Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

6- İNSANIN DÜNYAYA - Yeryuzuefendisi - 6. Sayfa

 

6- İNSANIN DÜNYAYA

GÖNDERİLMESİNİN SEBEPLERİ

 

 Cenab-ı Hak, sonsuz feza alemindeki onlarca gezegen ara­sından dünyayı; dünyadaki milyarlarca varlık türü arasından canlıları; milyonlarca canlı türü arasından da insanı seçmiş ve ona, sonsuz ahiret alemine kıyasla, çok kısa bir hayat verip, o hayatı geçirirken uygulaması gereken bazı vazifeler yüklemiştir. Zaten insanın mükemmel bir yaratılışla yaratılmasına, uzuvla­rına, his, duygu ve yetenekleri-ne ayrıca aleme bakış şekline ve anlayışına baktığımızda, gerçekten onun bu dünyaya boşuna gönderilmediğini ve sonsuz mutluluğu kazanmak için çok önemli görevlerin onu bekledi­ğini görürüz.

 Cenab-ı Hak insanı basit bir nutfeden yaratmış ve ona işiten kulaklar, gören gözler ve anlayan kalpler ihsan ettikten sonra önüne, biri zorluk ve meşakkatlerle örtülü olup, sonu cennete çıkan hidayet yolu; diğeri arzu ve isteklerle çevrili olmakla bir­likte cehennemle sonuçlanan dalalet yolu olmak üzere iki yol çizmiştir. Bu yollardan herhangi birini seçmekte, insan özgür bırakılmıştır. Ancak bu özgürlüğünü hangi yönde kullanırsa kullansın insan, Cenab-ı Hak tarafından sorumluluk yaşından, ölünceye kadar daimi bir imtihana tabi tutulmaktadır.

 “İnsanlar hiç imtihan edilmeden, ‘İman ettik!’ demele­riyle bırakılıvereceklerini mi sandılar.

 Andolsun ki, onlardan öncekileri de imtihan ettik; Allah doğru söyleyenleri de muhakkak bilir, yalancıları da bi­lir.” [1]

 Evet, ayetlerin de bahsettiği gibi sadece ‘inandım’ demek kurtuluş vesilesi değildir. İmtihan bir nevi süzgeçten geçirmedir. İşte Cenab-ı Hak insanların imanlarının derecelerini, kalple­rinin saflığını ve niyetlerinin samimiyetini süzüp, ortaya çıkarmak için, onları devamlı imtihan etmektedir. Fakiri fakirlikle, zengini zenginlikle, hastayı hastalıkla, sıhhatli olanı sağlık ve afiyetle, alimi ilimle, cahili cehaletle güzeli güzelliği, çirkini çirkinliğiyle, mümini imanı, kafiri küfrüyle ve bütün insanları her halleriyle imtihan etmektedir. Evet, az önce söylediğimiz gibi imtihan sa­dece, süzüp, halis olanı ortaya çıkarmaktır. Cenab-ı Hak da bütün insanlar arasından, varlığına ve birliğine gerçekten ina­nan, isimlerini ve sıfatlarını en güzel şekilde bilen ve yüce Zatını en samimi kalple seven, Ku­ran’da ‘Rahmanın Kulları’ diye isimlendirdiği ve ‘kendilerine nimet verilenler’ olarak tanımladığı peygamberler, salihler, sıddıklar, şehitler ve ilahi rızaya nail olan diğer bütün kullarını imtihan vesile­siyle mallarıyla ve canlarıyla rıza yolundaki gay­retleri neticesinde seçip katında övmüştür. Zira İslam tarihinde en fazla acı ve sıkıntı çeken müslümanlar, başta Rasulullah (a.s.m.) olmak üzere, devrinde yaşayan ve O (a.s.m.)’na ittiba eden ashabıdır. Cenab-ı Hak onları çeşitli şe­killerde imtihan edip samimiyetlerini ölçmüş ve en sonunda onları katında seçerek bir ümmete örnek ve ön­der yapmıştır. Bu konuda Rasulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

 “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlar­dır.”

Başka bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur:

 “ Ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.”

