Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - Silaya - Silayahasret

t

 

 


- roman -

 


 

Metin Kutusu: Yazarı :
Tashih :
Kitap Tasarımı : 
Kapak Tasarımı :
Baskı :
Baskı Yeri :
Baskı Yılı :
 
 
 
 
 
Adres :
 
 
Telefon :
 
Faks :
Metin Kutusu: Sabiha Ateş Alpat
Beka Yayıncılık
Osman Arpaçukuru
Ahmet Mayalı
Kilim Matbaacılık
İstanbul
Ekim 2005
 
 
 
 
 
BEKA YAYINLARI
Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18 
Cağaloğlu – İstanbul
0212 512 51 66 
0212 512 45 43
0212 512 51 66
Metin Kutusu: Sılaya Hasret


SABİHA ATEŞ ALPAT

 


 

 

 


Beka


 

Sabiha Ateş Alpat:

1964 yılında Kars’ın Digor ilçe­sinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini burada bitirdi. Seksen İhtilali öncesi dö­nemde sağ-sol davasından, okullarda had saf­hada olan karmaşa yüzünden okula devam edemedi. Ailesi, aynı se­bepten 1978 yılında Kocaeli-İz­mit’e göç etmek zorunda kaldı.

Yazarın yayımlanmış romanları şunlardır:

1. Ana Yüreği

2. Ölüm Çiçekleri

3. Zamanın Zeynebi

4. Sarsılmadan Uyanmak

5. Kardeş Kurşunu

6. Yozlaşmış Duygular

7. Güneş Doğudan Doğar

8. Evladımı Geri Verin

9. Sılaya Hasret

 

Email:  sabihaatesalpat@mynet.com

  sabihaatesalpat@hotmail.com

 

H

er şey bir sabah servise geç kalmasıyla başla­mıştı. O gün, servi­se yetişmek için hızlı hızlı gi­derken çarpışmışlardı. Genç kız yere düşen çantasını almaya yel­­tenirken, Osman hafif ve mahcup bir sesle:

-Affedersin, bacım deyivermişti. Genç kız başını kaldırdığın­da Osman ile göz göze gelmiş, Osman hemen başını çevir­mişti.

Osman, o günden sonra ismini dahi bilmediği bu kızı bir türlü unutamıyordu. Kendi kendine kızıyor, iç aleminde duygula­rıyla boğuşuyordu.

Osman, dini bütün, Allah ve Rasul’ünün öğretisi doğrultusunda yaşamaya gayret eden, mümtaz biriydi. O, asrın yozlaşan gençliği­ne inat, dik durmayı hedef edinmişti. Hayatının ol­duğu gibi, duy­gularının kanun koyucusu olarak da Allah’ı kabul ediyor ve O’nun rızası doğrultusunda duygularını yönlendiri­yor­du.

Ya şimdi... Şimdi kendisine bir anlam veremiyordu. Oysa ki, çarpıştığı kızın adını ve kim olduğunuda bilmediği gibi, teset­tür­lü biride değildi. Sürekli Felak ve Nas surelerini okuyor, unut­­maya çalışıyor, fakat yine de düşüncelerine zaman zaman en­gel olamıyordu.

Fabrikaya ilk girdiği zaman, kulakları küpeli, saçları uzun, ağ­zı sakızlı modern bir gençti. Fabrikada çalışan Muhammed us­­tayla tanıştıktan sonra dünyası değişmişti. Muhammed usta, Osman ile ilgilenmiş, İslam’ın gerçekte ne manaya geldiğini ya­vaş yavaş öğretmişti. Sabırla tohum ekmeye devam etmiş ve bir gün Osman’ı karşısında saçı sakalı düzgün, kıyafetinde bey­efendilik ve kulaklar küpesiz görünce, ekilen tohumların yeşer­diğini fark etmişti. Ve buğulu gözlerle Osman’a sarılmış:

-Kardeşim ... demişti içtenlikle.

Osman, Muhammed ustanın bu hareketinden oldukça etkilenmiş ve o gün kendisi için bir dönüm noktası olmuştu. O gün, eski Osman ölmüş, yeni bir Osman doğmuştu.

* * *

Zaten amaçsız, anlamsız hayat tüketenler yaşayan ölüler değiller miydi? Ya şimdi ne oluyordu Osman’a? Eski yaşantısına geri dönüşün sinyali miydi bu?

O gün ruhsuz bir robot gibi ayaklarına tabi olarak, kendini aynı saatte ve aynı yerde bulmuştu. Evet işte yine aynı genç kız telaşlı telaşlı durağa gidiyordu. Osman çakılıp kaldı olduğu yerde. Birden Nur suresi otuzuncu ayeti kerimeyi hatırladı:

-”İnanan erkeklere söyle, gözlerini kendilerine helal olma­­yanlara bakmaktan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar, bu ha­reket daha temiz ve daha erdemlidir. Şüphe yok ki, Allah ne işlerseniz hepsinden haberdardır”.

 Hemen başını yere indirdi. Canı sıkılmıştı kendine. Mırıldandı:

 -Allah’ım, bana ne oluyor? Lütfen tut elimden. Beni bırak­ma tek başıma. Karmaşık duygular sardı beni. Lütfen tut elimden ... Döndü ve arkasına bakmadan iş yerinin yolunu tut­tu.

Fabrikaya geldiğinde oldukça dalgındı. İşinin başına geçti. Düştüğü girdaptan kurtulma yolları arıyordu. Ne inancından vazgeçiyor ne de gönlünü, o kızı düşünmekten alıkoyabili­yordu.

Yaklaşık on dakikadır kendini izleyen bir çift gözden haber­siz, elleri iş te düşünceleri ise daldan dala konarak uzun bir seyahat yapıyordu. Birden omuzuna dokunan bir çift elle sıyrıldı düşüncelerinden:

 -Ne o Osman? Hiç burada değilsin ...

Döndü , gelen kalfa idi. Kalfa, babacan bir insandı. Osman:

 Özür dilerim, fark etmemişim, dedi mahcup bir edayla ...

 -Esteğfirullah önemli değil, diye cevap verdi kalfa ve devam etti:

 -Sende aşık olan birinin halleri var, aşık mısın sen yoksa?

Osman ürperdi. Kendinden korktu. Çok mu kaptırmıştı ken­dini?

* * *

Allah’tan başkasına aşık olmak? Bu büyük bir uçurumdu. Kendinden korktu ve içinden:

-Allah’ım, seni ancak buldum, ancak tanıdım. Lütfen Sen’inle arama kimselerin girmesine izin verme. Bana yardım et, diye niyazda bulundu. Cevabı gecikince kalfa seslendi:

-Heyy! Orada kimse var mı?

Osman cevap verdi:

-Afedersin kalfa. Bir sorunum vardı, ama İnşallah geçecek.

-Emin misin? yardıma ihtiyacın varsa ...

 -Hayır, yardıma ihtiyacım yok. Kesinlikle geçecek dedi kararlı bir şekilde ve devam etti:

 -Benden bir şey mi istemiştiniz?

 -Hayır, dalgın görünce sesleneyim dedim. Hadi kolay gelsin, dedi ve teftişine devam etmek için yürüdü.

 -Teşekkür ederim, dedi Osman arkasından bakarak.

Kalfa doğru Muhammed Ustanın yanına gitti. Muhammed ustanın, Osman’ı çok sevdiğini biliyordu. Yanına varıp selam verdi. Osman’ın dalgınlığını anlattı ve ekledi:

 -Onu hiç böyle görmemiştim. Mutlaka bir sorunu var ...

Muhammed usta endişelenmişti. Öğle paydosunda hemen Osman’ın yanına gitti. Kalfanın söylediklerinden haberi yokmuş gibi davranarak:

 -Selamun aleykum gardaş, diye seslendi.

Osman başını çevirince sesin geldiği yöne, Muhammed ustayla yüz yüze, göz göze geldi. Muhammed usta şaşkın:

 -Aaa!Sen ağlıyorsun. Gözlerin kan çanağına dönmüş, neyin var senin?

* * *

Osman cevap vermemişti. Muhammed usta ısrarla:

-Neyin var Osman’ım? ne oldu? neden ağlıyorsun?

-Ahh!Bir bilsen canım abim, bir bilsen Osman’ına neler oldu?

-Hadi , hadi dışarı çıkalım. Çıkalım da anlat, çok endişelendim.

Dışarı çıktılar. Fabrikanın bahçesindeki banka oturdular. Osman yine sessiz sessiz gözyaşı döküyordu.

Muhammed usta ciddi bir şekilde endişelenmişti, sabırsızlandı. Yoksa gerçekten Osman’ın başı dertte miydi?

-Hadi oğlum, söyle neyin var? diye sordu. Osman konuşmaya başladı:

-Yıllarca gönlümü, yüreğimi sahte sevgilerle, çer çöple dol­durdum. Her nerede eğlence varsa, ben oradaydım. Her şeyim vardı ama yüreğimin sıkıntısına, ruhumun ızdırap duymasına ça­re bula­mıyordum. Aklıma her eseni yapardım. Taa ki seni ta­nı­yana kadar. Ne zamanki senden, asıl yüreğe konulması ge­rekenleri öğrendim. Ne zamanki “Gerçek aşk yaradana. duyulan aşktır” hakikatine erdim. Ne babamın tepkisi beni üzüp, ruhuma ızdırap verdi, ne annemin “Oğlum elden gitti” feryatları ve ne de kız arkadaşımın “Gerici biriyle yapamam” deyip gidişi. Yüreğim sahibini bulmuştu...

Artık O’ve O’nun sevgisi, yüreğime sıkıştırılmış onca sahte sevginin arasında kaybolmuyordu. O’nun sevgisi artık yüreğimde gün yüzündeydi ...

Osman biraz sustu ve başını kaldırıp Muhammed ustaya bakarak devam etti:

-Şimdi, evet şimdi sevdama ihanet ettim. Muhammed usta bili­yor musun?Ben münafık oldum. sevdama ihanet ettim. Söylesene nasıl ağlamayayım?

Muhammed usta adeta şok olmuştu:

-Ne diyorsun sen? diye sordu hayretle. Tevbe esteğfirul­lah, sen ne dediğinin farkında mısın?

* * *

 -Evet. Ben, tevbemden sonra sevdama ihanet ettim.

 -Bir dakika, peki bu gözyaşlarının anlamı ne? Münafık bir kişi böyle acı çeker mi? Yaptığı bir günah varsa bu onu böylesine rahatsız eder mi? Tevbe et de, anlat bakalım ne oldu? Biliyorsun ki bütün müşküllerin cevabı İslam’da vardır. Önemli olan “Hüküm Allah’ındır” dedikten sonra, sorunlarımızın ya da sevinçlerimizin, kısacası bütün işlerimizin halini O’na sorduktan ve sonucu da içimizde bir sıkıntı duymadan gönül hoşluğu ile kabullendikten sonra sorun yok oğlum.

Ayette şöyle buyurulmuştu hatırlasana:

-”Sana indirilene ve senden önce indirilenlere, inandıklarını iddia eden ama öte yandan, şeytani güçlerin önünde, mahkeme olmak isteyenleri görmedin mi? Oysa onu inkar etmeleri buyurulmuştu”. (Nisa suresi: 60)

“Hayır hayır, Rabb’ine andolsun ki onlar, aralarında çekiştikleri, her konuda seni hakem yapmadıkça ve sonra senin kararına, kalplerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle tabi olmadıkça gerçekten inanmış olmazlar”. Nisa suresi 65. ayet

Söylesene, sen bu duruma mı düştün ki, kendini hain ilan ediyorsun? Sen her konuda Rasul’ün söylediğine boyun eğiyorsun. Anlat, hele anlat bakalım.

Osman biraz sakinleşmişti. Evet anlatmalıydı. Anlatmalıydı ki, içini yakıp kavuran bu sıkıntının İslam’ı çözümünü öğrenebilsin. Eğdi başını öne ve:

-Bir sabah erkenden... . Diyerek başladığı konuşmasını, olayı tek tek anlatarak sürdürdü:

-Ve şimdi!Şimdi diyerek sustu.

Muhammet usta:

 -Şimdi o kızı unutamıyorsun, öyle mi? Anlaşıldı, mesele anlaşıldı dedi ...

* * *

Osman endişeyle baktı Muhammet ustaya. Onunda “Evet sen davana ihanet ettin, hain oldun” demesinden korkarak ...

Muhammet usta, Osman’ı bekletmeden konuştu:

-Evlat, dinle beni. Bir insan İslam’ı yaşama konusunda hassas olursa, şeytan o kimseyle daha çok uğraşır. Daha fazla savaş ilan eder. Daha çok sevilmez. Senin önceki halinle seninle dost olan şeytan, şimdi Allah’a döndün diye, Rasul’ün davasını gütmeye başladın diye seninle savaşını hızlandırdı, bu bir. İkincisi, bir insan davet yoluna çıkarda mücahit olmaya karar verirse, bir yola girmiş olur. Her yolun olduğu gibi, bu yolunda virajları vardır. Eğer bu virajları güzel aşmaz yada aşamazsa, virajı alamayan arabanın haline döner. Bir dava adamı için birinci vi­raj dünya, ikinci virajda kadındır. Kadın elbette ki olacak, çünkü bir ihtiyaçtır. Lakin nasıl ve nicelik bakımından İslam’ın prensipleri dikkate alınmalıdır. Eş, bize dava yolunda daha güzel yürümemize vesile olmalı. Rabb’im seni korusun. Önce an­lık tutkularla sevginin arasını ayırmak gerek. Seninki anlık tutku ve bu zayıf noktanı şeytan senin gözünde büyüttü diye düşünüyorum. Önce kızı tanımak gerek, sevilmeye, eş olmaya de­ğer mi? Değmez mi? Zira bu tip meselelerde kişilik, kimlik problemi varsa ve ahlakı güzel değilse, bu tutkuların yerini zamanla nefret doldurabiliyor.

İlkönce şu duygu yoğunluğundan kurtulmaya çalış. Daha sonra kızı tanıyalım, aracılar koyalım eğer İslam’ımıza uygunsa, büyü­ğün olarak elimizden geleni yaparız ...

-Yani, şimdi ben hala senin kardeşin miyim?

-Amma da yaptın, elbette. Bilmez misin ki günahın günahlığı inkar edilmedikçe kişi dinden çıkmaz. Hele de o günah sana bu kadar acı veriyorsa. Çünkü günahtan dolayı acı duymayan kalp, ya kararmıştır, ya da mühürlü. Şimdi bir kaç gün üzerinde düşün­meye çalış. Olayı karşına al ve karşısına geçerek değerlendir.

Osman derin bir “Ohh!” çekti. Rahatlamıştı. Evet, o kız fiziki olarak hoşuna gitmişti ama evlilik sadece fizik demek değildi. Daha önemli olan şeyler vardı ...

Rahatlamış olarak konuştu:

 -Allah senden razı olsun abi, diyerek teşekkürlerini bildirdi.

Sonra konuyu değiştirerek sohbet ettiler. Hafif hafif yağmur yağmaya başladı. Yavaş yavaş içi sakinleşen Osman yağmurla konuştu:

-Biliyorum sizde bana diyorsunuz ki; “Osmancık ağlanacak, dert edilecek onca şey varken, ne diye çözümü kolay olan meselele­rin ardına düşüyorsun” evet aynen öyle, insanız işte, zayıf tarafımız çoook!...

Muhammet usta Osman’ı çok iyi anlıyordu. Şefkatle baktı ona. İçinden yalvardı Rabb’ine, Osman için. “Allah’ım lütfen ayakla­rını kaydırma” diye yalvardı. Ve Osman’a dönerek:

 -Hadi kalkalım dedi. Hadi kalkalım zira mesaiye az kaldı. Biliyorsun Müslüman işe emanet gözüyle bakar ve zamanı zayi etmez.

Osman bu kadar olur diye düşündü. Zamanı hayra harcama gayreti ancak bu kadar olur ...

 Elini Osman’ın omuzuna koydu ve yürümeye başladılar. Fabrika­ya doğru yürürken, Muhammed usta gibi biriyle tanışmış olmaktan memnun , içinden Rabb’ine hamd ediyordu.

* * *


Diğer tarafta ...

Sabah erkenden saatin ziliyle uyanan Cemile, yatağından kalkarken, saat ile kavgasını sürdürüyordu:

-Hemen çalıveriyorsun, uyku düşmanı, uykumun katili ...

Odanın kapısından kendisini seyreden annesi gülerek sordu:

-Sabah sabah kiminle kavga ediyorsun?

Cemile tebessüm ederek cevap verdi:

-Şu uyku düşmanımla.

-Kahvaltı hazır dedi annesi ve mutfağa geçti. İyi ki annem var diye düşündü Cemile, yoksa daha erken kalkmak zorunda kalacaktım. Kalkıp hazırlandı, kahvaltısını yapıp çıktı.

Tekstil firmasında çalışıyordu. İdealleri vardı. Zengin bir iş kadını olmak istiyordu. Bunun için çalışıp para birikti­riyordu. Üniversiteyi bitirmiş ama kendi alanında iş bulamamış­tı. Durağa ulaştığında henüz durağa gelen kimsenin olmadığını gördü. Bir an telaşlandı, acaba servisimi kaçırdım diye geçirdi içinden. Saatine göz attı, yok! Hayır henüz servis saati gelmemiş­ti. Bir iki dakika beklemişti ki, karşıdan iş arkadaşı Sevde gözüktü. Sevde Cemileyi gördü, yanına yaklaştı ve:

-Günaydın bayan, nasılsınız? diye sordu.

Cemile hemen karşılık verdi:

-Günaydın. Siz nasılsınız bayan?

Sevde ekselans selamı gibi eğilerek:

 -Sabah uykusunu feda etmiş olmaktan müzdarıbim majesteleri dedi muzip bir şekilde. Cemile güldü sonra :

-Evet, dedi. Ben de aynı şeyden şikayetçiyim. Bazen ev ha­nımlarına özeniyorum. Sevde hemen taşı gediğine koyarcasına cevap verdi:

 -Vayy! Vayy! Sen değil miydin, ekonomik özgürlüğünün ka­dınlar için olması gerektiğini savunan. Kadın erkek eşitliğinden dem vuran ve onun için çalışmaları gerektiğini söyleyen ...

 -Şimdi aksini söylemedim ki, diyerek itiraz etti.

-Görüyorsun işte, evimizin işini yapmaktan kaçan biz, eşimize ya da babamıza, erkek kardeşimize hizmetten kaçan biz, el alemin erkeklerinin işini yapmaktan gocunmuyoruz.

 -Amaaan! Sevde, gene başlamayalım. Seni anlamakta zorlanıyorum. Feminist değilsin, demokrat desem hiç değilsin. Fi­kirlerin şeriat-ı anımsatıyor amma şeriatçı de değilsin.

 -Nereden biliyorsun? diye çıkıştı Sevde. Cemile’nin son kelimesi Sevde’ye dokunmuştu.

Cemile aynı üslupla cevap verdi:

-Bunu bilmeyecek ne var?Şeriatçı demek, Kur’an’i bir yaşantı­dan yanayım demektir.Haline baksana hafif de olsa makyajlı, kısa etekli ve bazen de pantolonlu şeriatçı...

Sevde cevap veremeden servis gelmiş, şöför kornaya basıyordu. Hemen bindiler. Sevde ile Cemile yaşantıda bir, fikir dün­yası başka olan iki arkadaş idiler. Fikirleri büyük oranda ça­kışsa da, yinede onlar bu farklılığı kavga nedeni yapmıyorlardı.

O gün öğle yemeği paydosunda Cemile yemekhanede Sevde’yi arıyordu. Her zamanki gibi köşedeki masada tek başına yemeğini yiyordu Sevde.

Cemile “Afiyet olsun” diyerek geçti arkadaşlarının oturduğu masaların yanından.

Sevde’nin yanına geldi ve seslendi:

-Afiyet olsun, oturabilir miyim? cevap beklemeden bir sandalye çekti ve oturdu. Sevde, Cemile’nin yemek almadığını görünce:

-Yemek almamışsın, yemeğimi paylaşabilirim dedi.

-Canım istemiyor diye cevap verdi.

Sevde endişeyle baktı Cemileye, gözleriyle Cemile’nin yüzünde bir mana ararken sordu:

-Hayırdır İnşallah?

-Endişelenme, hayırdır. Biliyorsun halamın kızı, “Umut der” kültür komisyon başkanı.

-Evet.

* * *

-Çok özel bir programları varmış. Telefon etti, ısrarla davet ediyor. Selamı var.

-Ne zaman?

-Bu akşam saat sekizde, merkez kültür salonunda.

-Bilmem ki.

-Bilmem deme, çok özelmiş, gidelim beraber.

Sevde biraz sustu. Akşam yorgun yorgun ne gerek var diye düşündü. Cemile ısrar edince:

-Tamam, dedi. Saat yedi otuzda bizim durakta buluşalım.

-Gece olduğu için, evden sorun olmaz değil mi?

-Sanmıyorum? Safiye çağırdığı için evden hiç bir şey demezler.

-Sana değil de Safiye’ye mi güveniyorlar?

-Hayır canım, sır Safiye’nin çağırdığı programların içeriğinde saklı.

-Tamam anlaştık. Ama sakın bekletme, bari başından sonuna kadar izleme imkanımız olsun.

İki arkadaş anlaştılar. Sevde yemeğini bitirince kalkıp yemekhaneden çıktılar.

O gün Sevde akşam yemeğini yiyip hazırlandı. Saçlarını tara­yıp omuzlarına saldı. Bluz ve eteği, çantası ile ayakkabısı birbi­ri­ni tamamlıyordu. Uyumlu giyinmek zevklerinden biriydi. Annesinin ısrarı üzerine telefonla derneği arayıp, programın bayanlara özel olup olmadığını sordu. Bayanlara özel olduğunu öğrenin­ce, abisi Hakan ile saat on birde gelip alması için anlaştı ve çıktı.

* * *

Durağa vardığında daha Cemile gelmemiş­ti. Az sonra tesettürlü bir kız yanına yaklaşarak:

-Affedersiniz, saatiniz var mı? diye sordu.

Sevde hemen saatine bakarak cevap verdi:

-Yedi yi yirmi geçiyor.

-Teşekkür ederim. Adım Yasemin.

-Memnun oldum, ben de Sevde. Kültür merkezine gideceğim araba bekliyorum.

-Aman ne tevafuk. Ben de oraya gidiyorum. Umut der’in üyele­rindenim. Mahsuru yoksa beraber gidebiliriz.

-Tabi, memnuniyetle dedi Sevde. Bir anda Cemileyi unutarak.

 Sevde Yasemin’in cana yakınlığından çok hoşlanmıştı. Telefon numarasını aldı, kendi numarasını da Yasemin’e verdi. Yol boyunca sohbet ettiler. Kültür merkezine en yakın durakta indiler. Merke­ze girdiklerinde, Sevde salona hayran kaldı.

Her taraf güllerle süslenmişti. Sinevizyon platformuna koca­man bir gül yansıtılmış­tı. Sanki şehrin çiçekçileri salona taşın­mıştı. Sahne gül rengi perdeleriyle çiçeklerle bütünlük arz ediyordu. Sevde hayranlıkla sordu Yasemin’e:

-Ne kadar güzel olmuş, çok masraf ettiniz galiba? Sahi prog­ramın adı ne?

Yasemin cevap verdi. Gözleri ışıl ışıl, sevgiyle bakarak Sevde’ye:

-”Güllerin Efendisi”.

 -Güllerin efendisi mi? Açılımı nedir?

-Peygamberimizden bahsediyor sallallahu aleyhi vessellem.

Yasemin’in “Peygamberimiz’i” sözü Sevde’nin hem sevinme­sine ve hem de mahcup olmasına sebep olmuştu. Sevinmişti çün­kü, Yasemin “Peygamberim” dememiş, “Peygamberimiz” de­miş Sev­de’yi de kendin den saymıştı.

* * *

Mahcup olmuş çünkü Peygamberi hakkında sağlıklı bir bilgiye sahip değildi. Peygambere karşı sorumluluğu neydi? Bilmiyordu. O’nu yeterince tanımıyordu.

Yasemin Sevde’yi programı güzel dinleyebileceği bir yere oturttu. Program sonunda uğrarım diyerek izin alıp, arkadaş­larına yardım etmek için ayrıldı. Yasemin’in gidişiyle Sevde Cemile’yi hatırladı. Kendi kendine söylendi:

-Aman Allah’ım, Cemile’yi nasılda unuttum. Hemen çantasından telefonunu çıkardı. Ararken biri omuzuna dokundu ve:

-Birini mi arıyorsun? dedi.

Sevde döndü, Cemileydi omuzuna dokunan.

 -Oh!, dedi Sevde. Seni unuttum. Çok affedersin.

Cemile cevap verdi:

 -Aşkolsun, ben unutulacak birimiyim.? Hemen oturdu Sev­­de’nin yanına.

 Yaklaşık yarım saat sonra, güzel bir fon eşliğinde program başladı. Programı sunan iki genç kız , giydikleri topuklara kadar uzun, tatlı yeşil elbiseleriyle ve elbiselerine uygun başörtüleriyle gözlere, mütebbessim yüzleriyle de gönüllere hitab­ediyordu.

Sunucu sözüne şöyle başlamıştı:

-Programımızın şeref konuğu olan, alemlerin efendisi, alem­lere rahmet, fahri kainat yerde ve gökte övülmüş, Ahmed, Muhammet, Mus­tafa sav. Şöyle buyurdular “Aranızda selamı ya­yınız”. O söylerde söylenmez mi? Biz de O’na tabi olarak sizlerin selamların en güzeli ile selamlıyoruz. Esselamu aluykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

O’ndan bahsedilince sözler güzel olur, özel olur, anlam bulur. Biz de özel olmaya, anlam bulmaya geldik. İki cihan ser­ve­rin­den bahsedeceğiz. Gücümüz yetmez ama, 0nu anlatmaya çalışacağız.

* * *

Asırlar Sen’i söyler selat ve selamlarla Sen’sizlik alev alev bu yara gönüllerde.

Her acının ilacı Sen, dara düşmüş bütün alem

Sana selat ve selam ya Habiballah.

Sunucu susmuştu. Sahnenin iki ucundan, boy sırasına göre sıraya girmiş, iki grup sahneye girdi ve ağır adımlarla dillerinde:

 -Ya Rasul selam aleyk

Ya Habib Selam aleyk

 Ya nebi selam aleyk

 selavatullahı aleyk.

Diyerek yerlerini aldı. Sonra hep bir ağızdan yanık yanık

okudular ilahilerini:

-Alın beni Medine’ye götürün

Götürün de eşiğinde yatırın.

Salonda hiç ses çıkmıyordu. Herkes feyzi dağıtmamak için, söz birliği yapmışçasına, nefes bile almaktan imtina ediyordu.

Şiirler okudular. Ezgiler söylediler. Özlü sözler aktardılar.

Şimdi sırada O’nun hayatı vardı. Tepeden tırnağa yeşil giy­miş kızlar, sıraya göre, düzgün duruşlarıyla göz dolduruyorlardı. Sırada programın en özel bölümü vardı. Peygamber efendimizin hayatı. O mübarek hayatını düzenlemişlerdi. Önce cahiliye dönemini resm etti bir genç kız. Şöyle diyordu:

 -Bir rehber gerekti, köhnemiş sapkın insanlara.

Bir rehber gerekti, diri diri gömülen kızları kurtarmaya.

 Bir rehber gerekti zalime dur demeye, bir rehber gerekti mazlumun hakkını almaya.

 Bir rehber gerekti, tevhidi hakim kılmaya, bir rehber gerekti adaleti kurmaya ...

İşte böyle bir ortamda teşrif etti O kutlu insan;

 Şirk düzenini yıkmak, tevhidi hakim kılmak için.

 Kadını çöplükten kurtarmak, insana varoluş gayesini anlatmak için.

 

Ey kutlu önder;

Teşrif ettin de mazlumun yüzü güldü.

Teşrif ettin de, kadın insan olduğunu bildi.

Teşrif ettin de, şirk düzeni gitti.

Halk Sen’in çağrına akın etti.

Mamur ettin dünyayı adına “Asr’ı saadet” dendi.

Çağrına kulak vermek için, insanlık yarış etti.

Bıraktın dünyayı bize, mutluluk asrı olarak,

Gittin Sevdiğine, bizi gözü yaşlı koyarak.

Kaldır başını Ey kutlu Nebi!

İnsanlık çok şaşırdı, geldiğin devir ne ki?

Kaldır da başını bir bak dünyaya ne ettik,

Unuttuk çağrını da başka yollara gittik.

Kadın kız çıplak geziyor, açıklığı bıraktı.

Şimdi modern putlar hakim, Lat ve Uzza kalktı.

Davanâ sahip çıkamadık, mahcubuz sana karşı

Kaldır başını da bir kez nazar et bize

Dünyayı berbat ettik, sapkınlık çıktı dize ...

* * *

Sözünü tamamlayan genç kız, koroda yerini alırken, bir baş­kası süzülüp öne çıktı, başka bir kesit için:

-İşte beklenen an gelmiş, özlenen, uğruna gözyaşı dökülen, Kai­nata Rahmet, Ahmed, Muhammed, Mustafa (sav) aşk peygamberi bir nur gibi doğmuştu ve yeryüzü hiç olmadığı kadar nurla dolmuştu. Tarihe sorarsanız şöyle diyecektir;571 yılı, Rebiulevvel ayının 12. Pazartesi günü ve Mekke ufukları ağarırken ...

Her şeyi bir başkaydı. Doğumu, çocukluğu ve gençliği. Bu başkalık her şeye ve herkese yansıyordu. Sanki bir şeyler anlatılıyordu. En küçük çağlarda bile hususi bir hal, esrarlı bir ciddiyet, ağır­başlılık ve durgunluk onu hallemişti ...

Daha doğmadan babasızlıkla tanışmıştı. Takvimler 576 ‘yı gösterirken ve bir küçük kervan dönerken Medine’den, Ebva’da kapatmıştı gözlerini dünyaya Hz. Amine. O ise altı yaşında. Şimdi hem anasız ve hem de babasızdı ...

Küçük gonca gül yavaş yavaş açılıyor ve büyüyüp savrulmaya hazırlanıyor, ilk andan itibaren peygamberliğe, önderliğe hazır­landırılıyordu. O’na düşman olanlar ise daha dünden düşmanlıkla­rına hazırlardı bile. Başta Yahudiler ...

Dürüst, çalışkan bir babayiğitti O. Peygamberlikten on beş yıl önce, Allah Rasul’üne bir yoldaş, bir sırdaş, bir hayat arkadaşı seçil­mişti, Hz. Hatice ...

Hz. Hatice’nin alemlerin Efendisindeki nurlu ışığı fark etmesinin ardından gerçekleşmişti bu hayırlı izdivaç ...

Yaş kırka erişince, Allah’ın sevgilisinde taşkın bir yalnızlık ihtiyacı doğuyordu. Mekke yakınlarındaki Nur dağı. Bu dağdaki Hira mağarası. Ramazanın 17 si pazartesi günü, Ve O mağaradayken, birden bire gökler bir perde gibi açılır ve sonsuzluk aleminden Cibril, Peygamber’e Allah’ın vahyini getirir:

“Oku yaradanın adıyla. O, insanı alaktan yarattı. Oku, Rabb’in kerem sahibidir. O, kalemle yazı yazmayı öğretti. Ve insana bilmediğini öğretti” (Alak suresi: 1-5)

* * *

O ana kadar hazırlandırılan efendimiz, şimdi Rasul olmuştu. Eve döndü, omuzları çökmüştü, çünkü büyük görevdi, alemlere memur buyurulmuşlardı. O’na ilk inanan, büyük ve temiz Hz. Ha­tice. Ümmet kütüğünde mü’­minlerin bir numaralı kaydı, ilk­le­rin ilki.

İlklerin ikincisi, erkekler arasında ilk, Sıddık’ı ekber, Hz. Ebu bekr. Üçüncüsü ve çocuklar arasında ilk Hz. Ali. Dördüncü ve köleler arasında ilk, Zeyd

Derken gizli davet tamamlandı. Tam kırk kişi, kırk yürekli adam. Ve şimdiye kadar fısıltıyla yayılan davet için emir geldi.

“Sana ­emrolunanı, artık açıkça bildir. Allah’tan başkalarına ilahlık yakıştıranlardan yüz çevir. İlahi mesajı küçümseyenlere karşı, biz sana yeteriz.” (Hicr: 94-95)

Açıkça bayrağını açan İslamiyet aleyhindeki sesler kuduruyor ve küfür kızışıyordu ...

Diyerek sözünü tamamladı. Sırada bir başka gencin diyecekleri vardı:

-Yıl 620, Tarih bi’setin 10. yılı. Aylardan Recep, Yer, Mekke.

Sevgililer sevgilisi ve yıldız olan ashabı zorlu üç yıl yaşadı. Fakat bundan sonrada hüzün Rasullulah’ı yalnız bırakmadı. Nasıl bırakırdı ki, O hüzün Peygamber’iydi ...

O’nun bu seferki hüzün sebebi ve bu yıla “Hüzün yılı” deyiş sebebi ise, O’nu acı, tatlı her halinde yalnız bırakmayan Hz. Ha­tice ve Ebu Talib’in vefatıydı.

Önce Ebu Talib’den ayrıldı. Ebu Talib öleceğini anladığında, bir yanında Rahmet Peygamber’i, diğer yanında cahillerin reisi, ebu cehil ...

Alemlerin sultanı:

 -”Amca” dedi “La ilahe illallah”de, de ki bu söz Allah katında sana şefaat etmem için delil olacak bir sözdür”.

* * *

Bunu duyunca Ebu cehil hışımla ayağa kalktı ve Ebu Ta­lib’e dönerek:

-Sen dedi, sen Abdulmuttalib’in dininden mi döndün?

Bunun üzerine Ebu Talib:

-Ben, Abdulmuttalib’in dini üzereyim dedi. Dedi ve gitti. Git­ti ve ardında hüzünlü bir Peygamber bıraktı. O Peygamber ki, hiç bir sevinci tam yaşamadı. Ve amcasının ölümünden üç gün sonra. Tam üç gün sonra. Yer ve gök yine hüzne boyandı. Bu sefer Allah’a yolculuk eden, kıymetli annemiz Hatice’tül Küb­raydı ...

Yer ve gök sessiz. Mekke sokakları nefersiz. Hane-i saadet bitap ve çaresiz.

Rasul’üm !...

 Artık dert ortağın, çocuklarının annesi, ilk göz ağrın, gördüğünde sıkıntılarının sukun bulduğu, tüm varlığını Seninle paylaşan, biricik anam, Hatice’tül Kübran yok mu?

Habib’im !...

Biliyoruz ki gönlün hüzün, gözlerinse yaşlarla dolu. Sadece sen mi?Sen’in ashabında gözyaşlarına boğuldu.

Ancak, Sen’i anlamayan, merhametten yoksun olanların, Sen’i anla­yacak yürekleri yoktu. Onların boş duracak vakitleri de yoktu ...

Hüzünlüdür demediler. Onlar, işkencelerinde da­ha da ileri gittiler. Sevdamın başına toprak saçtılar, işkembe attılar.

 Gönül gülüm !...

Biliyoruz seni çok incittiler. Ama Sen’in ümmetin bunları unutmadı, unutmayacakta.

 Onlar bu tarihi her okuduklarında, içlerinde zalimlere karşı kinlerini artırmaktadırlar. Ümmetin bir hüzün yılı değil, bir hüzün dakikası bile yaşamana razı olmayacak ...

 Seni unutmadık habibena. Ne Sen’i ve yaşadıklarını ve ne de Sana yapılanları unutmadık ...

* * *

Hüzün yılını resmeden genç, gözyaşıyla yerini alırken. Aynı hüznü taşıyan bir başka genç süzüldü korodan. Değişen fon eş­li­­ğinde başladı anlatmaya:

-Mekke’de umutlar bitmiş, işkence had safhada. Açlıktan ölen çocuklar, bitap düşen anneler. Ve Habib, amcasız ve Hati­ce’siz ...

Evet, evet Taif!... Taif’te birileri var ve belki davete icabet ederler. Yol şimdi Taif’e doğru, umutla aşılıyor. Yanında Zeyd, gönlünde umut ...

Heyhat!...

Can dostlar, biliyorsunuz değil mi? Taif’liler, Taif’in delileri ve çocukları ellerinde taşlarla karşıladılar O’nu. Atı­lan taşlara siper olan Zeyd ve Zeyd’den seken taşlar Nebi’nin kafasında. Mübarek kafasından inen kanlar topuklarında. Ve dağların meleği emri hazırda. Eğer isterse Nebi, Mekkelilerin başına indiriverecek dağı. Ama Rauf ve Rahim Peygamber, onlar için hidayet diler. Lakin eller havada, diller duada, çaresizliğine çare aramakta ...

Bırakır mı Zül celal? O’nu öyle yalnız ve çaresiz ...

 “Gel” dedi “Gel”. “Gel, çık miraca, gör. Gör ki Sana verdiklerim derya, deniz. Sen yalnız değilsin. Bil ki Sen’inle Ben varım. Al beş vakit namazı sana ve ümmetine hediye ederim.

 Dönünce miraçtan O kutlu önder, yol göründü Mekke’den Medine’ye kutlu bir kervan gider ...

Cehaletin karanlığı vahyin nuruyla aydınlanırken ve kutlu bir kervan girerken Medine’ye, çınladı Medine semaları hep bir ağız hep bir dilden ...

Taleal bedru aleyna

Min seniyetil vedai

vecebeşşukru aleyna

medea lillahi dai ...

Koro eşliğinde söylemişlerdi, “Telaal bedruyu”. Sonra bir başka genç devam etti anlatmaya:

-Bir yıl sonrasıydı. Düşman geldi Bedir’e. Aslanlar gibiydiler, melekler indi yere. Düşman oldu perişan, zafer oldu bizlere...

* * *

 Şimdi sıra Uhud’da, anlatayım sizlere;

 Düşman çıktı Uhud’a, tehlike var kapıda. Durum böyle iken, sahabe­yi kim tuta?

 Uhud meydanında karşılaştı ordular, okçular tepesine gözcüleri koydular.

 Tam yendik derken, işte kaçıyor düşman, okçu­lar tepesi terk edildi bak bir an ...

 Eyvah!...

 Bir tarafta uzuvları kesilmiş yatıyor Hz. Hamza.

 Bir taraf­ta Ebu Dücane,

 Bir tarafta Hanzele ...

 Ve sahabe düşerken yıldızlar gibi yere, bulup saramadılar Mu’sab b. Umeyr’i yeterince kefene ...

Yalınayak koşturdu Uhud’a, güzel yürekli bir kadın. Bu gelen Sümeyra’dır, heyhat yerde yatan iki evlat, bir zevcedir. Dediler “Bak oğulların şehit, yaran oldu pek derin”.

Dedi ki:

-” Nerede Peygamber? siz, bana O’ndan haber verin”. Yürüdü biraz daha, gös­terdiler eşini, azıcık çıkarıp, duyurmadı sesini.

Vardı Peygamber huzuruna, gözleri ışıldadı. Acılar içinde bakın neler söyledi:

-”Ya Rasul!

Canımız sana feda, kafirler bunu bilsinler. Sen ki hayattasın, bırak oğullarım ölsünler. Sen’in varlığın bana büyük hediye, artık acılara üzüleyim ne diye?” ...

Uhud zorlu meydandır, çok zorlu bir imtihan. İyiler tarih boyu oldu hep zorlu imtihan ...

Diğer bir gençteydi sıra:

-Vakit erişince 632’ye ve dolunca dünyadaki vazife, ve dosta yürümenin vakti erince, hasret vurunca zirveye, dünyadaki çek­tik­leri artık yetince ve verince Peygamberlik sınavını güzel­ce...

Şimdi sıra dosta kavuşmada ama önce vedâ var Mekke’ye.

Günlerden arife ve O Arafat’ta. İrâd ediyor vedâ hutbesini ve emanet bırakıyor onlara, bize ve size Kur’an ve sünnetini ...

Nerdesin Ey Müslüman? Nettin emanetleri? Yoksa tanımadın mı? Tanıyamadın mı?

Yoksa korumadın mı? Koruyamadın mı?

* * *

O bırakırda, korunmaz mıydı? O söylerde, tutulmaz mıydı? Kim girdi aramıza? Kimler girdi?...


Arafat’ta bitirince hutbesini, şahit tuttu Rabb’ini, sunarak tebliğini ...

 Medine’ye dönüldü. Artık hastaydı Rasul. Ateşi yükseliyor, daveti­ye çıktığı anlaşılıyordu...

Sahabe perişan ve çaresiz. Gözleri pencerede, belki bir daha bakar diye. İyi hissedince kendini birazcık, çıktı mescide ve görünce gözler O’nu, güller açtı yüzlerde.

Oturdu yerine ve şöyle buyurdu:

-”Kimin hakkı varsa, gelsin alsın benden”.

Arka sıralardan bir ses yükseldi”Ben” dedi Ukkaşe, “Benim sizde bir kırbaç darbesi alacağım var. Gazveden dönünce Sen’inle, kır­bacın değdi sırtıma öylece”.

“Gel”dediler, “Gel al da, kalmasın üstümde”. Hz. Ali kırbacı getirdi. “olmaz” dedi Ukkaşe”Sen’in sırtın kapalı, oysa benimki açıktı”. Açtı güller Sultanı sırtını “Hadi vur” dedi. “Hadi vur”.

Kuşlar bile susmuştu, yaprak dahi oynamıyordu. Herkes, her şey kulak kesmiş, kim bilir belki Uhud teyakkuzda ...

 Ukkaşe atar elindeki kırbacı yere, sarılır o mübarek sırta ve öper öper öper...

İster ki cehennem ateşi O’na dokunan dudakları yakmasın...

Ayağa kalktı ve hızlı adımlarla yöneldi hücre-i saadete. Her bir göz takip ediyordu O’nu. O ise son kez dönüp ashabına bak­tı. Veda bakışı gibiydi.

 Ashabına bakarken, kim bilir O keskin gözleri bizleri de görüyordu, kim bilir? ...

Sonra hızla girdi odaya. Uzandı yatağına. Ateşi yükselmişti. A­zalar birbirine elveda diyordu ...

Dünya yetim kalıyordu işte. Ve Can uçunca Rabb’ına, ashap döndü şaşkına. Çaresizlerdi, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Gö­mülmesi gerektiğini biliyor ama kimse ilk kazmayı vurmuyor­du, vuramıyordu...

 

Ve sonunda ilk kazma inerken toprağa, Medine sallanıyordu sanki. Dağlar ağlıyor, yollar ağlıyor, kuşlar ağlıyor, Kasva ağ­lı­­yordu...

Ağlıyordu Medine, Medine ağlıyordu.Gömünce O’nu toprağa ve yetim koyunca , öksüz koyunca bizleri, O’nun yokluğu­na her şey ağlıyordu...

Enes b. malik mescidin kapısından çıkarken, Hz. Fatıma ile karşı­laşmıştı. Şöyle demişti Hz. Fatıma:

-”Ya Enes!... Nasıl eliniz vardı, Allah’ın Rasul’ünü toprağa gömdünüz? Nasıl vardı eliniz? ...

Ya şimdi, şimdi dünya O’nsuz renksiz, ne kadarda perişan.

Ya Rasul!...

Sen gittin de, insanlık yolun şaşırdı.

Sen gittin de Zulüm dünyayı sardı.

Sen gittin de artık örtüye el uzatanlara hesap soran yok.

Sen gittin de, namusumuz Irak’ta,

kolumuz Filistin’de,

canımız Afganistan’da,

onurumuz Guantonama’da gitti ...

 Kendimiz yetim, gönlümüz kırık, gözümüz yaşlı kaldık ...

Genç kız yerini aldı gözyaşlarıyla. Salonda herkes ağlıyordu. Genç kızlar hep bir ağızdan programı şöyle diyerek noktaladılar:

 -Adımız Allah’ın kulu. Sen’den 1434 yıl sonra geldik dünyaya.

 İşte söz veriyoruz!Alemi ervahta olduğu gib;

Yolundan ayrıl­mayacağız, Sen’i yegane önder bilip, ardın sıra gideceğiz.

 Tıpkı Akabede Sana el uzatıp biat edenler gibi;

 Şirk koşmayacağımıza,

 Zina etmeyeceğimize,

 Yalan söylemeyeceğimize ...

Değil mi ki , tek doğru Sen’in getirdiğindir. Ve tek kurtuluş Sana olan biattedir.

* * *

İşte biz söz veriyoruz!

Tıpkı Bedirde istişare ettiğin sahabenin, Sana verdiği cevap gibi:

-”Yemin olsun ki biz yüzme bilmeyiz. Ama Sen, şu denizi göste­rip dalarsan, biz de Sen’inle dalarız”.

İşte biz, adımız Allah’ın kulu!

“Fitne kalkıp, din (hüküm) yalnızca Allah’ın” oluncaya ka­dar, bize bıraktığın bayrağı yere düşürmeyip, ardımızdaki nes­le taşıyaca­ğız. Asrın modern, kokuşmuşluğuna rağmen, bırak­tığın yerden sürdü­receğiz davanı...

Cennette buluşana kadar yılmayacak, asrımıza İslam’ın canlı şahidi olacağız. Şahit ol yarabbi ...

Gençler tek tek , her biri söylediklerinin farkında, verdikleri sözün bilincinde olarak ayrılıyorlardı sahneden ...

Şüphesiz Allah’tan başka kimselerinin olmadığını da biliyor­lardı. Bu işin laftan ibaret olmadığını, O’nu sevmek gerektiğini, sev­menin ise bir bedeli olduğunu biliyorlardı...

Boş duracak vaktin olmadığını biliyorlardı. Çünkü önderleri hiç boş durmamıştı. Biliyorlardı bir kutlu kervandır giden, ziyana uğrayacaktır geriye kalan. Kervanın başında Muhammed sallalahu aleyhi vessel­lemdir giden ...

Biliyorlardı kervanın yolunda dikenler var, diken dökenler var.Ama yolunun Kevser’e çıktığını, cennete çıktığını biliyorlar­dı. Yürümekten başka çarenin olmadığını da biliyorlardı ...

* * *

Program bitmişti. Sevde adeta oturduğu sandalyeye çakılıp kalmıştı. Söz verdiği gibi Yasemin yanına geldiğinde Sevde hala ağlıyordu. Salonun manevi atmosferinden herkes gibi Yasemin de çok etkilenmişti. Hafifçe dokundu Sevde’ye. Sevde hiç konuş­ma­dan kalktı. Salondan dışarı çıktıklarında Yasemin Sev­de’ye:

-Bizim taksiyle gidebiliriz, dedi hüzün dolu bir sesle. Babam beni almaya geldi.

Sevde ve Cemile anlaşmışçasına aynı anda cevap verdiler:

-Zahmet olmasın ...

Yasemin itiraz etti:

-Zahmet olur mu? Sevap kazanmamıza vesile olacaksınız, bunun zahmeti mi olur?

Sevde saatine baktı ve hemen abisini aradı.

 - İstersen gelme, dönecek arkadaş buldum dedi ...

Üç kız taksiye bindiler. Muhammed Usta kızına:

 -Tamam mıyız? diye sordu. Yasemin cevap verdi:

-Evet baba, arkadaşları da bırakabilir miyiz?Bizim mahallede oturuyorlar.

-Elbette, diyerek sürdü taksisini babası merak etmişti programı. Çünkü aylardır üzerinde çalışma yapılıyordu ve dayanamayarak sordu:

-Kızım Yasemin, program nasıl geçti?

-Sanıyorum güzeldi baba. Ama bir de bu arkadaşlara soralım. Değerlendirmesini daha iyi yaparlar diye düşünüyorum. Sevde’ye dönerek:

-Nasıldı? diye sordu.

Sevde boğazına düğüm düğüm olmuş, anlamadığı, adını koyamadığı bir takım duygularla cevap vermeye çalıştı:

-Ne diyebilirim bilmiyorum, çok güzeldi. Sizi kutlamak gere­kirken, benimde yüzüme tükürmek gerek.

* * *

Muhammed usta ve kızı Yasemin Sevde’nin cevabına şaşırmışlardı. Yasemin hemen atıldı:

 -Esteğfirullah. Lütfen öyle söyleme. Mahcubiyet hissetmişti ve bu hüzün ses tonuna yansımıştı Yasemin’in ...

Sevde konuştu:

-Evet aynen öyle. Program enfesti. Elbette ki O’daha da güzel biridir. Sizi kutlamak gerek O’nu görmediniz, kitaplardan okudu­nuz ve inandınız. İnandığınız içinde O’na vasıl olmak, ulaşabil­mek için çırpınıyorsunuz.

Ve benim gibi, beynini pembe dizilerle doldurup, aynı zamanda O’na inandığını söyleyen arsızlarında O’nu fark etmesi için efor harcıyorsunuz ...

Baksanıza, O’nu tanıt­maya çalıştığınız kimler? Kendini Müslüman af edenler değil mi? İşte bana ve benim gibilere de tükürmek gerek. Çünkü sıkılma­dan kendimi O’na nispet ediyorum. O’nun ümmetiyim diyorum.

Ben de O’ndanım diyorum ama bu ne demektir bilmiyorum. Ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor. O’na nispet etmenin, O’ndan olmanın, ta­raf olmanın sorumluluğunun farkında değilim. O’nu tanımıyorum, tanımaya da gayret etmiyorum. O’nu sevenlerin halini anlattınız işte, kimi Bilal;O öldükten sonra ezan okuyamıyor, bir gün ısrar üzerine okuyunca da “Muhamme­dur­resullulah” bölümünde dizleri tutmuyor da yere yığılıveriyor.

Kimisi Sümeyra, savaşa koşuyor ve O’nu sağ görünceye kadar da hiç bir şeyle teselli bulmuyor, hiç bir acıdan etkilenmiyor. Öyle ki, iki oğlu ve eşinin yerde şehit yatmaları bile!...

Ve söylediği söze bakın “Ya Rasul sen ki sağsın, artık tüm acılar benim için hafiftir”.

Kimisi Hubeyb olmuş ve dar ağacına giderken bin başım olsa, binide O’nun getirdiği yola kurban olsun diyor”. Ya bir de Ebu Bekir diye bahsettiğiniz şahsa bakın. Ve sonra birde bana bakın. İsterseniz bir daha bakın. O’ndan olduğumu gösteren hangi alameti taşıyorum...

* * *

İspatım nedir? dilimle söylediğim bir kaç söz mü? Manasını bilmeden tekrarladığım Kelime-i Şahadet mi? Ya ben, neyimi kurban ettim?

Ah ah !...

Bu gecenin bana öğrettiği şey O ve O’nun yolu çok büyük. Bense çok küçük ve aciz. Buna rağmen çok uzaklardayım. Kervan geçip gitmiş gibi. Söylesene arkadaş, bu kervanı kaçırmama kim sebep oldu? Sanki görüyor gibiyim, bir kutlu kervan, başında Peygamber ve ben çok uzaklarda ...

Muhammed usta dayanamamıştı. Oldukça üzülmüştü. Evet bu toplum, bu gençler Müslüman idi. Sadece aradaki perdelerin kalkma­sı gerekiyordu. Gençler manevi açlık yaşıyorlardı. İşte bu kız­cağız bunun kanıtıydı. Dayanamayarak Sevde’nin sözünü kes­ti:

-Kızım öyle söyleme. Kervan kaçmış değil ve sen yitirmiş değilsin. Şayet bu gece bulduysan ve kararlıysan katılabilirsin.

Bu kervan kıyamete kadar kimse için kaçmış sayılmaz. O as­rın Bilal’leri, Zeynep’leri, Hubeyb’leri vardı. Bu asrın Zeyneple­ri de siz olacaksınız.Siz bunu yaptığınızda, o zamanın Zey­neb’in­den farkınız kalmayacak. Buna inan ...

Sevde susmuştu. Sessiz sessiz ağlamaya başladı. Cemile ise Sevde’nin söylediklerine oldukça şaşırmıştı. Sevde dürüst biri idi. Bir çok insani özelliklerini korumak için, modernizmin azılı dişlerine karşı savaş veriyordu. Flört olayını doğru bulmuyor, aşırı makyaj yapmıyor ve kimsenin dikkatini çekmek için özel bir gayret sarf etmiyordu. Moda diye öne çıkan renkleri, onlar dedi diye tercih etmiyor, kendi tercih ettiği renklere göre giyiniyordu. Kendi olmanın çok önemli olduğunu söylerdi hep. Ama bu kadar da içli olduğunu bilmiyordu doğrusu ...

Yasemin’in:

-Siz nasıl buldunuz programı?, diye sormasıyla düşüncelerinden sıyrıldı:

* * *

-Güzeldi, gerçekten çok güzeldi. Ben Sevde’ye tamamen katılmıyor­um. O zaten kendisi modern görünümlü ama fikirleriyle irticacı biridir.

Yasemin oldukça şaşırmıştı. Hemen sordu:

-İrticacı mı?

Cemile yanlış konuştuğunu düşünerek, düzeltmeye çalıştı:

-Şeyy, gerici demek istemiştim. Yani halk öyle söylüyor ya. Yasemin tekrar sordu:

-Peki, ne demek?

-İşin açıkçası incelemiş değilim, herkes öyle diyor. Her neyse program çok güzeldi. Doğrusu Efendimizi tanımadığımı fark et­tim. Sizi tebrik ederim.

Yasemin üzülmüştü. Gerici ne demekti? İrticacı ne? Halkın bu kelimelerle kast ettiği neydi?Bir an suskunluk oldu. Cemile konuştuğuna pişman olmuştu. İçinden kendine kızdı. Sen bile ne demek olduğunu bilmeden, ne kastedildiğini anlamadan konuşu­yorsun. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

 Durumu düzeltmek için tekrar konuştu:

-Affedersiniz, yanlış konuştum, kabul ediyorum. Doğrusu daha şimdi anladım bu kelimelerle ne kastedildiğini. Bilinçsizlik işte. Şunu bilin ki , ben asla İslam’a karşı değilim. Müslüman’ım elhamdülillah.

Yasemin lafı değiştirerek:

-Bu derneğimizin kartı, lazım olur belki, diyerek çantasından çıkardığı kartı, Cemile’ye uzattı.

Cemile:

 -Teşekkür ederim, inanın çok mahcup oldum diyerek kartı aldı. Herkes susmuştu. Zira herkesin iç alemindeki hesaplaşma başkaydı...

* * *

Aradan bir hafta geçmişti. Yasemin erkenden kalkmış, derneğe yetişmek için, annesine ev işlerinde yardım ediyordu. Telefonu özel numarayla arandı. “Kim acaba” diyerek telefonunu açtı. Ara­yan Sevde idi ve konuşmak istiyordu. Buluşalım teklifinde bulun­du. Yasemin’in dernekte görevi vardı ama Sevde’ye de cevap vermek istiyordu.

-Çok memnun olurum ama bugün bir takım randevularım var. Şayet müsaitsen beraber gideriz, sonra da bir yerde oturur konuşuruz. Değilsen yarın buluşabiliriz dedi.

Sevde hiç düşünmeden cevapladı:

-Bugün, bugün konuşalım lütfen. Madem mahsuru yok, sizinle gelirim. Yoksa yüreğim patlamaya hazır bir bomba gibi.

Anlaştılar ve yarım saat sonra durak ta buluştular. Yasemin yapılacak yeni bir kültür programının görüşmelerini sürdürürken bir yandan da “Bu bayramda beş yüz yetim” kampanyası için, görüş­tüğü kişilerin görüşlerini soruyor, destek alıyordu.

Ve nihayet Yasemin’in işi bitmişti. Son randevuyu da çalışma arkadaşlarından birini arayarak devretmişti.

Sahil kenarında bir çay bahçesine gidelim demişti Sevde. Ya­semin istemeyerek “Evet” dedi. Sahil çay bahçesine gittiklerin­de, Yasemin’in rahatsızlığı yüzüne yansımıştı. Modernizmin genç­lerinin, yatak odalarını sokaklara taşımış olmalarından dolayı uygun bir yer bulmak mümkün değildi. Bahçeden çıktılar. Arabaya binip, mahalledeki aile çay bahçesine gittiler. Küçük bir aile çay bahçesiydi. Mahallede olduğu için genelde yaşlılar tercih ediyorlardı. Masaya oturdular. Yasemin:

-Ne alırsın? çay mı? meşrubat mı? diye sordu.

* * *

Meyve suyu alarak oturdular. Biraz havadan sudan konuştular. Yasemin Sevde’nin ne konuşacağını merak ediyor ama Sevde başlamadan da sormak istemiyordu. Sevde’nin zorlandığını görünce, Sevde’ye:

-Seni dinliyorum dedi.

Sevde önce derin bir nefes aldı sonra konuşmaya başladı:

-Nereden başlayayım bilemiyorum. O geceden sonra alt üst oldum.

Yasemin telaşla telefonunu çıkardı ve:

-Affedersin, bir dakika bana izin ver diyerek babasını aradı ve­ Sevde’yle çay bahçesinde olduğunu, bu yüzden telefonunu kapatacağını söyledi. Ardından telefonunu kapattı ve:

 -Buyur canım, seni dinliyorum dedi.

Sevde şaşırmıştı sordu:

 -Özel ama, şeyy diyerek sustu. Anlam veremedim diyemedi.

Yasemin anlamıştı:

 -Ben dedi, bana güvenin kaybolmasındansa ölmeyi tercih ederim. Babamı arayarak, ararsa endişelenmemesini sağladım. Çünkü bugün randevularım için dolaşacağımı biliyordu. Telefonumu kapattım, çünkü kimse bizi rahatsız etmesin istedim. Böylelikle babam ararsa endişelenmez. Bu, babamın istediği bir şey değil. Benim hassasiyetimden kaynaklanıyor ama ailemi de mutlu ediyor. Onlar mutlu olunca, ben de mutlu oluyorum.

  -Hayran kaldım, dedi Sevde. Gerçekten çok ince bir düşünce.

 -İslam’i ahlaktan aldığım bir şey. İslam’da aile ve akrabalık hukuku çok önemli.

 -Yani böyle yapman ahlakta yazılı mı?

-Hayır canım. Güzel ahlakın temel özellikleri verilmiştir. İnsanoğlu da aklını kullanarak bir takım güzel jestler yapabilir.

 -Müthiş. Gerçekten senin gibi Müslüman görmedim.

Yasemin iltifattan pek hoşlanmazdı. Mahcup bir edayla:

 -Esteğfirullah. Elbette ki çok güzel kullar var ama demek ki sen karşılaşmamışsın. İslam’ın üç ana direği vardır. Ve kişi hayatını bu direkler üstüne bina etmesi gerekir. Allah katında kayda değer bir kul olabilmesi için...

 -Adları nedir?Kısaca anlatır mısın?

 -Bu ana direkler şunlardır;

Birincisi:İnanç sistemi. İman direği. Yani inanç ilke ve pren­sip­­leri bellidir. Allah’ın koyduğu bu ilkeler bilinmeli, neye nasıl inanmak gerektiğini O’nun vahyettiğinden öğreneceksin. İmanı ne korur? Hangi fiil ya da sözler insanı imandan çıkarır? Münafık kimdir? Özellikleri nelerdir?Kısacası imana taalluk eden tüm konular bilinmek zorundadır.

İkincisi amel:Amel direği de yapman ve nasıl yapman gerektiği işlerdir, ibadetlerdir. Yapman gerekenleri O’na sorduğun gibi, nasıl yapman gerektiğini de O’na soracaksın.

Üçüncüsü ahlak: Ahlak direğinde de kişilik, kimlik oluşturur­ken ana prensipler yine O’nun istediği şekilde ve vaz ettikle­ri olmalıdır. Eğer bir insan kendini Müslüman diye tanımlıyorsa bu, “Ben her şeyimle Allah’a teslim oldum” demektir en öz ifadey­le.

-Ya teslim olmazsa?, diye sordu Sevde merakla.

-Olmazsa mı? Yani teslimiyet olmazsa, demek istedin değil mi?

-Evet.

-Bacım, canım kardeşim Kur’an’da insan tipleri tarif edilmiştir. Bu tipler üç ya da dört isim altında toplanmıştır. Bunlar Mü’min, münafık, kafir ve müşrik’i tanımlayan tiplerdir.

* * *

Kişi hangisinin vasıflarını kendinde toplarsa, o zaman o sınıfa dahil olur.

-Çok doğru. Peki, bu tiplerin ana özellikleri nelerdir? Ben hangisine giriyorum acaba?

 -Esteğfirullah, ben elinde mühür olan bir kadı yada hakim değilim ki , insanları sınıflandırayım.

-Affedersin, galiba yanlış bir soru sordum. Her neyse seninle buluşmak istememdeki sebep, yardımınıza ihtiyacım var. O geceden sonra içimde bir savaş, resmen iki cenah durmadan savaşıyor. Bi­risi tamam böyle olması gerekiyor derken, öteki hü­cum ediyor. Tam ötekine tamam derken, bu defa öteki tarafın hücumu ...

Yoruldum. Bir haftadır iç dünyam alt üst oldu. Sanki bir sevda düştü içime. Tanımadığım, tanıyamadığım bir şeye karşı. Evet tanıdığımı söyleyemem ama Sevdası düştü içime. O’na karşı, Medine’sine karşı, Mekke’sine karşı. Yüreğim hemen bugün çıkıp gitmek istiyor. Herke­se haykırmak ve “Halime bakmayın ben O’nu sevmek istiyorum” demek istiyorum. Beni anlıyor musun?

Evet dercesine salladı başını Yasemin. Gözyaşlarına hakim olamadı, yanaklarından aşağı süzüldü. Sevde, Yasemin’in ağladığını görünce başını yere eğdi ve:

-Affedersin dedi, seni üzmek istememiştim.

