Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 1. Sayfa - Tabioldugumuznur

 

df

 

"Andolsun ki,
Resûlullah, sizin için, Allah'a ve
ahiret gününe kavuşmayı umanlar
ve Allah'ı çok zikredenler için
güzel bir örnektir."
(Ahzâb (33), 21)

 

DF

 

H

angi öğretmen, hangi insan?

Onun aydınlattığı kimseler kur­­tulmuş olanlardır.

Nefislerini onun yolunda feda edenler ka­zananlardır.

Abdullah'ın oğlu Muhammed... Hayatın çe­kilmez olduğu bir devirde insan­lara gönderil­miş elçi.

Hangi sırdır ki, insanlığı şereflendirecek bir insan yaratsın?!

Hangi cömert eldir ki, gökten­ uzansın, rah­me­tinin, nimeti­nin ve hi­dâyetinin kapılarını yer­­yüzüne açsın?!..

Hangi iman, hangi azim, hangi gayret?!...

Hangi doğruluk, hangi temizlik, han­gi gü­zellik?!..

Hangi alçak gönüllülük, hangi sevgi, hangi vefa duy­gusu?!..

Hakkı kutsal kılmanın eşsiz bir örne­ği!..

Hayata ve hayat sahiplerine ne büyük hürmet?!..

Allah Teâlâ onu insan­lara bir lütuf olarak kendi vahyini ulaştırsın ve ken­di adına insan­larla konuşsun diye gönderdi. Dahası onu, el­çilerinin sonuncusu kıldı. Bundan dolayı da Al­lah'ın ona büyük lüt­­fu oldu.

Duygular, ilhamlar, kalemler ondan bahset­meye, yüceliğini anlat­maya kalksa donar ka­lır, diller lâl olur.

 

 


Bu kitabın sayfalarında yazılanların hedefi, Allah Resûlü'nden bir nebze ol­sun bahsetmek­tir. Yoksa onu hak­kıyla tanıtmak veya büyüklü­ğü­nü okuyucuya bütün gerçekliğiyle sunmak değildir.

Hayat, onun güzel kokusunu tadamaya­caktı, ta ki, her kokudan önüne müj­de olarak konuldu. İnsanların yaşadığı her bölgeye elçi­ler gönderildi. Bu elçi­ler ilk daveti, çağıranın koku­sunu, talimin doğrulu­ğunu, öğrenmenin yüceliğini, peygamberlik nu­runu ve Resûl'ün rahme­tini taşıyorlardı.

Evet, gaye budur, başkası değil…

Onun azamet alâmetlerini nurunun ışığı al­tında göster­mektir. Mü'minler, ona yönelmiş­ler, onu hedef kabul etmiş­­­ler, muallim ve dos­doğru kimse olarak bulmuşlardır.

Kavminin ulularını dinine koşturan şey ne­dir? Bunlar içinde Ebû Bekir, Talha, Zübeyr, Os­­man b. Affan, Ab­dur­rah­man b. Avf, Sa'd b. Ebû Vakkâs vardır. Etraflarını kuşatan mal, mülk ve dün­ya şe­refini bir tarafa bırakıp, zor­luk, sıkıntı ve meşakkat dolu bir hayata yönel­diler.

Zayıfları onun himayesine sığınmaya gö­türen şey nedir? Mal ve silah ba­kı­mın­­­dan en zayıf olduğunu gördükleri hâl­­de davetine koşu­yorlardı. Bu sebepten birçok eza ve ce­faya maruz kalıyorlar, korku içinde kötülüklere yakalanıyor­lardı. Allah Resûlü bütün bunlara ma­­ni olamıyordu.

Cahiliye cengâveri Ömer b. Hattâb'ı çeken şey neydi? Al­lah Re­sûlü'nün başını almaya gitti; ama imanla parlaklığı kat kat artmış olan aynı kılıcıyla iman düşmanlarının başını vurdu.

Bir şeyle alâkalı olmayan, itibar sahibi Me­dinelileri korkulu bir denizi ürkütmek paha­sına ona biat etmeye yö­nel­ten şey neydi? Çün­kü onlar biliyor­lardı ki, Kureyş ile arala­rında çıkacak bir savaş bütün korkulardan korkuludur.

Mü'minleri sürekli arttıran, eksiltme­yen şey neydi? O, sabah ak­şam on­lara,

"Ben size ne bir fayda sağlamaya ne de bir zarar defetmeye malikim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmi­yo­rum" diyordu.

Dünyanın bütün bölgelerinin kendilerine açılacağını, ayaklarını altın ha­vu­zunun bürüye­ceğini ve gizlice okudukları Kur'ân'ın ufuklarda yankılanacağını sa­­dece kendi nesillerinde veya -sadece Arap yarımada­sında değil, bütün za­man ve mekân­larda yankılanacağını- tasdik etmeye mü'min­leri sevk eden neydi?


Resûllerinin haber verdiği birtakım ha­­ber­leri mü'minleri tasdik etmeye gö­tü­ren neydi? Onlar ne önlerinde ne arkalarında, ne sağla­rında ne sollarında -ba­­kıyor; ama- bir şey gö­remi­yor­lardı.

Yalnızca kavurucu sıcaklık, bitkin dü­­şürücü açlık, yakın mesafeden atılan taş­­l­ar, dikenli ağaçlar, sanki şeytan baş­­­ları gibi başını çıka­ranları görüyorlardı.

