Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

EBÛ EYYÛB el-ENSÂRÎ - Vahy - 2. Sayfa

EBÛ EYYÛB el-ENSÂRÎ

İsteyerek ya da İstemeyerek Gelin

Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye giriyor ve bu girişiyle başarılı hicret yolculuğunu tamamlı­yordu. İnsanlık dünyasında kaderin başka hiç­bir şehir için bir araya getirmediği güzelliklerin bulunduğu hicret yurdundaki mübarek günle­rine merhaba diyordu.

Resûlullah (s.a.v.) yürekleri ve safları öz­lem, sevgi ve arzu dolu olan kalabalıkların ara­sında, kendisini misafir etmek isteyen in­san­ların ortasında devesinin üstünde ilerli­yor­du.

Kervan, Sâlim b. Avf oğullarının evlerinin ya­nına geldiğinde devenin yolunu keserek şöy­le dediler: "Ey Allah'ın elçisi, bizde kal. Biz sayıca ve silahça güçlü bir topluluğuz. Seni koruruz."

Elleriyle devenin yularını tutmuş oldukları hâlde Resûlullah onlara şöyle diyordu:

"Onu kendi hâline bırakın; gideceği yer Allah tarafından ona bildirilmiştir."

Kervan Benî Sâide, Benî el-Hâris b. el-Haz­rec, Benî Adî b. en-Neccar mahallelerine uğrar. Bütün bu kabileler devenin yolunu kesi­yor ve Peygamber (s.a.v.)'in kendi evlerine misafir olmasının kendilerini mutlu edeceğini ıs­rarla söylüyorlardı. Resûlullah (s.a.v.) de du­dak­la­rında memnuniyet dolu bir gülümse­meyle onlara cevap veriyordu:

"Onu kendi hâline bırakın; gideceği yer Allah tarafından ona bildirilmiştir."

Resûlullah (s.a.v.), saygınlığı ve yüceliği ol­sun diye konaklayacağı yerin seçimini ka­de­re bırakmıştı, Bu yerin üzerinde de Allah'ın söz­lerinin ve nurunun tüm dünyaya yayılacağı mescidi kurulacaktı. Yanında da içlerinde dünya malından ihtiyaç duyulandan fazlası bulunmayan ya da sadece ihtiyaç duyulanın hayali bulunan taş ve topraktan yapılma oda veya odalar yapılacaktı. Orayı, yaşamın sön­müş ruhuna hayat üflemek ve Rabbimiz Allah deyip doğruluğu seçen, iman edip imanlarına zulüm karıştırmayan, dini Allah'a halis kılan, yeryüzünde iyilikte bulunup kötülük yapma­yanlara bu hayatın tüm şerefini ve esenliğini kazandırmak için dünyaya gelen bir öğretmen, bir peygamber mesken edinecekti.

Evet... Resûlullah (s.a.v.) bu seçimi, adımlarını sürükleyen kadere bırakmakta ka­rarlıydı. Bu nedenle devesinin yularını serbest bıraktı. Ne onunla boynunu çekiyor, ne de onu durduruyordu. Kalbiyle Rabbine yönelerek di­liyle şöy­le dua etmeye başladı:

"Allahım! Benim için seç ve seçtir."

Mâlik b. en-Neccâr oğullarının evinin önünde deve çöktü. Sonra kalkıp o yeri dolaştı ve ilk çöktüğü yerde dönerek tekrar çöktü. Orada öylece kaldı ve Resûlullah sevinç içinde üzerinden indi.

Yüzü sevinçten ışıldayan bir müslüman gelerek devenin yükünü aldı ve onu evine koydu. Sonra Resûlullah'ı eve gelmesi için da­vet etti. Resûlullah da ona bolluk ve bereket dileyerek peşinden gitti.

Resûlullah'ın devesinin evinin önünde dur­duğu, onun misafiri olduğu ve bütün Medine halkının güzel talihinden dolayı ona gıpta ettiği bu mutlu kişinin kim olduğunu biliyor musu­nuz?

