Muhtelif - Yozlas - Roman
Yozlaşmış Duygular
Sabiha Ateş Alpat
BEKA YAYINLARI : 77
Roman Serisi : 45
Yozlaşmış Duygular
Sabiha Ateş Alpat
1. Basım, Kasım 2001
Dizgi
Yunus Aydın
İç Tasarım, Baskı Hazırlık
Osman Arpaçukuru
Kapak Tasarım
Apajans
Baskı ve Cilt
Bayrak Matbaası
![]()
Yozlaşmış Duygular
Sabiha Ateş Alpat
BEKA YAYINLARI
Çatalçeşme Sok. Üretmen Han
No: 18 Cağaloğlu / İstanbul
Tel. & Faks: 0212 512 51 66 – 512 45 43
Sabiha Ateş Alpat. 1964 yılında Kars’ın Digor ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini burada bitirdi. Seksen İhtilali öncesi dönemde sağ-sol davasından, okullarda had safhada olan karmaşa yüzünden okula devam edemedi. Ailesi, aynı sebepten 1978 yılında Kocaeli-İzmit’e göç etmek zorunda kaldı. Özel bir şirkette ustabaşı olarak çalışmaya başladı. Burada çalışırken İslam’la tanıştı. İşten ayrılarak özel hocalardan Kur’an-ı Kerim, Fıkıh Usulü, Tefsir Usulü, Tefsir, Arapça, Psikoloji, Pedagoji konularında dersler aldı. On beş yıllık evli olan yazarın yayımlanmış romanları sırasıyla şunlardır:
Ana Yüreği
Ölüm Çiçekleri
Zamanın Zeynebi
Sarsılmadan Uyanmak
Kardeş Kurşunu
Yozlaşmış Duygular
|
E |
linde sigarası odada aşağı yukarı gezinen Arif Beyin bütün sinir hücreleri âdeta ayaklanmıştı. Elleri titriyordu. Eşi Meryem Hanıma bağırarak:
-Bana bir bardak su getir... dedi.
Meryem Hanım hemen mutfağa geçti. Kızı Ayşen mutfakta bir köşeye sinmiş oturuyordu. Meryem Hanım Sitem ederek konuştu:
-Sana demiştim, baban duyarsa çok kızar diye. Ama beni dinlemedin.
-Ne yani...
Meryem Hanım kızını susturdu:
-Sus sus, bari konuştuğunu duymasın.
Meryem Hanım suyu Arif Bey’e uzatırken:
-Buyur bey. Lütfen biraz sakin ol... dedi.
-Nasıl sakin olayım hanım, kızın yaptığına bak.
-Cahildir, gençtir. Gençliğine ver. Hem el alemin kızları gibi...
Arif Bey bağırdı:
-Sus. Onu savunmaya kalkma. Hem ona da söyle asla o adamlara kız vermem. Seviyormuş meviyormuş anlamam, tamam mı? Ben el alemi kınarken, kendi kızım da sevgili tutmuş haberim yok.
-Gençtir bey.
-Ne demek gençtir? Ben onu ne ümitlerle okula gönderdim. Güvenmiştim. Ahhh! Kafam, komşu Nurettin Bey: “Komşu, kızına güvenebilirsin; ama kurt ile kuzu bir arada durur mu? Kızını kurtlara kaptırabilirsin.” demişti de adamı dinlememiştim.
Arif Bey o gün belediyede bir işini halletmek için giderken parkın önünden geçmiş, kızını bir delikanlıyla kol kola görmüştü. Okul saati idi. Beyninden vurulmuşa dönmüştü. Aniden başını yana çeviren Ayşen babası ile karşı karşıya kalmış, neye uğradığına şaşırmıştı. Arif Bey kızına bir tokat atmış, hemen eve getirmişti.
Meryem Hanım kızının okumasını istiyor, cahil kalmasını istemiyordu. Bu olay oldukça korkutmuştu Meryem Hanımı. Ya kızı okuldan alırsa, diye düşündü.
İleride ne olur ne olmazdı, onun için kızı mutlaka diplomasını eline almalıydı. Ne de olsa tarihteki kadınlar diplomasızlıktan aç kalmışlardı ya...
Arif Bey biraz sakinleşmişti, oturdu. Ve hanımına:
-Evet, kabul etmek gerekiyor, bir yerlerde yanlış yapıyoruz. Ama nerede? Suç benim. Bana mı kaldı onu düşünmek. Ben dedim ki, “Ekmeğini eline alsın da el oğluna muhtaç olmasın.”
Başından beri köşesinde tesbihini çekmekle meşgul olan Arif Beyin annesi Cemile Nine:
-Oğuul, ben sana çok dedim, ama dinletemedim. Karıları sokaklara dökeli beri kahvehanelerde adam sayısı çoğaldı. Çalışıyorum diye el alemin heriflerine hizmet eden karılar -kızlar- kendi heriflerine -babalarına- hizmet etmekten imtina edip, acziyet içerisine girdiler. Sonunun böyle olacağı belliydi... dedi. Arif Bey sert bir şekilde cevap verdi:
-Yine başlama anne.
-Üzülmeni istemiyorum. Size bir zeval gelsin ister miyim hiç.
-Biliyorum ana, biliyorum. Canım sıkkın kusura bakma.
-Oğul, ben sizin kadar bilmem. Ama bana öyle geliyor ki.
Meryem Hanım kayınvalidesinin sözünü keserek araya girdi:
-Ne geliyor? Anne sen de fırsat kollamasan olmaz.
Cemile Nine susmuştu. Arif Bey hanımına çıkıştı:
-Ne söyleyeceğini önce bir dinle... dedi ve annesine dönerek:
-Devam et anne. Seni dinliyorum...
Cemile Nine cesaretlenmişti:
-Oğul, yol yakın iken geri dön. Daha büyük işlerle karşılaşmadan tedbirini al.
Ayşen mutfaktan babaannesini duymuştu. Kendi kendine söylendi:
-Geri kafalı. Ne olacak, yine zırvalamaya başladı.
O sırada Meryem Hanım konuştu. Sesini yumuşatarak:
-Anne öyle söyleme, okusun da ekmeğini eline alsın. Adam olsun. Kimseye muhtaç olmasın.
-Okusun kızım, okusun da, adam olacakları meçhul. Baksana önceleri mektep, medreseye gidenler hem ilim, hem edep öğreniyorlardı. Bunları mekteplere gönderdikçe edepsizleşiyorlar. Aha Yunus’un durumu da Ayşen’den farklı değil. Bunlar okuyup diploma sahibi olabilirler ama adam olacaklarına inanmak çok zor.
-Nedenmiş o? Nereden biliyorsun? Orası belli olmaz.
-Görünen köy kılavuz istemez. Nerden bildiğime gelince, bunu bilmeyecek ne var? Eğitiminde Allah’ın öğretisine yer vermeyen bir sistemin yetiştirdiklerinden ne beklenir? Aha bak, diplomalı adamlar değil mi soyguncular, hortumcular.
Arif Bey:
-Anam haklı... dedi.
Ayşen konuşmaları dinledikçe yüreği ağzına geliyordu. Okula göndermeyecekler korkusu, yüreğine sıkıntı veriyordu.
Meryem Hanım:
-Anana bakma bey, yarın bir gün başlarına ne gelecek belli değil. Kulağını çeker, takip edeceğimizi söyleriz. Bundan böyle yapmaz inşaallah.
Cemile Nine, bu millete bir tuhaf haller olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla konuştuğunun fayda vermeyeceğini biliyordu. Yine de son bir kez uyarmaktan geri durmadı:
-Ahhh! Kızım ahh! Bizlere ne oldu? Bilmiyorum, bilemiyorum. Her şeyimizi kaybettik. Hani bizde din hassasiyeti? Nerde kaldı bizim namus hassasiyetimiz?. Nerelere gitti bizim iffet hassasiyetimiz? Önceden, değil bu edepsizlikler, yoldan geçen kadınımıza-kızımıza uzaktan baksa, bunu namusumuza dil uzatmak sayar, tepkimizi koyardık. Ne oldu bize? Bu nasıl anlayış? Bu nasıl bir gidişat?
Meryem Hanım kızmıştı cevap verdi:
-Şimdi sen bize namussuz demiyorsun ya?
Ayşen ise içeriden babaannesine kızıyordu. Bundan dolayı da verip veriştiriyordu:
-Ne olacak, cinsinin tipik son örneği, kendini ne zannediyor. Babamı etkile de, gör sana ne yaparım ben.
Bu arada Cemile Nine konuşmasına devam ediyordu:
-Tevbe de kızım. Sizin namusunuz, benim namusum değil mi? Ben size değil, yozlaşan anlayışımıza sitem ediyorum. Bari biz de bu yozlaşan anlayışa kurban olmayalım diyorum. Rahmetli kaynatan da hep derdi ki: “Hanım bu gidişat hiç de iyiye gitmiyor. Her şeyi yasakladılar. Korkarım zamanla bu millet hassasiyetlerini kaybedecek.” Bak nitekim öyle oldu...
Biraz sustuktan sonra devam etti konuşmasına:
-Ne yaptılarsa, sustuk, sineye çektik. Korku duvarlarımızı aşamadık. Korkuyu korkutamadık.
Arif Bey anasının sözünü kesti:
-Ana sen de şu rejimle bir türlü barışamadın gitti. Ne var? İşte cami de açık kilise de. İsteyen oraya gidiyor, isteyen oraya. Her lafın devlete yönelik bir sitem.
-Ahhh! Oğul. Ne var, işte değil mi? Hiçbir şey yok- öyle mi? Her şey güllük gülistanlık değil mi? Hiç kumarhaneler, umumhaneler çoğalmıyor. Hiç kızlarımız, oğullarımız ellerimizden kayıp gitmiyor değil mi? Hiç kendi vatanında başörtüsünden dolayı kızlar kapı önlerinde perişan olmuyorlar değil mi? Hiç Allah’ın arzında, Allah’a karşı gelinmiyor değil mi?
Meryem Hanımın sabrı kalmamıştı. Cemile Nine’nin sözünü keserek cevap verdi:
-Hem kızlar okumasın diyorsun. Hem de okulun önünde bekleyenleri savunuyorsun. Senin kastın benim kızıma mı?
-Hayır evladım. Beni niye yanlış anlıyorsun. Ben kızlar okumasın mı diyorum? Uygun ortam bulan neden okumasın ki? Bir insanın amacı, daha doğrusu Müslümanın amacı, hak rızası olmalı ve işlerini de bu ölçüde yapmalı değil mi? Siz amacı saptırıp, ne olursa olsun, ama diplomalı olsun diyorsunuz.
Arif Bey sıkılmıştı:
-Yeter.. dedi ve devam etti:
-Bırakın bunları da biz ne yapacağımıza karar verelim. Kızın ekmeğiyle oynamayalım. Bu çağda okumayıp da geri mi kalsın?
Hanımına dönerek:
-Hanım, söyle ona. Bir gölge gibi peşindeyim. Haberi olsun, küçük bir hareketi her şeyi bitirir.
Pür dikkat babasının ağzından çıkanları dinlemeye çalışan Ayşen bağırmamak için kendini zor tutmuştu. “Daha dikkatli olmalıyım” diye düşündü. Bundan böyle buluşmak için görülmesi mümkün olmayan yerleri tercih etmeliydi. Şayet varsa öyle bir yer? Babasına yakalanmamalıydı. Haberi yoktu ki, yakalanmamasına imkan yoktu. Çünkü nereye gitse kendisini bir gören vardı. Ayşen için için de babasına kızıyordu. Abisi Yunus’un bu tür işlerine “Oğlandır, bir şey olmaz” demeleri, Ayşen’i kızdırıyordu.
Cemile Nine yine üzüntüsünü yüreğine gömmüştü. Evlatlarının Allah’tan uzak yaşamaları Cemile Nineyi kahrediyordu. Gizlilerde dua ediyor, mutlaka bir gün dualarına icabet olunacak umudunu taşıyordu.
Bu olaydan birkaç gün sonra Arif Bey akşam eve geldiğinde oğlu Yunus henüz eve gelmemişti. Yemeğini yiyip, annesinin yanında çayını yudumlarken, gülerek hanımına seslendi:
-Hanııım, bugün bizim keratayı yanında bir kız ile gördüm. Bayağı da yakışmışlardı birbirlerine.
Meryem Hanım cevap verdi:
-Aman bey, ipsiz sapsıza sap olur. Allah korusun.
-Boş ver, erkek değil mi?
-Öyle deme, mutsuzluğun erkeği dişisi olmaz.
Cemile Nine:
-Oğlum erkeğin namusu yok mu? Namus denen şey sadece kadınlara mı var? Ayşen’e tepki, Yunus’a aferin. Böyle anlayış olur mu?
Ayşen sessizce odadan çıkmıştı. Kapı arkasından dinlemeye başladı. İlk kez ninesine “Aferin nine, konuş” diyordu içinden.
-Ne kaybedecek... dedi Arif Bey. Ve devam ederek konuşmasına:
-Erkektir. Olmazsa bırakır.
Cemile Nine sinirlenmişti:
-Yazık ki sana Arif ismini vermişiz. Hiç arifler gibi konuşmuyor, arifler gibi düşünmüyorsun. Ne demek, ne kaybedecek? Allah’ı oğul, Allah’ı kaybedecek. O’nun rızasını, Rasulünü kaybedecek. Yetmez mi?
-Unuttuğun bir şey var ana, bunlar daha gençtir. Tevbeye de, ibadete de zamanları var daha.
-Hz. Ali ihtiyar mıydı? Efendimizden “Dikkat et ikinci bakıştan sorumlu olursun” uyarısını almıştı. Gençlik gibi bir nimeti heder etmeye değer mi? Söylesene, evin çobanı olarak, bu çoluk çocuğa ne zaman sahip çıkacaksın?
-Üzülme ana, bir şey olmaz.
-Oğlum, nasıl böyle rahat olabiliyorsun, anlamıyorum doğrusu...
Arif Bey anasının omzuna eliyle dokundu ve:
-Sıkma canını. Zaman değişiyor. Çağa ayak uydurmak lazım.
Bu lafları fırsat bilen Meryem Hanım:
-Bey, yıl sonu yaklaşıyor. Veda gecesi varmış. Herkes gidiyormuş. Kıza bir kıyafet alsak da arkadaşlarının yanında mahcup olmasa.
-Nerede olacakmış?
-Belediye düğün salonunda.
-Eh, tabi alacağız. Okulda mahcup mu olsun? Ama bir şartla, sen de yanında gideceksin. Tamam mı?
-Olmaz bey. Hiçbir veli gitmiyor ki.
-O zaman Yunus ile gitsin.
-Tamam. Sen biraz para bırak da, yarın kıyafetini alalım.
Cemile Nine yine dayanamamıştı. “İnandım” diyen insanlara bunca şey anlatıyorum. Yine bildiklerini okuyorlar. Allah’ın “Kulakları var işitmezler, gözleri var görmezler.” dedikleri böyle oluyor galiba, diye geçirdi içinden. Oğlunun gözlerine bakarak konuştu:
-Fesübhanallah, bir bu eksikti. Bu yapacağınız şey, inancınızın hangi köşesinde yazılı?
Arif Bey kalkıp dışarı çıktı. Anasının vaazlarını dinlemek istememişti.
Meryem Hanım kaynanasına çıkıştı:
-Sen de otur köşende. Ne diye her şeye karışıyorsun.
-Evladım, yaptığınız yanlış. Çocuklarınızı bile bile ateşe atıyorsunuz.
-Neresi yanlış? Bir daha mı gelecek dünya.
-Doğru ya, bir daha geri gelme imkanı olsaydı, öldürseler de Allah’ın çizgisinden dışarı çıkmazdı.
-Bir şeycik olmaz. Allah affeder. Arkadaşlarının içinde mahcup mu olsun?
-Allah, ya affetmezse, garantin var mı? Hem Allah’ın yanındaki mahcubiyet, buradaki mahcubiyete benzemez.
Meryem Hanım Cemile Nineyi dinlemiyordu, konuşmasına devam etti:
-Hem iki de bir Arif Beyi etkilemeye çalışma, bozuluyorum.
-Kızım, onlar benim de torunlarım. Üzülüyorum onlar için.
-Sen kendine üzül. Onların üzünülecek neleri var?
Cemile Nine sustu. Eski günleri düşünmeye başladı. Önceden kimse büyükleriyle böyle konuşmazdı. Edebe, hayaya dikkat ederlerdi. Oysa kimse üniversite mezunu da değildi. Eğitim aldıkça insanların daha bir oturaklı, daha kendini bilir olmaları gerekmez miydi? Bunlar okula gidince ne öğreniyorlardı acaba? Kalktı odasına geçti. Halini, isteklerini o her şeye gücü yetene, dualara icabet edene arz edecekti yine.
O çok merhametliydi. Hidayet bahşeden, tevbe olunca günahları affedendi. O dünya ve ahiretin yegâne ilahıydı.
H
B |
irkaç gün sonra...
Meryem Hanım ve kızı Ayşen mağaza mağaza dolaşıp kıyafet bakıyorlardı. Ayşen’in beğendiğini Meryem Hanım uygun bulmuyor, Meryem Hanımın beğendiğini de kızı istemiyordu. Ayşen “Arkadaşlarıma gülünç olamam” diyerek kapalı elbiselere itiraz ediyordu. Dekoltelere de annesi itiraz ettikçe sinirden ağlıyordu.
Nihayet başka bir mağazaya girdiler. Bayan kıyafetleri reyonu epey kalabalıktı. Meryem Hanım ceketinin düğmesini açıp, bulduğu boş tabureye oturdu. Mağaza da çalışan tezgahtar sordu:
-Nasıl yardımcı olabilirim?
-Veda gecesi için kıyafet bakacağım... diyerek Ayşen cevap verdi.
Tezgahtar:
-Tamam... dedi ve birkaç kıyafet gösterdikten sonra, mini eteklerden göstermeye başladı... Meryem Hanım:
-Olmaz. Bunlar çok kısa, babası kızar.
Tezgahtar itiraz ederek:
-Teyzeciğim bunun neresi kısa. Hep gelenlere bunlardan verdik. Hem, babasına göstermezsiniz olur biter.
Bu konuşmalar biraz ötede kıyafet bakan genç kızın dikkatini çekmişti. Genç kız yanındaki arkadaşı Eslem’e:
-Eslem, sen bakmaya devam et. Ben karşı tarafa geçiyorum.. dedi ve karşı reyona geçti. Eslem söylendi:
-Halime yine dayanamadı.
Halime, kısa değil diye Meryem Hanıma gösterilen eteğe baktı. En fazla 40 cm uzunluğu vardı. Halime satıcı kıza sordu:
-Buna mı çok kısa değil diyorsunuz?
Tezgahtar:
-Nesi var, uzun mu?
Halime Meryem Hanıma dönerek:
-Affedersiniz teyze ama, bilerek kızını ateşe atıyorsun.
Ayşen hemen cevap verdi:
-Herkes kendi hayatına baksın. Her koyun kendi bacağından asılacak.
-Bacım, herkes kendi bacağından asılmasına asılacak da, koyun kokunca etraftakiler de rahatsız olurlar. Öyle değil mi?
-Sizi ilgilendirmez.
-Müslüman olduğunuzu bildiğim, öyle tahmin ettiğim için konuştum. Zira Müslümanlar birbirini uyarmak zorundadırlar.
Tezgahtar:
-Burası irtica propagandası yapacağınız yer değildir.
Halime:
-O dediğiniz şey nedir?.
-Gericilik, ne olacak başka?
-Gericilikten Allah’a sığınırım. Müslüman gerici değildir, onun için üzerime almıyorum. Benimkisi sadece Müslümanca bir uyarıydı.
Ayşen:
-Sizi ilgilendirmez dedik ya.
-Kardeşim, bacım benim. İlgilendirmez olur mu? Senin gibi güzel bir kızın Allah’ın rızasını kaybetmesini kim ister? Ben de istemem.
-Tanıştığımızı bilmiyordum. Tanışıyor muyuz?
-Ne fark eder. Madem aynı dinin mensuplarıyız.
-Hem ne biliyorsunuz Allah’ın razı olmayacağını?.
-Sizce olur mu? Yani bu yaşantımıza rağmen.
Ayşen susmuştu. Doğru diyordu galiba? Tezgahtar sinirlenmişti. Konuştu:
-Dünyaya bir daha gelinmeyecek ya. Hem, lütfen işime karışmayın.
-Çok doğru. Zaten dünyaya bir daha gelinmeyeceği için dikkatli olunması, iyi değerlendirilmesi gerekmez mi?
Halime, Meryem Hanıma dönerek:
-Kuzunuzu kurtların eline kendi ellerinizle atmayın. Son pişmanlık fayda etmez sonra.
Meryem Hanım kızmıştı. Sert bir ses tonuyla cevap verdi:
-Hadi hadi, herkes kendi yoluna. Hepimiz Müslümanız. Herkes kendi işine baksın.
Halime:
-Şahid ol ya Rabbi... diyerek yanlarından uzaklaştı. Eslem’in yanına vardığında Eslem:
-Hiç de duramazsın bir yerde. Sana ne be kardeşim. Boş versene.
-Bunu sen mi söylüyorsun? Nasıl boş vereyim? Bilmiyor musun? Allah’ın Rasul’ü bizden öncekileri anlatırken: “Onlar kötülüklere mani olmadıkları için, kötülükleri işleyenlerle birlikte mani olmayanlar da gazaba uğradılar” diye haber vermiyor mu?
-Amenna. Ama unuttuğun bir şey var.
-Nedir o?
-Kötülüğe öyle ulu orta mani olunur mu? Tebliğin, anlatımın, davetin bir metodu yok mudur? Doğruyu konuşmak hakkımızdır, ama doğruyu, yanlış zamanda, yanlış bir biçimde söylemeye hakkımız yoktur. Haksız mıyım?
-Galiba haklısın. Hata ettimse Rabbim’den af istiyorum. Amacım ufak bir tanede olsa tohum atmaktı. Üzgünüm, çünkü kıraç topraklarda tohum yeşermez.
-Neden üzülüyorsun? Her çağrıya hemen herkes olumlu cevap vermez ya.
-Sebep o değil.
-O halde ne?
-Acaba diyorum, bizim gibi bir millet daha var mıdır?
-O da ne demek şimdi?
-İnancını ucûbeleştirmiş. O güzelim İslam’a değil de, kafasında şablonlaştırmış olduğu ve de adını İslam dediği dine uymuş. Adı Müslüman, yaşantısı gavur. Dini İslam, yolu Batı. Allah’ım ne günlere kaldık.
-Hadi çıkalım. Yine duygulandın.
Halime Ayşen ile tezgahtarın kendisine ters ters baktıklarını gördü. Tebessüm etti.
-Hayırlı işler... dedi ve devam etti.
-Amacım işinize karışmak değildi. Yarın Hesap için Mevlâ’nın huzuruna durduğunuzda, bugünü hatırlayıp bana hak vereceksiniz. Ama o gün çok geç olacak. Allah’ın selamı hidayete tabi olanlara olsun.
Mağazadan çıktılar. Onlar çıkarlarken Ayşen söyleniyordu:
-Çattık. Babaannem yaşlıdır, anlamıyor diyordum. Meğer gençlerde de anlamayanlar varmış.
Nihayet Ayşen kıyafetini almıştı. Arif Beye göstermeyeceklerdi. Görse, bu kadar kısa elbiseyi giydirmezdi. Ehh Arif Beyden saklayabileceklerdi. Ahh bir de sağ ve soldaki meleklerden de saklayabilselerdi ya, sahnelemeselerdi kendilerini...
Hadi diyelim meleklerden de sakladılar. Ya Allah. O’ndan nasıl saklayacaklardı? Ehh Allah’tan saklayacak bir yer olmadığına göre, o halde böyle şeyleri düşünmemeliydiler. Gün yaşama günüydü?...
İki gün sonra veda günüydü. Ayşen kuaförden randevu almayı da başarmıştı. Babasını ikna etmek biraz zor olmuştu, ama annesi kendisinden yanaydı. Annesi kızını kıramıyordu. Kendisi yaşamamıştı, bari kızı yaşasın istiyordu...
Akşam üzeri olunca Yunus ile birlikte Ayşen evden çıktılar. Evden çıkınca Yunus Ayşen’e sordu:
-Yalnız gitmez ister misin?
Ayşen kulaklarına inanamadı. Acaba abisi kendisini deniyor muydu? Bir an ne cevap vereceğini şaşırdı. Yunus tekrar sordu:
-İster misin? Ben Nurten ile buluşacaktım. Saat ver, o saatte gelip seni alırım.
Ayşen çok sevindiğini belli etmemeye çalışarak:
-Olabilir... dedi. Anlaşıp ayrıldılar. Arif Bey ve Meryem hanımın içleri rahattı. Zira kızlarını abisine emanet etmişlerdi.
H
|
A |
yşen sınıf arkadaşı Seher ile buluştu. Ve veda gecesinin yapılacağı salona doğru yürümeye başladılar.
Bu arada Yunus da Nurten ile buluşmak için sabırsızlanarak, buluşacakları durağa gitti. Oturup beklemeye başladı. Durakta hafif sakallı bir genç oturuyordu. Yunus saati sormak istedi, fakat genç kitap okuduğundan rahatsız etmek istemedi. Biraz daha bekledi, dayanamayarak sordu:
-Affedersiniz..
Genç başını kitaptan kaldırdı:
-Bana mı dediniz?
-Evet, saatiniz var mı?
Genç saate bakıp cevap verdi:
-On sekiz otuz.
-Teşekkür ederim. Sağ ol.
Yarım saat daha vardı, Nurten’in gelmesine. Yunus’un canı sıkıldı. Can sıkıntısıyla derin bir “Offf” çekti. Gencin dikkatini çekmişti. Sordu:
-Canınız sıkkın galiba?
-Beklemeyi hiç sevmiyorum. Daha yarım saat var.
-............
-Arkadaşımla buluşacaktım da.
-Öyle mi... dedi genç ve devam etti konuşmasına:
-Evet, ben de sevmem. Ama ömrümüz hep beklemeyle geçiyor. Hele de beklenenler sevdiklerin ise, vuslat uzadıkça uzuyor.
Yunus bir an şaşırdı. İçinden “Bu delikanlı nereden bildi benim sevgilimi beklediğimi, diye geçirdi. Genci konuşturmak istiyordu. Böylece vakit daha çabuk geçer, diye düşünüyordu. Sordu:
-Siz de mi, sevgilinizi bekliyorsunuz?
-Evet, ama benim sevgilim gelmeyecek, gitmek için bekliyorum. Gün sayıyorum.
-Demek, sevgiliniz uzakta.
-Hem evet, hem hayır.
-Anlayamadım.
Genç lafı değiştirerek konuşmasına devam etti:
-Demek, sevgilinizi bekliyorsunuz.
-Evet, ama siz nereden bildiniz?
Genç bir müddet sustu. Sonra tekrar konuyu değiştirerek sordu:
-Sizce sevgi nedir? Sevgili kimdir?
Yunus hiç beklemediği bir soru ile karşılaşmıştı. Şaşırdı. Gencin yüzüne baktı. Gencin yüzünde müthiş bir ifade vardı. Kendinden oldukça emin görünüyordu. Cevap verdi:
-Sevgi duygudur. Hoş bir duygudur.
-Sizce, sevgi ile heveslerin, arzuların, anlık zevklerin ve isteklerin arasında fark var mıdır? Bütün bunlar ile sevgi duygusunun arasındaki farklar nelerdir?
-Kafam karıştı. Psikolog musunuz?
Gerçek cevabı net idi:
-Hayır.
Yunus cevapladı:
-Bunları hiç düşünmemiştim.
-Zaten fikir fukarası, düşünce fukarası bir toplum haline geldik. Oysa ki insan düşündüğü müddetçe vardır.
-Peki ben size sorayım. Nasıl ayıracağız?
-En önemli nokta, kişinin kendini tanımasıdır. Duyguları ile anlık zevklerini birbirine karıştırmamalı. Duygu ve düşüncelerinin farkında olmalı, olabilmeli.
-Dostum, söylediklerini anlayabilmek için, âdeta koştum. Ama tam anlayabilmiş değilim. Bilmece gibi konuşuyorsun.
Ömer Faruk gülümsedi. Karşısındakinin samimi konuşması hoşuna gitmişti. Lafı değiştirdi:
-Tanışabilir miyiz? Benim adım, Ömer Faruk. Açık öğretimde okuyorum. Aynı zamanda da Alemdar sokaktaki Yıldız Ekmek Fırını’nda çalışıyorum.
-Benim adım da Yunus. Muhasebe bölümünde son sınıftayım.
-Memnun oldum.
O sırada Yunus’un kız arkadaşı Nurten geldi. Yunus’a:
-Merhaba canım. Çok beklettim mi?.. dedi.
-Yooo. Hoş geldin... deyip kalktı. Ömer Faruk’a dönerek:
-Hoşça kal dostum. Umarım seninki de fazla bekletmez.
-Selametle. Dedim ya, benim sevgilim gelmeyecek, ben gideceğim.
-O zaman bekletme.
-Gideceğim günü de, o belirleyecek.
-Hadi eyvallah.
-Beklerim. Unutma, Alemdar’da Yıldız Ekmek Fırını’ndayım.
Ömer Faruk arkadan Yunus’a bakarken, başını iki yana sallayarak, kitabını açtı. Yanından hiç kitap eksik etmezdi. Okumanın tadını almıştı. Kitapsız bir toplumun canlı cenazelerden farkının olmadığını düşünüyordu. Kendi kendine söylendi:
-Nasıl da kitaplı olduğumuz halde kitapsız bir toplum haline geldik.
{ { {
Vakit epey ilerlemiş, Yunus henüz ortalıklarda gözükmemişti. Ayşen sabırsızlanmaya başlamıştı. Yunus aldığı biranın verdiği hafif sarhoşlukla, Ayşen’i unutmuştu. Sevgilisi yanındaydı, vaktin geçtiğinin farkında bile değildi.
Ayşen Vural’a:
-Canım gitmem gerekiyor. Abim gelmedi, babamın verdiği izin saati doldu.
-Yapma be. Daha yeni başlıyoruz. Hem süt kuzusu musun? Yarın üniversiteli olacaksın, hâlâ evden çekiniyorsun.
-Öyle, ama ne yapayım, onlarla yaşıyorum.
-Bak, sana daha önce de söyledim, beraber yaşayabiliriz.
Tam o sırada düğün salonunun kapısından içeri Yunus girdi. Kardeşini görebilmek için, kalabalığın içinde göz gezdiriyordu, ortam berbattı. Öğretmenler bir masada oturmuşlar, içki yudumluyorlardı. Salonun havasındaki içki kokusu, insanın sarhoş olmasına yeterdi. İçkinin verdiği sarhoşlukla, ülkenin geleceği olan gençler, kendinden geçmiş, birtakım mahrem hareketleri toplum içinde yapmaktan çekinmiyorlardı.
Yunus ortamdan hoşlanmamıştı. “Ben hiç olmazsa, gizlide yapıyorum” diye geçirdi içinden. Ve nihayet köşede kardeşini gördü. Kan beynine sıçramıştı. Ok gibi fırladı, koşar adımlarla Ayşen’in yanına geldi. Hızla kolundan çekti. Ayşen abisini karşısında görünce, kulaklarına kadar kızardığını hissetti.
-Ben, şeyyy... diyebildi güçlükle.
Yunus:
-Yürü... dedi. Salondan çıktılar. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Eve geldiklerinde Arif Bey eve daha gelmemişti. İşi çıkmış geç geleceğini bildirmişti. Meryem Hanım beyinin geç geleceğini duyunca Allah’a şükretmişti...
Eve girdiklerinde, Yunus Ayşen’e bir tokat attı. Ayşen yere düşmüştü. Yunus bir tokat daha attı, Meryem Hanım araya girerek:
-Neler oluyor? Neden kıza vuruyorsun?.. diye sordu.
Eteği mini olduğu için, mahrem yerleri gözükmüştü. Cemile Nine köşesinde, utancından yüzünün kızardığını hissetti. Yaşlar gözlerine hücum etti. Kendi kendine söylendi:
-Allah’ım bu afet. Bu ne beladır. Mahrem yerlerini göstermekten zerre pervâ etmiyor kimse.
Yunus bağırıyordu:
-Bu kıza artık dışarı çıkmak yok.
Meryem Hanım:
-Ne oldu? Söylesene, problem nedir?
-Ne olacak? Sor bakalım kendisine.
Ayşen yediği tokatın acısıyla bağırdı:
-Söyler misin? Sen neredeydin? He, senin yaptığın doğru da benimki mi yanlış?
-Sus konuşma. Namusumuzu beş paralık ediyorsun. Haberin var mı? Terbiyesiz.
-Namus edebiyatı yapma. Senin namusun yok mu? Hem, namusumuzu beş paralık etmedim.
-Konuşma diyorum sana, konuşma.
Meryem Hanım araya girdi:
-Sakin ol. Kızı hırpalama.
-Senin kızın, elin oğluyla beraberdi.
Ayşen:
-Senin oğlun da, elin kızıyla.
Meryem Hanım:
-Sus, o erkektir. Utanmıyor musun? Bir şeyde gözün kalmasın diyoruz. Senin yaptığına bak. Tamam, üniversiteyi unut.
-Sana mı soracağım?!
-O ne demek?!
-Benim hayatıma karışamazsın. Tamam mı?
Yunus tekrar Ayşen’in üzerine yürüdü. Ama Meryem Hanım vurmasına izin vermedi.
Ayşen kalkıp odasına geçti. Babası gelmeden kıyafetini değiştirmesi lazımdı. Yunus çekyata oturdu. Meryem Hanım kızının odasına geçti. Yunus babaannesinin ağladığını gördü. Ve sordu:
-Neden ağlıyorsun?
Cemile Nine torununun nefesindeki kokuyu tanıyordu. İçi daha da doldu. Ağlayarak cevap verdi:
-Oğlum sen sevdiklerinin uçurumdan düştüğünü görsen, ağlamaz mısın?
-Kim düşmüş? Hangi uçurumdan?
-Ağlarım, ama önce kurtarmaya çalışırım.
-İşte evladım, ben de sevdiklerimi kurtaramadığım için üzülüyorum.
-Nerden? Kim düşmüş ki?
-Ahh, evladım gözümün önünde sizler kayıp gidiyorsunuz. Yuvarlandığınızı gördükçe içim parçalanıyor.
-Üzülme babaanne. Alt tarafı iki dayak, geçer.
-Derdim dayak değil ki. Bak, nefesin yine kokuyor. Kıza bak, hiç elbise giymemiş gibi. Kapalı çıplak bile değil. Tamamen çıplak.
-Kapalı çıplak mı? Hem kapalı, hem çıplak olur mu? Benimki de alt tarafı iki bira.
-Bugün bira, yarın rakı. Kapalı çıplak olunur tabi. Üzerinde elbise olduğu halde orası burası belli olan, kapalı çıplak değil de nedir?
Yunus babaannesine cevap vermedi. Cemile Nine devam etti:
-Evladım, neden ağlamayayım. “Genciz” diyorsunuz; Allah’ın sözüne, emirlerine kulak astığınız yok. Kızı dövüyorsun, aynı hatayı sen yapıyorsun.
-Sen de mi kızdan yanasın?
-Hayır. Yanlışın herkes için yanlış olduğunu vurgulamaya çalışıyorum.
-Namusumuza laf mı gelsin? Yunus’un kardeşi şöyle diye kimseye laf söylettirmem.
-Evladım, erkeğin de namusu var. Senin çıktığın kızın da abisi var, öyle değil mi? Erkek de namusuna sahip çıkmalı. Allah Kur’an’da zinayı yasaklarken “Zina eden erkekler ve zina eden kadınlar” diye buyurarak, verilecek cezayı anlatıyor.
-Tevbe babaanne, ben zina etmedim ki.
-Evladım, zina sadece cinsî münasebet değil ki. Hem, Allah sadece haram olanı yasaklamamış, harama götüren sebepleri de yasaklamış. Buyuruyor ki: “Mü’min erkeklere de söyle: Harama bakmasınlar. Irzlarını korusunlar. Çünkü bu kendileri için temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarından haberdardır.” Devamında da: “Mü’min kadınlara da söyle: Harama gözlerini kapasınlar. Namus ve iffetlerini korusunlar. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler.” diye buyurmakta.
-Boş ver babaanne, şimdi devir değişti.
-Ahh Yunus’um. Senin doğduğunda kulağına ezanı deden okumuştu. Bütün ümidi alim olmandı.
-Eeee, okuyorum ya.
-Ahh evladım, ahh. Sizin gittiğiniz mektepler alim değil zalim yetiştiriyor. Hani be evladım, okul size neyi öğretmiş. Benim bildiğim, okul okuyan edepte, fende, teknikte ilerler. İlim, irfan sahibi olur.
-Babaannem benim. Dert ettiğin şeye bak.
-Ahh Yunus’um. İnşaallah bir gün ne demek istediğimi anlarsın.
O sırada kapının zili çaldı, Arif Bey gelmişti. Meryem Hanım alelâcele odaya girdi ve Yunus ile Cemile Nineye:
-Olanları Arif Bey duymasın... diyerek tembihte bulundu. Ayşen yüzünü yıkamış, mutfağa geçmiş sofranın hazırlanmasına yardım ediyordu. Arif Bey lavabodan çıkınca annesine sordu:
-Ana nasılsın?
Cemile Ninenin içi doluydu. “İyiyim” dercesine başını salladı. Arif Bey, tepsi elinde içeri giren kızına:
-Oooo, kızım da gelmiş. Geç kalmadın değil mi? Aferin benim kızıma. Haa, hanım bu arada dershane araştırdım. İyi bir dershane buldum. Biraz pahalı ama, olsun. Kızım için değer.
Ayşen tepsiyi koyup, babasının boynuna atıldı. Arif Bey kızına:
-Benim kızım doktor olacak. Babasını utandırmayacak:
Cemile Nine:
-Oğuuul, doktorluk iyi şey ama, ortalığın berbatlığını görüyorsun. Etme eyleme, sadece kızlara ait okul bulamazsın.
Ayşen babaannesine nefretle baktı. Arif Bey:
-Sıkma canını ana. Bazı şeyler değişti. Kızım diplomasını eline almalı. İlerde ne olur, ne olmaz.
-Oğuuul, bir diploma da ahirette verecekler. Ahiretteki diploma zayıf olursa ne yapacaksın? Hem, diploma demek, her şey demek değil ki. Bak ortalık okumuş cahillerle dolu.
-Aman ana, yine başladın. Okumuşun cahili olur mu?
-Olmaz mı? Elbette olur. Okumuş adam kendini bilir. Bak...
Arif Bey anasının sözünü kesti ve konuştu:
-Neyse kapatalım. Karnım aç, yemek yiyelim.
Yemek yerlerken toplumun afyonu haline gelen, sayılamayacak kadar çok zararı olan televizyonu açmak için, Meryem Hanım kumandaya uzandı. Ve:
-Aaa, az kalsın unutuyorduk. Dizi kaçıyordu.
Cemile Nine:
-Kızım, dur şu ekmeğimizi helâliyle yiyelim. Açmayın şu zıkkımı.
Meryem Hanım:
-Anne, rahat hareket edemez olduk. Her şeye karışıyorsun, şunun şurasında eğlencemiz başka ne var ki.
Arif Bey:
-Ana, çocukları çok sıkma... diyerek müdahale edince Cemile Nine sustu. Cemile Nine ölüm istemenin doğru olmadığını biliyordu. Ama iç huzuru kalmamıştı. Onun için “Allah’ım vuslatı uzatma” diye dua ediyordu. Susmuştu. Çorbasını içiyor gibi gözüküyordu. Zira lokmalar boğazına diziliyor, âdeta yumruk oluyordu boğazında.
Diziyi izlemeye başladılar. Cemile Nine bir ara gayri ihtiyari başını kaldırmış, gözü televizyona takılmıştı. Aman Allah’ım! Başından kaynar su dökülmüş gibi oldu. Kaşığını bırakıp kalktı. Odasına yöneldi. Arif Bey sordu:
-Ana nereye?
-Odama.
-Ne oldu? Yemeğini yemeyecek misin?.
-Hayır. Bir de “Ne oldu?” diye soruyorsun. Daha ne olsun. Oturmuş baba, oğul, ana, kız yatak sahnesini izliyorsunuz. Allah’tan korkmuyorsunuz anladık. Bari kuldan utanın.
Meryem Hanım dayanamadı:
-Bir buna karışmamıştın. Alt tarafı film. Şu evde ağız tadıyla bir şey yapamayacak mıyız? Yeter artık, yanımda kaldığını unutma.
-Sizin filminiz batsın. Ne izliyorsunuz? Farkında mısın?
Oğluna dönerek:
-Şimdi kapı çalsa, ve bir çift gelse “Evinizde zina edebilir miyiz?” deseler kabul eder misin?
-Ana, fazla ileri gittin. Ben, şerefsiz miyim?
-Ne fark eder, ha kapıdan gelmişler, ha camın arkasında yapmışlar. Oturup, çoluk çocuk sıkılmadan bakıyorsunuz. Başımıza taş yağacak.
Arif Bey susmuştu. Ayşen ve Meryem Hanım nefretle bakıyorlardı Cemile Nineye. Yunus da sofrayı bırakıp kalktı. Babaannesinin boynuna elini atarak konuştu.
-Hadi babaanne, odana git. Dur, ben de seninle geleyim...
Cemile Nineyi odasına götürdü. Meryem Hanım fırsatını yakalamış konuşuyordu:
-Hep böyle çekiyorum. Boğazıma kadar çıktı. Rahat hareket edemiyoruz. Bıktım artık, bıktım. Biraz da öteki oğlu baksın. Telefon aç, gelsin götürsün.
Arif Bey sıkıntılıydı, hanımına:
-Bakmadıklarını biliyorsun. Onlar daha modern yaşıyorlar.
Adam savcı. Annem orada yapamaz.
-Ben mi mecburum? Sen konuş, konuşmazsan ben konuşurum, sayın savcı beyle.
Yemekleri yarım kalmıştı. Öte yandan Cemile Nine odasında sessiz sessiz ağlıyordu. Yunus yanındaydı. Dayanamayarak:
-Lütfen ağlama. Babaanne, alt tarafı bir film. Ne var bunda bu kadar üzülecek?
Cemile Nine gözyaşlarını silerek:
-Ahh oğlum, benim hissettiklerimi hissedebilseydin böyle konuşur muydun hiç? Senin, “Ne var, bir şey olmaz” demen bile bana acı veriyor.
-Neden?
-Neden mi? Ne demek istediğimi anlatamadığımdan, mahiyetini kavrayamamandan.
Yunus anlamamış, fakat üzmek istemediğinden susmuştu.
Aradan birkaç gün geçmişti. Meryem Hanım kaynanası ile konuşmuyordu. Konuşmaması Cemile Nineyi kahrediyordu. O gün, Arif Bey işe gittikten sonra, Meryem Hanım acele ile evi temizlemeye çalışıyordu. Misafir gelecekti. Meryem Hanım sıkıntılıydı, çünkü arkadaşları konuşurken, kaynanası yine araya girecek:
-Güzel insanlar, konuştuğunuza dikkat edin. Dedikodu oluyor, sizin gibi güzel insanlara yakışmıyor, diyecek ve konuşmalarının tadını kaçıracaktı.
Cemile Nine ise gelini ile konuşmaya karar vermişti. İşler bittikten sonra, cesaretini toplayarak gelinine seslendi:
-Kızım Meryem. Allah seni Meryem anamıza komşu etsin. Küsümüz kaç gün sürecek?
-Küsmemişim. Seninle konuşacak bir şeyim yok.
-Neden kızım? Ben, sizin kötülüğünüzü istemiyorum ki.
-Konuşma be. Benim evimde kalıyorsun, hem de her şeyimize karışıyorsun. Bana tapulu değilsin ya.
Cemile Nine konuştuğuna bin pişman olmuştu. Gelininin sözleri balyoz gibi inmişti başına.
Meryem Hanım devamla:
-Her şeyimiz suç.
-Kızım, fena bir şey demedim ki. Yatak sahneleri izliyorsunuz. Hem de baba kız beraber. Sonra çocuklarda kalkıp sevgili peşinde koşuyorlar.
Ayşen:
-Yeter be ihtiyar... diye bağırdı. Ardından:
-Kafan hâlâ örümcek kafa. Hayatımıza müdahale etme, tamam mı?!
Cemile Nine şok olmuştu. Acaba çok mu ileri gitmişti? Bir şeyler söylemek istedi, ama lafları boğazına dizilmiş lokmalar gibiydi. Çaresiz sustu. Odasına geçti. El açtı kimsesizlerin sahibine ve dua etti. “Beni elden ayaktan düşürme” diye.
Meryem Hanımın sinirleri iyice bozulmuştu. Bu ihtiyardan kurtulmanın yolunu bulmalıydı. Telefonun yanına giderken, söyleniyordu:
-Sanki sadece bana tapulu. Bıktım artık.
Telefonu alıp, eltisine telefon etti. Eltisine “Sorumluluğu paylaşması gerektiğini, artık çekemeyeceğini, biraz götürmelerini” söyledi. Eltisinden aldığı cevap Meryem Hanımı çileden çıkarmıştı. Eltisi Türkan Hanım: “Kendisini ilgilendirmediğini, örümcek kafalı bir ihtiyarla aynı ortamı paylaşamayacağını, aklı varsa kendisinin de bakmamasını, huzur evlerinin ne güne durduğunu” söyleyip telefonu kapatmıştı.
Karar verdi; Arif Beyle konuşacak, buna bir çözüm bulacaktı. Yoksa bu kadın, evlatlarının, özellikle de kızının rahat yaşamasının önünde engel olmaya devam edecekti.
Aradan birkaç gün geçmişti. Meryem Hanımın yaptığı psikolojik baskı sonucu Arif Bey annesi hakkında savcı kardeşi Akif ile görüşmeye karar vermişti. Savcı Akif Bey telefonu aldığında arayanın abisi olduğunu gördü.
-Ooo, abi sen misin? Nasılsınız? Epey oldu görüşemedik.
Arif Bey sessiz ve üstü kapalı konuşmaya özen göstererek, hal hatır sorduktan sonra konuyu açtı:
-Akif, seni bizim ortak meselemiz için aradım.
-Hangi ortak mesele?
-Ortak sorumluluğa sahip olduğumuz, ama yıllardır benim çektiğim sorumluluk.
-Haa, annemi mi diyorsun?
-Evet
-Ne oldu? Hasta mı yoksa?
-Hayır, ama sanırım bir değişikliğe ihtiyacı var. Sıkıldı, biraz götürsen de canının sıkıntısı geçse olmaz mı? Bizim çocuklar da biraz rahat nefes alır.
-Haaa, şu mesele. Ne kadar para lazımsa gönderebilirim. Onun ihtiyaçlarını karşılarız.
-Oğlum, paraya ihtiyacımız yok. Sorun annemin kendisi. Çocuklarla anlaşamıyorlar.
-Abi isterdim, ama biliyorsun biz modern yaşayan bir aileyiz. Annem bizimle yapamaz. Burada rahat edemez, çocuklarla hiç anlaşamaz.
-Sahi mi? Senin çocukların kıymetli de, bizimkiler çöpte bulunma mı?
-Kızma abi. Hafta sonu gelirim. Bir çözüm buluruz. Olmazsa ikimize de ortak derecede yakın olan bir yerde iyi bir huzurevi bulur, ayarlarız. Hafta sonu geldiğimde hallederiz, tamam mı?
Arif Bey şaşkın:
-Huzur evi mi, dedin? dedi.
-Evet ne yapalım? Başka çaremiz mi var? Başımıza bela oldu.
Telefonu kapattılar. Aile denen, kutsal bir müessesenin yok olmasının tipik bir resmiydi. Henüz kardeşi kadar modernleşememiş olan Arif Beye, huzur evi teklifi hiç hoş gelmemişti. İçinde âdeta bir savaş başlamıştı. Bir tarafta hanımı Meryem’in baskıları ve huzursuzlukları, bir yanda anası.
