Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sâbit B - İslami Bilgiler - Vahy - 6. Sayfa

SÂBİT b. KAYS

Resûlullah'ın Hatibi

Hasan, Resûlullah (s.a.v.)'in ve İslâm'ın şai­riydi...

Sâbit de Resûlullah (s.a.v.)'in ve İslâm'ın ha­­tibiydi...

Kelimeler ağzından güçlü, etkileyici, topar­layıcı ve muhteşem bir şekilde dökülürdü.

Heyetler yılında Medine'ye "Benî Temim" he­yeti geldi ve Resûlullah (s.a.v.)'e:

"Seninle, övünme yarışına geldik; şair ve ha­­tibimize konuşması için izin ver... " dediler. Re­sûlullah (s.a.v.) gülümsedi ve onlara:

"Hatibinize izin verdim, konuşsun…" dedi.

Bunun üzerine hatipleri Utârid b. Hâcib kal­kıp, kavminin övünçlerini saymaya başladı. Bitirince Resûlullah (s.a.v.) Sâbit b. Kays'a:

"Kalk ve ona cevap ver…" dedi.

Sâbit kalkıp şunları söyledi:

"Gökleri ve yeri yaratan, emirlerini orada uygulatan, her şeyi bilen ve O'nun fazileti ol­maksızın hiçbir şey olmayan Allah'a hamd ol­sun...

O kudretiyle bizi imam kıldı. Yarattıklarının en hayırlılarından, en soylu, en doğru sözlü ve en saygın olanını peygamber olarak seçti. Ona kitabını indirdi. Yarattıklarını ona emanet etti. O Allah'ın âlemler içinde seçtiğiydi...

Sonra o; insanları imana davet etti. Kav­min­den ve akrabalarından muhacirler ona iman ettiler. Onlar soyca insanların en şeref­lisi, amelce en hayırlısı idiler...

Sonra tüm insanlık içinde ilk biz (ensâr) ona katıldık. Biz Allah'ın destekleyicileri ve Re­sûlullah (s.a.v.)'in yardımcılarıyız."

 

 


Sâbit, Resûlullah (s.a.v.)'le birlikte Uhud ve diğer savaşlara katıldı. Fedakârlığı güzel… çok güzel… çok güzeldi…!!

Riddet savaşlarında daima en önde ensârın bayrağını taşıyor ve hiçbir engel tanımaksızın kılıcıyla vuruyordu...

Daha önce anlatmış olduğumuz Yemame Savaşı'nda Sâbit savaşın başında Müseyli­me­tü'l-Kezzab'ın askerlerinin düzenle­diği şiddetli saldırının müslümanlar üzerindeki etkisini gördü ve gür sesiyle haykırdı:

"Vallahi…! Biz Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte böyle savaşmıyorduk..."

Sonra biraz uzaklaşıp, kefenlerini kuşanmış olarak döndü ve tekrar haykırdı:

"Allah'ım! Bunların yaptıklarından sana sı­ğınırım!..

Yani Müseylime'nin askerlerinin…

"Bunların yaptıklarından da senden özür dilerim..."

Yani müslümanların savaştaki gevşekliğin­den...

Muhacirlerin bayrağını taşımakta olan Re­sû­lullah (s.a.v.)'in hizmetkârı Sâlim de ona ka­tıldı...

Her ikisi de kendileri için derin bir çukur kazdılar. Sonra içine inip ayakta durdular, bellerine kadar kum doldurdular.

Böylece sapasağlam ve dimdik durdular. Her birinin yarısı çukur içinde kumların altında gömülü dururken, öbür yarısı -göğsü, yüzü ve kolları- yalanın ve putçuluğun askerlerine karşı savaşıyordu...

Her ikisi de bulundukları yerde güneşleri batıncaya kadar Müseylime'­nin askerlerinden yanlarına her yaklaşanı kılıçlarıyla vurmaya baş­ladılar.. Ve şehid oldular…

Onların şehâdeti müslümanların tekrar yerlerine dönmelerine katkıda bulunan en bü­yük haykırıştı. Öyle ki, Müseylimetü'l-Kezzab'ın as­ker­lerini ayakların çiğnediği bir toprağa dönüştürdüler…!!

 

 


 Sâbit bir Kays... Bir hatip olarak ve bir sa­vaşçı olarak üstün başarı gösteren bu adam… Huşû dolu bir kalp ve sakınan bir nefis taşı­yordu. Allah'tan en çok korkan ve utanan müs­lü­­manlardan biriydi.

"Allah kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez." (Lokman, 18) âyet-i kerîmesi nazil olduğunda...

Sâbit evinin kapısını kapatarak oturup ağ­ladı. Resûlullah (s.a.v.) durumundan haberdar olup da onu çağırıncaya kadar bu hâl üzere uzun süre kaldı.

Sâbit: "Ey Allah'ın elçisi! Ben güzel elbiseyi ve güzel ayakkabıyı severim. Öyle olmakla ken­dini beğenenlerden olmaktan korktum..." de­di.

Resûlullah gülerek memnuniyet içinde ona cevap verdi:

"Sen onlardan değilsin...

İyilik içinde yaşacak ve iyilik içinde ölecek­sin...

Ve de cennete gireceksin…"

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin boşa gitmemesi için Peygamber'e, birbirinize bağırdığınız gibi yük­sek sesle bağırmayın." (Hucurat, 2) âyet-i ke­rî­me­si nazil olduğunda;

Sâbit yine evine kapanıp ağlamaya başladı.

Resûlullah (s.a.v.) yokluğunu fark etti ve onu sordu. Sonra ona birini gönderdi. Sâbit de geldi.

Resûlullah (s.a.v.) beraber bulunmayışının nedenini sordu. O da cevap verdi:

"Ben gür sesli biriyim. Sesimi senin sesin­den daha fazla yükseltiyordum. Öyleyse benim amellerim boşa gitti. Ben de cehennem ehlin­denim..."

Resûlullah (s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

"Sen onlardan değilsin...

Övgüye değer bir şekilde…

Şehid olarak yaşacak ve şehid olarak öle­ceksin...

Allah da seni cennete koyacak…"

 

 


Sâbit'in hikayesinde geriye bir gerçek kaldı… Düşüncelerini, şuurlarını ve görüşlerini dar maddî dünyaları içinde hapsetmiş olanların hoşlanmayacakları bir gerçek…

Bu gerçek, doğru ve kesindir; baş gözleri­nin yanı sıra gönül gözlerini de kullananlar için açık ve anlaşılması kolaydır…

Sâbit (r.a.) savaşta şehid düştükten sonra yeni müslüman olanlardan biri ona rastladı ve Sâbit'in cesedi üzerindeki kıymetli zırhını gördü. Alma hakkı olduğunu zannederek, zırhı aldı.

Şimdi bırakalım da olayı, ravilerden biri anlatsın:

"Müslümanlardan biri rüyasında Sâbit'i görür. Sâbit ona şöyle der:

Sana bir vasiyette bulunacağım; sakın bu bir rüyadır deyip, önemsemezlik etme…

Dün şehid olduğumda müslümanlardan biri benim zırhımı aldı... Evi şehrin en dışındadır. Atı yularıyla beklemekte… Zırhın üstüne bir ip ve onun üstüne de bir eyer koydu…

Hâlid'e git ve ona birini gönderip zırhımı al­dırmasını söyle…

Medine'ye Resûlullah (s.a.v.)'in halifesi Ebû Bekir (r.a.)'ın yanına gidersen, ona bazı borç­larımın olduğunu ve onları ödemesini söyle..."

Adam uykudan uyanınca Hâlid'e gidip, ona rüyasını anlattı...

Hâlid (r.a.) zırhı getirmesi için birini gön­derdi ve onu Sâbit (r.a.)'ın tanımladığı biçimde buldu.

Müslümanlar Medine'ye dönünce de o müs­lüman Sâbit'in vasiyetini yerine getirdi…

Sâbit b. Kays'ın dışında İslâm'da ölümün­den sonra hiç kimsenin vasiyeti bu şekilde ye­rine getirilmedi..."

 

 


Gerçekten de insan büyük bir bilinmezlik­tir…

"Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetme­yin onlar canlıdırlar. Rablerinin yanında rızık­lan­dırılmaktadırlar…" (Âl-i İmrân, 169)