10- HUZUR VE SAADETE ULAŞMANIN - Yeryuzuefendisi - 10. Sayfa
10- HUZUR VE SAADETE ULAŞMANIN
NURLU YOLLARI
Dünya kurulduğundan bu yana insanlık alemini yaşlısıyla-genciyle, zenginiyle-fakiriyle, müminiyle-kafiriyle peşinden sürükleyen kavram huzur ve mutluluk kavramıdır. Sırf bu yüzden ilk insan olan Hz. Adem (a.s.)’den bu güne kadar gelen insanlar, yüzyıllardır, evler, saraylar bina etmişler, bağlar, bahçeler kurmuşlar, mevki ve makam peşinde koşmuşlar, her geçen gün insanlığın değişen ihtiyaçlarına göre yeni yeni kanunlar, yeni yeni düşünce sistemleri ortaya çıkarmışlardır. Bunların hepsi de sadece insanın biraz daha mutlu ve huzurlu yaşayabilmesi içindir. Ancak daha önceki konularda bahsettiğimiz gibi insan şu dünya hayatında sınırsız şeylere muhtaç, sınırsız musibetlere maruz, emelleri, arzuları, elemleri ve belaları sonsuza uzanan aciz, zayıf, fakir ve her şeye muhtaç bir varlıktır. Bu sebeple ne bağlar-bahçeler, ne evler ve saraylar, ne mevki ve makamlar ne de yeni düşünce sistemleri insanın ruhunu doyuramamış, ona gerçek huzuru verememiştir. Çünkü insan zayıf olduğundan, herhangi bir musibete maruz kaldığında sıkıntılarından ve maddi ve manevi düşmanlarından korunabilmek için dayanabileceği güçlü bir dayanağa muhtaçtır ki, zor anlarında ona sığınsın. Ve insan, çok fazla ihtiyacı olduğundan her an yardım isteyebileceği cömert bir dosta muhtaçtır ki, onun yardımıyla ihtiyaçlarını karşılayabilsin.
İşte bu derece zayıf olan insanın ruhuna iman, ibadet, tevhid, tevekkül ve teslimin ne kadar büyük bir kar, bir mutluluk ve bir nimet olduğunu, gerçekten kör olmayan görür ve anlar. Çünkü insanın her an sığınabileceği sığınağı ve dayanağı sadece ve sadece Allah (c.c.)’a olan imanıdır. Ruhunun ve vicdanının medet umacağı tek ise ahirete olan imanıdır. İşte bu her iki noktadan habersiz olan bir insanın kalbi ve ruhu daha dünyadayken korku duyar ve vicdanı daima azap çeker. Ancak Allah (c.c.)’a iman ile güvenen ve tevekkül eden ve ahretin azabından ve korkularından yaratıcıya sığınan kişi kalben ve ruhen bir çok zevk ve lezzetleri daha dünyadayken hisseder ki, bu şekilde hem ruhu huzur bulur, hem de vicdanı mutmain olur.
Evet, insan dünya hayatındaki binlerce elemlerle elemlenen ve binlerce lezzetlerle lezzetlenen bir varlık olmakla birlikte sınırsız acizliği, maddi-manevi pek çok düşmanları ve gizli-açık sınırsız ihtiyaçları bulunan bir biçare olduğu halde, sahip olduğu imanı, tevekkülü ve kulluğuyla, her şeye gücü yeten ve her şeyin dizgini elinde olan bir Padişaha dayanıp, Onu, bütün düşmanları na karşı bir sığınak, bütün ihtiyaçlarına karşı yardım isteyeceği bir makam olarak görür. Ve her şeye gücü yeten, ayrıca, kullarına karşı çok şefkatli olan o Padişaha iman etmekle hakimiyeti sadece Ona vererek, bütün varlıklardan medet ummayı terk eder ve şerefli bir makama ulaşır.
