9- KULLUKTAN YÜZ ÇEVİREN İNSAN - Yeryuzuefendisi - 9. Sayfa
9- KULLUKTAN YÜZ ÇEVİREN İNSAN
İnsanın yaratılış gayelerini açıklarken, onun bu aleme Allah (c.c.)’a iman edip, O’nu tanımayarak ve her şeyden çok severek O’na ibadet etmek için gönderildiğinden bahsetmiştik. Evet, insan bu aleme keyif sürmek, geçici hevesler peşinde koşmak ve faydasız şeylerle uğraşmak için gönderilmemiştir. Su gibi akıp giden zaman, devamlı değişen dünya ve dünya ile birlikte zamanın geçmesiyle değişen insanlar buna çok açık delillerdir.
Dünya, insan için sadece bir çalışma yeridir. İnsan burada çalışıp, sonra ücretini almak için sahibinin yanına, ahiret alemine gidecektir. Bu sebeple, hayatını yaratıcının ona emrettiği şekilde yaşamalıdır. Bunu yapmakla hem nefsinin, hem bütün varlıkların, hem de yüce yaratıcının, onun üzerindeki haklarını yerine getirmiş ve ödemiş olur. Aksi halde insan, ibadeti ve itaati terk ederse, bütün varlıkların haklarına zulmetmiş olur. Çünkü bütün varlıklar kendilerine has dilleriyle ve Allah (c.c.)’ın emrettiği şekilde çalışmalarıyla, daima Allah (c.c.)’a ibadet etmektedirler. Mesela, arının bal yapması, onun Allah (c.c.)’a karşı ibadetidir. Herhangi bir meyve ağacının meyve vermesi de, onun ibadetidir.
İşte ibadeti terk eden kişi varlıkların bu ibadetlerini göremez, görse de anlayamaz, hatta inkar bile eder. Böylece ibadet yönünde yüksek makamlarda bulunan o varlıkları, bulunduk-ları yüksek makamlarından indirip, onların; vazifesi olmayan, cansız, değersiz ve perişan bir durumda olduklarını düşünerek, onları anlamsız bir halde görür, bu yüzden de onların haklarına zulmetmiş olur.
Evet, her insanın aleme bakış açısı farklıdır. Bu nedenle her insan alemi farklı bir şekilde görür. Bu görüş kişinin ruh haline göre daha da farklı bir renk alır. Mesela; gayet ümitsiz, hüzünlü ve üzgün bir insan, alemdeki varlıkları da kendisi gibi ümitsiz ve hüzünlü görür. Bazı insanlara sonbaharın ölümü ve yalnızlığı hatırlattığı gibi… Gayet mutlu, neşeli ve hep gülen bir kişi kainatı da kendi gibi neşeli ve gülen bir şekilde görür. Gayet ciddi bir şekilde tefekkürle ibadet eden kişi, varlıkların da kendisi gibi ciddiyetle ibadet ettiklerini görür. Gafletle ve inkarla kulluğu terk eden kişiyse varlıkların da kendisi gibi başıboş, gayesiz ve vazifesiz olduğunu zanneder, onları öyle görür. Bu yüzden de onlara zulmeder.
Allah (c.c.)’ı unutan gafil insan, gafletiyle kendi nefsini unutur. Yaratılışındaki sınırsız acizliği ve fakirliği görmez ve gör-mek de istemez. Bunun yanında ölüme mahkum olduğunu ve hep musibetlere maruz kaldığını, çok çabuk çürüyen et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta demirden bir vücuda sahipmiş gibi kendini ölümsüz zannedip, sonsuza kadar yaşayacakmış gibi dünyaya sarılır. Şiddetli bir hırs ve açgözlülükle ona yapışır, her lezzeti ve her menfaati tatmak ister ve onlara bağlanır.