Bu kahraman, Mâlik b. en-Neccâr'ın torunu Hâlid b. Zeyd (Ebû Eyyûb el-Ensârî)'dir.

 

 


Bu, Ebû Eyyûb'un, Resûlullah'la ilk buluş­ması değildi.

Daha önce Medine heyeti "İkinci Akabe Biatı" diye bilinen o mübarek biatı Mekke'de Resûlullah'la yapmak için çıktığında Ebû Eyyûb el-Ensârî sağ elleriyle Resûlullah'ın sağ elini sıkıp biat eden yetmiş müslümandan biriydi.

Şimdi ise Resûlullah (s.a.v.) Medine'yi şe­reflendirip, onu Allah'ın dininin başkenti yapı­yordu. İyi talihi, Ebû Eyyûb'un evinin yüce mu­­ha­cirin, Resûlullah'ın kaldığı ilk ev olmasını sağlıyor.

Resûlullah evin birinci katında oturmayı ter­cih etti. Fakat Ebû Eyyûb ikinci kattaki oda­sına çıkmak isterken, titremeye başladı ve Resû­lul­lah'ın bulunduğu yerden daha yüksek bir yerde bulunmayı içine sindiremedi.

Resûlullah'a ikinci kattaki odaya taşınması için ricada bulundu; Hz. Peygamber de onun bu ricasını kabul etti.

Hz. Peygamber, mescidin ve ona bitişik bir odanın -ki bu odada kendisi kalacaktı- yapımı bitinceye kadar orada kaldı.

Kureyş'in İslâm'a karşı düşmanlığının artıp Medine'deki hicret yurduna saldırılar düzenle­meye, bu uğurda kabileleri kışkırtmaya ve Al­lah'ın nurunu söndürmek için ordular kurmaya başladığından beri Ebû Eyyûb Allah yolunda ci­had yapma sanatını kendine meslek edindi.

Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te, bütün sa­vaş­larda malını ve canını âlemlerin sahibi Al­lah'a adamış olan kahraman olarak yer aldı.

Resûlullah'ın vefatından sonra da ne kadar zor ve meşakkatli olursa olsun, müslümanların yaptıkları bütün savaşlara katıldı.

Gece ve gündüz, gizli ve açık olarak tek­rarladığı nakarat, Allah'ın şu âyetiydi:

"Gerek hafif, gerekse ağırlıklı, hepiniz istis­nasız savaşa çıkın" (Tevbe, 41)

Sadece bir defa Ebû Eyyûb emirliğine ka­naat getirmediği; fakat halifenin müslüman gençlerden birini komutan yaptığı bir orduya ka­tılmadı.

Başka değil sadece bir defa. Buna rağmen bu tutumuna karşı olan üzüntüsü onu içten hep kasıp kavuruyor ve şöyle diyordu:

"Beni ne ilgilendirirdi ki, başıma kimin ko­mutan atandığından?"

Bundan sonra hiçbir savaşı kaçırmadı.

Amacı İslâm ordusunda bir asker olarak ya­­­şayıp, onun bayrağı altında savaşmak ve ondan yoksun kalmaktan kaçınmak idi.

Ali ile Muaviye arasında ihtilaf olunca hiç tereddütsüz Ali'nin yanında yer aldı. Çünkü müs­lümanların biat ettiği imam oydu. Ali şehid olup da hilafet Muaviye'ye geçince; müca­hid­lerin safları arasında ve savaş alanı üzerinde kendisine bir yer verilmesinden başka dünyadan bir beklentisi olmayan, takva, sebat ve zühd dolu biri olarak yaşadı.

Ordunun Kostantiniyye'ye (İstanbul) doğru hareket ettiğini görür görmez, kılıcını alarak atına atladı. Artık uzun zamandır özlem ve ar­zusu içinde olduğu yüce bir şehâdetin arayı­şına koyulmuştu.

Bu savaşta yaralandı.

Ordu komutanı onu görmeye geldiğinde, o Allah'a kavuşmak üzereydi.

Komutan Yezid b. Muaviye ona:

"Ey Ebû Eyyûb! Bir isteğin var mı?" diye sor­du.

Acaba içimizde Ebû Eyyûb'un ne istediğini tahmin ya da hayal edebilen var mı?

Hayır… Onun can çekişirken dile getirdiği isteği; insanoğlunun tüm tahmin ve hayallerini çaresiz bırakacak ölçüdeydi.

Yezid'den, ölmesi hâlinde cesedini atının üzerine koyup, düşman arazisi içinde mümkün olabilecek en uzak mesafeye götürerek, oraya gömmesini, sonra ordusuyla ilerleyerek bütün bu mesafeyi aşmasını istedi. Bunu istedi ki, müslümanların atlarının nal seslerini kabri üze­rinde duyduğunda İslâm ordusunun zafer ve başarıya ulaştığını bilsin.

Bunun bir şiir mi olduğunu sanıyorsunuz..?

Hayır... Bu hayal de değil. Tam aksine o, bir gün dünyanın şahit olduğu; fakat görüp de işittiklerine inanmaz bir hâlde gözleriyle görüp kulaklarıyla işittiği bir gerçekti.

Yezid, Ebû Eyyûb'un vasiyetini yerine ge­tirdi.

Bugün İstanbul kalbinde büyük çok büyük bir adamın cesedi gömülüdür.

Hatta müslümanlar henüz o toprakları fet­hetmemişken Kostantiniyye'nin Romalı aha­lisi, mezarında yatmakta olan Ebû Eyyûb'u "mübarek kişi" olarak kabul ediyorlardı.

O tarihi yazan bütün tarihçilerin şunları söylediklerini gördüğünde şaşırırsın:

"Romalılar onun mezarına gelir, ziyaret eder ve kuraklık olduğunda, ondan yağmur is­terlerdi."

 

Ebû Eyyûb'un hayatını düzenleyen ve ona kılıcını bir kenara koyup dinlenme fırsatı ver­meyen savaşlara rağmen onun hayatı üzerine çiğ düşmüş bir şafak esintisi gibi sakindi.

O Resûlullah (s.a.v.)'den duyduğu bir ha­disi kendine rehber edindi:

"Namaz kıldığında ölecek olan biri gibi kıl! Özür dileyeceğin bir sözü söyleme! Ve insanla­rın elinde olan bir şeye ümit bağlama!"

Böylece dili hiçbir fitneye karışmadı. Nefsi hiçbir şeye tamah etmedi. Hayatını âbid kişi­nin özlemleri ve veda etmek üzere olan birinin sessizliği içinde tamamladı.

Eceli geldiğinde de tüm dünyadan, yücelik ve kahramanlık bakımından hayatına benze­yen o arzusundan başka bir dileği yoktu:

"Benim cesedimi alıp uzaklara… uzaklara… Roma topraklarına götürün… Sonra orada def­nedin…"

O basireti ve derin görüşü ile bu toprakla­rın, islâm coğrafyasının sınırları içine dâhil ola­cağını görmüştü. Bu nedenle ebedi istirahatgahının bu­rası… o yurdun başkenti, son büyük çarpışmanın yapılacağı bu şehirde olmasını istedi. Böylelikle İslâm ordusunun savaşını yakından izleyebilir, sancaklarının dalgalanışını görebilir, atlarının kişneyişlerini, askerlerin ayak seslerini ve kılıç şakırtılarını duyabilirdi..!!

O bugün orada yatıyor…

Kılıç şakırtılarını, at kişnemelrini duymu­yor…

Zira iş çoktan bitti…

Fakat o bugün, sabahtan akşama kadar baş­ka sesler duyuyor. Ufuklara doğru uzanan minarelerden yükselen ezan seslerini dinliyor:

Allahu ekber…!!

Allahu ekber…!!

Bu sese, ebedi istirahatgahındaki ruhu şöyle karşılık veriyor:

"Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün bize vaad etti­ğidir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir."