Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

3-İNSANIN MAHİYETİ - Yeryuzuefendisi - 3. Sayfa

 

3-İNSANIN MAHİYETİ

 

 İnsan şu alemdeki bütün varlıklar içerisinde yaratılış itiba­rıyla, maddi yönden çok küçük, çok zayıf, çok aciz ve her ha­liy­le yardıma muhtaç bir durumda yara­tılmıştır. Onu tüm var­lıklara üstün kılan özellikler, onun mahiyetinde, yani; özünde, başka bir deyişle iç aleminde gizlidir.

 ‘İnsan maddi yönden zayıf ve acizdir’ dedik, çünkü o, şu alemde, havaya, suya, toprağa, yağmura, bit­kilere ve daha sa­ya­­mayacağımız her bir şeye muhtaçtır. İnsan, çok şey ister, fakat istediğinin ancak yüzde birine kavuşabilir. Çalışma yö­nüy­le; gece-gündüz durmadan çalışan karıncadan, arıdan, örümcekten daha küçük ve daha zayıftır. Çünkü, bu küçücük hayvanları yakından tanıyanlar bilirler ki; bir karıncanın yaz mevsimi boyunca gösterdiği çalışma performansını bir insanın göstermesi imkansız­dır. Akılsız ve şuursuz bir böcek olan arının yaptığı balı, normal bir insanı bırakın da hiçbir bilim adamı ve hiçbir düşünce sistemi henüz yapamamıştır. Örümceğin ağı ise, insan aklının ve fiziğinin iflas ettiği başka bir harikadır. İn­sanda ise, ne karınca kadar çalışabilecek bir kuvvet, ne arı gibi bal yapabilecek hikmet, ne de örümceğin ağı gibi ağ kurabile­cek bir ilim vardır.[1] Ayrıca insanda, hü­zün, keder, ümitsizlik ve korku gibi hisler de vardır ki bunlar da insanın zayıflığının ve acizli­ğinin diğer göstergeleridir. İnsan, başına en ufak bir felaket geldiğinde hüzünlenir, üzülür, hatta dehşete kapılır, ümitsizliğe düşer.

 “Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.” [2]

 Evet insan gerçekten çok zayıftır. Gözsüz bir akrepten kor­kup, gözle görülmeyen bir mikroba yenik dü­şecek kadar zayıf ve çaresiz… Fakat insan, böyle sınırsız acizliği, fakirliği ve zayıf­lığıyla birlikte, kalbinde Allah (c.c.)’a karşı tükenmeyen, sonsuz bir imanı taşır. Bu iman onu, öyle büyütür, güçlendirir ve yük­seltir ki, bu sayede insan, şu koca kainattaki sayısız varlıklar içerisinde, Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki tek halifesi ve tek mu­hatabı olur.

 Allah (c.c.) bütün varlıklar arasından kendine mu­hatap ola­rak insanı seçmiştir. Çünkü insan, yaratılanlar içerisinde Al­lah (c.c.)’ın varlığını ve birliğini aklıyla, kalbiyle, ruhuyla ve bede- niyle en güzel bi­çimde kavrayan ve ilan eden tek varlıktır. Bütün varlıkların Allah (c.c.)’a karşı yaptıkları zikirlerini, tes­bihatını bir anda yapabilir. Varlıklar Allah (c.c.)’ı kendilerine has dilleriyle tes­bih ederken insan, hem kendinin, hem melekle­rin ve hem de diğer bütün varlıkların yaptıkları ibadet ve zikirleri bir anda tek başına diliyle, kalbiyle ve bedeniyle yapabilme ye­teneğine sahiptir. Mesela; mümin bir insan namazında, kıyam halindeyken ağaçların, ruku halinde hayvanların, secde halinde dağların, deniz lerin ve diğer cansız varlıkların ibadetlerini ya­parken namazda devamlı zikir halinde olmasıyla da meleklerin ibadetlerini yapmaktadır.

 Görüldüğü gibi, Allah (c.c.) insanın fıtratını bü­tün varlıkların özelliklerini içinde toplayan bir mahiyette yaratmıştır. İnsan adeta kainatın küçük bir örneği­dir. İşte bu haliyle insan, şu alemde bir çekirdeğe, bir tohuma benzer. Buğday tohumu ekildi ğinde, buğday; hurma tohumu ekildiğinde, hurma ver­diği gibi, insan da kainat ağacının tohumudur ve ekildiğinde, bir kainat ve kainattaki varlıkların sahip olduğu özellikler ve yete­nekler ortaya çıka­caktır.

 İnsanın bahsettiğimiz maddi yönünün yanında bir de manevi yönü vardır. 

 Evet, insanda maddi bedenin dışında akıl, kalp, ruh, ha-yal ve hafıza gibi manevi hususiyetler de bulunmaktadır.

 İnsan gizli-açık, görünen-görünmeyen bütün his, duyu ve duy­gularıyla, özellikle, içine sonsuz bir sevgi, merhamet ve iman sığabilen kalbiyle ve derinliğinin sonu olma­yan vicdanıyla, kainatı kaplayan kabiliyet ve yeteneklere sahiptir. Bununla be­ra­ber insanın biri meleklere, diğeri hayvanlara benzeyen iki de yönü vardır:

