Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

5- İNSANIN ALLAH’IN İSİMLERİNE - Yeryuzuefendisi - 5. Sayfa

 

5- İNSANIN ALLAH’IN İSİMLERİNE

MAZHAR OLMASI

 

 Yeryüzünde yaşayan dört yüz bin çeşit bitki ve hayvan türle­rinin hiçbirini unutmayarak ve şaşırmaya­rak zamanında, müthiş bir denge, düzen, hikmet ve terbiye ile idare eden ve yeryüzünün her tarafına tevhid mührünü basan, elbette Allah (c.c.)’ın sınırsız rahmetidir. Alem Allah (c.c.)’ın rahmeti ve mer­hametiyle idare edilmektedir. Bunun canlı örnekleri de her an gözlerimizin önünde tazelenerek vuku bulmaktadır. İşte böyle kainatın yü­zünde Allah (c.c.)’ın rahmetinin izleri göründüğü gibi, insanın mahiyetinde de aynı şekilde görünmektedir. Ve Allah (c.c.)’ın bütün kainata yansıyan, bütün isimleri yine aynı şekilde insana da yansır. Daha önceki konularda insanın, kainatın küçük bir örneği, yani, onun küçük bir kainat olduğundan, bahsetmiştik.

 İnsan gerçekten şu alemde, fıtratındaki özellikle­riyle, yete­nekleriyle, daima sonsuzluğu isteyen kalbiyle ve ruhuyla; sanki diğer varlıkların onun etrafında döndüğü bir merkez gibidir. Bü­tün alem onda toplanmıştır. O, bu alemden çıktığında artık bü­tün varlıkların görevleri de sona ermiş olur ve bu alemin ka­pısı bir daha açılmamak üzere kapanır.

İşte, insana bütün varlıklara merkez olmak gibi, böyle yüksek değeri veren tek şey; Allah (c.c.)’ın, onu bütün isimlerinin tecel­lilerine bir odak noktası olarak yaratmış olması­dır. İnsan Allah (c.c.)’ın bütün isimlerinin yansımalarını üzerinde bir ayna gibi gösterir. Tüm kainata yansıyan bütün isimler, insanın mahiye­tine de yansır. Bu yüzden kainat büyük bir insan, insan ise kü­­­çük bir kainattır.

 İnsan kainatın özü ve özeti olmakla birlikte, on sekiz bin alemi içine alan büyük bir kitabın fihristi durumun­dadır. İnsanın özünde esma-i hüsnanın yansıdığı her bir alemden bir örnek bu­lunmaktadır. Mesela, bir ağacın bütün hayat programı, yani, nasıl bir ağaç olacağı, ne kadar yaşayacağı, hangi meyveyi ne kadar vereceği vs. bütün özellik­leri Cenab-ı Hak tarafından tohumuna yerleştirilmiştir. Bu yüzden bir yığın bilgiyi içinde taşıdığı için, o tohumda ve bütün tohumlarda; Allah (c.c.)’ın ‘HAFİZ’[1] ismi görünmektedir. Aynen bunun gibi insanın kal­binde bulunan mercimek büyüklüğündeki hafızasında da insa­nın hayatıyla ilgili bir yığın bilgi vardır.

Bu nedenle insanın hafızasında da, ağaçların tohu­munda gö­ründüğü Allah (c.c.)’ın ‘HAFİZ’ ismi görünmektedir…

 İşte bu yüzden insan maddi-manevi her bir uzvunu Allah (c.c.)’ın emrettiği yerlere sarfederek, O (c.c.)’na hamd ile şük­retmelidir. Ayrıca Kuran’ın emirleri olan şeriata uyarak, o, özündeki esma-i hüsnanın izlerinin her birini kendi alemi için bir merdiven yapıp, o merdivenlerden Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi Allah (c.c.)’ın katına yükse­lip, Onunla konuşabilir. Bu da gösteriyor ki, her insan için miraç yolu açıktır. Bu sebeple insan görünen ve görünmeyen alemler arasında bir köprü durumun­da­dır. İki alemle de irtibat halindedir. Allah (c.c.)’ın her iki aleme yansıyan isimleri insana da yansır. Ve insan bu haliyle Allah (c.c.)’ın isimlerine ve sıfatlarına, ruhuyla, kalbiyle, hisle­riyle, duyu ve duygularıyla ve bedeniyle tam bir ayna­dır.

 İnsanın bedeni sanki rahmet hazinelerini ölçüp tartacak bir ölçü aleti gibidir. Çünkü, Allah (c.c.)’ın dünya­daki rahmetinin çeşit çeşit lezzetlerini hissedecek yetenekler, insanın bedenine yerleştirilmiştir. Mesela; yeryüzündeki milyarlarca çeşit yiye­cek­lerin birbirinden farklı tatlarını, insan, tat alma duyusu olan di­liyle hisseder.

