Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 13. Sayfa - Tarihtenbakis

Osmanlılar

Anadolu topraklarının doğusu, Müslü­man­larla Bizans arasında meydana gelen çe­kiş­melerin merkeziydi. Toros dağlarının dorukları her iki taraf arasında bir sınır teşkil ediyordu. Her iki tarafın sınır bölgelerde boş bıraktığı yerler vardı. Yaz ve kış seferleri ve ara verilmeyen cihad seriyyeleri bu bölgelerde yapılırdı. Hatta Emevî halifesi Mervan b. Mu­hammed b. Abdulmelik devlet merkezini bu­raya, Harran şehrine taşımıştı.

Abbasîler Horasanlı bir kısım askerleri bu bölgeye yerleştirmeye çalıştılar. Fergana ve Belh’deki bazı Türklerin de bu bölgeye gelip yerleşmelerini istediler. Abbasî halifesi Mu’ta­sım Billah Türkler’le dayanışma yoluna gitti. Halife Mütevekkil Âlallah zamanında ise Türkler, Abbasî ordusunun merkez kuvveti haline geldi. Andoludaki sınır şehirler onların idaresine verildi.

Hicri 617’de Moğol saldırıları başladı­ğında bazı kabileler bu saldırılar yüzünden va­tan­larını terkedip batıya doğru geldi. Türkmen kabilelerinden Kayı kabilesi batı bölgelerine gelen bu kabilelerden biridir. Bu kabile Süleyman Şah liderliğinde 618 yılında Fırat nehrini geçmek istedikleri bir sırada Süleyman Şah boğulmuştu. Rakka şehrinin batı tarafında Cabir kalesi civarında defne­dildi. Onun bazı çocukları eski vatanlarına döndüler. Bazı çocukları da kendi kabilelerin­den bir kısım adamlarıyla beraber burada kaldı. Bunlar Süleyman Şah’ın oğlu Ertuğrul’un idaresi altındaydılar. Bu sırada Anadolu’da Selçuklu idaresi hüküm sürü­yordu. Ertuğrul Anadolu’da dolaştığı esnada Selçuklularla Bizans arasında vuku bulan bir savaşla karşılaştı. Ertuğrul, merkezleri Konya’da ve Karamanlılar liderliğinde olan Selçuklu ordusuna destek verdi. Selçuklu Müslümanları Bizans’a karşı zafer kazandılar. Selçuklu Sultanı Alauddin, Ertuğrul’a, Bizans saldırılarına engel olması için Bizans devleti sınırlarında araziler verdi.

Ertuğrul, 687’de vefat edince yerine, Osmanlı soyunun kendisinden geldiği, büyük çocuklarından Osman geçti. Moğollar 699 yılında Selçuklu devletine karşı bir saldırı dü­zenlediler. Savaşı kazanıp Alauddin’i öldür­düler. Bu sebeple Osman Bey’in bağlı kala­cağı ve emirlerini alacağı herhangi bir otorite kalmadı. Osmanlılar büyümeye başladı. Onlar, Anadolu’da Bizans valilerini İslam’a davet ediyorlardı. Bizans valileri bundan kaçındıkla­rında cizye vermek zorundaydılar. Cizye ver­meye de yanaşmadıklarında aralarında ancak kılıç hüküm vercekti. Bizanslılar sahip olduk­ları malları hususunda korkuya kapıldılar. Bunun üzerine Osmanlılara karşı Moğollardan yardım istediler.  Halbuki Osmanlılar Moğolları perişan etmeye muktedir idiler.

Osmanlı devleti gerek Osman Gazi zama­nında gerekse kendisinden sonra başa geçen çocukları zamanında genişlemeye baş­ladı ve gittikçe güçlendi. Hatta Bizans imparatoru V. Ioannes, devletin başkenti İstanbul’a yapılan Sırp saldırılarından dolayı, İtalya’daki Bundu­kîlerle anlaşmış olan Stefan Düşan li­der­liğindeki Sırplara karşı Orhan Gazi’den yar­dım talebinde bulunmuştu. V. Ioannes, va­si­si Kan­ta­kuzen’in kızı Teodora'yı ileride Bizans tahtına ortak olması için Orhan Gazi’yle evlendirmeyi vaad etti. Orhan Gazi yardım kuvvetlerini gönderdi fakat bu esnada Sırp imparatoru Stefan Düşan’ın ölmesi üze­rine yardım durduruldu. Osmanlı kuvvetleri herhangi bir savaş yapmadan geri döndü. Orhan Gazi, Bizans devletinin imparatoriçesi olacak olan kızla evlendi. Böylece Haçlılar, hedeflerini gerçekleştirmek ve kandırmak için kadınları aracı olarak kullanmaya başladılar.