 İnsan çok geniş bir çerçevede eda edebildiği kulluğu, men­fi-müsbet bütün ilimleri kavrayabilme yeteneği, aynı şekilde Allah (c.c.)’ı tanıma, sevme ve Onun varlığını ve birliğini en güzel biçimde ilan etme vazifesi ve fıtratına yerleştirilen sonsuz sevgi ve merhametiyle meleklere benzer. Bunun dışında insan acele­cidir. Yaptığı her işinde nefsi için bir menfaat ve zatı için bir hisse ve bir pay çıkarmak istediğinden ve yaptıklarının kar- şılığında hemen bir ikram bekledi­ğinden bu yönüyle hayvanlara benzer. Hayvanların yaptıkları işlere karşılık ücretleri peşindir, son raya bırakılmaz. Mesela; çift süren bir öküzün ücreti he­men işini bitirdikten sonra, sahibi tarafından ya ot yahut başka şeyler nevinden ona verilir. Yük taşıyan bir eşeğin ücreti de yine işini yaptıktan sonra hemen verilir. Ancak insan böyle değildir. İnsanın dünyadaki çalışmalarına karşı ücreti Allah (c.c.) tarafın­dan, katında belirlediği vakte kadar ertelenmektedir. İşte insan bunu unutarak fıtratının hayvani yönüyle her yaptığı işinde nefsi için ken­disine hemen verilmesini arzu ettiği bazı mefaatler ve ihsanlar ister. Mesela; dua eden bir müminin ettiği duanın neti­cesini hemen istemesi ve bu yolla maddi ya da manevi bir hu­zura ve rahat lığa kavuşmayı daha dünyadayken arzulaması gibi bazı hadiseler ücreti peşin istemek ve bu ko­nuda acele etmektir. Oysa ki, insanın burada yapması gereken; dua etmek, namaz kılmak ya da Kuran okumak gibi güzel fiilleri işleyip, yüce yaratıcının rızasını ve daha sonra da, onun bun­lara karşı vereceği güzel mükafatları beklemek olmalıdır. Fakat insanda, hep kötülüğü emreden ve bü tün dünya nimetleri ona verilse hiç doymayan bir nefis bulunduğundan, yaptığı işlerinin sonun­daki geçici bir lezzet için; -mesela, saygınlık, şöhret ya da para kazanmak için Kuran okumak gibi… neticedeki büyük ve son­suz lezzetlere arkasını döner.

 İşte bu, insanın hayvani yani; nefsi yönüdür. Bu yönüy le in­san, her şeyden fazla kendini sever ve bundan dolayı kendine menfaati olan şeyleri de sever ve onlara değer verir. Bazı zaman neticesin­den faydalandığı şeylere kul ve köle bile olur. İşte in­sandaki, şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi, övülmeyi isteme arzusu, ilgi görmekten hoşlanma duygusu ve sair hoş olmayan hissiyatlar hep insanın nefsine olan aşırı sevgisinden doğ­mak­tadır. Evet, insan nefsini öyle sever ki, başka her şeyi ona feda edebilir. Kusuru, noksanlığı kendine layık görmez, hep kendini üstün ve temiz göstermeye çalışır. Hep kendini haklı görür ve şiddetle nefsini müdafaa eder. Bu sebeple insan hep kendini görür, kendine güve nir, kendini beğenir, kazandığını zannettiği bir şeyin sonunda da Karun gibi;

 

 “Bu bana ancak, bende bulunan bir bilgi sayesinde ve­rildi.” [3] der ve;  “Nefsinin arzusunu kendine ilah edinen kimse” [4] ayetin­deki çirkin kimliğe sahip olur ve kaybeder.  İnsanı nefsini sevmeye yönelten sebepler şunlar­dır:

1- Hep zevklere mübtela olduğu için bütün zevk ve lez- zetlerin kaynağı nefistir.

2- İnsanın bedenini yönlendiren bir merkez olduğu için ne-

fis menfaatlerin de kaynağıdır.

3- İnsana en yakın olan his nefistir. İşte bu sebep­lerden do-layı insan önce nefsini sever. Daha sonra sevgi­sini daha başka şeylere yöneltir. Fakat bütün bunlara göre şunları unutmamak gerekir ki; nefsin hoşlandığı dünyevi, kısacık zevk ve lezzetlere karşılık insana, sonsuz lezzetleri ve sonsuz bir mut­luluğu veren yaratıcıyı, samimi bir şekilde yapılacak ibadet ve itaatle daha fazla sevmek gerekir. Bedeni yönlendiren nefis olduğu için se­vilmeye layık ise, o bedeni yoktan var eden, şekil ve suret veren ve onu ayakta tutan yüce yaratıcı o sevgiye daha fazla layıktır. Nefsin, menfaatlerin kaynağı ve insana en yakın his olması onu sev meyi gerektiriyorsa; bütün hayırlar, güzellikler, lütuflar, ihsanlar ve rızıklar elinde bulu­nan ve o nefsi yaratan ve insana ‘şah damarından daha yakın’ olan yaratıcı o sevgiye daha layık­tır. Ve bütün bunlara dayanarak insanın; dünyaya, mala-mülke, ma­kama, anne-babaya aile fertlerine ve daha başka şeylere paylaştırdığı bütün sevgilerini toplayıp gerçek dost ve en vefalı sevgili olan yüce Allah (c.c.)’a hediye etmesi gere­kir. Bir ayette şöyle buyrulmuştur:

  “Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleri­niz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesa­da uğramasından kork­tuğunuz ticaret, hoş­landığınız evler ve meskenler, size Al-lah ve Resulünden ve Allah yolunda ci­had­dan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” [5] Ve bir hadiste de şöyle buyrulmuştur:

 "Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan her şeyden ve her­kesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sev­mek, Allah, imansız­lıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tek­rar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan kork­tuğu gibi korkmak."

 Evet, ayetin ve hadisin manasına göre Allah (c.c.)’ın katında en makbul amel, herkesten ve her şey­den fazla Allah (c.c.)’ı, sonra Rasulünü daha sonra da diğer varlıkları sırf O (c.c.)’nun rızası için sevmektir. Nefsini bir kenara bırakıp taböyle davrana­bildiği takdirde insan, öyle yükselir ve öyle büyük bir makama ulaşır ki, bu haliyle melekleri bile geride bırakır.

Bunun için insan sadece Allah (c.c.)’ın onun mahi­yetine yer­leştirdiği nefsin olumlu ve olumsuz özelliklerini doğru yönde kullanmalıdır. İşte insan ile meleklerin arasındaki fark ta budur. İnsan nefsinin kötü arzularına uyup alçala da bilir, nefsinin özel­liklerini doğru yönde kullanıp yüksele de bilir. Melekler ise hep sabit mertebededirler. Çünkü onlarda nefis yoktur, dolayısıyla onları alçaltacak kötü arzu ve hevesler de yok­tur. Ve onlarda  mücadele olmadığı için, yani; kendi iç alemlerinde iyi ile kötü­nün, hayır ile şerrin ve güzel ile çirkinin mü­cadelesini yaşama­dıkları için onlarda yükselme de yoktur. İşte me­lekler ve insan­lar kulluk noktasında birleştikleri halde bu nok­tada, yani; nefis noktasında birbirlerine çok zıt iki farklı varlık olurlar.