Her bir yiyecekteki ayrı lezzeti diliyle tadar, onunla o rahmetin derecesini ölçer ve kainatı Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.)’ın rahmet hazineleriyle donattığı ilahi bir sofra olarak görür.

 Aynı şekilde insan, gözleriyle alemi izler ve tüm varlıkların gerçekte kendileri olmayıp, sadece Allah (c.c.)’ın güzel isimle­riyle süslediği harika sanatları olduğunu anlar vs…

 “Görmedin mi ki doğrusu Allah (c.c.) gökten bir su indirdi de, böylece yeryüzü yemyeşil oluyor. Muhakkak ki Allah (c.c.) Latif’tir, Habir’dir.” [2]

 İşte insan bedeni Allah (c.c.)’ın yeryüzünde gösterdiği rah­met eserlerini görür, tadar, ya da hisseder ve onun arkasındaki Allah (c.c.)’ın güzel ismine yanaşır ve yavaş yavaş o ismin zirvesine doğru yürümeye başlar…

 Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

 “ Allah (c.c.) insanı Rahman suretinde yarattı.”

 Evet, kainatı bir saray gibi çok dengeli ve çok güzel bir şe­kilde idare eden; güneşi, yıldızları ve gezegenleri minicik atom­ların içindeki elektronlar gibi hem hikmetle hem de gayet kolay bir şekilde döndüren ve atomları sanki çok dikkatli askerler gibi, emrinde çalıştıran yüce Allah (c.c.)’ın; ortağı, benzeri, zıddı ol­madığı gibi;

 

 “O'nun misli gibi bir şey yoktur.”[3] ayetinin ifadesiyle, Onun şekli, misali ve örneği de yoktur. Fakat; “Göklerde ve yer­de en yüksek vasıflar onun­dur.” [4] ifadesiyle, Onun isimlerini, sıfatlarını ve kainattaki icra­atlarını anlayabilmek için örnekler verilebilir. İşte bu noktadan hareketle yukarıdaki hadisin birçok manası ve maksadı vardır. Bu ko­nuda kısaca şunları söyleyebiliriz;

 Hadisin ifadesiyle insan, gerçekten Allah’ın ‘RAHMAN’ ismini tam anlamıyla gösterir bir durum­dadır. ‘Rahman’ ismi kainatta rahmetle yaratılmış olan her varlığın yüzündeki rahmet mührüyle göründüğü gibi, insanın mahiye­tinde de açık bir şekilde gö­rünmektedir.

 “Şimdi bak Allah'ın rahmetinin eserlerine! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mut­laka ölüleri diriltir. O her şeye kâ­dirdir.

 “Andolsun ki biz, bir rüzgâr göndersek de onu (rahme­tin eseri olan ekini) sararmış görseler, mutlaka onun ar­kasından nankörlüğe başlarlar.” [5]

 Evet alemdeki her varlıkta Allah (c.c.)’ın ‘RAHMAN’ isminden yansıyan rahmetin izleri görünmektedir. Cenab-ı Hak da yuka­rıdaki ayetlerde o rahmetin izlerine dikkat çekerek, insanların onlara bakmalarını istemektedir. Mesela, kış mevsiminde yeryü­zünü süsleyen bütün bitkileri öldü­rerek orayı tamamen kupkuru bir çöl haline getirdikten sonra ilkbaharda o bitkileri rahmetiyle tekrar dirilmesi gerçekten o Rahman’ın rahmetinin izleri ve eserleridir. Cenab-ı Hak da insanlar tarafından bunların görül­mesini ve Rahman isminden yansıyan rahmetin derecesinin bilinmesini istemekte­dir. İşte Cenab-ı Hak insana da aynen bu şekilde dikkatle bakılmasını istemektedir.

Çünkü yeryüzünde görünen rahmetin izleri ve eserleri insanın yüzünde de görünmektedir. İnsanın her bir uzvu sanki rahmetle işlenmiş bir nakış gibidir. İnsanın konuşuyor, görüyor ve düşü­nüyor olması hep Allah (c.c.)’ın rahmetinin eserleridir. Ona bahşedi­len hayat ve o hayatı tertemiz bir ahlak ve imanla geçi­rebilmesi yine Rahman’ın rahmetinin yansımalarıdır. Ayrıca insanın cansız, ruhsuz ve şuursuz bir varlık değil de, insan ol­ması, sağlıklı olması, imanlı olması ve rızkının her an REZZAK tarafından geciktirilmeden verilmesi aynı şekilde, insanın üze­rinde daima tazelenen, RAH­MAN’ın rahmetitinin izleridir. Ve daha yüce Rabbimi­zin Rahman isminden, insanın mahiyetine yansıyan sınırsız rahmetini saymaya, hiçbir akıl güç yetiremez. Bu kadarıyla yetinip, Cenab-ı Hakk’ın, in­sana tecelli eden ‘RA­HİM’ ismine geçiyoruz:

İnsanın mahiyeti incelendiğinde, başta hemcinsine olmak üzere, bütün varlıklara karşı şiddetli bir şefkat ve acıma duygu­suna sahip olduğu görülür. İnsandaki bu duygu bazen o kadar güçlenir ki; bir anne, evladının rahatı için ken­dini feda edecek bir duruma gelir. İşte bütün annelerin, çocuklarına karşı kalple­rindeki şefkat ve merhamet; insanların, aralarında kan bağı olmaksızın birbirlerine karşı besledikleri dostluk ve yardımlaşma duyguları ve bir ailede yaşayan eşlerin ve çocukların birbirlerine karşı çıkarsız ve karşılıksız, yumuşak bir şekilde, şefkatle mua­mele göstermeleri hep Allah (c.c.)’ın ‘RAHİM’ isminin nu­run­dan, yeryüzüne süzülen küçücük parıltılardır. Çünkü, Cenab-ı Hak kullarına karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Bu yüzden kullarından da birbirle­rine karşı aynı mumeleyi göstermelerini istemektedir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

 "Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öy­leyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, se­mâda bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (ak­rabalık bağı) Rahmân'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır."

Başka bir hadiste ise şöyle yine şöyle buyrulmuş­tur:

 “Allah (c.c.) semavat ve arzı yarattığı gün, yüz rahmet yaratmıştır. Bunlardan birini arza indirmiştir. İşte bu­nun sa­yesinde biranne çocuğuna karşı şefkat duyar, hayvanlar, kuş­lar birbirlerine şefkat duyarlar. Allah (c.c.), geriye kalan dok­san dokuz rahmeti, kıyamet günü için kendine saklamıştır. Kıyamet gününde onları bu rahmetle yüze tamamlayacak.”

 Evet, başta insanlar olmak üzere, yeryüzünde yaşayan tüm varlıklar, Allah (c.c.)’ın ‘RAHİM’ isminin nurun­dan nasiplerini al­mışlardır. Belki de yeryüzünü ayakta tutan kuvvet Cenab-ı Hak­k’ın insanlara karşı olan merhametidir ki insanlar küçücük bir çıkar uğruna vahşi hayvanlar gibi birbirlerine saldırmı­yor­lar…

 Ayrıca yaz mevsiminde, ağaçların dallarını meyve­lerle do- natıp insana ikram ettiren, aynı şekilde bütün varlıkları birer hizmetkar gibi insanın etrafında döndüren ve onun yardımına koşturan ilahi ca­zibe, yine Allah (c.c.)’ın, kullarına karşı olan sınırsız rahmeti ve merhametidir. Evet, görüyoruz ki Cenab-ı Hak gerçekten kullarına karşı bu dünyada ‘RAHİM’ isminin ge­reği olarak sınırsız bir şefkat ve merhametle muamele ediyor. Bu mu­amele ahirette de devam edecek ve Cenab-ı Hak kulla­rını merhametiyle cennetine koyacaktır.

 Bütün bunların yanında bir de insanda, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden biri olan ‘ HAFİZ’ ismi tecelli eder.

 Evet, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği ve çiçeğin to­humu Cenab-ı Hakk’ın ‘HAFİZ’ ismini gösterdiği gibi, bu za­mandaki gelişen bilimin ortaya çıkardığı büyük bir ger­çek olan, insan bedenindeki DNA molekülleri de Allah (c.c.)’ın ‘HAFİZ’ ismini göstermektedir. Bir ağacın bütün hayat proğramı Allah (c.c.)’ın ‘HAFİZ’ ismiyle tohumuna yerleştirilmiştir. Aynen bu­nun gibi, insanın tüm  yaşamı, karakteri, boyunun uzunluğu-kısalığı, saç ve gözlerinin rengi, ve her türlü fiziki özellikleri de yine Allah (c.c.)’ın ‘HAFİZ’ ismiyle insan bedenindeki küçücük bir molekül olan DNA’sına yerleştirilmiştir. Bu molekül adeta insan bedeninin bilgi bankası durumundadır. İşte binlerce kitabı doldura­cak çok büyük ve geniş bir bilgi insan vücudundaki küçücük bir moleküle Cenab-ı Hak tarafından mucize bir şe­kilde sığdırılmıştır. Bu da Allah (c.c.)’ın, insanın üzerinde görü­len ‘HAFİZ’ isminin, yansımalarından biridir.