Orhan Gazi, Sırplara karşı imparatorun kendisinden yardım talebinde bulunmasın­dan dolayı Bizans imparatorluğunun zayıfladı­ğını anladı. Bunun üzerine Çanakkale boğa­zından batı yakasına geçip ardından Av­rupa’da ilerlemeyi düşündü. Aynı zamanda İstanbul’u kuşatıp batıdan saldırıya geçmeyi planladı. Müslümanlar daha önce doğudan saldırarak İstanbul’u fethetmeye çalışmışlardı. Bunu yapması gerekiyordu. Yapmadığı tak­tirde bunu ondan başka kim yapacaktı. Bu­nun üzerine cihada karar verdi. Büyük oğlu Süleyman’ı bu işi programlaması için gön­derdi. Süleyman Paşa 785 yılında Çanakkale boğazını geçti. Orada demirlemiş bulunan Bizans gemilerine el koydu. Oradan da do­ğuya ilerledi. Askerleriyle beraber Avrupa sahillerine ulaştı. Orada bazı kaleleri zaptetti.

Osmanlılar 762’de Avrupa yakasında, İstanbul’un kuzey batısında, Bulgaristan sını­rında bulunan Edirne’yi fethettiler. Sultan I. Murad devletin başkentini, Avrupa’ya yapacağı cihadda bölgeye yakın olması için buraya ta­şıdı. Bu şehir, Osmanlıların hicri 857’de İs­tanbul’u fethetmelerine kadar başkent olarak kaldı.

İstanbul artık Osmanlılar tarafından ku­şatılmıştı. Bizans imparatoru kendi isteğiyle cizye vermeyi kabul etti. Kalbi Osmanlılara karşı kinle doluydu.

Avrupa ülkelerindeki valiler sınırlarına ge­lip dayanmış olan Osmanlılardan korktular. Bu yüzden Avrupa krallarına ve Papa’ya Müslümanlara karşı yardım talebinde bulun­dular. Hatta Bizans imparatoru bunun için bizzat Papa’ya gitti. Onun önünde eğildi, el ve ayaklarını öptü. Aralarındaki mezhep farklılı­ğına rağmen ondan kendilerini korumalarını istedi. Bunun üzerine Papa çağrıda bulundu. Avrupa krallarının hepsine, İslam’ın ilerleme­sine engel olup Hıristiyanlığı korumak adına yeni bir Haçlı saldırısı düzenleme konusunda yardım talebinde bulunmak için mektuplar yazdı. Ancak Sırp kralı V. Urok böyle hızlı bir savunmanın Papa’dan ve Avrupa krallarından geleceğinden ümitli değildi. Bu yüzden civar bölgelerde bulunan ve kendi zannınca du­rumları tehlikede olan valilerin dikkatini çek­meye, onları bu işte teşvik etmeye çalıştı. Onun çağrısına Bosna, Romanya’nın güne­yindeki Eflak valileri ve Macaristan’ın paralı askerleri destek verdi. Bunlar birlik halinde Anadolu’da Sultan I. Murad idaresindeki Os­manlılara karşı savaşmak için Edirne’ye doğru harekete geçtiler. Fakat Osmanlı or­dusu düşmanla karşı karşıya gelme konusunda elini daha çabuk tuttu ve onları Bulgaristan’ın batısında Maritza nehri kıyı­sında karşıladı ve büyük bir bozguna uğrattı. Düşmanlar gerisin geri kaçıp gittiler. Adriatik denizinde bugünkü Yugoslavya sahilinde kü­çük bir Hıristiyan emirliği olan Racuze emir­liği, Osmanlı sultanına, sulh yapıp yıllık beş yüz altın duka cizye vermeyi kabul ettiğini belirtmek için bir heyet göndermede gecik­medi.

Yeni Sırp kralı Lazarbolina ile Bulgar kralı Sisman, Osmanlılara karşı savaşmak için itti­fak ettiler. Fakat kendilerini zayıf buldukların­dan giriştikleri bazı savaşlar dışında herhangi bir saldırya yeltenmeden yıllık vergi vermeyi kabul ettiler. Sultan I. Murad, Bulgar kralının kızıyla 780 yılında evlendi.