 Evet, Allah (c.c.) insana, Rasulullah (a.s.m.)’ın;

“Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, iki vadi daha olmasını sever. Onun midesini toprak­tan başka bir şey do­yurmaz” ve;  “Ademoğlu için iki vadi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Ademoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur.” Ve de;

 “Ademoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençle­şir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.” vs. hadislerinde buyurduğu gibi hiç doymayan bir nefis verdiği için o, bu yö­nüyle her şey­den fazla dünyaya bağlıdır, dünyayı sever ve dünya menfaatin­den her hangi bir şey elinden gitse çaresiz ve perişan bir şe­kilde kıvranıp durur. Ancak hayattan hiçbir şey kazanamaz; kazan­dığını zannettiği şeyler ise hep bitmeye, sönmeye ve kay­bolmaya mahkûm zayıf, geçici ve çürük kazançlardır. İşte insan için bir ömür peşinden koştuğu mal-mülk, makam, şöhret, şeref vs. dünyevî, geçici saltanatlar, adeta çölde görülen serap gibidirler. Hiçbirisini elinde tutamaz, almak için elini uzattığı her şey bir anda kaybo­lur gider. İnsan bu yönüyle gerçekten çok zayıf ve çaresizdir.

 “İnkar edenlerin amelleri çöldeki serap gibidir, susa­yan birkimse onu su zanneder, nihayet ona vardığı za­man, onu bir şey olarak bulamaz, ama yanında Allah (c.c.)’ı bulur. Onun hesabını tama-mıyla hemen görüverir. Çünkü Allah (c.c.) hesabı çok ça­buk görendir.” [6]

 Evet, Allah (c.c.) insanı sınırsız bir acizlik, sonsuz bir fakirlik ve zayıflık içerisinde yaratmıştır. İlk bakışta bu özellik­ler insan için negatif değer taşıyan bazı olumsuzluklar olarak görünse de bunlar onu Allah (c.c.)’ın marifetine yani; isimleri ve sıfatlarıyla Allah (c.c.)’ı tanımaya götürecek birer yol, birer mer­diven ve birer ölçüdür. Çünkü, bir şeyin değeri zıddıyla bilinir. Mesela, karanlık olmazsa, aydınlığın bilinmeyeceği, çirkin ol­mazsa güzelin fark edilmeyeceği, soğuk olmazsa sıcağın hisse­dilmeye­ceği gibi, insan da mahiyetindeki acizliği, zayıflığı ve fakirliği ile Cenab-ı Hakk’ın eşsiz sıfatlarının, yani; O’nun müthiş gücünün, kudreti­nin, zenginliğinin rahmetinin ve ihsanının de­recesini bir ölçü gibi bildi­rir. Mesela; insan, sahip olduğu sınırsız zayıflığıyla, Allah (c.c.)’ın sonsuz gücünü ve kudretini, diğer anlamıyla Allah (c.c.)’ın ‘Aziz, Kavi, Kadir’ gibi isimlerini; fakirli­ğiyle Allah (c.c.)’ın sonsuz zen­ginliğini, yani; ‘Gani, Kerim, Latif’ gibi isimlerini; acizliğiyle, Allah (c.c.)’ın sınırsız rahmetini, yani; ‘Rahman, Rahim, Gafur’ gibi isimlerini özünde bir ayna gibi gösterir. Bu sebeple insan, diğer varlıklara nazaran Cenab-ı Hakk’ın katında çok daha kıymetlidir.

 Evet, bütün bunlarla birlikte insanın mahiyeti, sa­hip olduğu yetenekler açısından daha önce söylediğimiz gibi, bir çekirdeğe benzer.

 Cenab-ı Hak bir ağacın bütün programını ve vazifelerini çe­kirdeğine yerleştirmiştir. Mesela; elma ağacının hayat progra­mı; yani; tadı, kokusu, rengi, nasıl bir ağaç olacağı ne kadar meyve vereceği gibi bazı özellikleri Allah (c.c.) tarafından onun çekir­değine yerleştirilmiştir. İşte o çekirdek, toprak altında çalışıp, bu çalışmasının sonucu olarak filizlenip, o dar ve karanlık yer­­den gün ışığına, yani, çok geniş olan hava alemine adım atıp, Allah (c.c.)’tan ağaç olmaya uygun yaratılışıyla bir ağaç al­mayı isteyip, meyveli bir ağaç olacaktır. Aksi takdirde o çekirdek o dar ve karanlık olan toprağın altında çok kısa bir sürede çürü­yüp gide­cektir.

 “Şüphesiz ki Allah (c.c.), daneleri ve çekir­dekleri çatla-tıp yarandır.” [7]

İşte aynen bunun gibi Allah (c.c.) insanın mahiyetine, bah­settiğimiz o çok kıymetli his ve duyguları yerleştirmiş ve bütün varlıkların özelliklerini, başka bir deyişle, ona, kainatın progra­mını yüklemiştir. Yırtıcı hayvanlardaki şiddet, akar­sudaki ber­raklık, taşlardaki sertlik ve katılık ve topraktaki hilim ve yumu­şaklık insanın mahiyetine kainattan yerleşti­rilen bazı özellikler­dir. İşte bu ve bunun gibi daha bir çok özellikleriyle insan şu alemde sanki bir bilgisayarın hafızası veya bir ağacın çekirdeği gibidir. Eğer bu dar ve karanlık olan yeryüzü aleminde ve dünya hayatının toprağı altında o manevi his ve duygularını nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda kötüye kullanırsa toprak altında bozulup çürüyen çekirdek gibi, çok küçük ve geçici zevk ve lez­zetler için, kısa bir ömürde, bu dar yerde, zahmetli ve sıkıntılı bir halde çürüyüp gidecek ve Allah (c.c.)’a karşı yapmak zo­runda olduğu vazifelerini yapmadığı için de manevi bir sorumluluğu üzerine alarak, ruhunu bu ağırlıklar altında ezecek ve böylece şu dünyadan göçüp gidecektir.

 Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki insan bu dün­yaya lüzum­suz şeylerle uğraşmak, başıboş ve sorumsuz bir hayat yaşamak için gelmemiş; aksine, özünü oluşturan insanlık çekirdeğini bu alemde, en güzel şekilde besleyip, filizlendirmek; hatta koca bir ağaç olup meyve vermek için gelmiştir.

 “Dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, sakı­nanlar için elbette daha hayırlıdır. Hiç akıl er­dirmez misiniz?” [8]

  Evet, insanın, bir oyun ve eğlenceden ibaret olan bu alemde, filizlenip, meyveli bir ağaç olmasının tek yolu ise; Allah (c.c.)’ın onun mahiyetine yerleştirdiği yetenekleri İslami­yet suyu ve imanın ışığı ile kulluk toprağı altında beslemektir. İnsan ancak bu şekilde filizle­nebilir ve ancak bu şekilde meyveli bir ağaç olup hem kendine, hem de başkalarına fayda ve­rebilir. Aynen Hz. Hanne tarafından dünya toprağına atılıp, Hz. Zekeriyya ta­ra­fından İslamiyet suyu ve imanın güneşiyle bir çiçek gibi beslenip, filizlendi rilen ve en sonunda da, Alemlerin Sevgilisinin (a.s.m.) geleceğini müjdeleyen Hz. İsa gibi mü­kemmel bir meyve vererek şu kainatı bir anda hareketlendiren Hz. Meryem gibi…

“İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımdakini tam hür ola­rak sana adadım, benden kabul buyur, şüphe­siz sen işi­tensin, bilensin." demişti.

Onu doğurunca –Allah onun ne doğurduğunu bilip du- rurken şöyle dedi: "Rabbim, onu kız doğurdum; erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve so­yunu koğulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum".

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul bu­yurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girse, onun yanında yeni bir yiyecek bulurdu. "Meryem! Bu sana nereden geldi?" deyince, o da: "Bu, Allah katındandır." derdi. Şüphesiz Allah, dilediği-ne hesapsız rızık verir.” [9]

Allah (c.c.) insanı yaratıp bu aleme gönderirken, bu hayatın zorlukları ve sıkıntıları karşısında üzüldüğünde, öfkelendiğinde, sevdiği şeyleri kaybettiğinde ayrıca sevindiğinde, endi­şelendi­ğinde nasıl davranması gerektiğini bildirmek için; yani, Cenab-ı Hak; ona verdiği yetenekleri hangi yönde kullanması gerektiğini öğretmek için ona yanından hiç ayırmaması gereken ve onun için bir nevi kullanma kılavuzu diyebileceğimiz semavi kitaplar göndermiştir. Bu kitaplar insanları yaratıldıkları fıtrat üzerine, doğru yola yönlendirir. Onların daima huzur ve mutluluk içinde yaşamasını amaçlar. Hz. Adem’den, Hz. Mu­hammed’e kadar gelen bütün peygamberler de insanlara hep bunu telkin etmiş­lerdir.

“Allah (c.c.) sizleri selam yurduna davet eder.” [10]

İşte insanı insan yapan, şu fani dünyada onun Allah katın­daki değerini yükselten, belki bir noktada onu meleklere bile üstün kılan, kısacası insan dediğimiz bu küçük çekirdeğin, dünya hayatının toprağı altında filizlenmesini sağlayan; onun bu za­man- daki kullanma kılavuzu olan Ku­ran’ın emirlerine uyarak, mad­di-manevi his, duygu ve yeteneklerini gerçek gayele­rine ve yaratıcının onların kullanılmasını istediği yöne yöneltmesi­dir. Bu sayede insan, dünya aleminde, ruhlar aleminde, kabir ale­min­de, ahiret aleminde ve manen alakalı olduğu bütün alem­lerde filizlenip dalbudak verecek ve Hz. Meryem gibi Allah (c.c.)’ın sı­nırsız rahmeti ve nimetleriyle şereflenecek böy­lece bu kainat ağacının en mübarek, en nurlu ve en parlak bir mey­vesi olacaktır.

“Hani melekler: ‘Ey Meryem! Allah seni seçti, seni ter­temiz yarattı ve seni dünya kadınlarına üs­tün kıldı’ de­mişti.” [11]

Evet, insan için gerçek yükseliş ancak Allah (c.c.)’ın ona verdiği kalp, akıl, ruh, hayal, vicdan vs. duyguları bitmek, tü­ken­mek bilmeyen sonsuz ahiret hayatına yöneltip, o manevi his­leri de bedeni gibi kullukla meşgul etmekle olur. İnsan eğer bunu başara bilirse, Allah (c.c.)’ın, olmasını istediği gibi bir kul olur. Çünkü bu haldeki bir insan Hz. İbrahim’in samimi bir kalple;

 “Şüphesiz ki ben, hanif olarak yüzümü, gök­leri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben müşriklerden deği­lim.”[12] dediği gibi bütün varlığını Allah (c.c.)’a yöneltmiş­tir. Gerçek büyüklük ve üstünlük de işte budur. Her insan kabili­yetlerine göre alay-ı illiyyin yani; yücelerin yücesi ve makamların en yükseği denilen bu kul­luk makamına erişebilir. Hatta bu asırda, insanın elin de on dört asır geçmesine rağmen hiç es­kimeyen, yaşlanmayan ve her zamanda gençliğini ve ta­zeliğini koruyan Kuran gibi bir hidayet rehberi; önünde Hz. Muhammed gibi bir önder varken insa nın bu yüce makama ulaşması hiç de zor değil­dir. Hz. Ebubekir, Hz. Ali, Hz. Abdulkadir Geylani, Hz. Hasan Basri, Hz. İmam Azam Ebu Hanife, Bediüzzaman Said Nursi gibi her asırda Allah (c.c.)’ın yeryüzüne gönderdiği alimler ve salihler bunu en güzel şekilde tasdik etmişlerdir. İn­san Allah (c.c.)’a hakiki kul olmayı gerçekten samimi bir kalple istediği takdirde, Cenab-ı Hakk’ın rahmet kapıları insan için her zaman sonuna kadar açıktır. Bu konuda Cenab-ı Hak bir Hadis-i Kutsi’de şöyle buyurmuştur:

“Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andık- ça ben onunla beraberim, O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gide­rim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfi­retle karşılarım.”

