Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

2- İNSANIN MUCİZEVİ YARATILIŞI - Yeryuzuefendisi - 2. Sayfa

2- İNSANIN MUCİZEVİ YARATILIŞI

 

 “…Biz sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra da uzuvları görünen ya da görünmeyen bir mudgadan yarattık ki, size (ne olduğunuzu) anlatalım. Dilediğimizi mu­ayyen bir vakte kadar rahimlerde bekleti­riz, sonra bir be­bek olarak çıkarırız…” [1]

İnsan, Hz. Adem (A.S)’ın şahsıyla önce topraktan yara­tılmış­tır. Bu yartılışıyla şu kainatın en mükemmel neticesi ve özü ol­muştur.

Bu alemdeki varlıklar içerisinde en son yara­tılan varlık in­sandır. Onun yaratılışı, kuru, cansız ve şuursuz olan bir toprak­tan, düşünen, hareket eden ve sahip olduğu duyu ve duygula­rıyla sınırlandırılamayan yetenekleri bulunan bir insan şekline gelinceye kadar çeşitli mucizevi merhaleden geç­mektedir. Bu merhalelerin her biri gerçekleşirken insanı oluşturan maddeler müthiş değişimler yaşamaktadır.

Şu koca kainatta yaşayan canlılar arasında en zeki, en üstün, en değerli ve en gelişmiş yeteneklere sahip olan insan dediği­miz bu varlığın yaratılışı, yaratıcının Kuran’da bahsettiği gibi;

 “Gerçekten insan üzerine, o uzun devirden, öyle bir zaman geçti ki, anılan bir şey değildi. Muhakkak ki biz, insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu imtihan ediyo­ruz. Onun için kendisini işitici ve görücü kıldık.” [2] ifadesinde yer alan basit ve değersiz olan bir damla sudan medana gelmekte­dir.

Evet, önce topraktan, sonra nutfeden, sonra ala­kadan, sonra mudgadan daha sonra da et ve kemikten; işiten ve gören bir insan suretine getirilen bu varlık, Allah (c.c.)’ın sınırsız ilmi nin ve kudretinin en mükemmel eseridir.

Allah (c.c.) insanı, önce topraktan, sonra nutfeden yaratmış­tır. Bu şöyle izah edilebilir:

Cenab-ı Hak bitkisel ve hayvansal besin madde­lerini insanın rızıklanması için yaratmıştır. Nutfe ise, rızık yoluyla vücuda alı­nan gerek bitkisel, gerekse hayvansal besin maddelerinin be­dende kalan yararlı bölümünden oluşmaktadır. Zira vücuda giren besinler Cenab-ı Hak tarafından idare olunan bir sindirim olayına tabi tutularak bunların bir kısmı hayatın devamını sağla­yan kana, bir kısmı gözyaşına, bir kısmı vücudda salgıla­nan çeşitli sıvılara dönüştüğü gibi diğer bir kısmı da neslin devamını sağlayan nutfeye dönüşür. Evet, hayvansal besinlerin temeli ve kaynağı bitkisel besinler olduğu gibi, bitkisel besinle­rin kaynağı da topraktır. İnsan bedenindeki nutfe de bunlardan meydana geldiğine göre biz, Hz. Adem (A.S.) gibi, bütün Ademoğlunun da önce topraktan yaratıldığını ve sonra neslin nutfeden devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

 “Onun sizi topraktan yaratması ayetlerinderdir ki, sonra da siz şimdi bir beşersiniz, yayılıp duruyorsu­nuz.” [3]

 “Allah (c.c.) sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden ya­ratmış, sonra da sizi çiftler kılmıştır. Fakat Onun ilmi ol­madan hiçbir dişi, ne hamile kalır, ne de doğurur.” [4]

 Evet bahsedilen bu merhalelerden sonra da in­sanın yaratılışı anne karnında mucize bir şekilde halden hale geçerek devam etmektedir.

 “Sonra nutfeyi bir alaka haline, o alakayı bir mudga, o mudgayı bir takım kemik haline ge­tirdik ve derken o ke­miklere bir et giydirdik ve sonra onu apayrı bir varlık yaptık…” [5]

 İşte ayet-i kerimede, yüce yaratıcı sınırsız ilmi ve kudretiyle ortaya çıkardığı mucize eserini nasıl mey­dana getirdiğini ve onun bir halden başka bir hale geçerken ne tür değişimler ya­şadığını, yine mucize bir şekilde kademe kademe anlatmakta ve sanki, insanın yaratılışı üzerine bir çok teoriler geliştirip, Cenab-ı Hakk’ın, insanın üzerindeki Rububiyetinin yani; yara­tıcılık, ta­sarruf ve idare sıfatının olmadığına inanmaya ve inandır­maya çalışan bu zamanın imansız filozoflarına ‘Onu ben yarattım ve onun gerçek sahibi de benim’ diyerek, onların insanların iman­larına kurdukları çirkin tuzaklarını başlarına geçirmektedir.

  Cenab-ı Hak, bir ‘OL!’ emriyle, cansız ve şuursuz bir şe-kilde, alemde dağınık olan, insanın zerreciklerini bir araya geti­rip, ko-ca bir beden inşa etmektedir.

 İnsan bedenindeki o minicik hücrecikleri oluştu­ran ilk unsur, daha önce de bahsettiğimiz gibi, cansız, şuursuz ve duygusuz olan topraktır. Hz. Adem (A.S.) ondan yaratılmış, nesli ise nutfeden yani; ana rahmindeki döllenme yerine kadar sağlam bir şekilde ve canlı olarak ulaştırılan sperm topluluğun­dan yaratılmaktadır.

Sonra insan nutfe iken; alaka haline yani; ana rahminin du­varına tutunmuş asılı bir hücre topluluğuna, bu durumdan da mudga, yani; çiğnenmiş bir parça ete benzeyen bir cenin, bir çiğnemlik kıpkızıl et haline gelmektedir.

 Gözlerimizle gördüğümüz şu koca insan bede­nini oluşturan ve nutfe denilen suyun bir damlacığında binlerce canlı gen bu­lunmakta ve bu binlerce genden sadece birisi ana rahmindeki suda bulunan yumurtacığı aşılamakta ve rahmin duvarında asılıp kalmaktadır. İşte, genler tarafından aşılanan ve tıp dilinde zigot denilen bu yumurtacıkta, oluşacak olan insanın bütün özellikleri yani, nasıl bir beden yapısına sahip olacağı, kısalığı-uzunluğu, güzelliği-çirkinliği, kabiliyetleri ve yetenekleri, akli ve ruhi yapısı, arzu ve istekleri, his ve duy­guları, emelleri ve tüm sinir sistemi… bulunmaktadır. Hz. İbn. Mesud’dan rivayet edi­len bir hadis-i şerifte Rasulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

 “Muhakkak ki sizden birinin yaratılışının anne karnında toplanması kırk gün, kırk gecedir. Sonra aynı sürede bir alaka, yine aynı sürede bir çiğnem et olur. Sonra, ona melek gönderilir de ona dört kelime bildirilir ve melek o kimsenin rızkını, ecelini, amelini said mi, yoksa şaki mi olduğunu ya­zar.

Sonra ona ruh üfürülür.”

 Yeryüzünün halifesi olarak seçilen ve bu özelli­ğiyle bütün varlıkara üstün kılınan, düşünen, hareket eden, iş yapan, başa­rı­lar kazanan, övünen, kibirlenen, zulüm ve nankörlük eden insanın yaratılışı, ayetlerin, hadislerin ve modern tıbbın haber verdiği gibi, önce bir damla sudan, sonra bir alakadan, daha sonra bir çiğnemlik et ve kemikten, son olarak da yaratılışın an­ne karnındaki son devresi olan insan şekline yani; düşüne­meyen, konuşamayan, güç yetiremeyen bir bebek haline gelmekten ibarettir. Bundan sonra insan, her türlü so­rumlu­luktan muaf tutulduğu, yaptığı güzelliklerin müka­fatını fazlasıyl­a gördüğü, işlediği çirkin davranışların kese­sine kaldığı ve her­kesin Cenab-ı Hakkın şefkati gereğince onun etrafında pervane olduğu çocukluk çağını yaşar. İnsanın hayatın-da bu dönem­lerden sonra gençlik dönemi gelir ki, insan bu dönemde ol­gunlaşmaya ve hayatı tanımaya başlar. En sonunda da insan için en zor dönem olan ihtiyarlık zamanı gelir. Bu ise insan için yeniden başa dönüştür. Bu haldeki bir insan unutkandır, düşü­nemez, bilemez, algılayamaz, güç yetiremez…