Avrupalı Haçlılar ve onlara destek veren­ler, gözcü olarak kullanmak, aile­leri hakkındaki bilgileri onların vasıtalarıyla elde etmek, Osmanlılara dair haberleri tafsi­latlı bir şekilde alıp kendilerine mensup olan kimselerin neler düşündüklerini öğren­mek mak­sadıyla kadınları kullanarak, Os­manlıları zayıflatmaya çalıştılar. Aynı zamanda Sultan’ın ya da Halifenin Avrupa kökenli eşi olan her bir kadın, kendi oğlunun başa geç­mesi ve halifenin diğer eşlerinden olan kar­deşlerinden kurtulması için Osmanoğulları ailesi içinde ayrılık meydana getirmeye çalıştı.

Osmanlılarla Haçlılar arasındaki savaşlar bu şekilde sürüp gitti. Bazen her iki tarafta anlaşmaya vardı bazen de söz birliği edip ittifaklar kurdular. Her bir ittifak gerçekleşti­ğinde Haçlı krallarından veya komutanların­dan biri, “bu söze sadık kalmak, kalplerde gizli olanı doğrulamak ve aramızda konuşu­lanları gerçekleştirmek için sana eş olarak kızımı sunuyorum…” derdi. İşin başında bu­lunan Halife veya Sultan, bir berat olarak, nefislerin içinde taşıdığı habis duyguları bil­meden, insi Şeytanların tuzaklarını anlama­dan, ya da ortadaki durumu tasdik ve te’kid için, belkide genç kızların güzelliklerine kanarak bunu kabul ederdi.

Bu eş Müslüman olduğunu izhar ederdi. Tam bir itaat gösterirdi. İçinde bulunduğu toplumla güzel bir şekilde geçinirdi. Emri altında bulunanlara gayet yumuşak davra­nırdı. Eşi de onun bu yaptıklarından son de­rece sevinç duyardı. Ondan memnun oldu­ğunu gösterir, sevgi gösterisinde bulunur ve ona gıpta ettiğini belirtirdi. Eşinin her arzu­sunu yerine getirir ve her istediğini verirdi. Fakat asıl maksadın ne olduğunu bilmez, hedefin ne olduğunu anlamaz ve projenin arkasında neyin saklı olduğunu kavraya­maz­dı.

Kadın çocuk sahibi olduğunda proje uy­gulamaya konurdu. Çocuğun, babasının tah­tına doğru emeklemesiyle işe başlanırdı. Ya da gençlerin yüksek mevkilerde bulunan kimselerle hemhal olması temin edilirdi. Bundan sonra ekini hasad zamanı ve olgun­laşmış meyveleri toplama anı gelirdi. Bunu, ekinleri hasad eden, ürünleri toplayan ve ona yakın olandan başkası farkedemezdi.

Bu şekilde değişik annelerden dünyaya gelmiş olan kardeşler arsında, babanın yerini ele geçirme uğrunda anlaşmazlık başlardı. Anlaşmazlıklar öz kardeşler arasına kadar sıçrardı. Bu işin proğramını çizenler yetiştir­dikleri çocuktan daha çok istifade ederlerdi. Bu da onların imkânları nisbetinde ve onunla olan irtibatları ölçüsünde gerçekleşirdi.

Bunun neticesinde başta bulunan hane­dan (Osmanlı) ailesi içinde ayrılık meydana gelirdi. Bu şekilde toplumun içinde bulun­duğu durum ve savaş projelerine dair malu­mat Haçlı kökenli eşin kulağına ulaşırdı.  Bu durum, hanedana ve idareye tesir ederdi. Halka gelince onlar bundan habersizdi ve olup bitenleri bilmezdi. Kaldıki halk, devletin savaşan gücü, Müslümanlığıyla manevi gü­cün sahibi, şehadeti isteyip büyük kurtuluş olan cenneti arzulayarak Allah yolunda yaptığı cihadıyla savunmada olan kimsedir. Bu yüz­den işler, kadınların saltanat sarayına girme­sinden sonra açık bir şekilde değişme gös­termedi.

Osmanlılar peş peşe zaferler elde etti. Fatih Sultan Muhammed İstanbul’a girmeyi başardı. 857/1453’te Bizans Rum impara­torluğunu ortadan kaldırdı. Bu andan itibaren Osmanlılar Avrupa’ya yayıldılar.