Arif Bey içindeki savaşın âdeta top seslerini, tank seslerini duyuyor gibiydi. Hiç kuşkusuz bu savaş fıtrat ile nefsin, iman ile şeytanın yaptığı savaştı. Hangi tarafın teczihatı daha kuvvetli ise, mutlaka o kazanacaktı.
Nihayet Arif Bey karar vermişti. Koskoca dünyada, huzur evine giden sadece kendi annesi değildi ya. Hem, arkadaş da edinirdi. Yalnız bırakmaz, her hafta ziyaretine giderdi. İşin zor yanı, annesine bu durumu söylemekti. Nasılsa Akif gelecek, bu işi de o halletsin, diye düşündü.
Birkaç gün sonra hafta sonu olmuştu. Savcı Akif, eşi Türkan ve kızları Özge gelmişlerdi. Cemile Nine gelini Türkan ile torunu Özge’yi görünce, üzüntüsünden kahrolmuştu. Özge’nin askılı bluzu ve dar pantolonu, Türkan’ın mini eteği, tırnaklarının iğrenç bir şekilde uzunluğu, Cemile Nineyi üzen etkenlerdi. Özge babaannesini görünce boynuna sarılmıştı:
-Nasılsın Cemoşum... deyip öpmüştü.
Cemile Nineye söylemekte zorlanan Arif Bey, işi kardeşi Akif’e bırakmıştı. Akif Bey de “Özge bunu halleder” dedi. Özge “Memnuniyetle” diyerek, konuşma işini akşam yemeğinden sonraya bırakmıştı.
Cemile Nine evdekilerin halinden bir şeylerin döndüğünü anlıyor, ama anlam vermekte zorlanıyordu. Alınan karara sadece Yunus karşı çıkıyordu.
Akşam yemeğinde herkes sessizdi. Cemile Nine dayanamayarak sordu:
-Nedir bu haliniz? Sizde bir şeyler var, ama bana söylemiyorsunuz gibime geliyor.
Akif bey:
-Aslında çok önemli bir şey yok. Yol yorgunluğu olsa gerek.
Cemile Nine:
-Umarım öyledir... dedi. Yemeğini bitirip, odasına çekildi. Son zamanlarda hep böyle yapıyordu.
Yarım saat sonra Özge babaannesinin odasının kapısını tıklatıp, içeri girdi. Ninesi namazını kılmış, tesbihini çekiyordu.
Özge yaklaşınca, babaannesinin ağladığını fark etti. Üzülmüştü. Acaba duymuş muydu? Bir an o uçarı kızın, yüreği burkulmuş, içinde şimdiye kadar tanımadığı bir takım duygular harekete geçmişti.
Yaklaşıp, babaannesinin yanına oturdu. Ağladığını fark etmemiş gibi yaparak sordu:
-Aaaa babaanne,sen ağlıyorsun. Neden ağlıyorsun? Ne oldu?
Cemile Nine göz yaşlarıyla ıslanmış yüzünü kurulayıp, şefkatle torununa baktı. Ve:
-Anlatsam, beni anlar mısın? Aynı dili konuşmuyoruz ki.
Özge şaşkın:
-Aman babaanne Türkçe konuşmuyor musun? Şaşırttın beni.
Cemile Nine gülümseyerek cevap verdi:
-Öyle mi diyorsun? O halde anlatayım: Ağlamam, O’nun rızasını kazanamamaktan. Çocuklarımın O’ndan yüz çevirmesinden. O’nu tanımamalarından.
Özge aynı şaşkınlıkla sordu:
-Babaanneciğim, neden bu kadar üzülüyorsun? O kimse, tanıştırırsın bizi, ihtiyar delikanlı biri mi.
-Tevbe de kızım. O dediğim, Allah. Yaratan’dan bahsediyorum.
-Aşk olsun babaanne, biz Allah’ı tanımıyor muyuz?
-Tanıyor musunuz? Söylesene yavrum, gerçekten tanıyor musunuz? O halde anlatsana bana. He, tanıtsana bana.
-O her şeyi yaratandır.
-Başka...
-Başkası var mı? O bizi yaratmış, biz de O’nu çok seviyoruz.
Cemile Nine derin bir “ahhh” çekti. Sonra sordu:
-Canım evladım benim, gerçekten Allah’ı seviyor musun?
-Tabi, hiç kuşkun olmasın.
-Peki, nasıl seviyorsun?
-Nasıl yani?
-Allah nasıl bir sevgiyi kabul ediyor? Ya da bir insanda Allah sevgisi nasıl olmalıdır?
-Hiç düşünmemiştim.
-Peki, bizi neden yarattığını hiç düşündün mü? Bizden istediklerini, bize verdiği görevleri.
-Bize görev mi vermiş?
-Tabi ya. Bizi yaratmış, bunca donanımı vermiş. Bize faydalı olan şeyleri yaratmış, boşuna değil ya.
-Nasıl yani?
-Kulluk görevi. Evet, bize verdiği görev, kulluktur. İnsana düşen, görevini kötüye kullanmamalı ve görevini yerine getirmeye gayret etmelidir.
-Namaz kılmak, oruç tutmak gibi mi? Ama namaz insanın borcu, kılmazsa öteki tarafta ödeyecekmiş.
-Kim söyledi? Öteki tarafta namaz kılmak yok ki, ibadetler dünyada yapılır. Burada yapma, orada öde. Bu iş bu kadar kolay değil. Hem kulluk sadece namaz ve oruç değil ki. Kulluk her alanda, ama her alanda olur. Çocuk yetiştirmeden tut da alış verişe kadar. Komşuluk ilişkilerinden tut da devlet işlerine kadar...
Özge babaannesinin sözünü keserek konuştu:
-Sen kılıyorsun, kulluk yapıyorsun. Daha neden üzülüyorsun?
Cemile Nine torununun başını okşayarak cevapladı:
-Canım Özge’m, senin için üzülüyorum. Ötekiler için üzülüyorum. Seni ne kadar da özlemişim.
Özge işinin zorlaştığını fark ediyordu. Babaannesine acımaya başlamıştı:
-Babaannem benim, benim için üzülme. Şükür hiçbir şeye ihtiyacım yok. Fakülteyi de kazandım. Babam ise, bir dediğimi iki etmiyor... dedi.
Cemile Nine:
-Ahh evladım. Keşke her şey bu saydıklarınla bitebilseydi. Bu saydıklarınla, ebedi mutluluğu yakalayabiliyor musun? Dünya, kaç günlük olduğu belli değil. Peki seninle gelmeyen mutluluğa mutluluk diyebilir misin? Geçici mutluluğun, çocuğun arzulayıp elde ettiği oyuncaktan ne farkı var ki?
-Ama babaanne, bize de yazık. Dünyamızı yaşamayalım mı?
-Zaten yaşıyoruz evladım. Bari yaşantımızı anlamlı kılabilsek. Sonunda nasılsa ölüm var, bari anlamlı ölebilsek. Öyle değil mi?....
Özge düşündü: “Anlamlı ölebilmek” ne demekti? Babaannesi çok ilginç laflar ediyordu. Ömründe babaannesiyle bu kadar uzun konuşma imkanı bulamamıştı. Birden odaya neden geldiğini hatırladı. Hayır, zannettiği kadar kolay değildi. Söyleyemeyecekti.
Babaannesine:
-Allah namazını kabul etsin, ben çıkayım. Benim mutluluğum için dua et olur mu?
-Tabi evladım, zaten ediyorum.
O odadan çıktı. Herkes büyük bir dikkatle Özge’ye bakıyordu.
Özge:
-Ben başaramadım. Daha doğrusu vazgeçtim. Kendi işinizi, kendiniz halledin... diyerek boş bulduğu koltuğa oturdu. Meryem Hanımın morali bozulmuştu. Arif Bey:
-Benim içim çok rahat değil. Başka bir çözüm bulsak... dedi.
Meryem Hanım hiç beklemeden cevap verdi:
-Ben, bıktım, yeter. Ya sorumluluğu paylaşırsınız, ya da ben bu evden giderim.
Ayşen savcı amcasının aydın fikirlerine güvenerek konuştu:
-Amcacığım, bir türlü kafasındaki örümcekleri atamadı.
Türkan anlayamamıştı sordu:
-Kafasında örümcek mi var?
-Hayır, gerici düşünceleri demek istemiştim. Film izleyemeyiz. Makyaj yapamayız. Pantolon giyemeyiz.
Türkan:
-Desene, irticacının teki, iyi ki yakın değiliz...
Eşine dönerek:
-Hayatım, onca irticacı davasına bakıyorsun. Baksana, senin annen de irticacıymış. Bence, huzur evi onun bu irticacılıktan kurtulmasına yardımcı olur...
Sonra odadakilere bakarak:
-Biriniz şu işi halletsin... dedi.
Yunus düşünceliydi. Akşamdan beri ilk kez konuşarak:
-Demek anaları sokaklara atmak, evde görüntüsüne katlanamamak, onunla bir şeyleri paylaşamamak artık modernliğin gereği. Vayy be.
Ayşen atıldı:
-Bunu sen mi söylüyorsun?
Arif Bey müdahale etti:
-Yeter, kesin dalaşmayı.
Savcı Bey:
-Tamam, bir müddet denenir. Huzur evinde yapamazsa, o zaman başka çareler düşünürüz. En iyisi, çağırıp hep birlikte söyleyelim.
Yarım saat kadar bir zaman geçmişti ki, Özge babaannesini çay içmeye çağırmak için, yine babaannesinin odasındaydı.
-Babaanne, seni çay içmeye çağırıyorlar.
-Öyle mi? Aslında içmesem de olur ya.
-Olmaz. Zaten yarın dönüyoruz.
-Peki.
Özge biraz durakladı, sonra alçak sesle sordu:
-Babaanne, neden yengemle anlaşamıyorsunuz?
-Kim dedi?
-Kimsenin demesine gerek yok. Her halinizden anlaşıyor.
Cemile Nine cevabını alçak sesle verdi:
-Evladım, insan yükü ağırdır derlerdi, doğruymuş. Her şey değişiyor. Bu değişikliği inançlarda da görünce, dayanmak mümkün olmuyor. Onlar değişimden, ben ise imandan, Allah’tan yana olunca da kavga başlıyor. Beni anladın mı?
-Babaanne, çok ilginç konuşuyorsun. Değişim demek, imansızlık demek midir? Çağa ayak uydurmak gerekiyor.
-Evladım, değişim, İslam’ın, Kur’an’ın, imanın özüyle çelişkiye düşmedikçe, bir zıtlık arz etmedikçe tabii ki kimsenin o değişime imansızlık demeye hakkı olmaz. Ama, değişim değerlerimizi alt üst ediyorsa. Değişim, yavaş yavaş da olsa Allah’tan uzaklaştırıyorsa, Allah’ın emirlerini, hükümlerini unutturuyorsa?
-Anladım. Ama biz daha genciz. Allah affeder, öyle değil mi?
-Benim güzel kızım. Sen, bu konulara bu kadar meraklı mıydın? Ayşen, beni hiç dinlemez.
-Bunları hiç duymamıştım ki.
-Soruna cevap vereyim de, babanları fazla bekletmeyelim. Allah affeder diyorsun, nerden biliyorsun?
-Neyi?
-Affedeceğini. Affetmeyebilir de, öyle değil mi? Affetmesi için, kulda bir çaba olması gerekmez mi? Affedilmek için gayret edilmesi lazım gelmez mi? Kaldı ki, affın da şartları vardır.
-Nasıl yani?
-Kur’an’da şöyle buyuruluyor “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük, günah edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbesini kabul eder. Yoksa günahı yapıp yapıp da içlerinden birine ölüp gelip çatınca “Ben şimdi tevbe ettim” diyenler ile kafir olarak ölenlere tevbe yoktur” Bu ferman da Nisa sûresi on yedinci ayettedir.
Özge etkilenmişti. Babaannesi ne güzel konuşuyordu. Cemile Nine bunu fark etmişti. Konuşmasına devam etti:
-Gencim diyorsun, bu gençliği sana veren kim? Neden vermiş? Verirken de, istediğin gibi çar çur edebilirsin, dememiş ya. Hem gençlerin Allah’a ihtiyaçları yok mu? Hâşâ. Üstelik gençlerin yaptığı kulluk, ahirette güneş gibi parlayacak. Sonra ihtiyarlamaya senedin yok ya, olsa bile kulluk etmeye gücün olmayabilir. Efendimiz buyurdu diye yapılan rivayette...
-Kim o, “Efendimiz” diye bahsettiğin?
Cemile Nine üzgün:
-Peygamberimiz... dedi. Ve devam etti:
-“Beş şey gelmeden, beş şeyin kıymetini bilin.”
-Nedir onlar?
-“Hastalık gelmeden sağlığın. İhtiyarlık gelmeden gençliğin. Fakirlik gelmeden zenginliğin. Meşguliyet gelmeden boş vaktin ve ölüm gelmeden hayatın kıymetini.”
-Müthiş bir söz. Hayata dair her şeyi âdeta içine almış. Hadi çıkalım mı? Babamın, irticacılara alerjisi var. Çok anlatırsan, ben de irticacı olurum, sonra babişkomla aram açılır, Allah korusun.
Çıktılar. Televizyonun kapalı oluşu, Cemile Nineyi şaşırtmıştı. Biraz konuştuktan sonra, gelini Türkan konuyu açmak istedi. Zira başarmak zorundaydı, aksi takdirde, geçici de olsa kayınvalidesine bakmak zorunda kalabilirdi. Çünkü eltisi Meryem Hanım bu defa kararlı gözüküyordu.
-Anne... dedi ve devam etti:
-Hiç akranın yok. Canın sıkılıyordur, diye düşündük.
Cemile Nine anlamamıştı, çünkü değişime kelimeler de kurban gidiyordu. Sordu:
-Neyim yok? Anlayamadım.
-Arkadaşın, demek istemiştim. Onun için, biz düşündük ki şöyle bol arkadaş edinebileceğin bir ortam hazırlayalım sana.
Cemile Nine oldukça şaşırmıştı. Şaşkınlıkla sordu:
-Nasıl bir ortam yani?
-Bizim arkadaşın annesine sağladıkları ortam, çok hoşuna gitmiş, şimdi hiç ayrılmak istemiyor, o ortamdan.
Cemile Nine basiretli bir kadındı. Durumu anlamıştı. Buz gibi oldu. Bir anda bütün vücudundan ter boşalmıştı. Bir anda geçmişe gitti. Çocuklarını büyütebilmek için çektiği sıkıntılar. Okutabilmek için çektiği maddiyatsızlıklar.
Merdiven silmeye gittiği apartmanda, bir gün bir yaşlı kadın kendisine şöyle demişti: “Ahh Cemile kadın, sen çırpınırsın, büyütürsün, adam edebilmek için. Onlar sana bakarlar ölmen için. Korkuyorum ölmeyince bizi kapıya atarlar.” Cemile Nine ihtiyarın sözünü hatırladı. Bütün yaşlar gözlerine hücum etmişti. Odaya da sessizlik hakimdi. Cemile Nine çayını tamamlamadan ayağa kalktı. Odadakilere sırayla baktı. Yunus’un gözleri yaşlıydı. Bütün gücünü toplayarak konuştu:
-Ben, bunun ne anlama geldiğini biliyorum. Sizi değil, size bu zihniyeti verenleri kınıyorum. Kına yaksınlar, sonunda başardılar. Sevinsinler, becerdiler. Biz de üzülelim, çünkü hâlâ uyuyor ve kaybetmeye devam ediyoruz. Çünkü uyanmaya niyetimiz yok ki.
Cemile Nine kendisini odaya zor atmıştı. Odadakiler ise konuşmasından hiçbir şey anlamamıştı, Savcı Bey hariç. Özge sordu:
-Babaannem ne demek istedi? Anlayan var mı?
Savcı Bey:
-Çok şey. Hem de az konuşarak... diyerek kızına cevap verdi. Nihayet sonunda Meryem Hanım kayınvalidesinden, Ayşen de rahat yaşamasının önünde engel olarak gördüğü babaannesinden kurtuluyordu. Birkaç gün sonra Cemile Nine için huzur evli günler başlamıştı. Evden ayrılması, Cemile Nine için oldukça zor olmuştu.
{ { {
Özge bavulunu toplarken, annesine seslendi:
-Anne, eşofmanlarım nerede?
-Dolabına koymuştum. Dikkat et, bir şey unutma. Kışlıklarını al, oralarda kış zorlu olur, diyorlar.
-Tamam anne.
-Erzurum da çok uzak oldu ya, ne yapalım kısmet işte.
O sırada telefon çaldı. Telefona bakan Türkan Hanım kızına seslendi:
-Kızım, Selçuk seni istiyor.
Özge’nin canı sıkılmıştı, yine de telefona bakmak zorunda hissetti kendini. Telefonu kapattıktan sonra Söylendi:
-Şundan da yakamı kurtaramadım.
-Neden öyle söylüyorsun?
-Yapışkanın teki. Kaç zamandır beraberiz, onunla yapamam. Kendisine söyledim, ama anlamıyor ki.
-Neyse, takma kafana. Nasılsa gidiyorsun, başka arkadaş bulursun.
Evet, Özge sınavları kazanmış, okumak için Erzurum’a gidiyordu. Toparlanıyordu ama, tedirgindi. Zira kültürüne, havasına, kısacası her şeyine yabancı olduğu bir şehre gidecekti. Ama gitmeden önce kendisi için çok önemli olan bir işi yapması gerekiyordu. Huzur evine babaannesini ziyarete gidecekti. Ertesi gün babaannesinin yanına gitti. Babaannesi oldukça solgun gözüküyordu. Kendisine ayrılan küçük odasından, ihtiyaç hariç hiç çıkmıyordu. Birbirlerini tanımayan ihtiyarların kavgaları, çocukların kavgasından daha beter oluyordu. Ara sıra ihtiyar erkeklerin, dinlenme salonuna gelmeleri, Cemile Ninenin çıkmama sebeplerindendi.
Özge bir müddet hiç konuşmadı, zira edecek laf bulamıyordu. Babaannesinin yüzüne bakan, yüz hatlarından çok şey okuyabilirdi. Kısa süre içinde Cemile Nine çökmüştü.
Özge üzgün, yüreği buruk, huzur evini terk ederken, Cemile Nine arkasından hidayeti için dua ediyordu.
H
D |
iğer tarafta...
Elinde imtihan sonuçlarını bildiren kağıt, hızla içeri girdi, bağırıyordu:
-Anneee, anne nerdesin? Kazandım. Aman Allah’ım inanamıyorum!
Meryem Hanım:
-Sakin ol, neyi kazandın? Hangi imtihanı kazandın?
Ayşen odanın ortasında zıplayıp duruyordu. Cevap verdi heyecanla:
-Postahane imtihanlarını kazandım.
Meryem Hanım sevinçle ellerini açtı:
-Allah’ım sana bin şükür. Kızım ekmeğini eline aldı. Sen isteyenlere de ver.
Arif Bey de habere çok sevinmişti. Şimdi sıra tayini beklemede idi. Hele ilk maaşını alsın, ilk maaşıyla kurban kesecekti. Bu arada fırsat kollamış, odada yalnız kalınca telefon açıp, Vural’a da haberi ulaştırmıştı.
Kapının zili çalmıştı. Meryem Hanım kapıyı açtı. Yunus gelmişti. Cemile Ninenin huzur evine gönderilişinden sonra Yunus’un morali hiç düzelmiyordu. İçine kapanmıştı. Fazla konuşmuyor, yemekten sonra hemen odasına çekiliyordu. Ayşen abisini görünce heyecanla sordu:
-Bil bakalım ne oldu?
-Çok sevinçli olduğuna göre, cennetten haber mi aldın?
-Memurluk imtihanını kazandım.
-Seni gören de cennetten müjde aldığını zanneder.
-Kıskanıyorsun değil mi?
-Neden?
-Çünkü, sen kazanamadın.
-Memur olmak isteyen kim? Üniversite imtihanlarına tekrar hazırlanacağım. Hem... Neyse boş ver söylemeyeyim.
-Hem ne, söylesene.
-Senin yerinde olsaydım, gülmek yerine ağlardım.
-Nedenmiş o?
-Neden olacak? Koskoca kadını kapıya attırmaya sebep oldun, dedi ve cevabını beklemeden odasına çekildi. Yatağına uzandı, gözlerini tavana dikti, düşünüyordu. Yunus’un halinden rahatsız olan Meryem Hanım, odasına gelip, yatağına oturdu. Biraz oğluna baktıktan sonra sordu:
-Evladım, ne derdin var, söyler misin?
Yunus cevap vermedi. Meryem Hanım tekrar sordu:
-Problemin ne? Şayet Nurten’i düşünüyorsan, babanla konuştum, istersen gidip isteyebiliriz. Nasılsa iş arıyorsun, hem okur, hem çalışır evine bakarsın.
Yunus annesine baktı ve tekrar gözlerini tavana dikti ve:
-Bilmiyorum, bilemiyorum... dedi.
-Neyi bilmiyorsun?
-İçimde bir huzursuzluk var. Babaannemi düşünüyorum. Bir gün “Öldü” diye haber gelecek ve biz başında olmayacağız. Yediremiyorum kendimize. Babam tüccar, amcam savcı. Ve anneleri huzursuzluk evinde. Kimsesizler evinde. Sahipsizler evinde.
Yunus’un gözleri dolmuştu. Meryem Hanım:
-Sadece senin babaannen değil ya, onca ihtiyar var orada.
-Olsun. Her bir ihtiyarın çocukları da bizim gibi, hayırsız, vicdansız ve vefâsız. Oysa babaannem çocuklarını merdiven silerek, başkalarının evlerini temizleyerek büyütmüş. Sonunda ona yapılacak bu muameleyi hak etmemişti. Anlıyor musun, anne? Size Allah’ın emirlerini, tavsiye babında hatırlatmaktan başka ne suçu vardı?
Meryem Hanımın canı sıkılmıştı. Konuyu değiştirdi:
-Bak, ne diyeceğim. Nurten’e haber ver, bu hafta sonu istemeye gidelim. Ha, ne dersin? Belki o zaman düzelirsin.
-Peki anne. Zaten uzun zamandır sıkıştırıp duruyordu. Başka yerden de istiyorlarmış.
-Asıl derdin belli oldu.
-Unutma, sen de kaynana olacaksın.
-Hadi, ben çıkıyorum. Unutma randevu al.
Annesi çıktıktan sonra, Yunus uzandığı yatağından kalktı. Çekmecesini açtı. Telefon numarasını alacaktı. Karıştırırken, gözüne bir kağıt parçası takıldı. Üzerinde telefon numarası ve “Ömer Faruk” ismi yazılıydı. Yunus biraz düşündü. “Kimdi bu?” Daha sonra duraktaki delikanlı olduğunu hatırladı. Önce Nurten’i arayıp, durumu anlattı, geleceklerini haber verdi. Telefonu kapattıktan sonra Ömer Faruk’u aradı. Ömer Faruk’a, “Adım Yunus” der demez Ömer Faruk hemen hatırladı. Yunus Ömer Faruk’tan da randevu aldı. Odasından çıktı. Annesine, pazar akşamı bekliyorlar, diyerek randevu aldığını söyledi. Ardından da “Arkadaşıma gidiyorum” diyerek çıktı.
Yarım saat sonra Yıldız Ekmek Fırını’ndaydı. Kasada oturana Ömer Faruk’u sordu. Birazdan geleceğini öğrendi. On dakika sonra Ömer Faruk gelmişti. Yunus’u görünce, güler yüzle:
-Hoş geldiniz... dedi.
-Hoş bulduk.
-Epey oldu, gelmezsiniz zannetmiştim.
-Telefon numaranı çekmeceme koymuştum, rastlayınca hemen aradım.
-Kısmet, izin alayım da çay içelim.
Ömer Faruk izin almıştı. Hemen yakındaki çay bahçesinde oturdular. İlk konuşan Ömer Faruk’tu:
-Adımı biliyorsun, Ömer Faruk. Yirmi yaşındayım. Açık Öğretim’de okuyorum. Ablamla oturuyorum.
-Benimki de Yunus. 19 yaşındayım. Babam, Çakmakoğulları Ticaret’in sahibi. Üniversite imtihanlarına hazırlanıyorum, aynı zamanda iş arıyorum.
-Nasılsınız? Geleceğiniz, hiç aklıma gelmezdi.