Yasemin’in cevabı gecikmedi:

-Esteğfirullah. Asıl sorun üzülememektedir. Benim döktüğüm ise sevinç ve hasret gözyaşıdır. Sevinç çünkü yüreğindeki sa­vaş iman belirtisidir ve sen imanın sesine kulak veriyorsun. Hasret çünkü ben de özledim. Rasul’e ve O’nun Medine’sine has­retim. Ben de gitmek O’nun manevi huzurunda durmak “Ben geldim, biatimi sunmak istiyorum”demek istiyorum. Yasemin yutkundu:

* * *

-Her neyse, dedi. Seni Gülnur ablama götüreyim, eminim içindeki savaşa etkisi olur.

-Ne zaman? , diye sordu Sevde. Hemen gidebilir miyiz?

Yasemin Sevde’nin aceleciliğini anlıyordu. Konu imansa, konu İslam’ı ilgilendiriyorsa kaybedecek zaman yoktu. Azrail’in ne zaman geleceği hiç belli olmazdı. Hemen telefonunu açtı ve Gülnur ablasını aradı. Durumu kısaca izah etti. Gülnur abla derneğin fahri başkanı gibiydi. Kızlar nefis terbiyesi konusunda Gülnur abladan enerji alıyorlardı. Kızları nefsin oyunlarına karşı, Kur’an ve sünnetin çerçevesinde eğitmeye gayret ediyordu.

 Gülnur abla, vakitsiz hiç bir kardeşin kendisini rahatsız etmeyeceğini iyi biliyordu. Yasemin’in araması, konunun önemli olduğunu gösteriyordu. Kızları kabul etti.

İki genç kız kalktı. Sevde’nin tüm ısrarlarına rağmen, parayı Yasemin ödedi. Bahçeden çıktılar. Sevde sordu:

-Size mi gidiyoruz?

-Hayır, dedi Yasemin.

-Ablan evli mi?

Yasemin tebessüm etti:

-Gülnur ablam dediğim, bir büyüğümüz. Bize bir takım ders­ler veriyor. Kokuşan, değişen, değiştikçe çürüyen topluma kar­şı erdem­li olmanın, erdemi korumanın yollarını öğretiyor. Hayasızlığın kol gezdiği bir ortamda “Edep nurdan bir taç imiş Nuri hüdadan, giy onu başına, emin ol her türlü beladan” ilkesini öğretiyor. Sevmenin ne demek olduğunu, sevgi toplumunu oluşturmanın önemini, Medine’nin ne demek olduğunu öğretiyor. Görünce çok seveceksin.

Dolmuşa bindiler. O sırada Yasemin’i dernekten aradılar. Çok önemli bir işi olduğunu, gelemeyeceğini söyledi. Sevde mahcup bir şekilde konuştu:

* * *

-Programını alt üst ettim. Özür dilerim.

-Hayır, böyle düşünme. İşim sensin ve tüm Sevdeler. Zaten dernekte de Sevdeler için çalışıyoruz, dolayısıyla işimi alt üst etmedin.

Yaklaşık bir saat sonra Gülnur ablanın kapısındaydılar. Ya­semin Gülnur ablayı görecek olmaktan mutluydu. Vesile olduğu için Sevde’ye teşekkür etti. Zile dokundu ve bir müddet bekledi, sonra ikinci kez dokundu. Az sonra bembeyaz başörtüsü, uzun elbisesiyle kapıyı bir bayan açtı. Yüzü pırıl pırıldı. Sevde hayran hayran baktı kapıyı açan hanıma. Yasemin:

-Selamun aleykum Gülnur abla, girebilir miyiz? diye sordu. Gülnur abla mütebbessim yüzüyle cevap verdi:

-Evet, elbette. Buyurun, lütfen buyurun canım kardeşim, hoş gel­diniz sefalar getirdiniz.

İçeri girdiler. Evde huzur veren bir hava vardı. Temiz ve sa­de. Her şeyden samimiyet okunuyordu adeta ... Salona geçtiler. Önce Yasemin Gülnur ablasıyla musafahalaştı, ardından Sevde. Musafaha yaparken göz göze bakıp, bir şeyler okuyorlardı. Sevde ne okundu­ğunu bilmiyordu. Öylece baktı Gülnur ablanın gözlerine. Sanki gözlerinden sevgi fışkırıyordu. Sevde elektriğe çarpılmış gibi hissetti kendini. Sanki bir duygu akımına kapılmıştı. Gülnur abladan kendisine bir duygu akımı ... Bunu tarif etmek mümkün değildi. Sevde ağlamaya başladı ve inleyerek konuştu:

-Lütfen yardım edin ...

Gülnur abla:

-Lütfen şöyle buyur diyerek koltuğa oturmasını söyledi. Sevde işaret edilen yere oturdu. Yasemin kısaca durumu izah etti. Gül­nur abla Sevde’ye sevgiyle baktı:

-Canım benim , dedi içtenlikle. Samimi olduğu ses tonundan bile belli oluyordu.

* * *

Sevde hayran hayran bakarken Gülnur hanıma, içinden düşünüyordu. Aman Allah’ım hiç şimdiye kadar böylesine sevgi dolu birini görmedim. Allah’ı çok sevdiği, Peygamber’e bağlılığı her haline yansımış...

Kimse konuşmuyordu. Sevde konuş­ması gerektiğini düşünerek başladı:

-Ben dedi. Ben kendimi anlayamıyorum. İçimde bir savaş ve ben bir savaş yorgunu. Kimim? Niçin varım? Neyim? Nereye gidi­yorum? Niçin yaşıyorum? Beynimde sorular sorular... Altından çıkamadığım yığın yığın sorular...

Sevde susunca Gülnur abla konuştu:

-Bu, iyiye işaret. Demek ki nefis muhasebesi başlamış. Zaten bu işin başlama noktası nefisle hesaplaşmak. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vessellem şöyle buyurdular. “Dilediğin ka­dar yaşa, sonunda öleceksin. Sevdiğini dilediğin kadar sev, ama sonun­da ayrılacaksın. Dilediğini yap, ama sonunda yaptığını bulacaksın”.

Yine bu konuda Hz. Ömer’in de güzel bir sözü geldi aklıma”Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz. Amel­leriniz tartılmadan önce kendi kendinizi tartınız. Yaptığınız ameller kendisine gizli olmayan kimsenin huzurundaki en büyük arza kendinizi hazırlayın”. Biz mü’minler hayatımızı oto kont­rolden ge­çirmek durumundayız. Bunun için nefisle muhasebe önemlidir. İnşallah bu sıkıntıların bitecek ve rahatlayacaksın. Yeter ki içindeki bu savaşta iraden taraf olmayı bilsin. Şimdi istediğin nedir? Bu çok önemli ...

Sevde kendinden emindi ve istediğini biliyordu. Hemen cevapladı:

-Ben, kervanı kaçırmak istemiyorum. Peygamber’ime iyi bir ümmet olmak istiyorum. O’ndan uzak kalmak istemiyorum. Bunun için ne gerekirse yapmaya hazırım.

-Çok güzel dedi Gülnur abla. Ama unutma ki bu yola giren samimiyet sınavından geçer. Samimiyetinden imtihana çekilir.

* * *

Bu imtihan kişinin kalbindeki imana göre değişebilir. İyilerin imtihanı ise hep zorlu olmuştur.

-Peki imtihan nasıl kazanılır?

-Birincisi sabır, ikincisi sebat ile.

-Sebat mı?

-Yani istikrarlı olmak. Vazgeçmemek, gevşememek. Doğru bildiğinden ödün vermemek.

Anladım dercesine salladı başını Sevde. Ve sordu:

 -Peki, nereden başlayacağım.

Gülnür abla Sevde’ye şefkatle baktı ve cevap verdi:

-Canım kardeşim, şeytan yapacaklarını senin gözünde büyütecek bundan haberin olsun. Sen karar verdin ama o vazgeçirmek için savaşını seninle hızlandıracak. Yapacaklarını zor gösterecek. Biliyorsun, Allah (c.c) Hz. Adem’i yaratıp, meleklerden ve iblisten saygı secdesi istemişti. İblis hariç tüm melekler emre itaat etmiş, iblis “Hayır” demişti. İblis insana olan kinini kıyamete kadar sürdüreceğini ilan etmiş, insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için her şeyi deneyeceğini söylemişti. Bunu Allah cc bize şöyle bildiriyor “Hani bir vakit meleklere, “Adem’in önünde yere kapanın” demiştik de, iblisten başka hepsi sec­de etmişti. Ve o:”Balçıktan yarattığın bu yaratığın önünde mi eğileceğim?” demişti. Baksana, benden üstün ve şerefli kıldığın bu da kim? Eğer beni kıyamet gününe kadar yaşatırsan, and olsun ki pek azı dışın­da onun soyunu azdırıp peşime takacağım” demişti. Allah da ona” Defol git. Onlardan kim sa­na uyarsa, hepinizin cezası cehennemdir. Hem de noksansız ve tastamam bir ceza olarak” demişti. (İsra suresi, 61-62)

* * *

Ayrıca yine Hicr suresi 39 da şöyle bildirilmiştir:”Ben de , o kullarına yeryüzünde kötülükleri süsleyip, bezeyeceğim ve muhakkak ki o kullarının hepsini rahmetinden mahrum edip, ayartıp yoldan çıkaracağım. Yalnızca Sen’in ihlaslı ve samimi yani gösterişten uzak, kat­ıksız bir samimiyetle, Allah rızasını gözeterek, amel etme şuuru­nu sunduğun kulların müstesna”.

Başlayacağın nokta ise hemen şimdi Namazdır. Zira Allah cc ile bağı kuran şey, imandan sonra namazdır. Namazın ehemmiyeti o kadar büyüktür ki, terk etmeyi küfür alameti saymışlardır. İslam da her ibadetin, özür olduğunda terkine ruhsat vardır ama namaz ibadetine böyle bir şey sözkonusu değildir.

-Nasıl yani? diye sordu sevde. Anlayamamıştı.

-Mesela dedi Gülnur abla hasta olan, yolculuğa çıkan orucunu kazaya bırakabilir, zengin değilsen zekat vermezsin. Ama namaz böyle değildir, her şartta yerine getirmen gerek, çünkü dediğim gibi Allah ile bağı kurandır. Hz Ömer şöyle buyurmuştur “Namaz kılmayan mü ‘min değildir”. Sonra Müslim kaynaklı bir hadisi şerif-te “Gerçekten kişi ile şirk ve küfrün arasında, namazı terk etmek vardır” diye buyrulmuştur. Sonra “Kim Allah ile arası­nın nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsa, namaz ile arasının nasıl olduğuna baksın” diye güzel bir söz vardır. Namaz bize sevimli gelene kadar mücadele etmeliyiz. Zira namazı üşene üşene kılmak, bir yük gibi görmek münafıklık alametlerinden sayılmıştır. Ayet­te şöyle buyrulmuştur “Onlar namaza kalktıklarında üşene üşene, gönülsüzce kalkarlar. Allah’ı da pek az zikrederler”. (Nisa­ suresi 142)

Elbette hemen birden kamil derecesine ulaşmak mümkün olmaz. Biz insanlar yaptığımız tercihler neticesinde Allah katında ya en değerli olabilir, ya da aşağıların aşağısına yuvarlanabiliriz...

Her neyse, bütün bunları yavaş yavaş öğreneceksin. Nama­zı şeklen biliyor musun?

* * *


Sevde sordu, öğrenmesi gerekenler ne kadar da çoktu:

-Şeklen mi? Sanıyorum ama eksiklerim vardır. Peki, namazın başka bir boyutu da mı var?

-Elbette. İbadetler şekilden ibaret değildir. Her birinin kendine has manaları vardır. Ve anlamlarını o manalardan alırlar.

Namazda ise elleri kaldırmanın, tekbir almanın, eğilmenin, kalkma­nın özel manaları var. Ama acele etme, yavaş yavaş öğ­re­nirsin.

-Çok kaybım var Gülnür abla çook. Telafisi nasıl olacak bil­miyorum. Bir an önce Peygamberimi tanımam, geliş amacını, mesajını öğrenmem, Peygambere karşı olan sorumluluğumun neler olduğunu bilmem gerek. Artık kaybedecek zamanım yok. Kendimi kervanı kaçırmış gibi hissediyorum.

-Hayır, bu kapı umutsuzluk kapısı değildir. Herkese, her zaman açıktır. Azrail as ile karşılaşmadan önce yapılacak her tev­be ve dönüş için fırsatlar bitmemiştir.

Yasemin’e dönerek sordu;

-Dernekte başlayacak siyer semineri ne zamandı? Yasemin cevap verdi:

-Haftaya cuma günü akşam başlayacak.

-Çok güzel. Sevde kızım, tarih ve saati al, kendini ayarlamaya çalış. Bak, gördün mü? hemen nasıl da imkanlar yaratılıyor? ...

Yaklaşık bir buçuk saat süren konuşmasını şöyle noktalamış­tı Gülnür abla:

-Biz, O’nun ümmetleri, O’nun arkasından gözyaşı döküp, mevlitler okuyarak görevimizin yerine geldiğini sanmayalım. Yüklenmemiz gereken sorumluluklarımız var.

Bir hafta sonraydı. Seminer verilecek salon tıklım tıklım dol­muştu. Alt katta erkekler, üst katta hanımlara ayrılmıştı. Prog­ramın başlamasına daha vardı, herkes yerleşme telaşınday­dı. Hafif sesle bir ilahi çalıyordu.

 “Özledim Rasul’u Medine’dedir. Gidemedim O’na hayli senedir”.

Kimileri defter kalem hazırlamışlardı. Sadece dinlemekle yetin­mek istemeyenlerdi bunlar. Sevde de bunlardan biriydi. Yal­nız kalmak istemişti bu yüzden de Yasemin ve diğer tanıdıklarıyla buluşmamıştı. Kendini ilahi sözüne kaptırmıştı. Yanaklarından aşağı süzülen gözyaşları, yanaklarını yakarak geçerken, yüreğin­deki sızıya eşlik ediyordu. Kendi kendine mırıldandı “Ya­zıklar olsun sana Sevde, tanımadın O’nu hayli senedir. Gitmedin yoluna bunca senedir. Yaşamadın sünnetini bunca senedir”.

Ağladıkça hafiflediğini hissediyordu. Yüreğindeki pişmanlık­tan dolayı duyduğu sızı, gözyaşı döktürüyor, gözyaşı döktükçe de hafifliyordu.

Ve sonunda müzik kapanmış, konuşmacı takdim edilmişti. Orta yaşlı, hafif sakallı bir profesördü konuşacak olan.

Salonda herkes susmuştu. O’ndan bahsedilecekti, 0 konu edile­cekti ya herkes susmuştu. Belki de bir çoğu Allah’ın şu em­rini bilmiyordu ama yinede susmuşlardı. “Ey iman edenler, sesinizi peygamberin sesinden yükseğe çıkarmayın”. Bunu duyan kalın sesli bir sahabe günlerce konuşmamıştı. Bu emir O’nun yanında yüksek sesli konuşmayı kastetmiyordu ki sadece, şahsi görüşlerinizi, tercihlerinizi Peygamber buyruğunun önüne geçmemesi gerektiğini anlatıyordu ... .

Konuşmacı Selam ve hoş geldiniz dedikten sonra konuş­masına başladı. İlk olarak;O, dünyaya şeref vermeden önce, dünyanın nasıl karanlıklar içinde olduğunu anlattı. İnsan kaynaklı yöne­timlerin, Ebu cehillerin sisteminin insanı nasıl sömürdüğünü anlattı.

* * *

Kız çocukların, sırf kız oldukları için toprağa gömül­dük­le­rin­den, kadınların aşağılanmasından, o günkü Mekke’nin insan kay­­naklı küfür yönetiminin zulümlerinden bahsetti. İnsan­lık adı­na hiç bir şeyin kalmadığı bir dünyada, yıl beş yüz yet­miş bir ve rebiulevvel ayı, pazartesinde doğan güneş sadece Mekke’yi değil, dünyayı aydınlattı dedi. Bu çocuk yetim olarak açmıştı gözlerini dünyaya öyle takdir edilmişti, bir çok hikme­tine binaen. Sonra süt anneye verilişi, oradaki günleri, göğsünün yarılması, Halime’nin sevgisini sıraladı bir bir. Sonra altı yaşındayken Ebva’da öksüz kalışını anlattı, boğazına dizilen hıçkırıklarla. Anne Amine öldüğünde, sessiz sessiz ağlayışından, annesiz, Ami­ne’siz Mekke’ye dönerken, gözlerinin hep geriye bakı­şından bahsetti.

Hatibin coşturan üslubuyla salon hıçkırık sesleriyle dolmuş­tu. On beş gün sonra kaldığımız yerden devam etmek ve buluş­mak umuduyla Allah’a emanet olun diyerek noktaladı konuş­ma­sını ... .

Herkes yavaş yavaş salonu terk etmeye başlamıştı. Sanki dinle­yen ümmetin omuzları çökmüştü. On dört asır sonra O’na ümmet olmak? Sonra O’nu hakkıyla tanımamak ve davasına sarılamamak, bayrağı bir sonraki nesle taşıma gayretinin azlığı, dava için çalışmayı belli bir sınıfa havale edip, günü birlik yaşamanın , hedefsiz bir hayatın ağırlığı çöktürmüştü omuzları. Bir ço­ğu kendini O’nun manevi huzurunda hissetmiş, ezilmiş, ezilmişti ...

Sevde izdihama girmemek için, insanların biraz boşalmasını bekledi oturduğu yerde.

 Gözlerini hatibin terk ettiği kürsüye kilitlemişti. Aklı, bin bir düşünce saldırısı altında kalmıştı. Neden gözlerine hakim olamı­yordu?Hangi dere bağlanmıştı göz pınarlarına? Mırıldandı:

* * *

-Meğer Seni ne çok özlemişim Efendim. Seni meğer seviyormuşum “Güllerin Efendisi”. Ve meğer Sana her zamankinden daha çok muh­taçmışız Rehberim. Ve meğer ben, nasıl da ümmet olmanın ne demek olduğunu bilmeden yaşamışım. Özür diliyorum, Sen’in manevi huzu­runda özür diliyorum. Özrümü kabul eder misin? Artık kapında­yım, gitmeyeceğim, bu kapıdan artık ayrılmayacak, kabul görene kadar uğraşacak ve bekleyeceğim ...

Omzuna bir el dokundu. Yavaşça başını çevirdi, bu Yasemindi.

O da gözyaşları içerisindeydi, yüzünde hasret çeken birinin ızdırabı vardı. Sılasına hasret olan birinin perişanlığıyla konuşamıyordu. “Gidelim mi” diye işaret etti. Sevde cevap verme­den kalktı. Sessizce yürüdüler. Salondan çıkarken dernek görevli­si kırmızı bir gül uzattı ve:

-Gül dağıtmak, O’nu anmak değildir. O’nun davasına sahip çıkmak adına bir şey yapmak da değildir. Biz, sadece O’nu hatır­latması için veriyoruz dedi.

 Dışarı çıktıklarında Muhammed usta kızı Yasemin’i bekliyordu. Sevde’nin abisi de Sevde’yi bekliyordu. Hakan, Muhammed usta ile tanıştı. Arabaya bindiler. Muhammed usta hüzünlü bir ses tonuyla sordu:

-Tamam mıyız?

-Evet dedi Yasemin.

Hiç konuşmadan vardılar evlerine. Sevde inerken arabadan:

-Teşekkür ederim. Allah razı olsun , dedi içtenlikle.

Sevde ve abisi Hakan eve girdiklerinde herkes yatmıştı.

Sevde “İyi geceler” diyerek odasına geçti. Hakan doğru lavaboya gitti. Hazırlığını yapıp, duş aldı. Sonra babaannesinin seccadesi­ni aldı ve odasına geçti. Sardı seccadeyi, diz çöktü. Kaldırdı ellerini yalvardı yalvardı ...

Hayret hayatında ilk kez ağlıyordu. Öyle ki ağlamak insanı hüzünlendirirken, bu ağlamak Hakan’ı rahatlatıyordu nedense?

* * *

İç Aleminde kendi kendine konuştu. Demek ümmet olmak bir sorum­luluktu? Demek imanın coşkusunu duymak gerekiyordu?Ben, diyordu ben ki maç karşılaşmalarına duyduğum coşkunun yarısını bile imanıma karşı duymuyorum. Ben ki, golde heyecanlandığım kadar, imanı bir meselede heyecanlanmıyorum, heyecanlanamıyorum. Nerelere gideyim? Allah’ım nasıl edeyim? Nasıl şimdiye kadar fark edemedim? Kim girdi Sen’inle aramıza? Kim girdi? Kimler girdi?

Allah’ım, pişmanım maçların peşine koştuklarıma da, sinemalarda vakit öldürdüğüme de, içtiğim biralara da, çıktığım kızlarla yaptı­ğım günahlara da pişmanım. Pişmanım amma bir kere defterime yazdırdım. Melekler yazdılar amel defterime. Okunacakmış Sen’in huzurunda, Peygamberimizin yanında. Ama ben, okunmasını istemiyo­rum. O’na gösterilmesini istemiyorum yaptıklarımın. O’ndan biri olduğumu sanarak, getirdiği yola aykırı olan davranışlarımın O’na gösterilmesini istemiyorum. Bunun bir yolu varsa bana göster Allah’ım ...

Seccadenin üstünde ne kadar kaldı bilmiyordu, Uyumuştu. Sabah namazı vakti, babaannesinin seslenmesiyle irkildi. Bir an şaşkın şaşkın baktı babaannesine, rüyasının etkisinde kalmış ola­rak. Babaanne Safiye hanım ise dualarının cevap bulmuş olmasını görünce, kalbi şükür ile Rabb’ine eğilirken, gözleri bu­ğulanmıştı. Seslendi:

-Kalk oğlum. Sabah namazı vakti ...

- Babaanne diye inledi Hakan. Neden? neden? diye sordu ve sustu.

Safiye hanım “Neden?” sorusunu “Neden?” sorduğuna cevap ararcasına baktı torununa. Hakan tekrar sordu:

-Neden? Peygamberi tanımakta bu kadar gafletimiz neden? Bayrağı neden yere düşürdük? Neden?

* * *

Safiye hanım tohumun patlayıp, filize durduğunu, bunun meyveye duracağına işaret olduğunu anladı. Yıllardır uğraşıyordu. Tek başınaydı, koca bir eğitim sistemine karşı tek başına direniyor­du. Osmanlıdan sonra Türkiye de çok şeyler olmuştu. Eğitim siste­minden Allah’ın bilgisini çıkarmışlardı. Maneviyatsız yetişen gençlik bir türlü mutluluğu yakalayamıyordu. Ama “İslam” fıtrat­tı. Yeter ki perdeler bir aralanıversin, aralanan perdeler arasın­dan hemen gerçekler görünecekti. İşte Hakan için perdeler ara­lanmış görünüyordu. Yıllardır ektiği tohumlara, to­runu şimdi cevap veriyordu. Derin bir “Ahh” çekti. Bu “Ahh” okuyabilenler için çok şey ifade ediyordu.

-Ahh evlat! Çok neden var çoook , dedi. Namazım geçiyor ama istersen namazdan sonra konuşuruz.

-Evet, diye cevapladı Hakan. Ve yerinden kalktı, lavaboya giderken mırıldandı:

-Ben de kılmalıyım. Ben de artık kılacağım...

Namazı tarif edilmez duygularla kıldı. Duasını yapıp, babaanne­sinin yanına gitti.

-Babaanne, dedi. Biliyorsan bana O’nu anlat. Anlatsana, şayet biliyorsan O’na kavuşmanın yolunu anlat. Bana, O’na ulaşmanın yolunu anlat.

Safiye hanım Cumhuriyet döneminin ilk yıllarını görmüş, nes­lin fertlerinden biriydi.

İlk yıllarda olanların etkisinden kurtulması mümkün gözükmü­yordu. Cevap bekleyen torununa baktı ve konuştu:

-Gücüm nasıl yetsin ki?

-Yettiği kadar babaanne, yettiği kadar. Ne kadar tanıyorsan, o kadar anlat. Ama önce söyle ne olur, neden bu kadar uzak kaldık? Kim kopardı bizi? Bu nasıl oldu?

* * *

-Derin bir yara evladım, çook derin. Ne zamanki Müslümanlar sorumluluklarını arkaya atmaya başladılar. Ne zaman ki, imanın gereklerine, gerektiği kadar hassasiyet gösterilmedi. İslam devleti nimeti elimizden gitti. Gittikten sonra battık, düştükten sonra kalkmasını bilemedik. Sonra elimizden tutan olmadı. Et­rafında toplanabileceğimiz bir emirden mahrum kaldık. Bazıları­mız kendi çabalarıyla kalkmaya çabaladı, gücü tükenen bıraktı. Kalkabilenler azınlıkta kaldı ve dolayısıyla yaraya merhem olmadı. Bunu fırsat bilen şer güçler, her türlü yolu deneyerek perdelediler hakikatlerle insanların arasını. Perdeler aralandı zaman zaman, lakin aralanan perdeler arasından hakikati görenler hep azınlıkta oldu ... Netice ise malum. Ama umutsuz değiliz, işte Hakan ve Hakan gibiler kurşunların geri tepeceğine bir işaret­tir inşallah ...

Hakan sordu, babaanne cevapladı. Susamış bir toprağın suya olan hasreti gibi, Hakan’da hakikatlere susamıştı. Ruh sılasına hasret çekiyordu ...

Onlar konuşurken kahvaltı saati gelmişti. Annesi çocuklarını uyandırmak için, çocuklarının odalarına yöneldi. Hakan’ın odası­nın kapısını açtı, Hakan’ı göremedi. Yatağı hiç bozulmamıştı. En­dişelendi ve hemen Sevde’nin odasına yöneldi. Sevde uyuyordu, uyandırdı sonrada endişeyle sordu:

-Hakan yine mi dışarıda sabahladı?

Sevde cevapladı, yatağından kalkarken:

-Beraber gelmiştik, sonra mı çıktı acaba?

-Yerinde değil, dedi annesi. Aman Allah’ım ne kadar zor ba­basız çocuk idaresi. Kim bilir yine nerede kaldı.

Sevde’nin babası üç yıl önce vefat etmişti. Büyük abisi ilko­kul müdürü idi. Hakan ise üniversite son sınıfta edebiyat bölü­münü okuyordu. Müslime hanım kızına:

* * *

-Hemen cep telefonunu ara, bak bakalım nerede kaldı.

Sevde cep telefonuna uzandı ve aradı. Hayret ses evden geliyor­du. Müslime hanım arkasını döndü ve Hakan ile yüz yüze geldi.

-Ohhh!dedi ve ekledi:

-Yine dışarıda sabahladın zannettim.

Hakan cevap verdi:

-Buradayım. Bir yere gitmedim. Ve anacığım hep burada olacağım. Annesi sevgiyle ve umutla baktı oğluna ardından:

 -Kahvaltı hazır yavrum dedi sadece.

Kahvaltı yaptılar. Hakan da Sevde’yle çıktı. Hakan yolda Sev­de’ye:

-Sevde, diye seslendi ve sonra sustu.

-Efendim abi, dedi. Abisine bakarak cevap aradı.

Hakan söylemek istediğinden vazgeçerek cevapladı:

 -Yok, yok bir şey ...

Hakan Sevde’yi durağa bırakıp, kendiside karmaşık duygular içerisinde dolmuşa atlayarak okulun yolunu tuttu.

 Okula vardığında sanki ilk kez okula geliyormuş gibi yaban­­cı hissetti kendini. Gözüne çarpan manzaralar aslında her gün gördüğü şeylerdi. Kız ve erkeklerin uygunsuz hareketleri, dünyaya, etrafındakilere aldırmadan yaptıkları müstehcen hareketler. San­ki ilk kez görmüştü bütün bunları. Doğruca sınıfa git­ti. Başını sıraya koydu ve düşüncelere daldı. Boğuluyordu sanki. Az bir vakit geçmişti ki, bir elin saçlarında dolaşmasıyla başını kaldırdı ve kız arkadaşıyla yüz yüze geldi. O duygu yoğunluğu içerisinde ani tepki vererek:

 -Dokunma bana dedi. Kız arkadaşı şaşırdı. Elini çekmeden cevapladı:

 -Ne o Hakoşcum? Kabus mu gördün?Yoksa yine beni düşünmekten uyuyamadın mı?

Hakan sıradan kalkarken cevap verdi:

* * *

-Önce şu elini çek, sonra konuşalım.

Kız arkadaşı Hakan’ın ciddi olduğunu anlayınca bozulmuştu. Elini çekti ve:

-Evet sizi dinliyorum, dedi.

-Affedersin, elimde olmadan oldu. Düşünce dünyamda çok farklı şeyler vardı. Birden ...

Arkadaşı sözünü kesti:

-Yoksa başka biri mi?

 -Hayır, anladığın manada değil.

 -Ohh! Ben de korkmuştum. Bahçeye çıkalım mı? Her zaman ki bankımıza.

 -Hayır Alev. Sana nasıl anlatayım bilmiyorum. Ben, dün akşam yeniden doğdum. Hayatımı toptan etkileyen bir gece yaşadım.

-Aaa!Ne oldu? Söylesene, meraktan çatlayacağım.

 -Bir gece düzenlenmişti. Kız kardeşim davetliydi, bende yanında gittim.

Alev ani bir tepkiyle bağırdı:

 -Kahretsin. Bu, hep böyle mi olur? Anlatmana gerek yok, ben söyleyeyim”Birini gördüm ve seni sevmediğimi anladım” diyorsun değil mi? Kahrolsun, lanet olası, bütün sevgililer böyle midir?

 -Hayır hayır, yanlış anlıyorsun.

 -Konuşma, tamam artık kes, diyerek hızla ayrıldı Hakan’ın yanından.

 Hakan arkasından boş gözlerle bakakaldı. Defterini aldı ve hızla okuldan çıktı. Arabaya bindi, nereye gideceğini bilmeden çarşıda indi. Amaçsızca dolaştı dolaştı. Vakit ikindiye yaklaş­tığında, acıkmış olduğunu hissetti. Ayakları bedenini artık çekmiyordu. Çarşıda kalabalıklar içinde kaybolmuştu sanki. Çarşı oldukça yoğundu. Herkes bir tarafa doğru gidiyor, bir hedefe doğru koşturuyordu. Ama Allah’a doğru giden ne kadar da azdı. Hedefi Allah olan, yönünü Kabe’ye dönen, Kabe’ye dönük bir hayat yaşayan ne kadar da azdı ... Bir camiye girerek namazını kılıp çıktı.

* * *

Hakan belirsiz duygularla dolaşırken çarşıda, yanında bir taksi durdu:

-Heey! Delikanlı diye seslendi şoför. Hakan dönüp baktı. Seslenen Muhammed ustaydı.

-Selamun aleykum dedi Muhammed usta.

-Aleykum selam diye cevapladı Hakan. Muhammed ustayı görmüş olmanın rahatlığını içinde hissederek. Muhammed usta devamla:

-Gittiğin yere götürebilirim dedi.

 Hakan cevapladı:

-İsterseniz gittiğiniz yere götürün, dedi amaçsızca.

