Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

10- HUZUR VE SAADETE ULAŞMANIN - Yeryuzuefendisi - 10. Sayfa

 

10- HUZUR VE SAADETE ULAŞMANIN

NURLU YOLLARI

 

 Dünya kurulduğundan bu yana insanlık alemini yaşlısıyla-genciyle, zenginiyle-fakiriyle, müminiyle-kafiriyle peşinden sü­rükleyen kavram huzur ve mutluluk kavramıdır. Sırf bu yüzden ilk insan olan Hz. Adem (a.s.)’den bu güne ka­dar gelen insan­lar, yüzyıllardır, evler, saraylar bina etmişler, bağlar, bahçeler kur­muşlar, mevki ve makam peşinde koşmuşlar, her geçen gün insanlığın değişen ihtiyaçlarına göre yeni yeni ka­nunlar, yeni yeni düşünce sistemleri ortaya çıkarmışlardır. Bunların hepsi de sadece insanın biraz daha mutlu ve huzurlu yaşaya­bilmesi içindir. Ancak daha önceki konularda bahsettiğimiz gibi insan şu dünya hayatında sınırsız şeylere muhtaç, sınır­sız musi­betlere maruz, emelleri, arzuları, elemleri ve belaları sonsuza uzanan aciz, zayıf, fakir ve her şeye muhtaç bir varlık­tır. Bu se­beple ne bağlar-bahçeler, ne evler ve saraylar, ne mevki ve makamlar ne de yeni düşünce sistemleri insanın ruhunu doyu­ramamış, ona gerçek huzuru verememiştir. Çünkü insan zayıf olduğundan, herhangi bir musibete maruz kaldığında sıkıntıla­rın­dan ve maddi ve manevi düşmanlarından korunabilmek için dayanabileceği güçlü bir dayanağa muhtaçtır ki, zor anlarında ona sığınsın. Ve insan, çok fazla ihtiyacı olduğundan her an yardım isteyebileceği cömert bir dosta muhtaçtır ki, onun yar­dımıyla ihtiyaçlarını karşılayabilsin.

 İşte bu derece zayıf olan insanın ruhuna iman, ibadet, tevhid, tevekkül ve teslimin ne kadar büyük bir kar, bir mutluluk ve bir nimet olduğunu, gerçekten kör ol­mayan görür ve anlar. Çünkü insanın her an sığınabileceği sığınağı ve dayanağı sa­dece ve sadece Allah (c.c.)’a olan imanıdır. Ruhu­nun ve vicda­nının medet umacağı tek ise ahirete olan imanı­dır. İşte bu her iki noktadan habersiz olan bir insanın kalbi ve ruhu daha dün­yadayken korku duyar ve vicdanı daima azap çeker. Ancak  Allah (c.c.)’a iman ile güvenen ve tevekkül eden ve ahretin aza­bından ve korkularından yaratıcıya sığınan kişi kalben ve ruhen bir çok zevk ve lezzetleri daha dünyadayken hisseder ki, bu şekilde hem ruhu huzur bulur, hem de vicdanı mutmain olur.

 Evet, insan dünya hayatındaki binlerce elemlerle elemlenen ve binlerce lezzetlerle lezzetlenen bir varlık olmakla birlikte sınır­sız acizliği, maddi-manevi pek çok düşmanları ve gizli-açık sı­nırsız ihtiyaçları bulunan bir biçare olduğu halde, sahip olduğu imanı, tevekkülü ve kulluğuyla, her şeye gücü yeten ve her şeyin dizgini elinde olan bir Padişaha dayanıp, Onu, bütün düşman­ları na karşı bir sığınak, bütün ihtiyaçlarına karşı yardım isteye­ceği bir makam olarak görür. Ve her şeye gücü yeten, ayrıca, kullarına karşı çok şefkatli olan o Padişaha iman etmekle haki­miyeti sadece Ona vererek, bütün varlıklardan medet ummayı terk eder ve şerefli bir makama ulaşır.