 Ayrıca insanın tüm yaşamı boyunca, iyi ya da kötü bütün fi­illeri yine Cenab-ı Hakk’ın ‘HAFİZ’ isminin gereği olarak haşir için kaydedilmekte ve korunmaktadır. Farklı farklı kişilerin, farklı farklı yerlerde uzun bir zaman dili­minde çektiği bir filmin iki-üç saatlik küçük bir kasete sığdırılması gibi; insanın farklı farklı yerlerde yaptığı farklı farklı işleri ve söylediği sözleri; kısacası 60-70 yıllık uzun bir hayat serüveni de ‘HAFİZ’ isminin, insanın üzerindeki başka bir tecellisi olarak Cenab-ı Hakk’ın dilediği şekilde kaydedilmekte ve haşir meydanında gösterilmesi için muhafaza edilmektedir vs…

 İnsanın kalbinde Allah (c.c.)’ın ‘RAHİM’ isminin tecellisi, hafı­zasında[6] ve genlerinde ‘HAFİZ’ isminin tecellisi görüldüğü gibi, aklında da ‘HAKİM’ isminin tecellisi görülür.

 Evet, akıl insana verilen öyle bir duygudur ki, bü­tün hikmet onda gizlenmiştir. İnsan, alemi onunla çözer, kimliğini onunla kazanır, yaratıcısını onunla bulur. Cenab-ı Hakk’ın, insanda en sevdiği duygu, akıldır.

 Akıl, Cenab-ı Hak tarafından hikmetle donatılmış bir sanat­tır. Ve akıl, Allah (c.c.)’ın bütün isimleriyle beraber, özellikle ‘HA­KİM’ ismi etrafında döner. Bu yüzden aklıyla hare­ket eden bir

insan, aleme Allah (c.c.) adına baktığında, her şeyin gerçek­ten Allah (c.c.) adına ve Onun adıyla çalıştığını göre­cektir. Evet böyle hareket eden bir insan Güneş, ay, yıldızlar ve atomlar; yeryüzünde bulunan dağlar, denizler, ovalar ve bütün varlıkların müthiş bir denge, düzen ve hikmetle çalışan me­murlar oldu­ğunu bilecek ve gerçek hikmete ulaşacaktır. İşte aklını bu yönde kullanan ve Allah (c.c.)’ın ‘HAKİM’ isminden gelen ger­çek hikmeti bulan bir insan dünya ve ahireti için büyük bir ka­zanç sağlamış olur. Dünya hayatı da düzenli olur, ahiret hayatı da. Bir ayette yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“O hikmeti dilediğine verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir. Ve bunu an­cak üstün akıllılar anlar.” [7]

İşte insan böyle, bu ve bunlar gibi Allah (c.c.)’ın bütün isim­lerine gayet güzel bir şekilde aynalık eder. Ve bu aynalık göre­vini ise üç yönde yapar:

1- Gecenin karanlığında, ışığın daha net göründüğü; çirki­nin yanında güzelin daha iyi fark edildiği, soğuk havada sıcağın daha şiddetli hissedildiği gibi, insan da mahiyetindeki sınır­sız acizliği, fakirliği, zayıflığı, eksikliği, kusurları ve sonu olmayan ihtiyaçlarıyla Allah (c.c.)’ın sınırsız gücünü, kudretini, kuvvetini, zenginliğini, rahmetini, merhametini ve bunlar gibi Cenab-ı Hakk’ın birçok sıfatını göstermektedir.

İnsan, çok aciz ve çok zayıf olduğu için sı­kıntılarına karşı hep dayanacak bir nokta arar. Bu yüzden insanın vic­danı hep Allah (c.c.)’a dönüktür. Bütün beden Onu tanımasa ve Ona inanmasa da vicdan Onu tanır, Ona inanır ve en zor hal­lerinde, hep içten içe Ona sığınır ve Ondan yardım bekler.

 “Sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran O'­dur. Hatta ge-milerde bulunduğunuz ve o gemiler, içindekilerle beraber hoş bir esinti ile akıp git­tikleri ve tam keyiflen­dikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelir çatar ve her taraftan onlara dalgalar gelmeye başlar. Bütünüyle kuşatılıp artık bittiklerini sanırlar. İşte o vakit tam ihlas ile Allah'a yalvarır ve dindar olurlar: "Eğer bizi buradan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız." der­ler.” [8]

  Evet, insan kim ve ne olursa olsun hep da­yanacak birine ihtiyaç duyar. Çünkü o çok zayıf ve çok acizdir. Buna karşılık yaratıcı ise, çok kuvvetli ve çok merhametli­dir.