Muhammed usta bir an durakladı. Bu çocuk benim gittiğim yeri nereden biliyor? diye düşündü. Yoksa takip mi var?Sonra kendi­ni toparladı. Hakan perişan görünüyordu.

-Atla arabaya dedi. Hakan arabaya binmek için döndüğün­de, arkadan gelen biriyle çarpıştı ve elindeki defter yere düş­tü. Delikanlı defteri yerden alıp Hakan’a uzattı ve:-Affedersin, çok affedersin dedi.

Hakan:

-Asıl siz affedin, benim dikkatsizliğimden oldu diye cevap verdi.

Çarpıştığı genç Osman’dan başkası değildi. Osman yaklaşık iki ay önce çarpıştığı, sonrada zihninden zoraki attığı anı hatırladı. İçinden “la havle ve la kuvvete” dedi. Ve Allah’a sığındı. Osman ve Hakan arabaya bindiler. Muhammed usta önce bir börekçi dükkanın önünde durdu. Gençlere börek ısmarladı. Yemeklerini yerken akşam ezanı okundu. Yemekten sonra en yakın camide akşam namazlarını kıldılar. Hakan, Muhammed ustaya tabi olmuştu, ne derse onu yapıyordu. Taksi tanımadığı bir evin önünde durdu.

* * *

Muhammed usta önde, gençler arkada üçüncü kata çıktılar. Kapıyı hafif sakallı, orta yaşlı biri açtı. Muhammed ustayı görünce:

-Ooo!Azizim hoş geldiniz, buyurun buyurun diyerek içeri buyur etti. Hakan’ın şaşkınlığını anlayan Osman, onun merakını gidermek için:

-Hakan kardeş herhalde ilk kez geldin? diye sordu.

-Evet, evet ilk kez geldim. Zaten Muhammed abiyle akşam tanıştık.

-Seminerde mi?

-Evet.

-Buraya ders yapmak için geldik. Akşam orada duyduklarını ve İslam ile ilgili diğer meseleleri daha detaylı öğrenmek için belli aralıklarla toplanıyoruz.

Hakan ilk kez bir ders ortamında bulunacaktı. Heyecanla bekle­meye başladı.

Bulundukları oda büyük ve ferahtı. Tıklım tıklım eşya doldu­rulmamıştı. Hocayı beklerken samimi bir sohbet ortamı oluşmuştu.

Randevulara zamanında gelmenin Peygamber ahlakından olduğunu bilen Salih hoca, zamanlarını boşa tüketenlerin ziyanda olduğunu bilen biri olarak, kimseyi bekletmeyi sevmez ve tasvip etmezdi.

Yine tam zamanında gelmişti. Yerine oturdu. Etrafa bir göz attı. Hakan’a tebessüm etti ve:

-Kardeşimiz yeni mi? diye sordu.

Muhammed usta cevapladı:

-Hocam tevafuk oldu. Özel davet edilmiş değil.

-Hayır olur gelişi inşallah. Hoş gelmiş sefa gelmiş.

Sonra Hakan’a hitaben:

-Dersimiz geçen haftadan devam. Şayet anlaşılmaz gelirse sorularınla açabiliriz, tamam mı?

* * *

Sonra derse başladı. Önce Rabb’ına hamd etti, ardından Alemlerin efendisi, yegane rehber Peygamber’e salat ve selam getirdi. Ve başladı konuşmasına:

-Arkadaşlar, dava kardeşlerim, konumuza kaldığımız yerden devam edelim ama önce çok kısa bir özet yapmak gerek. Ne acıdır ki biz Müslümanlar yaptığımız az şeylerle yetinir olduk. Üzeri­mizdeki sorumluluklarımızın çoğunun farkında bile değiliz. Bir İslam mücahidi olan şehit Cüheyman şöyle diyor” Ey İslam davetçileri!Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bahşedilsin, kıldığınız nafileler, tuttuğunuz oruçlar sizi aldatmasın. “

Bizden öncekilere bakmak gerek. İslam davası için yapılan çalışmalarımızı şekillendirmede bize yardımcı olur. Biz Müslüman­ların, dünyaya Allah’ın kanunlarını hakim kılmak, adaleti te’sis etmek, zulmü ortadan kaldırmak gibi bir misyonu var.

Bu misyon için can ve mal ile her türlü uğraşıyı vermek bizim görevimiz. Biliyorsunuz İslam’da “Ben” değil “Biz” vardır. Bunun manasını kavramak durumundayız. Bölünmüşlüğümüzün sebeplerini iyi tahlil etmek ve beraberliği sağlamak zorundayız. Biz, bölük bölük olunca, yutulması kolay lokma haline geliyoruz. Bu girişten sonra dersimize başlayabiliriz.

Salih hoca İslam’da cemaatin öneminden bahsetti. İslam’a göre cemaatin özelliklerini sıraladı bir bir. Cemaatin vazgeçilmez ibadetlerden biri olduğunu anlattı. Ve bütün Müslümanların, mutlaka bir emir etrafında toplanması gerektiğini, bunun farz olduğunu anlattı. Yeryüzünde “İslam” hakim olmadan, adaletin te’sis edilemeyeceğini, çünkü yalnızca adalet sahibinin Allah olduğunu vurguladı. İslam hakim olmadan İslam’ı yaşamanın çok zor olduğunu hatırlattı örnekleriyle.

Ders bitmişti. Hakan aradığını bulmuş olmanın iç huzuruyla içindeki fırtınanın durmuş olmasından memnun ve mutlu bir şe­kilde çıktı dersten.

* * *

Osman’dan adres ve telefon numarası almayı da unutmamıştı. Ve o gün Osman ve Hakan’ın iki yakın dost olmaya başladıkları gündü. Hakan artık ne yapması gerekti­ğini iyi biliyor, kim olduğuna daha net cevap verebiliyordu ...

Aradan on beş gün geçmişti. Yine siyer semineri günüydü. Hakan’ın annesi fazla ileri gitmelerinden endişelense de kızı ve oğlunda olan gelişmelerden memnun oluyordu. Babaanne ise sevinç gözyaş­larıyla durmadan Hamd ediyordu. Sevde’nin hala başının açık olması Hakan’ın canını sıkıyordu.

O gün Hakan eve dönerken güzel bir başörtüsü aldı, paket yaptırttı. Eve geldiğinde, Sevde işten gelmiş, aceleyle sofrayı hazırlıyordu. Seslendi:

-Sevdeee!

Sevde:

-Efendim abi diye karşılık verdi.

Hakan elindekini Sevde ye uzatarak:

-Bunu sana hediye aldım. Kullanırsan sevinirim dedi.

 Sevde abisinden ilk kez özel bir hediye almanın mutluluğunu içinde duyarak, uzatılan paketi aldı ve:

-Çok naziksin, teşekkür ederim dedi.

Merakla paketi açtı. Baş­örtüsünü görünce duyguları coştu. Mutluluk ve memnuniyeti tüm iliklerinde hissetti. Canlı renklerle desen verilmiş, ipekten şık bir örtüydü.

Hakan meraklı gözlerle Sevde’ye bakarak:

-Umarım bu akşam takarsın dedi.

Hakan’ın niyetini anlayan Sevde, hiç düşünmeden cevapladı:

-Kusura bakma, bunu benden şimdi bekleme. Başörtüsünü itina ile katladı ve:

* * *

-Sofra hazır, geç kalmayalım diyerek mutfağa geçti.

Hakan üzülmüştü ama bir şey de demedi, diyemedi. Zaten geç kalınmıştı. Bu tepkiler olabilecekti ...

Annesi Hakan’ın çok üzüldüğünü görünce Sevde ye çıkışmadan edemedi:

-Kızım sana çok yakışacağından eminim, abini kırmasaydın.

Sevde’nin cevabı netti:

 -Kullanırım tabi ama evde. Lütfen üstüme gelmeyin ve dışarıda takmamı istemeyin benden...

Babaanne, olası bir tartışmayı engellemek niyetiyle araya girdi:

 -Bırakın kızımı. Hiç olmazsa sohbetlere gidiyor. Elbet bir gün ...

 Sevde:

 -Demek “Elbet bir gün kapanırım” diye umut ediyorsun babaanne diyerek muzipçe gülümsedi.

Yemek boyunca Hakan hiç konuşmadı. Oysa başörtüsünü alırken ne kadar coşkuluydu. Sevde’nin buna hazır olduğunu, he­men kabul­leneceğini düşünüyordu. Yemekten kalktılar. Sev­de sofrayı topla­yıp giyinmek için odasına geçti. Yarım saat içinde hazırlanıp çıktı. Çantasını aldı ve salona geçerek:

 - Abiii! diye seslendi ve ekledi:

 -Ben hazırım...

Hakan camdan dışarıyı seyrediyordu. Aklı ise düşünce denizinde yüzüyor, boğulmamak için adeta kulaç atıyordu. Geri döndü, birden gözlerine inanamadı. Tek kelime söyleyemedi. Adeta şok olmuştu. Sevde pür tesettür karşısında duruyordu. Yukarıdan kaşlarına kadar indirdiği örtüsünün alt kısmı da yüzünün büyük bir bölümü­nü kapatmıştı. O sırada annesi de mutfaktan çıktı. Kızını görünce şaşırdı ve hemen tepkisini koydu:

-Ne yapıyorsun kızım? Bu kadarı da fazla doğrusu.

* * *

Bu sesi duyan babaanne, mutfakta oturduğu çekyattan zorla kalkıp, neler oluyor diye görmek istedi. Sevde’yi görünce o da tepkisini dillendirdi:

-Oh oh!Ne güzel olmuşsun. Allah mübarek etsin. Yolun açık olsun. Mücadelen kutlu olsun. Umarım Peygamber’imizin dünyada ziyareti, ahirette de şefaatine nail olursun.

“Dünyada ziyaret” sözü Sevde’nin beyninde şimşek gibi çaktı. Aman Allah’ım, evet dünyada O’na gitmek ve “Ben geldim” demek. Sevde bunları düşünürken, annesinin konuştuklarını duyma­mıştı, ancak annesinin, giydiği örtüsünü çekelemesiyle düşünce­lerinden sıyrıldı. Bunu gören Hakan bağırdı:

-Duuur! Anne ne yaptığını sanıyorsun sen? Sevde’nin üzerindeki Allah’ın ayetlerinden bir ayettir. Ellerini çek yoksa O’nun katında düşeceğin durum için sana yazık olur.

Annesi durmuştu. Ellerini çekerken sordu:

-Neden Sevde? Abinin aldığı da örtü değil miydi? Ne farkı var ki?Aşırıya gitmek zorunda mısın?

Sevde kendinden emin cevapladı:

-Fark yoksa neden kızıyorsun?

Annesi susmuştu. Öyle ya o zaman neden kızıyordu?. Sevde devam etti:

-Size açıklamam gereken bir şey var. Ben, o geceden sonra haftada iki gün derneğe gidiyorum. Dinimi öğrenmek için. İbadetin ne demek olduğunu öğrendim. İbadet;Allah’ın emirlerini, Allah için ve yine O’nun emrettiği şekilde yapmakmış. Örtü bir ibadet ve istediği bir şekil olmasa da, istediği bir ölçü var. Her ibade­tin bir ya da bir çok maksadı vardır. Örtü ibadetinin maksatla­rından biride, karşı cinsin;ötekine meşru olmayan eğilimini önlemek. Alımlı ve dikkat çekici, şık ve güzel gösteren kıyafet­lerle bu nasıl sağlanır? Bu şekli kendim tercih ettim, kimsenin isteğiyle de değiştirmek niyetinde değilim.

* * *

Herkes susmuştu. Sevde, söylenecek sözlerin önünü tıkamıştı. Sevde annesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Sonra abisine:

-Hadi çıkalım da geç kalmayalım dedi. Çıktılar. Hakan hayran hayran bakıyordu kardeşine. Mutluydu, hem de çok mutluydu.

Salona vardılar. Yine yoğun bir izdiham vardı. Toplum çok acıkmıştı. Ruhlarını doyurabilmek için akın ediyorlardı O’nun anlatıldığı yerlere. Zira O’ndan başka kim doyurabilirdi ki ruhları? Ruhların gıdası sadece maneviyattı ...

Sevde, hanımlara ayrılan bölüme gitti. Boş bir sandalye bulup oturdu. Defter ve kalemini çıkardı. Sonra açtı kalbinin kapılarını, yüreğinin alıcılarını sonuna kadar açtı ve beklemeye başladı. Biraz sonra hatip konuşmasına başladı ve hemen salon sessizliğe büründü. Herkes pür dikkat hatibi dinlemeye başladı. Çocukluğundan bahsetti önce. Yetim kalmasının hikmetlerini sıraladı bir bir. Sonra ticaret hayatından ve hikmetlerinden bahsetti. İlk ticarete çıktığında, rahip Bahira “Bunu geri götür” demiş, O’nun amcası Ebu Talib’e. “Çünkü” demişti, “Çünkü Yahudiler bundaki alametleri görürlerse, bunun peygamber olaca­ğını anlarlar ve buna kötülük yaparlar. Öldürmeye kalkarlar”. Yahudiler? Onlar ki kendi peygamberlerine bile ihanet edenler­dir. Onlar ki, oldum olası O’nun peygamber olduğunu bildikleri halde, ellerinden geleni arkalarına koymadılar. Ya şimdi? Şimdi aynı Yahudi, Filistin’de çocuklarımızın kollarını, gözlerimizin önünde kırıyor. Hz. Peygamber’e ev sahipliği yapmış mescidi Aksa’yı yıkma planını gün be gün uyguluyor. Neredesiniz Müslümanlar? Neredesiniz? Hiç bir şey yapamayacak kadar aciz mi olduk? Hayır buna inanmıyorum, inanmak istemiyorum.

* * *

Gaflet yorganını üzerimizden attığımız gün, çok şeyler yapabileceğimizi görecek­siniz. Hadi, uyanmak için kıyametin kopması mı gerekiyor? Hadi, kalkın artık. Bir şeyler yapın.

Evet, nerde kalmıştık diyerek konuya devam etti hatip:

-Ebu Talib, bu uyarıyı alınca geri dönmüştü. Sonra çobanlık yapmıştı güllerin efendisi, bir çok hikmetlere binaen. Her şey O’nu peygamberlik gibi büyük bir sorumluluğa hazırlamak içindi, her şey. Ekmeğini kendi alın teriyle kazanıyor, amcasına yük ol­muyordu. Sonra ticarete atıldı, dürüstlüğü, güzel ahlakı cezbe­di­yor­du herkesi. Her şey bir süreçti, Hz. Hatice ile izdivacı da öy­le, Peygamberliğe hazırlattırılıyordu ...

Hatibin akıcı üslubu herkesi mest etmişti. Zaten sözler O’ndan bahsedince güzel olur, özel olur ve anlam bulurdu.

Sevde konuşmanın sonunda alması gereken dersleri bir bir sıraladı ajandasına:

-Bilgi ile bilincin arasını ayır, Zira Yahudilerde O’nun peygamber olduğunu biliyorlardı.

 - Ortam ne kadar bozuk olursa olsun, sen, kendinden mesulsün. Temiz ve dürüst kalabilirsin. Zira Mekke ortamına rağmen, Pey­gamberimizin dürüstlüğüne düşmanları bile şahitlik ediyordu.

Ya Hz. Hatice? O da Mekke ortamına rağmen dürüsttü.

 Sevde sıraladığı maddelerin sonuncusuna baktı:

-Gitmeliyim. Gitmeli, bütün bu yaşananları yerinde görmeliyim.

Evet gitmeliydi ama önce oraya gitmenin manasını öğrenmeli ve bu bilinçle gitmeliydi ...

* * *

Hakan adeta kitap kurdu olmuştu. Kısa zamanda derneğin, erkeklere ait bölümünde kütüphane sorumlusu olarak görev almıştı. Osman ve Muhammed ustanın özel gayretleriyle kendini bir an önce yetiştirmek istiyordu. Ve bunun için de canla baş­la çalışıyordu.

Önce iman ile ilgili hususları sıralamıştı:

-İman nedir? Nasıl olmalıdır?

-Kelime-i Şahadetin manası, içeriği, sonucu ve çelişen durumlar.

-Şirk nedir? Kaç çeşittir?

-Put nedir? Tağut ne demektir. Tağuti ne demektir?

-Mü ‘min kimdir? Vasıfları.

-Münafık kimdir? Vasıfları

-Müşrik kimdir? Vasıfları.

-Fasık kime denir?

-İmanın kabul şartları nelerdir? Bu ve bunlar gibi imana taalluk eden konuları bir bir inceledi. Bu konuları destekleyici ki­taplar okudu. Ve anladı ki;İman kuru bir iddiadan ibaret değildir. Aksine aksiyonu olan bir dava ve “iman ettim” diyenin sorumlulukları vardır. Bu bir görev, Allah’ın dinini ve Rasul’ünü temsil etme görevi. Bu görevi Rasul emanet olarak bırakmıştı.

 Veda hutbesinde, O’nu dinleyen sahabesinin nezdinde tüm inananları şahit tutarak bıraktığı bir emanet vardı;Kur’an ve Sünnet.

 Hakan anlamıştı ki , bu davaya sahip çıkmayanlar, emaneti zayi etmiş olanlardı. Oysa bu görev, bilen bir topluluk için bü­yük bir şerefti. Allah ve Rasul’ü tarafından görevlendirilmek?

 O gün yine şevkle geldi kütüphaneye. Ama ondan önce davrananda vardı. Osman gelmiş, çayı da demlemişti. Kitaplardan konularla ilgili bölümleri de ayarlamıştı. İki arkadaş musa­fa­halaşıp, kucaklaştıktan sonra bir müddet muhabbet ettiler. Hakan, Osman ile konuşmayı çok seviyordu. Konu evlilikten açı­lınca Hakan sordu:

-Osman abi düğün pilavını ne zaman yiyeceğiz?

-Hayırlısı olsun, diyerek cevapladı Osman ve konuyu hemen değiştirdi

* * *

-Başlayalım mı?. Anlaşılan evlilik konusunu konuşmaktan pek hoşlanmamıştı.

-Evet başlayalım dedi Hakan. Nereden başlayacağız?

-Konumuz “Ahd ve misak. “Ahd, yemin etmek ve söz vermek anlamın da bir kelime. Ahd-u misak ise, yemin edilerek ve­ri­len söz demek. Öncelikle şunu bilmeliyiz, bizler ruhlar alemin­de iken Allah’a ahd-u misak ile kulluk edeceğimize, O’nun gös­terdiği yoldan ayrılmayacağımıza, Peygamberinin izinde olacağı­mıza dair söz verdik. Bu konu A’raf suresinde şöyle hatırlatılıyor. “Rabb’in Ademoğullarından, onları kendilerine şahit tu­ta­rak: “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” demişti. “Evet, buna şa­­hidiz” de­mişlerdi. Bu­nu böylece hatırlatıyoruz ki, kıyamet gü­nün­de” Doğ­rusu, bizim bundan haberimiz yoktu” deme­yesi­niz”. (Ayet: 172)

 -Yanı Allah’ı “Rabb” olarak tanıyacağımıza orada yemin et­mişiz öyle mi?

-Evet aynen öyle. Bitmedi, dünyada da bilinçli tercih yaparak Tevhidi seçmemiz ve bunu kelime-i şahadetle ikrar etmemiz de Allah ile yapılan bir anlaşmadır.

-Nasıl yani? doğrusu bir şey anlamadım.

-Kelime-i şahadetin manasını kelime kelime incelediğimiz zaman, meseleyi daha iyi kavrarız. Ve incelenmesi de farzdır.

 -Demek bilinçli tercih önemli?

-Elbette. Düşünsene, papağanın konuşma özelliği var ve biz talim ettirerek kelime-i şahadeti söylettirdik? Fark nerde?

-Çok haklısın. Hiç böyle düşünmemiştim.

-Ne acıdır ki bir çoğumuz aynı durumdayız. Rabbımız bir çok Ayeti kerimesinde “Hiç düşünmez misiniz?” “Ne de az düşünü­yorsunuz” “Ne de az fıkıh ediyorsunuz” diye buyuruyor.

-Evet çok doğru. Demek ki bir çoğumuz ana ve babamızdan ne duyduksa öylece kabul ettik. Bunun yanlış, eksik olabile­ceğini dikkate almadık. Taklitçi olduk oysa ki tahkikçi olacaktık.  

* * *

-Söylediklerin çok doğru. Rabb’imizin gönderdiği ilk emir “Oku” ­dur. Elbette ki burada ki “Oku” nun büyük anlamı var.

Hakan derin düşüncelere daldı. Osman’ın konuları izah ediş şekline hayran kalıyordu. Sade ve anlaşılırdı. Boşalan bardakları doldurduktan sonra, başını kaldırıp Osman’a baktı ve:

-Demek yeminle birlikte verilen sözdür Kelime-i şahadet. O’nun yolunda olacağımıza, Peygamberin izini takip edeceğimize, yeryü­zünde Sadece ve sadece O’nun kanunlarını tatbik edeceğimize dair verdiğimiz söz. İnsanoğlu nasıl gaflete dalmış. Hiç düşünmü­yoruz ki, söz verdiğimiz kim? Ağzımızdan çıkan söz kime karşı­dır? Arkadaşımıza dahi verdiğimiz söze dikkat ke­serken... Aman Allah’ım bize uyanıklık ver ...

-Amin dedi Osman içtenlikle. Hakan devam etti konuşmasına:

-Anladığımı zannediyorum. Şimdi sırada hangi konu var?

Osman:

-Alıcıların kuvvetli Maşallah. Şimdi sırada “Biat” konusu var. Biat;”kabul etmek, bir anlaşmadan razı olmak”. İslami ıstılah­­ta;

Bir mü’minin meşru her emirde, İslam devlet başkanına ita­at edeceğine dair ettiği sadakat yeminidir. İlk biatler Mekke’de, Akabe tepesinde, bir grup Medinelinin Peygamber efendi­mize yaptığı biatlerdir.

Osman sustu. Çayından bir yudum aldıktan sonra devam etti konuşmasına:

-Şimdi ben öyle düşünüyorum ki, Rasul’den taraf olanlar, Akabe ­de O’na biat edenlerle beraber biat edenlerdir. Ellerini uzat­mışlar ve “Bende varım” diyorlar. Değil mi ki O’na ve getirdik­­lerine inandık. Düşünsene, hayal et, O’nun dönemindesin ve Mekke sokak­larında seninle karşılaştı ve sana getirdiğini tebliğ etti. Sende “Evet Sen doğru söylüyorsun” dedin, kabul ettin. Bunu duyan Mekkeliler tavır aldılar sana.

* * *

Aldırma dostum, O’ndan yana olanların her zaman karşılarında birileri olacak. Unutma, a­rada sadece yıl farkı var. Müslü­man olan herkes O’na biat etmiş demektir. Tepkiler seni yıldırmamalı, tek sen kalsan bile, davana ihanet etmemelisin ...

Hakan, Osman’ın dedikleri üzerinde düşünmeye başladı. Ne fark eder dedi kendi kendine, ha o zaman yaşadın, ha şimdi yaşıyorsun, değil mi ki O’na inandın ve davasını yüklendin, O’nunla berabersin. Yeter ki davana ihanet etme.

-Osman abi dedi ve devam etti:

-Sen de görüyor musun? Bir kervan ve başında O’var!Bu kervan 1426 yıl önce çıkmış yola ve şimdi bende aynı kervanda bir nefer. Bak!Sanki görüyorum, aynı kervandayız. Yalnızca ara­mızda yıllar var, hepsi bu. Kavuşmak an meselesi. Sadece bir perde, bir perde var aramızda, ölüm. Bu perde kalktığında, ya­nı başında olacakmışım gibi.

-Rabb’im , ayaklarımızı ve kalplerimizi kaydırmasın, İnşallah dedi Osman duygulanmıştı.

-Amin dedi Hakan ve sordu:

-Ne düşünüyorum biliyor musun?

Osman gülümsedi:

 -Söylemesen bilemem dostum. Kalplerdekini ancak Allah bilir, başkası bilemez.

 -Sevenler diyorum, O’nu sevenler ne kadar da az. Hakan’ın sesinde hüzün vardı.

 -Öyle mi sanıyorsun?

 -Evet. Öyle değil mi?

 -Dinle. Dinle bakalım, dinledikten sonra yine öyle mi düşüneceksin. Bir gün müşriklerden birisi, Efendimizin yanından dön­dük­ten sonra, yandaşlarına şöyle diyor” Vallahi, Muhammed’in ashabının Muhammed’i (s.a.v) sevdiği gibi kimsenin bi­ri­ni sevdiğini görmedim”.

Şimdi istersen yeryüzünün yıldızlarından bir geçiş töreni olsun. Mesela Hz. Ebubekr. Peygambere ilk inananlardan. “Sıd­dık” unvanına sahip, mağara arkadaşı ve Allah’ın kitabında” İkinin ikincisi” diye bahsettiği. Mağarada iken, O’başını sıd­dıkın dizine koymuş uyuyor. Deliğin birinden bir yılan çıkıyor, ses­sizce ayağını uzatıp deliği tıkıyor. Yılan ayağını sokuyor, yine O uyusun diye çıtı çıkmıyor. Lakin acıdan gözünden akan bir damla yaş, O’nun yanağına damlıyor. Gözlerini açan Nebi, durumu öğrenince tükürüğüyle tedavi ediyor. Uhud savaşında oğ­­lu müşriklerin ordusunda, İslam ordusunun önüne gelip, tah­rik edici el kol hareketleriyle haykırdı:

-Benimle savaşacak er diliyorum, kendine güvenen çıksın karşıma.

Ebu Bekir, Peygamberin çadırının yanında Peygamberle birliktey­di. Oğlunun meydan okuyuşunu görünce üzüntüyle ba­şını salladı. Biraz düşündü, acıyla baktı oğluna. Kızgınlıkla kılıcını çekti ve ileri atıldı. Peygambere meydan okuyan oğluna, O’nu üzen oğluna kendi elleriyle ders verecekti. Lakin arkasından seslenen Peygamberimiz buna izin vermedi.

Babası Ebu Kuhafe iki gözü kör bir insan. Mekke fethine kadar Müslüman olmamıştı. Mekke fethinde Müslüman oldu ve Peygamberi­mize biat etmesi için, Hz. Ebu Bekir elinden tutarak getirdi. Biat esnasında ağlamaya başladı. Efendimiz sordu “Seni ağlatan nedir?”. Şöyle dedi:

-“Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın elçisi. Biliyorum ki Sen Ebu Talib’in Müslüman olmasını çok istiyordun. Diledim ­ki keşke şimdi babamın yerinde amcanız olsaydı da benim duydu­ğum sevinci Sen duysaydın”. Okumak lazım anlatmakla bitmez ki ...

* * *

 Mesela bir diğeri Hz. Bilal, mümtaz yıldızlardan biri. Ve Pey­gamberimiz vefat etti, Bilal’den razı olarak. Bilal artık Medine’de duramaz, terki diyar eder. Aradan bir zaman geçer, Efendi­mizi rüyasında görür. Efendimiz ona “Bu ayrılık yetmez mi?” der. Bilal Medine­‘ye döner, mezarına kapanır ağlar ağlar. Sonra ondan ezan okuma­sını isterler. Israrları kıramaz ama “Eşhedu enne Muhammedur­resulluIah” deyince devamını getiremez ve kapanır dizleri üstüne ...

Bir diğeri Hubeyb b. Adi. Esir düşer Birr Maune’de. Cezası idamdır. İpe götürürlerken sorarlar”İster miydin senin yerinde Muhammed olsaydı”? “Hayır”der, “Vallahi hayır, bin başım ol­sa, bi­nini de assanız razıyım, ama O’nun ayağına diken bat­masına bile razı değilim”. Asılırken Mekke’de “Esselamu aley­kum ya Rasulel­lah”der. Efendimiz Medine’de “Vealeykesselam ya Hubeyb” diye karşılık verir ...

Bir diğeri Sümeyra’dır. Uhud savaşına kardeşi, kocası ve oğlu katılmıştır. Peygamberimiz için “Öldürüldü” haberi ulaşınca Medine’ye, yalın ayak koşmuş ta Uhud’a. Sordu hemen ilk gördüğü Mücahide:

 -”Rasulullah sağ mı?”. “Evet, ama yaralı” dedi sahabe. Son­ra onu tanıdı ve “Gel benimle” diyerek, onu şehitlerin yanına götür­dü ve işaret ederek:

 -Bu yerde yatanlar kocan, kardeşin ve oğlundur”. Kalbinden vurulmuştu ama gözleri cesette, kalbi Resuldeydi. “Beni he­men efendimize götür” dedi, “O’nu görmeden rahat edemeye­ce­ğim”.

Gidince Peygamberin yanına “Sen ki sağsın, bütün musibetler bana hafif gelir”dedi ...

Hangi birini anlatayım ki? Birisi Zeyd oldu, diğeri Mu’sab.

Birisi Selman’ı Farisi, bir diğeri Ebuzer. Mesela bir Hz. Uk­kaşe vardı. Efendimiz artık ebediyete yolculuk hazırlığında, herkes üzgün herkes perişan. Efendimiz soruyor “Bende alacağı olan var mı?”. Bir an sessizlik, sonra arka sıralardan bir ses” Benim alacağım var. Seferden dönerken kırbacınız sırtıma değmişti Sizden bir kırbaç alacağım var” “Gel” diyor. “Gel al, al da öbür tarafa kalmasın”. Kırbacı veriyorlar Ukkaşe’ye. Diyor ki “Benim sırtım açıktı, oysa sizinki kapalı”. Açıyor Efendimiz sırtını ve bekliyor. Herkes nefesini tutmuş. Ne yapmaya çalışıyor Ukkaşe diye bakıyorlar. Hz. Ukkaşe atıyor elindekini yere ve sa­rılıp öpüyor sırtındaki Peygamberlik mührünü. İstiyor ki O’nu öpen dudakları cehennem yakmasında, cennette beraber olsun...

Bir diğeri ağlayarak geliyor Peygambere. Ve diyor ki” Ya Resul, bu dünyada iken, ne zaman aklıma düşsen gelip seni görüyorum. A­hiret geldi aklıma. Düşündüm ki ben cennete da­hi gitsem, Sen peygambersin makamın âlâ olacak, Seni görmemeye nasıl dayanaca­ğım? Onun için ağlarım”. Ve müjde veriyor güllerin efendisi “Me­rak etme, kişi sevdiği ile beraber olacak”.

Hem sadece insanlar mı? O’nu dağlarda çok sevdi, ağaçlarda.

Bir kütük vardı, çıkıp üzerine durarak hutbe verdiği. Rahat olmadığını düşünerek, bir minber yaptı sahabe. Önünden geçti min­bere çıkarken, kütük sallanmaya ve inlemeye başladı. Efendimiz indi ve gelip kütüğe sarıldı “seni terk etmedim” buyurdu ve ekledi “Eğer teskin etmeseydim, iniltisini tüm Medine duyardı” ... Bir kütük dahi O’nsuzluğa dayanamıyor ...

Dağlar O’nu sevdi, Uhud dağı. Uhud dağı için şöyle buyurdular: “ Bu öyle bir dağdır ki biz onu severiz, oda bizi sever” ...