Osmanlılar daha sonra doğuya yönelip Memlüklere karşı zafer kazanıp onları ortadan kaldırdıkları gibi Safevîlere karşı da zaferler kazandılar. Memlüklerden hilafeti aldılar. İs­lam Hilafetinin merkezini, 923’te başkentleri olan İslam şehrine, “İslambol”a taşıdılar.

Bu şekilde Osmanlı devleti İslam Hilafeti­nin devleti oldu. Bundan dolayı Müslümanlar gözlerini onlara çevirdiler. Halkın manevi gücü arttı ve Osmanlılar bu şekilde yayılıp Av­rupa’da ilerlediler. Avrupa ortalarına kadar gidip Avusturya’nın başkenti Viyana’yı kuşat­tılar. 937 yılı Safer ayında oraya saldırdılar. Ayrıca bölgede birkaç yeri ve özellikle Akdeniz sahillerinde bazı bölgeleri ele geçirdiler.

Haçlılar, ifsad çabalarıyla ve kadınlar ara­cılığıyla oluşturdukları malumat toplama işi­nin çizilen hedefe ulaşma ve istenileni elde etme hususunda, Müslüman Osmanlı kuvvetleri karşısında netice vermediğini anladıklarında  başka bir plana gerek duydular. Yapacakları şey, milliyetçiliğe çağırmak olan cahiliye asa­biyetini ortaya atarak Müslümanları bölmek olacaktı. İslam ümmeti değişik halk ve mil­letleri içine aldığından, asabiyet ruhunu hort­latmak ve ona davette bulunmak İslam üm­metini parçalayacak ve zayıf düşürecekti.

Haçlılar, cahiliye asabiyetini yaymak için planlar yaptılar. Yahudi ve Hıristiyanları bu işi yaymaları için öne sürdüler. Yahudi ve Hıristi­yanlar menfaatleri çatışsa da, arzuları farklı, gayeleri ayrı da olsa birbirlerinin dostudurlar. Allah (c.c.) bizleri bu konuda uyarıyor:

“Ey İman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. (Birbirinin tarafını tutarlar.) İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Maide 5/51)

Bu işi planlayanların yönlendirmesiyle Yahudi dönmeleri Turancılık (Türk) milliyetçiliğine davete başladılar. Onların menfaatleri için çalışan kimseler onların ar­zuları doğrultusunda hareket ediyorlardı. Su­riye Hıristiyanları, Arapları Arap milliyetçiliği yapmaya çağırdılar. Mısır Hıristiyanları da asılları olan Kıptiliğe yönelmeye başladılar. Bu yüzden Suriye’de bir kısım Hıristiyan Mı­sır’a gitti ve orada Arap milliyetçiliği çağrısını alevlendirdi. Böylece Osmanlı devletinde bu iki milliyetçiliğe çağrıda bulunanlar bariz bir du­rumda ortaya çıktılar. Cahiliye asabiyeti ale­nen meydandaydı. Ayrılıklar baş gösterdi. İhtilaflar ortaya çıktı. Haçlılar bu işin meşale­sini yakmışlardı.

Haçlıların işleri yolunda gidince ülkele­rinden çıkıp iki yöne yöneldiler. Asya, Afrika ve daha sonra da Amerikaya giren Avrupalılar bu bölgelerdeki doğal kaynaklara el koydular. Yerli halklarını hakimiyetleri altına aldılar. Onları kendi planlarını gerçekleştirme ve emellerine ulaşmada kullandılar. Haçlılar çe­şitli milletlerden oluşuyordu. Onlardan her bir ulus belirli bir yöne ya da imkan ve plan­ları dahilinde çeşitli yönlere dağıldı. Hakimi­yetin bu şekli sömürgecilik olarak biline geldi.

Emperyalistler, sömürdükleri yerler ko­nusunda hırs gösterip sahip oldukları imkan­lar yüzünden aralarında ihtilafa düştüler. İki kısma bölündüler. Aralarındaki sömürü an­laşmazlığı büyük boyutlara ulaştı. İki gurptan birisi Osmanlı devletini yanına çekmede ba­şarılı oldu. Bu grup, İslam ülkelerinde yaptığı cürümleri daha az olan bir gruptu. İki grup arasında savaş patlak verdi. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ydı. Osmanlı Devleti’nin karşı­sında yer aldığı taraf zafer kazandı. Netice olarak Osmanlı devleti teslim oldu ve emper­yalistler ülkenin geniş bir bölümüne girdiler.

 

G G