 Ve insan, sınırsız ihtiyaçlarına karşı, onları elde edemeyecek kadar fakirdir. Bu noktada ise hep, yanında isteyeceği biri­lerini arar. İşte bu sebeple yine vicdan Gani ve Rahim olan Allah (c.c.)’ ın dergahına dayanır ve dua ile Ona el açar. Bilir ki, bü­tün ihtiyaçlarının kaynağı Ondadır, bütün rahmet hazine­leri Onun katındadır ve muhtaç olduğu şeylerin hepsini kendisine verecek olan Zat, sadece Odur. Bu yüzden diğer uzuvlar baş­kala­rına el açsa da vicdan sadece Ondan ister.

 “İnsanlara bir keder dokunduğu zaman her şeyden ge­çerek Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O Rablerine ortak koşarlar.” [9]

 Görülüyor ki, her insanın vicdanında, sıkıntılarına karşı da­yanacak ve ihtiyaçlarına karşı yardım isteye­cek bir nokta ara­ması yönüyle, Cenab-ı Hakk’ın rahmet dergahına karşı iki kü­çük pencere açılır. Ve insan o pencerelerden Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerini ve sıfatlarını ihtiyaç duy­duğu ölçüde izleyebilir. Mesela; çok güçsüzse, Allah (c.c.)’ın ‘KAVİ, AZİZ’ gibi isimlerini; çok korkaksa ‘SELAM’ ismini; çok günahkarsa ‘GA­FUR, GAF­FAR’ gibi isimlerini; çok fazla ihtiyacı varsa ‘SAMED’ ismini ga­yet güzel bir şekilde izleyebilir ve o isimlerin nurlarını üzerinde gösterebilir.

2- İnsan, kendine verilen örnekler türünden, mesela; az da

olsa ilim, kudret, görme, işitme, sahip olma, hüküm vere­bilme gibi vasıflarıyla, kainat sahibinin sınırsız ilmine, kud­retine, görüyor ve işitiyor olmasına, her şeyin sahibi olmasına hakimi­yetine ve bunlar gibi bir çok sıfatlarına aynalık eder. Mesela; Na­sıl ki, bir ailede baba, bu dünyada çocuklarının sahibiyse ve onları görüyor, idare ediyor ve rızıklarını temin ediyorsa; onun sahibi de, çocuklarının sahibi de Cenab-ı Haktır, onları da, tüm varlık­ları da O (c.c.) görür, işitir, idare eder ve rızıklarını da O (c.c.) temin eder.

3- İnsan; üzerinde işaretleri bulunan, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerine aynalık etmektedir. Allah (c.c.)’ın, insanın üzerinde, açık bir şekilde izleri görünen yetmişten fazla ismi vardır. Me­sela; insanın yaratılışında, Allah (c.c.)’ın ‘HALİK, SANİ, BARİ’ gi­bi isim­leri; suretinin ve şeklinin güzel olmasında, ‘RAHMAN, RAHİM, MUSAVVİR’ gibi i-simleri; cömertçe idare edilme­sinde, ‘KERİM, LATİF’ gibi isimleri; gizli düşmanlarına karşı her an ko­runmasında, ‘HAFİZ’ ismi ve bunlar gibi daha birçok isim insanın üzerinde açık bir şekilde görünmektedir. İnsan, bütün duyu ve duyguları, hissi ve hissiyatı, uzvu ve azası maneviyatı ve gizli yönleriyle Cenab-ı Hakk’ın ayrı ayrı isimlerinin ayrı ayrı nakışlarını ve işaretlerini üzerinde gösterir. Demek ki, bütün isimle­rin içerisinde en büyük ve en mukaddes bir isim olan ism-i azam bulunduğu gibi, bütün isimlerin bir­leşerek ayrı ayrı süs­lerle ve nakışlarla dokuduğu büyük ve değerli bir de sanat eseri vardır ki, o da İNSANDIR.

Her şeyden önce insan, kendini okuyup, kendini tanımalıdır.

Yoksa cansız, ruhsuz ve şuursuz bir haldeki var­lıkların duru­muna düşebilir. İnsan, Allah (c.c.)’ın katında, insan olduğu ve Allah (c.c.)’ın güzel isimleri ona tecelli ettiği için çok değerlidir. Allah (c.c.) insanın mahiyetine iki şekilde tecelli eder.

1- Allah (c.c.) ile kalbi arasında doğumundan, ölü­müne kadar hiç kopmayan bir bağ vardır. Bir ayette bu bağdan şöyle bahsedilir:

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere, sizi davet ettiği zaman, Allah’a ve Rasulüne icabet edin! Ve bilin ki, şüphesiz Allah (c.c.) kişi ile kalbi arasına girer…” [10]

Evet, insanın bütün bedenini yönlendiren, o be­denin geçici sahibi olan insan iken, o bedenden bir parça olan kalbi yönlen­diren Allah (c.c.)’tır. Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet edilen bir hadiste O (r.a.) şöyle demiştir:

“Allah Rasulü’nün dua buyurduğu dualardan birisi: ‘Ey kalpleri çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl!’ duası­dır.