Osman, Hakan’ın ağladığını görünce sustu. Kendi yüreği de dolmuş­tu. Gözlerinden yaş aktı, akacaktı. Hakan, derin ve mânâlı akan gözyaşlarıyla mırıldandı:

-Bir kütük kadar bile olamamışım. O’nu sevmek nasıl olur bilememişim. Sevgimi ispat edememişim. Onların sevgi tezahürlerine bir bak, bir de benimkine?Yazıklar olsun bana, bana yazıklar olsun ...

Osman:

 -Hangimiz O’nu sevmeyi becerebildi ki?Hangimiz O’nu tanıyabildi ki? Dünyaya geldiğimiz topraklarda sanki her şey Onu tanımayalım diye uyarlanmıştı. Ebu Cehil’in yolunu sürdürenler, hep yasaklar koydular O’nu tanımamamız için dedi.

Hakan:

-Evet dedi. Evet hatırlıyorum, siyer seminerinde hoca anlatmıştı. Mekke’de, Ebu Cehil’in başkanlığında, oranın millet meclisinde kararlar alınmıştı. O’na inananlar takip edilecekti. Kur’an okumak yasaktı. Müslümanlarla alış veriş yasaktı. Peygamberimiz ile konuşmak, Peygamberden konuşmak yasaktı ...

İkisi de ağlıyordu. Bir müddet sustular. Osman kendini topladı ve kararlı bir şekilde konuştu:

-Ama şunu unutmamamız gerekiyor kardeşim. Bizim, Peygamberimizi ardından gözyaşı dökülen, dünyada salavat gönderdiğimiz, ahrette sadece şefaat edecek biri olarak algılamamamız gerekir.

-Yani? diye sordu Hakan.

-O, büyük bir lider, yegane rehber, başkomutanımız, ilk devlet başkanımız. Hayatımızın her alanını, ama her alanını kendisine sorarak öğreneceğimiz ve yaşantımızı ona göre şekillendireceğimiz başöğretmenimiz, Peygamberimizdir. Sevmeliyiz, hem de çok. Ama bu sevgimiz kuru bir laftan ibaret, kuru bir iddiadan ibaret olmamalı. Sevgimizin ispatı olmalı, sevgimiz tezahür etmeli.

Bu sevda, O’nun bıraktığı yerden davasını sürdürmeye yakıt olmalı, enerji olmalı. Bu sevda kara sevda olmalı, öyle ki da­va uğrunda ölüme gitmek, düğüne gitmek gibi olmalı. Sevda­mı­zın gelini Şehadet olmalı.  

* * *

 Sonra, sonra dünyadaki hasretinden dolayı ağlatmalı bu sevda. Sev­damızın hasreti, elbette ki gözümüze yaş, gönlümüze hüzün doldur­malı. Bu sevda, O’na ümmet olmanın bir ayrıcalık olduğunu öğret­meli bize. Sevdamıza karşı olan sorumluluğumuzu unutmadan yaşa­malıyız...Söylesene Hakan kardeşim davamızın takipçisi olmak bizim değil de kimin işidir?O’nun getirdiği dava, yeryüzüne hakim olana kadar uğraşmak durumundayız. Bunun adına “Cihat” de­niyor ve kadın erkek herkese farzdır. Hakan sordu:

-Kadınlara da mı?

-Evet. Savaş durumundan bahsetmiyorum, yani sıcak savaştan.

Cihat, Allah’ın dini için yapılan her türlü meşru uğraşının adıdır. Mal ile olur, can ile olur, dil ile olur vs. Aklıma geldi seninle paylaşayım. Mısır’da ihvan’ı Müslimin bir çiftçi. Filistin’e gidip savaşmak için, adını yazdırırken, çiftliğini de mücahitlere azık olsun diye bağışlıyor. Ona diyorlar ki”Sen gidiyorsun, çiftliğinde çocuklarına kalsın istersen”.

Çok güzel bir cevap veriyor. “Rabb’imiz Tevbe suresinde şöyle buyurdu “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. (Onlar) Allah yolunda savaşarak öldürürler ve öldürü­lürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verilen gerçek bir vaattir. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe se­vinin. Bu en büyük başarıdır.” (Tevbe: 111) Diyerek, ayeti okuyor ve ekliyor “Rabb’ımız tek can karşılı­ğında demedi ki , gördüğünüz gibi can ve mal karşılığında cenneti sattığını buyurdu”.

Hakan çiftçinin verdiği cevaba hayran kalarak konuştu:

-Meseleyi doğru anlamak, kaytarmamak, kıvırmamak önem­li olan.

-Evet diyerek tasdik etti Osman. Bir de şimdiye bak. Bir çözülmedir gidiyor. Kimimiz manasını bilmeden çektiğimiz zikir sayı­sıyla yetindik, kimimiz ise bunu tenkit ederken, sığ söylemden öteye geçemedik.

* * *

Oysa İslam’ın ikamesi çok ciddi bir iştir. Hakan “Anlamadım” dercesine baktı Osman’a. Osman sözünü şerh ederek:

-İslam’ın yeryüzüne hakimiyeti o kadar mühim ve ciddi bir iştir ki, bu konuda ihmal asla yapılmamalıdır. Peygamberimiz ölüm döşeğindeydi yinede Hz. Üsame’nin komutan olarak tayin edildiği ordunun cihada çıkmasını emir buyurdular. Vefat etti, hemen sonra ordu gitti. Düşünsene biz yıllar sonra geldik, vefa­tını dinlerken yüreğimiz dayanmıyor. Ya Üsame o acıyla nasıl gitti? Nasıl gidebildi?Çünkü gitmesi gerektiğini biliyordu.

-O’na ulaşmak artık ne kadar da zor. Hakan’ın sesinde umutsuzluk vardı. Osman hemen cevap verdi:

-Hayır. Sonuçta O’na varmak çok kolay. Aramızda sadece ölüm perdesi var. Bizi bekleyecek, Kevser başında, Hamd sancağının altında bizi bekleyecek, kardeşlerini görmek için.

Osman’ın sesi titremeye başlamıştı. Gözlerini yere indirerek titrek sesle, ağlamaklı konuşmasını sürdürdü:

 -Biliyor musun Hakan? O, ahir zamanda gelip, O’nu görmeden O’na inananlara, davasını omuzlayanlara “Kardeşlerim” demiş ve eklemiş “Onları seviyorum”.

Allah’ım diye inledi Osman. Lütfen bizi, O’nu görmekten mahrum etme. O’nu iyi anlamak, davasını omuzlamak ve Kevser’de O’na varmayı bize de nasip et.

Sonra Hakan’a dönerek, sözlerini tasdik etmesini beklercesine sordu:

-Görüyor musun Hakan? O’nsuz hayat ne kadarda acı, öyle değil mi? Ne kadar tatsız ve ne kadar zor. Ve biz asrın yetim ümmeti, O’nsuz ne kadarda çaresiz, ne kadar dağınık ve ne kadar başıboş kaldık. Aman Allah’ım, neden elimizden bir şey gelmez oldu? Fi­listinli çocuğun gösterdiği sebat kadar sebatımız neden yok? Savrulduk Yarabbi, topla bizi.

* * *

Hakan artık dayanamamıştı. Birden bağırdı:

-Yeter. Bu kadar yeter. Ve hıçkırmaya başladı:

-Neden? Dedi. Neden? Neden? Sustu ve bir müddet ağladı. Sonra kalktı, gözleri­ni sildi:

-Bu iş ağlamakla olacak iş değil. Yapılacak çok şey var. Er kişi malını ve canını ortaya koymalıydı, öyle değil mi? Ne gerekiyor söyle, oturmanın zamanı olmadığı belli. Söyle nereden başlayacağız?

O sırada Muhammed usta kapıyı tıklayarak, içeri girdi. Havadaki atmosferi görünce, endişeyle sordu:

-Rahatsız etmedim ya?

Osman, Muhammed abiyi görmekten memnun, cevapladı:

-Hayır... Bilakis geldiğiniz çok iyi oldu. Muhammed usta tekrar sordu:

-Bir anormallik yok ya?

Bu defe Hakan cevap verdi:

-Muhammed abi bir değil binlerce anormallik sarmış etrafımızı. Bir baksana “Ben O’nun ümmetiyim” diyen topluluklara?

O’nu temsil etme sorumluluğu olan bizlerin, O’nu nasıl temsil ettiği­mize değil, etmediğimize bir baksana? Biz böyle mi olmalıydık, böyle mi? Söylesene ne olmuş bize? Hesap sormam gerekiyor, babam­sa babamdan, annemse annemden. Ya da kim beni O’ndan uzak düşür­düyse ondan ...

Muhammed usta durumu anlamıştı. Hakan şu an bir duygu patlaması yaşıyordu. Sakinleştirmeye çalışarak:

-Sakin ol evlat dedi. Otur istersen biraz konuşalım. Hakan cevap verdi:

 -Çok zor Muhammed abi, çoook. O’nunla olduğunu zannedip, aslında O’nsuz olmak. O’ndan olduğunu zannedip, aslında başkalarından olmak!...

Biz, hepimiz O’nun ümmeti olduğumuzu söylüyoruz, peki O’nu ne kadar tanıyor, ne kadar peşinden gidiyoruz?

* * *

-Tarih boyunca hep böyle oldu evlat, dedi Muhammed usta. İman edenler ve etmeyenler.

Hakan Muhammed ustanın sözünü keserek konuştu:

 -Acı olanda bu ya. İnanan ve inanmayan, iki kutup. Net ve açık. Ya inandığını zannetmek? Kafirliği ve münafıklığı kabul etmeyip Mü’min olduğunu söyleyen yığınlar? Ya nereden oldukları net olmayanlar? Şu stadyumları dolduranlara sor, kaçta kaçı sana “Ben Müslüman değilim” derki? Söylesene onca coşkunun hepsi değil, sadece yarısı O’nun davasına veriliyor mu? Baksana O’na inanan erkekler nasılda kahveleri, bilardo salonlarını, stadyum­ları, parkları, fuarları dolduruyorlar. Ya O’na inanan hanımlar? Dizileri, pasta börek programlarını takip ettikleri kadar O’nun hayatını takip ediyor, merak ediyorlar mı?

Muhammed usta cevap vermedi. Yutkundu. Bu yeni dönüş yapmış gencin heyecanını anlıyordu. Ama anlatamadığı şeyler vardı. İlk heyecanın bir geçsin hele, diyemiyordu. Nice insanlar böyle hızlı girip, zoru görünce gevşediler diyemiyordu. Sebatın en az iman kadar önemli olduğunu şu an nasıl anlatsaydı ki?:

-Evlat dedi sakin bir şekilde. Sen haklısın ama unutmaman gereken bir şey var. Her iman ettim diyen kişinin imanı samimi­yet sınavından geçer. Samimiyet sınavını geçebilenler, işte onlar kurtulabilenlerdir. Bize düşen, imtihan bilincini canlı tutmak.

Hakan sakinleşmişti:

 -Heyecanımı mazur görün dedi. İçime düştü bir ateş, yüreğim bir volkan sanki.

 -Rabb’im sekinet ihsan eylesin, diye dua etti.

Hakan izin isteyerek çıktı. Muhammed usta Osman ile yalnız kalmak istiyordu, buna memnun oldu. Hakan çıktıktan sonra hemen konuya girdi:

* * *

-Lafı dolaştırmama gerek yok. Evlilik konusunda konuşmak istiyordum. Bizim kız Yasemin’in has bir arkadaşı varmış. İhlas­lı biriymiş. Sana münasip görmüş. Eğer düşünürsen, ilgilenelim ne dersin?

Osman bir an düşündü. Keşke dedi içinden, keşke aylar öncesi o kızla çarpışmasaydım. O zaman bu kadar kararsız olmaz­dım belki... Muhammed usta Osman’ın sustuğunu görünce sordu:

-Evlenmeyi düşündüğünü sanıyordum. Değilse zorlamış ol­mak iste­mem, düşünmüyor musun yoksa?

-Düşünüyorum, dedi ani bir kararla ve ekledi:

-Biliyorsun, annem ve babam, İslam’a zıt oldukları için karışmayacaklardır. Sizi, özelliklede seni çok yoracağım.

-O ne demek? Bu bizim vazifemiz. Biz kardeşiz, canız, cananız. Kız şimdi dernekte çok aktif biriymiş. Adı Sevde. İstersen istihareye yatarsın. Yasemin kefil oluyor.

 -Madem Yasemin bacı kefil oluyor, o halde tamamdır. İnşallah olsun bakalım. Görüşelim, şartlarımız uyarsa hayırlısı olsun İnşallah.

 -Amin dedi iki dost, bir ağızdan...

* * *

O gün yine siyer semineri günüydü. Sevde, o gün ilk kez dernek üyesi olarak salonda görev almıştı. Konu hüzün yılı ve Taif yolculuğu idi.

 Kürsüde yerini alan hatip bir solukta anlatmıştı hüzün yılını. Zalimlerin Müslümanlara hüzün yılında yaptıklarını, çocukların açlıktan öldüğünü, Ebu cehillerin nasıl devlet terörü estirdi­ğini, aç kalan sahabenin çocuklarına, ölmüş bir devenin derisini kaynatıp kaynatıp içirdiğini. Ve Mübarek annemiz Hz. Hatice’nin vefatını, ardından EbuTalib’in ölümünü sıralamıştı tek tek. Son­ra Taif yolculuğunu, Taiflilerin O’nu şehre sokmayışlarını, taş­la, sopayla karşı durmalarını ve böyle bir ortamda Peygamberi­mizin duasını anlattı. Şöyle demişti Peygamberimiz:

“Allah’ım, kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Herkesin hor gördüğü biçarelerin Rabb’i Sen’sin. Benim de Rabb’im Sensin ...

Sen beni, kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hatta işimin dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

Allah’ım, Sen’in gazabına uğramayayım da, çektiklerim ne olursa olsun katlanırım. Fakat Sen’in af ve merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. Allah’ım, Sen’in gazabına uğramak­tan, ilahi rızana uzak kalmaktan Sana, Sen’in o karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınırım.

Allah’ım, Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim.

Allah’ım, her kuvvet ve her kudret ancak Sen’inle kaimdir”.

Yine bir solukta bitmişti program. Aman bu ne çileydi? Demek Taifliler şehre sokmamışlardı O’nu? Ya günümüzün Ta­if­lileri?

Ya onlar şehre sokuyorlar mıydı O’nu? Bizim Sokaklarımızda, evlerimizde, okullarımızda, üniversitelerimizde serbestçe dolaşa biliyor muydu Peygamber?

 * * *

Taifliler taş ve sopalarla engellemiş­lerdi. Ya günümüzün Ta­iflileri? Kurallarıyla mı engelliyorlardı?

Sevde yine derin düşüncelere dalmıştı. Siyeri dinledikçe o beldelere karşı dayanılmaz bir hasret duyuyordu. Gidip ora­ları, O’nun yaşadığı toprakları görmek için dua ediyordu durma­dan.

O, bunları düşünürken, yaşlı gözlerle biri dokundu omu­zu­na. Ba­şını kaldırdığında Cemile ile göz göze geldi. Sevde şaşırdı ve sevindi. Cemile tesettürlü olarak karşısındaydı. Sevde mırıl­dandı:

 -Zalimler istemese de , Allah nurunu tamamlayacaktır.

Cemile anlamamıştı, sordu:

 -Ne dedin?

 -Çok güzel olmuşsun diyorum.

 -Teşekkür ederim. Allah vesile olanlardan razı olsun. Konferans yine müthişti. Öyle kendime kızıyorum ki, sorma gitsin.

-Yine de sorayım, neden? dedi Sevde.

 -Nasıl gafil kaldık? Bu hakikatlerden nasıl uzak yaşadık yıllarca? Gençliğimizi neden heva ve heveslerin peşinde tüket­tik, neden?

 -Geçmişe takılıp kalmayalım. Dün geçti, yarın meçhul, biz bugünü değerlendirmeye bakmalıyız.

 -Evet katılıyorum, geçmişe takılıp kalmayalım ...

İki arkadaş sesin geldiği yöne döndüklerinde, Yasemin’i gördüler. Gelen Yasemindi. Gözleri yaşlı ama tebessüm ediyordu:

-Sevde, seni göremeyeceğim sandım, endişelendim. Şimdi haber geldi, dernekte geceleyecekmişiz, sabah dernekte kahvaltı varmış. Gülnur abla da katılacakmış. Katılmak ister misin? diye sordu.

 -Hiç kaçırır mıyım? diye cevapladı Sevde ve ekledi:

 -Arkadaşım Cemile de gelebilir mi? Şayet özel değilse.

-Elbette gelebilir. Toplantı, derneğin özel toplantısı değil. Sevde bu cevaptan memnun kalmıştı:

 -Abim dışarıda beni bekliyor. Ona haber vermeliyim dedi ve kalktı. Salon çıkmak isteyen dinleyicilerin uğultu sesiyle dolmuştu. Yerlerinden kalkanların sandalyelerinden çıkan ses de cabasıydı. Yavaş yavaş ilerleyerek çıktılar salondan.

Derneğe vardıklarında saat gecenin on ikisi idi. Hemen yatsı namazlarını kıldılar. Beş arkadaş görevlendirilmişti kahvaltı hazırlığı için. Namazdan sonra üzerine bir örtü bulabilen kıvrıldı bir köşeye. Yasemin ve Sevde henüz yatmamışlardı. Yasemin Sevde’ye:

 -Vakit geç oldu ama seninle konuşmak istediğim bir konu var dedi.

Sevde cevap verdi:

 -Uykum yok, istersen konuşabiliriz.

 -Lafı dolaştırmama gerek yok, hemen sorayım. Evlenmeyi düşünüyor musun?

 -Neden sordun?

 -Senin için düşündüğümüz, çok kıymetli bir abimiz var. Şayet düşünüyorsan ...

 -Bilmem ki! Evet aslında düşünüyorum ama.

 -Ama ne?

 -Korkuyorum.

 -Neden korkuyorsun?

 -Hızımı kesmesinden. Bana engel olmasından. Evlenip sonra mücadeleden dökülenleri, kaypaklık yapanları, mazeret bulanları görüp duydukça endişem artıyor.

 -Biz de hızına hız katsın diye düşünmüştük.

 -Kim bu şanslı? diye sordu ve gülerek ekledi:

-Benim gibi birisi için düşünüldüğüne göre ...

 -Aslında ikiniz de çok şanslı bence.

 -Kim bu?

 -Osman abimiz. Abin tanıyor, bizde çok iyi tanıyoruz. Abi­ne sorabilirsin, danışabilirsin.

 -Osman abimiz mi? Şu abimle ilgilenen abi mi?

 -Evet. Muttaki biri.

-Düşüneyim, istihare ve istişare edeyim. Konuşuruz ...

Yasemin Sevde’nin olumlu cevabından, hemen ret etmeyişinden memnun olarak:

-Soracak bir şeyin varsa sorabilirsin. Yoksa hadi yatalım sonra detayları konuşuruz. Zira yarın Gülnur ablayı dinlerken uyuklarız ...

İki arkadaş yattılar. Sevde bir müddet konuyu düşündü. Nasıl olurdu acaba?Daha sonra Allah’ı vekil tayin ederek uykuya daldı ...

Ertesi sabah, sabah namazı vaktinde kalktılar. Namazlarını kılıp, bir müddet oturdukları yerde tespihlerini çekti her biri. Daha sonra derneği temizleyip, misafir kabul odasına kahvaltı masasını hazırladılar. Özenle kurdukları sofranın ortasına bir buket kırmızı gül koydular. Cemile merakla sordu:

-Güller niçin?

Yasemin cevap verdi:

-Güller O’nu hatırlatıyor...

Kahvaltı hoş sohbet bir ortamda geçti. Cemile Gülnur ablaya hayran kalmıştı. Hiç bu kadar içten ve nurlu birini görmemişti. Kahvaltıdan sonra oturma salonuna geçtiler. Herkes Gülnur abla­nın etrafında toplanmıştı. Gülnur abla konuşmasına kızları kutlayarak başladı ve şöyle devam etti:

-Sizleri tebrik ediyorum. Elleri öpülesi gençlersiniz.

* * *

Zamanın incilerisiniz. İnşallah ahirette de incilerden olursu­nuz. Konferans seriniz iyi gidiyor. Ulaştığınız kitle sayısı azımsanmayacak kadar. Salon tıklım tıklım oluyor. Rabb’im başarınızı artırsın...

Sevgili gençler insanlık tarihine baktığınızda hak ve batıl hep var. Dolayısıyla yanlıları da hep var olagelmiştir. Ve her iki tarafın yanlılarından da iz bırakanlar olmuştur. Herkes istisnasız bu dünyaya gelip ve göçecek. Rabb’im bizleri de hayırlı iz bırakanlardan eylesin...

 Hep bir ağızdan bu duaya”Amin” dediler. Gülnur abla devam etti konuşmasına:

-Mesela hanımlardan Hz. Nuh’un karısı, Hz. Lut’un karısı, Ebu Leheb’in karısı iz bırakanlardan ama batılın yanında yer­lerini alarak iz bıraktılar.

Firavunun karısı Hz. Asiye, Hz Meryem, İmran’ın karısı Hz: Hanne iman cephesinde yerlerini alarak, iz bırakıp gidenler­den...

Okuyalım, iman cephesinde yerini alıp da iz bırakanları oku­­yalım. Mesela İmran’ın karısı Hanne’yi okuyun gençler. Na­sibe’yi, Aişe’yi, Fatıma’yı okuyun (Radyallahu anhunne).

Evet gençler bu iş bize düşüyor. Ve hamd olsun ki iman cephe­sindeyiz. Onlar geldiler ve göçtüler, şimdi sıra bizde. İnşallah bizlerde alnımızın akıyla bu imtihandan çıkabiliriz. İşte o zaman görevimizi ifa etmiş olacağız.

Evet şimdi kardeşlerin bazı teklifleri var. Onları size sunmak istiyorum. Siyer seminerinin son bölümü için bazı öneri­leri var kardeşlerin. Bir mektup yarışması düzenleyelim, derece­ye girenleri ödüllendirelim. Ayrıca çekiliş yapalım, bir bahaney­le siyer kitapları dağıtalım diyorlar, ne dersiniz?

* * *

Amaç gündemi Peygamberimizle doldurmak. O’nu gündeme taşımak. Gülnur abla sustu. Cevap bekledi kızlardan. Böyle bir teklife kim hayır derdi ki? Kabul edildi. Görevler taksim edildi, erkek­lere düşen görevlerde not edilerek, Muhammed ustaya ulaştırması için Yasemin’e verildi.

Dua edip kalktılar. Yasemin ve Sevde beraber çıktılar dernek­ten. Yol boyunca evlilik konularını konuştular. Yol ayırımına geldiklerinde birbirlerini “Allah’a ısmarlayarak” ayrıldılar ...

Bir hafta sonraydı:

Sevde istişare ve istiharelerden sonra, Osman ile görüşmeye razı olmuştu. O gün Muhammed usta, Osman ve Yasemin, Sevde ile görüşmek için gideceklerdi. Osman buruk bir heyecan yaşıyordu. Bu işe en çok sevinenlerden biri Hakan’dı. Hakan, Osman’ı çok seviyordu. Hep dua ediyordu “Hayırsa olsun” diye. Misafirler kapının zilini çalınca, İçerde ufak bir koşuşturma oldu ve ardından Hakan kapıyı açarak, misafirleri içeri davet etti.

İçeri girdiler. Hakan, erkekleri salona buyur etti. Yasemin’i ise Sevde karşıladı ve hanımların bölümüne buyur etti.

Sevde’nin annesi endişeliydi ve bu endişesi her halinden belli oluyordu. Tek kızıydı Sevde ve onu babasız büyütmüştü. Yanlış karar versin istemiyordu.

Bu endişesini anlayan Yasemin sordu:

 -Teyzeciğim hangi konuda endişe duyuyorsunuz?

 -Vallahi kızım öyle şaşkınım ki. Her şey çok hızlı gelişti. Birbirlerini tanımıyorlar, nasıl olacak bilmem ki?

Yasemin onu teskin etmek için konuştu:

-Endişelenmeniz doğal çünkü önemli bir iş. Lakin endişenizi korkuya dönüştürmeyin. Şimdi tanışacaklar bu iş böyle olur zaten. Biliyorsunuz önceden flört yapmak haram.

* * *

O sırada Sevde içeri girdi. Topuklara kadar uzun, şık bir kıya­fet giymişti. Başındaki örtüsü elbisesiyle uyumlu, omuzlarından aşağı süzülüyordu. Yüzünü buruşturarak konuştu:

 -İçeri girmek o kadar zor geliyor ki, önceden nasıl onca erke­ğin gördüğü yerde örtüsüz bir şekilde arz-ı endam ediyordum bilmem. Aman yarabbi ... Yutkundu ve:

 -Şeyy! dedi bilmem ahlaki olur mu?

Yasemin:

 -Ne? diye sordu.

 -Kapı aralığından baksam.

 -Bir şey olmaz ama o seni nasıl görecek?

 -Önce ben bakayım. İçeride bakamazsam, abim de içeride üstelik.

 -Olur dedi Yasemin.

Sevde kapı aralığından içeri baktı. Osman yan oturuyordu. Hiç yabancı gelmedi Sevde’ye:

 -Sanki görmüş gibiyim diye fısıldadı.

 -Olabilir dedi Yasemin. Dernek işleriyle çok ilgileniyor. Oda­ya döndükten az sonra Hakan oda kapısını tıklatıp, Sev­de’yi çağırdı.

Sevde’ye Muhammed ustayı odadan çıkardığını, gecikmeden içeri girmesi­ni söyledi ve odaya geçti.

Sevde heyecanlanmıştı. Dua istedi Yaseminden. Yaptığı kahveyi aldı ve odanın kapısını tıklatarak odaya girdi. Osman’ın başı yerdeydi. Osman’a doğru gitti ve Önce ona uzattı kahveyi:

 -Hoş geldiniz, buyurmaz mısınız? dedi. Kahveyi verip, ikinci fincanı abisine uzatırken, Osman adeta şok yaşıyordu. Bu ne benzerlik ti? Aylar öncesi sokakta çarpıştığı açık kızın teset­tür­lüsüydü sanki. Yoksa ikizi filan mıydı? Rengi kaçmıştı. Yoksa şeytan oyun mu oynuyordu? Gözleri buğulanmıştı.

* * *

Ellerinde hafif bir titreme, karşıdan bile gözüküyordu. Sev­de karşı koltuğa çöktü. Hakan da büyük bir endişe, ne olduğuna dair hiç bir bilgisi yok. Beğenmediğine hamlederek konuştu:

-Biliyorsunuz bakmak ve beğenmek sünnettir. Beğenip, be­ğenme­mek kişinin kendi tercihidir. Şartlarda birleştiniz, bu bahset­tiğimiz kardeşim Sevde. Bu da abimiz Osman, diyerek sustu. Osman kendini zoraki toplayarak konuştu:

 -Şartlarımızı iletmiştik. Söze sadakat esastır. İnşallah bizi ver­diğimiz sözlere sadık bulacaksınız. Biz de vefa ve sadakat bek­leriz.

Hakan derin bir “Ohh!” çekti, rahatlamıştı. Beğenmeme gi­bi bir durum yoktu anlaşılan.

 Sevde, Osman susunca cevap verdi:

-Ben de şartlarımı iletmiştim. İnşallah kararımı bilahare bildiririm. Şayet soracak bir şeyiniz yoksa, izninizle diyerek kalktı.

Kapıya doğru giderken Osman arkasından bakıyordu. Tam çıkacakken:

-Sevde hanım, diye seslendi. Sevde durdu ve döndü:

-Efendim, sizi dinliyorum dedi.

-Affedersiniz, bir sorum vardı da.

-Sizi dinliyorum.

-Siz hiç bir kaç ay önce, sabah saatlerinde biriyle çarpıştınız mı? Elinizdekiler yere döküldü mü?

 Hakan şaşkın, Osman utangaç ve fakat yenemediği duyguların ve düşüncelerin mağlubu. Ve Sevde bu genci nereden tanıdığının artık farkında. Tek kelimelik bir cevap ve Osman’a yıllar gelen bir dakikalık süre:

-Evet ...

Tüm odada yankı bulan cevap. Osman’ın beyni uğuldamakta, belli belirsiz mırıldandı:

-Teşekkür ederim...

* * *

Sevde çıktı. Osman ağlıyordu. Bu nasıl bir ikramdı böyle?Kerim olan Allah, nasıl bir lütufta bulunmuştu? Bu, nasıl bir ilahi sürprizdi.

Hakan meraktan ölmek üzere:

-Sanırım bir açıklama gerek, dedi Osman’a. Osman’ın Hakan’ı duyacak hali yoktu. Hakan ısrar etmeden Muhammed us­tayı çağırdı. Muhammed usta odaya girdiğinde, Osman’ın halini görüp, endişeyle sordu:

 -Ne oldu? Osman’ım rengine ne oldu? Sana ne oldu?

Osman başını kaldırıp yaşlı gözlerle baktı Muhammed ustasına. Boğazına yumruk yumruk olmuş cümlelerin içerisinden tek kelime söyleyebildi:

-Bu, O! ...

Muhammed usta durumu hemen anlamıştı. Ağzından ilk dökülen söz:

 -”Elhamdülillah ve hu ve ala külli şeyin kadir” oldu.

Hakan açıklama bekliyordu. Çok merak etmişti. Neler oluyordu burada? Daha fazla dayanamayarak sordu:

 -Sanırım neler olduğunu anlamak benimde hakkım. Lütfen biriniz açıklama yapsın, ne oluyor?

Osman’ın konuşacak hali yoktu. Muhammed usta durumu Hakan’a izah etti. Hakan şaşkınlığın doruğunda. Birden Sev­de’nin kabul etmeme olasılığı geldi aklına. “İzninizle” diyerek hemen odadan çıktı. Sevde mutfakta çay hazırlamakla meşguldü. Mutfağa girdi ve hemen sordu:

 -Sevde kararın ne?

Sevde abisindeki telaşa anlam veremeden cevapladı:

 -Bu acele ne? dedi ve ekledi:

 -Karar veremedim henüz. Aslında ...

 -Aslında ne?

* * *

-Aslında bir engel gözükmüyor ama yinede hayırlısı ne ise  o olsun.

-Bu, evet demek mi?

Sevde cevap vermedi. Sustu. Bu kabul işaretiydi. Hakan Sevde’nin boynuna sarıldı ve:

-Çok mutlu oldum. Allah hayırlı etsin. Bu kararı hemen içeriye söylemeliyim, dedi.

-Hemen söylemesen olmaz mı?

-Söyleyeyim, bekletmenin ne anlamı var?

-Daha sonra haber gönderirdik.

 -Olmaz dedi Hakan, olmaz. O güne kadar Osman abimizi üzmeye  hakkımız yok, diyerek. İçeride olanları kısaca Sevde’ye anlattı. Sevde şaşkınlıkla sadece:

 -Annem, diyebildi. Anneme sormadan mı?