Allah (c.c.) gerçekten kuluna ilmiyle, mağfiretiyle, kud re­tiyle, ihsanıyla ve rahmetiyle çok yakındır. Ve Allah (c.c.)’ın katında kulunun değeri çok büyüktür. Çünkü insan, mahiyetin­deki özellikleriyle kendi varlığından çok, Allah (c.c.)’ın varlığını ve bir­liğini gösterir. Mahiyetindeki sonsuza uzanan emelleri ve sonsuza kadar yaşama arzusu ise gerçekten sonsuz bir hayatın yani ahiretin ve cennetin olduğunu kesin bir şekilde gösterir. Çünkü; insanın fıtratı gerçekte olmayan şeyleri kabul etmez, şeytan da gerçekte olma­yan şeylerle insanı aldatamaz. Bunlara dayanarak diyebiliriz ki insan hikmetle işlenmiş bir sanat gibidir ki, kalbinde, ruhunda, aklında, düşüncesinde, hayalinde hep bu hikmetli yaratılışın izleri açıkça görünür. İşte bu da Allah (c.c.)’ın sınırsız derecede Hakim olduğunu gösterir.

 Görüldüğü gibi insan, kendi varlığından çok Allah (c.c.)’ın varlığını göstermektedir. İnsan, sanki güneşin denize yansıyıp, denizin yüzünde bütünüyle görünmesi gibi, Allah (c.c.)’ın isim­leriyle ve sıfatlarıyla, içine yansıdığı bir ayna gibidir. İşte Cenab-ı Hak, bu insan aynasında güzel isimlerinin harika nakışlarıyla görünür ve okunur. Bu sebepten dolayı insanın hayatı bir kita­bın her an değiş tirilen sayfaları gibidir. Allah o kitaba, yani insanın hayatına her an değişik bir ismiyle tecelli ederek, onun sayfalarını durmadan değiştirmektedir.

 “ O her an yeni bir iştedir.”[13] ayetinde ifade edildiği gibi Allah (c.c.), bazı batıl inançlara sahip olan dinsizlerin zannettiği gibi, alemi yaratıp, sonra onu insanın eline verip kendi köşesine çekilmiş değildir. Haşa! Bilakis bütün alemde ve insanın haya­tında her an yeni yaratmalar meydana getirmektedir. Kainatın her an yenilenip tazelendiği gibi; insanın hayatı da her an yeni­lenmektedir. Bedeninde varolan sayısız hücrelerden her an milyarlarcası ölmekte, milyarlarcası dirilmekte ve böylece o bedenin fiziksel yapısı her an değiştirilerek, yenilenmekte­dir. Bu da gösteriyor ki, insanın, sahip olduğunu zannettiği maddi var­lığı yani cesedi bile onun değildir. O beden de her şey gibi Allah (c.c.)’ın tasarrufu ve idaresi altındadır. Ve o beden sadece insan için yani insanın ruhu için bir ev olup, insan o beden evinde bir süreliğine oturmaktadır. İnsanın bedeni Cenab-ı Hakkındır, Onun sınırsız gücünün, iradesinin ve ilminin mucize bir eseridir. İnsana sadece kısa bir süreliğine emanet olarak verilmiştir. Bu se­bepten dolayı, bütün varlıklar içerisinde en şerefli, en üstün ve en geniş irade sahibi insan olduğu halde, iradesiyle, isteye­rek yap­tığı yeme, içme konuşma, düşünme gibi işlerin küçük bir kısmı kendisine aitken, geriye kalan büyük kısmı iradesi dışında, Allah (c.c.)’ın idaresi altında gerçekleşmektedir. Me­sela; insanın yemek yeme fiilinde, vücudundaki hücrelerin ge­rekli vitaminleri alıp, beslenme­sinden tutun da, o vücutta belli bir denge ve düzenle meydana ge­len sindirim olayının en son kademesine kadar olan birbirine bağlı zincirleme fiiller arasında, insanın kendi iradesiyle yaptığı ve bedeninde, yapmaya güç yetirebildiği tek iş, ağzındaki dişleri ha­reketlendi­rip, ağzına aldığı besin maddesini çiğnemektir. Artık bundan sonra o yiyeceği öğütüp, mideye göndermek, midede hazmet­tirmek, vücut için gerekli gıdaları depolayıp, enerji ihtiyacı olan organ­lara göndermek gibi diğer fiiller insanın idaresi altında olmayıp; sınırsız gücü ve kudreti karşısında bütün ilimlerin ve bütün dü­şünce sistemlerinin hayretle secde ettiği Allah (c.c.)’ın iradesi ve ida­resi altında gerçekleşmektedir.

 İnsanın konuşmak, düşünmek, yürümek, okumak gibi diğer fiillerini de buna kıyaslarsak gerçekten onun bütün bedeninden tutun da ta en küçük hücresine kadar, sınırsız gücü ve ilmiyle en güzel şekilde idare eden Allah (c.c.)’tır. Bu yüzden yaptığı iyilik ler ve güzellikler bile onun değildir. O güzel fiilleri de ona yaptıran Zat yine Allah (c.c.)’tır. İradesini kötüye kul­lanarak yaptığı kötülüklerinden ise sorumludur. Çünkü, insan kötülüğü isteyerek yapar ve yaptığı bu kötülükler de şahsi veya toplum­sal olarak çeşitli tahribata ve bozulmalara sebep olabilir. Mesela; Allah (c.c.) ateşi rahmet olarak yaratmıştır bu yüzden o ateşle koca bir evi yakmak insanın iradesiyle işlediği kötü fiillerdendir, bundan dolayı o ateşe şer gözüyle bakmak hatadır, ona kötülük vasıtası da denilemez. Bir ayette bu konudan şöyle bahsedilir:

 “(Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Al­lah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendinden­dir.” [14]