-İyiyim. Sizi de iyi gördüm. Sahi, sevgilinizle aranız nasıl?
Ömer Faruk şaşırdı. Bir an cevap vermedi. Yunus devam etti:
-Hani şu durakta bahsetmiştiniz ya. Gittiniz mi?
Ömer Faruk hatırladı:
-Haa, evet hatırladım. Sevgilimle benim aram iyi de, O’nun benimle arası nasıl, bilmiyorum.
-Demek karşılıksız.
-Bilmiyorum. Peki, ya sen ne yaptın?
-Ben mi? Hafta sonu istemeye gidecekler.
-Sahi mi? Allah hayırlısını versin.
-Amin. Seni de kavuştursun.
-Amin. İnşaallah arzuladığım şekilde kavuşurum.
-Daha sık görüşebilir miyiz?
-Neden olmasın? Memnun olurum.
Biraz sohbet ettikten sonra, kalktılar. Fırına döndüklerinde, Ömer Faruk eniştesinin geldiğini gördü. Eniştesi:
-Akşam, ablanla yemeği dışarıda yiyeceğiz. Haber vereyim, dedim. Hem de anahtarı bırakacaktım, deyip anahtarı bırakıp çıktı.
Ömer Faruk, anahtar bırakmanın bahane olduğunu çok iyi biliyordu. Zira, eniştesi son zamanlarda çeşitli bahanelerle, Ömer Faruk’u kontrol etmeye başlamıştı. Ömer Faruk, bunu biliyordu, ama umursamıyordu. Onun üzüldüğü nokta, eve katkı yaptığı parayla, Allah’ın razı olmadığı yerlere harcama yapılmasıydı. Eniştesi gittikten sonra Yunus’a dönerek, hiç düşünmeden:
-Bu akşam, bize gelsene. Yalnızım, oturur sohbet ederiz... teklifini yaptı. Evde canı sıkılan Yunus da hiç düşünmeden bu teklife “Evet” dedi. Mesai saati bitiminde buluşmak üzere ayrıldılar.
-Yunus ile Ömer Faruk eve geldiklerinde Ömer Faruk ocağa çay koydu. Salona geçtiler. Ev oldukça lüks döşeliydi. Yunus:
-Zevkliymişsiniz. Eviniz muhteşem döşeli... diyerek beğendiğini ifade etti. Ömer Faruk:
-Ablam, Allah hidayet versin oldukça düşkündür. Kendisi ilkokul öğretmeni. Eniştemse maliye müdürlüğünde çalışıyor.
-Bir öğretmene göre yine de oldukça lüks. Affedersin, eleştiri hakkım yok, sadece fikrimi söyledim.
-Seninle aynı fikirdeyim. Ama herkesin kendi zevki.
-Ben zannediyordum ki.
-Ne zannediyordunuz?
-Ailece mutaassıpsınız.
-Önce şunu belirteyim, ben, mutaassıp değilim. Taassup ehli, bir şeye körü körüne bağlanandır. Kör inattır, gerçeğe bağlananlar mutaassıp değildir. Aileme gelince, önce aynı kulvarda idik. Ailem dedim de, iki kardeşiz. Ben yedi yaşındayken, annem ve babam vefat etmişler. Ablam evlenene kadar halam ilgilendi, on yıldır da ablamla kalıyorum.
-Affedersin, şu kulvar meselesini anlayamadım.
-Şeyy. Yani, ablam ve eniştemle aynı dünya görüşünü paylaşıyorduk. Ben, İslam’la tanıştığımdan beri yollarımız ayrıldı.
-İslam’la tanışmak mı? Hangi dindendin ki?
-Adım Müslümandı, lakin, İslam’ın ne demek olduğunu bilmiyor, bilmediğim için de rast gele yaşıyordum.
-Peki, nasıl oldu?
-Çok hovarda bir gençtim. Bir tane değil, birkaç kız arkadaşım birden vardı, ki biliyorsun bir çok delikanlıda bu var. Eroine bulaşmama ramak kalmıştı. O Yüceler Yücesi, Kimsesizlerin Sahibi, önüme Mü’min adında birini çıkardı.
Yunus çok merak etmişti. Pür dikkat dinliyordu, heyecanla sordu:
-Nasıl oldu?
-Yolda cüzdan bulmuştum. Cüzdanın içinde, nüfus cüzdanı ve yüklü para vardı. Ev adresi ve birkaç faturada vardı. Eniştem ve ablam “Nasılsa kaybetmiş, boş ver” dedilerse de içim rahat etmedi. İş çıkışı cüzdandaki adrese gittim. Sakallı, nur yüzlü birisi çıktı. Bu, cüzdanda resmi olan abiydi. Durumu izah ettim ve cüzdanı verdim. Beni bırakmadı. O akşam arkadaşlarıyla tevafuk dersleri varmış. Bana “Böyle dürüst birinden zarar gelmez, bu akşam misafirim ol” dedi. İlk kıvılcım o akşam başladı.
-Hu mu çekiyorlardı?
-Hayır. İlmi ders halkasıydı. Hazreti İbrahim’i ve onun yaptığı tevhid mücadelesini, tevhidin ne anlama geldiğini anlatıyorlardı.
-Hâlâ katılıyor musun?
Ömer Faruk tam “Evet” diyecekti ki vazgeçti. Hemen herkese güvenilmezdi. Art niyetliler bir kaşık su da fırtına koparmayı pek severlerdi.
-Yoo... dedi ve devam etti.
-Pek vaktim olmuyor. Evde okumaya çalışıyorum. Hem evde de sıkıntılarım oluyor.
-Evdekiler karşılar mı?
-Evet. Hem de oldukça.
-Desene işin zor.
-Evet ama, bu öteki alemdeki zorluğun yanında hiç kalır. Öyle değil mi? Hem zaten işim zordu. Eniştemin varlığıma pek tahammülü yoktu, ne ki, aylığımla eve katkıda bulunmam dolayısıyla sesini çıkarmıyordu. Şimdi birtakım endişeler de taşıyorlar.
-Ne gibi, endişeler?
-Boş ver, önemli değil.
-Affedersin, özel oldu.
-Hayır, anlatmaya değecek şeyler değil.
-Peki, şu bahsettiğin “Tevhid” ne demek? Hazreti İbrahim peygamberdi değil mi? Seni nasıl da etkilemiş ki, dünya görüşünü değiştirebilmişsin. Doğrusu, peygamberliğinden başka bir şey de bilmiyordum. Merak ettim.
-Hazreti İbrahim’i anlamak gerçekten çok önemli. Müthiş mesajlar içeren bir hayatı var. Tevhid’e gelince, bu soru hemen cevaplanabilecek bir soru değildir. Tevhid, aynı zamanda bir ilim dalıdır.
-Yani, Fizik, Kimya gibi mi?
-Sayılır. Tevhid nedir? Neden çok önemlidir? İçine aldığı konular nelerdir? Tevhidi bozan durumlar, haller nelerdir? Tevhidi söylemek ne demektir? Sadece söylemek mi? Yoksa, söylemekle birlikte inanıp, gereğini yapmak mı esastır? Vesair bir çok açılımı olan bir ilim dalıdır.
-Meraklısına duyurulur, desene.
-Aslında hayır. Meraklısına değil de “Müslümanım” diyen herkese.
-Peki, bu şart mı?
-Şart değil mi? “Ben buyum” diyen birinin, ne olduğunu tanıması gerekmez mi?
-İlginç. Peki, olmazsa olmazı mıdır?
-Nasıl yani?
-Ne bileyim işte. Mesela, bilinmezse Müslüman olunmaz mı?
-Bir şeye sahip olmak kadar, o şeyi korumak çok önemli değil midir? Koruyabilmek için de, sahip olduğun şeyin korunma yollarını bilmek gerekmez mi? Ya da korunması gerektiği gibi korumazsan, sahip olduğun şeyi kaybetmez misin?
-Yani dini koruyabilmek için bilmek gerektiğini mi söylüyorsun?
-Tabii ki. Düşünsene, sende var olduğunu zannetmek ayrı, gerçekten sende var olması ayrıdır. Dinin sahibi Allah’tır. Ve koruma yollarını da, şartlarını da, çerçevesini de bildirmiştir. Biz, kafamıza göre, “Böyle de olur” diyemeyiz, desek dahi kabul görmez, öyle değil mi? Sonuçta Allah bizim düşündüğümüze göre değil, kendi çizdiği çerçeveye göre hesap soracak, haksız mıyım?
-Evet, çok doğru. Peki, neden Hazreti İbrahim? Bütün peygamberler aynı değil mi?
-Sadece Hazreti İbrahim değil. Tabi ki bütün peygamberlerin, hayatını bilmek önemlidir. Tabi Hazreti İbrahim’in de ayrı bir yeri var.
-Nasıl yani?
-Hazreti İbrahim önemli. Neden önemli? Bir çok nedeni var. Ama önemli bir nedeni de: Gençler gençliklerinde mutlaka birilerine hayranlık duyar ve özenirler. Dolayısıyla hayranlık duydukları gibi olmaya çalışırlar. Bu zamanlarda gerçek kahramanları, gerçek önderleri tanımadığınız, tanıyamadığınız zaman, sahte kahramanlar, sahte önderler toplum ya da çeşitli çevreler tarafından üretilip, gençlerin önüne konuluyor. Tabi sonuçta bu sahtelere özeniliyor. Ya sonuç? Sonuç hüsran. Bu durum gençler arasında oldukça yaygın. Öyle ki, bu sahteleri ilah edinenler mi? Onlar için ölenler mi? Tarihin gerçeklerini de bilmek zorundayız. Bunları tanımak önemli, öyle değil mi?
-Şimdiye kadar duymadığım şeyleri duyuyorum.
-Ben de duymadığım bir çok şeyi duyunca âdeta yirmi yıllık uykudan uyanır gibi oldum. Hamd olsun ki uyandım, ya uyanmadan, uykudayken gitseydim.
-Nereye?
-Öteki dünyaya.
-Haa, birden anlayamadım.
-Allah sana da hidayet nasip etsin. Önümüze konan şeyler âdeta gerçekleri görmememiz için, sanki özellikle din ile tanışmayalım diye. Sanki o gerçek kahramanları duymayalım diye. Örneğin, bir futbol. Düşünsene Yunus, eğer gençler bir futbol kadar dini sevseler, Allah’ı sevseler, şu ülkede neler olmaz ki...
-Futbol da mı günah?
-Hayır. Amacını aşmadığı sürece hayır. Ama zaten her şey amacını aştığı zaman anlamsızdır. Öyle değil mi?
-Çok doğru.
-Gençlere bakıyorsun, için parçalanıyor. Neden? Çünkü gençlik yılları heder olup gidiyor. Yaşamak adına, gençliklerini öldürüyorlar.
Saat epey ilerlemişti. Bir çok konuda sohbet ettiler. Saat on bir otuz’u gösterirken, kapının zili çaldı. Eniştesi ve ablası gelmişti. Kapının önünde yabancı ayakkabı gören eniştesi kızmıştı.
Kapıyı açıp, içeri girdiler. Suratları asıktı. Yunus’a “Hoş geldin” demediler. Yunus, gelenlerin sinirli olduğunu fark etti. Hemen izin isteyip kalktı. Ömer Faruk, Yunus’u yolcu ederken: “Kusura bakma” diyerek özür diledi. Kapıyı kapattıktan sonra eniştesi:
-Kime soruyorsun da, eve erkek getiriyorsun... diyerek tepkisini dile getirdi. Ömer Faruk:
-Affedersin, düşünemedim. Bir daha olmaz.
Ablası Sevim hanım da kızmıştı:
-Bir bu eksikti. Yarın, öbür gün mollalarını da toplarsın başımıza. Benim evimde yabancı erkeğin işi ne? diyerek Ömer Faruk’a çıkıştı. Ömer Faruk mahcup bir edâ ile:
-Özür dilerim abla. Bir daha olmaz.
-Evimin huzurunu kaçırmaya hakkın yok. Daha dikkatli olmak zorundasın.
-Abla, önceki arkadaşlarımdan hiç rahatsız olmuyordunuz. İnan şimdiki arkadaşlarımdan da zarar gelmez.
Eniştesi:
-Bir de konuşuyor musun? Evin reisini bilmen lazım. Ömer Faruk bir şey demeden odasına geçti. Yatsı namazını kılıp yattı. Bir müddet uyuyamadı. Çözüm düşünüyordu, zira böyle olmuyordu. “Acaba Mü’min abiye konuyu açsam mı?” diye düşündü. Sonra da “Hayır, kendi sıkıntılarımla onları rahatsız edemem” dedi kendi kendine.
Çok istediği halde gece namazlarına kalkamıyordu. Çünkü bir gece, gece namazına kalktığında eniştesi odasından çıkmış hiç âdâba sığmayacak şekilde konuşmuştu. O geceden sonra Ömer Faruk gece namazlarına kalkmıyordu.
H
E |
rtesi gün...
Yunus sabah kahvaltısını yaparken annesine:
-Anne, ben diyorum ki, kızı istemeye giderken babaannem de olsaydı, iyi olurdu... dedi ve ekledi.
-Onun için, bugün gidip babaannemi getirmeyi düşünüyorum.
Meryem Hanım sinirlenmişti.
-Sen de çok olmaya başladın. Çok biliyorsun, nasılsa sen çekmiyorsun, derdini ben çekiyorum... diye çıkıştı.
-Anne, bir gün sen de ihtiyarlayacaksın. Ve senin gelinin de aynısını sana yapacak.
-Ne münasebet. Ben, gelinime karışmam ki, herkes hürdür. Onu kısıtlamam ki, o da beni istemesin. Hem, sen daha şimdiden bana bakmayacağını mı söylüyorsun? Seni boşuna mı büyüttük?
-Neden yalnız olsun, etrafı ihtiyar dolu.
-Onun yerinde olmadıktan sonra onu anlamak mümkün değil. Ne olursa olsun, babaannemin orada olması kanıma dokunuyor.
-Bunları babanın yanında konuşmaya kalkma. Hem, kız istemede ne var ki? Tören yok, merasim yok. Düğüne getirirsin.
Yunus kahvaltıyı yarı buçuk yapıp kalktı. Ceketini alıp çıktı. Ömer Faruk’a uğrayacaktı. Ömer Faruk’taki içtenlik, samimiyet Yunus’u etkilemişti.
Yarım saat sonra ekmek fırınındaydı. Ömer Faruk Yunus’u görünce, akşamdan dolayı biraz mahcubiyet duymuştu. Seslendi:
-Yunuuus, buradayım. Selamün aleyküm, hoş geldin.
Yunus gülümseyerek cevap verdi:
-Hoş bulduk. Öylesine uğradım. Ne haber? Akşam seni zor durumda bıraktığım için özür dilerim.
-Hayır, özür gerekiyorsa benim dilemem gerekir. Bak ne diyeceğim, vaktin varsa bir çay içelim mi? Benim on dakika izin hakkım var.
-Fazla meşgul etmeyeyim. Dolaşıp, iş bakmam gerekiyor.
-Meşgul etmiş olmazsın, zaten istirahat hakkım var.
-O zaman memnun olurum.
Dışarı çıkıp, çay bahçesinde aynı yerlerinde oturdular. Ömer Faruk:
-Demek iş bakıyorsun.
-Evet ya, çalışmam gerekiyor. Üstelik evlilik arefesindeyim. Nasılsa okulu kazanamadım.
-Hayırlısı olsun.
-Zaten hayırlı, bundan hayırlısı mı olur? Herkese nasip olmaz. O beni, ben de onu deliler gibi seviyoruz. Allah seni de sevdiğine kavuştursun.
-Amin. Yine de öyle kesin konuşma; bir şeyin hayır mı, yoksa şer mi olduğunu ancak Allah bilir.
-Ama görünen köy kılavuz istemez ki. Önümüzde mutlu olmamak için hiçbir engel yok. Aşk desen var. Ailesi itiraz edecek gibi oldu da kız intihara kalkıştı. Para desen, el aleme muhtaç olmayacak kadar, o da var.
Ömer Faruk’un yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. Yunus fark edince sordu:
-Yanlış mı?
Ömer Faruk bir an “Nasıl cevap vereyim?” diye düşündü. Sonra da soruya soru ile cevap verdi. Bu Rasulullah’ın metodlarından biriydi:
-Doğru mu? Mutluluk için, deli gibi aşk ve para yeter mi? Hem hakikate aşık olmayanların aşkları, sabun köpüğü gibidir. Miadı dolunca sönerler.
Mutluluk nedir? Geçici birtakım zevkleri tatmin etmek mutluluk mudur? Sadece dünyada yakalanmış bir mutluluk, iki dünyalı insan için yeterli midir?
-Hop hoop, yavaş ol. Sorularına yetişmek için zorlanıyorum. Muammalı konuşma kardeşim. Ne diyorsun sen?
-Şöyle diyelim: Varsayalım ki önünde bir köprü var ve sen de bu köprüden mutlaka geçmek zorundasın, istemesen de buna mecbursun. Köprüyü geçtiğin zaman köprü uçacak ve asla geri dönemeyeceksin. İstemesen de köprünün öteki başında ebedi kalacaksın. Şimdi köprünün bu başındasın, burada da birtakım güzel görünen şeyler var, öteki tarafta da mutlak olan güzellikler var. Sana şöyle diyorlar: “Şayet buradakilere dalarsan, öteki taraftakilerden istifade hakkın yok.” Sen geçince ebedi kalacağın yerdeki mutluluğu tercih etmeyip, buradaki geçici olanı tercih edersen, buna gerçek mutluluk diyebilir misin?
-Bir dakika, evlenmek, mutlu olmak, bunlar suç mu?
-Hayır, ne münasebet. Hatta bu dediklerin köprüyü geçmende sana yardım eden vasıta bile olabilir.
-Nasıl yani?
-Köprü sahibinin koyduğu birtakım kurallar, normlar vardır. Şayet köprüyü, köprü sahibinin istediği şekilde geçersen, o zaman her hareketin, her işin köprüyü geçmene yardım edecek, geçişi kolaylaştıracak birer vasıta olur. İşte evlilik işi de bu vasıtalardan biri.
-Yani köprü dünya mı?
-Köprü; sana verilen hayat, zaman ve mühlet. Köprünün bu başında dünya, öteki başında da ahiret var.
-İlginç ama müthiş. Peki, evlilik işinin köprüyle alakası nedir? Ya da şöyle sorayım, köprüyü geçerken nasıl evleneceğiz?
-Bak Yunus, bu konular hemen ayak üstü izah edilecek konular değildir. Ama şu kadarını söyleyeyim, önce o köprü sahibini çok iyi tanımamız gerekiyor.
-Ama, biz O’nu tanıyoruz.
-Ben, o kadar emin değilim.
-Ne demek bu? Allah var, ben bunu biliyorum ve kabul ediyorum .
-Bir şeyin varlığını kabul etmek ayrı, onu tanımak ayrıdır. Örneğin, İstanbul’un varlığını kabul ediyorsun, ama bu İstanbul’u tanıyorsun anlamına gelmez, öyle değil mi?
-Evet doğru.
-İşte, Allah’ın varlığını kabul ediyoruz, -ki akılsızlardan ve beyinsizlerden başkası bunu inkar edemez- ama O’nu hakkıyla tanımıyoruz. Sıfatlarıyla, isimleriyle tanımaya çalışmıyoruz. Tanımadığımız bir şeyi hakkıyla sevmiyor ya da sevgimizi şekillendirmekte zorlanıyoruz.
-Buna pek katılmıyorum. O’nu tanıyıp, hem de çok seviyoruz.
-Peki, sence Allah’ı nasıl seviyoruz? O’nu bana tanıtabilir misin.
-O vardır, eşi ve benzeri yoktur. Her şeyi O yaratmıştır.
-Peki, her şeyi neden yaratmıştır?
-Eee, bizi topraktan...
Ömer Faruk sözünü keserek konuştu:
-Onu demek istemedim. Yani niçin her şeyi yaratmış?
-Niçin mi?
-Evet. Niçin?
-Onu biz bilemeyiz.
-Neden? Oysa ki, Kur’an’da niçin yarattığını açıklamıştır. Hem yarattığına göre, her şey O’nundur öyle değil mi?
-Elbette.
-O’nun olan bir şeyde bizlerin tasarruf hakkı var mı?
-Anlayamadım.
-Mesela, yeryüzü O’nun.
-Evet.
-O’nun olduğuna göre, yeryüzünü yönetme hakkı da O’nun değil midir? Elbette O’nundur. O halde demek ki bizim, Allah’ın “HAKİM” sıfatından haberimiz yok. Yok ki, O’nun koyduğu kurallarla “Şeriatle” yönetilemeyiz deniyor.
-Çok ilginç.
-İlginç olan nedir?
-Hiç bu şekilde düşünmemiştim.
Ömer Faruk saatine baktı. Vakti dolmuştu. Yunus’tan özür dileyerek:
-Gitmem lazım. Çünkü köprü sahibi, “Emanete ihanet etmeyin” diye buyuruyor. Patronun hakkı bana geçmesin. Daha sonra konuşsak olur mu?
-Mutlaka konuşmamız lazım. Çünkü kafam karıştı.
Tokalaşıp ayrıldılar. Yunus babasına uğradı. Babası Yunus’u görünce “Sana iş buldum” diyerek müjde verdi. Özel bir şirketin muhasebe bölümünde iş bulmuştu.
Yunus gidip, iş yeriyle görüştü, gerekli işlemleri yaptırdı. Akşam mesai bitimine az bir zaman kala Ömer Faruk’un yanına gitmek için çıkarken babasına seslendi:
-Bu akşam geç gelebilirim, merak etmeyin.
Ömer Faruk’un yanına geldiğinde, Ömer Faruk çıkmak için hazırlanıyordu. Yunus biraz çekinerek sordu:
-Şayet rahatsız etmeyeceksem, biraz dolaşabilir miyiz?
Ömer Faruk, Yunus’un çekindiğini fark etmişti. İçtenlikle cevap verdi:
-Tabi, neden olmasın?
Hazırlandı ve çıktılar. Yunus, Ömer Faruk’a:
-Sabahki konuşmamızdan sonra kafamda düşünceler alt üst oldu. Seni onun için rahatsız ettim.
-Estağfirullah. Seninle beraber olmak, bana da rahatlık veriyor.
-Sağ ol. Başlayabilir miyim?
-Tabi, seni dinliyorum.
-Şu köprü meselesinde, evliliğin geçişi kolaylaştırabileceğini söyledin. Bunu biraz açıklar mısın?
-Bunu anlayabilmek için önce kulluk şuuruna varmak gerekiyor.
-Biz zaten kul değil miyiz?
-Kul olmasına kuluz da kulluk yapıyor muyuz?
-Nasıl yani?
-Asıl problem, kulluk yapıp yapmamamızda. Kulluk; öyle toplumdaki yaygın anlayış olan sadece namaz, oruç, zekat ve hac değildir ki. Kulluk, kısa ve öz bir tabirle; hiçbir şeyden yüz çevirmeden itaat edip, muti olmaktır. Her şeyde ve her alanda hiç yüz çevirmeden boyun eğmek.
Yunus anladım dercesine başını salladı. Ömer Faruk devamla:
-Sabah bir de demiştik ki Allah’ı tanımak gerekiyor.
Yunus araya girerek:
-Ona geçmeden şu evlilik işini açıklasan.
-Tamam, oraya geleceğim. Şimdi, Allah “el-Hakim”dir. Yani hüküm koyan. Ayrıca “el-Adl”dır. Yani çok adaletli. Bunun manası, hüküm koyar, ama o hüküm mutlak adalettir. Kulluk da yüz çevirmemekti. Şimdi bir de kısaca “ilah” edinmekten bahsedecek, yani Allah’ı ilah edinmekten bahsedecek olursak, bir insan “Allah’ım! Sen benim ilahımsın” diyor ve öyle inanıyorsa -ki kelime-i şehadetin anlamı budur- o insan şöyle demiş oluyor: “Allah’ım! Sen’den başka hüküm koyan tanımayacağım. Sen’in hükümlerinden hiç yüz çevirmeyeceğim. Hayatımı Sen’in koyduğun kurallar belirleyecek. Gönderdiğin Elçi’ye asla muhalefet etmeyeceğim.”