Hakan:

-Ahh!Evet annemi unuttum. Çok şaşkınım. Neyse, ben içeri geçi­yorum deyip, odaya gitti.

Odaya girdiğinde Muhammed usta ve Osman Hakan’a baktılar. Cevap var mıydı? Varsa ne idi? “Hayır” cevabı Osman’ı ikinci kez yıpratırdı.

Hakan:

-Endişelenmeyin dedi. Bu iş tamam. Yalnız ... Muhammed usta merakla sordu:

-Yalnız ne?

-Annem, babaannem ve amcalarımızla formalite icabı konuşalım.

 Muhammed usta Hakan’ın gösterdiği ali cenaplıktan büyük memnu­niyet duymuştu. Osman ise bütün hücreleriyle Rabb’ine hamd ve sena ediyor, lutfu karşısında acizliğini itiraf edi­yordu ...

 * * *

Bir hafta sonraydı:

Günlerden perşembe, saat akşam sekizde Osman ile Sev­de’nin nişan merasimleri vardı. Sade bir törenle yüzükleri takıldı. Sev­de’nin yüzüğünü Gülnur abla takmıştı. Osman’ın yüzüğünü de erkek­ler bölümünde Salih hoca taktı. Her şeye oldukça titizlik göste­riyordu Sevde ve Osman. Allah için çıktıkları bu yolda, işlerine taviz sokmamak için. Her şeyi Allah ve Ra­sul’ünün dediği şekilde yapmaya azami dikkat sarf ediyorlardı.

Yüzükler takılmış, tören bitmişti. Herkes evlerine dönerken Sev­de’nin cep telefonuna bir mesaj düştü. Açıp baktı. Mesaj Osman dandı ve şöyle diyordu:

-“Sevde hanım. Mübarek olsun. Allah hayırlar ihsan etsin. Ben bugünün anısına özel bir hediye almak istiyorum. Diledim ki istediğiniz bir şey olsun. Lütfen söyleyin, istediğiniz bir şey var mı?”.

Sevde’nin bu nazik hareket hoşuna gitmişti. Şöyle cevap verdi:

 -Lütfen hediye olarak beni Mekke ve Medine’ye götürün”.

* * *

On beş gün sonra:

Ve yine siyer semineri günü. Önce hicretten bahsetti hatip. Mekke’yi terk edişini anlattı. Yolun, yolculuğun zorluğundan bahsetti. Bu yolculukta kadının rolünü anlattı. Hz. Esma’yı, “Es­ma” yapan özellikleri sıraladı. Tehlikeyi göze alarak yemek taşıyışını, çok zengin bir babanın kızı olduğu halde, lükse düşmeyişini, davada kadına düşen rolün, onun şahsında sembolleşmesini anlattı ve seslendi hanımlar bölümüne:

-Ey hanımlar, asrın Esma’sı kim olacak?Nerdesiniz?Nerede kaldınız?Şartlar ne olursa olsun, elbet Esma’lara düşen görev­ler vardır. İhmal etmeyelim inşallah.

Sonra Hz. Ali’yi anlattı. Bile bile Efendimizin yatağına yatmıştı. Yeter ki O tehlikede olmasın, tehlikenin ne önemi olabilirdi ki? Hz Abdullah’ı anlattı. Hz. Ebu Bekir’in oğlu. Gece­leri haber taşıyıp, durumdan haberdar ediyordu. Sonra seslendi erkekler bölümüne, biraz da sitem ederek konuştu:

-Nerdesiniz?gençler, beyler nerde kaldınız? Asrın “Ali” rolünü kim üstlenecek? Kim Abdullah olacak, kim? Haydi artık görev başına ...

Sonra Bedir’den bahsetti. Savaşın nasıl kazanıldığından. Cebrail ve diğer meleklerin yardıma gelişinden söz etti. Ve müşriklerin hezimetinden. Sayıca az oldukları halde, Allah’ın zaferi Müslümanlara lütfedişini anlattı. Ve sonra:

 -Bir yıl sonraydı, diyerek Uhud’u anlatmaya başladı:

 -Uhud zorlu meydan. Bir anlık gafletin ve bir emrin tutulama­masının acı sonu. Ya biz diye sordu? Ya biz kaç emri ihmal ediyoruz? Söylesenize dostlarım, bu kadar ihmal varken nasıl zafer bekleriz. Bakın Uhud’da ödenen, bedele bakın:

* * *

İşte Hz. Hamza! Yatıyor yerde, yiğitçe çarpışmış ve şehit düşmüş. Şehit etmekle hıncını alamayanlar, kesmişler uzuvlarını bir bir. Nasıl dayandı, Rasul’ün yüreği buna nasıl dayandı?

Bir diğeri Mu’sab b. Umeyr. O da yerde yatıyor. Mekke’nin yakışıklısı, zengin bir ailenin oğlu. Hırpalamışlar onu da. Üstüne örtecek kefen aranıyor, heyhat kefen yok. Küçük bir bez parçasıdır bula­bildikleri. Ayaklarına örtüyorlar, başı açıkta kalıyor. Başına örtüyorlar, ayakları açıkta kalıyor...

Bir diğeri Hanzele. Bakıyor ki Nebi, onca şehidin içinde yalnız Hanzele’yi melekler yıkamak­ta. Soruyor, öğreniyor. Meğer Hanzele daha o gece evlenmiş. Zifaf­tan çıkıp orduya koşmuş. Gusül alacak vakit bulamadan . .

Sahabe bir bir düşüyordu yıldızlar gibi yere.

Bir ara Peygamber’in de şehit olduğu haberi yayılmıştı. Bu ha­ber Medine’ye ulaştı. Yalın ayak koşturdu Hz. Sümeyra. Uhud’a vardı kan ter içinde. Şehitlerin arasında Peygamber’i ara­maya başladı acı içinde. Rastladığı birine sordu:

-Rasul nasıl? iyi mi?

Cevap verdi sahabe:

-Sağ ama yaralıdır. Sen Kays’ın kızı mısın?

-Evet, cevabını alınca.

-Gel dedi ve onu şehitlerin yanına götürdü. Yerde oğlu, eşi

ve kardeşi yatıyordu. Bir an acıyla sarsıldı ama hemen kendini toparladı ve:

  -Beni Rasullulah’ın yanına götürün deyip, Peygamber’in yanına gelince dedi ki:

 -”Ya Resul, anam babam sana feda olsun. Sen sağ olduktan sonra, bütün felaketler benim için hafiftir”.

Bu kadar acı karşısındaki tutumu gördünüz mü?Yeter ki sen sağ ol, bırak oğullarım ölsün diyor. Sen’in varlığındır hediye, acılara üzüleyim ne diye, diyor.

* * *

Bunlar bize kadar boşuna ulaşmadı. Her şeyin bir bedeli var. O bedeli ödeyecek yüreğe sahip olmak gerek. Ne buyurdular “Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin başınıza gelmedikçe cennete gideceğinizi mi sanıyorsunuz” ... (Bakara-214)

Hatip konuşmasını bitirdiğinde, duyuru yapmak için Hakan mikrofonu aldı:

-Saygı değer gönül dostları, dedi. Siyer semineri bir daha ki programda bitmiş olacak. Umutder Peygamberimize mektup ya­rışması tertip etti. Son katılım günü yarın saat on sekiz. Yedi ile on iki yaş arası, on iki ile on sekiz yaş arası, on sekiz ve otuz yaş arası olmak üzere değerlendirme yapılacaktır. Katılımlarınızı bekleriz...

* * *

Derneğe her yaş grubundan yaklaşık yedi yüz mektup gelmişti. Önce yaş gruplarına göre ayrıldı mektuplar. Mektupların değer­lendirmesi ise oldukça zordu. Haksızlık yapılmaması için bir mektubu defalarca okuyordu jüri heyeti.

Kimi zaman tebessüm ettiriyor, kimi zaman ağlatıyordu yazılan­lar. Sonuç ise tek bir cümledeydi;”İnsanlık O’na hasretti. Dünya her zamankinden daha fazla O’na muhtaç”. Yaklaşık bütün mektup­larda aynı mesaj var gibiydi. Dünyanın bozulduğunu, O’nun yolunda gitmenin suç olduğunu yazmışlar ve yönetimleri şikayet etmişti bir çoğu.

Titiz bir çalışmanın sonunda dokuz yaş grubundan Esma nur KAYMAK ve Nur Seda ÇELİKİZ birinci olmuşlardı. On beş yaş grubundan Abdulmetin YİTİK. On sekiz ile otuz yaş arası gruptan da, Muhammed Halil ERKAM birinciliğe uygun bulunmuştu.

Tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Mektup birincilerine, duyarlı Müslümanlardan hediye yağmıştı. Duyan derneği arıyor ve benden de şu hediye, lütfen kabul edin diyorlardı.

Ve final günü. Siyer seminerinin de son günü. Katılım, her zamankinden daha fazlaydı. Dernek çalışanları organizede boş­luk olmaması için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nihayet başlama saati geldiğinde, tüm hazırlıklarda bitmişti.

Hatibi sahneye Osman davet etti. Sevde, hanımlar bölümünden gıpta ile baktı nişanlısına ve dua etti Allah’ım ikimizi de dinine hizmetçi eyle. Bizi öncülerden kıl. Müslüman yarattın, Müslüman olarak canımızı al.

Hatip sahneye çıktı. hüzünlüydü. Hamd ve salat selamdan sonra:

-Can dostlar dedi, O’nu anlatmak zor ama O’nun vefatından bahsetmek daha zor. O’nun dünyayı yetim bırakışına Ömer (r. anh),Hz Bilal dayanamadı. Uhud dayanamadı, Kasva dayanamadı.

* * *

Bizler O’nsuzluğa açtık gözlerimizi ama sünnetleri ve getirdiği Vahy bugün gibi tazeydi. Güncelliğini koruyordu. Ama ne var ki O’na yönelmekte, O’nu sevmekte hep zorlandık. İslam’ı yaşamak nokta­sında yığınla mazeretimiz oldu hep. Kimimiz tesettüre girmek için okul bitimini bekledik, kimimiz namaz kılmak için mesai bitimini. Hep mazeretimiz vardı, hep ...

Dinimizi doğru anlamakta zorlandık. İslam’a uyacağımıza, İslam’ı kendimize uydurmaya çalıştık. Şimdi O’nun vefatını anlataca­ğız. Ama yaşamından gerekli dersleri çıkardık mı?

Elbette ki vefatından çıkarılacak dersler vardır. Her şeyden önce Peygamber’e karşı olan görevlerimizi iyi idrak etmek gerek. Dünyaya bunun için geldik. Bu görevleri anlatan bir kaç ayet okuyup, ko­nuya dönelim:

-”(Ey Rasul’üm) de ki:Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. De ki:”Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Eğer onlar yüz çevirirlerse(kafir olur­lar), şüphesiz ki Allah kafirleri sevmez.” (AI-i İmran: 30-32) Gördünüz mü? Allah’ı seviyorum diyorsan, Rasul’üne uyman şart. O zaman Allah’ta seni sevecek ve günahını bağışlayacak. Nefsine değil, modaya değil, izm’lere değil sadece ve sadece Rasul’e uyacaksın. Ayetleri okumaya devam edelim:

“Kim Peygamber’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse(üzülme), Biz seni onların üzerine bir bekçi göndermedik.” (Nisa:80)

“Kim de kendisine doğru yol(İslam) belli olduktan sonra, Rasul’e karşı tavır koyar(Emirlerini beğenmez) ve(Rasul’ü örnek olan)mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu seçtiği yolda bırakırız. Sonra kendisini cehenneme atarız. O ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa:115)

* * *

“Peygamber’in(sizi)çağırmasını, aranızda birinizin diğerini çağırdığı gibi tutmayın (hemen koşun). Artık (Pey­gam­ber’in)emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir bela isabet et­mesinden veya onlara acıklı bir azabın çarpmasından sakınsınlar”. (Furkan:63)

“Ey iman edenler, (bütün işlerinizde)Allah’a itaat edin, Pey­gamber ‘e de itaat edin. Bu sayede amellerinizi boşa çıkarmayın” (Muhammed suresi:33)

“Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasak ettiyse ondan da vazgeçin. Allah’a saygılı olup emirlerine uygun yaşa­yın. Çünkü Allah’ın azabı çetindir”.

Evet sevgili dostlar, Peygamberimizin de diğer canlılar gibi, öteki aleme gitme vakti gelmişti. Ama O’nun getirdiği dava hiç ölmeyecekti, kıyamete kadar tazeliğini, canlılığını sürdüre­cekti. Çünkü davanın sahibi Allah’tı. Bize düşen O’ndan sonra bayrağı kapmak, O’na kavuşuncaya kadarda bırakmamak.

Evet “vefat”, dünyanın yetim kalışı. Medine’nin yetim kalışı. Biz­lerin yetim kalışı. İzinle girdi Azrail içeriye. Dostuna gider­ken bile, cihadı düşünüyordu. Azıcık iyi olup gözlerini açtığında Usame’nin ordusunun gidip gitmediğini soruyordu. Hastaydı ama kimse öleceğini düşünmüyordu, düşünemiyordu. Gözler hep pencerede, belki tekrar çıkar diye, belki tekrar gelir de namaz kıldırır diye. Bir ara iyi hissetti kendini, baktı pencereden tebessüm ederek ashabına son defa.

Kapattı pencereyi ve sonra gitti dostuna, gö­revi bitmişti. Peygamberliğini en güzel şekilde yapmıştı. Bakakaldılar günlerce pencereye, sanki tekrar pencereyi aralar bakar diye...

* * *

Heyhat “O bir Peygamber’dir, O’ndan öncede Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O ölür ya da öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde geriye(eski dininize, yaşantınıza)mı döneceksiniz? Kim böyle yaparsa, elbette Allah’a hiç bir şekilde zarar veremez”. (Ali İmran:144) Diyerek anlattı hatip ölüm anını. Hz. Ömer’in üzüntü­sünü, sahabenin üzüntüsünü, Medine’nin ağlayışını, Kasva’nın ağla­yışını anlattı tek tek.

Hemen halife seçilmişti daha Peygamber’in cenazesi yerdeyken. Çünkü ümmetin başsız olması olamazdı. Halife seçimi ertelenemeyecek bir farzdı. Onun içinde birisi öldüğünde yakınlarına “Başın sağ olsun” deniyordu. Bu, ümmetin başı olan halife için yapılan bir duaydı ...

Hatip konuşmasını bitirip, kürsüden indi. Hatipte ağlıyordu. Sırada mektup yarışmasının sonuçları vardı. Osman çıktı kürsüye. Kısa bir konuşma yaptıktan sonra, mektup birincilerini anons etmeye başladı:

 -Küçük yaş grubundan Esma Nur KAYMAK. Dokuz yaşında ve mektubu kimsenin yardımını almadan yazmış. Kardeşimizi buraya çağıralım ve mektubunu kendi ağzından dinleyelim.

Esma Nur adını duyunca sevinç çığlıkları atmıştı. Koşarak çıktı sahneye. Osman sordu:

 -Kendini tanıtır mısın?

Esma Nur heyecandan titrek sesiyle konuştu:

-Adım Esma Nur, soyadım KAYMAK. Dokuz yaşındayım. İlkokul ikiye gidiyorum.

-Bize yazdığın mektubu okur musun?

-Okurum, dedi Esma Nur ve aldı mektubu Osman abisinden, okumaya başladı.

* * *

 “Esselamu aleyke ya Rasulallah;

Ya Rasulallah, Sana olan sevgimi anlatamam. Sana iyi bir ümmet olacağıma söz veriyorum. İnşallah cennete gider, Seni görürüm. Ülkemde fazla kişi kapalı değil ve seni öğrenmeye çalışmıyor­lar. Seni görmek için kalbim küt küt atıyor. Ve rüyalarımda Seni görmeyi istiyorum. Allah izin verirse Medine’ye senin mezarını görmeye giderim. Senin getirdiğini anlamak için Kur’an-ı kerimi okuyorum. Senin mesajlarını Kur’an-ı Kerimden öğreni­yorum. Her gün Seni görmek için dua ediyorum. Ben, Seni görmesem bile Seni sevdiğimi bilmeni isterim.

Ben, yeşil gözlü, sarı saçlı sekiz yaşında bir kızım. Sen acaba nasılsın? Senin bizi sevdiğini söylüyorlar, bizde seni seviyo­ruz. Sana selamımı yolluyorum. Şimdilik bu kadar yazıyorum...”

Esma Nur mikrofonu Osman abisine uzattı. Osman küçüklerden yine birinci olan Nur Seda ÇELİKİZ’i anons etti. Küçük Nur Seda koşarak geldi sahneye. Mikrofonu aldı ve okumaya başladı:

 

“Sevgili Peygamberim;

Ben, seni çok seven, Medine’den taa uzaktaki Nur Seda’yım. Canım Peygamberim, büyüdüğüm zaman hafız olucam ve sana gelicem. O zaman Sen’in kokunu , o güzel Medine’ni görücem. Seni çok seviyo­rum. Ama Seni hiç görmedim , benim rüyama gelir misin? Canım Peygamberim ...

Ben, şimdi Kur’an kursuna gidiyorum, Allah’ımı ve Seni öğreniyo­rum. Bizim programımız var, perşembe günü. Bizi izlemeye gelir misin?

Benim güzel Peygamberim, Sen’inle cennette beraber olmak isti­yorum, beni yanına alır mısın? ...

Sen’in gül koktuğunu söylüyorlar. Benim gül kokulu Peygamberim Seni çooooook seviyorum.

Nur Seda ÇELİKİZ...

* * *

Esma Nur ve Nur Seda salondakileri duygulandırmıştı. Ödüllerini aldılar ve ikisi de ağlaya­rak sahneden indi. Orta yaş grubunun birincisi Abdulme­tin YİTİK’i sahneye çağırdı Osman:

 -Seni tanıyalım dedi.

Abdulmetin:

 -İmam hatip lisesinde okuyorum. Yaşım on altı dedi kısaca.

Sonra ondanda mektubu okuması istendi, dinleyenlere selam vere­rek okumasına başladı:

“ Sevgili, çok değerli Peygamber’im;

Size bu mektubu Türkiye’den yazıyorum, Önce selamların en güze­lini, salatların en güzelini yolluyor, o mübarek ellerinden öpüyorum.

 Sevgili, gül kokulu Peygamber’im;

Benim adım, Abdulmetin. On altı yaşındayım. Sizi, ilk olarak nasıl tanıdığıma gelince:Bir gün teyzemi ağlarken gördüm, sordum:

 -”Neden ağlıyorsun?”diye. Meğer sizi çok özlemiş de ondan ağlıyormuş. Dedim ki Kim O? “Dedi ki” Güllerin efendisi, alemlere rahmet, önderimiz, rehberimiz, peygamberimiz”.

Dedim ki “Peygamber ne demek?”. Meğer Allah’ın gönderdiği elçilere deniyormuş. Dedim ki Allah neden elçi göndermiş?”. Dedi ki “Kendisine tabi olalım, doğru yolu bulalım”diye. Dedim ki peki teyze, bu insanların hepsi O’na inanıyor mu? Dedi ki “Genellikle”. Şaşırdım CANIM PEYGAMBER’İM, gül kokulu rehberim. Şaşırdım çünkü kimse Seni tanımıyordu ki, ilk kez teyzemden duydum hayatını. İlk kez tey­zemde gördüm hasretinden ağlandığını, Seni ve kim olduğunu...

 Sonra, evet sonra yine sordum. Dedim ki “Neden O’nu kimse tanımıyor güzelce?”. Söylediklerini pek anlamasam da, yine da Size yazmak istiyorum. Dedi ki:

 -”Ahh! Evlat O’nu tanımayalım diye O’nunla gençliğin, insanlı­ğın önüne perdeler gerdiler. O’nu tanımasınlar, bilmesinler, yolundan gitmesinler diye”. Sordum, dedim ki:

* * *

  -O’nun yolundan gidilmesinden niçin korkuyorlar?”. Dedi ki” menfaatlerinin ellerinden gitmesinden, artık kimseyi sömüreme­mekten korkuyorlar”.

-“Eee!Sonra diye merakla sordum”. Dedi ki:

-”Bir gün bir hidayet rüzgarı esti, araya konan perdeleri araladı. Aralanan perdeler arasından bir takım gençler gözüktü. Bunlar, Bilal olmaya, Mu’sab olmaya, Zeynep olmaya, Sümeyye olmaya hazırlanıyorlarmış. Her şeye rağmen mücadeleni sürdürmeye karar­lı imişler. Seni halka duyurmak için gündemi Sen’inle dolduru­yorlarmış. Dedi ki teyzem “İşte yüreğime su serpen bu sevinç gözyaşlarını, Rasul’ün hasretiyle karıştırıyorum”.

Değerli Peygamberim;

Sonra bırakmadım teyzemin yakasını. Hafta sonlarını iple çektim. Gidip Seni dinlemek için. Bir gün hüzün yılını anlattı, bir gün taife gidişini. Bir gün yetim kalışını anlattı, diğer bir gün Uhud’unu. Sonra bir gün haccını anlattı , diğer bir gün veda edişini. Ve derken hayatın, o mübarek hayatın bir bir geçti gözümün önünden.

Değerli Peygamber’im, güllerin efendisi önderim;

Hüzün yılında Sen’inle ağladım. Hani o çok mübarek annemiz Hz. Hatice’nin yokluğu Sen’i çok etkilemiş ya, sanki bende yetim kalmış gibi hissettim kendimi ...

Sonra, sonra Taif’e gidişinde bir Zeyd de ben olmak istedim. A­sırları aşıp, zamanı geriye çevirmek, o asırda olmak istedim. Sana atılan taşların önünde bir Zeyd de ben olmak için ...

Sonra dedi ki teyzem:

-”Oğlum Abdulmetin, sakın asrımızın Taif’lilerinin safında yer alma”. Şaşırmıştım, sordum “Nasıl?”. Dedi ki:

 -“Baksana, şehrimizin Taif’lileri O’nun sünnetlerini, bir takım yerlere sokmamak için, ellerinde taştan beter kuralları nöbet tutuyorlar. Sen, sen de Zeyd olabilmek için, O’nun sünnet­lerine, O’nun getirdiklerine göğsünü siper etmelisin”. İçime birden coşku dolmuştu. Demek, Zeyd olamazdım ama Zeyd gibi ola­bilirdim. Demek bunun yolu açıktı.

* * *

Can Peygamber’im, gül kokulu önderim:

Uhud’u dinledim, imtihan çok zorlu olmuş. Sen’in bir sözünün ihmal edilişinin acı sonu yaşanmış. Üzgünüm Peygamber’im, üzgünüm çünkü sözün değil, sözlerin ihmale uğrar olmuş. Sonra düşündüm, düşündüm ki bizde okçu tepesine çıkar gibi yüreğimizin tepe­sinde nöbet tutmalı ve hiç ayrılmamalıyız, oraya Seni sevmeyen­ler hücum etmesin diye. Yüreğimiz işgale uğramasın diye.

Çünkü dedi ki teyzem “Oğlum, yüreğimizin işgal edilmesine izin vermemeliyiz. Önce yürekler işgal edilirseymiş, yenilgi kaçınıl­mazmış”.

 Söz veriyorum, söz veriyorum ki;

 Uhud’da beklemek nasibi olma­yan ben, gönlümün tepesinde bekleyeceğim. Orada nöbet tutup hiç ayrılmayacağım ...

 En az Uhud dağı kadar seveceğim Seni. Davanı davam kabul ettim. Sevdanı Sevdam... Biliyorum küçücük yüreğime Sen’in büyük sevdan sığmaz ama aldığı kadar dolduracağım. O aralan perdeler arasından görünen gençlerden biri de ben olacağım.

 Kararlıyım Efendim, yolundan ayrılmayacağım. Bilmem ki bu ikrarım kabul görür mü?Ama ben, kabul görene kadar kapından ayrılmayacağım. Kokuşmuş, dermanı olmayan “Modern asrımızda” tek çarenin Sen olduğunu herkese anlatacağım. Biliyorum, doğruyu söyleyeni Dokuz köyden kovarlarmış ama ben, onuncu köyden de davanı haykıracağım. Ölüm bana gelene kadar durmayacağım. Ölüp de oraya, yanına geldiğimde, tıka basa sevginle doldurduğum yüreğimi sunacağım.

* * *

 Bir gün büyüdüğümde, ilk fırsatta Medine’ne geleceğim ve:

 -“Adım Abdulmetin 1991 tertip Türkiye. Emret Komutanım” diyeceğim.

Sonra Uhud’a, Uhud’una gidip:

 -“Ey Uhud, O’nu seven yalnızca sen değilsin” diyerek Seni sevdi­ğimi kocaman kocaman haykıracağım. Oradaki taşları sevgime şahit tutacağım ...

Sonra doğduğun ve sevdiğin şehrin Mekke’ni ziyaret edip sonra bir koşu Arafat’a çıkacağım. Her ne kadar Arafat’ta Sana ulaşa­mamış olsam da, orada “Lebbeyk”diyerek, sesimi sesine katacağım. Sonra inip, Sen’in taşladığın yerden ve Sen’in taşladığın gibi çağın şerr güçlerini taşlayacağım.

 Sonra tespit ettiğim, Allah’tan, Sen’den ve davandan daha kıymetli bana ne varsa, İsmail adına, kurban edeceğim ...

 Çünkü Sen’i seviyorum, artık Sen’i çok seviyorum. Canım Peygam­ber’im, gül kokulu REHBERİM.

 Veda hutbesinde bize emanet ettiğin KUR’AN VE SÜNNETİNDEN hiç ayrılmama kararlığıyla dönüp, ölünceye kadar bu ahdime sadık kalacağım ...

En güzel selamlarımı ve salatlarımı gönderir, ellerinden, o mübarek ellerinden öperim.

Ümmetinden, Sen’in yetim ümmetinden

 Abdulmetin ...

Abdulmetin söylenecek sözlerin hepsini söylemişti. Salonda duyulan sadece hıçkırık sesleriydi. Abdulmetin’in yazdıkları balyoz gibi inmişti, ümmetin başına.

 Osman gözyaşlarını silerek geldi mikrofon başına. Sıradaki birinciyi zoraki takdim etti. Sesi titriyordu sahneye gelen genci takdim ederken. Genç sahneye çıktı. Hafif sakallı, giyimi mütevazı ve erkeklerin uyması gereken ölçülere uygun, boynun­da Filistin Poşusu. Mikrofonu aldı ve kendini tanıttı:

* * *

 -Adım, Muhammed Halil ERKAM. Yirmi iki yaşındayım. Şunu hatırlat­mak istiyorum ben, sadece duygusal mektuplar, şiirler, mersiyeler yazıp, sonra okurken anlık duygulanmalarla Peygamberimizi sevdiğimizi de ispat edemeyeceğimizi, davasını yüklenmenin bu olma­dığının farkında olmamız gerektiğini hatırlatarak mektubumu okumaya başlıyorum. Saygılarımla:

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Yegane kanun koyucumuz Rabb’ımıza Hamd. Sana da binlerce Selat ve selam olsun,

Ey! Gönüllerin Sultanı ...

Sana bu mektubu Türkiye’den yazıyorum. Lütfen cüretimi bağışla. Sen ki hoşgörü ve merhamet Peygamber’isin ...

Ey Resul, ey alemlere sultan olan, Sana yazmamın sebebine gelince, izin verirsen önce biraz halimizden bahsedip, sonra söyleyeyim ...

 Ey Nebi!

Biz dünyaya gözümüzü Sen’den asırlar sonra açtık. Dünyaya geldi­ğimizde Sen yoktun. Ebu Bekir yoktu, Ömer yoktu, Os­man yoktu, Ali de yoktu (R. Anhum).

 Emanet bıraktığın İslam devleti de yoktu. Elimizden saadet asrını almışlardı. Elimizde kalan, en büyük mucizen Kur’an ve eşsiz Sünnetindi...

EY Nebi!

Dünyaya ilk gözümüzü açtığımızda sağ kulağımıza ezan, sol kulağımıza kamet okundu. Sen’in davanın anahtar sözcüğü olan Kelime-i Tevhit ...

Farklı yollara sapmayalım diye, ilk duyduğumuz sözler bu sözlerdi. Bunlar kazınmıştı beynimize. Sonra ne mi oldu?Sonra kirli eller uzandı, beynimize yazılan bu yazıyı silmek, ya da unutturmak veya en azından manasını bildirmemek için ...

* * *

Ey Nebi!

Silemediler, silemeyeceklerini anlayınca da üstünü perdelemeye çalıştılar. Kalın kalın perdeler örttüler, duymamamız, işitmememiz için ...

Ve bir gün, bir gün birimiz bir sahifede Esmayı okudu, sana yemek taşıyan. Diğerimiz Nasibe’yi okudu, öldürüldüğün haberini duyunca, Uhud’a yalın ayak koşan. Bir diğeri Rumeysa’yı oku­du, Talha’sına Müslümanlığı şart koşan. Bir diğerimiz Mu’sab’ı, biri Hanzele’yi...

Derken birden fırtınalar koptu beynimizde, tufan gibi. Sarstı beynimizi, araladı perdeleri. Aralanan perdeler arasından gözü­müz bir takım gençlere takıldı. Hazırlık içerisin­de idiler. Esma olmaya, Zeynep olmaya kararlı, Sen’in yolundan gitmeye azimli.

Bayrağı kapmışlardı Zeynep’lerden, koşuyorlardı hedefe. Sen’in bıraktığın yerden davanı sürdürmeye niyetli, gözleri hedeflere kilitli. Her biride Rasul’üne sevdalıydılar. Birden gözlerimize ışık, yüreklerimize umut gelmişti. Onların bu ışık saçan halleri, beynimizdeki perdeleri daha bir araladı . .

İşte şimdi onlar buradalar ... .

Muhammed Halil’in sözü tekbirlerle kesilmişti. “İşte şimdi onlar buradalar” derken salondaki gençleri göstermişti. Herkes ayaktaydı. Tekbir sesleriyle salon çınlıyordu. Biraz sonra sakin­leşince salon, Muhammed Halil okumaya devam etti:

Ey Nebi!

Kimliklerini yazdırmak için tarihe, bu kimlikten başka kimler var diye seslenirken bu çağa, İbrahim’in baltası var ellerinde, kırıyorlar putları, aşarak engelleri yemin billah ediyorlar tevhide.

* * *

Bunlar Neccar kızları değiller ama onlar kadar seviyorlar Seni. Gözleri ufukta. Umutla onlara yapacağın iltifata layık olabilmek için bekliyorlar ...

Bunlar Kerbela’nın Zeyneb’i değiller ama Zeynep olmaya ada­yarak kendilerini, Yezit ve Yezitleşenlere karşı dik durma mücadelesi veriyorlar.

Bunlar Esma değiller ama sürdürerek Esma’ların yolunu, belki mağaraya yemek taşımadılar ama yüreklerinde küfre karşı kurşun taşıyarak, savaşıyorlar nefislerinden başlayarak”

İşte şimdi onlar buradalar!

Sen anlatılınca bir yerde, zaten hatırlıyorlar ya her yerde, gözleri dolup, yürekleri coşuyor. “Ne­bi” sesi duyunca bir yerden, kulak kesiliyorlar her yerden. Sanki yürekleri çıkacakmışçasına yerinden, umutla kabul görmek için bekliyorlar ...

Ebu cehil’in kıtalar dolaştığı bir ortamda diyorlar ki:

-”Biz de varız. Adımız Aişe, Fatıma, Zeynep... Kararlıyız yo­lu­nu sürdürmeye, Sen’i yaşamaya, yaşatmaya ve cennette buluşmaya.

İşte böyle ey Nebi!

Bunları sana bildirmek için yazdım. Hepimiz top yekun selat ve selamlarımızı yolluyoruz, lütfen kabul eder misin? Bizi de saflarına kabul eder misin? Biz, Sen kabul edene kadar kapındayız ve bekleyeceğiz...

Anam babam, canım Sana feda olsun

Ümmetinden Muhammed Halil.

Salonda herkes anlaşmışçasına salatu selam okumaya başladı. Daha sonra Salih hoca, hediyeleri takdim etmesi için çağrıldı. Hediyeleri vermeden önce, salondakilere hitaben şöyle dedi:

-Sanmayalım ki O’nu sevmedikçe ve bu sevgiyi ispat etmeyince kurtuluruz. Ve sanmayalım ki O’nu anmak ve anlamak sa­lon programları düzenlemekten ibarettir. Davasını yükleneceğiz ve bu dava yolunda, emin adımlarla yürüyeceğiz. Ve inşallah bayrağı bizden sonraki nesile, bırakmadan teslim edeceğiz...

* * *

Sonra hediyeler dağıtıldı. Programa gelenler duygu yüklü bir gece geçirmişlerdi. Umutder üyeleri yorulmuşlardı ama insanların ve özelliklede gençlerin gündemine Peygamber’i taşımanın huzu­runu yaşıyorlardı. Ayrılırlarken her biri diğerine “Allah çalış­manızı kabul etsin”duasını yapıyordu.

 Sevde, Yasemin ile konuşurken Osman geçti yanlarından. Başını kaldırmadan:

 -Sevde hanım Allah daim etsin ve kabul buyursun. Yasemin bacım sizden de ... dedi.

Sevde heyecanlanmıştı. “Allah sizden, hepimizden razı olsun. Hep razı olacağı işler yapmamızı nasip etsin” diye karşılık verdi ...

Aradan iki ay geçmişti. Sevde ile Osman’ın düğününe bir hafta kalmıştı. Osman’ın isteği üzerine bu akşam nikahları yapılacak­tı.

Sevde, nikahı düğün günü istemişse de Osman, ailem ilgilen­miyor, diyalogda zorluk çekiyoruz diyerek, olması için ısrar etmişti. Sevde’lerin evinde toplanmışlardı. Nikahlarını Salih ho­ca kıydı. Davetliler gittikten sonra, Sevde’nin annesi Osman’ı bırakmamış:

-Sen de artık benim bir evladımsın. Otur biraz hasbi hal edelim demişti.

Osman bir an önce Sevde’yi görmek için can atıyordu. Gün görmüş babaanne eğilerek gelininin kulağına bir şeyler fı­sıl­dadı. Daha sonra Osman’a dönerek:

 -Oğlum, Sevde yan taraftaki oda da. İstersen bir “Hayırlı olsun” diyebilirsin dedi.

Osman biraz utangaç ama memnun bir şekilde:

 -Teşekkür ederim dedi ve getirdiği çiçekleri alarak yan odaya geçti. Elinde kırmızı ve beyaz gül vardı. Odaya girince önce Selam verdi ve ekledi:

-Allah mübarek etsin. İnşallah bu evlilik hakkımızda hayır olur. Bu güller senin için.

 -Allah razı olsun dedi Sevde ve masanın üstünden aldığı paketi Osman’a uzatarak:

 -Lütfen kabul edin, bu da sizin için.

Osman hediyeyi teşekkür ederek aldı. Dikkatlice açtı. Ufak bir kırmızı gül, altında ise güzel bir saat vardı. Ve bir not:

“Zaman bizim için en kıymetli hazine. Bütün zamanlarımızın hayırla geçmesi dileğiyle, sevgiler, Sevde”

Osman ve Sevde iki rekat şükür namazı kıldılar. Sonra sohbet etmeye başladılar. Sevde, Osman’ı dinledi. Çarpıştıktan sonra unutma mücadelesini, harama düşmemek için verdiği çabayı ve sonraki mükafatı tek tek anlattı.

-Tıpkı roman gibi dedi Sevde. Sana teşekkür ederim. Demek ki senin samimiyet imtihanın vesilesiyle bana da hidayet nasip oldu. Kim bilir? ...

* * *

Bir hafta sonra:

Osman ile Sevde’nin düğünü olmuştu. Düğün hakkındaki bütün sünnetlere dikkat etmeye çalışmış, ellerinden geldiğince emre­dildiği şekilde yapmaya gayret etmişlerdi. On gün izinliydi Osman. Sevde de dernek işlerine on gün ara vermişti ...

Anlaşmıştı Osman ile Sevde, evlilikleri Allah içindi ve hep Allah için kalacaktı. Allah için olan bir iş de, Allah’ın razı olmadığı bir iş olmazdı. Allah rızası için evlenmişlerdi ve Allah’ın razı olmadığı çizgiye çıkmayacaklardı. Şayet biri unutursa öteki hemen hatırlatacaktı ...

On gün sonra Osman işe giderken, Sevde’yi de derneğe bıraktı.

Arkadaşları Sevde’yi özlemişlerdi. Sevgiyle kucaklaştılar. Hoş sohbetten sonra arkadaşlarından biri:

 -Sevde’cik bu kadar izin yeter. Gülnur abla genç kızlarla siyer dersi başlamanı istiyor. Siyer seminerinden sonra talep oldu. Yaklaşık on genç kızımız var, duyurmuş olayım dedi.

Sevde:

-Ben mi?Siyer dersini ben mi vereceğim?

-Evet, neden şaşırdın ki?

-Ben, O’nu nasıl anlatırım? Buna nasıl gücüm ve yüzüm olsun?

-Gülnur abla öyle istedi.

-İnşallah başarırım. Bana dua edin. Ne zaman başlayacak?

-En kısa zaman ne zamansa, o zaman. Osman abimizden yardım alırsın. Geçen yıl erkeklere vermişti ve başarılı da olmuştu. Sevde korkmuştu.

Cesaret edemiyordu. Gülnur abla keşke fıkıh dersini ver­seydi diye düşündü. Kabul etti. Kabul etti, çünkü biliyordu ki, başındakine İslam’ı olan her konuda itaat etmek farz. Velev ki hoşa gitmese dahi, itaat esastı ...

Hemen hazırlıklara başladı. Kütüphaneye girdi ve siyer ile ilgili ne kadar kitap varsa aldı. Akşam eve geldiğinde eşiyle isti­şare etti.

* * *

Beraberce konuları sıraladılar ve vurgu yapılacak noktaları tespit ettiler. Hikaye gibi anlatılmayacak, bilhassa çıkarılacak dersler üzerinde durulacaktı.

Öncelikle ve özel­likle Tevhit mücadelesine vurgu yapılıp, Peygamber sevgisi üzerinde durulacaktı. Bu sevginin tezahürünün nasıl olması gerektiğinin altı çizilecek ve O’nu sevenlerin hayatlarından örnekler verilecekti. Bunu yaparken de nefislerinde yaşamaya azami gayret sarf edecekler, yaşamadıkları şeyleri söylemekten Allah’a sığınacaklardı ...

O gün ders günüydü. Sevde hem heyecanlı, hem de biraz mahcubiyet içindeydi. İçinde bir hüzün belirmişti. Önce kızlarla tanıştılar. Ders sitilini ayarladılar ve “Bismillah”diyerek başladılar.

Sevde ummadığı kadar güzel anlatmıştı. Bütün kızlar dersten oldukça memnun ayrılmışlardı. Bu, şüphesiz Allah’ın yardımı ve lütfuydu ...

Günler birbirini kovalıyordu. Üç aylar yaklaşmıştı. Dernek­te sık sık toplantı yapılıyor, ramazan programı hazırlanıyordu. Günlerden Salı idi ve Dernekte nöbet sırası Sevde de idi. Sabah işe giderken, Sevde’yi de derneğe bırakmıştı Osman. Sevde derneği açtı, etrafa göz atarken, Yasemin’in, kendisine yazmış olduğu notu gördü. Şöyle yazmıştı:

“Selamun aleykum Sevde kardeşim; Annem biraz rahatsız, bugün beni idare eder misin?” . .

Arkasından da yapılacak işleri sıralamıştı. Sevde endişelendi ve hemen Yasemin’i aradı. Annesinin durumunu öğrendi. Şü­­kür korkulacak bir şey yoktu. Ardından kendi annesini aradı. Hal ve hatırlarını sordu. Annesinin ve babaannesinin duasını al­dı.

* * *

O gün epey yorulmuşlardı Sevde ve arkadaşları. Yardım malzeme­lerini paketlemiş ve verilecek kişileri tespit etmişlerdi. Tam çıkmaya hazırlanırken, Sevde’nin telefonu çaldı. Arayan Hakan’dı, görüşmek istediğini söylüyordu. Sevde, gelip dernekten almasını söyledi.

Yaklaşık yarım saat sonra Hakan, Sevde’yi dernekten almıştı. Düşünceli gözüküyordu. Sevde endişelendi ama Hakan söyleyene kadar bir şey sormak da istemedi.

Sevde’lerin eve vardılar. Sevde, hemen pişirip buzdolabına koyduğu yemekleri çıkardı. Salata yapıp, sofrayı üç kişilik hazırladı. Biraz sonra Osman da gelmişti. Osman, Hakan’ı görünce çok sevinmişti ve sevgiyle kucaklaşmışlardı. Yemeğe oturdular.

Çalışmalar nasıl olursa daha verimli olur konusu üzerinde konuşarak yedi­ler yemeklerini. Sonra Osman sofrayı toplamaya yardım etti eşine. Sevde bulaşıkları yıkarken, Osman da çay yaptı. Kütüphane olan odaya geçip, oturdular. Osman da Hakan’ın bir sıkıntısı olduğunu anlamıştı. Sordu:

-Konuşacaklarınız özel mi? Ben çıkayım mı?

Hakan hemen cevap verdi:

 -Hayır. Ne münasebet, sen de ailemizin bir ferdisin. Kardeşimin mutluluğunu gördükçe Allah’a hamd ediyorum? Vesile olduğun içinde sana teşekkür ediyorum. Aslında konuşacağım konuda senin fikrin çok önemli benim için. Nasıl başlayayım bilmiyorum ...

Sevde meraklanmıştı sordu:

 -Başla da nasıl olursa olsun. Çok merak ettim. Bir sıkıntın mı var?

 -Bir değil, bin sıkıntımız var. Baksanıza İslam coğrafyasına. Her taraf kan ağlıyor. Afganistan, Filistin, Irak ... Ve ben burada sadece seyirci. Sadece ah, vah ediyorum. Bu da kanıma dokunuyor.

* * *

 Ben, gitmek istiyorum. Sevde ve Osman ikisi birden sordu:

-Nereye?

-Öncelikle, Filistin. Olmazsa, sıcak savaşın olduğu, herhangi bir İslam coğrafyası ...

Osman ve Sevde öylece bakıyorlardı Hakan’a. Hiç bir şey demeden. Hakan devam etti:

-Öncelikle Filistin’e gitmek istiyorum. Yahudi’lerin Filistinlilere yaptıklarına tahammül edemiyorum. Oradaki çocuklar taş­lar­la tankları karşılayıp, şahadeti göze alırken, ben sadece ah, vah ile işi geçiştiriyorum. Mescid-i Aksa ki;Müslümanların ilk kıblesi. Mirac’da Efendimize ev sahipliği yaptı. Şimdi, Yahudi tehlikesi ile karşı karşıya. Baksanıza Yahudi’ye, Kaynuka’da yaptığını, Hayber’de yaptığını daha organizeli bir şekilde şimdi yapıyor ...

Hakan başını yere eğdi. Sesi ağlamaklıydı. Yutkundu ve biraz sustuktan sonra konuşmasını sürdürdü:

-İki gün önce haberlerde gördüm. Babasının kollarının altına sığınmış, sipere girmiş küçücük Muhammed’i vurdular. Biliyorum, ben tek başıma Siyonizm’e bir şey yapamam belki ama yarın hesap gününde hiç olmazsa söyleyecek sözüm olsun istiyorum. Bir yolunu bulup gitmeliyim. Ama bir sorun var.

Sevde çok etkilenmişti. Şehadete koşmak isteyen bir kardeş, git dese yürek dayanmıyor, gitme dese, imanı izin vermiyordu. Kısaca sordu:

 -Sorun nedir?

 -Annem, dedi Hakan. Annem, ille de evlenmemi istiyor. Hemde Yasemin hanımla. Sevde:

 -Yasemin hanım, muttaki ve aktif bir insan. dedi.

* * *

Hakan kardeşine baktı, beni anla dercesine ve cevap verdi:

-Evet, haklısın. Ben de Yasemin hanıma saygı duyuyorum. Evlen­meyi düşünseydim ondan daha uygun biri olmazdı herhalde. Ama ben şahadete koşmak istiyorum. Nasip olursa şehadetle nişanlan­mak istiyorum.

Deminden beri sadece dinleyen Osman ilk kez konuştu:

-Bu konuda anneni ikna ve razı etmen gerekir. Gerisini düşünme, senin annen benimde annemdir. Onları kollayıp, gözet­mek konusunda endişen olmasın. Biliyorsun anne hakkı büyük ve razılığı önemli. Elbette ki, İslam’dan alı koyarsa, kırmamak için anneye uyulmaz. Ama bunu tatlılıkla yapalım.

Hakan bu cevaptan çok memnun kalmıştı. Dua etti:

 -Rabb’im ikinizi de, iki cihanda aziz eylesin. Bir şey daha söylemek istiyorum.

Osman:

 -Seni dinliyorum dedi.

 -Muhammed ustaya ve Salih hocama henüz söylemedim. Onlarla konuşurken yanımda olur musun?

 -Elbette. Ne gerekiyorsa yaparım. En içten dileklerimle, hakkın­da ne hayırsa onu diliyorum ...

Bir kaç gün sonraydı, Hakan annesini vazgeçirememişti. İlle ­de Yasemin ile evlenmesini istiyordu.

Annesi:

-Görürsen çok beğeneceksin, demiş ve Muhammed ustalara haber salınmıştı.

Muhammed ustanın henüz Hakan’ın niyetinden haberi yoktu. Sevde durumu olduğu gibi Yasemin’e anlattı.

Yasemin gıpta etti Hakan’a. Durum nazikti ve bu kritik durumu kalbi yeterince iman ışığı ile aydınlan­mamış kimseler şüphesiz anlamakta zorlanabilirdi.

Hakan annesi­nin nazik gönlünü kırmak istemiyordu. Ama gözü şehadetteydi. Yasemin ise böyle bir eşi olsun isterdi ama elbette ki bunu göze almak zor işti. Herkes Uhud’da şehit olan Hanzele’nin eşi Cemile olabilir miydi?Olunması gerekiyordu ama, ama ...

* * *

Sevde ve annesi öğleden sonra geldiler. Onları kapıda Yasemin karşıladı. Samimi bir havada, sohbetlerini sürdürdüler. Bir ara Hakan’ın annesi konuyu açtı. Yasemin’in annesi, kendileri için bir problemin olmadığını, uygun olduğunu fakat Yasemin’in karar vereceğini söyledi ve Yasemin’e baktı. Yasemin üzgündü, başını önüne eğerek şöyle cevap verdi:

 -Hanım teyze ben evlenmeyi düşünmüyorum. Bir gün buna karar verirsem ... Deyip sustu.

Hakan’ın annesi üzülmüştü:

 -O zaman, Hakan ile görüşmenize gerek kalmadı, öyle mi?

 Yasemin sustu cevap vermedi. “Şayet oğlunuz şehadete göz koymuş olmasaydı ki (Bu kazançtır) ben evet derdim” demedi, diye­medi.

 Aradan bir kaç gün geçmişti. Hakan niyetini Muhammed ustaya ve Salih hocaya açmış, onay bekliyordu. Salih hoca sevin­mişti. Bu ruhu ayakta tutan gençlere ne kadarda çok ihtiyaç vardı, ne kadar da çok ...

 Salih hocadan çıkacak kararı bekliyordu Hakan. Sadece Hakan değil, konuyu bilen Sevde ve Osman’da çıkacak kararı merakla bekliyorlardı.

Onlar bu kararı beklerken bir sabahın erken saatinde Sev­de’nin telefonu çaldı. Sevde kaldırdı telefonu, telefondaki Yasemin’di. Ve televizyonu açmasını söylüyordu.

Sevde telefonu kapatıp, oturma odasına geçti. Televizyonda sabah haberleri vardı. Sağ duyulu kanallardan birine takılıp kaldı.

Haber Filistin’dendi. Yahudiler bu defa ne kadar aşağılık olduklarını, teker­lekli sandalyeye mahkum bir ihtiyarı, Şeyh Ahmed Yasin’i şehit ederek göstermişlerdi. Bombalamış, cesedini parçalara ayırmışlardı. Spiker şöyle diyordu:

-Sayın seyirciler, şeyh Ahmed Yasin bir kaç gün önce bir dilekçe mektubu yazmıştı. Dilekçede şöyle diyordu:

 

* * *

 “Ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum!”

Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!

Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!

Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son dönemlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!

Tek isteğim benim gibi, Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!

Hâla kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?

Bir halk yokmu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?

Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!

Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?

Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!

 Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!

Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı?

 Tümü birden sokaklara dökülüp , bizim için dua etmeye:

 “Ey Rabb’imiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et!” diye çağıramaz mı?

 Buna da mı gücünüz yetmiyor?

Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:

“Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!”

 Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!

Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!

Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!

Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!

Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince , öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!

Dilerseniz bize acıyarak ölümünüzü izleyin!

Temennimiz, Allah’ın, Emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!

Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari­aleyhimize olmayın!

Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!

-”Allah’ım! Sana şikayette bulunuyorum... Sana şikayette bulunuyorum... Sana şikayette bulunuyorum... Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insan1ara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum...

Sen mustazafların Rabb’isin ... Sen bizim Rabb’imizsin... bizi kime bırakıyorsun? . .

Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?

Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kal­mış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsat edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum.

Sana şikayette bulunuyorum!

Gücümüz dağıldı ... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı...

Halkımızın zaafını ve Ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikayet ediyoruz ... “

Şehid Şeyh Ahmed YASİN

* * *

Sevde gözyaşları içinde dinledi dilekçeyi. Ve söylendi:

-Aman Allah’ım Mustazaf, muttaki, alim, mücahit biri tarafından sana şikayet edilmek ... Bu utanç bize yeter. Ey Müslümanlar bu utanç bize yeter ...

Ağlama sesiyle geri döndü. Eşi gelmiş haberleri izliyor ve ağlıyordu. Sevde ani bir reflekle bağırdı:

-Hayır Osman, biz sadece ağlamamalıyız. Bir şeyler yapmalıyız, bir şeyler. Bize düşen sadece gözyaşı olmamalı. Söylesene O şikayet etti ve dilekçesini bizzat sunmaya gitti, ya biz savunmamızı nasıl hazırlayacağız, nasıl?Aman Allah’ım huzuruna gelmeden bir şeyler yapmamızı nasip et ...

 Haberler bitene kadar çakılıp kaldı olduğu yerde. Sonra hazırlanıp derneğe gitmek istedi. Osman işe giderken bırakacak­tı.

Çıktılar, derneğe geldiğinde hanım üyeler birbirlerinden habersiz, Şeyh’in haberini duyan derneğe gelmişti. Herkes çok üzgündü, sadece yapabildikleri duaydı. Sitemleri ise Müslümanların bölünmüşlüğüne, gaflete, vurdum duymazlığaydı ...

 Yasemin’in aklına birden Gülnur abla geldi. Onun konuşmasına ihtiyaçları vardı. Hemen aradı, durumu bildirdi. Gülnur abla geleceğini söyleyip telefonu kapattı.

Yaklaşık bir saat sonraydı, Gülnur abla gelmişti. Üzgündü hem de çok. Belli ki o da Allah’a şikayet edilmiş olmanın sıkıntı­sını ezikliğini yaşıyordu.

Hamd ve selatu selamdan sonra başladı konuşmasına, ağlıyordu:

-Ağladığımı görüp, şeyhimize ağladığımı zannetmeyin. O elinde şikayet dilekçesiyle uçarken sevdasına, dostuna, beni ağ­latan çaresizliğimizdir. Dağınıklığımızdır, parça parça oluşumuzdur. Şeyh elinde dilekçesi; yürürken şahadete, oturuşumuzdur beni yıkan.

Yürüyen Peygamber’in, oturan ümmeti olmaktır beni üzen. Her gün bir başka çocuğumun kırılırken kolu Filistin’de ve baba­larına hasret kızlarımız “Babamı istiyorum” diye feryat ederken televizyon ekranlarında, sadece izlemektir beni üzen...

Yoksa bu davada şehitlere üzülünmez, sevinilir. Kaybettik denmez şehit kazandık denilir.

Evet arkadaşlar sizleri tebrik ederim?Aynı hassasiyeti taşımış olmanız, sizi birbirinizden habersiz buraya topladı.

Yapacağımız ne var? Evvela dua etmeliyiz. Gücümüz yetmediğinden sorumlu değiliz ama gücümüz yettiğini de yapma sorumluluğumuz var. Şimdi ne yapılabilir noktasındaki görüşlerinizi alalım. Bir eylem planı çıksın ortaya.

Biri:

-Ekonomik boykot yapıp, Yahudi mallarını ne olursa olsun almayalım dedi.

Bir diğeri:

-Filistin sergisi açıp, Filistin’i gündemde tutalım. Hayır çarşısı açılabilir ve Filistin’e gönderilebilir.

Sevde:

-Bütün bunlara katılmakla beraber, en güzel yapabileceğimiz şey, İslam’ı çalışmalarımıza hız vermek, Herkese İslam’ın mesajı­nı ulaştırmak ve kavratmak konusunda her şeyi ama meşru olan her şeyi yapmalıyız diyerek görüşünü bildirdi.

 Hanımların teklifleri sıralandı, yapılacaklar tespit edildi. Dua yapıldı ve herkes evine döndü.

* * *

On beş gün sonra:

Günlerden pazartesi, Osman’da bir heyecan var ama Sev­de mana vermekte zorlanıyordu. Sordu ama “Yok bir şeyim” dedi Osman. Hazırlanıp çıktı.

 İş yerine gidip, kalfadan izin aldı. Hemen müftülüğün yolunu tuttu. Bugün Hacc kuraları çekilmiş, sonuçları belli olacaktı. Osman heyecanla geldi müftülüğe, Sevde’den haber­siz kayıt olmuş, sonuçları bekliyordu. Listeyi büyük bir merakla okumaya başladı ve işte Osman ve Sevde’nin isimleri. Tekrar tekrar okudu. Yanılmıyordu, asıl kuralarda çıkmışlardı. Kağıtları aldı, hemen evin yolunu tuttu.

 Sevde ev işlerini ayarlamaya çalışırken, kapının zili çaldı. Kapıya yöneldi ve:

-Kim o? diye sordu.

Osman:

-Sevde hanımla görüşecektim, diye seslendi.

Sevde endişeyle açtı kapıyı. Hayırdır İnşallah dedi içinden ve:

-Buyur canım, sen misin? Bu saatte ne işin var evde?

Osman içeri girdi. Sevgiyle baktı eşine ve sordu:

-Hatırlıyor musun?

Sevde endişeyle baktı eşine ve sordu:

-Neyi?

-Sana çektiğim ilk mesajı.

-Evet. “Sevde hanım mübarek olsun. Allah hayırlar ihsan etsin. Ben, bugünün anısına özel bir hediye almak istiyorum. Diledim ki istediğiniz bir şey olsun. Lütfen söyleyin, istediğiniz bir şey var mı?”

-Sende şöyle demiştin “Lütfen hediye olarak beni Mekke ve Medine’ye götürün”.

-Bütün bunların manası ne?

-Hediyemi almak istedim. Hacca kayıt yaptırmıştım, Elhamdülillah kuralarda çıktık, işte kağıtlarımız.

* * *

Sevde’nin kulakları uğuldadı. Duydukları doğrumuydu. Yerinde zıplayıp, dönmeye başladı. Bir yandan da bağırıyordu:

-Bizi çağıran Rabb’ime hamdolsun. Bizi misafir edene hamd­olsun. Rabb’im şimdi ben nasıl hamdedeyim?Gücüm nasıl yetsin?

Osman Sevde’nin kolundan tuttu:                                              

-Sakin ol, dedi. Lütfen sakin ol. Önümüzde sadece bir kaç ay var. Hz. Ali buyurdu ki “Anlaşılmayan ibadette hayır yoktur”.

Biz de, bu düsturdan hareketle, kendimize bir program hazırlamalıyız. Hacc ile ilgili ne varsa öğrenmeliyiz ...

 Sevde sustu, sessizce lavaboya yöneldi. Abdestini aldı ve şükür secdesi yaptı. Mutlu olmak buna diyorlardı herhalde. Çünkü Sevde, tarifi mümkün olmayan duygular yaşıyordu ...

Sevde sevincini dağlara, taşlara haykırmak istiyordu. Telefona sarıldı. Önce annesi ve babaannesiyle paylaştı sevincini. Daha sonra Yasemin başta olmak üzere ulaştı, ulaşabildiklerine. Bütün arkadaşları Sevde adına çok sevinmişlerdi .

O günden sonra Sevde için günler geçmez hale gelmişti. Gülnur abladan “Hacc” konusunda ders talep etmişti. Bu talepten yola çıkarak Hacca gidecek dernek çalışanlarının yakınlarına, seminer şeklinde çalışma programı hazırladılar. Program haftada bir kere olacaktı. Hazırlıklar tamamlandı, gün pazartesi olarak belirlendi.

Pazartesi sabahıydı. Sevde heyecanla kalktı ve işlerini bitirdi. Akşam yemeğini yapıp, buzdolabına koydu. Çok iyi biliyordu ki, bir hanım mücadele saflarında yerini alırken, aile hukukunu da ihmal etmemelidir. İşini tamamlayıp, evden çıktı. Derneğe vardığında, seminere katılacak olan hanımlar toplanmışlardı. Hepsinin yüzündeki ifade farklı, ama mana aynıydı ...

* * *

Gülnur abla henüz gelmemişti. Sevde odaya girdi ve Yasemin ile karşılaştı. Yasemin nöbetçiydi bugün. Sevde Selam verdi:

-Selamun aleykum.

 Yasemin:

-Ve aleykum selam, ülkemin bahtiyar gelini, diyerek cevap verdi.

-Rabb’im sana da nasip etsin.

-Amin.

-Ben, hacılarla tanışayım diyerek salona geçti. Yaklaşık yirmi kişiydiler. Sevde her birine tek tek hoş geldiniz dedi.

Biraz sonra Gülnur ablada gelmişti. Selam verip konuşmasına başladı:

-Sevgili, bahtiyar hacc yolcuları, Allah’a misafir olmaya hazırlanan siz sevgili kardeşlerim.

 İslam’da bazı ibadetler, bazı şeyleri sembolize eder. Zaten o ibadeti anlamlı kılan da sembolize ettiği manalardır. O manaları çekip alırsanız or­tada sadece şekil kalır.

 Namaz bu ibadetlerden biridir. Ayakta­ki kıyam, rüku, sucud hepsinin bir manası var ve namazımız bu manalarla anlam bulur.

İşte hacc ibadetinde de büyük manalar taşıyan sembolik şeyler vardır. Hacc büyük bir ibadet. Fıkhı boyutu var. Farzları, yasakları, sünnetleri, vacipleri var. Bü­tün bunları öğrenmek şimdi sizlere farz-ı ayn oldu.

 Ben, fıkhı boyutuna girmeyeceğim, bunun için bir fıkıh kitabına başvurmalı ve gerekli bilgiyi almalıyız. Ben, sembolize edilen noktalar üzerinde duracağım okuduğum kadarı ile.

Hacc’ın her hareket ve davranışı çeşitli anlam ve öğütler taşır. Mesela, ihram;Mahşer provasında ihram, giyeceğin kefeni sembolize eder.

Ayrıca bütün insanlığın eşit olduğunu, makam, mev­ki, zengin ya da fakir birinin arasında insan olarak fark olma­dığını an­la­tır.

 Dünyadan Allah’a dönerken, böyle sadece bir Kefen ile dö­­nüleceğinin canlı provasıdır. Rabb’imize doğru yürüyüşün adı­dır hacc. İhram da dünyadan arınarak giydiğin kefen...

* * *

Hacc; mahşer provası.

Mahşerde dünyalık her şeyin arkada kalacağının provası. İhramla ölümü prova yapacaksın. Ölüm, dönüşü olmayan ebedi aleme geçiş kapısı.

Artık tüm perdeler kalkmış, imtihan bitmiştir. Şimdi imtihan sonuçlarının açıklanmaya başladığı andır.

Azrail’in (a.s) gelişi, ruhunu teslim edişin, sorgu suale cevap ve­rişin hepsi ama hepsi dünyadaki durumuna göre şekillenecek.

 Hacc bir fırsat çünkü Efendimiz sav şöyle buyurdu: “Kim bir çirkin söz söylemek­sizin ve kötü davranış yapmaksızın hacc görevini yerine getirir­se anasından doğduğu günkü gibi evine döner”. (Buharî-Müslim) Nefis muhasebesi için ihram bir imkandır, fırsattır.

Tavaf;

Her şeyin bir yörüngeye doğru hareket halinde olduğunu anlatı­yor, diye yazmış okuduğum kitap. Ayrıca Tavaf’ın duruşunu, kıyame­tin kopması olacağını vurgulamış.

Say;

Hz. Hacer annemizin sünneti. Bir kadın ve tüm Müslümanlara öncü olmuş bir kadın. İz bırakmış biri, O’nun izini takip etmek de bizim görevimiz. Lakin “izi” iyi okumak gerek.

Biliyorsunuz Hz İbrahim ile evleniyor ve bir oğlu oluyor;İs­mail (a.s) O’nu Mekke’nin çölüne bırakması vahyedildi. Düşünelim, ev yok, bakkal yok, market yok, elektrik yok, su yok, yerleşim bölgesi değil.

Oraya bırakıp dönerken Hz Hacer soruyor:

-”Bizi buraya bırakmanı Allah’mı söyledi?”. Aldığı cevap:

-”Evet”.

* * *

-”O zaman, O’bize vekildir”, diyor sızlanmıyor.

Ben burada tek başıma “ne yaparım” demiyor. Teslim oluyor “Ama” diyerek yığınla mazeret uydurmuyor. Tabi burada Hz. İbrahim’inde (a.s) teslimiyeti çok önemli mesajlar içeriyor. Yıllar sonra bir çocuk sahibi oluyor ve emre itaat gereği, O’nu çöle terk ediyor.