 Görüyoruz ki iman ve kulluk yolu çok zararsız olmakla bir­likte insanı yüksek makamlara çıkaran ve ona dünya mutlulu­ğunun yanında sonsuz ahiret mutluluğunu da ka­zandıran nurlu bir yoldur. Helal olamayan gayr-ı meşru dairedeki geçici zevk ve heveslerle uğraşmak ve onlara gönül bağlamak ise insanı bu dünyada huzursuz ettiği gibi sonsuz bir azabı da netice olarak ona kazandıracaktır. Zaten gayr-ı meşru dairede ha­ram zevk­lerle uğraşan insanların yüzde doksanı da huzursuzdur. Bundan anlıyoruz ki, ahiret mutluluğunu kazanmanın yolu Allah (c.c.)’a asker olmak ve Onun yolunda çalışmak olduğu gibi, dünya mutluluğu da yine sadece Ona kul ve asker olmakla kazanılır. Çünkü, ‘Onu tanıyan ve itaat eden zindan da dahi olsa bahti­yardır. Onu unu-tan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.’ denmiştir. Buna dayanarak biz de diyoruz ki; ey mutluluğu ve hu­zuru mevki ve makamlarda, şan ve şöhrette, lüks yaşamda, bağlarda, bahçelerde, saray gibi villalarda ve geçici zevk ve lez­zetlerde arayan mutsuz insan! Hiç bitmeyecek gerçek zevk ve acı­sız ve kedersiz sevinç ve dünyadaki gerçek mutluluk sadece ve sadece imandadır. Ve herkesin bütün mutlulukları, yani kişi­nin, kendi şahsi mutluluğu, aile mutluluğu, iş hayatındaki mut­luluğu, okul hayatındaki ve arkadaşları arasındaki bütün mut­lulukları ise sadece yüce Allah (c.c.)’a teslim olmaya bağlıdır. Aksi takdirde insan pek çok varlıklara muhtaç olmakla birlikte onlara köle olur böylece yine onlara bir nevi Rablık vermiş olur. Çünkü insan çok yönlü bir varlıktır ve bu haliyle çok şeyle ilgisi olduğu için bütün varlıklara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, insanı muhtaç olduğu varlığa bağlar ve ona olan ihtiyacı arttıkça insan o varlığa köle bile olur. Bu ise insan için cehennem gibi bir durumdur. Yani insanın kendisin den değersiz olan varlıklardan medet beklemesi, örneğin; Hz. Peygamber (a.s.m.)’den önceki zamandaki insanların kendi elleriyle undan, helvadan ve daha başka maddelerden yaptıkları, huzurunda başeğdikleri, sonra acıkınca da, önünde baş eğdikleri o putları yemeleri, ki bu za­manın insanlarının paraya ve maddi­yata, tapar derecede tazim göstermeleri sonra da un ve helva putları gibi, dolaylı yollardan onları yemeleri gerçekten insanı zillete atan ve değerini düşüren cehennemi bir vaziyettir. Fakat her şeyi arakaya atıp;

 “Rabbi ona, ‘Teslim ol!’ dediğinde, O, ‘Ben Alemlerin Rabbine teslim oldum.’ dedi.” [1] ayetinde anlatılan Hz. İbra­him gibi kayıtsız ve şartsız, Alemlerin Rabbi olan yüce Allah (c.c.)’a teslim olması insana daha dünyadayken cenneti ya­şatan Firdevsi bir haldir. Çünkü Hz. İbrahim ateşe atıldığı za­man Allah (c.c.)’a karşı tam bir teslimiyet gösterdiğinde içinde bulunduğu ateş gül ve çiçeklerle örtülü bir cennet halini almış, Ona daha dünyada iken cenneti yaşatmıştır. Demek ki, dünya­daki gerçek selamet ve emniyet de sadece İslamiyet’te ve İman­dadır.

Evet, insanlar arasındaki hak dinler, Hz. Adem’den bu güne kadar insanları hep güzelliğe, hayra, selamete ve saadete ça­ğırmışlardır. Bu gün de İslamiyet insanlar arasında mutluluğun kaynağıdır. İman ise iyiliğin ve güzelliğin ta kendi­sidir. Dünya­daki doğruluk ve güvenin sembolü ise peygamberlerdir. Onlar hep insanlara iyiliği ve doğruluğu telkin etmişlerdir. İşte içinde yaşadığımız bu tehlikeli asırdaki, dünyanın geçici zevkleri pe­şinde koşan ve geleceğin endişesiyle sıkıntı çeken insanlar helal dairedeki zevkler ile yetinmeli, imanını ve İslamını, ruhuna zarar verecek tehlikelere karşı bir kalkan olarak kullanmalı ve pey­gamberlerin, özellikle Alemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Pey­gamber (a.s.m.)’in, yaşamıyla gösterdiği nurlu yolu takip etmelidirler. Yoksa dünyada aldıkları bir haram lezzete karşı bin tokat yer, bunu da belki hisseder, belki hissetmez. İşte böyle insanlara; geçmişteki bazı olayların, sinema ile şimdi gösteril­diği gibi, gele­cekte yaşanacak olan olaylar -mesela yirmi beş yaşındaki bir insanın altmış sene sonraki halişimdi bir sinema gibi gösterilseydi, geçici zevkler peşinde koşan o akılsızlar şim­diki gülmelerine, nefret ve pişmanlık ile ağlayacaklardı.