-Gerçekten çok ilginç. Türkiye’de kaç kişi bunun manasını biliyor ki? Kaç kişi böyle söylüyor ki?
-Doğru, ama şunu belirtmekte fayda var. Bunu böyle bilip, böyle inananın şehadeti ancak anlam kazanır.
-Ancak mı?
-Evet, ancak. Makbul olan budur. Gelelim evlilik işine.
-Evet. İyi olur.
-Şimdi, ikrar ettik ki, Sen’in kanundan başka kanun tanımayacağım. Hemen bakıyoruz, evlilikle ilgili kanunları nelerdir? Nelere dikkat edilmesi gerekir? Nasıl hareket edilmesi gerekir?
-Bunlarla ilgili kanun da mı var?
-Evet. Hem,
-Ahlak ilkeleri mi dedin?
-Evet, tabii ki. “Müslümanım” diyen bir kişinin Ahlakı da Allah’ın kurallarına uygun olmak zorundadır. Sonra birkaç kimlikli insan çıkar ortaya. İbadette Müslüman, ahlakta laik gibi.
-Ahhha, ahlakta laik mi olunur? Neler söylüyorsun sen?
-Laikliğin tanımından yola çıkarsak, toplumumuzdaki en yaygın tanımı nedir?
-Devletin dine, dinin devlete karışmaması.
-Evet öyle. Dinin ilkelerinden alınmayan ahlaka, ya da dinden soyutlanmış ahlaka -ki tabi buna ahlak denirse- o zaman laik ahlak denmez mi?
-Diğer bir deyimle, dinsiz ahlak. Vay be, işimiz zor. Dolayısıyla dinden soyutladığın ne olursa olsun, dinsiz oluyor. Bunu hiç düşünmemiştim. Evet, işimiz zor.
-Öyle bildiğimizi okuyup, sonra da “Allah affeder” demezsek eğer, çok da zor sayılmaz. Zira gerçekten Allah çok Gafur’dur, Gaffar’dır, Tevvab’tır, Halim’dir.
-Bunların manaları nedir?
-Merhameti çok olan, tevbeleri kabul edendir.
-Ohh bee, rahatladım.
-Unutulmaması gereken şey, tevbenin ne demek olduğunu bilmektir.
-Oldu olacak, bari ondan da bahseder misin?
-Hep daldan dala konduk. Ama yine de kısaca söyleyeyim. Tevbe, kelime olarak, geri dönmek demektir... Günahtan, gerçek anlamda pişman olup dönmenin adıdır, tevbe.
-Demek öyle ha.
-Evet. Yoksa, günahı yapıp dururken, “Tevbe Allah’ım” demek tevbe değildir, ki bu manada ayetler var. Dur bakayım hatırlayabilecek miyim? Nisa sûresi, evet, evet mealen şöyle: “Allah’ın kabul ettiği tevbe, ancak cehalet nedeniyle günah yapanların, sonra hemen tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa günahları edip de onlardan birine ölüm gelince: “Ben şimdi tevbe ettim” diyenler ile kafir olarak ölenler için tevbe yoktur. Bunlar için acıklı azap hazırlamışızdır.” Nisa sûresi on yedinci ve gelen ayetinde.
-Ne kadar açık bir ifade.
-Aslında Kur’an’ın bütün mesajları böyledir. Tabi anlayacak kapasite, kavrayacak akıl lazım.
-Dostum, beynim çatlayacak gibi... İç alemimde tuhaflıklar olmaya başladı.
-Şu evlilik işine bir türlü gelemedik.
-Ne demek istediğini anladım. Peki, kaba taslak evliliğin kurallarından bahseder misin? Epey vaktini aldım ama.
-Olsun. Vakitler Allah’a kurban olsun. Zaten vakit insanoğluna verilmiş en büyük sermaye, insanoğlu da tüccardır. Şayet akıllı tüccar olup, sermayesini iyi kullanırsa ne âlâ, aksi takdirde iflas eder. Bu da yine Kur’an’ın Asr sûresinde ifadesini bulmuştur. Şöyle ki Allah Asr sûresinde şöyle buyuruyor: “Zamana, asra yemin olsun ki, insanoğlu hüsrandadır. Yalnız, zamanı iyi kullanıp, iman edenler ve imanının gereğini yerine getirenler, birbirlerine hakkı anlatanlar ve bu hakkı anlatırken başına gelecek olanlara sabredenler hariç. Ancak bunlar kurtuluşa erenlerdir.” Allah, bizi zamanını iyi değerlendirenlerden eylesin.
-Amin.
-Gelelim evlilik meselesine. Allah Kur’an’da “Mü’min kadınlar, Mü’min erkekler içindir” diye buyuruyor. Dolayısıyla işe seçimden başlamak gerekiyor. Ayrıca hadislerde de “Dindarı” tercih etmemiz gerektiği vurgulanmış ve bunun, bizim için her iki dünyada da mutluluğumuza sebep olabileceği bildirilmiştir. Seçimden sonra da, yapılacak işlemleri Allah ve Rasulü'nün emrettiği şekilde yapıp, Allah’ın hududuna dikkat etmek gerek. Sorumluluklarımızı öğrenip, sonra da işimizi Allah’ın razı olacağı şekilde yürütmek.
-Mübarek, maaşallah derya gibisin.
-Estağfirullah, birkaç kitap okumaktan başka, bir ilmimiz yok. Hem, kitap okumak mesele değildir. Asıl önemli olan bilginin gereğini yapmak, şuuruna varmak, farkında olmaktır.
-Bu arada, söylemeyi unuttum, babam iş bulmuş, işle alakalı ilkeler de var mı?
-Olmaz olur mu? Zaten günümüzde en çok ihtiyacımız olan konulardan birisidir, iş ahlakı. Hem de en önemlisi. Şayet Allah’ın koyduğu “iş ahlakı” kurallarına boyun eğilse toplumda yolsuzluk, dalavere, çalma, hortumlama gibi şeyler asla olmaz.
O sırada Ömer Faruk’un eniştesi elinde bir zarf, karşıdan göründü. Suratı asıktı, belli ki sinirliydi. Yaklaştı, zarfı Ömer Faruk’un önüne attı. Sinirli bir şekilde konuştu.
-Al buyur, sürekli peşinde mi dolaşacağım. Askerlik kağıdın gelmiş.
Ömer Faruk:
-Zahmet etmeseydin. Akşam eve gelecektim... diyerek cevap verdi.
-Ne bileyim ki buradasın. Kim bilir hangi hizbullahcıya takıldın. Evime huzursuzluk sokan bu hizbullahcıları bir gün şikayet edeceğim.
-Bunları evde konuşuruz.
-Başı boş oldun. Eve saatinde geldiğin mi var? diyerek gitti. Ömer Faruk bir müddet sessiz durdu. Yunus üzülmüştü:
-Özür dilerim, ben sebep oldum.
-Özür dilemene gerek yok. Demiştim, dünya görüşümüz ayrılınca sıkıntı doğdu. Tabi onları da rahatsız etmemem gerekiyor. Çözüm düşünüyorum. İnşaallah Rabbim bir yol gösterir.
-Askerlik kağıdın gelmiş. Hayırlı olsun.
Ömer Faruk cevap vermedi. Bu konuyu anlatsa da Yunus şimdi anlayacak durumda değildi. Doğruyu doğru zamanda, doğru kişiye, doğru bir şekilde anlatmak gerekirdi. Onun için sustu. Kağıdı açıp bakmadı bile, zira nerede yapacağı çok önemli değildi, gitmemek için çözüm bulamadıktan sonra...
Bir müddet suskunluktan sonra Ömer Faruk sessizliği bozarak sordu:
-Sahi, hayırlı olsun, nasıl bir iş buldunuz?
-Özel bir şirkette, muhasebe işi.
-Umarım hakkında hayırlara vesile olur.
-Teşekkür ederim. Bir şey sorabilir miyim?
-Tabi sorabilirsin.
-Şeyyy, biraz özel olacak ama. Senin sevdiğin, senin gibi mi düşünüyor?
-Sevdiğim mi? diye sordu.
-Hani şu durakta bahsetmiştin. Karşılıksız gibiydi.
Ömer Faruk hatırladı:
-Haaa, şu mesele. Evet, doğrusu O’nu seviyorum. O’nu gerçek aşkla sevip, yanmak istiyorum. O’nun için canımı vermek istiyorum, kabul eder mi bilmem?
-Ona söyle de, kabul edip etmediğini öğren. Sana yazık değil mi? Tek taraflı çok zor olsa gerek.
-Ahh Yunus’cuğum, ben söylemesem de O beni biliyor. Duygularımdan haberi var. Hatta, benim duygularımı benden daha iyi biliyor. Sevgimin gerçek olup olmadığını da, canımı gerçekten vermek isteyip istemediğimi de.
-Cevabı nedir?
-Ümitliyim, kabul edeceğini umuyorum.
-Araya birilerini koysan, ya da elçi göndersen olmaz mı? Gerçekten senin için üzüntü duymaya başladım.
-Benim sevdiğim aracı kabul etmiyor. Kendisi ile kulu arasına kimse girsin istemiyor.
-Hay Allah iyiliğini versin! Sen “sevdiğim” deyince, ben yanlış anlamışım.
-Bizi her şeye madde gözüyle bakmaya alıştırdılar.
-Evet, haklısın. Ama kadın olmayacak mı? Suç mu?
-Tabii ki olacak. Ama dediğim gibi, kurallar içinde hareket etmek şartıyla. İslam’i açıdan bakmasan bile, flörtü bir düşünsene? Anlaşamayınca ayrılıyorsun, o gitsin gelsin başkası. Sonra çok da temiz olmayan bir maziyle, başkasıyla evlen. Tabi bir de Müslümansan, Allah’ın huzurunda temiz olmayan maziden hesap ver.
-Senin hiç flörtün olmadı mı?
-İslam’a dönüş yapmadan önce
oldu. Dönüş yaptıktan sonra ona dedim ki: “Gel beraber bu yolda yürüyelim. Seni
yüzüstü bırakmak istemem. Sana karşı hoş duygularım var. Şayet kabul edersen, o
zaman
-Ne dedi?
-Hayatını yaşamak istiyormuş.
Beni, bunun için sevmemiş, falan filan. Bir kere gerçek sevgi böyle olur mu?
Şimdiki gençliğin yaptığı,
-Üzüldüm.
-Neden?
-Ayrıldınız mı?
Ömer Faruk ayetle cevap verdi:
-Allah Kur’an’da, nikah dışı beraberliklerin haram olduğunu beyan ediyor. Müslüman olanların hayatlarına dair genel bir çerçeve çizip, sonra “Haddi aşmayın” diye çağrı yapıyor. Nefis ve şeytanın azılı düşmanımız olduğu vurgulanıp, oyunlarına karşı dikkatli olmamız gerektiği beyan ediliyor. Ayrıca kimin en sevgili olması gerektiği, açık bir ifade ile beyan edilerek şöyle buyuruluyor:
“De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileleriniz, kazandığınız mallar durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler size Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar toplumunu doğru yola eriştirmez.”
-Adamım, oldukça zor. Nasıl başardın?
-Tabi ki hem zor, hem zor değil. Çünkü Allah nefis ile şeytan adlı düşmanları yenebilecek güçleri de bize vermiş: Akıl, iman, irade. İç muhasebe gerekiyor ve sürekli aklı kullanıp, ileride pişman olmayacağımız şekilde hareket etmemiz gerek.
-Bir günde çok şey kazandım. Teşekkür ederim. Aslında seninle paylaşmak istediklerim bitmedi. Örneğin bir babaannem var, o da zaman zaman senin gibi konuşurdu, ama kimse dikkat edip, kaale almazdı.
-Şimdi ne oldu babaannene? Öldü mü?
Yunus’un içi burkuldu:
-Keşke ölseydi. Ama bunu sonra konuşalım. Nurten ile buluşacaktım fazla geç kalmayayım...
Biraz durakladıktan sonra:
-Dua et ben de başarayım dostum... dedi. Tokalaşıp ayrıldılar.
H
Y |
unus ile Ömer Faruk samimiyetlerini epey ilerletmişlerdi. Ömer Faruk askere gitmek için hazırlıklarını yapıyordu. İşlemlerini tamamlatmak için çıkmıştı. Döndüğünde Yunus’u kendisini beklerken buldu:
-Ooo.. Yunus, kaç gündür ortalıklarda yoktun, hoş geldin. Nasılsın?
-Hoş bulduk, iyiyim... dedi Yunus. Kalkıp kucaklaştılar. Yunus devamla:
-İşe başladım. Bu arada nişan hazırlıklarını sürdürürken sana uğrayamadım. Ben iyiyim, ya sen nasılsın?
-Hamd olsun iyiyim, askerlik işlemlerimi tamamlamaya çalışıyorum, nisanda gideceğim.
-Nisanda da benim nişanım vardı... Keşke nişanımdan sonraya denk gelse.
-Vaktim var, bir şey içelim mi?
-Haa sahi nişan davetiyemi vermek için gelmiştim, unutmadan vereyim.
-Hadi hayırlısı. Ne zaman?
-Nisanın ikinci haftası. Gelirsin değil mi?
-Gelirim tabi, ama önce nasıl yapılacağını bilmem gerekiyor.
-Salonda olacak. Bizimki illa da tutturdu “Sanatçı istiyorum” diye, zor ikna ettik.
-Sahi mi? dedi Ömer Faruk. Hayal kırıklığı ve üzüntü ses tonuna yansımıştı.
Yunus:
-Gelmezsin herhalde? Bunu tahmin ediyordum, ama gelmeni çok arzu ederdim. Sen işlerini tamamladın mı?
-Ehh sayılır. Bu akşam, seni bir yere götüreyim mi?
-Nereye ?
-Sürpriz olsun.
-Tamam adamım. Sen söyle, cehenneme dahi gelirim.
Ömer Faruk kulaklarına kadar kızardığını hissetti.
-Hâşâ, öyle söyleme. Bu dünyada hiç kimse Allah’tan uzak kalmayı göze alacak kadar kıymetli değildir. Hiç kimse ve hiçbir şey... Bak Yunus hayatta üç şeyin şakası olmaz.
-Nedir onlar?
-İman, nikah ve talak.
-Nee? Şu son dediğin ne anlama geliyor?
-Talak, yani hanım boşama. İnsan fark etmeden öyle şeyler söyler ki dinden çıkar, Allah muhafaza. Onun için Allah’ın dini hakkında sakın ha, bilmeden bir şeyler konuşmayalım İnsanı kafir edecek söz, bilmeden dahi söylense tehlikelidir.
-Neden bu kadar tedirgin oldun?
Çünkü imanî meseleler ciddi meselelerdir, şakası olmaz. Bu konularda “Bilmiyorum” demek de olmaz.
-Yahu bir alemsin, hiç kimse senin kadar tasa çekmiyor.
-Ne tasası?
-Ahiretin tasasını, dinin tasasını. Adamım, her şeyini âdeta dine göre ayarlamışsın. Tamam anladık da bazı şeylerde..
Ömer Faruk Yunus’un sözünü keserek:
-Yani bazı işlerim dinli, bazı işlerim dinsiz mi olsun? Dinsiz işle ki -bu hangi iş olursa olsun- Müslümanım diyen kişinin ne işi olabilir ki?
Yunus cevap vermemişti. Ömer Faruk devam etti:
-Yunus, Allah (c.c.) dini göndermiş ve öyle tamamlamış ki insanın bütün hayatını kuşatır, insanın yaşantısında olabilecek her şeyin cevabı dinde vardır.
-Ama her şeyin mi?
-Evet, her şeyin.
-O zaman, sen devlette de din istiyorsun, öyle mi?
-Sen, dinsiz devlet mi istiyorsun.
-Eee, şeyy. Ne bileyim şartlar değişti. Günümüz şartlarına cevap vermesi bakımından.
Ömer Faruk Yunus’un sözünü keserek:
-Yani İslam günümüz şartlarına cevap veremez mi demek istiyorsun? Allah’ın kuralları günümüz şartlarına cevap veremez mi demek istiyorsun? Hâşâ insanların çıkardığı kanunlar günümüz şartlarına cevap veriyor da neden yolsuzlukların, açlıkların, yıkılan yuvaların önüne geçilemiyor? Söyler misin? İnsanların yüzde kaçı mutlu? Hem bir meselede Allah da hüküm koymuş, insanlarda; hangisinin adil ve daha güzel olduğunu sormak bile abesle iştigal değil midir?
-Vayy be. Gerçekten bu, beğenmezliğe girer ki, bu çok korkunç. Adamım bilmiyoruz, bilemiyoruz. Bize öğretmediler, Allah’ı ve O’nun dinini tanıtmadılar. Allah’ı iyi tanıyan bir insan, O’ndan uzaklaştıracak işler yapar mı? Yapabilir mi?
Yunus’un bu samimi itirafları Ömer Faruk’un hoşuna gitmişti. Elini dostça Yunus’un omzuna koydu.
-Haklısın adamım... dedi ve devam etti:
-Kurulan düzen âdeta Allah ile tanışmamamız için kurulmuş. Ama unutulmaması gereken bir şey var, o da: Allah’ın da bir düzeni var. Birilerinin hesapları varsa, Allah’ın da hesabı var.
-Bak dostum, yine de kafamı kurcalayan şeyler var. Tedirgin olduğum için sormakta tereddüt ediyorum.
-Estağfirullah, sor tabi. Yalnız unutma, ben her şeyi bilmiyorum, cevap veremeyebilirim.
-Senin kadar bilsem, bana yeter. Sahi beni bu akşam nereye götüreceksin?
-Sürpriz olsun dedim, ama madem merak ettin söyleyeyim: Mü’min abilere.
-Şu cüzdanını bulduğun şahıs mı?
-Evet.
-Tamam, kaçta buluşalım?
-Akşam sekiz de, Çınarlı durağında.
Anlaştılar ve tokalaşıp ayrıldılar. Ömer Faruk, Yunus’un arkasından sevgiyle baktı. Yunus henüz birkaç adım atmıştı, Ömer Faruk seslendi:
-Adamım unutma, tarlasına iyi bakım yapmanın tasasını çekmeyen çiftçi, güz gelince mahsul alamaz. Meralar dünyalıkların, dünya da ahiretin tarlasıdır.
Yunus dönüp Ömer Faruk’a baktı, gülümsedi, el sallayarak uzaklaştı. Ömer Faruk da işinin başına döndü.
{ { {
Akşam olmuştu, eve geldiğinde ablasının kayınvalidesinin gelmiş olduğunu gördü. Balkonda oturuyorlardı. Ablasının ve eniştesinin suratları yine asıktı. Ömer Faruk, Sebahat Hanıma uzaktan “Hoş geldiniz” dedi. Sebahat Hanım cevap verdi:
-Hoş bulduk, hoş bulduk da... Artık el öpmek yok, saygı yok, çok büyüdünüz.
Ömer Faruk cevap vermeden mutfağa geçti. Her zaman kendi sofrasıyla kendi ilgilenirdi. Yemekte balık ızgara vardı. Yemeği yemişler, Ömer Faruk’a da birkaç tane çiğ ayırmışlardı. Ömer Faruk aldırmadı, çünkü alışmıştı. Ekmeğinin arasına peynir koyup, karnını doyurdu. Balkona gelip eniştesine:
-Biraz dolaşmak için çıkıyorum... dedi ve cevaplarını beklemeden çıktı. O, Yunus ile buluşacakları yere giderken, evde kendisi hakkında konuşulanlardan habersizdi.
Sebahat Hanım fırsatı yakalamış oğluna konuşuyordu:
-Ne diye bu çocuğun sıkıntısını çekiyorsun. Seviyordunuz, aranıza girmek istemedim, ama daha bu yaşta babalık yapasın diye büyütmedim seni. Bu çocuğa katlanmak zorunda mısın? Yarın askere gidecek, evlenecek, bir yığın sıkıntısı var, anlıyor musun?
Ablası dayanamamıştı:
-Anne, tarikatçılara karıştı diye ben de kızıyorum. Ama çok da haksızlık etme, çünkü o da kazandığı parayı kuruşuna kadar bize veriyor.
Kayınvalidesi itiraz etti.
-Yok ya, otelde kalsa kaç para verecekti. Verdiği para otel parasına yetmez. Ben oğlumun sıkıntı çekmesini istemiyorum.
Bu minvalde konuşmalar gecenin on bir otuzuna kadar sürmüştü. Ömer Faruk daha gelmemişti. Bunu fırsat bilen Sebahat Hanım, oğlunun bu noktaya olan zafiyetinden istifade ederek, oğlunu iyice etkilemişti.
Onlar balkonda konuşurlarken Ömer Faruk sessizce kapıyı açtı, içeri girdi. Ablası kapının açıldığını fark etmişti, balkondan içeri geçti. Ömer Faruk’un odasının lambası yanıyordu, hışımla odanın kapısını açtı ve bağırdı:
-Yeter artık, bu eve daha fazla huzursuzluk veremezsin.
Ömer Faruk şaşırdı. Ablasının bağırmasıyla eniştesi ve Sebahat Hanım da odaya girdiler.
Eniştesi Ömer Faruk’a bir tokat attı. Ömer Faruk eniştesinin elini tuttu ve sordu:
-Neler oluyor? Derdiniz nedir?
Eniştesi sinirle konuştu:
-Senden büyük dert mi var? Şimdiye kadar olan sıkıntın yetmeyip, bundan sonra da tarikatçılığın tuttu. Yetti mi? Hayır. Yarın askerliğin, ertesi gün evliliğin, ben sülaleyle evlenmedim ya.
Ömer Faruk meseleyi çakmıştı, askerlik masrafı bunlara sıkıntı veriyor demek ki diye düşündü. “Eyvah!” dedi içinden “Keşke her ay bir miktar ayırsaydım maaşımdan. Neyse Allah Kerim’dir.” İkinci bir tokatla düşüncelerinden sıyrıldı. Eniştesi:
-Evliliğimi etkilemeye hakkın yok... diye bağırdı. Saat on iki olmuştu. Ömer Faruk ceketini aldı, hiçbir şey konuşmadan evden çıktı. Nereye gideceğini bilemiyordu. Hava serindi. Ablasını ve eniştesini düşündü. Bir müddet dolaştı, sonra parka gidip, bankın birisine uzandı. Gökyüzü açık, yıldızlar pırıl pırıldı. Sanki Ömer Faruk’a gülümseyerek “Yalnız değilsin” diyorlardı. Ömer Faruk ne zaman uykuya geçtiğinin farkında değildi. Uyandığında iş saatine on beş dakika vardı, hemen kaktı. Her tarafı âdeta tutulmuştu. İş yerine gittiğinde kötü bir sürprizle daha karşılaşacaktı.
Eniştesi giysilerini, bir battaniye ve askerlik evraklarıyla birlikte birkaç kitabını iş yerine bırakmıştı. Hemen akşamki dersini hatırladı: Ders dava yolundaki güçlükler ve sabırdı. Bilâl’i, Ammar’ı, Habbab’ı, Sümeyye’yi hatırladı. Ya Peygamberimizin çektikleri? Öğrendiği tarihî olayları gözünün önünde canlandırmaya çalıştı.
“Hasbunallahi ve ni’mel vekil” diyerek işinin başına geçti. Bir yandan da çözüm düşünüyordu. Patrona çıkıp, bir gün izin istedi. Patronu Emin Bey anlayışlı bir insandı:
-Bak oğlum... dedi babacan bir sesle ve devam etti.
-Epey oldu yanımda çalışıyorsun. İş ahlakından, dürüstlüğünden oldukça memnunum. Askerliğine çok az bir şey kaldı. Ben ücretini tam ödeyip, sana izin vermek istiyorum. Belki dinlenmeye ihtiyacın olur...
Ömer Faruk:
-Hak etmediğim parayı nasıl alırım, bu olmaz.
-Bu rüşvet değil ki. Sanırım hediye kabul etmek sünnettir, değil mi?
Ömer Faruk’un ısrarlarına rağmen bir miktar ikramiye ile aylığını vermiş ve eklemişti: “Askerden sonra düşünürsen, burada sana her zaman yer var.”