Kalplerini kesin iman ve azim ile dol­­duran ney­di?

O, sadece Abdullah'ın oğlu idi…

Bütün bunlara sahip olan ancak o idi.

Onlar onun bütün fazilet ve meziyet­lerini gözleriyle gör­düler.

Temizliğini, iffetini, dürüstlüğünü, doğ­­ru­lu­ğunu ve cesa­retini gör­düler...

Yüceliğini ve inceliğini gördüler...

Aklını ve meseleleri açıklayıcılığını gör­­dü­ler...

Güneşin, onun doğruluk ve yüceliğiy­le pa­rıldadığını gör­düler.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bugünün vah­­yini, yarının düşün­celerini or­taya koy­maya başladı­ğında, hayatın değişip, geliştiğini gördüler...

Bütün bunları, hatta daha fazlasını gör­dü­ler. Bir perde ar­kasından değil; görerek, uy­gulayarak, aklederek...

Bir Arabî o asırlarda böyle bir şey görüyor ve araştırıyor, tetkik edi­yor. O asırda bunu sana bilirkişi gibi kim haber verebilir?

Onlar çok iyi iz süren, bebeğin organ­larına bakarak kime ait oldu­ğunu bilebilen ve kuşla­rın seslerinden iyi ya da kötü yorumlar yapan insanlar idiler. Bir kimsenin ayak izini gördük­lerinde, "bu falan oğlu fala­nın ayak izidir" derlerdi.

Konuşanın nefesini koklar ve onun doğru­luğunu veya yanlışlığını anlar­lardı.

Onlar (Mekkeliler) Muhammed (s.a.v.)'i gör­­­düler, dünyaya geldiği andan beri bera­ber ya­şadılar.

Onun hayatından hiçbir şey onlara gizli kal­madı.

Çocukluk yaşamı bile gizli kalmamıştır. Çün­­kü bu çağda, çocuk sa­hip­lerince gözetim al­tında tutulmaktadır. Mu­ham­med (s.a.v.) göz önü­ne alındı­ğın­da, o bütün Mekke hal­kınca görülmüş ve ilgi görmüştür.

Çünkü onun çocukluğu diğer çocuklarınki gibi değildi. Kendisinde yetiş­kin bir adamın hâ­li görülmesi ve çocukluktan erkek ciddiliğine yö­nelmesi ölçü­sün­de bütün insanların gözleri ona çevril­miş­ti.

Örneğin: Kureyş uluları, çocuklarla oyna­maktan uzak du­ran ve oyuna her çağrıldıkça ben oyun için yaratılmadım diyen, Abdülmut­talib'in torununu konu­şuyorlardı. Aynı za­manda sü­tannesi Ha­lime'nin anlattığı olağa­nüstülüklere dair haberlerini, normal bir çocuk olmadığını ve ancak onun durumunun Allah'ın bildiği bir sır olduğunu, geleceğin her şeyi ay­dınlatacağını konuşuyorlardı.

Gençliği ne güzel gençlikti… En temiz, en pak…

Yine kavmi onu konuşuyordu... Yine onunla meşgul oluyordu.

Yetişkinliği ise bütün gözleri kamaştıracak, duyanları şa­şırtacak, kalplere heyecan verecek ölçüdeydi.

O, bütün bunların fevkinde idi. Yaptığı her şeyi baş­kalarıyla kıyaslı­yorlar ve onda hak, hayır ve güzellikten başka bir şey göremiyor­lardı.

 

 



Onun hayatı beşikten mezara kadar apaçık bilinmek­tedir... Her ba­kışı, her adımı, her ke­limesi, her hareketi hatta her rüyası ve hatı­rına gelen her şey, dün­yaya geldiği günden itibaren bütün insanlarca gerçek ka­bul edilmiş, uydur­ma bulunmamıştı.

Sanki Allah Teâlâ şöyle demek istiyordu: İşte bu size gön­derilen el­çimdir. Akıl ve man­tık delilidir. Anne karnındaki cenin hâlinden itibaren işte ha­yatı önünüzdedir...

Aklınız ve mantığınızla araştırın, mu­ha­keme edin, bir şek, şüphe bulabilir ve­ya göre­bilir misiniz?..

Bir kere yalan söyledi mi, ihanet etti mi, alçaldı mı, bir insana zu­lüm etti mi, terbiye dı­şı davrandı mı, ahdini boz­du mu?. Akrabalığı kesti mi, halkını ihmal etti mi, insanlığı terk et­ti mi, bir kimseye sövdü mü veya bir puta yöneldi mi?..

Son noktasına kadar araştırın!.. Hayatının herhangi bir devresinde bir ka­palılık bulun­maz.

Hayatını bu azamet, yücelik ve temiz­liğiyle gördüğünüzde, akıl ve mantık kırk yaşından sonra bu kişinin yalan söyleyebile­ceğine ihti­mal verir mi?

Kime karşı yalan söyleyecek? Allah'a mı? Halbuki Allah onu kendine elçi olarak seçmiş ve vahiy göndermiştir.

Hayır…


Ne his, ne sağduyu ve ne de mantık ve akıl bunu kabul eder.

 

 


İlk mü'minlerin, muhacirlerin Resû­lul­lah'a (s.a.v.) gitmelerini sağla­yan da onun doğ­ruluk ve dürüstlük timsali olması idi. Nitekim onlar ona sığındılar ve zafere erdiler. Tereddüt ve duraksama göstermeksizin hızla ve kesin ola­rak ona koştular. Bütün ha­yatı böylesine ay­­dınlık bir temizliğe sahip olan insanın Allah'a karşı yalan söylemesi imkân dahilinde midir?

Sağlam doğru görüşlülükleri sayesinde onda Allah'ın nurunu gör­düler ve ona tâbi ol­dular. Allah Teâlâ'nın Resûlü'nü zafere erdirdi­ğini gör­düklerinde bu doğru görüşlülükleriyle övüneceklerdi. Bütün Arap yarımadası onun dinine girmiş ve ummadıklarının üzerinde ser­vet kapı­ları kendilerine açıl­mıştı. Ama o yine oydu. Zühdünden, takvasından hiç­­bir şey kay­bet­memişti. Rabbine kavuştuğunda da yine aynı şekil­deydi. Hasır üze­rinde uyuyor, hasırın dişleri vücudunda iz bırakıyordu.

Onlar, bütün ufuklarda bayrağı dalgalanan Allah Elçisini minbere çı­kıp, in­sanlara yönelip ağ­layarak: "Kimin sırtına vurmuşsam, işte sır­tım, gelsin vur­sun. Kimin malını almışsam, işte ma­lım, gelsin alsın." derken görmüşlerdi.

Kişinin tayinle elde edeceği bir memuriyete amcası Abbas kendisini tayin etmesini istedi­ğinde, yumuşaklıkla "Allah'a yemin olsun ki ey am­cam, biz iste­yene veya hırs gösterene bir işin sorumluluğunu vermeyiz." derken gör­­müş­lerdi.

İhtiyaçları anında insanların dertlerine or­tak olduğunu, kendinden ve ehlibeytinden önce, insanlara koştuğunu ve "Onun insanlar için­de ilk acıkan ve en son doyan" biri oldu­ğu­nu görmüşlerdi.

Evet, ilk mü'minler, hidâyete erdirdiği için Allah'a bol bol hamd ve şükürde bulunacaklar, sonra da böyle bir ileri görüşlülük gösterebil­dikleri için kendilerini mutlu sayacaklardı...

Onun hayatı, sahibinin doğruluğuna yeterli bir delildir. "Ben size gönderil­miş Allah elçisi­yim." dediğinde gerçek büyüklüğü ortadaydı. Yine hayatının te­mizliği, eşsizliği, yüce elçinin, büyük öğ­­retmenin doğruluğu­nun açık delilidir. Hayatının hiçbir devresinde düşüklük veya kötülük görülmemiştir. Doğumun­dan ölümüne kadar aynı seviyeyi korumuştur.

Gündüzün parlaklığı gibi açıktır ki, bu eşsiz hayatın ve peygamberli­ğin sahibi, ne makam, ne mal ve ne de ululuk için çalışmıştır. Bunla­rın tamamı ona gel­miştir; ama o bir an bile hayatını de­ğiştirmemiş, eski­den nasılsa öylece devam etmiştir.

Kıl kadar olsun hayatının yüksek men­­faat­lerinden geri kalmamış, ibadet ve cihad husu­sunda Allah'a verdiği sözden dönmemiştir.

Gecenin son yarısında kalkar, abdest alır, her zaman olduğu gibi Rabbine yalvarır, ağlar, namaz kılar, yine ağ­lar­dı.

Önünde tepeler büyüklüğünde mal biriktiği hâlde, o bu malları müslüman­ların en az alanı kadar alırdı.

Şehirler onun davetine yöneldiği, peygam­berliği önünde divan dur­duğu hâl­de o zerre miktarı kibir ve gurura ka­­pılmamış, onlara da­vetini iletmiştir.

Bazı insanlar, yanına geldiklerinde ondan çekinerek, yüzle­rinde ke­der belirdi. Bunun üzerine onlara şöyle dedi:

"Rahat olunuz; çünkü ben, Mekke'de kuru et yiyen bir kadının oğlu­yum."

Bütün düşmanları onun dinine silahlarıyla saldırmış ve her taraftan baş kal­dırmıştı. On yıl geçmeden Mekke fet­hedildiğinde bütün bunlara karşılık o, eski düşmanlarına: "Gidiniz, hepiniz hür­­­sü­nüz!" demişti.

Mekke'yi fethettiğinde başını kaldırıp gu­rur­la girmek hakkı olduğu hâlde, başı önüne eğik, Rabbine şükreder vaziyette Mekke'ye gir­mişti. Kâbe'ye vardı­ğında putlara yönelip, onları tek tek dü­şürürken: "Hak geldi, bâtıl yok oldu. Bâ­tıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ, 81) âyetini oku­yordu.

Böyle iken onun peygamberliğinden şüphe edilebilir mi?

Bir insan ki, hayatını davasına adasın, so­nuçta da ne şahsi menfaat, ne ma­kam, ne mevki, ne de nüfûz beklesin. Hatta tarihin bile kendisini ebedileştirme­sini istemesin; sadece Rabbi katındaki ebediyeti arzulasın.

Bir insan ki, çocukluktan kırk yaşına kadar tertemiz bir hayat sürsün, sonra kırk yaşından vefatına kadar hayatını ibadet, doğruluk, cihad uğ­runda geçirsin, batıllar yok olup, onun iba­det ve peygamberliği payidar olsun, sonra da bu insan ya­lancı olsun.

Ne hususta yalancı olabilir?

Normal bir insan bile bu konuda yalandan uzak dururken, Allah'ın Peygam­beri (s.a.v.) elbette oldukça uzak duracaktır.

Biz deriz ki, akıl ve mantık her zaman ol­duğu gibi "Ben Allah'ın Resûlüyüm" dediğinde onun doğruluğuna en iyi delildir. Doğru işleyen mantık, yeterli akıl, hayatı baştan sona böyle olan bir insanın Allah'a karşı yalan söyle­me­ye­ceğini bilir.

Ona koşan ilk mü'minlerin Allah'ın hi­­dâ­yetinin yanı sıra aklî ve mantıkî delil­leri de vardır.

İşte peygamber olmadan önce ki Muham­med (s.a.v.)…

Ve işte peygamber olduktan son­raki Muham­med (s.a.v.)…

İşte beşikteki Muhammed (s.a.v.)…

Ve işte ölüm döşeğindeki Muhammed (s.a.v.)..

Hiçbir göz onun hayatının hiçbir safhasında ve ayrıntısında en kü­çük bir farklılık göre­mez!..

Hayır, asla…

Şimdi biraz, peygamberliğinin ilk yıl­larına gi­delim.

Sebat, doğruluk ve yücelik bakımından, tarihte bu ilk yıllara benze­yen bir devre göre­medik, şu ana kadar...

Bu yıllar, o insanlık öğretmeninin ve yol gös­­tericisinin meziyetlerinin ser­gilendiği yıllar­dır.

Bu yıllar, canlı bir kitabın ilk yapraklarıdır. Yani onun hayatının ve kahra­manlığının, özel­likle mucizelerinin sergilendiği canlı bir kitap­tır.

Tek başınaydı bu yıllarda Resûlullah (s.a.v.). Dünya rahatı, emniyeti ve istikrarı içinde olanlar, onu terk etmişti. Çünkü o alışmadık­ları bir şeyle, daha doğrusu, hoşlanmadıkları bir şeyle insanların karşısına çık­mıştı.

Onların karşısına, akıllarına hitap ederek çıktı. Duygu yerine, toplu­mun ak­lına hitap daha zordur. Allah'ın Elçisi Muhammed (s.a.v.) sa­dece bunu yap­madı. Eğer insanlarla ortak değerleri paylaşıyor veya ortak dü­şünceler için­deysen onların akıllarına hitap etmen ko­laydır.

Ama uzak bir gelecekten bağırdığında, sen görebilirsin ama insanlar göre­mez; sen yaşa­yabilirsin ama insanlar idrak edemez.

Evet... İnsanların aklına hitap ettiğinde ve hayat esaslarını yıkmaya onları ayaklandırdı­ğında -ki senin bundan ne şahsi amacın, ne yücelik beklentin ne de bir isim olsun gibi bir düşüncen vardır- burada bir teh­like vardır ki, o da ancak mü'minlerden ve iyi kimselerden azimet sahibi olanların anlayaca­ğı bir şeydir.

İşte bu ortamın kahramanı ve eşsiz mi­marı, Allah'ın Elçisi idi…

Bu ortamda, putlara ibadet, hak ibadet sa­yılıyor, onun alâmet ve işaretleri hak din kabul ediliyordu.

Tevhid kelimesini ansızın söylemeden önce, eğer eşsiz zekâsını kul­lan­say­dı, güç yol ve ağır şartlar ona kolaylaşırdı. Çünkü bütün toplumu yıllarca ibadet etmekte oldukları ilâhlardan koparmak, hem onun gücü dâhilindeydi, hem de hakkıydı. Kavminden ilk anda karşı çıkan ile­ri ge­lenler ile onların destekçilerini kuşatır ve mağlup edebilirdi.

Ama bunları yapmadı. Bu, onun Resûl ol­duğuna bir işaretti. Se­mavî sesi kal­binde işitti. O ses ona "otur" dedi, oturdu. "Tebliğ et" dedi, tebliğ etti. Ürk­mek­sizin ve kaçmaksızın bunları yaptı. İlk olarak insanlara peygamberlik cev­heriyle şöyle seslendi:

"Ey insanlar! Ben size gönderil­miş Allah'ın Elçisiyim. Ona ibadet edin, asla ona bir şe­yi ortak edinme­yin!" "Bu putlar, boş­tur, batıldır. Size ne fayda sağlar, ne de zarar verir­ler."

İlk olarak onlara apaçık kelimelerle ses­len­di. Böylelikle de koyu bir savaşın içine ha­yatını terk edercesine dalmış oldu.

İlk inananların içlerinde doğan bir itici güç, onları Resûl'e (s.a.v.) biat etmeye sevk et­miş­ti.

Bir adam ki, aklı ve yaratılışı tam olanlar onu tanıyabiliyor. Tek ba­şına kav­mine karşı duruyor ve onlara davasını anlatıyor. Kelimeler ağzın­dan tane tane dökülüyor. Sanki bir kuv­vet onun açıklamasına yardım ediyor.

Bazen ruhunda sıkıntı duyan Muhammed (s.a.v.) kavminin ilâhlarını ve di­nini terk ede­rek kendisine yöneliyor ve dilediği gibi Rab­bine ibadet ediyor. Eğer bu durum o zaman bazı zihinlerde meydana gelseydi Mu­hammed (s.a.v.) şirki, daha çabuk izale ederdi. İnsan­lara kendisinin teb­liğle görevli bir Elçi oldu­ğunu, sessiz durmasının veya kendi içi­ne çe­kilmesi­nin, elinde olmadığını izah etti. Bütün âlem ve tabiattaki kuvvetler bir­leşse bile ken­disini susturmaya güç yetiremezlerdi. Çünkü onu konuştu­ran, hareket etti­ren ve yönlendi­ren Allah idi…

Kureyş'in tepkisi ateş gibi süratli geldi; ama şiddetli bir rüzgâr onu sön­dürdü.