Ben: ‘Ey Allah’ın elçisi, bu duayı çok tekrarlıyorsu­nuz’ dedim de O (a.s.m.): ‘Muhakkak ki insanın kalbi, Allah (c.c.)’ın par­maklarından iki parmak arasındadır. Dilediği zaman onu kaydırır, dilediği zaman doğrultur.’ buyurdu.

 Bütün bunlardan anlıyoruz ki, Cenab-ı Hak in­sana şah da­marından daha yakındır ve insanın kalbiyle doğrudan bir bağı ve bir irtibatı vardır. Yani her insan doğrudan Cenab-ı Hak ile irtibat kurabilir. O (c.c.)’na ulaşmak için başka vası­talar kullan­masına hiç gerek yoktur.

 “İyi bil ki, halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka birta-kım dostlar tutanlar da şöyle de­mektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip dur­dukları şeyde hükmünü verecektir. Her­halde ya­lancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz” [11]

 Evet, Allah (c.c.)’a yaklaşmak için araya her hangi bir kişiyi veya herhangi bir şeyi elçi koymanın cehaletini bu ayeti oku­yanlar görmelidirler. Çünkü, insan O’ndan ne kadar da uzak olsa; O (c.c.) insana sınırsız derecede yakındır. -Aynen dünya­nın ve içindeki varlıkların Güneş’e milyonlarca kilometre uzakta olmasına rağmen; Güneş’in, ısısıyla, ışığıyla ve dünyayı renk­len­di­ren yedi rengiyle, varlıkların içlerine kadar girmesi ve her zerresine işlemesi gibi. Evet, Allah (c.c.) her insana ilmiyle, kud­retiyle, ihsanıyla ve rahmetiyle gerçekten çok yakındır.

 “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, ger­çekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, dua­cının duasını kabul ederim.”[12]

 Ve her insan ile Cenab-ı Hakk’ın ömür boyu hiç kopmayan bir bağı vardır. Herkes imanı ve O’nu tanıya­bilme yeteneğiyle o bağı kuvvetlendirip, kalbinden O’na karşı bir kapı açıp, O’nun nuruna, sohbetine, münacatına nail olabilir. O bağı kuvvetlendi­rip, insanı Allah (c.c.)’a yaklaştıracak en etkili yol ise; Kuran’da tarif edildiği şekilde Allah (c.c.)’ı devamlı anmaktır.

 “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üze­rine ya­tarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru." derler.” [13]

 Evet Allah (c.c.)’ın tecellisinin birinci şekli kısaca budur. Yani; her an kulunun yanında, belki kalbinde hazır ve nazır ola­rak bulunmasıdır. Bu ise O’nun aşkını taşıyan kalpler için bir lutüf ve rahmet; günahtan katılaşmış gafil kalpler içinse bir hüsran ve azaptır.

2- Şu alemde, bütün varlıkların özelliklerini mahiye­tinde toplayan en nurlu varlık insandır. Bu yüzden insan, kai­natın tamamında tecellileri görülen, Esma-i Hüsna’nın tamamını, ru­hunda ve bedeninde gösterebildiği için, Cenab-ı Hak, bu güzel isimlerinin en yüksek mertebesi olan Zatı’nın tecellisiyle, insan­ların en büyük, en şerefli ve en nurlu zatında en büyük tecelliyi göstermiştir ki, bu tecelli ancak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) miracında meydana gelmişir. O (a.s.m.) ki, Leyla’dan Mevlayı bulanlardan değil, her şeyi arkaya atıp, bütün sebeplerden so­yutlanarak, elçi­siz ve vasıtasız, doğrudan doğruya, yüzünü Allah (c.c.)’a çevirip, O’nun varlığını, birliğini hakikatiyle görmüş ve kutsi isimlerini hem görmüş, hem de ruhunda bütün aleme göstermiş ve buna kar­şılık, Miraç gibi varlık ötesi bir olay, var­lıklar aleminden başlayarak, O (a.s.m.)’na hediye edilmiştir. Hz. Rasulullah (a.s.m.) bu olayla, Cenab-ı Hakk’a o kadar yaklaş­mıştır ki, bir anda Hz. Cebrail’i bile arkada bırakarak, sadece O’nunla olmak gibi büyük saadete ve mutluluğa erişmiştir.

 İşte Allah’ın insana olan tecellisinin ikinci şekli de budur ki bu makam sadece peygam­berlere layık bir makamdır.