Ömer Faruk vedalaşıp ayrıldı. Henüz ayrılmıştı ki, Yunus geldi. Ömer Faruk’tan özür dileyecekti. Çünkü akşam randevusuna gelememişti. Ömer Faruk’u bulamayınca, üzgün bir şekilde işine göndü. Düşünceli ve oldukça üzgündü. Acaba Ömer Faruk kendisi hakkında ne düşünmüştü. Onu atlattığını zannetmiştir belki de. “Keşke” dedi içinden “Ona babannem rahatsızlanmış, onu almaya gittiğim için gelemedim diyebilseydim” diye geçirdi.
Aradan yirmi gün geçmişti. Yunus Ömer Faruk’u birkaç kez evden aramış, her defasında eniştesi çıkmış, “Şu an evde yok” demişti. Bürosunda çalışırken, nişanlısı Nurten içeri girdi.
-Canikom meraba... dedi. İşinden başını kaldıran Yunus:
-Hoş geldin.. diye cevap verdi.
-Hoş bulduk canım. Nasılsın? Ne o, beni gördüğüne sevinmedin mi?
-Sevinmesine sevindim de, şu üzerindekilere bir türlü sevinemiyorum.
-Ne varmış üzerimde?
-Sevgilim, şu eteğini dizden aşağı giysen olmaz mı? Hem kolların da çok kısa, hiç olmazsa yarım olsa diyorum.
-Yine başlamayalım. Kuzum sana ne oluyor? Git gide hoca kesiliyorsun başıma.
Yunus sesini yükselterek:
-Kıskanmak suç mu? dedi ve devam etti:
-Kıskanıyorum, hepsi bu. Keşke hoca olabilseydim. Ben, bana özel olanı, başkaları da görsün istemiyorum.
-Yunus seni seviyorum. Lütfen üstüme gelme, bana zaman ver...
Nurten henüz sözünü bitirmemişti, Yunus’un odasının kapısı tıkladı, kapı açıldığında Yunus’un gözleri güldü. Kapıda duran Ömer Faruk’tu. Yunus hemen yerinden kalktı, kollarını açarak:
-Adamım, yanlış görmüyorum değil mi? Hoş geldin... diyerek Ömer Faruk’a doğru gitti. Ömer Faruk Nurten’i görünce mahcup bir sesle:
-Özür dilerim, rahatsız ettim... dedi ve geri çıktı.
Yunus:
-Yok be adamım, seni gökte ararken yerde buldum. Nerelerdesin?
Nurten şaşırmıştı. Kapıda duran, oldukça da yakışıklı olan bu genç de kimdi? Neden nişanlısı, kendisinden daha samimi bir şekilde onu karşılamıştı? Yunus’un sevinci Nurten’in dikkatini Ömer Faruk’a çekmişti.
Ömer Faruk içeri girmedi, Yunus odadan çıktı. Hasretle kucaklaştılar. İlk konuşan Ömer Faruk oldu. Sesi duyguluydu:
-Askere gidiyorum. Vedalaşmaya geldim...
-Öyle mi? Zayıflamışsın adamım. Ne o üzülüyor musun?
Ömer Faruk lafı değiştirdi:
-Hakkını helal et. Umarım tekrar görüşürüz.
-Sana bir özür borcum var. O akşam İstanbul’a gitmek zorunda kaldım. Onun için gelemedim. Ertesi gün geldiğimde yoktun. Sonra tekrar uğradım, ayrılmışsın. Seni çok merak ettim.
-Özür dilerim, yoğundum sana haber veremedim. Allah nasip ederse yine görüşürüz.
-Babaannem huzur evinde rahatsızlanmış, onu almaya gittim.
Ömer Faruk şaşırmıştı:
-Huzur evinde mi?
-Evet. Hep seninle paylaşmak istedim, bir türlü fırsat bulamadım. Babaannem de senin anlattıklarına yakın şeyler anlatırdı. Fakat, okul görmemiş diye, kimse kulak asmazdı. Doğrusu ben de hiç önemsemezdim, ta ki babaannemi huzur evine götürene kadar.
-Neden huzur evi?
-Neden mi? Neden çok, ama hiç biri de neden değil.
-Nasıl yani?
-Annem ve kız kardeşim. Rahat edemiyorlarmış. Sanırım babaannemin İslam’î uyarıları karşısında rahatsızlık duyuyorlardı. Yoksa babaannem kötü biri değil.
-Yaa, demek öyle. Yazık, hem de çok yazık. Peki, babanız nasıl razı oldu bu işe?
-Bilmiyorum, bilemiyorum. Annem bir şekilde etkiledi. İlkten biraz zorlandı, sonra alıştı.
-Peki, babaanneyi şimdi getirdiniz mi?
-Evet, kahrından çökmüş kadıncağız.
-Başka amcanız yok mu?
-Var, var olmasına da, o da babamdan beter. Savcı kendisi, hanımı dinsizin teki, hiç ister mi yanına.
Ömer Faruk üzülmüştü. “Ahh” dedi içinden “Keşke benim de anam olsaydı da sırtımda hacca götürseydim.” Ardından “Tevbe ya Rabbi. Sen’in hükmüne, takdirine ‘Keşke böyle olsaydı’ demek, benim ne haddime, beni affet” diye geçirdi.
Yunus:
-Neyse adamım, gider ayak seni de üzdüm. Hakkını helal et. Bir ihtiyacın olursa, lütfen beni ara. Tamam mı? Dönüşünü bekleyeceğim.
Kucaklaşıp ayrıldılar. Yunus gözden kayboluncaya kadar Ömer Faruk’un peşinden baktı. Bu delikanlıyı seviyordu. Nurten:
-Ne o, beni unuttun. Kimdi bu?
Arkadaşım, adı Ömer Faruk. Askere gidiyor.
-Neden tanıştırmadın? Amma da yakışıklıymış.
-Dindar biri.
-Ne yani, biz dinsiz değiliz ya.
-O, özde dindarlardan hayatım, bizim gibi sözde dindarlardan değil... derken, gözlerinden akan iki damla yaşın farkında bile değildi Yunus.
H
Ö
mer Faruk askere gideli altı ay olmuştu. Parası tükenmişti. Ne arayanı vardı ne de soranı. Eniştesi ve ablası unutmuşlardı. Zaruri ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını kara kara düşünüyordu. Traş olması gerektiğinde tuvalette, lavaboda mahsustan oyalanıyor, erat çekildikten sonra çöpten aldığı jiletlerle traşını oluyordu. Çay ocağına uğramaz olmuştu, çünkü her defasında arkadaşlarının çay ısmarlaması ona sıkıntı veriyordu. Yine de tevekkülü elden bırakmamaya çalışıyordu. Fırsat buldukça nöbetlerde Rabbi ile irtibatını kuvvetlendirmek için zikre devam ediyordu.
Bu arada Yunus’un düğününe iki gün kalmıştı. Nurten illa da şampanya patlatılmasını istiyordu. Yunus ilkten istememiş, Nurten ısrar edince dayanamamıştı. Akşam eve geldiğinde yemekten sonra Cemile Ninenin odasına gitti ve:
-Ninem benim, nasılsın? diye sordu.
Cemile Nine odasından hemen hemen hiç çıkmıyordu. Torununa sevgiyle baktı:
-İyiyim hamd olsun. Vuslatı bekliyorum... diye cevap verdi.
-O da kim? İsmini ilk kez duydum.
Cemile Nine gülümseyerek cevap verdi.
-Vuslat, kavuşmak demektir.
-Kime kavuşmak? Yoksa huzur evinden biri mi?
-Tevbe, tevbe. Ben, Sevgililer Sevgilisi’nden bahsediyorum.
Yunus Ömer Faruk’u hatırladı.
-Haa, anladım... dedi ve devam etti:
-Biliyor musun babaanne? Bir arkadaşım vardı, o da hep senin gibi konuşuyordu.
-Şimdi nerede?
-Askere gitti. Sahi babaanne düğünüme iki gün kaldı. Artık seni her gün göremeyeceğim.
-Hayırlısı olsun evladım. Aile kurmak güzeldir, hoştur. Ama asıl önemli olan sağlıklı aileler kurmaktır. Aile sağlam olunca toplum da sağlam olur.
-İkimiz de sağlıklıyız. Babaanne, şükür hiçbir hastalığımız yok.
Cemile Nine torununun başını okşayarak:
-Evladım, ben sıhhat açısından dememiştim. Benimle kafa bulmuyorsun ya?
-Yoo, geç algılıyorum her halde. Peki, nasıl sağlıklı olmasından söz ediyorsun ki?
-Nasıl mı? O evlilikteki amaca bağlı oğlum. Canım evladım, niçin, neden evlendiğin çok önemlidir.
-Neden mi?
-Evet, neden ya. Eğer evliliği hak rızası için ve dünya sahasından geçerken, bu geçişte senin işini kolaylaştırması için yapar ve temellerini de bu amacın üzerine kurarsan, sonra duvarlarını da Hakk’ın ilkeleriyle örüp, sıvasını da sünnet harcından alırsan, sağlam aile kurdun demektir. Tabii, bu evin içine evini dinamitleyecek birini değil, koruyup gözetecek birini koymak da şarttır.
-Söylediğin şeyleri anladım babaanne, aynı şeyleri değişik bir ifadeyle Ömer Faruk söylemişti.
-Ömer Faruk?
-Askerdeki arkadaşım. Ama beni zaman zaman düşündüren bir şey var: O da neden bile bile yapamıyoruz veya yapmıyoruz?
-Neyi yapmıyoruz?
-Allah’ın emirlerini.
Cemile Nine iç çekerek:
-Ahh evladım, bilmek ayrı, iman etmek ayrıdır. Bilgi ayrı, şuur ayrıdır. İnsanın bilgisi eyleme dökülmezse, bilmesinin kıymeti kaç para olur ki?
-Haklısın babaanne, hele şu düğünü bir atlatayım, namaza başlayacağım.
-Oğlum, zaten bizi bu erteleme hastalığı batırdı. Okulum bitsin, şu işim geçsin, yarın olsun derken başlayamadan, beklenmeyen misafir gelip çatacak.
-Ölüm mü?
-Evet. Hazreti Ali buyurmuş ki: Dün geçti, yarın meçhul, sen bugüne bak.”
Yunus oturduğu yerden kalktı, odadan çıkacaktı, babaannesine baktı ve merakla sordu:
-Babaanne merak ediyorum, sen bu kadar biliyorsun da, neden babam ve amcam dindar değiller?
Cemile Ninenin yarasını deşmişti. İç çekerek konuştu:
-Ahhh, evladım elbette ki yetiştirmede benim de hatam olmuştur. Ama karakterin oluşmasında tek etken ben değilim ki. Çevre, eğitim sistemi, bunların hepsi birer etken. Babanı evlendirdik, gelin kızımızın etkisi olumlu yönde olmadı, zaten olamazdı da.
-Neden?
-Çünkü Efendimiz “Dindarı tercih edin” diye buyurmuş. Annen, babanla evlenmek için yarı buçuk başını kapatmıştı, evlendikten sonra İslam’î yaşantıya dikkat edeceğini söylüyordu, ama olmadı.
-Anlıyorum, ya amcam?
-Amcanı da okula gönderdik, dinsiz olup geldi.
-Öyle söyleme babaanne.
-Bunu söylemek benim için de kolay değil, ama gerçek bu.
-Amcam dedim de, yarın geliyorlar. Özge de Erzurum’dan gelecekmiş. Neyse sana iyi geceler babaanne.
-Sana da evladım.
{ { {
Türkan Hanım makyaj masasının başında, makyajıyla uğraşıyordu. Kapının zili çaldı. Türkan, eşine seslendi:
-Akiiif, kapıya bakar mısın? Sabahın bu saatinde kim olabilir? Belki kapıcıdır.
Akif Bey kapıyı açtığında gözlerine inanamadı, heyecanla bağırdı:
-Hanııım, bak kim geldi. Biricik kızımız, Özge geldi.
Babası hemen kızına sarıldı. Türkan Hanım da koşup kızına sarıldı.
-Canım kızım, zamanlaman müthiş, çünkü bu hafta sonu Yunus abinin düğünü var. Her şey itina ile hazırlanmış, müthiş olacak... dedi. Özge ilgilenmemişti. Konuyu değiştirerek sordu:
-Babaannem nasıl? Bir an önce onu ziyaret etmek istiyorum.
Türkan Hanım cevaplandırdı:
-Babaannen amcanlarda. Rahatsızlanmış, apar topar çıkardık. Ölür de medyaya “Savcı Beyin annesi huzur evinde öldü diye yansımasından korktuk.”
Özge annesini dinlerken midesi bulandı. Erzurum’daki Nurcan ablanın sözü geldi aklına, demişti ki: “Analar önceden başlarda taç idi, şimdi sırtlarda yük olmuş. Bu kültür bizim değil, bu anlayış bizim değil, ne oldu bize?”
Özge düşünürken, annesinin konuştuğunu duymamıştı. Türkan Hanım tekrar seslendi:
-Özge sana diyorum, daldın. Hasta değilsin ya?
-Yooo, hayır çok yorgunum. Duş alıp yatmak istiyorum.
-Evet, evet, dinlenmelisin. Bugün dinlen, yarın alış verişe çıkar, düğünde giyeceğin kıyafeti alırız. Benim kızım düğünde parmak ile gösterilmeli.
Özge annesini duymamıştı:
-Demek medyadan korktunuz... diye mırıldandı.
Türkan Hanım:
-Tabi ya. Allah kimseyi olumsuz manada medyanın diline düşürmesin. Valla insanı vezir de ederler, rezil de.
Özge:
-Yani kafayı taktığını rezil edebileceğini mi söylüyorsun?
-Tabi ya.
-Haklı ya da haksız olduğuna bakmadan. O halde yazdıkları tarafsız değil ve haksızca. O zaman neden okuyorsun ki anne?
-Aaa, bunu söyleyen sen misin? Gazete gelmediği gün rahatsız olan sen değil miydin?
-Ben, gazete okumayalım demedim, anneciğim. Yalan yazmadığını düşündüğün bir gazete varsa, onu okursun.
-Nerden bulacağız? Bir kısım gazeteler dinci; onlar belki yalan yazmalar ama?
-Bizim okuduklarımız dinsiz gazete mi? Aman annee, gazetenin dinlisi dinsizi mi olur?
O sırada Savcı Bey konuştu:
-Ben çıkıyorum. Hazırlanın, yarın Yalova’ya gideceğiz...
Özgenin yanağından öperek:
-Hoşça kal kızım. Akşam görüşmek umuduyla.
-Güle güle babacığım.. dedi Özge ve babası gittikten sonra duş alıp yatağına uzandı.
{ { {
Ertesi gün, akşam üzeri...
Yola çıkacaklardı. Özge uzun eteğini giydi, saçlarını tarayıp, şekil vermeden arkadan bağladı. Yolda okumak için çantasına iki tane kitap yerleştirdi. Odasından çıktığında annesi:
-Kızım pantolonunu giyseydin ya, yolda daha rahat olurdu.
-Ben, böyle de rahatım... dedi Özge. Babası:
-Kızın özgür iradesine müdahale etme. İstediği gibi giysin.
Özge babasının bu sözlerinden oldukça umutlanmıştı. Yola çıktılar. Taksinin arka koltuğuna oturan Özge, çantasından çıkardığı kitabını okumaya başladı. Türkan Hanım ve eşi birbirlerine bakarak “Neler okuyor?” diye işaret yaptılar. Babası sordu:
-Ne okuduğunu öğrenebilir miyim?..
Özge başını kitaptan kaldırarak cevap verdi.
-Psikoloji kitabı. Kişilik ve karakteri anlatan bir kitap.
-Anlatır mısın? Neler anlatıyor? Yol zevkli geçsin, sohbet etmiş oluruz.
-Kimlik sahibi olmaktan bahsediyor.
Türkan Hanım:
-Kimlik mi? Hepimizin kimliği zaten var.
Özge:
-Kimlik değil, kimliklerimiz var desek daha doğru olur. Çünkü net bir kimlik taşımıyoruz.
Savcı Bey:
-Toplumumuzun eğitim seviyesi düşük, üniversite sayısını çoğaltmak gerekiyor.
Özge:
-Babacığım, her zamankinden daha fazla üniversite ve bu okullarda okuyan gencimiz var. Bence sorun, okul sayısında ya da diplomada değil, eğitimde. Eğitimin kalitesinde.
Türkan Hanım:
-Eğitim eğitimdir... diyerek itiraz etti ve devamla:
-Kalitesizde iki kere iki, üç etmiyor ya.
-Annecim, öğretim ayrı, eğitim ayrıdır, bence... dedi. Savcı Bey:
-Hiç konuşamadık, Erzurum nasıldı?
Özge, Erzurum’da çok güzel günler yaşamıştı, hoş anıları vardı. Babasına cevap verdi:
-Çok iyi idi. Babacığım, hiç yabancılık çekmedim, Nurcan abla ve arkadaşları sayesinde.
Türkan Hanım sordu:
-Kim bu Nurcan abla dediğin?
-Orada tanıştığım, oralı bir öğrenci. Zaman zaman evine götürüyordu.
Yalova’ya vardıklarında, amcasının evinde Cemile Nine hariç herkes oldukça telaşlıydı. İlk çocukları evleniyordu, onun için detaylara kadar her şey düşünülmüştü. Patlatılacak şampanya konsolun üzerinde duruyordu.
Vakit darlığından alış veriş
yapamadıkları için akşam üzeri alışverişe çıktılar. Özge,
-Babaanne, merhaba. Gelebilir miyim?
-Gel kızım, Özge’m benim. Gel de sana bir sarılayım. Nasıl da özlemişim.
Kucaklaştılar, Özge babaannesinin dizinin dibine oturdu:
-Eee, babaannem benim, söylesene nasılsın? Şükür seni, o huzursuzluk evinden getirmişler. İnan çok üzülüyordum, ama yapabilecek bir şey bulamıyordum
Cemile Nine:
-Sen nasılsın? diye sordu.
-İyiyim, seni çok özledim.
Cemile Nine uzun zamandır sevgi sözü duymamıştı. Duygulandı, yüreğinin burukluğunu, gözlerine hücum eden iki damla yaş ele veriyordu. O sırada kapı tıkladı, gelen Yunus idi:
-Özge sen burada mıydın? Hoş geldin. Girmeyebilirim.
-Hoş bulduk. Yoo, girebilirsin, diye cevap verdi.
Yunus’un odaya girdiği henüz beş dakika olmuştu ki, Yunus’u telefondan aradılar. Telsiz telefonu Yunus’a uzatan annesi.
-Ooo, neler karıştırıyorsunuz? Yunus sana telefon var.. diyerek telefonu verip gitti. Yunus:
-Alo, buyurun ben Yunus.
Telefondaki ses:
Selamün aleyküm.. dedi.
-Ooo, adamım sen misin? Aleyküm selam. Nerelerdesin? Sesin soluğun çıkmıyor. İnsan haber vermez mi?
-Nasılsın?
-İyiyim, sen nasılsın? Yarın düğünüm var. Yoksa tebrik için mi aradın?
Arayan Ömer Faruk idi. Maddiyatsızlıktan oldukça zor günler geçiriyordu. Yunus’tan borç isteyecekti. İstemeye alışık değildi, düğün lafını duyunca istemekten vazgeçti:
-Hal hatır sorayım dedim. Allah düğününüzü hayırlara vesile kılsın...
Biraz konuştuktan sonra, telefonu kapattı. Yunus babaannesine:
-İşte bu, sana bahsettiğim arkadaş. Askerden aramış.
-Neden ihtiyacını sormadın?
-Olsa söylerdi.
-Hayır söylemeyebilir de. Hiç para göndermeyi düşündün mü?
-Hayır. Sahi, anası ve babası yok, neden aklıma gelmedi? Neyse düğünden sonra gönderirim. Bu arada, sen gelmezsin değil mi?
-Nasıl geleyim evlât? Dolabın üzerindeki şişeyi görünce kaç gündür kahrımdan öldüm.
-Keşke senin görmeyeceğin bir yere koysaydık.
-Ne fark eder? Canlarımın koşar adımlarla ateşe gitmeleri beni kahrediyor. Neden sanki? Neden illa da şeytanın dediklerini yapmak zorundayız.
Yunus:
-Şeytan demiyor ki, biz istiyoruz.
-Sen bilmezsin evlâdım, o şeytan gelip de sana “Ben şeytanım, seni Allah’tan, Peygamber’den koparmak istiyorum. Onun için içki iç, açık gez, namaz kılma, oruç tutma.” demez ki. Elbette vesvese vererek “Hele şu işimi yapayım kılarım. Evleneyim kapanırım.” vs. diyerek seninle, sen gibi konuşur. Ve istediğini yapar. Sonuçta şeytana yakın olan, Allah’a uzak olur.
Özge merakla sordu:
-Bizi tutan nedir? Allah ile aramızdaki engeller nelerdir? Çok merak ediyorum.
Cemile Nine sevinmişti. Çünkü insan düşünmeye başlasın, mutlaka doğruyu bulurdu. Hiç düşünen ile düşünmeyen bir olur muydu?
-Ahh kızım, engeller çok. Daha doğrusu engel olmaya çalışan çok, ama en büyük engel yine kendimiz.
Yunus:
-Kendimiz mi? Nasıl kendimiz engel oluyoruz? Anlayamadım.
Cemile Nine umutlanmıştı. Duaları sonuç vermeye mi başlıyordu? Heyecanla cevaplamaya başladı:
-Önce kalbimizi açmalıyız İslam’a. Önce iç bütünlüğüne sahip olmalıyız, içimizde çelişkiler olmamalı, birinci adım bu. İkinci olarak da, sahih, sağlam kaynaklardan ilim öğrenmeliyiz.
Özge:
-Babaanne, yani kimlik sahibi olmak. Kendini bilmek. Erzurum’daki Nurcan abla demişti ki: “Ben kimim? Niçin varım? Nereden geldim? Ve nereye gideceğim? sorularını doğru cevaplayan insan, doğruyu bulur.”
Yunus düşünceli bir şekilde konuştu:
-İçimde hep bir huzursuzluk var. Şu düğünü bir atlatayım, içime kulak vermeye başlayacağım. Zaten Nurten de düğünden sonra kapanacağını söyledi.
Özge:
-Yunus Bey, bu söylediğinize katılmıyorum. Bildiğim kadar ile, ibadet kısmına giren şeyler, birileri için değil Allah için yapılmalı...
Babaannesine dönerek sordu:
-Ne dersin babaanne?
-Doğru kızım. Kocam istiyor diye hareket edenler, Allah istiyor diye parmak dahi oynatmıyorlar. Hem eş için kapanmak doğru olmadığı gibi, yaş tahtaya ayak basmamak da gerekiyor. İhtimallerle olmaz, çünkü ihtimalde olmamakta mümkün.
Özge:
-Babaanne, içimde anlam veremediğim tuhaf tuhaf, ilginç duygular var. Duygular var demeyeyim, içimde sanki bir savaş var. Umarım bir gün durulur.
-İnşaallah kızım, inşaallah.
Yunus:
-Amcam duymasın.
Özge kararlı bir şekilde Yunus’a cevap verdi:
-Hayır, ben netleştikten sonra gerisi önemli değil.
Cemile Nine:
-Kızım içindeki savaş hiç bitmez ki. Ta ki ölene kadar. Can bedende olduğu müddetçe, içindeki savaş da var olacak.
-Hiç bitmeyecek mi?
-Hayır.
-O zaman mahvoldum, desene.
-Neden?
-Bu huzursuzluğa ömür boyu tahammül edemem ki.
-Özge’m benim, önce sen, içindeki savaşta tarafını seçersen ve seçtiğin tarafta nefis tarafı olmazsa, artık içindeki mücadele sana haz vermeye, coşku vermeye başlar. Şu an kararsızlığın sıkıntısını çekiyorsun. İmanı tercih edeceksin; önündeki dünya, makam, okul, geçici zevkler vs... Eee, bütün bunları tercih edeceksin; o zaman da iman tarafın, ahiret, kabir, cehennem, hesap, sırat vs. aklına geliyor, öyle değil mi.
-Tastamam öyle. İçimi okudun. Sahi nereden bildin? Bunları sana anlatmadım ki.
Yunus araya girerek konuştu:
-Ben çıkayım, bunları duydukça bana da bir şeyler oluyor. En iyisi duymayayım. Nurten’le bu aşamadan sonra aram açılsın istemem.
