Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

9- KULLUKTAN YÜZ ÇEVİREN İNSAN - Yeryuzuefendisi - 9. Sayfa

 

9- KULLUKTAN YÜZ ÇEVİREN İNSAN

 

 İnsanın yaratılış gayelerini açıklarken, onun bu aleme Allah (c.c.)’a iman edip, O’nu tanımayarak ve her şeyden çok severek O’na ibadet etmek için gönderildiğinden bahsetmiştik. Evet, insan bu aleme keyif sürmek, geçici hevesler peşinde koşmak ve faydasız şeylerle uğraşmak için gönderilmemiştir. Su gibi akıp giden zaman, devamlı değişen dünya ve dünya ile birlikte zamanın geçmesiyle değişen insanlar buna çok açık delillerdir.

 Dünya, insan için sadece bir çalışma yeridir. İn­san burada çalışıp, sonra ücretini almak için sahibinin yanına, ahiret ale­mine gidecektir. Bu sebeple, hayatını yaratıcının ona emrettiği şekilde yaşamalıdır. Bunu yapmakla hem nefsinin, hem bütün varlıkların, hem de yüce yaratıcının, onun üzerindeki haklarını yerine getirmiş ve ödemiş olur. Aksi halde insan, ibadeti ve ita­ati terk ederse, bütün varlıkların haklarına zulmetmiş olur. Çünkü bütün varlıklar kendilerine has dilleriyle ve Allah (c.c.)’ın emrettiği şekilde çalışmalarıyla, daima Allah (c.c.)’a ibadet etmektedirler. Mesela, arının bal yapması, onun Allah (c.c.)’a kar­şı ibadetidir. Her­hangi bir meyve ağacının meyve vermesi de, onun ibadetidir.

 İşte ibadeti terk eden kişi varlıkların bu iba­detlerini göremez, görse de anlayamaz, hatta inkar bile eder. Böylece ibadet yö­nünde yüksek makamlarda bulunan o var­lıkları, bulunduk-la­rı yüksek makamlarından indirip, onların; vazifesi olmayan, can­sız, değersiz ve perişan bir durumda olduklarını düşünerek, onları anlamsız bir halde görür, bu yüzden de onların haklarına zulmetmiş olur.

 Evet, her insanın aleme bakış açısı farklıdır. Bu nedenle her insan alemi farklı bir şekilde görür. Bu görüş kişinin ruh haline göre daha da farklı bir renk alır. Mesela; gayet ümitsiz, hüzünlü ve üzgün bir insan, alemdeki varlıkları da kendisi gibi ümitsiz ve hüzünlü görür. Bazı insan­lara sonbaharın ölümü ve yalnızlığı hatırlattığı gibi… Gayet mutlu, neşeli ve hep gülen bir kişi kai­natı da kendi gibi neşeli ve gülen bir şekilde görür. Gayet ciddi bir şekilde tefekkürle iba­det eden kişi, varlıkların da kendisi gibi ciddiyetle ibadet ettiklerini görür. Gafletle ve inkarla kulluğu terk eden kişiyse varlıkların da kendisi gibi başıboş, gayesiz ve vazi­fesiz olduğunu zanneder, onları öyle görür. Bu yüzden de on­lara zulmeder.  

Allah (c.c.)’ı unutan gafil insan, gafletiyle kendi nefsini unu­tur. Yaratılışındaki sınırsız acizliği ve fakirliği gör­mez ve gör-mek de istemez. Bunun yanında ölüme mahkum olduğunu ve hep musibetlere maruz kaldığını, çok çabuk çürüyen et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta demirden bir vücuda sahip­miş gibi kendini ölümsüz zannedip, sonsuza kadar yaşayacak­mış gibi dünyaya sarılır. Şiddetli bir hırs ve açgözlülükle ona ya­pışır, her lezzeti ve her menfaati tatmak ister ve onlara bağla­nır.

Bu nedenle de kendini hem yaratan, hem de sınırsız bir şef­katle idare eden yaratıcısını unutur, hayatının so­nunu ve ahiretteki durumunu düşünmez, böylece kötü ahlak içinde yu­varlanır durur.

 Oysa ki; “Allah (c.c.) müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı.” [1] ayetinde buyrulduğu gibi, Allah (c.c.)’ın insana olan ikramı o kadar geniştir ki, ona ema­net olarak verdiği malları ve canı büyük bir ücret karşılığında ondan tekrar satın almaktadır. Eğer insan, kendisine emanet olarak verilen malını ve canını, teslimiyet gösterip, onların ger­çek sahibi olan Allah (c.c.)’a satarsa, dünyadaki ve ahiretteki en büyük kazancı elde eder. Fakat Allah (c.c.)’ın emrine itaat et­meyerek, nankörlük edip mallarını ve canını Allah (c.c.)’ın rızası yolunda kullanmazsa zarar eder, acı çeker. Kendini, elindekile­rin gerçek sahibi olarak görür ve onları ziyana uğratır.

Böylece rezil bir ahlak üzerine ömrünü geçirir ve en sonunda da sadece günahları kendine miras olarak kalır.

 İnsanı kulluktan uzaklaştırıp, hüsrana sürükleyen şeylerin gerçek sebebi, insandaki bitmeyen dünya hırsıdır. İnsan elin­deki malının yegane sahibiymiş gibi ona bağlanır. Fakat hırs ile bağlandığı ne malını ne de başka bir şeyi kesinlikle elde ede­mez. Çünkü, hırs insan için elde etmek istediği her şeyden mahrum kalmaya sebep olur. İnsan dünyanın peşinden koş­tukça, o, ondan kaçar ve tutamaz. İşte insanlık tarihinde en fazla hırsla dünyaya yapışan ve aşkla dünya hayatına bağlanan millet Yahudi milletidir. Onlar çok büyük güçlüklerle kazanıp, hazinelik ettikleri, faizden oluşan haram servetleriyle, bütün milletler tarafından her devirde aşağılanmışlardır. Bu da göste­riyor ki, Allah (c.c.)’a kulluk yapmaktan yüz çevirip, dünyaya hırs göstermek zilletin, sefaletin, aşağılanmanın ve zarara uğ­ramanın sebebidir. Me­sela; Zengin bir zat, fakir ve kimsesiz bir adamı bir minarenin başına çıkarıyor ve çıkarken o zavallı adama minarenin her basamağında farklı farklı ihsanlar, farklı farklı hediyeler veriyor. Tam minarenin tepesine ulaştığında ise ona orada en büyük hediyeyi veriyor. O zat verdiği o çeşitli he­diyelere karşı o adamdan sadece teşekkür ve minnettarlık iste­diği halde, o hırçın adam bütün o basamaklarda aldığı hediye­leri ve ihsanları unu­tup, ya da hiçe sayıp, şükretmeyerek yuka­rıya bakıyor ve ‘keşke bu minare daha da uzun olsaydı, daha yukarılara çıksaydım. Neden dağ gibi ya da başka minareler gibi çok yük­sek değil’ deyip şikayete başlıyor.