 Evet, insan peygamber dahi olsa bir ömür boyu devamlı bir şekilde imtihan edilmektedir. Ancak aslında insanın yaratılışının gerçek gayesi de bu değildir. İmtihanın içinde öyle güzel bir hikmet vardır ki, o hikmet yüzleri sadece yaratıcıya çevirmek, Onu tanımak ve Onu sevmektir. Evet yaratılışın asıl gayesi az önce dediğimiz gibi imtihan değil,  “Ben cinleri ve insanları bana ibadet et­sinler diye yarattım.” [2] ayetine göre, Alemle­rin Rabbi olan Allah (c.c.)’ı tanımak ve Ona iman ile ibadet etmektir. Buradan anlıyoruz ki insanın dünyadaki gerçek vazifesi; Allah (c.c.)’ı en güzel şekilde tanıyıp varlığını ve birliğini tahkiki yani, gerçek bir iman ile tasdik etmek ve dünya daki bütün varlıklardan belki nefsinden de fazla Onu sevmek ve Ona yönel­mektir. Çünkü hiç bitmeye­cek sonsuz bir hayatı ve üzün tüsüz, kedersiz ve sıkıntısız bir yaşamı isteyen bu zayıf ve çaresiz insan için elbette arzuladığı hayatı kazanmanın tek yolu ve tek anahtarı Allah (c.c.)’a şeksiz ve şüphesiz bir iman ile inanmak ve Onu en güzel isimleri en yüce sıfatları ve en mukaddes Zatıyla tanımak ve sevmektir.

 Evet insanın dünyada yapması gereken görevlerini toparla­dığımızda karşımıza iman, marifet[3] ve muhabbet[4] gibi çok kısa bir sıralama çıkmaktadır. Geriye ka­lan namaz, zekat, hac, cihad, örtünme, marufu emretme, kötülükten nehyetme gibi diğer vazifeler imanın gereği olarak, her insanın vazife bilip ya­pacağı işlerdir. Allah (c.c.)’a inanan, Onu tanıyan ve Onu seven bir kul zaten bu gibi İslami vazifeleri hiç üşenmeden ve tereddüt etmeden yapacaktır. Çünkü Ona inanan, Onu tanımak ister ve bu yolda çaba harcar, Onu tanıyan ise Onu hem sever, hem de Onun da kendisini sevmesini ister, bununla birlikte gazabından ve öfkesinden de korkar. Bu yüzden Onun sevgisini kendine yöneltmek ve öfkesini uzaklaştırmak için Allah (c.c.)’ın yüce emirlerini uygulayıp, nehiylerinden kaçınmada daha dikkatli olmaya çalışır. İşte insandaki bu hale takva hali denir ki, Yüce Rab­bimiz Kuran’da şöyle buyurmaktadır:

 “Allah katında en üstününüz takvaca en üstün olanı­nız­dır.”[5]

 Mesela bir devlet, kendine bağlı bir askerini, elbisesinden silahına kadar her türlü askeri malze­melerle donattığında o kişinin, askerlik görevini tam anlamıyla yapmasını ister. Yap­mazsa cezalandırır. İşte aynen bunun gibi Allah (c.c.) in­sanlara el, ayak, göz, kulak vs. organlarla donatılmış bir beden, imani ve İslami bakımdan üstün bir seviyeye gelmeleri için o yönde yetenek, üzerine yüklendiği sorumlulukları kaldırabilmesi yö­nünde kabiliyet, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmesi yönünde bir irade vermiştir.

Bunun için Allah (c.c.) da insanlardan bu özellikle­rini kullana­rak doğruyu bulup, sorumluluklarını bilerek, takva üzerine ku­rulmuş Kurani bir hayat yaşamalarını istemektedir. Bu da gös­teriyor ki; yaratılışın asıl gayesi ve insanın gerçek vazifesi iman, marifet ve muhabbet olduğu gibi, yaratılışın hikmeti de takva­dır. Takva ibadetin neticesi ve imanın en büyük mertebesidir. Muttakilerin, yani, takva sahiplerinin özellikleri Kuran’da şöyle anlatılır:

“Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete koşun! O takva sahipleri için hazırlan­mıştır.

 Onlar, bollukta ve darlıkta Allah için har­carlar, kızdıklarında öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.

 Ve onlar çirkin bir günah işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak hemen günahları­nın bağışlanma-sını dilerler. Allah'tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (gü­nah) üzerinde ısrar etmez­ler.

 İşte onların mükafatı (ödülleri) Rableri tarafından ba­ğışlanma ve altından ırmaklar akan, ebedî kala­cakları cennetlerdir. Çalışanların mü-kafatı ne gü­zeldir!” [6]

 Evet, Allah (c.c.)’ın katında genişliği göklerle yer kadar olan özel bir cennet vardır ki, bu cennet sadece takva sahipleri için hazırlanmış, ebedi olarak mesken tutula­cak yerdir. Bu cennette makam sahibi olabilmek için, imanın en yüksek mertebesi olan takva mertebesine ulaşmak gerekir ki, bu ancak yüce Rabbimi­zin bize öğrettiği şekilde; bollukta ve dar­lıkta infak etmek, öfkelendiğinde öfkeyi yenmek, insanlara karşı af yolunu tutarak, merhametle muamele etmek, kötü bir iş yaptıktan sonra he­men Allah (c.c.)’ı anarak o işten uzaklaşmak ve günahlarda ısrar etmemekle olur.