Allah'ın Elçisi olan bu zat, ilk tebliğini ba­şarıyla yapmıştı. Bütün za­man ve me­kânı, hat­­ta tarihi dolduracak bir sahne sergilenmişti. İnsanlar bundan ürper­miş, hoşlarına gitmiş ve yakınlık duymuşlardı. Bir cesaret timsali gör­müşlerdi. Bilmiyorlardı, acaba başı göğe mi de­ğiyordu, yoksa gök başına mı alçalıp değ­mişti? Bir azamet kalesi görmüşlerdi.

İşte böyle bir anda Kureyş uluları Ebû Tâ­lib'e gittiler ve şöyle dediler:

"Ey Ebû Tâlib! Sen yaşça, şerefçe ve mevkice içimizde ulu kim­se­sin. Senden kardeşi­nin oğlunu frenlemeni is­ti­yo­ruz. Eğer ona engel olmaz­san babalarımıza küfret­me­sine, düşüncelerimizle alay et­me­sine ve ilâhla­rı­mı­zı ayıplamasına da­ha fazla sabretmeyiz. Ya ona en­gel olursun ya da iki topluluktan biri helak olur."

Ebû Tâlib, kardeşinin oğluna haber gön­der­di ve

"Ey kardeşimin oğlu! Kav­min bana geldi ve durumun hakkında görüştü. Beni ve kendini düşün. Bana al­tından kalkamayacağım bir yükü yükleme."

Bugün Allah Resûlü'nün konumu ne olmalı­dır?

Kendi yolunu tutmuş, bütün dünyadan kop­muş gibi görünen tek başına bir adam... Yardım edilmeyen ve kendisine diş bileyen Kureyş ulu­larına karşı gücü olmayan bir adam…

Allah Resûlü (s.a.v.) cevap vermede tered­düt göstermedi ve azmin­den de bir şey kay­betmedi. Kesin olarak inandığı davasını araş­tırma ihti­yacı da duymadı. Da­vanın kesinliği her şeyin üstünde idi. Ve bu dava beşeriyete gönderilmiş en yeterli öğretiydi.

Kureyş ulularının isteklerine şöyle cevap verdi ki, cevap verişinde bile ilâhî ina­yetin eseri gözüküyordu:

"Ey amcam!..

Allah'a yemin olsun ki, bu davayı terk et­mem karşılığında güneşi sağ eli­me, ayı da sol eli­me koysalar, asla terk etmem..."

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üze­rine olsun ey Nebi!...

Ey kahramanların kahramanı! Senin sözle­rin kahramanlık sözüdür.

Bu ani cevap karşısında Ebû Tâlib, yeğeni­nin elini tuttu ve şöyle dedi: "İste­diğini söyle! Ben seni hiçbir şekilde on­lara bırakmam."

Muhammed (s.a.v.) amcasından ken­­disini himaye altına almasını ve koru­masını istemi­yordu. Bilakis o çevresindeki bütün bir insan­lığı kendi himaye, emniyet ve koruması altına almak istiyordu.

Böyle bir tabloyu hangi şerefli insan gös­terebilir?

 

 


Onun Hak üzerine sebatı, peygamberliği yerine getirme doğrultu­sunda sürekli gayreti, Allah yolunda hiçbir korkudan yılmayan azmi, ken­disine bir çıkar sağlamak için de­ğildi.

Bilakis onun gayreti, akılları gayrete getir­mek, onları ikaz etmekti. Onları Hak nuru­nun peşinden sürükleyip, akıllarını tezkiye etmek ve on­lara doğru yolu göstermek için gelmiş olan sadık ve emin kişinin peşin­den sürükle­mekti.

O, böyle her taraftan insanların zul­müne maruz kaldığı bir dö­nemde, amcası Ebû Tâlib ve biricik eşi Hz. Hatice birbirini takiben öldü­ler.

Kureyş'in bu baskısı ve zulmü altında kalan ve âdeta savaş ilan edil­miş olan bir insanı kim düşünür? En büyük hasmı ve düşmanı olan Ebû Leheb, böyle bir günde onun korumasını ve himayesini üstlendiğini ilan etti. Fakat Re­sûlullah (s.a.v.) onun himayesini reddetti. Tek başına sapa­sağlam ve dimdik kalmıştı.

Ondan zulmü defedecek kimse yoktu. Za­ten bu güçte bir kimse de kalma­mıştı. Ebû Be­kir bile ancak ağlamaya güç yetirebiliyordu.

Resûlullah (s.a.v.) bir gün Kâbe'ye gitti. Kâbe'yi tavaf ediyordu ki, gözetleyen Kureyş büyüklerinden bir topluluk onun üzerine atılıp, ku­şatmaya aldılar ve "Sen ilâhlarımıza şöyle şöyle şeyler diyorsun." demeye başladılar. Al­lah'ın Elçisi onlara sakin olarak "Evet, öyle di­yorum." buyurdu. Hepsi birden yaka paça et­tiler. Bu­nun üzerine koşara­k gelen Ebû Bekir: "Rabbim Allah diyen bir insandan ne istiyorsu­nuz?" diye serzenişte bu­lundu.