Öyleyse dünyadaki ve ahiretteki hiç bitmeyecek sonsuz ve gerçek mutluluğu isteyen kişi iman dairesinde, Hz. Muhammed (a.s.m.)’i ve Onun üstün ahlakını kendine rehber edinmeli ve Onun terbiyesine girmelidir. Çünkü insanın hayatı Cenab-ı Hakk’ın aleme yansıyan güzel isimlerine bir odak noktası ve bir merkezdir. İşte insanın hayatındaki mutlulu­ğunun en son noktası onun hayatının aynasında yansıyan Allah (c.c.)’ın isimlerinin nurlarını Hz. Mu­hammed (a.s.m.)’din, Miraç ile ona öğrettiği şekilde hissetmesidir. Allah (c.c.)’ı tanıma yolunda istekli olma­sıdır. Ayrıca O(c.c.)’nu sonsuz bir sevgiyle sevmesidir. Ve kalbini o sevgiyle sınırsız derecede nurlandırmasıdır. Çünkü bir hadis-i kudside şöyle buy­rulmuştur:

 “Ben göklere ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.”

 Demek ki insanın kalbine gerçek huzuru veren ve onu ger­çek huzura ve mutluluğa götüren bir vasıta da onun Rabbine olan sevgisidir. Çünkü sevgi şu kainatın var olmasının sebebidir. Yani Allah (c.c.) kainatı, ‘sen olmasaydın, bu alemi ya­ratmazdım.’ dediği Hz. Muhammed (a.s.m.)’in aşkına yarat­mıştır. İnsana da kalbinde kainatı kaplayacak kadar sınırsız bir sevgi bahşetmiştir. İşte insanın kalbindeki o sınırsız sev­giye layık olan tek Zat ise sadece Cenab-ı Hak’tır.

 İnsanın fıtratında sevgi gibi sınırsız olup, onun tam zıddı olan bir de korku vardır. İnsan fıtratın­daki bu sevgi ve korkunun yüzü ya dünyadaki varlıklara ya da yaratıcıya dönüktür.

Ancak varlıklardan korkmak insan için her zaman büyük bir beladır. Her şeyden çok onları sevmek ise insan için tam bir musibettir. Çünkü insan öylelerinden korkar ki, o zalimler, ne merhamet ederler, ne de mazeret kabul ederler. Bu durumda, insanın korkusu kendisi için büyük bir bela olmuş olur. Bunun gibi insan öylelerini sever ki, sevdiği şey ne olursa olsun ya kendisini tanımaz, ya da onunla vedalaşmadan çekip gider. Gençlik ve mal gibi…-

 Demek ki, dünyada sevdiği şeyler ya insanı tanımıyor, ya da ömrünü sonuna kadar ona yoldaşlık etmiyor. Korktuğu şeyler ise ona acımıyor, hatta onun korku duymasından zevk alıyor. Öyleyse insan kalbindeki böyle sınırsız sevgiyi ve korkuyu ger­çek sahibine yöneltmelidir. Çok ilginçtir ki bir insan bir varlıktan hem korkup, hem de onu sevemez. Yani insan korktuğu varlığı sevemez, sevdiği varlıktan da korkmaz. An­cak insan Allah (c.c.)’ı hem çok sever, hem de Ondan çok korkar, bu durum da ona müthiş huzur verir. Allah (c.c.)’tan korkmak bir ölçüde Onun rahmetinin şefkatine yol bulup, Ona sığınmaktır. Bu halde korku sanki bir kamçı gibi insanı, Allah (c.c.)’ın rahmeti­nin kucağına atar. Mesela, ateşe yaklaştığında birileri tarafından korkutulup, annesinin kucağına yöneltilen bir çocuk gibi. O ço­cuğa o korku gerçekten mutluluk verir, çünkü annesinin kucağındadır, onun şefkat sinesindedir. Halbuki bütün annele­rin şefkatleri Allah (c.c.)’ın kullarına karşı olan rahmetinin çok küçük bir parıltısıdır. Böyle azıcık şefkatiyle, o küçücük yavruya bir anne, kendine sığındığı zaman onu huzurlu edebilecek çok güven verebiliyorsa, sınırsız bir şefkatin sahibi olan Allah (c.c.), rahmetinin kucağındaki bir kuluna ne kadar güven verir düşü­nün. Ve Allah (c.c.)’tan korkmakta bu kadar huzur ve mutluluk varsa, Allah (c.c.)’ı sevmekte ne kadar sınırsız bir mut­luluk ol­duğunu kıyas edin. Rasulüllah (a.s.m.) gece namazlarında sec­dede iken şu duayı okurdu:

 “Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığı­nıyorum. Affını şefaatçi kılarak cezandan sana sığı­nıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senayı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin.”

 Evet, insanı gerçek huzura ve mutluluğa götüren, baştan beri anlatmaya çalıştığımız nurlu yollar kısaca, Allah (c.c.)’ın em­rettiği ve Rasulullah (a.s.m.)’ın gösterdiği şekilde, iman, te­vekkül, tevhid ve teslim, kuralları içerisinde Cenab-ı Hakk’ı ta­nı­yarak, her şeyden fazla Onu severek ve her şeyden fazla Ondan korka­rak, Ona kulluk etmektir. Böyle yaşayabilen bir insan dün­ya ve ahiret mutluluklarının anahtarlarını eline almış demektir.

 


 



[1]    Bakara 131