 Bu şekilde davranan bir insan altlarından ır­maklar akan ebedi bir cenneti kazandığı gibi en önemlisi de Rabbinin mağfi­retini, rızasını ve sevgisini kazanır. Zaten insan bir imtihan yeri olan bu dünyaya ticaret için yani kısa bir ömür sermayesiyle, yaratıcının rızasının sembolü olan cenneti ve gerçek gaye olan Onun muhabbetini, yani; sevgisini kazanmak için gelmiştir. Burada yapmakla yükümlü olduğu görevlerini yapıp, hizmetle­rini tamamladıktan sonra yine onu bu aleme gönderen yaratıcı­sına dönecek ve gerçek dosta kavuşacaktır. Ve işte o zaman doğrudan doğruya herkes kendi yaratıcısının, Ma­budu’nun, Rabbi’nin, sahibinin ve onu yeryüzünde şefkatle idare eden efendisinin kim olduğunu bilecek ve bulacaktır. Bu nedenle insan öncelikle bu fani dünyada Cenab-ı Hakk’ın ondan yap­masını istediği vazifelerini yapmalıdır. Çünkü;

 “Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi ranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışın­dan ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, son-ra kurur, onu sapsarı görür­sün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah'ta mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevk-ten başka bir şey değildir.” [7] ayetinin izah ettiği gibi dünya ha­yatı sadece oya­lanmadan ibarettir.

Dünya, sanki gerçek hayata dair görülen bir rüya gibidir. Uyku vakti bitip de gerçek hayata gözlerini açanlar ya çetin bir azapla, ya da mağfiret ve rızayla karşılaşacaklardır. Bu yüzden insan, yaratıldığı ilk andan, gerçek hayata kavuşun­caya kadar seyahat eden bir yolcu gibidir. Nutfeden alakaya, ala­kadan mudgaya, mudgadan bir bebek haline, sonra gençliğe, genç­likten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden sonsuz bir hayata doğru yürüyen bir yolcu. Ve her iki hayat için gerekli olan her şey Mülkün sahibi olan Allah (c.c.) tarafından ona verilmiştir.

Ancak o her iki alemin de mutluluğunu ka­zanmak için ona verilen bütün his, duyu, duygu ve yeteneklerini tamamen dün-yaya sarfetmekte ve Allah (c.c.)’ın sevgisini kazanacağı yerde bu haliyle O’nun gaza­bını kendine yöneltmektedir. Halbuki insanın, sahip olduğu hislerinin ve yeteneklerinin onda birini dünya ha­yatına sarfediyorsa; geriye kalan dokuzunu ahiret hayatını ve Allah (c.c)’ın sevgisini kazanmaya sarfetmesi gerekir. Mesela; birkaç memleketi gezmek için devletinden yirmi dört lira yol harcı alan bir memur, ilk girdiği memlekette yirmi üç lirayı har­cadı­ğında acaba öteki yerlerde ne yapacaktır ? Devletine ne cevap verecektir ? Ya da böyle yapan bir kişi kendine akıllı diye­bilir mi ?

 İşte aynen bunun gibi Allah (c.c.) insana her iki hayatını da kazanabilmesi ve idare edebilmesi için her gün yirmi dört saat­lik bir zaman ver­miştir. İnsanın bu yirmi dört saatlik zamanın, yirmi üç saatini hem sonsuz, hem de gerçek hayat olan ahiret hayatını kazanmak için ibadetlere ve itaate sarfetmesi gerekir ki, insan, dünyada rahat yaşayıp hatta rahat yaşadığını zannedip ahirette pişman, fakir ve kimsesiz olmasın!

 İşte bu nedenle insan, gerek bedeniyle, gerek sözleriyle, gerekse kalbiyle, onu bu dünyaya gönderen Rabbine karşı iba­detlerini yaparak, kullu­ğunu göstermelidir. Çünkü ibadet insa­nın yaratanına karşı yapması gereken fıtri görevi ve sahip ol­duğu imanın en güzel neticesidir. Ayrıca ibadet insanı takvaya, dolayısıyla Allah (c.c.)’ın rızasına ve sevgisine götüren en nurlu yoldur. Bir hadis-i kudside şöyle nakledilmiştir:

 “Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yakalaşmaya devam eder, sonunda sev­gime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olu­rum. Benden bir şey isteyince onu veririm. Benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, koruru. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulu­mun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşme­dim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”

 Evet bir mümin Cenab-ı Hakk’ın rızasına ve muhabbetine (sevgisine) ancak eda edeceği farz ve nafile ibadetleri vasıta

sıyla ulaşabilir. Allah (c.c.)’a yapılan ibadetlerin en güzeli ise, kainattaki hikmetle yazılmış sayfaları okuyup, bu koca kainat kitabını böyle eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yazan YA­RATI­CIYI tanıtanımak ve sadece O (c.c.)’nu sevmektir. Zaten yaratılı­şın asıl gayesinin ve insanın gerçek vazifesinin bu oldu­ğunu daha önce söylemiştik. Burada şunu söylemeliyiz ki, varlık ale­minde iki daire vardır. Bu dairelerden biri kulluk dairesi, diğeri ise Rab’lık dairesidir. İşte bu iki daire arasındaki münasebete dikkat ettiğimizde; kulluk dairesinin bütün varlığıyla, Rab’lık dairesi adına çalıştığını görürüz. Kulluk dairesinin efendisi olan insan, Rab’lık dairesinin yegane sahibi olan yüce Rabbimizin, alemdeki mu­cize eserleri, rahmeti ve nimetlerine karşı tefekkür, beğeni ve teşekkürle karşılık verir ki bu, insanın Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)’ın alemdeki tek dostu ve habibi (sevgilisi) oldu­ğunu gösterir. İnsan Allah (c.c.)’ a karşı kulluğunu iki şekilde eda eder:

  Bunlardan birincisi; kalben yapılan tefekkür iba­deti; ikincisi ise; doğrudan Cenab-ı Hak muhatap alınarak, dil ve beden ile yapılan tesbih, dua, namaz, oruç ve diğer iba­detlerdir. Kalp ile yapılan tefekkür ibadeti şu şekilde eda edilir:

 Öncelikle Allah (c.c.)’ın şu görünen alemdeki, gözlerimizle gördüğümüz ve; “Allah öyle bir Allah'tır ki; gökleri ve yeri ya­rattı, gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı; emri gereğince denizde yü­züp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi.

 Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden ay ve gü­neşi, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi.” [8] gibi ayetle­rinde okuduğumuz mükemmel eserlerini ve mucize sanatlarını; yine Kuran-ı Kerim’in ‘umulur ki düşünürsünüz!’ em­riyle tekrar tekrar hatırlattığı gibi, düşünüp, anladıktan sonra, yani;  “Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru." derler.” [9] ilahi ifadesinde buyrulduğu gibi, kainattaki hiçbir şeyin bo­şuna yaratılmadığını, aksine her bir varlığın, Allah (c.c.)’ın em­rine boyun eğip, Onun emrinde çalışan birer asker olduğunu ve o varlıkların her birinde ibret alınacak bir hikmetin bulundu­ğunu düşünüp anladıktan sonra; bütün varlıklar gibi Ce­nab-ı Hakk’a boyun eğip, O’na itaat ederek, varlığını ve birliğini tasdik etmektir.

 Sonra her biri Cenab-ı Hakk’ın, güzel isimleriyle dokunan birer nakış olan o mükemmel varlık­lardaki hikmeti iyice kavra­yarak, bunu bütün in­sanlara da gösterip, anlatarak, Allah Tea­la’nın, görünen ve görünmeyen sayısız alemlerdeki tek yaratıcı ve tak ilah olduğunu herkese ilan et­mektir.

 Sonra, her biri gizli birer manevi hazine olan Allah (c.c.)’ın güzel isimlerini akıl terazisiyle tartıp, o güzel isimlerden, o isimlerin sahibi olan Allah (c.c.)’a karşı birer pencere açıp, o pencerelerden kalben Allah (c.c.)’ı izlemektir.

 Sonra, Cenab-ı Hakk’ın, sonsuz gücü ve kudre­tiyle yazdığı bir kitap şeklinde olan kainatı ve o kitaptaki her bir varlık sayfa­sını ve yeryüzü ve gökyüzü yapraklarını dikkatle inceleyip;

 “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün bir­biri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için ger­çekten açık, ibretli deliller vardır.

 Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatar­ken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabın­dan ko-ru." derler.” [10] ayetle­rinde anlatıldığı gibi hayretle tefekkür etmektir.

 Sonra, kainattaki varlıkların yaratılışında bulunan ince sa­natları, harika dengeyi ve eşsiz güzelliği beğeniyle izleyip, onların arkasında çalışan benzersiz gücü, görmek ve böylelikle Onu tanımayı, Onu ta­nımakla Onun sevgisini kazanmayı, huzu­runa çıkmayı ve övgüsünü kazanmayı şevkle istemektir. Yani her şeyden fazla;

 “ Ve artık ancak Rabbini arzula!” [11]

ayetinde bildirildiği gibi Onu istemek, Onu arzula­mak ve sa­dece Ona rağbet göstermektir.

 Evet, işte insanın, kalben yapılan tefekkür ibade­tini, bu  şe­killerde yerine getirmesi gerekir. Dil ve beden ile fiili olarak ya­pılacak olan diğer ibadetler ise şu şekillerde eda edilir;

  Öncelikle, Cenab-ı Hak, kainatta gösterdiği mü­kemmel eserleri ile kendini insana tanıtmak ve bildirmek ister. İnsan da; Ona inandıktan sonra, O’nu isimleri ve sıfatlarıyla gücünün yettiği kadar tanımaya çalışarak, O (c.c.)’nun; ‘Gizli bir haziney­dim, bilinmeyi istedim, bu yüzden de kainatı ve insanı yarattım’ sözüyle vurguladığı, bu tanınma isteğine; O’nu tanımayı iste­yerek karşılık verir.

 Sonra, Rahman ve Rahim olan yüce Allah (c.c.), kainattaki rahmetinin güzel meyveleriyle, lütfuyla, ihsanıyla, insanlara ken­dini sevdirmek ister. İnsanlar da, bü­tün varlıklara karşı kalplerinde besledikleri bütün sevgilerini toplayıp, O’na yönelte­rek ve bununla da kalmayıp, o sevginin gereği olarak, O’na sa­mimi bir şekilde kulluk yaparak, kendini de O’na sevdirmeye çalışır.

 “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağ-layarak savaşanları sever.” [12]

 Sonra, kainatta her türlü nimetleri insana, karşı­lıksız ikram eden Cenab-ı Hak, maddi-manevi bütün ni­metlerin en güzel ve en lezzetlileriyle onu memnun eder. O da bu ikramlara karşılık, diliyle yaptığı tesbih ve zikirlerle, bedeniyle yaptığı namaz, oruç gibi ibadetlerle, bü­tün uzuvlarını haramdan korumasıyla, bütün his ve duygularını O’nun istediği yöne çevirmekle, kısa­cası; fiilleriyle, haliyle, sözleriyle, hatta elinden gelse bütün his, duygu ve yetenekleriyle, her türlü güzel amelleri işleyerek, O’na şükür ve hamd eder. Hamdin ve şükrün en güzel örneğini ise, yine her konuda örnek alındığı gibi bu konuda da örnek alın­ması gereken ve en büyük rehber olan Rasul-ü Ekrem (a.s.m.) hayatında yaşamış ve O (a.s.m.)’na uyan müminlere o yaşa­mıyla en güzel şekilde göstermiştir. Ve bir hadisinde şöyle bu­yurmuştur:

 "Kim sabaha erdiği zaman: "Allahım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha er­mişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sa­nadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir. Kim de aynı şeyleri akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder."

Başka bir hadisinde ise şöyle buyurmuştur:

 “Allahım! Senini rızanı şefaatçi kilarak, öfkenden sana sı­ğınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyo­rum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun se­nayı yapamam. Sen kendini övdüğün gibisin.”

 Sonra, göklerdeki ve yerdeki bütün büyüklüğün ve yüceliğin sahibi olan Allah Teala, insanlara, kainattaki varlıklarda büyüklüğünü, yüceliğini, kusurlardan ve eksikliklerden uzak oldu­ğunu ve en üstün gücün sadece kendisinin olduğunu göstere­rek, insanların dikkatlerini oraya yöneltir. İnsanlar da buna kar­şılık, ‘Allah-u Ekber, Subhanallah’ diyerek, O’nun huzurunda tevazu, hayret ve aşkla başını koyup, secde ederler.

 “Şöyle de: Hamd o Allah'a ki, hiçbir çocuk edin­medi, mülkte ortağı yoktur, aciz olmayıp bir yardımcıya da ihti­yacı yoktur. Tekbir getirerek O'nu noksanlıklardan yücelt de yücelt.” [13]

 “ Rabbinin katında olanlar, Allah'a kulluk et­mekten asla ki-birlenmezler, O'nu tenzih eder, şanını ulularlar ve yalnızca O'na secde ederler.” [14]

 Sonra, göklerdeki ve yerdeki bütün hazinelerin ve bütün zenginliğin tek sahibi olan yüce Allah (c.c.), insana karşı yeryü­zündeki sınırsız cömertliğiyle, ona, hiç eksilmeyen servetini ve sonsuz hazinelerini gösterir. İnsan da buna karşılık, acizliğini ve fakirliğini bilerek, O’nun dergahına elini açıp, şükür ve hamd ile sadece O’ndan ister.

 “De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü diledi­ğine ve-rirsin, dilediğinden de onu çeker alır­sın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elinde­dir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâ-dirsin.

 Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gece­nin içine so-karsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarır­sın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” [15]

 Sonra, Cenab-ı Hak kainatı, güneşiyle, yıldızlarıyla, bulutlarıyla, yağmuruyla, dağlarıyla, denizleriyle ve çeşit çeşit bitkileri ve hayvanlarıyla bir sergi gibi yaratıp, bütün benzersiz sanatlarını orada, insanla­rın nazarına sunuyor. İnsanlar da kendileri için açılan bu sergiyi izleyip, ‘MAŞALLAH’ diyerek takdir ile; ‘BAREKALLAH’ diyerek beğeniyle; ‘SUBHANALLAH’ diyerek hayret ile; ‘ALLAH-U EKBER’ diyerek, O’nun eşsiz gücünü kabul edip, boyun eğerek büyükleme ile karşılık verir.

 “Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

 Göklerde ve yerde büyüklük ve hâkimiyet O'­nundur. O, A-ziz'dir (her şeye galiptir); Hakîm'dir (hü­küm ve hik­met sahibidir).” [16]

 Ve sonra, kendisinden başka ilah olmayan Cenab-ı Hak, şu kainat sarayında benzeri olmayan ve taklit edilemeyen kendine ait mühürleriyle, bütün varlık­lara teklik mührünü basıyor. Ve tevhidin izlerini nakşediyor. Ve alemin her köşesine tevhid bay­rağını dikiyor. Tüm alemlere Rablığını ilan ediyor. Buna karşılık insan da O’nun tekliğini ve Rablığını tasdik ile, iman ile, şehadet ile ve kulluk ile, Ona karşı vazifelerini yerine getirir.

 İşte kalp ile, dil ile ve beden ile yapılan bu çeşit tefekkür ve ibadetlerle insan, gerçek bir insan olur. Ahsen-i Takvim’de, yaratılış mertebelerinin en yükseğinde olduğunu gösterir. İma­nın ve İslamın saadeti, bereketi ve se­lametiyle gerçek bir halife olur. Böylece iki alemin mutluluğunu da elde eder.

 Evet, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanların dişlerine ve pençelerine dikkat edildiğinde parçalamak için yara­tılmış ol­dukları anlaşılır. Ayrıca kavun, elma gibi meyvelerin yaratılış şekline, tadına ve kokusuna dikkat edildiğinde yenmek için yaratılmış oldukları hissedilir. Aynen bunlar gibi insanın da his, duygu ve yeteneklerine bakıldığında, asıl görevinin, kulluk ol­duğu anlaşılacağı gibi az bir ömürde geçici bir hayat yaşa­ma­sına dikkat edildiğinde, onun bu aleme sadece kısa bir süreli­ğine ticaret amacıyla gönderilmiş olduğu ve sonsuz bir mutlulu­ğun onu beklediği anlaşılır. İşte bu sebeplerden dolayı insan Allah’a karşı ibadetlerini yerine getirmek zorundadır. Buna yüce yaratıcının ihtiyacı olmadığı gibi, insan, yaşamının her anında yaratıcıya ibadet etmeye muhtaçtır. Çünkü ibadet, insanın şahsi ve toplumsal hayatını düzelttiği gibi, dünya ve ahiret hayatında insanı tehdit eden her türlü zarar ve tehlikeye karşı onu koru­yan bir zırhtır.

Ayrıca ibadet Allah (c.c.) ile kulu arasında kopmayan bir bağdır.

 Başta insanlar olmak üzere bütün canlılar ve bütün varlıklar yok olmak için ve başta yine insan­lar olmak üzere bütün canlı­lar dünyada da ahirette de acı çekmek ve azap gör -mek için yaratılmamışlardır. Öyleyse insan, Cenab-ı Hakk’a iman edip, O’nu tanımak ve sınırsız bir sevgiyle O’nu sevmek için, ona verilen ve kulluğa ve ibadetlere yönelik olan bütün his, duygu ve yeteneklerini boş ve gereksiz yerlerde harcamamalıdır.

Onları yaratılışa uygun olarak, Cenab-ı Hakk’ın kulla­nılmasını istediği yönde kullanmalıdır. Mesela Cenab-ı Hak;

 “Allah (c.c.) sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken çıkardı; şükredesiniz diye de size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” [17] ayetinde buyurduğu üzere, insanlara; kulakları, gözleri ve kalpleri, şükür yönünde kullanması için vermiştir.

 İşte insan, böyle bütün his, duygu ve yete­neklerini Allah (c.c.)’ın istediği yönde kullanabilirse; yaratılışına uygun hare

ket etmiş ve Allah (c.c.)’a karşı, yapmakla so­rumlu olduğu görevlerini yerine getirmiş olacaktır. Zaten insan her şeye muhtaç olduğu için bütün varlıkların dizgini elinde olan ve her şeyin hazinesi yanında bulunan Allah (c.c.)’tan başka kim­seye ibadet edemez. Çünkü, aşık olunan bir varlığın güzelliği, aşığın bakışlarını daima ona yöneltmesini gerektirdiği gibi yüce yaratı­cının da, hem mukaddes güzelliği, hem de kainattaki hakimiyeti ve Rablığı, insanın bakışlarıyla birlikte; aklını, kalbini, ruhunu ve bütün varlığını O (c.c.)’na yöneltmesini gerektirir ki; insan, O’na tefekkür ile tesbih ve şükürde bulunsun. Evet, ibadetlerin en yüksek mertebesi ise şükür ve Allah (c.c.)’ın katında en mak­bulü de, hataları ve kusurları O’nun yüce dergahına ‘ESTAĞ­FİRULLAH’ ve ‘SUBHANALLAH’ diyerek ilan etmektir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

 "Allah Teâla Hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koş­maksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfi­retimle kar­şılarım."

 Evet, Allah (c.c.)’ın katında en makbul ve en faziletli ibadet şekli, işlenen bir hatadan ya da günahtan sonra he­men pişman olup, O’na istiğfar etmektir. Çünkü istiğfar, bir ölçüde kulun Allah (c.c.)’a karşı, O’na olan aşkını ilan etmesi­dir. Yani, işle­diği bir hatadan sonra, ‘ey rabbim! Ben seni sevi­yorum ve yapmamdan hoşlanmayacağın bir işi yapmaktan haya ediyorum. Bunun için de yaptığım hatamı bir daha yap­mamak üzere bağışlamanı diliyorum.’ diyerek, O’na olan aşırı sevgisini ilan eder. Zaten Cenab-ı Hak da, yukarıdaki hadiste geçtiği gibi kul, hatasından sonra istiğfar ettiği takdirde, ona, bağışlamayı vaat ediyor.

 Evet, güllerin ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zat, elbette o güzel yüzlere arılardan ve bülbüllerden, onlara daima güzel­liklerini söyleyecek aşıklar da ya­ratacaktır. Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan yaratıcı, elbette o güzelliğe vurgun ve aşık olup, o eşsiz güzelliklerin karşısında kendi eksikliklerini görüp, kusurlarını itiraf edecek aşıkları da yaratacaktır. İşte aynen bu şekilde bu alemi eşsiz güzellikte yaratan ve göz alıcı süslerle süsleyen Allah (c.c.), elbette ve elbette, o harika ve mucize manzaraları seyircilerden, izleyicilerden, aşıklardan ve o manzaraların güzelliğini aleme duyuran arif dellallardan mahrum bırakmayacaktır. İşte şu alemde yarattığı o eşsiz gü­zellikleri görüp, o güzellikleri yaratan yaratıcının güzelliğinin derecesini anlamakla birlikte, O’nun huzurunda kendi kusurla­rını istiğfar ile itiraf edecek tek varlık da insandır. Ve insanın bunu anlayabilmesi için bütün yetenekler, yaratıcı tarafından onun ruhuna yerleşti­rilmiştir. Eğer insan gerçek güzeli görüp, şükür ve istiğfar ile O’nu büyüklemek için kendisine verilen hisleri doğru yönde kullanma­yıp, onları fani güzellere çevirirse yaratılışına ve yaratıcısına ihanet etmiş olup, cezayı hak ede­cektir. Ayrıca onun bütün his ve duyguları kıyamette ondan şikayet ederek, aleyhinde şehadet edecekler ve ondan davacı olacaklardır.

 “Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri, yapmakta oldukları şeyler hakkında onların aleyhine şahitlik e-derler.

 Ve derilerine: ‘Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?’ derler. Onlarda: ‘Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu; hem sizi ilk defa O yaratmıştır ve işte ancak Ona döndü­rülüyorsunuz.’ derler.” [18]

 Evet, insan bu alemde sadece bir misafirdir. Bunun için, bu­rada kendini misafir bilip, her şeyin sahibi olan Allah’ın izni ve rızası dairesinde ömrünü geçirip, sonsuz bir mutluluk için ça­lışmalıdır. İşte ancak böyle yaşadığı takdirde bütün uzuvları ondan memnun olarak ahirette lehinde şehadet edecekler, böylece insan iki alemde de rahat yaşayacaktır.

 İnsandaki hiçbir uzuv ona kısa ve geçici olan dünya hayatını kazanmak için verilmemiştir. O uzuvlar in­sana, ahirete yönelik vazifelerini yapmak, acizliğini, fakirliğini ve kusurlarını bilip, bunları Allah (c.c.)’ın huzurunda itiraf ve ilan et­mek, bakışlarını  Allah (c.c.)’ın kainattaki varlıklarına çevirip, o varlıkla­rın tesbihlerini ve ibadetlerini görüp, anlayarak, onlar gibi, Allah (c.c.)’ın varlığına ve birliğine şehadet etmek, Allah (c.c.)’ın yeryü­zünde bir sofra gibi önüne serdiği nimetleri ve ikramları düşü­nüp, bunlar için Allah (c.c.)’a şükür ve hamd etmek ve Allah (c.c.)’ın müthiş gücünün, kudretinin ve ya­ratıcılık sıfatının kai­natta ortaya çıkardığı mucize eserlere ibret gözüyle baka­rak tefekkür etmek için verilmiştir. Ayrıca insandaki bu uzuvlar ve ince duygular yine geçici olan bu dünya hayatında nefsin süfli ve rezil arzularının peşinde koşmak için verilmemiş, aksine bu uzuvlar ve duygular insana bir sermaye olarak sonsuz bir hayatın mut­luluğunu kazanmaya çalışması için veril­miştir. Ve Allah (c.c.)’ın yeryüzündeki nimetlerinin her çeşidini tadıp, şükret­mesi için verilmiştir. Buna karşılık insan da yaratıcısına şükret­melidir.

 İşte ona verilen uzuvlarını, hislerini ve duygularını bu esaslar üzerine kurup itaat, ibadet ve şükür yönünde kullandığı zaman insan, gerçek bir insan olur ve hem maddi, hem de manevi alemlerde terakki ederek, yükselişe geçer ve Rabbi katında değerli bir makama ulaşır. Allah (c.c.) dünya alemini kendisi için değil, sırf insan için, insanın faydalanması için yaratmış, insanı ise yüce zatının varlığına ve birliğine inandıktan sonra, isimleri ve sıfatlarıyla O’nu tanımakla, bütün sevgisini O’na yöneltip, aşkla ve şevkle O’na şükür ve ibadet etmesi için ya­ratmıştır.

 İşte insanın yaratılmasının ve bu dünyaya gönde­rilmesinin gayeleri ve hikmetleri kısaca bunlardır. En doğrusunu ise Allah (c.c.)’tan başka kimse bi­lemez.

 


 



[1]    Ankebut 2-3

[2]    Zariyat 56

[3]    MARİFET: Bilme, tanıma, gönülle bilme. Allahü teâlânın sıfatlarını ve isimlerini hakkıyla bilme, tanıma. Ma'rifetullah.“Mârifetin hakîkati, Allahü te­â­lâyı kalb ile sevmek, dil ile anmak, O'ndan başka her şeyden ümidini kesmektir.” (Ahmed bin Hadreveyh)

   “İnsanın izzeti, îmân ve ma'rifet iledir. Mal ve mevki ile değildir. (Muhammed Ma'sûm)

[4] MUHABBET: Sevgi. Aşırı düşkünlük. Muhabbet sevginin bir üst mertebesidir.

   “İslâm dîninde, en  mühim  maksâd, muhabbetullah olduğundan, Allahü teâlâ, her gün beş vakitte nice kereler zikr edilerek (hâtırlanarak), kalb kuvvetlendirilmektedir. Kalbin  ve  rûhun  kuvvetlenmesi, sevgiliye (Alla­hü teâlâya) kavuşmaya sebeb olur.Namaz kılarken okunan âyetler, tesbihler ve duâlar, Allahü teâlânın büyüklüğünü bildirir. Allahü teâlâ, bunları okuyanları severim ve onlara çok sevâb veririm buyuruyor. Muhabbetullaha kavuşmak için ve sevâb kazanmak için okunan ve yapılan şeyler güç olsalarda, îmânlı kimselere kolay ve tatlı gelir.” (İmâm-ı Gazâlî)

[5]    Hucurat 13

[6]    Al-i İmran 133-136

[7]    Hadid 20

[8]    İbrahim 32-33

[9]    Al-i İmran 191

[10]   Al-i İmran 190-191

[11]   İnşirah 8

[12]   Saf 4

[13]   İsra 111

[14]   Araf 206

[15]   Al-i İmran 26-27

[16]   Casiye 36-37

[17]   Nahl 78

[18]   Fussilet 20-21