Allah'ın Elçisini Taif'te gören kimse, onun doğruluğunu, bitmez tü­kenmez az­mini ve tam bir dava adamı olduğunu anlardı. Yüzündeki ifade onları, yegâne hükümdar olan Allah'a çağırıyordu.

Kavminden gördüğü eziyetler ona yetmiyor muydu? Bu eziyetle­rin, zulümlerin kat kat artması onu sakındırmıyor muydu? Sanki ara­larında akrabalık bağı olmayan bir kavme gelmişti. Amcası düş­man olmuş, kavminin ileri gelenleri düş­man olmuştu.

Bu sonuçlar, bu eziyetler onu hiçbir zaman geri adım atma düşün­cesine gö­türmedi, gö­tü­remezdi.

Rabbi ona: "Sana gereken ancak teb­­liğdir." (Al-i İmrân, 20) diye bu­yur­muş­tu.

Bir gün kavminin eziyeti dayanılmaz bir hâl almış, o da evine üzgün bir şekilde dönüp, hü­zünle yatağına uzanmıştı. Birden semavî bir ses kalbinin kapı­larını zorlamaya başladı. Ansı­zın vahyi ilâhî gelmiş, daha önce Hira mağara­sında duyulan ses yankılanmıştı:

"Ey örtülere bürünmüş yatan, kalk ve sakın­dır."

İşte bu tebliğ ve davete izindi.

Eziyete aldırmayan, rahattan, huzur­dan söz etmeyen bir Elçiye izindi. Taif'e gitsin ve oranın halkına Hakkı tebliğ etsin diye izin...

 

 


Ve Taif'te ileri gelenler onu çepeçevre ku­şattılar. Onlar Mekke'deki dostla­rından daha fazla kınayıcı idiler. Çocukları ve akıl hastala­rını peşine taktılar. Böyle­likle Arapların en kut­sal özelliği olan misafirperverliği ayak­lar altına al­dılar. Mi­safire ikramları, zayıfı koruma­ları bu olmuştu.

Peşine takılan düşük akıllılar ve çocuklar o yüce Elçiyi taşlıyorlardı. Bu o kimseydi ki, Ku­reyş ona kendisini zengin kılacak malı, reisleri ve kralları olmasını teklif etmişlerdi. O ise ba­şını kal­dırıp şöyle diyordu: "Ben Allah'ın kulu ve Resûlüyüm."

 

 


İşte Taif'te böyle karşılanmıştı. Duvarları yüksek bir bahçeye sığın­makla atılan taşlardan ancak kurtulmuştu. Bü­tün bunların yanında şöyle dua ediyordu:

"Ey Rabbim bana karşı bir gazabın olmasın da bütün bunlar önemli değil. Ama afiyetin bana karşı daha geniştir."

Evet... O bir resûldü. Rabbine nasıl bir edep içinde dua edileceğini çok iyi bilirdi. O, Allah yolunda eziyetin önemi olmadığını vur­gularken, aynı zamanda Allah'ın af ve bağışla­yıcılığını da umuyordu.

Böyle bir konumda o ne gurur, ne ki­bir gös­termiştir. Zira bu ko­nuda gösterilen bü­yüklük Allah'a karşı minnet anlamı taşırdı.

Muhammed (s.a.v.) Allah'a karşı min­­­­net borcunun olduğunu gizliyor da de­ğildi. Cesa­retinin ve taşıdığı yükün ifa­desi olan bu du­rum, onun Rabbine tazarru ve niyazdan baş­kası değildir.

İşte bu duygular içinde Rabbine yönelişini sürdürdü:

"Ey Rabbim! Güçsüzlüğümü, çaresizliğimi, insanlar karşısındaki ye­ter­sizli­ğimi ancak sana şikâyet ediyorum...

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sensin zayıfların Rabbi! Beni düş­­manlara mı bıraktın? Yüzünü ek­şiten uzak tanıdıklara mı gön­derdin? İşimi düş­man eline mi terk ettin? Ey Rabbim gazabın, kızgınlığın yoksa bana karşı, hiçbiri önemli değil, ama senin bağışla­yı­cılığın daha geniştir.

Gazabından, kızgınlığından, karanlıkları ay­dınlatan, dünya ve âhiret dü­ze­nini sağlayan nu­runa sığınırım.

Günahlarımızı sana havale ederiz ta rızana erene kadar. Güç kuvvet an­cak sana aittir."

 

 


Bu hangi dostluktur ki yüce Elçi onu davet için yüklenmiştir? Yalnız başına kalmış, her ne­reye gitse tuzaklarla karşı karşıya gelmiştir.

Onun gücünü dipdiri ve her zamankinden daha çok kılan, dünyevî bir sebep değildir ki, bu davasına sürekli onu yönlendirsin.

İnsanlar onu Taif dönüşünde üzüntülü veya bitmiş görmediler. Bi­lâkis o, arzuları daha bir diri, azmi daha bir bilenmiş durumdaydı.

Taif ziyaretinden sonra bizzat bölgelere veya mahallelere kadar git­mek sure­tiyle kabile kabile tebliğe başladı.

Bir gün Kinde kabilesine,

Bir gün Benî Hanife kabilesine,

Bir gün Benî Âmir kabilesine.