Görüyoruz ki iman ve kulluk yolu çok zararsız olmakla birlikte insanı yüksek makamlara çıkaran ve ona dünya mutluluğunun yanında sonsuz ahiret mutluluğunu da kazandıran nurlu bir yoldur. Helal olamayan gayr-ı meşru dairedeki geçici zevk ve heveslerle uğraşmak ve onlara gönül bağlamak ise insanı bu dünyada huzursuz ettiği gibi sonsuz bir azabı da netice olarak ona kazandıracaktır. Zaten gayr-ı meşru dairede haram zevklerle uğraşan insanların yüzde doksanı da huzursuzdur. Bundan anlıyoruz ki, ahiret mutluluğunu kazanmanın yolu Allah (c.c.)’a asker olmak ve Onun yolunda çalışmak olduğu gibi, dünya mutluluğu da yine sadece Ona kul ve asker olmakla kazanılır. Çünkü, ‘Onu tanıyan ve itaat eden zindan da dahi olsa bahtiyardır. Onu unu-tan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.’ denmiştir. Buna dayanarak biz de diyoruz ki; ey mutluluğu ve huzuru mevki ve makamlarda, şan ve şöhrette, lüks yaşamda, bağlarda, bahçelerde, saray gibi villalarda ve geçici zevk ve lezzetlerde arayan mutsuz insan! Hiç bitmeyecek gerçek zevk ve acısız ve kedersiz sevinç ve dünyadaki gerçek mutluluk sadece ve sadece imandadır. Ve herkesin bütün mutlulukları, yani kişinin, kendi şahsi mutluluğu, aile mutluluğu, iş hayatındaki mutluluğu, okul hayatındaki ve arkadaşları arasındaki bütün mutlulukları ise sadece yüce Allah (c.c.)’a teslim olmaya bağlıdır. Aksi takdirde insan pek çok varlıklara muhtaç olmakla birlikte onlara köle olur böylece yine onlara bir nevi Rablık vermiş olur. Çünkü insan çok yönlü bir varlıktır ve bu haliyle çok şeyle ilgisi olduğu için bütün varlıklara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, insanı muhtaç olduğu varlığa bağlar ve ona olan ihtiyacı arttıkça insan o varlığa köle bile olur. Bu ise insan için cehennem gibi bir durumdur. Yani insanın kendisin den değersiz olan varlıklardan medet beklemesi, örneğin; Hz. Peygamber (a.s.m.)’den önceki zamandaki insanların kendi elleriyle undan, helvadan ve daha başka maddelerden yaptıkları, huzurunda başeğdikleri, sonra acıkınca da, önünde baş eğdikleri o putları yemeleri, ki bu zamanın insanlarının paraya ve maddiyata, tapar derecede tazim göstermeleri sonra da un ve helva putları gibi, dolaylı yollardan onları yemeleri gerçekten insanı zillete atan ve değerini düşüren cehennemi bir vaziyettir. Fakat her şeyi arakaya atıp;
“Rabbi ona, ‘Teslim ol!’ dediğinde, O, ‘Ben Alemlerin Rabbine teslim oldum.’ dedi.” [1] ayetinde anlatılan Hz. İbrahim gibi kayıtsız ve şartsız, Alemlerin Rabbi olan yüce Allah (c.c.)’a teslim olması insana daha dünyadayken cenneti yaşatan Firdevsi bir haldir. Çünkü Hz. İbrahim ateşe atıldığı zaman Allah (c.c.)’a karşı tam bir teslimiyet gösterdiğinde içinde bulunduğu ateş gül ve çiçeklerle örtülü bir cennet halini almış, Ona daha dünyada iken cenneti yaşatmıştır. Demek ki, dünyadaki gerçek selamet ve emniyet de sadece İslamiyet’te ve İmandadır.
Evet, insanlar arasındaki hak dinler, Hz. Adem’den bu güne kadar insanları hep güzelliğe, hayra, selamete ve saadete çağırmışlardır. Bu gün de İslamiyet insanlar arasında mutluluğun kaynağıdır. İman ise iyiliğin ve güzelliğin ta kendisidir. Dünyadaki doğruluk ve güvenin sembolü ise peygamberlerdir. Onlar hep insanlara iyiliği ve doğruluğu telkin etmişlerdir. İşte içinde yaşadığımız bu tehlikeli asırdaki, dünyanın geçici zevkleri peşinde koşan ve geleceğin endişesiyle sıkıntı çeken insanlar helal dairedeki zevkler ile yetinmeli, imanını ve İslamını, ruhuna zarar verecek tehlikelere karşı bir kalkan olarak kullanmalı ve peygamberlerin, özellikle Alemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (a.s.m.)’in, yaşamıyla gösterdiği nurlu yolu takip etmelidirler. Yoksa dünyada aldıkları bir haram lezzete karşı bin tokat yer, bunu da belki hisseder, belki hissetmez. İşte böyle insanlara; geçmişteki bazı olayların, sinema ile şimdi gösterildiği gibi, gelecekte yaşanacak olan olaylar -mesela yirmi beş yaşındaki bir insanın altmış sene sonraki halişimdi bir sinema gibi gösterilseydi, geçici zevkler peşinde koşan o akılsızlar şimdiki gülmelerine, nefret ve pişmanlık ile ağlayacaklardı.