 Evet insan Cenab-ı Hakk’ın güzellik ve hayır vasıtası olarak indirdiği bir şeyi nefsine uyarak, kötülük yönünde kullana bilir. Bu yüzden insan cahildir, cahil olduğu için de zalimdir. Yap tığı güzel işler ise hep Allah (c.c.)’ın ona olan lütfu ve ihsa nıdır. Çünkü Allah (c.c.), insanın küçücük bedenindeki duyu ve duy­guları, o kutsi ve güzel isimlerinin, sayısız gizli hazinelerini gö­rüp, anlaması için bir ölçü ve bir tartı mahiye­tinde yaratmıştır. Mesela; insana işitmek, görmek, iste­mek gibi duygular, Allah (c.c.)’ın işitmek, görmek, irade etmek gibi yüce sıfatlarını ve ge­niş fiillerini anlaması için verilmiştir. Bu se­bepten dolayı ‘Nefsini bilen, Rabbini bilir’ denilmiştir.

 Evet insan sahip olduğu sıfatlardan yola çıkarak, yüce yara­tıcının kutsi sıfatlarına yetişip, Onu o şekilde güç yetirebildiği kadar tanıyabilir. Mesela; bir insan sahip olduğu malla­rına ba­kıp, ‘nasıl ki bunların sahibi ben isem; bütün mülkün sahibi de Allah (c.c.)’tır.’ diye düşünerek, Cenab-ı Hakk’ın Malikiyet (sahip olma) sıfatına; evine bakıp, ‘nasıl ki bu evi böyle düzenli bir şekilde ben yapmışsam; şu koca kainat evini de eşsiz bir hikmet ve düzenle yapan Cenab-ı Hak’tır.’ diye düşünüp, Allah (c.c.)’ın Halıkiyet (yaratıcılık) ve Hakimiyet (Hakimlik) sıfatlarına ulaşıp, Allah (c.c.)’ı o şekilde tanıyabilir. İşte bu güzellikler, hep Allah (c.c.)’ın insana ihsan etmiş olduğu güzelliklerdir.

İnsanın mahiyetinde bulunan buraya kadar bah­settiğimiz özelliklerinden biri de onun yaratıcısına karşı kal­binde sınırsız bir sevgi taşımasıdır.

  İnsan fıtri olarak her zaman için güzeli sever, iyilik yapana bağlanır ve ona ihsan ve ikramlarda bulunana minnet duygusu içerisinde ilgi duyar ve sevgi besler. İşte bu sevgi ve bağlılık gü­zelliğin, iyiliğin ve ikramın derecelerine göre artar ve aşkın son noktasına kadar gider. Mesela, bir insan kendine ikram eden bi­rini sever ve bu sevgi ikram eden kişinin ikramı ve ihsanı arttıkça daha da artar ve sevgi bağlılık haline gelir. O ikram daha da art­tıkça bağlılık haline gelen o sevgi daha da artarak aşk haline gelir, o ikram daha da artarsa bu kez o sevgi, ta­pın­ma halini alır ve sahibini ikram edene kul ve köle yapar. İşte bu noktadaki sevgi insanı aşan çok büyük ve çok geniş bir sev­gidir. Ve böyle büyük ve geniş olan sınırsız sevgi de insanın minicik kalbine yerleşmektedir. Görüldüğü gibi, insan dediğimiz bu küçücük varlığın bir çekirdek kadar minicik olan kalbine dünya kadar geniş bir sevgi yerle şebilir.[15] Evet mademki insa­nın fıtra­tında güzelliğe karşı müthiş bir sevgi hissi vardır, öy­leyse; bu kainatın yaratıcısı, kai­natta gösterdiği, her mevsim değişen, gece ile gündüz farklılıklar gösteren, mükemel bir den­ge ve düzenle her an yenilenen ve tazelenen rahmetinin mükemmel eserleriyle şu geniş alemde, noksan­lıklardan munezzeh tek güzelin kendisi olduğunu ve insanın küçücük kalbine yerleşen kainat kadar, belki daha da fazla olan sevgiye layık olan Zatın ve hatta bu sevginin yöneltilmesi gereken tek Zatın da yine kendisi olduğunu açıkça göstermektedir. İşte insanın, kalbindeki bu geniş sevgiyi gerçek sahibine yöneltmesi gerekir. Çünkü insana karşı şu alemde görünen, Allah (c.c.)’ın sınırsız ikramları, ihsanları, lütufları ve rahmeti elbette varlıkların en üstünü, en muhtacı, en akıllısı ve Allah (c.c.)’a karşı en şevklisi olan insanın sınırsız sevgisini Ona yöneltmesini gerek­tir­mek­tedir.

 “Sizin için gökten su indiren O'dur. İçecek su ondandır; hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de o su ile yetişir.

 Allah, sizin için, o su ile ekin, zeytin, hurma­lıklar, üzüm ler ve her çeşit meyveleri bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir topluluk için büyük bir ibret vardır.

 Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmeti­nize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine bo­yun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” [16]

 Evet, insan, yaratılışı bakımından yaratıcısına karşı sınırsız bir sevgiye sahip olduğu gibi, Yaratıcı da mu­kaddes güzelliği, in­sana karşı yukarıdaki ayetlerde bah­sedilen sınırsız ikramı, ihsanı ve rahmetiyle bu sev­giye, en fazla layık olandır. İşte bir mümi­nin; yaşa­mına, varlığına, dünyasına, nefsine, ailesine ve bütün var­lıklara karşı olan sevgileri hep, Allah (c.c.)’a karşı, kalbinde var olan sevgi denizinden sızan damlalardır. Bu sebeple insan bütün varlıklarla irtibat halindedir.

Kendini sevdiği gibi, beraber yaşadığı ailesini de sever. Koca kainata, içinde yaşadığı evi gibi bağlıdır. Hayvanları, bitkileri, denizleri, ormanları, dünyada onlar­sız yapamayacağı varlıklar olarak görür. Kısacası insan çok yönlü bir varlıktır ve kalbinde bulunan büyük sevgiden dolayı da bütün varlıklarla ilgisi vardır ve bu yüzden herhangi bir varlığın başına gelen her­hangi bir olaydan da çok çabuk etkilenir.