Özge:
-Yunus Bey, aynı şeyleri Erzurum’da iken ben de çok düşündüm. Bir defasında Nurcan abla dedi ki: “Güneşe gözlerini kapayanlar, karanlık oldu zannederler. Oysa ki gece olmamıştır. Gözünü kapatan, ancak kendine karanlık yapar ve kendini kandırır. Bir insan, İslam gerçeğine, ahiret gerçeğine, kabir gerçeğine gözünü kapatabilir. Ama, kendine karanlık yapmaktan başka hiçbir şey yapamaz. Hatta açıkça inkar bile edebilir, ama onun bu inkarı hiçbir zaman gerçeği değiştirmez. Ahiret yok demekle, ahiret yok olmaz ki. Kendine yazık eder, ebedi hayatını karartır.” Ne diyorum biliyor musun?
-Hayır, nereden bileyim?
-Biz ancak kendimizi kandırıyoruz.
-Neden?
-Neden olacak? Boş veriyoruz,
boş vermekle sorumluluktan kurtulduk sanıyoruz. Ama
-Yargılamak mı?
-Evet, hesaba çekecek. Bence çok da makul.
-Nasıl yani?
-Nasıl mı? Azıcık düşünmeye, akletmeye ihtiyacımız var. Şöyle ki: Dünya’ya ve
içindekilere bakıyorsun, fezaya, yıldızlara, güneşe, rüzgara bakıyorsun; her
biri insanlara fayda sağlıyor ve hizmet ediyor. Bütün her şey insanlara verilmiş.
Bir kitapta şöyle okumuştum: “Çok şey verilenden, çok şey istenir.” Oysa ki,
çok şey değil bizden istenen
-Anlamadan, algılamadan olur mu?
-Ben aslından okumadan, geleneksel bir şekilde, kulaktan dolma bilgilerle algıladığımızı kastetmiştim.
-Ben çıkayım. Sen de az derya olmamışsın.
-Ben de birazdan geleceğim. Haa, Yunus Bey, her yarışın, her başlangıcın, her koşuşun bir sonu vardır. Yarışı da ancak iyi yarışanlar, koşuyu da ancak sistemli bir şekilde, iyi koşanlar kazanırmış, ama kaçanlar asla.
Yunus çıktı. Özge babaannesine döndüğünde ağlamaktan yanaklarının ıslandığını gördü. Aldığı hediyeyi babaannesine verdi. Cemile Nine oldukça duygulandı ve Özge’ye:
-Kızım, Allah seni Hz. Asiye ile, Hz. Meryem ile komşu etsin.
-Amin. Sahi, babaanne yarın akşam gelmeyecek misin?
-Nasıl geleyim ki? İlk torunum, ama ben Allah’ın hoşnut olmayacağı bir yere nasıl giderim?
-Seni anlıyorum babaanne. Nurcan abla bir keresinde demişti ki: “Şayet Peygamberimiz gelip, seni tanımak istese, dostlarını, arkadaşlarını, bulunduğun ortamı, gardırobunu, evini rahatlıkla tanıştırabilir misin?”
-Ne de güzel söylemiş.
-Evet, çok güzel şeyler anlatıyordu. Örneğin, bir keresinde de şöyle demişti: “Size uzaklardan, sevdiğinizden bir mektup gelse, rafa koyup da “Birkaç gün sonra okuyacağım” der misiniz? Peki, bu sevdiğiniz mektubu yabancı dil ile göndermiş olsa, öylece okuyup rafa mı koyarsınız? Yoksa tercüman mı ararsınız? Tabi ki o dili bilen, bir tercüman ararsınız. Şimdi kendinize sorun, Allah’tan gelen mektubu neden raftan indirmiyorsunuz? Neden tercüman aramıyorsunuz? Neden merak etmiyor? Neden anlamıyor, anlamaya çalışmıyorsunuz? Yoksa sevdiğinizden gelen mektup kadar kıymeti yok mu? Sevdiğinizden gelen mektuba verdiğiniz önem ve hassasiyeti, O’nun mektubuna vermiyorsanız yarın bunun hesabını nasıl verirsiniz? Ölmeyecek ve hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?”
-Hay Allah ondan razı olsun.
-Amin. Biliyor musun, babaanne? Ben, artık pantolon giymiyorum ve yakında kapanmayı da düşünüyorum.
Cemile Nine hayretle Özge’ye bakıyordu:
-Sahi mi evlâdım? Özge, sen söylesene, yanlış duymadım değil mi?
-Hayır, şimdi müsaadenle... deyip Özge odadan çıktı. Cemile Nine arkasından bakarken, dualarının karşılık bulmasından dolayı şükür göz yaşları döküyordu.
H
E |
rtesi gün...
Herkes oldukça telaşlı idi. Gelini kuaföre götürecek araba kapıya yanaştı. Özge hariç, bütün hanımlar arabaya bindiler. Özge’nin gelmediğini gören Türkan Hanım:
-Kızım hadi, seni bekliyoruz... diye seslendi.
Özge cevap verdi:
-Ben gelmek istemiyorum. Makyajımı kendim yaparım.
-Yapma kızım, neden gelmiyorsun?
-Canım istemiyor.
Türkan Hanım başını sağa sola sallayarak söylendi:
-Erzurum’un havası çarpmış galiba.
Nihayet düğünün başlama saati gelmişti. Özge annesinin ısrarlarına rağmen makyaj yapmamıştı.
Salona girdiklerinde, içki kokusu salonun havasını değiştirmişti. Özge içinden lanet ediyordu: Değişim uğruna çürüyen topluma, çağdaşlaşma uğruna yozlaşan kültüre, kimliklerini kaybeden şaşkın kalabalıklara, kısacası yabancı olan, öz olmayan her şeye lanet ediyordu içinden.
Ayşen’in annesinin kıyafeti tam anlamıyla rezaletti. Gelinin gelinliği de olabildiğince açıktı. Özge uygun bulduğu boş bir masaya oturdu. Düğün dansla başlamış, dans etmek uğruna herkes tepiş tepiş sağa sola sallanıyorlardı.
Özge düşündü: “Allah’ım şu an benden razı mısın? Şu düğünden, şu evlilikten, şu kalabalıktan razı mısın?” Sonra kendi kendine cevapladı: “Bu mümkün mü Özge? Allah’ın razı olduğu işlerin ölçüsü belli, bu mümkün mü, be Özge..” diye mırıldandı.
Midesi bulandı. Dansın bitmesini zor bekledi. Yanına gelen babasına:
-Lütfen, beni eve götürür müsün? Midem bulanıyor, yol yorgunluğumu atamadım herhalde... diyerek yalvardı. Babası istemeyerek Özge’nin teklifini kabul etti. Hanımına “Kızını bırakıp geleceğini” söyledi.
Özge kapının önünde indi, babasına:
-İyi eğlenceler... dedi ve eve yöneldi. Kapıyı çaldı, açarak içeri girdi. Doğru babaannesinin odasına gitti. Odanın kapısını açtığında, Cemile Ninenin elleri duadaydı. “Amin” deyip ellerini yüzüne sürdükten sonra başını çevirdi:
-Özge’m sen misin? Gel yavrum, geleceğini biliyordum.
Özge koşarak babaannesine sarıldı ve hıçkırmaya başladı. Ağlıyor, ağlıyordu. Başını kaldırıp sordu:
-Nereden biliyordun geleceğimi?
-Kızım, iman ateşi insanın içinde yanmayadursun, insan içini, sağ duyusunu dinlemeye başladı mı bir kez artık sonu gelecek demektir. Kutlu olsun yavrum, mübarek olsun, yolun açık olsun kızım, Allah yardımcın olsun.
Özge sakinleştikten sonra kalktı, abdestliğe giderken, dilinden, okuduğunda anlamadığı, bu akşam daha iyi anladığı Necip Fazıl’ın şu mısraları dökülüyordu:
“Üç katlı bir evin üst katı
Elinde tesbih ağlıyor babaannem.
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve aşıkları.
Alt kat: Kız kardeşimin tam tamda çığlıkları.
Bir kurtlu peynir ki ortasından kestiğim.
Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim.
Bu ne hazin ağaçtır bütün ufkumu tutmuş
KÖKÜ İFFET, DALLARI TAKLİT, MEYVESİ FUHUŞ?
D
iğer tarafta...
Ömer Faruk iyice zayıflamıştı. Çarşı izinlerine çıkmıyor, kantine uğramıyordu. Ahh, bir de çay ocağında oturmak mecburiyetinde kalmasaydı...
Hele, orada bir isimsiz gelen zarfın içindeki cüz’i de olsa para olmasaydı, hepten perişan olurdu. Kim gönderiyordu acaba? Askerliğini yarıladığı halde, ablası ve eniştesinden bir haber çıkmamıştı. Onlar mı gönderiyorlardı? Ama not, “Selamün aleyküm” ile başlıyor “Helaldir kardeşim, için rahat olsun.” ile bitiyordu. Üstelik yazı da yabancı idi.
Bütün bu düşüncelerle meşgul
iken, isminin anons edildiğini duydu. Ziyaretçi günü idi. Birden kalbinin hızlandığını
hissetti, acaba ablası mı gelmişti? Ok gibi fırladı yerinden, nefes nefese
vardı ziyaretçi kabul yerine. Masaları gözüyle aradı. Köşedeki ma
-Cezalısın kardeşim. Ama cezanı erteliyorum. Neden bize adres göndermedin?
-Şeyy, abi hakkınızı helal edin. Adresi nasıl buldunuz?
-Evinizi ısrarla aradım. Vermek istemediler, zaten onlara da bir tane mektup yazmışsın.
-Cevap gelseydi, yazacaktım.
-Sonunda telefona çıkan bir bayan, ki sanırım ablandı, dost olduğumu, isterse sana sorabileceğini söyledim. Dayanamayıp verdi. Seni ne kadar da çok seviyorlar. Sana zarar vereceğimi düşündüler galiba.
Ömer Faruk:
-Onların korkuları başka şeyler. Neyse nasılsınız üstadım? Beni ihya ettiniz.
-Hamd olsun çok iyiyiz. Dersten herkesin sana çok selamı var.
-Ve aleyküm selam. Neler hissettiğimi bilemezsiniz, Allah sizden razı olsun.
-Hepimizden Allah razı olsun. Daha önce adres olsaydı, seni bu kadar yalnız bırakmazdık. Zayıflamışsın, ama kolay değil. Ne kadar kaldı?
-Yolun yarısını geçtik, Allah kolaylık versin.
-Amin. Ablan birtakım şeyler söyledi, sana kırıldım.
-Neden abi? Kusur ettikse özür dilerim, lütfen affedin.
-Yoo, affetmenin şartı var. Oğlum madem evle sıkıntın oldu da, neden hiç bahsetmedin?
Ömer başını yere eğdi. Mü’min Bey devam etti:
-Biz kardeş değil miyiz? Allah Kur’an’da “Ancak inananlar kardeştir” diye buyuruyor. Peki,
kardeşlik
-Hakkını helal et, abi.
-Helal olsun. Bakma ensâr ile muhacir’in kardeşliğini bulamadığımıza; bakma sen, bütün o güzellikleriyle İslam kardeşliğini yaşayamadığımıza... Yine de biz kardeşiz. Üzgünüm, ne yaptın? Bunca zaman neyle idare ettin?
Ömer başını yere eğdi. Demek zarfı Mü’min abisi göndermiyordu. Başı öne eğik konuştu:
-Zor abi, bu ocakta mektubun gelmemesi zor. Arayanının olmaması zor.
-Ömer’im, bu ocakta parasızlık da zor.
-Hepsi birer imtihan. Sen anlatmıştın be abi, hani Peygamberimiz de yiyecek bulamadığından karnına taş bağlamıştı. Hani, Mekke devleti ambargo koymuştu tam üç yıl. Hani çocuklar ölmüş, hanımlar perişan olmuştu. Hani ölmüş devenin derisini bulan sahabe, üç gün bu derinin suyuyla idare etmişti çocuklarını...
Ömer Faruk biraz sustuktan sonra sordu:
-Sahi, bağışlanmam için konuştuğunuz şart ne idi?
-Üstadım, beni öyle yerlere götürdün ki, Allah razı olsun. Şarta gelince, askerlik bitince bize geleceksin. Sen gelene kadar bizim alt katı düzenleyeceğiz.
Ömer itiraz etti.
-Öyle kabul edemem.
-Neden? Mecbur, edeceksin. Yoksa kardeşliğinden şüphe ederim. Bak siyerden örnek veriyorsun, ensâr kardeşliğini de hatırlasana.
-Evet, haklısın ama, ensâr bütün mal varlığını kardeşlerinin önüne sermekten çekinmezken, muhacir istismardan kaçıyor, “Bana çarşının yolunu göster” diyordu. Öyle değil mi?
-Peki, o zaman oturursun, işe girince de kiranı ödersin. Anlaştık mı?
-Tamam, şimdi anlaştık.
Ziyaret saati dolmuştu. Ömer Faruk çok mutlu olmuştu. Mü’min Bey ayrılırken, zorla Ömer’e bir zarf vermişti. Vedalaşıp ayrıldılar. Ömer Faruk zarfı açtığında, askerlik boyunca yetecek kadar parayla karşılaştı. Mü’min Bey arkasına bakmadan uzaklaştı. Ömer Faruk “Rabbine Hamd” ettikten sonra çay ocağına gitti. Çay ocağında bulunan bütün erata çay ısmarladı. Âdeta bunca ayın hıncını çıkarırcasına...
Merak etmeye başlamıştı, zarfla gelen parayı kim gönderiyordu?
{ { {
Aradan yaklaşık bir yıl geçmişti...
Bu zaman zarfında Yunus’un bir kızı olmuştu. Ayşen postahanede memur olarak çalışmaya başladığından beri tam anlamıyla özgürlüğü (?) yaşıyordu. Sadece hafta sonları eve geliyordu. Yakın illerden olan “Bursa”da görev yapıyordu.
Öte yandan Ömer Faruk artık gün sayıyordu, çünkü on beş gün kalmıştı askerliğinin bitmesine.
Bu arada Erzurum’da olan Özge kapanmış, ama baş örtmenin yasaklığı nedeniyle okula giremeyenlerin safına katılmıştı. Kapanıp okula devam edemediğini ailesi bilmiyordu. Mümkün olduğunca da söylemeyecekti. Ve nihayet tatil olmuş, Özge eve dönme hazırlığına girmişti.
Yirmi dört saat yolculuktan sonra yine bir sabah vakti Akif Beylerin kapının zili çaldı. Kapıyı açan Akif Bey karşısından duran tesettürlü bayanı tanıyamamıştı. İçeri yöneldi hanımına söylendi:
-Kapıya bakar mısın? Temizlikçi geldi galiba.
Bu arada Özge gözündeki gözlükleri çıkardı. Türkan Hanım söylenerek:
-Temizlikçinin günü değil, kim geldi acaba? Kapıya geldi. Kapıya geldiğinde gözlerine inanamadı:
-Sen, sen misin? diyebildi. Sesi duyan Akif Bey kapıya geldiğinde:
-Özge sen misin?.. dedi hayretle.
Özge:
-İçeri girebilir miyim?.. diyerek içeri girdi. Kimse ona “Hoş geldin” dememişti. Türkan Hanım ağlayarak:
-Kim soktu seni bu hale? Aman Allah’ım lütfen, lütfen yardım et. Kızımı mahvetmişler.
Türkan Hanım, Allah’tan, kızının O’nun emirlerini tutmasından dolayı rahatsız olmuş, yardım istiyordu? Tıpkı Allah’ın “KAHHAR” (kahredici) isminden “Şeriatın kahrolmasını” isteyenler gibi...
Özge sakin olmaya çalışarak, bir şey olmamış gibi konuştu:
-Offf, yol çok yorucu... Nasılsınız? Sarılmayacak mısınız?
Türkan Hanım hiddetle bağırdı:
-Önce cevap ver, nedir bu halin?
-Ne var halimde?
Akif Bey:
-Ben çıkıyorum... deyip çıktı. Özge’nin yüzüne bakmamıştı. Özge arkasından seslendi:
-Babaa, öpmeyecek misin?
Akif Bey cevabını bakmadan verdi:
-Özge’m gelirse öpeceğim.
Türkan Hanım ağlıyordu. Özge duş aldı, yatağına uzandı. Ertesi gün kahvaltıda babası hiç konuşmuyordu. Annesi Özge’ye:
-Bak Özge, yol yorgunluğun geçti sanırım. Seninle konuşalım. Bizi el aleme rezil etme. Seni o öcülerin birisi görürse rezil oluruz... dedi.
-Anne, sen neler söylüyorsun? Sizi rezil edecek ne yaptım? Yâd ellerde kötü yollara düşmedim ki, namusuma leke sürmedim ki?
-Namusmuş. Daha ne yapacaktın? Şimdi “Savcının kızı irticacı olmuş” derlerse, nasıl bakarız çevremizin yüzüne.
Özge “Çevreyi putlaştırmak bu olsa gerek. Allah’ın huzurunda rezil oluruz, diye bir dertleri yok, çevrenin yanında rezil olurlarmış” diye düşünüyordu ki, annesinin bağırmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı:
-Akiff, lütfen bir şeyler yap. Bak, kızımız elden gidiyor, daldı görmüyor musun? Bunun aklına bir şeyler olmuş.
Özge:
-Sakin ol anne,
-Kim o? Yoksa seni gerici yapan mı? Söylesene, sana daha çağdaş birini bulurduk burada.
-Anne hayır, hayır anne, ben erkek için değil, Allah için kapandım. Lütfen beni anlamaya çalış.
-Neyini anlayayım, söyler misin? İnanamıyorum. Allah’ım, kızım irticacı olmuş, lütfen bana yardım et.
Özge:
-Müsaadenizle... diyerek kahvaltıdan kalktı. Akif Bey hanımına:
-Sakin ol, biraz sabret. Sadece etkidir, bizimle kalınca etkisi geçer.
Akif Bey doğru söylüyordu, etkiydi Özge’ninkisi. Ama Akif Bey’in yanıldığı bir nokta vardı; geçmeyecekti, çünkü bu etki İMAN’IN etkisiydi.
Özge’nin geldiği bir hafta olmuştu. Evdeki huzursuzluk devam ediyordu. Özge, Nurcan ablanın verdiği ve “Arkadaşım” dediği Saliha Hanımla tanışmak için adresi yanına aldı, hazırlandı, annesine:
-İhtiyaçlarım var. Karşılamak için çıkıyorum.. dedi.
-Bu halinle çıkamazsın. Seni görecekler.
-Görsünler, ne var halimde?
-Özge üstüme gelme. Seni bu günler için mi büyüttüm?!
-...............
Kızının cevap vermediğini gören Türkan Hanım, umutlanmıştı. Sesine yumuşaklık katarak, konuşmasına devam etti:
-Canım, bir tanem, güzelim, bak, sana en iyi geleceği sunmak için uğraşıp durduk. Seni büyüttük. Hiçbir şeyden mahrum etmedik.
-Büyüttüğün için itaat bekliyorsun değil mi?
-Tabi ya, hakkımız değil mi?
-Olabilir. Peki, Allah da yaratmış, yarattığı için itaat bekliyor. Oysa O yaratmasaydı sen de büyütmezdin. Hatta büyütmen için hep O sana yardım etti. Şimdi biz, bize verilen bir şeyler için asıl verene mi? Yoksa bize verilmesi için koyduğu aracıya mı baş eğeceğiz?
-Beni deli etme. Senin için hayallerim vardı. Dış ülkeye gönderecektim.
Türkan Hanım birden hatırladı ve heyecanla sordu:
-Bir dakika, sen okulu ne yaptın? Başörtüsü yasağı var. Okula nasıl gidiyordun? Yoksa, yoksa?
Bu arada Özge ayakkabılarını giymişti:
-Giremiyordum. Kafası yobazlıkla dolu, diplomalı cahiller, benim başımdaki bir metre kumaştan korkarak, eğitim hakkımı elimden alıyorlar.
-Ben neler duyuyorum? Sen çağdaşlıktan ne zarar gördün? Söylesene, herkes aya giderken savcının kızı yaya gidiyor, öyle mi? Okul, diploma..
-Akşama görüşürüz... deyip çıktı Özge.
Türkan Hanım sinir krizleri geçiriyordu. “Hayır böyle olmaz!” dedi kendi kendine, “Sabretmekle olmaz, gözdağı vermeliyim.”
Özge gidip, Saliha Hanımla tanıştı. Çok hoş, kültürlü bir hanımdı. Muhabbet ettiler. Özge evdeki durumdan bahsetmedi. Vakit ikindiye doğru olunca, Özge kalktı, örtüsünü giyip çıktı. Kitapçıya uğrayıp iki tane kitap aldı. İçinde bir huzursuzluk vardı. Evdeki durumdandır diye düşündü. Eve vardı, zile dokundu. Türkan Hanım elinde sigarası, kapıyı araladı:
-Kimi aramıştınız? diye sordu.
Özgeyi tanımamazlıktan gelerek cevap bekledi.
-Anne kapıyı açar mısın?
-Seni tanımıyorum, defoool, defol.. diyerek, kapıyı Özge’nin suratına kapattı.
Özge tepkinin bu kadarını beklemiyordu. Bir an şaşırdı. Gidebileceği yer de yoktu. Komşuların görmemesi için, caddenin başındaki camiye yöneldi. Gidip şadırvanın hanımlara ayrılan bölümünde abdest aldı. Caminin üst katına çıktı. Üst katın erkekler bölümüne bakan cephesi perdeyle kapalıydı. İkindi namazını kıldı. Sonra el açtı Rabbine, yardım istedi. Dik durabilmek için eğilmemek için yalvardı O Gücü Her Şeye Yeten’e, Kimsesizlerin Sahibi’ne.
Elindeki kitabı karıştırmaya başladı, okuyor ama hiçbir şey anlamıyordu. Camın önünde duran Kur’an’ı aldı, rast gele bir yeri açtı ve mealden okumaya başladı.
Kalem sûresiydi okuduğu:
“Nun, kaleme ve onunla yazılanlara yemin olsun. Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin. Senin için sonsuz bir ecir vardır. Sen, büyük bir ahlak üzeresin. Sen de göreceksin, onlar da görecekler.. Hanginizin deli olduğunu.
Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Doğru yolda olanı da en iyi bilendir.. Sakın yalanlayanlara itaat etme. Onlar ister ki, sen müsamaha gösteresin de onlar da müsamaha göstersinler. Yemin edip duran alçağa itaat etme. Ayıp arayana ve laf götürüp getirene.. İyiliği engelleyene, günaha düşkün olana. Mal ve oğul sahibi olmuş (çevresi geniş olana) itaat etme.. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman:
-Eskilerin masalları... der.”
-İtaat etmeyeceğim Allah’ım. Biliyorum
her taviz kimliğimden kopacak bir parça olacaktır. Sen’in emrine muhalif olan
hiçbir şeye itaat etmeyeceğim Allah’ım.. dedi kendi kendine ve sûrenin son
ayetini okudu: “Kur’an toplumlara bir
uyarı/öğütten başka bir şey değildir.” Özge bu mealde ayetlerin çıkmasını
Akşam olmuştu, kalkıp akşam namazını kıldı. Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu Tekrar oturdu, namazdan sonra camilerin kapısına kilit vurulduğu için, ışıkları söndürmüşlerdi. Artık kitap da okuyamıyordu. Biraz tesbih çekti. Uyumamak için direndi. Çünkü yatsı namazını da kılması gerekiyordu.
Yatsı namazını kıldılar, cemaat dağıldı. Işıklar söndü ve işte Özge camide yapayalnız kalmıştı. Bir an korktu. Felak ve Nas sûrelerini okudu. Sonra manalarını düşündü. İçi rahatladı. Alemlerin Rabbine sığınmıştı. O’ndan daha iyi kim koruyabilirdi? Bir müddet sonra uykuya daldı.
Biraz sonra Nurcan ablası geldi rüyasına:
-Hadi gel, bizi bekliyorlar.. dedi. Özge kalktı, yeşillik bir bahçeden içeri girdiler. Bahçedeki evin kapısını ak sakallı biri açtı. Nurcan ablası, kapıyı açana selam verdi ve odaya girdiler. Nur yüzlü bir bayan, kadınlar topluluğuna bir şeyler anlatıyordu. Özge sordu:
-Nurcan abla, bu kim?..