Hz. İbrahim gittikten bir kaç gün sonra, kırbalarındaki su tüke­niyor. Hz İsmail’in susuzluğu had safhaya ulaşınca ve ağlayınca su diye, dudakları çatlak çatlak ...

Hz. Hacer, bir ana, yüreği nasıl dayansın? Su aramaya kalkıyor, Sa­fa ve Merve arasında yedi kez koşuyor ve su arıyor. 

 Yani çare arıyor. İsmail’in derdine çare arıyor. Bizlerde oralarda sadece koşu yapmamalıyız.

 Evlatlarımızın İslamsızlığına çare bulabil­mek umuduyla koşmalıyız. Ümmetin dertlerine çare aramak için ceht etmeliyiz. “Ne yapabilirim?” sorusuna, Rahman’dan bir ışık , bir yol bulabilmek için koşmalıyız. Aynı zamanda Hz. Hacer’i düşünüp, gayretinden dersler çıkarmalıyız.

 Sonra, nasıl ki Hz. Hacer dönünce İsmail’inin yanına, fışkırmış­tı zem zem, yani çare. Biz de dönünce zem zem’i, yani çareyi bulmuş olabilmek için yalvarmalıyız, her şeye gücü yetene ...

İşte bu ibadete “say” deniyor. Yani, çare aramak, ceht etmek, boş durmamak.

 Bu konuda okuduğum kitaplardan biri olan “Rahmete yolculuk” Mehmet ALAGAŞ yazmış, çok güzeldi. Say konusunda şöyle diyor:

-”Hacer gibi olmaya çalışıyorsunuz. Küfrü aile yapıları, küfrü sistemler içinde hidayete susuzluk çeken İsmail’lerin, su­ya susuzluk çeken Hz. İsmail’den çok daha zor, çok daha acınacak durumda olduklarını biliyorsunuz” ...

Arafat:

Arafat’taki vakfe müthiş bir ibadet ve yeniden dirilişin, hesap gününün provası. Arafat’a giderken, mezardan kalktığını ve Hesap yerine yürüyüşünü düşüneceksin.

Arafat’taki vakfe, hu­zurda duruşu anlatmalı bize. Ama dünyadasın, şükret. Çünkü kaçırdığın fırsatlar için hâlâ imkan var.

* * *

Arafat, tövbelerin kabul edildiği yer. Özeleştiri yapacak, hayatı­nızı bir film şeridi gibi gözden geçirecek, sonra tövbeye dura­caksınız.

Orada olduğunuz vakit, veda hutbesini hatırlayın. Duyar gibi olun. Yürek kapılarınızı açın ve Rasullullah’ı duyar gibi olun.

Veda hutbesini dinleyin, üzerinde düşünün. “Tebliğ ettim mi?” diye sorduğunu duyun ve “Tebliğ ettin, şahidiz. “ deyin ve ardından sesinizi O’nun sesine katın “Lebbeyk Allahumme lebbeyk” emrin­deyim Allah’ım, işte hazırım, Sen’in ortağın yok deyin.

Şimdi oradaki dağlar ve taşlar, gelmiş geçmiş Arafat yolcuları­nın seslerinin yanına sizin sesinizi de kaydettiğini bilin. Ve inin Arafat’tan anadan doğmuş gibi olarak.

Sonra, sonra hiç şüphe etmeyin temizlendiğinize.

Ama unutmayın!

 Hac boyunca kimsede eksik görmek, kusur görmek yok. Kimseyle tartışmak, cedelleşmek yok. Unutmayın! hacılar Allah’ın misafirleridir, ev sahibine saygısızlık etmek olmaz değil mi? ...

Bu günlük bu kadar. Haftaya dilimizin döndüğünce devam etmek üzere Allah’a emanet olun ...

Ders bitmişti. Sevde’nin coşkusunun yerine bir endişe almıştı. Kendi kendine düşünüyordu “Lebbeyk” dediğimde bu ikrarım kabul edilecek mi? Ya ben, “lebbeyk’in” manasını kavradıktan sonra bü­tün hayatım boyunca bu ikrara sadık kalabilecek miyim?..

* * *

Bir hafta sonra:

Ders saati ve Katılım geçen haftaya oranla düşük. Gün yaklaştıkça Sevde’deki coşku, yerini bir buruk sevince bırakmıştı. Tarif edemediği duyguların içinde gün sayıyordu.

Herkes yerini almıştı. Yol arkadaşı olacakları için herkes birbiriyle tanışmaya gayret ediyor, oda arkadaşını ayarlamaya çalışıyordu. Gülnur abla odadan içeri girince mütebbessim bir şekilde, herkes de bir kıpırdanma oldu.

 Gülnur ablayı herkes çok seviyordu. Sevde ise Gülnur ablanın yüreğinin güzelliğinin yüzüne yansıdığını düşünüyor ve herkese sevgi dağıttığını , hoşgörü dağıttığını görüyor ve gıpta ediyordu.

Gülnur abla selam verdi her zamanki gibi. Hamd ve sena, salat ve selam’dan sonra başladı konuşmasına:

-Nerde kalmıştık güzel kardeşlerim dedi.

-Arafat’tan indik, diye sesler yükseldi hanımlardan.

-Şimdi konaklayacağız ve ardından şeytan taşlayacağız. Konaklayacağımız yer Müzdelife.

Taşlarını toplayacaksın, şeytan taşlamak için. Ama onunda sembolize ettiği şeyi unutmadan. Sadece taş atmayacaksın, ne attığını? Kime attığını? Niçin attığını? cevaplayacaksın. Bütün bu sorulara cevap bulduktan sonra yapman gerekeni daha net bi­lirsin.

Sevde parmak kaldırdı. Gülnur abla:

 -Buyur canım kardeşim dedi.

 -Neleri taşlayacağımızı da söyleyebilir misiniz? diye sordu.

 -İnşallah, dilim döndüğünce diyerek cevapladı Gülnur abla ve devam etti:

 -Çağın şerr güçlerinedir attığın taş, yani mermi. Şeytandır yanından kovduğun. Bir savaştır taşlama, Allah’a karşı olan her şeye karşı. İslami olmayan her şeye karşı.

Sevde tekrar el kaldırdı:

 -Hocam; Hem taşlamak, hem onlardan yana olmak? Şerr güçlere destek olmak?. Ve herkes taş atarak taraf olduğunun farkında olsaydı, şimdi şerr güçler egemen olur muydu?

* * *

-Olmazdı kardeşim, olmazdı. İbadetlerimizin manalarından halkımızı uzaklaştırdılar.

Sevde tekrar konuştu:

-Hocam özür dilerim, bölüyorum ama sormak istiyorum. Sadece uzaklaştıranda mı suç? Uzaklaşanın bunda vebali yok mu?

-Var elbet. Tüm gayretlerimiz, bu gaflet örtüsünün kalkmasına katkımızın olması için.

Sevde sustu. Yüreği öğrendiği hakikatler karşısında dehşete düşmüştü. Milyonlarca insanın her sene şerr güçleri taşlaması savaş ilan etmesi ve yine de şerr güçlerin egemen olması dehşete düşürmüştü Sevde’yi ...

Gülnur abla devam ediyordu. Sevde düşüncelerinden sıyrıldı, her­hangi bir nokta kaçırmamak için.

-Savaşını yaptın, şeytanı kovdun. Şimdi, kurban keseceksin. Hikayesini herkes bilir. Hz. İbrahim’in, İsmail’i (a.s) kesmeye götürmesi.

Lütfen üzerinde düşünelim, lütfen. Oğul bu!

İstenilen can. Teslimiyete bakın. Peki neden İsmail? Düşünmek gerek. Dünyada her şeyden ama her şeyden daha se­vimli Allah ve Rasul’ü olmalı insana. Lafta değil, gerçekte olmalı. Kuru iddiadan ibaret sevgiyi sen bile kabul etmezsin, öyle de­ğil mi?

 Önce İsmail’ini tespit edeceksin. Senin için en sevgili nedir?

Bulduktan sonra İsmail’ini, ona niyet ederek, gidip kurbanını keseceksin. Böylelikle Allah ile aranda engel olarak hiç bir şey kalmayacak.

Yoksa hayvan boğazlamaktan öteye geçer mi? Şayet manayı yakala­yamazsak, geriye ne kalır? Zarf mı önemli yoksa maz­ruf mu?

Sonra veda tavafını yapacaksın. Ve görevini yapmış bir asker gibi, şimdi komutanına tekmil vermeye yolcu olacaksın. Medine’ye doğru...

 Giderken Medine’ye doğru, hicreti ve o günkü şartları tefekkür etmeye çalışmalısın.

* * *

Yolları ve yolların şahitlik ettiklerini düşünmeli, bir an bile boş geçirmemeye gayret etmelisin.

Medine;

Efendinin ve O’nu gerçekten seven yiğitlerin bağrında yattı­ğı yer. Taşa, toprağa, direklere el yüz sürme, bunlar doğru değil, bi­lakis caiz olmayan bir harekettir.

 Edeplice gir Ravza’ya. Selam ver ve sun biatini. Bağlılığını bildir, konuş Peygamber’le, her şe­ye kadir olan Allah, sizin sesinizi O’na duyurmaya da Kadir’dir.

Tıpkı O’nun zamanındaki kadınların sunduğu biat gibi. Onlar ne üzerine söz verdilerse, sende aynı şeyler için söz ver.

Görevini yapmış bir asker gibi, sun komutanına raporunu.

Döndükten sonra nöbete devam edeceğine dair söz ver. Ve döndükten sonra unutma verdiğin sözleri ...

Şimdi size acizane tavsiyem. Oralarda bu acizi de duanızda unutmayın. Yaptığınız ibadetin fıkhını iyi okuyun.

Ama sadece bununla kalmayın, yaptığınız ibadetin ne mana taşıdığını, neyi sembolize ettiğini de iyi okuyun.

 Bilgi ve bilinç ile yapın ki Allah katında manası olsun, kabul görsün. Ne yalnız bilgi, nede yalnız bilinç olur. İkisi birden sizin ibadetinizi anlamlı kılar. Allah’a emanet olun.

Ve üç ay sonra:

Hazırlıklar tamamdı. Artık geriye gün sayıyorlardı Osman ve Sevde. Sevgilinin yurduna gitmeye sadece on gün kalmıştı.

O gün Sevde’nin dernekte son siyer dersi vardı. Vefat’ı anlatma­ya çalıştı, boğazına dizilen yumruk yumruk hıçkırık­larla. Ders bittiğinde, derse katılan gençlerin Sevde’ye bir sürprizleri vardı. Derse katılanlardan iki genç, sözcü olarak Sevde’ye:

-Hocam, dediler edeplice. Lütfen kalkmayın, ufak bir sürprizimiz var.

Sevde şaşırmış ama çok sevinmişti. Derneğin salonuna geçtikle­rinde, dernek arkadaşlarının da orada olduklarını gördü. Ce­mile ve Yasemin de oradaydı. Cemile, içinde bir buruk sevinç, elinde beyaz bir gül ve bir mektup. Elindekileri uzattı Sev­de’ye:

-Lütfen bu mektubu Mescid-i Nebeviye ilk girdiğin gün okur musun? dedi mahzun mahzun.

Sevde ye gıpta ediyordu ama gitmesi­ne de en az Sevde kadar seviniyordu.

 Sevde:

-Bu, danışıklı dövüşe benziyor, diye espri yaptı. Oturdu boş bulduğu yere.

Program Peygamber’imizin sevgisiyle alakalıydı. Şiirler, mono­loglar, ezgiler hepsi aynı şeye vurgu yapıyordu. Şimdi sıra Sevde’ye özel hazırlanan bölümdeydi. Derse katılanlardan Zehra ve Hatice adlı gençlerin yazdığı bir makaleydi bu.

Zehra ve Hatice öne çıkıp yazdıklarını okumaya başladı­lar. Önce Hatice başladı okumaya:

-Hatırlıyor musun siyer dersinde ne öğrenmiştik?

 O’nun sevgisini anlatmıştı bize. O’nun sevgisinin insana neler yaptırdığını. Hiç tanımadığı, bilmediği bir diyara aşık ettiği­ni. Aşkının geceler boyu ağlattığını. Ve Aşkın kavurup yaktığını...

Zehra devam etti okumaya:

-Hani O’nun Taif’te taşlanışını anlatmıştı ya bize. Sanki o an kendisi taşlanmış edasıyla, içi yanarak ...

* * *

Öyle yakmıştı ki acısı Onu;Beddua etmişti en içten gelen bir sesle Taif halkına ve Taif halkının devamcısı olan günümüz Taiflilerine ...

-Sahi, ne istemişlerdi ki en yüce sevgiliden? Bize sevgiyi öğre­tenden? Aşk Peygamberi olmasına rağmen, en kötü şekilde yarala­yarak ...

Oysaki ne kadar önemsiyordu ümmetini hatırlıyor musun? Sevgi­linin huzuruna yükseltildiğinde bile ümmetini unutmamıştı.

Ümme­ti için bir şeyler istemişti O’ndan. Sevgilisi de kırma­mıştı Onu ve vermişti ümmetine en güzel hediyelerden birini.

 Şimdi sıra Zehra’daydı:

-Kimdi ki O’nun ümmeti? O’nun aşkıyla sünnetini yaşayıp, O’nun diyarını özleyen mi?Yoksa, yoksa sünnetini çiğneyip, Taif’lile­rin yaptığını O’na yapan mı?

Hayır. Öyle olmamalıydı O’nun ümmeti. Ümmette en az O’nun kadar düşünmeliydi O’nu. O’nun sevgisi kadar sevmeliydi O’nu. Ve bu sevgi, bu sevgi alıp götürmeliydi, hiç bilmediği, tanımadığı o diyara. Çünkü;

Orada Resul!

Çünkü orada Nebi!

Çünkü orada Habib! vardı ... Deyip sustu.

Hatice devam etti:

-Ne oluyordu ki ümmete? Baş kaldırıyordu en sevgiliye, tek sevgili olmasına rağmen yine de ...

Zehra cevap verdi:

-O kadar umutsuzluğa düşme arkadaş. O’na aşık olanlarda vardı. O’nun anlatıldığı her yerde içleri yanardı.

İşte benim hocamda onlardan biriydi. Dedim ya işte, bahsedildiğinde içi yanardı.

* * *

Sevgisi alırdı da onu 1400 yıl öncesine götürürdü. O sevgi ile hem ağlar, hem de bizi ağlatırdı ...

Sıra Hatice de idi, Okudu hüzünle:

-İşte yaklaşıyordu günler. O kutlu beldeye kavuşma sevinci ve nereye baksa sanki onu görüyordu gözleri.

Artık hazırlanıyordu hacılar, huzur dolu bir heyecanla

O’na biraz olsun yaklaşabilmenin verdiği aşkla ...

Zehra devam etti:

-Hatırlıyor musun? Daha bir yıl önceydi, arkadaşları da hazırlanıyordu ve aynı onların heyecanını yaşıyordu aşkla. Bir bakıyordu ki gidiyorlar, ağlıyordu arkalarından. Ve dua ediyordu günlerce Rabb’ine, kavuşabilmek için o kutlu beldeye.

Hatice:

-Önemsenmişti duası Rabb’ı katında.

Hem, neden önemsenmesin ki? sevgi samimi olduktan sonra ...

Bir yıl geçmiş, o zaman gelmişti.

Hocamızda artık hazırlanıyordu, sevdasına kavuşmaya...

Bakıyorduk ki yüreği kuş gibi çarpıyordu.

Rabb’im bu nasıl sevgiydi ki gönlü yakıyordu.

Zehra:

-Şimdi gönlümüzü açarak Rahman’a , dua ediyoruz O yüce Allah’a;

Müşkillerini açsın ve haccını kabul buyursun katında.

Heyecan dorukta, sevgi yürekteydi

Talebeleri ise aynı sevgi ve heyecan içindeydi.

Biliyor musun talebeleri aşkı ondan öğrenmişti. Çünkü O “Gerçek aşk, yüce yaradana duyulan aşktır”demişti ...

Diyerek bitirdi. Sevde ve salondakilerin duygularını tarife im­kan yoktu. Sevde gözyaşları içinde, bir kaç kelime söylemek için kalktı ve:

* * *

-Biliyorum dedi, biliyorum ki ben sizin tavsifinize layık deği­lim. Rabb’im sizi ve bizi bu tasnife layık eylesin. Hepinize çok teşekkür ederim. Sizleri oralarda unutmayacağım İnşallah ...

Herkesle vedalaşıp, evin yolunu tuttu. Gerçekten onların anlat­tığı kadar olmayı çok isterdi. Ötelerdeki kıymetinin böyle olmasını kim istemezdi ki?

Oysa Sevde “Rasul’ü bende çok seviyorum” diyor ve fakat düşünü­yordu. Bu soruyu Resul bana sormuş olsaydı? Ben böyle bir soruya direkt muhatap olsaydım?...

İspatım ne olurdu? O’nu sevenlerin hali belliydi ve tarih bunlara şahitlik ediyordu. Peki, “Sevmiyor musun”? Diye soruyor­du kendine. Bu soru çok ukalaca, düşüncesi bile cüretkarlıktı ...

Bütün bu düşüncelerle boğuşurken, karar kıldığı nokta şu oluyordu hep;

 Sevgi tezahür etmeli. Sevginin bir bedeli olmalı. Ve sevginin bir ispatı olmalıydı...

* * *

Ve yolculuk;

Hareket saati 03. 30 da idi.

Hakan, hacıların dönüşünü bekleyecek­ti. Onlar geldikten sonra, nerede sıcak savaş varsa ve nereye yol bulabilirse oraya gidecekti.

 Osman ve Sevde dönünceye kadar annesi ve babaannesiyle ilgilenecekti. Böyle kararlaştırmışlardı.

Sevde’nin ailesi gündüzden gelmişti Sevde’lere. Akşam olunca Yasemin, Cemile ve dernekten bir kaç arkadaşı da toplanıp gelmiş­lerdi.

Osman aile bağından yoksun kalmıştı, İslami hayatı benimse­dikten sonra. Evlenmeden önce ve sonra ailesiyle çok uğraşmış­lardı ama çabaları sonuç vermemişti. En son hac yolculuğu için gitmişti Sevde ile beraber ama sıcak karşılanmamışlardı yine.

Saat akşamın 21.30 nu gösterirken kapının zili çaldı. Osman kapıyı açtığında gözlerine inanamadı. Gelenler annesi, babası ve kız kardeşiydi.

Annesi ve kız kardeşi başlarına yarım başörtü­sü takmışlardı. Ellerinde bir buket beyaz karanfil vardı. Bu bir başlangıç diyerek, Osman çok sevinmişti.

Hem sadece Osman mı? Sevde de çok sevinmişti. Çünkü Osman’ın mutluluğu Sevde’yi ziyadesiyle mutlu ediyordu.

Gece boyunca sohbet ettiler. Saatler 03.00’ı gösterirken Os­man ve Sevde de heyecan dorukta idi. Etrafındakilerde ise buruk bir sevinç ...

Onları havaalanına götürecek otobüslerin kalkacağı yere geldiklerinde, bütün arkadaşları orada hazırdı, onları bekliyor­lardı ...

Nihayet hareket saati gelmiş, hacca gidecekler yerlerini almışlardı arabalarda. Gidenler sevinçten, gidemeyenler hüzünden ağlıyorlardı ...

El sallayarak ayrıldılar, arkalarında gözü yaşlı dostları bıra­karak. Havaalanına ulaşmak iki saat sürdü. İşlemler tamamlandı ve herkes uçaklardaydı şimdi ...

* * *

Uçak hareket edince,önce Sevde biraz korktu. Ardından korkusunu­ da unuttu, memleketini de. Şimdi sadece gideceği yere odaklanmıştı.

Bir kaç saat uçtular sadece. Hostesin “Kemerlerinizi bağla­yın, inişe geçiyoruz” anonsuyla, uçakta bir hareketlenme oldu. Osman, Sevde’nin kemerini bağladı. Sevde’nin gözü birden önündeki koltukta oturan hanıma takıldı. Hanım için için ağlıyor ve şöyle mırıldanıyordu:

-Özür diliyorum Senden, Senden ve ashabından. Sizlerden bu kadar yüksekte olmayı istemezdim. Elimden gelen bir şey yoktu ... Sevde çok etkilenmişti. Bu gönül dostunu tanımak istedi. Uçaktan indiler, bekleme salonunda işlemlerin yapılmasını beklerken Sevde o hanıma yaklaştı ve:

-Adım Sevde, dedi.

Hanım cevap verdi:

-Benim adım da Sümeyra. Memnun oldum kardeşim.

-Ben de memnun oldum. Ben ilk kez geliyorum buralara, ya siz?

-Bu, beşinci gelişim.

-Sizden istifade etmek isterim, dedi çekingen bir tavırla.

Sümeyra hanım mütevazı birine benziyordu. Cevapladı:

-Esteğfirullah. Burada hepimiz bir birimizden istifade edece­ğiz. İsterseniz aynı odayı talep edelim.

 -Çok memnun olurum, dedi Sevde. Sevinmişti.

Yaklaşık bir saat sonra otele ulaşmışlardı. Sümeyra hanım Sevde ye:

 -Hadi, boşa vakit harcamayalım. Bavulları bırak, hemen mescide koşalım dedi.

Sevde hemen abdest alıp hazırlandı. Cemile’nin verdiği mek­tu­bu aldı yanına unutmadan. Mescitte okuyacağına söz ver­mişti.

Osman da Sümeyra hanımın eşi Adem beyle arkadaş olmuştu. On­larda bir odada kalacaklardı.

­* * *

Otel mescide oldukça yakındı. Otelden çıktılar. Sevde biraz geriden yürüyor, heyecanını bastırmaya çalışıyordu.

İlk mescide girdiklerinde Sevde:

-Lütfen biri bana bunun rüya olmadığını söylesin diyerek ağlamaya başladı.

O’nun bastığı yerleri görmek. Medine’de olmak tarifi olmayan duygulardı. İki rekat Namaz kıldılar . Ardından vakit namazını beklemeye başladılar. Bu arada Sevde, Cemile’nin mektubunu çıkarıp okumaya başladı. Cemile’nin, kendilerini uğurladıktan sonra eve dönerken trafik kazası geçirip, öldüğünden habersiz olarak. Şöyle yazmıştı Cemile:

“Arkadaşım, can yoldaşım, sevgili dostum Sevde;

Biraz sonra ravzaya gireceksiniz. Selam söylemeye yüzüm olmasa da lütfen benim hususi selamlarımı ilet. Ve de ki;

Buraya gelmek için can atan ama gelmek için imkanı olmayan, ümmetinden günahkar Cemile’nin selamını ve biatini getirdim.

Sen , her isteyene istediğini verirdin. Sağ olsaydın Sen den hakkımızda bir hayır dua isterdik. Allah’ın izniyle şimdide ötelerden bize dua eder misin?

Günahkar Cemile söz veriyormuş de. Ölene kadar artık yolundan ayrılmayacakmış. Sonsuz selam, sevgi ve hürmetlerimi ilet ne olur. Ve duanda beni unutma ne olur. “

Vakit namızını eda ettikten sonra Ravzanın kapısının önünde beklemeye başladılar. Ve nihayet kapı açılmıştı. Herkeste bir telaş. Ravza da iki rekat namaz kılabilme telaşı. Çünkü orası cennet bahçesi . .

 Sümeyra hanım tecrübeli, bilinçli ve sakin biri. Ravza ya girdiler. İki rekat namaz kıldılar. Sümeyra hanım adeta Peygamber Efendimizle konuşuyor ve:

* * *

-Geldim diyordu, geldim. Yüzüm yok ama yine de geldim. O zamanın kadınları Sana ne üzerine biat ettilerse, ben de aynı şeyler üzerine Sana biat ediyorum ...

Sevde şaşkındı. Bir türlü Medine de olduğuna inanamıyordu. Hayranlıkla baktı Sümeyra hanıma ve:

 -”Allah’ım” dedi içinden, “Sen’in ne güzel kulların var. Kullarının içerisinde ne güzel kulların var” ... Sümeyra hanımın, kendisi için bir ikram olduğunu düşünüyordu . .

Üç gün sonraydı. Uhud’a gidilecekti. Sümeyra Hanım Sev­de’den rica ederek:

 -Yalnız kalmak istiyorum demişti. Sevde üzülmüştü ama bu, hanımın en doğal hakkıydı.

Uhud kendisini ziyaret eden herkesi çok etkiliyordu. Heybet­li bir duruşu vardı. Rasulü bağrına basmış olmanın onuruna haykırırcasına...

Sevde okçular tepesine çıktı. Orta yaşlı bir hanıma takıldı gözü. Oturmuş ağlıyor, ağıt yakıyor ve şöyle diyordu:

-Geldim, Hamza’ya ağlamaya geldim, yanıyor sinem

çıktım okçu tepesine, izin var mı ki inem?

Koştum geldim de, ah ben izini nerelerde görem.

Koştum geldim dağlara soruyorum Seni

küsmüşler mi? Cevap vermiyorlar da yakıyorlar beni ...

Sevde dalıp gitmişti. Osman yaşlı gözlerle kolundan tutup:

-Gidiyoruz, dedi.

Sevde baktı eşine:

-Nasıl ayrılacağız? diyebildi sadece. Ya düşman arkadan ge­li­verirse ...

Çaresiz ayrıldılar. Oradan Kuba mescidine gidildi. Ayrı bir güzellikti Kuba. Medine de her şey çok güzeldi.

* * *

Sevde Kuba mescidine girdi, tarihini hatırlamaya çalışarak. Nama­zını kıldı. Az ötede bir grup hanım dua ediyordu ağlayarak ...

 Yan­larına gidip açtı ellerini “Amin” dedi onlarla beraber. Dilleri­ni anlamıyordu ama gözyaşları konuşuyordu. Duanın sonunda sarıl­dı her birine, tek tek kucaklaştı. Hepsinin dilinde ortak dilden şu kelime vardı:

 -Elhamdülillah ...

Medine günleri bir çırpıda geçivermişti. Tarife sığmayan duygular içerisinde veda

edildi Medine’ye. Daha ayrılırken özlemin başladığı yerdi burası.

Bir daha gelmek umudu yüreklerde , yürekler de Medine de kalarak ayrılındı Medine’den ...

İhramlar giyilmiş ve “Lebbeyk” sedalarıyla girilmişti Mekke’ye. Mekke ye neden “Şehirlerin anası” dendiği , ancak Mekke görülünce anlaşılıyordu.

Sevde, Sümeyra hanıma:

 -Hiç ömrümde bu kadar sevimli şehir görmedim demişti, Mekke yi görünce.

Topluca tavaf yapılmıştı. Kabe’nin duruşu ihtişamlıydı. Tavaf­tan sonra kılınan iki rekat tavaf namazında, Kafirun suresini daha iyi kavramak mümkündü.

Osman okurken Kafirun suresini, kafirlere olan hıncından dişlerini gıcırdattığını fark etmişti bir an ...

Sevde, say da bırakmadı Sümeyra hanımı. Her safa tepesine çıkışta Sümeyra hanım:

-Allah’ım ümmetin derdine çare ver. Bölünmüşlüğümüze çare ver. Bu say’ımızı çağın İsmaillerine çare olmasına vesile kıl. Ve bizden kabul buyur diye dua ediyor, Sevde de “Amin” diyordu içtenlikle ...

* * *

Arafat’a çıkacakları gün erkenden kalkılmıştı. Ufak tefek bir kaç ihtiyaç alınmıştı sadece. Sümeyra hanım:

 -Unutma Mezardan kalktın, hesaba gidiyorsun bilinciyle çıkalım Arafat’a demişti.

Arafat’a çıktılar. Sevde, hanımlara ayrılan çadıra geçip, boş bulduğu bir yer bularak oturdu. Sümeyra hanım abdeste gitmişti, ona da yer ayırdı. Yanındaki hanıma Selam verecekti, vaz geçti.

Hanım, evet bu hanım Uhud ta ağıt yakan hanımdı. Ve yine yürekleri parçalarcasına ağlıyordu. Ve yine yüreğindekileri döküyor ve:

 -Çağrını duyup ta koşup geldim, sana yetişemedim de ben ne edeyim?

 Soruyorum taşlara Seni, bana cevap vermiyorlar da nere gideyim?

 Ne olur ey dağlar, sesimi O’nun sesine katın.

 Burası mahşerdir, nasıl cevap vereyim.

Bu arada Sümeyra hanımda gelmişti. Vakfeye kalkıldı.

-Allah’ım duruşumuzu hiç değiştirme niyazıyla ...

Sonra taşladılar şeytanı, şerr güçlere ithafen ...

Sayılı günler çabuk bitivermişti. Oradaki vazifelerini bitirmişlerdi. Ahdlerini yenilemiş, bileylenmiş, enerji dolmuş olarak dönüyorlardı ...

Bir daha, bir daha gelmek, gelebilmek umuduyla ...

Oralara doymadan, doyamadan, İsmaillere çare olmak için, İsmaillerini bu yola feda etmek, edebilmek için geliyorlardı.

Dönüyorlardı umut yüreklerinde, yürekleri o topraklarda kalarak ve en kısa zamanda gelebilmek umuduyla ...

* * *

 

Ne Dediler;

 

Selamun aleykum Sabiha Hocam,

Önce “Güneş Doğudan Doğar” sonra da öteki kitaplarınızı bü­yük bir zevkle okudum. Çünkü içinde yaşantımı, ailemi ve kendimi buldum. En önemlisi Yaradana ve Resulü’ne karşı sevgim ve bağlılığım attı. Sizin kitaplarınızın hepsi birer cevher gibi bende ki bir önyargıyı attı. Ben bir aşiret çocuğu olarak bu kitabınızı okumadan önce biz Kürtlerin hakkının verilmesini, ne yapılması gerekiyorsa yapılmasını savunuyordum.

Kitaplarınızı okuduktan sonra hakkı hakla savunmak gerektiğini anladım. Her okuduğum kitabınızın sonun da göz yaşlarıma hakim olamadım.

Gülizar KABAN

 

Esselamu Aleykum Hocam;

Kitaplarınızı okudum. Kalbimi temizlemek için bir ışık oldular bana. Her şeye basiret gözüyle bakma yeteneğini kazandırdınız. Kitaplarınız özellikle genç kesimi kurtarma adına etkileyici ve eğitici ayrıca çok güzel mesajlar içeriyor. Kitaplarınızı okuttuğum genç kızlarda bir azim bir gayret gördüm. Kimisi tesettürüne kimisi namazına yönverdi. Ve en önemlisi gerçek “Tevhid” inancının tadına vardılar.  Güzel Yolun Yolcusu Olmaya Gayret Eden Kardeşiniz

HACER

 

Sevgili Ablacığım,

Kitaplarınızı okurken çok etkilendim. Ahiret inancım daha da kuvvetlendi. Çok etkileyici ve sürükleyici, ibret verici olayları süslü. İnsanların mutlaka imtahan daha iyi kavradım.

Safiye PALA

Iğdır Anadolu Lisesi

 

Sabiha Ateş ALPAT,

Sizi çok seviyorum. Kitaplarınızda kendimi buldum. Çok beğendim. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.

Fransa’dan Sevim