 “Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, Kab-ı Kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu.” [14]

 5a - Hz. Muhammed (a.s.m.) Ve Miraç Mucizesi “Kulu Muham­med'i geceleyin, Mescid-i Ha­ram'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığı­mız Mescid-i Ak­sâ'ya götüren Allah, her türlü noksan sı­fatlardan münezzehtir.”[15]

 Miraç, Allah (c.c.)’ın kulu ve Rasulü olan Hz. Muhammed’in Allah (c.c.)’ın rızası yolundaki bütün engelleri aşıp, O (c.c.)’na yakınlık mertebelerini tek tek çıkarak, Sidret’ül-Mün­teha’da[16] O (c.c.)’nunla buluşması­dır.

 Evet, Allah (c.c.), Miraç ile, canlı-cansız, şuurlu-şuursuz, kü­çük-büyük, görünen-görünmeyen her çeşit varlıkta tecelli et­tir­diği, farklı farklı isimlerini ve varlıkların üzerindeki, yaratıcı­lık, idarecilik gibi farklı farklı sıfatlarını, bütün varlıkların içerisin­den seçtiği Hz. Muhammed (a.s.m.)’e gösterip, O (a.s.m.)’nu bütün insanların üzerinde en mükemmel kişi yapmak ve bütün varlık­larda tecelli ettirdiği bütün isimlerini ve sıfatlarını, ayrıca Zatını O (a.s.m.)’nda da tecelli ettirmek için, O (a.s.m.)’nu bir gece, yatağından alıp Mescid-i Haram’a; oradan Mescid-i Aksa’ya; oradan da bütün gök mertebelerini ve o gök mertebelerindeki ilahi ayet­leri ve mucizeleri göstererek yüce katına yük­seltmiş­tir. Ve böylece Allah (c.c.) O (a.s.m.)’na kainattaki bütün ayetle­rini göstererek, bu ayetleri insanlara da anlatıp, razı olduğu şeyleri onlara öğretmesi için O (a.s.m.)’nu büyük bir tebliğci ve kainatın bilinmeyen yönlerini keşfedecek bir keşifçi yapmıştır.

 Ve yine Miraç ile Allah (c.c.), Hz. Muhammed (a.s.m.)’i bü­tün gök tabakalarından geçirerek, O (a.s.m.)’na her gök taba­kasında makamları bulunan ve kardeşleri olan peygamberleri bir bir göstererek O (a.s.m.)’nu ta Kab-ı Kavseyn[17] makamına çıkarıp, O (a.s.m.)’nunla konuşmuş ve O (a.s.m.)’na Zatıyla tecelli ederek Cemalini göstermiştir.

 Cenab-ı Hak bütün varlıklar arasından Hz. Muhammed (a.s.m.)’i kendine özel bir kul olarak seçmiş ve O (a.s.m.)’nu Hz. Adem Aleyhisselamdan bu yana hiçbir insanın ve hiçbir peygamberin muvaffak olmadığı makamlara çıkarmış ve O (a.s.m.)’na göklerdeki ve yerdeki ilahi mucizelerini ve delillerini gösterip, ayetlerini vahyetmiştir.

 Miraç, Allah (c.c.)’a yakınlık mertebelerinin son noktasıdır ve kulun, maddi-manevi bütün hicab ve perdelerden soyutlana­rak Rabbine vasıl olduğu; yani, Rabbine ulaştığı andır.

 Ayrıca Miraç, maddenin bitip; mananın başladığı, enenin

gizlenip; hüvenin gösterildiği, yani; insandaki benlik duygu­sunun, Allah (c.c.)’ın yüce zatı karşısında ta­mamen eriyip, bü­tün dünyalık zevklerden ve arzulardan temizlenip, sadece Allah (c.c.)’ı görüp, yine O (c.c.)’nu gösterdiği andır.

 Ve Miraç, zamanın durup; sonsuzluğun başladığı, şirkin ve tağutun parçalanıp, sadece imanın ve tevhidin parladığı muci­zevi bir olaydır. İşte böyle mucizevi bir olayı, Cenab-ı Hakk’ın iz­ni ve dilemesiyle gerçekleştiren Zat ise, Rasul-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’dır. Çünkü, bütün Esma-i Hüsna’nın te­cel­lilerini üzerinde göstermesi sebebiyle şu alemdeki en mü­kemmel varlık insandır; insanlar arasındaki en mükemmel şah­siyet ise, Allah (c.c.)’ın isimlerinin ve Zatının tecellilerinin son noktasına ulaşmış olan Hz Muhammed Aleyhissalatü Vesse­lam’dır. Bu yüzden Allah (c.c.),  Miraç gibi olağanüstü bir olayla O (a.s.m.)’nu huzuruna almış O (a.s.m.) na bazı emirlerini vahyetmiştir. Bunu yaparken de O (a.s.m.)’nu her bir isminin, her bir mertebesinde gezdirmiş ve görülen ve görülmeyen alemlerde kurduğu yüce Rab’lık saltana­tını O (a.s.m.)’na gös­termiştir. Mesela; bir padişahın ülke yönetimindeki konumu farklı farklıdır. Ülke halkı onu farklı nam ve vasıflarla tanır. Me­sela, bahsettiğimiz padişah, adliye dairesinde hakim; aske­riyede en büyük  kumandan, mülkiyede sultan ve daha başka daire­lerde bin isim ve vasfı bulunabilir.