Ve böylece birçok kabileyi dolaştı ve onlara şöyle seslendi:

"Ben size Allah­‘ın gönderdiği bir Elçiyim. Allah, kendisine ibadet etmenizi, kendi­sine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı ve ibadet ettiğiniz putlardan yüz çe­virmenizi emrediyor."

Her kabileye gidişinde Ebû Leheb onu takip ediyor ve insanlara şöyle di­yordu:

"Ona inan­mayın, o sizi sapıklığa çağırıyor."

İnsanlar onu böyle zor bir durumdayken görüyor, düşmanlık ve in­kâr ile karşılıyorlardı.

O ise kendisine yapılan her teklifi, verilen her dünyevî karşılığı red­dedi­yor­du. Hatta bu karşılık, krallık gibi maddî karşılıklar olsa bile.

İşte böyle bir günde Benî Âmir b. Sa'sa'a kabilesine uğradı. Oturdu, onlara Allah Teâlâ'­dan bahsetti. Kur'ân'dan âyetler okudu. Onlar da: "Şayet biz seni kral tanımak üzere sana biat etsek, düşmanlarına Allah seni galip getir­diği takdirde bize senden sonra bir krallık düşer mi?" de­diler.

Allah Resûlü (s.a.v.) bu soruya şöyle cevap verdi:

"İşler Allah'a aittir. O dilediğine ve­rir."

Bunun üzerine: "Senin davana ihtiyacımız yoktur." diye işi bitirdiler.

Ve Allah Resûlü (s.a.v.), az bir dünyevî kar­şılık için imanlarını satma­yan mü'minleri araştırarak onları terk etti.

İnsanlar, onu çok az kimsenin kendisine iman ettiği bir kimse ola­rak gö­rüyorlardı. Bu kadar sayıları az olmasına rağmen Allah Re­sûlü (s.a.v.) onların içinde bir dostluk, sıcaklık ve kaynaşma buluyordu.

Bununla birlikte Kureyş, her kabilenin, ina­nanlarını yola getirmek için zor kullanmasına karar verdi. Bunun akabinde zulüm, çıldırtıcı bir kasırga gibi, bü­tün müslümanların tepesine ansızın, indi. Hiç kimseyi bırakmaksızın müş­rikler eziyet ettiler. Bunun üzerine Allah Re­sûlü (s.a.v.) müslümanların Habeşistan'a hic­ret etmelerini emir buyurdu. Böylece bütün düşmanlara karşı tek başına kalmıştı. Niçin o hic­ret etmemişti, niçin tebliğini bir başka yerde yapmamıştı? Âlemlerin Rabbi Allah sa­dece Kureyş'in Rabbi değildi. Veya niçin etra­fındaki insanların kalmasını iste­me­miş­ti? Hal­buki onlar, ona yardımcı ve destek olurlardı. Az olmalarına rağ­men Mek­­ke'deki varlıkları diğer insanların İslâm'a girmeleri için bir teş­vik un­su­ru olabilirdi. Sonra içlerinde azımsa­nama­yacak sayıda, Kureyş'in ileri gelen ve güçlü ailelerinden kimseler vardı.

Örneğin; Benî Ümeyye'den Osman b. Affan, Amr b. Saîd b. Âs ve Hâlid b. Sa­îd b. Âs… Benî Esed'den Zübeyr b. Av­vâm, Esved b. Nevfel, Yezid b. Zem'a ve Amr b. Ümeyye… Benî Züh­re'den Ab­durrahman b. Avf, Âmir b. Ebû Vak­kâs, Mâlik b. Üneyb ve Muttalib b. Ezher... vardılar. Bunlar ve bunlar gibiler oldukça, onların aile­leri, uzun süre uygulanacak baskı ve zulme razı olamazlardı. Allah El­çisi niçin onları etra­fında bırakmadı da Habeşistan'a göç etmele­rine izin verdi? Bilakis onlar Mek­ke'de kalsa­lardı, ona desek olurlar ve bir güç olurlardı.

İşte burada Muhammed (s.a.v.)'in bü­yük­lüğü ortaya çıkmıştı. Çünkü o, ne fitne çıkar­mak, ne de savaşmak istiyordu. Neticesinde zafer ihtimali olsa bile bu­nu istemiyordu. Kaldı ki zafer kesindi.

Bu aynı zamanda insancıllığının ve merha­metinin tecellisi idi. Çünkü in­san­ların kendisi sebebiyle eza görmelerine kalbi dayanmı­yordu. Hal­buki bu tür olay­­lar, her mücadelenin ve cihadın ge­rek­lerindendir.

Şimdi ise müslümanlar için azaptan ko­run­ma yolları bulunmuştu. Öyleyse bütün müs­lü­manlar bu yola gitmeliydi.

Peki, niçin o onlarla gitmiyordu?

Çünkü ona henüz bu yolculuk için izin ve­rilmemişti. Onun yeri bu­ra­sıydı, putların bu­lunduğu yer...

Bir olan Allah'ın ismini her tarafa du­yura­caktı. Bu arada eza ve ce­faya ma­­­ruz kalacak; ama bundan asla bir bıkkınlık ve usanmışlık göster­meye­cek­ti.

 

Kim bu sabır ve sebatı gösterebilir, bütün varlığını ortaya koyabilirse beri gel­sin. Bu öyle bir büyüklüktür ki bunu ancak ulülazim pey­gamber­ler gösterebi­lir.

