünceye kadar aceleci  tavırla yolculuğuna devam ediyor...

Bu aceleci  tavır sebebiyle olsa gerek, mahcup ve telaşlı bir görüntü yayıyor çevresine. Buluşmak, sevgilisine kavuş­mak; onunla kucaklaşmak... Bunun tatlı mahcupluğu gözden kaçmıyordu.

Hedefine ulaşmak için, o kadar samimi; içtenlikle kayı­yor ki saf, berrak ve temizliğini gururla sergiliyor.

Bu yolda yürümek kolay değil elbet. Sıkıntılar, engeller, çeşitli hileler, aldanış ve aldatmalar söz konusu. Elini kolunu sallaya, sallaya vuslatı gerçekleştirmek çok kolay olmasa ge­rek. Bu yol zorlu; meşakkatli, dikenli, sıkıntılı... Bu yolda gö­rünür ve görünmez düşmanlar var. Dost görünen yanlışlıklar var...

Şuraya bir bakar mısınız? Aman Allah’ım! Vuslat yo­lunda bunun ne işi var? Birden geliveren, nerden çıktığı an­laşılamayan rüzgar, dalları hınçla, hırçınlıkla salladı, salladı... Yapraklar birbirine çarptı; karıştı, iç içe girdi. Damlacıklar hedefini şaşırmış gibi, oraya buraya savruldu. Az önceki na­zenin salınıştan eser kalmadı. Gelinliği, saçı başı dağılmış, çaresizlik içinde bocalayan bir gelinin, olanlara bir anlam ve­remeyen bakışları gibi anlamsız, ne yapacağını bilemeyenin davranışları gibi telaşlı bir şekilde, olan biteni anlamaya ça­lıştı.

İki sevgilinin, buluşmaya doğru giden yolları üzerindeki güzellikleri seyretmeye tahammül edemeyip kıskanan deli rüzgarın yaptığı hiç anlaşılır gibi değildi. 

“Madem benim olmadı, başkasının da olmasın” diye, uzaktan izlediği vuslatın güzelliğine, gizemine mi engel olmak istedi.

Yoksa kendi kucağında alıp getirdiği damlacıkları, başkalarıyla paylaşamayacak kadar kıskançlık histerisine mi tutuldu. Durun hele! “Benim izin verdiğim kadar vuslat” mı, demek istedi.

Öyle ya da böyle, bu deli rüzgarın yaptığı da makul karşılanamazdı doğrusu.

Bu işe herkes çok bozuldu: yapraklar, damlalar, bulutlar ve en önemlisi kucağını sonuna kadar açmış bekleyen top­rak.

O da ne? Her şey birdenbire değişti. Yine güzellikler ya­şandı an be an. Mutluluk çığlıkları kapladı etrafı. Sevinç titre­şimleri sarmaladı ulaşılmaz mekanları.

Deli rüzgar, yorgun bir savaşçı gibi sakinleşti. Yaptığının yanlış olduğunu anladığından mıdır, yoksa utandığından mıdır? Yaptıklarından vazgeçip, doyumsuz güzelliği seyret­meye çekildi. Belki de hasretini içine atıp, büyük vuslatın dayanılmaz güzelliğiyle avundu.

Büyük vuslat; buluşma: rahmet ve toprak.

****

 


 

Metin Kutusu:

 

Roman, 295 sayfa.

 

Metin Kutusu: BİR ADIM ÖTESİ
Duran Çetin
Mustafa Bey hâlâ neyle suçlandığını anlayamamıştı. Yoksa evi arandıktan sonra mı suçlanacaktı? Gerçi evi aramaları için bir gerekçeleri olması gerekiyordu. Sulh Ceza Mahkemesi’nin arama emrini görmüştü. Aşırı heyecanı yüzünden gerekçeyi pek anlayamamıştı. Savcı bey de makul bir açıklama yapmamıştı.