 İşte insan bedeni, bu varlık aleminde bir yolcu gibi, geldiği ruhlar aleminden yine o aleme dönünceye kadar, hayatının her döneminde değişim halindedir. Bu sebeple Cenab-ı Hak insa­nın vücudunu her sene sanki bir elbise gibi bütünüyle değiştirir.

Bu değişim, o bedendeki hücrelerin yıkılıp-yapılma­sıyla olur. Milyarlarca hücre ölür, milyarlarca hücre dirilir ve böylece ölüp kaybolan hücrelerin yeri doldurulur. Bu da Cenab-ı Hakka’ın o beden için takdir ettiği özel kanunlarla meydana gelir ki bu, ‘öldüren ve dirilten’ in yalnız O (c.c.) olduğunu bir kez daha düşünen akıllara açıkça gösterir.

 “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayan­dır.”[6]

Evet insanı Allah (c.c.) yaratmıştır. Bu gün bir kısım insanla­rın akıllarını bulandırmak isteyenlere en güzel cevap bu asırdaki gelişmiş bilimin de şaşkınlıkla izlediği bir damla sudan meydana gelen ve yetenekleri sınırlandırılamayan insan bedenidir. Öyle bir beden ki, onu oluşturan zerreler sanki bir fabrikanın, her makinesinin başka başka ülkelerde bulunan her bir aleti gibi, alemde dağınık ve toplanmaya muhtaç bir halde­dir. Mesela, bunların bir kısmı elementler aleminde, bir kısmı do­ğumlar aleminde, bir kısmı ruhlar aleminde bulunmaktadır. İşte az önce bahsettiğimiz fabrikanın makinelerinin ayrı ayrı ülkelerdeki farklı farklı aletleri bir usta tarafından toplanıp, bir araya getirile­rek makine oluşturulmazsa, o aletlerin kendi kendilerine bir araya gelip makineyi yapmaları mümkün değildir, o şuursuz cisimlerden bunu beklemek de aptallık olur. İşte farklı farklı alemlerde dağınık bir şekilde bulunan insanı oluşturan zerreler de hiç kimse dokunmaksı­zın dengeli bir şekilde bir araya gelip canlı ve şuurlu bir orga­nizma oluşturamayacaklarına göre, o zerreleri müthiş bir denge ve düzenle bir araya getiren bir Zat vardır ki, O Zat da ancak yaratıcılık sıfatının tek sahibi olan Cenab-ı Hak’tır.

 Cenab-ı Hak insan bedenini adeta bir şehir gibi yarat-mıştır. O bedendeki damarların bir kısmı telgraf ve telefon gibi haber­leşme vazifesini görür. Telgraf ve telefonun taşıyıcılık özelliği vardır ki, damarlar da bu taşıyıcılık özelliğiyle bedenin herhangi bir yerinde meydana gelen fonksiyon­ları beyne, beynin fonksi­yonlarını da uzuvlara iletirler. Bir kısım damarlar da çeşmelerin boruları gibi, hayatın devamını sağlayan ve hayat suyu denilen kanın bedende dolaşmasını sağlar vb…

 İnsan yaratıcı tarafından işte böyle mucizevi bir şekilde yara­tılarak dünya alemine gönderilmiştir. Onun buradaki tek görevi, bu mucizevi yaratılışına bakıp, yaratanına karşı dua ve şükür yoluyla ibadet ve itaat etmektir.

 “ Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri ya­ratan Rab­bini-ze ibadet edin ki, gerçek ko­runanlardan olasınız.” [7]

 


 



[1]    Hac 5

[2]    İnsan 1-2

[3]    Rum 20s

[4]    Fatır 11

[5]    Muminun 14

[6]    Mülk 2

[7]    Bakara 21