Mesela; yakınlarından birinin mutlu olması onu da mutlu eder. Üzüntülü olmaları onu da üzer. İnsan küçücük bir has­ta­lıktan etkilendiği gibi, yeryüzünün sarsılmasından da etkilenir. Hatta insanın, dünyasının yıkılarak ileride tamamen yok olaca­ğını düşün­mesi, ona daha dünyadayken cehennem azabını tattırır vs…

 Evet, insanın, içinde yaşadığı dünyanın dışında yıkılacağından korktuğu bir de kendine has özel bir dünyası vardır. Onun bu dünyası, kainat kadar büyük ve geniştir. Görüyoruz ki bütün insanlar aynı dünyanın içinde yaşadıkları halde; farklı zevklere, farklı fikirlere, farklı korkulara, farklı endişelere, farklı ideallere ve farklı yeteneklere sahiptirler. Bu yüzden şu gördüğümüz ve içinde yaşa­dığımız bir tek dünya içerisinde milyarlarca farklı dünyalar bulun­maktadır.

 Cenab-ı Hak bütün insanları aynı beden ve ruh yapısı içeri­sinde, aynı kanun ve aynı yaratılış safha­ları çerçevesinde yarat-

mış fakat onların hayatında farklı farklı düşünce sis­temleri içerisinde farklı farklı dünyalar kurmuştur. Örneğin; her insanın anne karnında taşınma süresi normal olarak dokuz aydır ve her insanın bedeni iki el, iki ayak, iki göz, bir mide vs. aynı uzuvlar­dan oluşmasına ve her insanda sevgi, şefkat, düşmanlık, nefret, kıskançlık gibi aynı hisler olmasına rağmen; kimi insanlar kırmı­zıdan hoşlanır, kimileri beyazdan. Kimi insanlar elmayı sever, kimileri daha farklı bir meyve. Kimi insanlar tıp dalında başarılı­dırlar, kimi­leri de astronomi dalında. Kimi insanlar müziğe ilgi duyarlar, kimileri de resime…

“Sizi yaratan Odur; böyle iken kiminiz kafir­dir, kimi­niz de mümindir…size şekil verdi, suret­lerinizi de güzel yaptı. Dönüş ise ancak Ona­dır.” [17]

İşte insanların böyle farklı düşünmelerinin sebebi; her insa­nın üzerinde Allah (c.c.)’ın farklı bir isminin daha açık bir şekilde yansımasından kaynaklanmaktadır. Mesela; mahiyetine Allah (c.c.)’ın ‘VEDUD’ ismi yansıyan bir insanda o ismin manası olan sevginin izleri görülür. Böyle bir insan sevgiyle, muhabbetle muamele eder. Mahiyetine, Allah (c.c.)’ın ‘RAHİM’ ismi yansıyan bir insan şefkatle; ‘AFUV’ ismi yansıyan bir insan af ve bağışla­mayla; ‘KERİM’ ismi yansıyan bir insan da ikram, ihsan ve cö­mertlikle muamele eder… Mahiyetine Allah (c.c.)’ın ‘HAYY’ ve ‘KADİR’ isim­leri yansıyan Hz. İsa’nın, Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri dirilttiği ve çaresi olmayan hastalıklara tutulmuş hastaları iyileş­tirdiği Kuran ve diğer sağlam kaynaklardan bize haber veril­miştir.

 “ Hiç şüphesiz ben, size Rabbinizden bir delil ile gel­dim. Doğrusu ben size, çamurdan kuş şekli gibi bir şey ya­pıp içine üf-lerim, Allah (c.c.)’ın izniyle he­men bir kuş olur! Allah (c.c.)’ın izniyle körü ve alacalıyı iyi ederim, ölüleri diriltirim… Eğer mümin kimseler iseniz bunda sizin için elbette bir delil vardır.” [18]

 Hz. İsa’nın ayette bahsedilen, özelliklerinden, ölüleri diriltme yeteneği Allah (c.c.)’ın, onun üzerinde görülen ‘HAYY’ isminin; körleri ve çaresiz hastaları iyileştirmesi ise ‘KADİR’ isminin sonuçlarıdır.

 İşte insan, en ufak korkutucu bir olaydan dahi dehşete dü­şecek kadar korkak, dünyanın zahmetlerine ve sıkıntılarına, karşı koyamayacak kadar zayıf ve çaresiz, hayatının her döne­minde birilerine muhtaç olacak kadar fakir, ümitsiz ve elin­den giden birşeyi tutamayacak kadar aciz olmakla birlikte; kendi alemine yansıyan, Allah (c.c.)’ın herhangi bir isminin neticesi olarak, şu koca alemde her kapıyı açabi­lecek bir mahiyete sa­hiptir. Yeter ki insan bu mahiyetini tanıyabilsin ve Allah (c.c.)’ın hangi isminin; üzerine, nasıl yansıdığını anlayabilsin!

 Bu sebepten dolayı Cenab-ı Hak, insanlara, yüce katın- dan kitaplarını birer rehber, peygamberlerini de örnek alınması gereken birer model olarak gönder­miştir. Kuran’da, peygamber mucizeleri denilen bazı olağanüstü olaylardan bahsedilmesinin sebebi ise insanları o yöne teşvik etmek içindir.

 Evet, Kuran-ı Kerim insanlara, maneviyat yönünde yüksel- meleri için peygamberleri birer önder ve imam olarak gösterdiği gibi, maddi yönden yükselmeleri ve ilerlemeleri için de onlara, yine peygamberleri örnek göstermektedir. Kendi zamanların­daki insanlara göster­dikleri mucize türünden bazı harika olayları örnek vererek peygamberleri, bu asırdaki insanlara ilim ve teknoloji yönünde de örnek alınması gereken birer usta ve birer öğretmen olarak tanıtmaktadır.

Bu nedenle Kuran’da insanlara, her yönden pey­gamberlere uymaları emredilir.