Öyleyse dünyadaki ve ahiretteki hiç bitmeyecek sonsuz ve gerçek mutluluğu isteyen kişi iman dairesinde, Hz. Muhammed (a.s.m.)’i ve Onun üstün ahlakını kendine rehber edinmeli ve Onun terbiyesine girmelidir. Çünkü insanın hayatı Cenab-ı Hakk’ın aleme yansıyan güzel isimlerine bir odak noktası ve bir merkezdir. İşte insanın hayatındaki mutluluğunun en son noktası onun hayatının aynasında yansıyan Allah (c.c.)’ın isimlerinin nurlarını Hz. Muhammed (a.s.m.)’din, Miraç ile ona öğrettiği şekilde hissetmesidir. Allah (c.c.)’ı tanıma yolunda istekli olmasıdır. Ayrıca O(c.c.)’nu sonsuz bir sevgiyle sevmesidir. Ve kalbini o sevgiyle sınırsız derecede nurlandırmasıdır. Çünkü bir hadis-i kudside şöyle buyrulmuştur:
“Ben göklere ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.”
Demek ki insanın kalbine gerçek huzuru veren ve onu gerçek huzura ve mutluluğa götüren bir vasıta da onun Rabbine olan sevgisidir. Çünkü sevgi şu kainatın var olmasının sebebidir. Yani Allah (c.c.) kainatı, ‘sen olmasaydın, bu alemi yaratmazdım.’ dediği Hz. Muhammed (a.s.m.)’in aşkına yaratmıştır. İnsana da kalbinde kainatı kaplayacak kadar sınırsız bir sevgi bahşetmiştir. İşte insanın kalbindeki o sınırsız sevgiye layık olan tek Zat ise sadece Cenab-ı Hak’tır.
İnsanın fıtratında sevgi gibi sınırsız olup, onun tam zıddı olan bir de korku vardır. İnsan fıtratındaki bu sevgi ve korkunun yüzü ya dünyadaki varlıklara ya da yaratıcıya dönüktür.
Ancak varlıklardan korkmak insan için her zaman büyük bir beladır. Her şeyden çok onları sevmek ise insan için tam bir musibettir. Çünkü insan öylelerinden korkar ki, o zalimler, ne merhamet ederler, ne de mazeret kabul ederler. Bu durumda, insanın korkusu kendisi için büyük bir bela olmuş olur. Bunun gibi insan öylelerini sever ki, sevdiği şey ne olursa olsun ya kendisini tanımaz, ya da onunla vedalaşmadan çekip gider. Gençlik ve mal gibi…-
Demek ki, dünyada sevdiği şeyler ya insanı tanımıyor, ya da ömrünü sonuna kadar ona yoldaşlık etmiyor. Korktuğu şeyler ise ona acımıyor, hatta onun korku duymasından zevk alıyor. Öyleyse insan kalbindeki böyle sınırsız sevgiyi ve korkuyu gerçek sahibine yöneltmelidir. Çok ilginçtir ki bir insan bir varlıktan hem korkup, hem de onu sevemez. Yani insan korktuğu varlığı sevemez, sevdiği varlıktan da korkmaz. Ancak insan Allah (c.c.)’ı hem çok sever, hem de Ondan çok korkar, bu durum da ona müthiş huzur verir. Allah (c.c.)’tan korkmak bir ölçüde Onun rahmetinin şefkatine yol bulup, Ona sığınmaktır. Bu halde korku sanki bir kamçı gibi insanı, Allah (c.c.)’ın rahmetinin kucağına atar. Mesela, ateşe yaklaştığında birileri tarafından korkutulup, annesinin kucağına yöneltilen bir çocuk gibi. O çocuğa o korku gerçekten mutluluk verir, çünkü annesinin kucağındadır, onun şefkat sinesindedir. Halbuki bütün annelerin şefkatleri Allah (c.c.)’ın kullarına karşı olan rahmetinin çok küçük bir parıltısıdır. Böyle azıcık şefkatiyle, o küçücük yavruya bir anne, kendine sığındığı zaman onu huzurlu edebilecek çok güven verebiliyorsa, sınırsız bir şefkatin sahibi olan Allah (c.c.), rahmetinin kucağındaki bir kuluna ne kadar güven verir düşünün. Ve Allah (c.c.)’tan korkmakta bu kadar huzur ve mutluluk varsa, Allah (c.c.)’ı sevmekte ne kadar sınırsız bir mutluluk olduğunu kıyas edin. Rasulüllah (a.s.m.) gece namazlarında secdede iken şu duayı okurdu:
“Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi kılarak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senayı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin.”
Evet, insanı gerçek huzura ve mutluluğa götüren, baştan beri anlatmaya çalıştığımız nurlu yollar kısaca, Allah (c.c.)’ın emrettiği ve Rasulullah (a.s.m.)’ın gösterdiği şekilde, iman, tevekkül, tevhid ve teslim, kuralları içerisinde Cenab-ı Hakk’ı tanıyarak, her şeyden fazla Onu severek ve her şeyden fazla Ondan korkarak, Ona kulluk etmektir. Böyle yaşayabilen bir insan dünya ve ahiret mutluluklarının anahtarlarını eline almış demektir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi