Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Berâ B - İslami Bilgiler - Vahy - 5. Sayfa

BERÂ b. MÂLİK

Allah ve  Cenneti…!!

"Allah için yaşayan ve zaman içinde gelişip büyüyen bir ahidle Resûlullah (s.a.v.)'e bağla­nan iki kardeşten ikincisiydi.

Birinci kardeş, Resûlullah (s.a.v.)'in hiz­metçisi Enes b. Mâlik idi. Ümmü Süleym, on yaşındayken onu Resûlullah (s.a.v.)'e götürüp, şöyle dedi:

"Ya Resûlullah...! Bu Enes'tir, senin hiz­metçindir. Sana hizmet edecek. Onun için Al­lah'a dua et..!"

Resûlullah (s.a.v.) gözlerinden öperek, uzun ömrünü hep hayra ve berekete yönlen­diren bir duada bulundu:

"Allah'ım! Malını ve çocuklarını çoğalt, onu mübarek kıl ve cennete girdir."

Doksan dokuz yıl yaşadı. Birçok oğul ve torunla rızıklandırıldı. Allah onu bir de büyük ve verimli bir bostanla rızıklandırdı. Yılda iki defa meyve toplardı.

 

 


Kardeşlerin ikincisi, Berâ b. Mâlik'ti.

Aşağıda anlatacağımız muhteşem hayatını yaşarken şu sözleri kendine rehber edinmişti:

"Allah ve Cennet..!!"

Kim onu Allah yolunda savaşırken görse, hayret üstüne hayretle karşılaşırdı.

Berâ, kılıcıyla müşriklere karşı cihad eder­ken zaferin peşinde olan ve o an zafer kendi­sinin en yüce gayesi olanlardan biri değildi... O şehâdeti arıyordu…

Bütün isteği, İslâm'ın ve Hakk'ın savaşla­rından birinin yüce alanında şehid olarak öm­rünü tamamlamaktı.

Bu nedenle hiçbir şehâdet meydanını ve savaşını kaçırmadı.

Bir gün hastalığında kardeşleri onun ziya­retine geldiklerinde yüzlerine baktı ve şöyle dedi:

"Yatağımda öleceğimden endişe ediyor gi­bisiniz... Hayır! Allah'a yemin ederim ki, Rab­bim beni şehâdetten mahrum etmez..."

Allah onun bu zannını doğruladı ve Berâ yatağında değil de, İslâm'ın en muhteşem sa­vaşlarından birinde şehit oldu.

 

 


Berâ'nın Yemame savaşındaki kahramanlığı ona yaraşan bir şeydi... Hz. Ömer'in asla ko­mutan olmamasını tavsiye ettiği kahramana yaraşıyordu. Çünkü olağanüstü derecede ce­sur, atılgan ve ölümü arayan biriydi.

Bütün bunlar komutanlığını diğer savaşçılar için yok olmayı andıran bir tehlikeye dönüş­türüyordu.

Berâ, Yemame savaşında İslâm askerleri Hâlid'in komutasında saldırıya hazırlanırken, komutan hücum emrini vermeden önce yıllar gibi geçen o anların ağır ağır tadını çıkarıyor... Keskin gözleri kahramanın ölümü için en uy­gun yeri ararcasına savaş alanının her tarafını süratle tarıyordu.

Evet, hayatında bu amaç dışında başka hiç­bir şey onu ilgilendirmiyordu.

Keskin kılıcıyla batılın ve karanlığın davet­çileri müşriklerden birçok ölüden oluşturduğu bir harman...

Sonra savaşın sonunda müşrik bir el tara­fından kendisine vurulan bir darbe, ardından cesedi yere yığılır… Mübareklerin, bayram ve şe­hitlerin düğün sevinci içinde ruhu yücelere doğ­ru yol alır...

 

Hâlid: "Allahu ekber" diye haykırdı ve bir­birlerine kenetlenmiş saflar kaderlerine doğru atıldılar. Ölümün sevdalısı Berâ b. Mâlik de on­larla birlikte ileriye atıldı.

Kılıcıyla Müseylimetü'l-kezzab'ın taraftarla­rını biçmeye başladı ve onlar kılıcının parıltısı altında sonbahar yaprakları gibi dökülüyor­lardı.

Müseylime'nin askerleri ne güçsüz, ne de azdı. Aksine riddet ordusunun en tehlikelisiydi. Sayısı, silahı ve öldürüşleriyle tüm tehlikeler­den daha korkunçtular.

Müslümanların hücumuna öyle şiddetle karşı koydular ki, neredeyse kontrolü ele ge­çirip, direnişlerini hücuma dönüştüreceklerdi.

O esnada müslüman saflarının içine bir parça korku düştü. Komutanları ve hatipleri hemen atlarının sırtından, direnmeyle ilgili sözler söylemeye koyuldular ve Allah'ın vaa­dini hatırlatmaya başladılar. Berâ b. Mâlik gü­zel ve gür sesliydi. Komutan Hâlid ona: "Ko­nuş ey Mâlik!" dedi.

Berâ güzellikte, açıklıkta ve kuvvette ola­ğanüstü kelimelerle haykırdı:

"Ey Medine ahalisi...!! Bugün sizin için Me­dine yok. Sizin için olan sadece Allah ve cen­nettir…!!"

Söyleyicinin ruhuna delalet eden ve has­letlerini haber veren kelimeler. Evet... Sadece "Allah ve cennet…!!"

Böyle bir yerde kafaların başka bir şeyi dü­şünmemesi gerekir. İslâm'ın başkenti Medi­ne'yi bile... Evlerini, çocuklarını, eşlerini bırak­tıkları şehir... Onu düşünmemeleri gerekir. Çünkü eğer bugün yenilgiye uğrar iseler, onlar için artık Medine olmayacak. Berâ'nın sözleri şey gibi yayıldı... Ne gibi..?

Hangi benzetme onun etkisinin ve bıraktığı izlerin gerçeğini açıklayabilir. Sadece Berâ'nın sözleri yayıldı... diyelim, yeter. Bir müddet son­ra savaş ilk hâline döndü.

Müslümanlar hareketli bir zaferle öne ilerli­yorlar... Müşrikler de korkunç bir hezimetle yer­lere yuvarlanıyorlardı.

Berâ orada kardeşleriyle birlikte Muham­med (s.a.v.)'in bayrağıyla yüce hedefine doğru ilerliyordu.

Müşrikler geriye kaçarak, büyük bir bah­çeye girip oraya sığındılar.

Ve savaş müslümanların kanlarıyla sessiz­leşti. O an Müseylime'nin askerlerinin ve ta­raf­tarlarının başvurdukları bu hileyle savaşın gidişatının değişebileceği ortaya çıktı.

İşte bu esnada Berâ yüksek bir yere çıka­rak bağırdı:

"Ey müslümanlar...

Beni kaldırıp onların üzerine bahçeye atın…!"

Size demedim mi? O zaferi değil, şehâdeti düşünüyordu… Bu planla hayatı için en iyi sonu ve ölümü için en iyi şekli düşünmüştü…

O bahçeye fırlatıldığında kapıyı müslü­ma­n­lara açar; aynı anda müşriklerin kı­lıçları onun cesedini parçalar. Yine aynı za­manda yüce ve yeni bir damadı karşılamak için bütün güzelliklerini kuşanan cennetin ka­pıları açılır..!

Berâ kardeşlerinin kendisini fırlatmalarını beklemeden duvara tırmanıp, kendini bahçe­nin içine attı ve kapıyı açtı. İslâm askerleri de içeriye girdi…

Fakat Berâ'nın rüyası gerçekleşmedi, ne müşriklerin kılıçları onu öldürdü ve ne de o arzuladığı ölüme kavuştu…

Ebû Bekir doğru söylemişti:

"Ölümü iste...

Sana hayat verilir..!!"

O gün müşriklerin kılıçları, kahramanı sek­sen küsur darbeyle seksen yerinden yaraladı. Öyle ki savaştan sonra bir ay Hâlid b. Velîd onun tedavisiyle ilgilendi.

Fakat bütün bu başına gelenler onun amacı ve arzusu değildi.

Buna rağmen bu durum Berâ'yı ümitsizliğe düşürmedi. Yarın yeni bir savaş daha başlaya­caktı..

Resûlullah (s.a.v.) duasının kabul edilece­ğini söylemişti. Ona düşen sadece Rabbinden onu şehâdet ile rızıklandırmasını istemek ve acele etmemekti. Çünkü her şeyin bir zamanı vardı..!!

Berâ, Yemame savaşının yaralarından kurtulur…

Karanlığın güçlerini yok etmeye giden İs­lâm ordularıyla birlikte o da gider… İki zayıf ve fani imparatorluğun bulunduğu yere.. Âsi as­kerleriyle Allah'ın arzını işgal eden ve kullarını köleleştiren Roma ve İran imparatorluklarının olduğu yere…

Berâ kılıcını vurur ve her vurduğu yerde, doğmakta olan bir gün gibi İslâm'ın bayrağı altında hızla gelişen yeni dünyanın binasında dev bir duvar yükselir…

 

 


Irak savaşlarından birinde İranlılar çarpış­malarında yapabildikleri en alçakça vahşetlere başvurdular…

Ateşle kızdırılmış zincirlere bağlı kapanlar kullandılar. Bunları kalelerinden aşağı sarkıtı­yorlardı ve içine düşüp kurtulamayan müslü­manları alıp götürüyorlardı.

Berâ ve kardeşi Enes b. Mâlik'e Müslüman­lardan bir grupla birlikte o kaleler­den birini ele geçirme görevi verilmişti.

Fakat bu kapanlardan biri aniden yere dü­şerek Enes'i askıya aldı ve Enes kurtulabilmek için zincire dokunamıyordu Çünkü alev alev yanıyordu…

Berâ bu durumu gördü ve kızgın zincirle kale duvarından yukarıya doğru çekilen karde­şinin yanına koştu. Zinciri eliyle yakalayıp, onu koparıncaya kadar büyük bir acıyla mücadele verdi. Enes kurtuldu. Berâ ve yanındakiler el­lerine baktıklarında yerlerinde göremediler..!!

Üzerlerinde bulunan bütün etler gitmiş, sa­dece yanık iskeletleri kalmıştı..!!

Kahraman iyileşinceye kadar bir müddet ağır bir tedaviden geçti..

 

 


Ölümün sevdalısının amacına ulaşacağı bir an yok mu…?

Evet bir an…!

Müslümanların İran askerleriyle karşılaşıp ve Berâ'nın bayramının gerçekleşmesi için Tus­­ter savaşı gelip çatar.

 

 



Ahvaz ve İran ahalisi müslümanlarla sa­vaşmak için büyük bir orduyla yola çıktılar..

Halife Ömer, Kûfe'de bulunan Sa'd b. Ebû Vakkâs'a, Ahvaz'a asker göndermesi için ha­ber gönderdi…

 Basra'da bulunan Ebû Musa el-Eş'arî'ye de Ahvaz'a asker göndermesi için haber gön­der­di…

Mektubunda söyle diyordu:

"Süheyl b. Adî'yi askerlere komutan yap, Be­râ b. Mâlik de beraberinde olsun…"

Kûfe ve Basra'dan gelenler, şiddetli bir sa­vaşta Ahvaz ve İran askerleriyle karşılaşmak için buluştular.

İki büyük kardeş, Enes b. Mâlik ve Berâ b. Mâlik müslüman askerlerin içindeydiler…

Savaş önce teke tek meydan okumalarla başladı. Berâ tek başına İranlılardan yüz kişiyi yere serdi. Sonra ordular birbirlerine girdiler ve her iki taraftan da birçok kişi ölmeye baş­ladı…

Savaş devam ederken sahâbîlerden bazıları Berâ'nın yanına yaklaşarak ona şöyle seslen­di­ler:

"Ey Berâ! Resûlullah (s.a.v.)'in senin için söy­lediklerini hatırlıyor musun?"            

"Saçları dağınık, üstü toz toprak içinde kim­senin önemsemediği nice insan vardır ki, Al­lah'tan diler de Allah onun dileği yerine getirir. Bunlardan biri de Berâ b. Mâlik'tir.."

"Ey Berâ, Rabbinden onları mağlup edip, bizi muzaffer kılması için dilekte bulun..."

Berâ dua ve yakarış için ellerini göğe doğru açtı:

"Allahım! Onları yenmeyi bize nasip et...!

Allahım! Onları yenilgiye uğrat...!

Bizi onlara karşı muzaffer eyle…!

Beni de bugün Peygamber'ine kavuştur…!"

Veda edercesine yanında çarpışmakta olan kardeşi Enes'e uzun uzun baktı.

Müslümanlar dünyanın bir başkasında gö­remediği bir cesaretle atıldılar ve büyük bir za­fer elde ettiler.

 

 


Savaş şehitlerinin arasında yüzünde şafak aydınlığı gibi yumuşak bir gülümseme ve sağ eli pak kanıyla bulanmış bir avuç toprak tutan Berâ vardı.

Kılıcı kırılmamış ve eğilmemiş olarak ya­nında duruyordu. Şehid kardeşleriyle birlikte yüce ve muhteşem bir ömrün yolculuğunu ta­mamladı...

"Onlara: «İşte bu gördüğünüz, yaptığınız iyi işler karşılığında mirasçısı olduğunuz cennet­tir.» diye seslenildi." (A'raf, 43)