 Evet, bu örnekteki kişinin, kendine ihsan eden zata karşı ne derece nankör olduğunu ve ona ne kadar haksızlık ettiğini gö­rüyoruz. İşte aynen bu örnekteki gibi, bir insanın, yokluktan vücut bulup, taş ya da ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak dü­şünen, konuşan, hisseden bir insan olup, Müslüman olarak, çoğu zaman sıhhat ve afiyet görüp, yine bunlar gibi çok büyük nimetleri kazandığı halde, bazı sorumsuz­luklar yüzünden sıhhat ve afiyet gibi bazı nimetlere layık olmadığı ya da kötü-ye kullan­dığından onları elinden kaçır­dığı için şikayet etmesi, sabırsızlık göstermesi, daha yükseklere göz dikerek hırs ile en güzellerini istemesi gibi haller gerçekten maddi hastalıklardan daha kötü manevi hastalıklardır. İşte insan böyle hırs, gurur, haset, riya, bencillik, kibir ve küfür gibi manevi hasta­lıklarını, ruhunu ve bedenini sarmadan önce tedavi etmelidir. Bu hastalıklar ise ancak Şafii (c.c.)’nin şifası ve reçetesiyle tedavi edilebilir. Onun insanlara gönderdiği şifa hazinesi ve reçetesi ise Kuran’dır. İn­san ona ittiba etmeli, onun emirleri gereği teslim olup, sabır göstermeli ve kanaat etmelidir. Aksi takdirde o insan şiddetli hırs, gurur, ki-bir, haset, bencillik gibi Kuran’dan başka devası olmayan kötü hastalıkların pençesinde erir gider. Ve bu nok­tada insanlığını bile kaybeder, hayvanlık derekesine iner. Ki bu zamanda dünyanın her tarafı aşırı hırs, kibir, haset ve bencillik­lerinden pis kokulardan lezzet alan böcekler ve ısırıp zehirle­mekten haz duyan akrep ve yılanlar gibi; dalalet ve sapkınlık bataklığındaki şerler ve rezil ahlaklar ile lezzetlenen ve o halle­riyle gurur duyan, ayrıca zulüm karanlığındaki zararlardan, cina­yetlerden, yakıp yık­maktan, herhangi  bir esas üzerine kurulmuş hayatları alt-üst et­mekten zevk alan insan kılıklı şeytanlarla do­ludur. İşte bu kişiler şeytanın mahiyetini almışlardır. Hatta ba­zen öyle olur ki bazı çağdaş bedevilerin yanında şeytan bile masum kalır. İşte bu insanlar, insan bedeni giymiş habis ruh­lardır. Eğer cinler­den olan kötü ruhlar ve şeytanlar maddi ce­set giyselerdi, bu şerli insanların aynısı olacaklardı. Ve eğer bu insan şeklindeki, yeryüzünü fesada veren in-san şeytanlar ce­setlerini çıkarabilselerdi, o cinlerden olan iblislerin aynısı ola­caklardı.

 “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birço­ğunu cehen-nem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi­dirler. Hat­ta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafille­rin ta kendileridir.” [2]

 İşte Allah (c.c.)’a karşı kulluğu bırakan, dalalet ve gaflet ba­taklığına saplanan herkesin durumu hemen hemen böyledir.

Çünkü Allah (c.c.) bizlere fıtratımızda olmayan ya da bize za­rar verecek olan şeyleri hiçbir zaman emretme­miştir. Aksine O (c.c.), bizi dünyada ve ahirette mutlu edecek yol hangisiyse, o yola girmemizi emretmiştir. Yani bizlere, Rab olarak Onu tanı­mamızı, kardeşliği, yardımlaşmayı, birbiri­mize buğzetmemeyi, insanlara sevgi ve şefkatle muamele etmeyi kısacası; şahsın ve toplumun ıslahı ve refahı için ne gerekiyorsa onu emretmiştir.

Bu konuda Rasulü Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle bu­yurmuştur :

 “Birbirinize buğzetmeyiniz, hasetleşmeyiniz, birbiri­nize sırt­dönmeyiniz, birbirinizle münasebeti kesmeyiniz. Allah (c.c.)’ın kulları!

Kardeşler olunuz. Bir müslümanın din kardeşiyle üç gün­den fazla konuşmaması helal olmaz.”

 İşte İslam ve iman yolu insana, Allah (c.c.)’a kul olmayı em­reder. Çünkü Ona kul olmak insan ile kötülükler arasına çekil­miş bir perdedir. Eğer insan kulluktan yüz çevirip, dalalet ve gaflet bataklığına dalarsa er-geç bu perde yırtılır ve insan bir anda kendini kötülüklerin ve zulmün ortasında bulur. Ya zulme­der, ya da zulme uğrar…

 “Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı hakkıyla eda et! Şüphe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülük­lerden alıko-yar…” [3]

 


 



[1]    Tevbe 111

[2]    Araf 179

[3]    Ankebut 45