Nurcan ablası sus işareti yaptı. Özge dinlemeye başladı:
-Herkes inandığını ispat etmek zorundadır. İmanın imtihanı vardır. İmanın imtihanında sınıfta kalanlar, hüsrana uğrayacaklardır.
Birden büyük bir örümcek gördü. Nurcan ablası tebessümle bakarak:
-Özge bacım. Örümcek sûresinde.. dedi..
O sırada müezzinin sesiyle yerinde fırladı. Rüyası yarım kalmıştı. Müezzin nida ediyordu:
-Allahu ekber... Allahu ekber...
Müezzini dinlerken, ezanın mahiyetini düşündü. Nurcan ablası ne de güzel anlatmıştı: “Ey arkadaşlar dinleyin” demiş ve devam etmişti: “Allahu ekber.. Allah en büyüktür. Ezan bir nidadır, bir çağrıdır. Ezanı duyduğunuzda namaza çağrıldığımız gibi, bir gün de huzura çağrılacağımızı hatırlayın. Ezan size mahşeri hatırlatsın. Bugün bu çağrıya gelmezsin, ama yarın mahşere çağrıldığında gelmemek gibi bir seçeneğin yok, olmayacak. Ezanı böyle idrak et, hemen kalk, “Lebbeyk.. Buyur, çağrına uydum ve geldim Allah’ım” de. Ve kıyam et, baş kaldır, ayağa kalk! Kime mi? Önce nefsine kardeşim. Evet, önce nefsine kıyam et. Çünkü İslam gönül işidir. Yüreğine, kalbine koyamadığın İslam’ın dışa yansıması mümkün değildir. Önce yüreğine hakim kıl, önce bedeninde hakim olsun İslam. Sonra kıyamın, Allah’ın razı olmadığı her şeye, herkese olsun. Lebbeyk de, huzura gel.”
Özge öylesine dalmıştı ki, müezzinin cemaate “Kad kaameti’s-salah” sözüyle irkildi. Abdest alması gerekiyordu. Dışarı çıkarsa yanlış anlaşılabilirdi. Acaba ne yapmalıyım? diye düşündü. Acaba bu durumda teyemmüm geçerli olur muydu? “Suyu kullanmaya güç yetirememek” diye bir kural biliyordu. Acaba o kural, bu durumu kapsar mıydı? “Rabbim, lütfen beni bağışla” diye dua etti. Duvardan teyemmüm alıp, namazını kıldı.
Birden rüyasını hatırladı. Örümcek sûresi mi? Aman Allah’ım, örümceğin Arapça adı da neydi? Nurcan abla söylemişti, ama hatırlamıyordu. Bu rüyada bir mesaj mı vardı?
Hemen Kur’an’ı alıp karıştırmaya başladı. Ve işte bulmuştu: Ankebut sûresi, altına parantez açılmış “Ankebut Arapça’da örümcek demektir” diye not düşülmüştü. Okudu:
“Elif, lâm, mîm. İnsanlar
(dünyada çeşitli çile ve güçlüklerle) imtihan edilmeden (
Diğer tarafta Türkan Hanım ve eşi sabaha kadar uyumamışlardı. Akif Bey hanımına kızmış, kızının başına bir şey gelirse, artık evli kalamayacaklarını söylemişti. Öğle namazından sonra telefon etmek için Özge camiden çıktı. Hafta sonuydu, bir ihtimal babası evdeydi. Acaba polise haber vermişler miydi? Telefonu babası kaldırdı. Özge:
-Alo, baba... dedi.
-Özge, kızım nerdesin?
-Kararınızı öğrenmek için aradım.
-Harap olduk. Lütfen eve gel.
-Olduğum gibi kabul ederseniz, gelirim.
-Tamam gel, bunları sonra konuşuruz, şu an nerdesin?
-Tamam, geliyorum.. deyip telefonu kapattı. Özge eve gelmiş, hemen odasına geçmişti. Nerde kaldığını sormamışlardı. Türkan Hanım, “Rezil olduk. Bu kız bizi rezil etti” deyip ağlıyordu. Akif Bey defalarca kızıyla konuşmuş, ama Özge: “Bu, benim imanımdır, inancımdır, asla vazgeçmem” diyerek cevap vermişti.
Özge’nin durumunu duyan Türkan Hanımın çevresinde konu artık Özge idi. Türkan Hanıma acıyan gözlerle bakılması, Türkan Hanımı çileden çıkarıyordu. Nasıl olur da kızı, onu arkadaşları arasında mahcup ederdi. Kızıyla hiç konuşmuyor, konuştuğu zaman da tahrik edici ve imalı sözler söylüyordu. Özge ise elinden geldiğince iyi davranmaya çalışıyor, imanî konular olmadıkça annesine bir şey demiyordu. Bu huzursuzlukla Özge’nin geldiği yaklaşık altı ay olmuştu. Bir gün Nurcan ablası telefonla Özge’yi aramış, telefonu annesi almış, ağıza alınmayacak hakaretler etmişti. Özge bunun için çok üzülmüş, âdeta kahrolmuştu. Daha ne kadar dayanacaktı kendisi de bilmiyordu. Dışarı çıkmasına, telefon etmesine, kitap okumasına kadar birçok şeyine ambargo koyulmuştu. Annesi evde müzik ve televizyonu kasıtlı olarak son ses açıyor, Özge’yi yıldırmak için elinden geleni yapıyordu.
Özge bir gün banyoda duş alırken, annesi odasına girmiş ve tesettürünü parça parça ederek, parçaları dolaba koyup çıkmıştı Özge banyodan çıktı, hava biraz serindi. Yeleğini almak için dolabını açtığında gözlerine inanamadı. “Aman Allah’ım! Olamaz. Bu, bu, Fransız mantığı, Yahudi mantığı. Allah’ın düşmanlarından başka kim örtüden rahatsızlık duyardı ki?” diye söylendi. Annesini iyi tanıdığı için böyle bir şey bekliyordu. Onun için yedek bir tesettür almış, yatağının altında saklıyordu. Çantasını hazırladı, sakladığı yerden tesettürünü çıkardı. Fırsat kollayıp annesine gözükmeden çıktı. Çıkmadan önce de, yırtılmış olan tesettürünü yatağının üzerine koymuştu.
Evden çıktı. Aman Allah’ım, bu çok korkunç bir duyguydu. Nereye gitmeliydi? Kimin kapısını çalmalıydı? Gidiyordu, ama nereye gittiğini bilmiyordu. Acaba bu gidişi “hicret” sayılır mıydı? Acaba Allah bu gidişi, Mekke’yi bırakıp gidenlerin gidişi gibi kabul eder miydi? Ne kadar da zordu Mekke’yi bırakmak. Kitaplardan okunduğu gibi kolay değildi Mekke’yi bırakmak. Ama Allah rızası olunca, zorluklar insana kolay mı geliyordu, ne? O’nun için acı çekmek, ruhları yükseltiyordu. Ne demişti Nurcan ablası: “Biz de Mekke’mizi yaşamalıyız ki, Medine’ye ulaşalım. Mekke’yi yaşamayı göze alacak yiğitler olmalıyız. Mekke’nin zulmüne dayanacak Ammar’lar, Bilal’ler, Sümeyye’ler yetiştirmeliyiz. Çünkü Medine olmanın yolu, Mekke’den geçer.”
Evet, Nurcan abla... Nurcan ablaya mı gitmeliydi? O bir çözüm bulurdu.
Özge’nin gittiği fark edilince, Türkan Hanım telaşlanmış, ama akşama kadar beklemişti. Belki gelirdi. Ama yanılıyordu, Özge dönmemişti. Odasına girip defterini, kitaplarını ve bütün notlarını karıştırdı, bulabildiği bütün telefon numaralarına telefon etti. Özge yoktu. Akif Bey sinirli sinirli konuştu:
-Yarın açarsın, çünkü Erzurum’a gitmişse ancak yarın varabilir.
-Bir tespit edeyim, o gericilerin canına okuyacağım. Kızıma yaptıklarını burunlarından fitil fitil getirteceğim.
Akif Bey bağırdı:
-Yeter, yeter artık. Azıcık sabret, hep senin tutumun bu olayı bu noktaya getirdi. Ben, kızım olmadan yapamam, anlıyor musun? Bir fenalık daha yaparsan, onu hepten kaybederiz.
-Dayanamıyorum, anla beni. Tahammülüm kalmadı benim. Kızım, babaannesinden beter oldu. Aaaa, babaanne, evet babaannesine gitmiş olabilir.
Hemen telefona sarıldı. Ama hayır, orada da yoktu. Telefonu henüz kapatmışlardı ki Arif Beylerin kapının zili çaldı. Kapıyı açan Meryem Hanım:
-Aaa, Özge sen misin? Ne olmuşsun böyle? Gel içeri.. deyip Özge’yi içeri aldı... Annesinin aradığını, çok üzgün ve telaşlı olduklarını söyledikten sonra.
-İstersen burada olduğunu haber verelim... dedi.
-Hayır, henüz değil. Şayet rahatsız etmeyeceksem, babaannemle birkaç gün kalmak istiyorum.
-Aaa, rahatsız olmak ne demek? Amcanın evi, senin evin. Rahatına bak, zaten evde çocuklar da yok, bizim için iyi olur.
-Ayşen yok mu?
-Hafta sonları geliyor. Bu hafta sonu gelemeyecekmiş, işleri varmış. Yunus’un da artık evi var, haftada ya da on günde bir uğruyorlar.
Özge üzerini çıkarmadan Cemile Ninenin odasına gitti. Cemile Nine Özge’yi görünce, gözlerine inanamadı, hasretle kucaklaştılar.
Özge, Meryem Hanımın hazırladığı sofrada çay içerken olanları anlattı. Cemile Nine çok üzülmüştü. Bir anne nasıl olur da evladını kendi elleriyle ateşe atardı? Olaya diploma hastası olan Meryem Hanım da üzülmüştü. Özge’ye:
-Kızım onlar da haklı. Diplomanı alamayacaksın, çünkü okula giremiyorsunuz. Bari okula girerken açsaydın, okul bitene kadar idare etseydin.
-Ya okuldan sonra? O zaman da emekli olana kadar aç, kapa yapacaktım. Yenge, artema değil ki aç kapa yapayım. Bu Allah’ın emridir. Hem böyle söylerken Allah’ın emirlerine rağmen alternatif sunmuş oluyorsun.
-Kızım, ekmeğini eline alırdın. İlerde ne olur, ne olmaz.
-Yenge hanım, ben de zaten ne olur ne olmaz diye Allah’ın emirlerine yapışmaya gayret ediyorum. Ya ölürken imanı kurtaramazsam, o zaman bana diploma mı yardım edecek? Lütfen şimdi söyleyeceklerime iyi kulak verir misin? Bana iki ilahtan emir geldi.
Meryem Hanım irkildi:
-Tevbe de kızım...
İçinden “Vah yazıık, kızcağızın aklına bir şeyler olmuş...” diye geçirdi. Özge konuşmasına devam etti:
-Tevbe derim tabi. Tevbe kadar güzel bir şey yok. Ama ben şu an tevbe diyeceğim bir şey söylemedim. Allah tektir ve benim ilahımdır. İki ilahtan emir geldi, birincisi gerçek ilah olan Allah’tan, bana “hiçbir halde açamazsın” diyor. İkincisi, ilahlık iddia eden, Allah’ın kanununa rağmen kanun koyanlardan, onlar da “açacaksın” diyor. Ben bir Müslüman olarak gerçek ilah olan Allah’ın kanununa boyun eğmeyi tercih ettim. Söyler misin? Yanlış mı?
-Şeyy, değil, değil de, Allah Affederdi.
-Nereden biliyorsun?
-Neyi?
-Allah’ın affedeceğini.
Cemile Nine rahatsız olmuştu, konuyu kapatmak istedi. Lafı değiştirerek sordu:
-Kızım, annenlere haber verelim mi? Merak edip, polisi aramasınlar.
-Onlar polisi aramazlar, kariyerleri sarsılır. Biraz merak etsinler, aramayalım. Sahi Yunus Beyler nasıllar?
Meryem Hanım övünerek cevapladı:
-Ooo, çok şükür, çok iyiler. Bir elleri yağda, diğer elleri balda.
-Öyle mi? Peki Ayşen?
-Ayşen de sözlenmek üzere. Seviyorlarmış, araya girmek günah olur, verelim dedik. Sahi kaç gündür aramadı, ne yapıyor acaba?
Arif Bey Özge’den habersiz kardeşi Akif Beyi arayarak, Özge’yi merak etmemelerini söyledi. Akif Bey ve hanımı rahatlamıştı.
Özge’nin geldiği bir hafta olmuştu, Ayşen hiç aramamıştı. Meryem Hanım o sabah kalkıp, iş yerini aradı. İş yerinden “O yaklaşık bir haftadır izinde” cevabını alınca âdeta şok olmuştu. Nereye gitmişti acaba? Yoksa sevdiğine kaçmış mıydı? Meryem Hanım aklına gelen bu ihtimal için kendi kendine söylendi: “Ama ne gerek vardı ki, zaten verecektik.”
Derhal Arif Beyi aradı. Arif Bey duyduklarına inanamadı, hemen Bursa’ya hareket etti.
Bursa’ya varınca önce Ayşen’in kaldığı pansiyona gitti. Kapıyı zorlayarak açtığında, dünya başına yıkıldı. Ayşen tavanda sallanıyordu.
H
|
E |
rtesi gün magazin gazeteleri başlık atmıştı:
“Aşk ölüm getirdi. Güzel Ayşen sevdiğinin kendisini terk etmesine dayanamayarak intihar etti. Yapılan muayene sonucu, güzel Ayşen’in hamile olduğu tesbit edildi.”
Evet, çarpık sevgi Ayşen’in sonunu hazırlamıştı.
Akif Bey sabah haberlerini dinlerken olayı duydu. Hemen Yalova’ya hareket ettiler. Yalova’ya vardıklarında annesi ile Özge karşılaştıklarında Özge bakışlarıyla çok şeyler anlatmıştı, ama anlayana.
Bu ani olay aileyi çökertmişti. Meryem Hanım dayanamıyordu. Cenaze gelmiş, işlemler tamamlanmış, ebedi yerine götürülmek üzere omuzlara alınmıştı. Ne de hızlı hareket ediyorlardı bir an önce gömmek için.
Meryem Hanımın çığlıkları kulakları tırmalıyordu. Durmadan sebep olanlara beddua ediyordu kendi payına düşeni unutarak.
Ayşen bir de not bırakmıştı, kısacık ve anlamlıydı:
“Babacığım ve anneciğim. Ninem haklıydı. Ben nefsimin kurbanıyım, kimse suçlu değil, lütfen affedin.”
Mahalleli her akşam gelip Kur’an okuyordu. Yedi akşamı tamamlayacaklardı. Diri iken Kur’an’a aldırmayan Ayşen için, öldükten sonra yedi gün Kur’an okumak (?).. Oysa Kur’an diriler için kılavuz, yol gösteren, hayatı şekillendiren, ahlaki kurallar bildiren, diri hayatın kitabıydı.
Bu üzücü olayın üzerinden bir ay geçmişti. Özge eve dönmemişti, dönmeyi de şimdilik düşünmüyordu. Babaannesiyle aynı odada yatıyorlar, akşam uykuları gelene kadar kitap ya da Kur’an okuyorlardı. Özge o akşam, kılıfı eskimiş Kur’an’ı raftan alarak, babaannesine:
-Bugün de bundan okuyalım.. dedi. Kur’an’ı açtığında içinden bir zarf düştü. Özge merakla zarfı aldı ve sordu:
-Bu nedir babaanne?
-Bakayım. Haa, şu mu? Hiiiç, bir şey değil.
-Özel mi?
-Kimseye söylemezsen, özel değil.
-Tamam, söylemem.
-Yunus’un bir arkadaşı vardı ya, hani şu anası babası olmayan, adı Ömer’di galiba.
-Evet, evet. Şu dindar çocuk.
-Ona Ayşen vasıtasıyla arada bir harçlık gönderiyordum. Gönderdiğine dair kağıtları getirmişti, oraya koymuş, unutmuşum.
-Aman babaanne, bu ne incelik. Babaanne para dedin de...
Özge burada sesini biraz daha kısarak konuşmasına devam etti:
-Ben, Yunus Beyden şüpheleniyorum.
-Neden?
-O kadar maaşla bu lüks yaşam anormal değil mi?
-Ben para işlerinden anlamam...
Cemile Nine konuyu kapatmak istedi ama Özge devamla:
-Hadi babaanne, bir yerde muhasebe memuru olmakla, bu yaşam elde edilmez ki.
-Doğrusu ben de şüpheleniyorum. Bir ara Nurten ile çok kavgaları oldu.
-Neden?
-İstediğini alamıyormuş. Sefalet içinde yaşıyormuş. Ne bileyim, tek kelimeyle doyumsuzluk.
-Bakıyorum da Yunus Beyin artık dindarlığa merakı kalmamış. Önceden bu konularla ilgilenirdi.
-Ahhh kızım, dindar kadın, erkek için çok önemlidir, çoook.
-Allah sonunu hayır etsin. O arkadaşı ne oldu acaba?
-Bilmiyorum. Neyse hadi yatalım, sonra teheccüde kalkamıyoruz.
Ömer Faruk askerden gelmiş, Mü’min abisinin evinde kiracı olarak kalıyordu. O askerden gelene kadar Mü’min abisi ona iş ayarlamıştı. Ömer Faruk da hayatını düzene koymuş, haftada üç akşam düzenli olarak ilim almak için derslere gidiyordu. Ve bol bol kitap okumaya çalışıyordu.
H
E |
rtesi gün ikindi vakti idi...
Meryem Hanım koltukta oturmuş ağlıyordu. Özge bütün işleri bitirmiş, çay yapmıştı. Önce babaannesine, sonra da Meryem Hanıma ikram etti. O sırada telefon çaldı. Özge “Ben bakarım” deyip telefonu kaldırdı:
-Alo buyurun. Aaa, Nurten sen misin?
Nurten ağlıyordu. Özge, evdekiler anlamasınlar diye gayet sakin konuşmaya özen göstererek:
-Nasılsın? Ne oldu?
-Yunus’u tutukladılar.
-Neden?
-Hemen gelseniz iyi olur... deyip telefonu kapattı.
Özge kendisine merakla bakan Meryem Hanım ve babaannesine cevap verdi:
-Nurten sanırım rahatsızlanmış, gitsek iyi olur.
Meryem Hanım sordu:
-Nesi varmış? Acil değilse, akşam gideriz.
-Şeyy, sorun Yunus ile ilgili.
-Yine kavga mı ettiler? Çocuk çalışıp, çabalıyor da bir türlü hanımının gözünü doyuramıyor. Kim bilir yine hangi şeye göz dikti.
Hazırlanıp çıktılar, eve vardıklarında olayı duyan Meryem Hanımı teskin etmek mümkün değildi. Sonunda fenalaşmış ve hastahaneye kaldırılmıştı.
{ { {
Ertesi gün...
Ömer Faruk işe gitmek için bindiği dolmuşun koltuğunda unutulmuş gazeteye göz atarken, takıldığı haberi tekrar tekrar okudu. Emin olmak istiyordu. Evet, evet, emindi, bu o idi. Haber şöyleydi.
“Güvenoğulları Şirketi’nin muhasebecisi Yunus Şahin, eroin satarken yakalandı.”
Ömer Faruk üzülmüştü. İş yerine vardığında çıkıp müdürden izin aldı ve cezaevine gitti. Sıkı bir aramadan sonra içeriye aldılar. Tel örgüler arasından Yunus gözüktü. Ömer Faruk’u tanıyamadı. Ömer Faruk seslendi.
-Selamün aleyküm. Tanıdın mı beni?
-Oooo. Ömer Faruk sen misin? Hiç ummazdım...
Yunus yere baktı, belli ki utanmıştı. Ömer Faruk:
-Geçmiş olsun. Herkes hata yapabilir, önemli olan pişman olmaktır.
Yunus üzgün bir sesle cevap verdi:
-Adamım, pişman olmak ne demek, bin pişmanım. Ama oldu bir kere.
-Şeyy, nasıl oldu?
-Sorma adamım, sorma. Ahhh, ah. Senin anlayacağın köprüyü geçerken, işimi kolaylaştıran seçimi yapamadım.
-Köprü mü?
-Unuttun mu? Sen anlatmıştın.
-Haa, şu mesele. Peki, o zıkkımı kullanıyor musun?
-Hayır. Sırf evde huzuru yakalamak için yaptım. Dostum, anlayacağın, çarpık bir sevginin, sahte sevginin, menfaate dayalı sevginin kurbanı oldum.
-İyi, kendin kullanmamam çok iyi. Tabi kişi kendine istemediğini başkaları için de yapmamalı, ama olmuş bir kere. Bak ihtiyacın olursa, ben her zaman hazırım. İstediğin şey, inancımla ters düşmedikçe elimden geleni yaparım.
Yunus mahcup olmuştu:
-Ben seni askerde hiç arayıp sormadım ki.
-Olsun. Dostum, her şey karşılıklı menfaat için olmaz ya.
Ömer Faruk zorla Yunus’a para bıraktı. Yunus istemiyordu. Kitap getireceğini söyledi, tam ayrılacaktı ki, tesettürlü bir bayan, ihtiyar birinin koluna girmiş olarak, görüştüğü bölüme girdi. Ömer Faruk Cemile Nineye yol verdi. Gayri ihtiyari Özge’ye gözü takıldı. Hemen Allah’ın “Mü’min erkeklere de söyle, gözlerini harama bakmaktan çeksinler” fermanını hatırladı. Gözlerini derhal çevirdi.
Zaten Özge’nin, tesettürüne titiz olması, Özge’nin güzelliğini ele vermiyordu.
Özge babaannesini koyup, kenara çekildi. Yunus, Ömer Faruk ile babaannesini tanıştırdı. Cemile Nine torununa nasihat etti. Meryem Hanımın da fenalaştığı için gelemediğini söyledi. Ömer Faruk müsaade istedi, ayrılacaktı ki Cemile Nine kendisine:
-Oğlum, sen de benim bir evlâdım sayılırsın. İşin yoksa dışarıda bekler misin? İhtiyarım, yardıma ihtiyacım var... dedi.
-Tabi beklerim nine... dedi Ömer Faruk ve çıktı.
Yunus, babasının kızdığı için gelmediğini duyunca çok üzülmüştü.
Dışarı çıktıklarında Ömer Faruk cezaevinin dışında bekliyordu. Hemen yakındaki çocuk bahçesinde banka oturdular. Özge babaannesinin oturmasına yardım ettikten sonra kendisi başka bir banka oturup, çantasından hiç eksik etmediği kitabını çıkarıp okumaya başladı.
Cemile Nine Yunus için Ömer Faruk’tan yardım istedi:
-Seninle arkadaş olduğu dönemlerde bayağı iyiydi. Lütfen ilgilen... dedi ve daha sonra çeşitli sorular sordu. Ayrılırken:
-Evlât, sen de benim bir oğlum sayılırsın. Bir daha ki görüş gününde gelip beni görüşe getirir misin?... diyerek ricada bulunmuştu. Ömer Faruk bu sevimli ihtiyardan çok hoşlanmıştı:
-Elbette ninem. Memnuniyetle... diyerek cevap verdi.
Bu akıllı ihtiyarın mak
Düğün işlemleri Arif Beylerde yapılmıştı. Türkan Hanım çevre fobisi yüzünden dini düğünü evinde istememişti.
Ömer Faruk için dünürcülük işini, Akaid, Fıkıh hocaları ve Mü’min abisi yapmıştı.
Daha sonra Cemile Nineyi zorla ikna ederek yanlarına almışlardı. Bu üç güzel insanın müşterek noktaları; Kur’an, sünnet ve Allah’ın rızasını kazanmaktı.
HH
Özge ile Ömer Faruk birbirlerini çok seviyorlardı. Çarpık
sevgiyle değil, sevgilerini sağlam temeller üzerine kurdukları için de çok
mutluydular, çooook..
İslami Okul Okulların En Önemlisi