İnsanlık ve resûllük sıfatları Muham­med (s.a.v.)'in şahsında bir araya gel­mişti.

Peygamberliği hakkında şüpheye dü­şenler, büyüklüğü, saflığı ve inançlılığı husu­sunda herhangi bir kuşku belirtisi göstermediler.

Allah, peygamberliği kime vereceğini iyi bi­lir. Peygamberlik için öyle bir in­san seçmişti ki, huy güzelliğinde, yüce­lik­te ve fazilette bir benzeri yoktu.

Fakat o, insanların şahsını yüceltme husu­sunda mübalağa etmele­rini, aşı­rıya kaç­malarını istemiyor, bundan onları men ediyordu. Hatta meclislerine gel­diğinde ken­­disini tazim için ayağa kalk­malarını bile istemiyordu.

"Acem­lerin yaptığı gibi ayağa kalkmayınız. Onların bazısı ba­zı­sı­na tazim için ayağa kalkar­lar."

 

 


Sevgili oğlu İbrahim, vefat ettiğinde güneş tutulması olmuştu da, Müslümanlar aralarında "Güneş, İbrahim'e üzün­tü­sün­den dolayı tu­tuldu." diye konuşmuşlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v.) böy­le iddiayı ortadan kal­­dıra­rak, müslü­manlara yöneldi ve şöyle ses­­lendi:

"Güneş ve ay, Allah'ın varlığına delalet eden iki işarettir. Bir kimsenin ölü­mü veya doğumu sebebiyle tutulmazlar."

O, insanları koruyan ve korunmasını iste­yendi. Allah'ın Elçisi kesin olarak bi­liyordu ki, kendisi insanlığın yaşantısını değiştirmek için gelmişti. O ne sadece Ku­reyş'in, ne de Arapla­rın peygamberi idi. Bütün insanlara peygam­berdi.

Allah Teâlâ onun davetinin uzanaca­ğı en son noktaya kadar görüş alanını ge­nişletti, bayrağının dalgalandığı yerleri gösterdi.

Müjdelediği dinin bağımsızlığını ve Allah'ın yeryüzüne bahşettiği ebedî diriliği yakın olarak gördü. Bütün bunlara rağmen kendisine, kendi inancına, kendi kur­tuluşuna bir pay ayırmadı. Kendisini peygamberlik duvarında bir tuğla tanesi olarak gördü.

Bu yüce insan bütün açıklığı ile şunu ilan etti:

"Benim ve benden önceki pey­­gam­berlerin misali şunun gibidir: Bir adam düşünün ki, bir bina yapıyor, onu süslüyor, güzelleştiriyor. An­cak bir tuğlalık yer açık bırakıyor. İn­san­lar bi­nanın etrafında dolaşıyorlar, o açıklığı görün­ce hay­ret ediyor ve şöyle diyorlar: "Şu bir tuğlada konsay­dı ya. İşte ben o tuğla­yım, ben peygam­berlerin so­­nun­cusuyum."

İşte yaşadığı hayatı…

İşte cihadı ve kahramanlığı…

İşte yüceliği ve temizliği…

İşte hayatında gerçekleşen, kendisi öldük­ten sonra da varolacak kurtuluş…

Tamamı ancak bir "tuğla" mesabesin­­de…

Eşsiz bir binada tek bir tuğla…

O, bunu ilân etti, böyle olduğunu üs­tüne basarak duyurdu.

Bu sözü, tevazu elbisesiyle süsleyip de iç­ten içe nefsini yüceltme amacı gütmedi. Bilâ­kis üstüne basarak söyledi. Halbuki tevazu onun ahlâkının vazge­çilmez bir unsurudur. Bu­na işaret et­mek için bir kanıta da ihtiyaç yok­tur. Onun varlığı delil olarak yetmektedir.

İşte o, insanlığın üstadı, peygamberlerin so­nuncusudur.

O bir nurdur ki, insanlar onu aralarında ya­şayan bir insan olarak gördüler. Ahirete yürüyüşünden sonra da hakikat ve hatıra olarak bildiler.

Onun sahâbesi benzeri görül­memiş bir şekilde ha­yatlarını ortaya koydular.

İşte bu şaşırtıcı tablonun sebebi apa­çık önü­­­müze serilmektedir.

Bu sebep, onların peşine takıldıkları "Nur"­dan (s.a.v.) başkası değil­dir.

O Nur da Muham­med (s.a.v.)'dir. O öyle bir in­­sandır ki, Allah onun şahsında bütün hakika­tin görüntüsünü ve insan olmanın yüceliğini top­lamıştır.

Onunla şereflenen hayat ne yücedir!

Onunla aydınlanan insan ne güzeldir!

 

 

 


 


KAYNAKLAR

1.   el-İsâbe fî temyizi's-sahâbe, İbn Ha­cer el-As­kalânî

2.   el-İstiâb fî esmâi'l-ashâb, İbn Ab­dilber

3.   Üsdü'l-gâbe fî marifeti's-sahâbe, İb­nü'l-Esîr

4.   es-Sîretü'n-nebeviyye, İbn Hişâm

5.   et-Tabakaâtü'l-kübrâ, İbn Sa'd

6.   el-Bidâye ve'n-nihâye, İbn Kesîr

7.   Hilyetü'l-evliyâ, Ebû Nuaym el-İsbahâ­nî

 

Okumaya Devam!!!

 

Kitabın yazarından

Bu kitabın devamı niteliğinde

Muhteşem kitaplar…