 “Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik.” [19]

 “Peygambere itaat edin ki rahmete erdirilesi­niz.”[20]

 Kuran, peygamberlerin manevi güzelliklerinden bah­sedip in­sanları onlara teşvik ettiği gibi, mucizelerinden bah­setmekle de onları, peygamberlerin yaptığı şeylerin ben­zerlerini yapmaya ve onları taklit etmeye teşvik etmektedir. Hatta diyebiliriz ki, ma­nevi yükselişe ve manevi güzelliklere erişebilmek için örnek alınması ge­reken zatlar peygamberler olduğu gibi, maddi ilerle­yişe kavuşabilmek için taklit edilmesi gereken zatlar da yine pey­gamberlerdir. Her peygamber farklı bir dalda başarı yö­nün­de zirvededir ve insanlara o yönde mucize göstermiştir. Mesela; Hz. Nuh’un mucizesi bilimin ve teknolojinin olmadığı bir zamanda çok büyük ve çok dayanıklı bir gemi yapmasıdır.

Hz. İdris’in mucizesi, henüz iğnenin ve ipliğin keşfe­dil­me­diği bir zamanda ilk dikişli elbiseyi insanlara giydirmesi; Hz. Yu­suf’un mucizesi ilk saati, insanlık alemine hediye etmesidir…

İşte burada asıl anlatmaya çalıştığımız konu ne pey­gam­ber­ler, ne de onların mucizeleri değil; daha önce bahsettiğimiz, Allah (c.c.)’ın, her insanın sahip olduğu kendi özel alemine yan­sıyan isimlerine göre insanın, kendini keşfetmesi ve yetenekli olduğu sanat dalında o peygamberleri taklit etmeye çalışma­sıdır. Çünkü her ilmin, her ilerleyişin, her hakikatin, her sanat dalının, her varlığın özünün temeli de insanın mahiyeti ve özü gibi Allah (c.c.)’ın bir is­mine dayanmaktadır. Burada önemli olan bu iki özü birleştirip en güzel şekilde sonuca ulaşmaktır. Me­sela; mahiyetine Allah (c.c.)’ın ‘ŞAFİ’ ismi yansıyan bir insan, o isme dayanarak; her tarafında bir ilaç, her köşesinde şifalı bir nefes ve her yerinde maddi-manevi her derdin devası bulu­nan, yeryüzü dedi­ğimiz şu koskoca eczanede, tıp ilminde, yani yüce Allah (c.c.)’ın yine ‘ŞAFİ’ ismine dayanan bu sanat dalında başarılı bir şekilde zirveye ulaşabilir. Yine üze­rinde, Allah (c.c.)’ın ‘RAB, MALİK’ gibi isimleri görülen bir insan, yöneticilik dalında, ‘ADİL, HAKİM’ gibi isimleri görünen bir insan da hukuk dalında zirveye ulaşabilir. Ve Allah (c.c.)’ın diğer güzel isimlerini de bunlara kıyaslarsak; insanın bu alemde her konuda ilerle­me­si için yollar açıktır. Baştan beri anlatmaya çalıştığımız bu insanın mahiyeti konusunda, işte asıl üzerinde durulması ge­reken mevzu bu mevzudur. Çünkü insan zayıf, aciz ve muhtaç ta ol­sa; aceleci, çıkarcı ve hırslı da olsa; cahil ve zalim de olsa; Allah (c.c.)’ın; güzel isimlerini üzerinde tecelli ettirdiği en sev­gili kuludur. Ve her insanın mahiyetinde de diğer isimlerin ya­nında özellikle bir veya birkaç isim daha açık görünür ve o is­min özel­likleri daha ağır basar. Daönce bahsettiğimiz; üzerine ‘rahim’ ismi yansıyan bir insanda şefkat ve merhamet hissinin diğer hislere göre daha ağır basması gibi…  

İnsanın her şeyden önce yapması gereken tek şey; kendini, yani; özünü tanıması, yani; “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!” [21] emrine uyarak, Allah (c.c.)’ın bin bir ismiyle yoğurup, ruhundan üflediği, o çok kıymetli olan mahiyetini okumasıdır. İşte bu şekilde insan, gerçek kimliğini öğrenmiş olacak ve bu aleme geçici, sıkıntılı, ölüm ve ayrılıklarla dolu, hüzünlü, pe­şinde koştuğu emellerine kavuşma­dan geçirilen ümitsiz bir hayat yaşamak için gönde­rilmemiş olduğunu bilecek, bunun aksine mahiyetine yerleştirilen çok değerli yetenek ve duyguları, Cenab-ı Hakk’ın herhangi bir ismine bağlanıp, o yönde kulla­narak, şu alemdeki bütün kapıları açıp, o kapılar­dan Allah (c.c.)’ın yüce dergahına girecektir. Ve Cenab-ı Hakk’ın meleklere karşı “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” [22] buyurduğu şekilde halife­liğe layık gerçek insan olcaktır.

“ Sizi yeryüzünün halifeleri kılar.” [23]

 


 



[1]    Gerçi ne kuvvet, ne hikmet, ne de ilim o hayvanlarda da yoktur. Fakat on­­ların üzerinde, Cena-b-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatları tecelli eder. Cenab-ı  Hak­k’ı hakkıyla tanıyan bir insan  ise  ilme, dolayısıyla  hikmete dolayısıyla kuvvete sahip olur.

[2]    Hud 9

[3]    Kasas 78

[4]    Furkan 43

[5]    Tevbe 24

[6]    Nur 39

[7]    Enam 95

[8]    Enam 32

[9]    Al-i İmran 35-37

[10]   Yunus 25

[11]   Al-i İmran 42

[12]   Enam 79

[13]   Rahman 29

[14]   Nisa 79

[15]   Ayrıca o küçücük kalpte bulunan mercimek büyüklüğündeki hafıza kuvvetine; sanki büyük bir kütüphane gibi, binlerce kitap, sınırsız bilgi, seneleri dolduran yaşam ve nice hatıralar sığmak-tadır. İşte Allah (c.c.) insanın mahiyetine böyle sınırsız mucizelikler yerleştirmiştir.

[16]   Nahl 10-12

[17]   Teğabun 2-3

[18]   Al-i İmran 49

[19]   Nisa 64

[20] Nur 56

[21]   Alak 1

[22] Bakara 30

[23] Neml 62