Bu nedenle de kendini hem yaratan, hem de sınırsız bir şefkatle idare eden yaratıcısını unutur, hayatının sonunu ve ahiretteki durumunu düşünmez, böylece kötü ahlak içinde yuvarlanır durur.
Oysa ki; “Allah (c.c.) müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı.” [1] ayetinde buyrulduğu gibi, Allah (c.c.)’ın insana olan ikramı o kadar geniştir ki, ona emanet olarak verdiği malları ve canı büyük bir ücret karşılığında ondan tekrar satın almaktadır. Eğer insan, kendisine emanet olarak verilen malını ve canını, teslimiyet gösterip, onların gerçek sahibi olan Allah (c.c.)’a satarsa, dünyadaki ve ahiretteki en büyük kazancı elde eder. Fakat Allah (c.c.)’ın emrine itaat etmeyerek, nankörlük edip mallarını ve canını Allah (c.c.)’ın rızası yolunda kullanmazsa zarar eder, acı çeker. Kendini, elindekilerin gerçek sahibi olarak görür ve onları ziyana uğratır.
Böylece rezil bir ahlak üzerine ömrünü geçirir ve en sonunda da sadece günahları kendine miras olarak kalır.
İnsanı kulluktan uzaklaştırıp, hüsrana sürükleyen şeylerin gerçek sebebi, insandaki bitmeyen dünya hırsıdır. İnsan elindeki malının yegane sahibiymiş gibi ona bağlanır. Fakat hırs ile bağlandığı ne malını ne de başka bir şeyi kesinlikle elde edemez. Çünkü, hırs insan için elde etmek istediği her şeyden mahrum kalmaya sebep olur. İnsan dünyanın peşinden koştukça, o, ondan kaçar ve tutamaz. İşte insanlık tarihinde en fazla hırsla dünyaya yapışan ve aşkla dünya hayatına bağlanan millet Yahudi milletidir. Onlar çok büyük güçlüklerle kazanıp, hazinelik ettikleri, faizden oluşan haram servetleriyle, bütün milletler tarafından her devirde aşağılanmışlardır. Bu da gösteriyor ki, Allah (c.c.)’a kulluk yapmaktan yüz çevirip, dünyaya hırs göstermek zilletin, sefaletin, aşağılanmanın ve zarara uğramanın sebebidir. Mesela; Zengin bir zat, fakir ve kimsesiz bir adamı bir minarenin başına çıkarıyor ve çıkarken o zavallı adama minarenin her basamağında farklı farklı ihsanlar, farklı farklı hediyeler veriyor. Tam minarenin tepesine ulaştığında ise ona orada en büyük hediyeyi veriyor. O zat verdiği o çeşitli hediyelere karşı o adamdan sadece teşekkür ve minnettarlık istediği halde, o hırçın adam bütün o basamaklarda aldığı hediyeleri ve ihsanları unutup, ya da hiçe sayıp, şükretmeyerek yukarıya bakıyor ve ‘keşke bu minare daha da uzun olsaydı, daha yukarılara çıksaydım. Neden dağ gibi ya da başka minareler gibi çok yüksek değil’ deyip şikayete başlıyor.
Evet, bu örnekteki kişinin, kendine ihsan eden zata karşı ne derece nankör olduğunu ve ona ne kadar haksızlık ettiğini görüyoruz. İşte aynen bu örnekteki gibi, bir insanın, yokluktan vücut bulup, taş ya da ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak düşünen, konuşan, hisseden bir insan olup, Müslüman olarak, çoğu zaman sıhhat ve afiyet görüp, yine bunlar gibi çok büyük nimetleri kazandığı halde, bazı sorumsuzluklar yüzünden sıhhat ve afiyet gibi bazı nimetlere layık olmadığı ya da kötü-ye kullandığından onları elinden kaçırdığı için şikayet etmesi, sabırsızlık göstermesi, daha yükseklere göz dikerek hırs ile en güzellerini istemesi gibi haller gerçekten maddi hastalıklardan daha kötü manevi hastalıklardır. İşte insan böyle hırs, gurur, haset, riya, bencillik, kibir ve küfür gibi manevi hastalıklarını, ruhunu ve bedenini sarmadan önce tedavi etmelidir. Bu hastalıklar ise ancak Şafii (c.c.)’nin şifası ve reçetesiyle tedavi edilebilir. Onun insanlara gönderdiği şifa hazinesi ve reçetesi ise Kuran’dır. İnsan ona ittiba etmeli, onun emirleri gereği teslim olup, sabır göstermeli ve kanaat etmelidir. Aksi takdirde o insan şiddetli hırs, gurur, ki-bir, haset, bencillik gibi Kuran’dan başka devası olmayan kötü hastalıkların pençesinde erir gider. Ve bu noktada insanlığını bile kaybeder, hayvanlık derekesine iner. Ki bu zamanda dünyanın her tarafı aşırı hırs, kibir, haset ve bencilliklerinden pis kokulardan lezzet alan böcekler ve ısırıp zehirlemekten haz duyan akrep ve yılanlar gibi; dalalet ve sapkınlık bataklığındaki şerler ve rezil ahlaklar ile lezzetlenen ve o halleriyle gurur duyan, ayrıca zulüm karanlığındaki zararlardan, cinayetlerden, yakıp yıkmaktan, herhangi bir esas üzerine kurulmuş hayatları alt-üst etmekten zevk alan insan kılıklı şeytanlarla doludur. İşte bu kişiler şeytanın mahiyetini almışlardır. Hatta bazen öyle olur ki bazı çağdaş bedevilerin yanında şeytan bile masum kalır. İşte bu insanlar, insan bedeni giymiş habis ruhlardır. Eğer cinlerden olan kötü ruhlar ve şeytanlar maddi ceset giyselerdi, bu şerli insanların aynısı olacaklardı. Ve eğer bu insan şeklindeki, yeryüzünü fesada veren in-san şeytanlar cesetlerini çıkarabilselerdi, o cinlerden olan iblislerin aynısı olacaklardı.
“Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehen-nem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.” [2]
İşte Allah (c.c.)’a karşı kulluğu bırakan, dalalet ve gaflet bataklığına saplanan herkesin durumu hemen hemen böyledir.
Çünkü Allah (c.c.) bizlere fıtratımızda olmayan ya da bize zarar verecek olan şeyleri hiçbir zaman emretmemiştir. Aksine O (c.c.), bizi dünyada ve ahirette mutlu edecek yol hangisiyse, o yola girmemizi emretmiştir. Yani bizlere, Rab olarak Onu tanımamızı, kardeşliği, yardımlaşmayı, birbirimize buğzetmemeyi, insanlara sevgi ve şefkatle muamele etmeyi kısacası; şahsın ve toplumun ıslahı ve refahı için ne gerekiyorsa onu emretmiştir.
Bu konuda Rasulü Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurmuştur :
“Birbirinize buğzetmeyiniz, hasetleşmeyiniz, birbirinize sırtdönmeyiniz, birbirinizle münasebeti kesmeyiniz. Allah (c.c.)’ın kulları!
Kardeşler olunuz. Bir müslümanın din kardeşiyle üç günden fazla konuşmaması helal olmaz.”
İşte İslam ve iman yolu insana, Allah (c.c.)’a kul olmayı emreder. Çünkü Ona kul olmak insan ile kötülükler arasına çekilmiş bir perdedir. Eğer insan kulluktan yüz çevirip, dalalet ve gaflet bataklığına dalarsa er-geç bu perde yırtılır ve insan bir anda kendini kötülüklerin ve zulmün ortasında bulur. Ya zulmeder, ya da zulme uğrar…
“Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı hakkıyla eda et! Şüphe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden alıko-yar…” [3]
İslami Okul Okulların En Önemlisi