 İşte böyle bir padişah, halkına kanunlarını bildirmesi için, katında özel olarak seçip, görevlendirdiği değerli bir kişiyi; isimlerini ve vasıflarını göstermek için hükümetinin bütün dai­re­lerinde gezdirip, ona, her daireye özel, o dairede kurduğu eşsiz saltanatını ve o saltanatın her bir tabaka­sını tek tek gös­terip, bu şekilde onu kademe kademe ta huzuruna kadar çıka­rır.

Evet, aynen bu örnekteki gibi, Alemlerin Rabbi ve Hükümdarı olan yüce Rabbimizin, bütün eksik­liklerden ve bütün kusurlardan münezzeh olan yüce saltanatının her bir daire­sinde ayrı bir ismi ve vasfı bulunmaktadır. İşte bundan dolayı kainat harika bir şekilde düzenlenmiştir. Varlıkların en kü­çük parçası olan atom tabakasından tutun da ta yedi kat göklere ve göklerin birinci tabakasından ta Arş-ı Azam’a kadar Cenab-ı Hakk’ın i simlerinin tecellileri yönünde büyük bir çalışma vardır. Her bir varlıkta ve göklerin her bir tabakasında Cenab-ı Hakk’ın bir ismi hakimdir. Mesela; Allah (c.c.)’ın ‘KADİR’ ismine maz­har olan Hz. İsa (A.S.), Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam ile hangi gök tabakasında görüşmüşse, işte o tabakada Allah (c.c.) ‘KADİR’ ismiyle tecelli etmiştir. Hz. Musa (A.S.)’nın makamı olan gök tabakasında hükmeden isim ise, O (A.S.)’un mahzar olduğu ‘MÜTEKELLİM’ ismidir vs… İşte Hz. Muhammed (a.s.m.), bütün isim­lere mahzar olduğu için, Allah (c.c.)’ın bü­tün alemlere kurduğu yüce saltanatının her bir dairesiyle alaka­dardır. Bu sebeple, her dairede makam sahibi olan bütün pey­gamberlerle görüşmüş ve her bir varlığın her bir tabakasından ve her bir gök dairesinden geçerek ilahi huzura vasıl olmuştur. Zaten, tüm velilik ve peygamberlik mertebelerinin en son nok­tası olan Miraca en uygun, en müstehak ve en layık kişi de sadece ve sadece Hz. Mu­hammed Aleyhissalatü Vesselam’dır.

 


 



[1]    HAFİZ : Her şeyi koruyan ve saklayan.

[2]    Hac 63

[3]    Şura 11

[4]    Rum 27

[5]    Rum 50-51

[6]    HAFİZ isminin insanın hafızasına nasıl tecelli ettiğinden daha önce bahset­miştik.

[7]    Bakara 269

[8]    Yunus 22

[9]    Rum 33

[10]   Enfal 24

[11]   Zümer 3

[12]   Bakara 186

[13]   Al-i İmran 191

[14]   Necm 8-9

[15]   İsra 1

[16]   SİDRET’ÜL MÜNTEHA: Yaratılanların bittiği sınır. Yedinci kat semâda (gökte) Arş'ın sağında bulu-nan ağaç. Bu hususta değişik rivâyetler vardır.

   “Resûlullah efendimiz, mîrâc yâni göklere çıkarıldığı ve bilinmeyen âlemleri  gezdiği ve gördüğü gece, Mekke-i  mükerremeden Sidret-ül-müntehâya kadar, Cebrâil aleyhisselâm ile birlikte gitti. Sidrede, Cebrâil aleyhisselâmı altı yüz  kanadı ile kendi şeklinde gördü. Cebrâil aleyhisselâm  Sidre'de  kaldı.” (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

[17]   KAB-I KAVSEYN : Peygamberimizin mîraçta ulaştığı son nokta. Peygamber efendimizin Mîrac gecesinde bilmediğimiz bir şekilde Allahü teâlâya yakınlığından kinâye olan bir tâbir.

    “Ehl-i sünnet âlimleri buyurdu ki: "Mîrâc, ruh ve cesed birlikte olarak Mekke-i mükerremeden Kudüs'e ve oradan yedi kat göğe, sonra Sidre denilen yere ve Sidre'den Kâbe Kavseyn ma-kâmına uyanık olarak, gece bir anda götürülmüş ve getirilmiştir. Bunu yapan , Allahü teâlâdır ve ancak O yapabilir.” (Abdülhakîm Arvâsî)