Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 11. Sayfa - Yeryuzuefendisi

 

11-HZ. ADEM’DEN BU YANA İNSANLIK

 

Allah Hz. Adem’i, kuru bir topraktan yarattıktan sonra ona bütün isimleri öğretmiş, bu sayede onu katında, yarattığı diğer bütün varlıklara tercih ederek ona üstün bir mevki verdikten sonra meleklere “Adem’e secde edin!” emrini vermiş, bütün melekler de bu ilahi emre itaat ederek Hz. Adem’e secde et­mişler ancak “İblis secde edenlerden olmadı.” ifadesinde yer aldığı gibi iblis Allah (c.c.)’ın yüce emrine karşı gelerek secde etmemiş ve “Bana diriltilecek güne kadar mühlet ver.” diyerek, Allah (c.c.)’tan, istediği mühleti alıp, yine Allah (c.c.)’ın ira­desiyle insanlığın önüne o günden kıyamete kadar sürecek olan iki yol açmıştır.

  Evet, insanlık aleminde Hz. Adem (a.s.) zamanın­dan bu güne kadar iki büyük düşünce ve yaşam sistemi bütün insanlar arasında değişmez bir kanun olarak silsileler halinde gelmiştir. Bunlardan biri insanlığın önüne Hz. Adem (a.s.)’in açtığı iman, ilim ve ibadet yolu, diğeri ise, şeytanın önderlik ettiği küfür ve dalalet yoludur. Hz. Adem’den bu yana iman ve ibadet yolunu hep peygamberler ve salih kişiler temsil ederken, küfür ve da­lalet yolunu da hep mağrur ve kibirli zalimler temsil etmişlerdir. Ne zaman ki insanlar peygamberlerin öğütlerine kulak verip onları dinlemişlerse işte o zaman mesut ve huzurlu bir şekilde yaşamışlardır. Ancak ne zaman ki onlardan yüz çevirip, zalim nemrutların ve fravunların zorbalıklarına boyun eğip, onlara itaat etmişlerse, hep zillet ve sefa­let içerisinde yaşamışlar ve hep ezilmişlerdir.

      “Ey Ademoğulları! Size içinizden ayetlerimi anla­tan peygamberler gelir de bunun üzerine kim sakınıp ıs­lah ederse, artık onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mah­zun da olmazlar.

 Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük tasla­yanlara gelin-ce, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar.” [1]

  Evet, insanlar için, peygamberlerin gösterdiği iman ve tevhit yolu hem kısa, hem doğru, hem de kolay bir yoldur. Küfür ve inkar yolu ise uzun olmakla bir­likte çok ta meşakkatli ve tehli­keli bir yoldur. Çünkü bir insan sadece Allah’a (c.c.) inanıp, O (c.c.)’na kul olursa bütün varlıklardan üstün bir mevkiye yükse­lir. Ancak imandan uzaklaşıp, kulluğunu yapmazsa, bu halde Allah (c.c.)’ın yarattığı aciz varlıklara kul olur. Çünkü insan haya­tını devam ettirebilmesi için kainatta bulunan bütün var­lıklara muhtaçtır. İhtiyaçları adeta alemin her tarafına dağılmış, arzuları ve emelleri sonsuza kadar uzanmıştır. İşte bu haldeki muhtaç insa­nın ihtiyaçlarını görüp, temin edecek güce ve zen­ginliğe sahip olan tek Zat ise sadece Cenab-ı Haktır. Çünkü O (c.c.)’nun rahmet hazi­neleri sınırsızdır. İnsanın anne karnından ölümüne kadar, hatta ölümünden sonraki hayatı da dahil maddi manevi bütün ihtiyaçlarını -insan farkında olmasa daO (c.c.) tedarik eder. İşte bu sebepten dolayı insan yaratıcısını bilmek ve ona iman etmek zorundadır.

İnsanlık alemi varolduğundan bu yana, Allah (c.c.)’ın pey­gamberlerinin, insanları davet ettiği hak yol ve hakiki dava ise insanların fıtraten kabul etmek zorunda olduğu iman ve tevhit davasıdır. Peygamberler ve salih kullar, insanlığa Hz. Adem (a.s.)in mirası olan bu davayı kabul etmiş ve yüzyıllarca, melun şeytanın yolundan giden zalim ve gaddar ka­firlere karşı, tüm varlıklarıyla savunmuşlar ve hala da savunmakta­dırlar.

 Evet, insanoğlunun genciyle yaşlısıyla, zengi­niyle fakiriyle, güçlüsüyle zayıfıyla, aşk derecesinde bağlandığı ve her şeyini uğrunda feda eder derecede peşinden koştuğu iki dava az önce de söylediğimiz gibi iman ve küfür davasıdır.

Birbirine tam anlamıyla zıt olan bu kav­ramlar uğrunda nice insanlar mallarından, canlarından ve evlatlarından olmuş, nice milletler yurtlarından edilmiş, ve nice şehirlerin defalarca düzeni değişmiştir. Peki öyleyse in­sanları bu derece temelden sarsan bu iki kavram neydi ve insanlar neden bunlara bu kadar bağlıy­dılar?

  Öncelikle bu iki kavramı anlamalıyız ki, insanların hayatlarını ve hayata dair düşüncelerini anlayabilelim.

  Evet, Sa’d-ı Taftazani’nin tefsirine göre iman; “Cenab-ı Hakkın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka’ ettiği bir nurdur.” Öy­leyse iman, insanın kalbini ay­dınlatan bir nur ve bir ışıktır ki, insan yolunu onunla bulur, yö­nünü onunla tayin eder. Bu sayede kainatta bulunan bütün varlıklarla dost olur, her şeye karşı büyük bir bilgi elde eder ve böylelikle her şeyin iç yüzünü bilir. Ay­rıca kalbinde manevi öyle bir kuvvet meydana gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her sıkıntıya, her olaya karşı korkusuzca mukavemet gösterebilir. İşte asırlardır süren iman ve küfür mücadelesinde, müminlerin bütün imkansızlıklarla birlikte, her olanağa sahip nice zalim ve kafir kavimlere galip gelmeleri, hep kalplerin­deki imanlarının, onlara vermiş olduğu manevi kuvvet ve cesaretten kaynaklan­maktadır. Zira Üstad Bediüzzaman’ın gayet anlamlı yaşamıyla birlikte şu anlamlı sözleri bunu açıklayan güzel birer örnektir:

  “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde ede adam, kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazyikatından kurtulabi­lir.‘TEVEKKELTÜ ALALLAH’ der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hadisatın dağlarvari dal­gaları içinde seyran eder. Bü-tün ağırlıklarını Kadir-i Mutlak’ın eline ema­net eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir.” [2]

  Müminlerin, kafirlere ve bütün kainata karşı sahip oldukları manevi güç, Allah’a karşı olan kalplerindeki imanlarıdır. Bu iman ile Bedir’de, Uhud’da elle sayılacak kadar az olan bir avuç mü’min sayıca kendilerinden fazla olan kafirleri hezimete uğ­ratmışlardır. Bu gün de Filistin’de, Çeçenistan’da, Bosna-Her­sek’te, ve dünyanın neresinde olursa olsun, ve saldıran kim olursa olsun, müminler olağanüstü bir direnişle kafirlere karşı koymakta ve kafirlerin planlarını altüst etmektedirler. Yüce Rabbimiz Kuran’da şöyle buyurur:

 “Onlar ki, insanlar kendilerine: ‘Şüphesiz in­sanlar, gerçekten size karşı toplandılar; işte on­lardan korkun!’ dediler de bu onların imanlarını artırdı ve: ‘Allah bize ye­ter! Ve O ne güzel vekil­dir!’ dediler.” [3]

 Evet, iman; her şeyin hakimiyetinin sadece Cenab-ı Hakk’ın olduğunu bilmektir. Küfür ise bunun tam zıddı olarak, hakimi­yeti başka başka şeylere vermekle, Cenab-ı Hakk’ın hü­küm­ra­lığını ortadan kaldırıp, tağutu hakim kılmaya çalış­maktır ki, bu hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve hiçbir zaman da ger­çek­leş­me­yecektir.

Çünkü; insanı aydınlatmakla beraber alemi de aydınla-tan bir nur olan imanın gerçek sahibi ve yegane koruyucusu Allah (c.c.)’tır ve kainatta en üstün gelecek dava da bu davadır.

 “Allah (c.c.)’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isti­yorlar; hal-buki kafirler hoşlanmasa da Allah (c.c.), mutlaka nu­runu tamamlaya-caktır. O (c.c.), müşrikler hoşlanmasa da, Rasulünü hidayet ve hak din ile, onu diğer bütün din­lere üstün kılsın diye gönderendir.”[4]

 Hz. Adem (a.s.)’den bu yana devam eden insanlık tarihinde hep bir kısım insanlar hakkı yani; Allah’ın hakimiyetini kabul edip, onu savunur­ken, bir kısım insanlar da onu yok etmek için çalışmışlar ve insanları hep şirk ve dalalet karanlığına çağırmış­lardır.

Bu insanlar, Allah (c.c.)’ın peygamberlerini ve kitaplarını ya­lanlamakla birlikte kendilerini de ilah olarak ilan etmişlerdir.

 “Hani Rabbi ona kutsal vadi Tuva’da seslen­mişti: “Haydi, demişti, git Firavun'a, çünkü o çok azdı." De ki: İster misin arınasın? Seni Rabbinin yoluna ileteyim de ondan korkasın. Musa Fira­vun'a o büyük mucizeyi gös­terdi. Fakat Firavun ya­lanladı, karşı geldi. Sonra koşa-rak dönüp gitti. Derken adamlarını topladı da bağırdı: "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi.”[5]

  Oysa ki, yaratılan, daima rızka muhtaç olan, hatsalanan ni­hayetinde ölüme mahkum olan bir varlık ilah olamazdı. Hz. İbrahim iman ettiği ve uğrunda her şeyi göze aldığı Rabbini, sahte ilah Nemrud’un karşısında şöyle tarif ediyordu:

 "O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren, beni yediren, içirendir, hastalandığım zaman bana O, şifâ ve­rir. O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. Ve he­sap günü, hatamı ba-ğışlayacağını umduğumdur." [6]

İşte iman ile küfrün arasındaki kalın perde budur. İman kişiyi yaratıcıya ve onun rahmetine çağırıyorken, küfür; yaratılanın zulmüne çağırmaktadır. Küfrün savunu­cularının nefislerine ve menfaatlerine olan aşırı düş­künlükleri, onları nefis ve menfaat­lerinin kölesi yapmış bu yüzden de bütün insanları kendi köle­liklerine ortak etmeye çalışırken onlara zulmetmekten geri kal­mamışlardır. Ve zulümde o kadar ileri gitmişlerdir ki belki de şeytan, şeytan olalı insanlık alemine ve özellikle mü’minlere, insanoğlunun zarar verdiği kadar zarar verememiştir. Zira;

“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Kü­für, insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder.” [7] denildiği gibi küfür, gerçekten insanın mahi­yetini öldüren öyle kötü bir hastalıktır ki, kin, düş­manlık, fitne, acımasızlık, bencillik, zulüm ve bunlar gibi insanı ve toplumu bozan bütün hastalıkların kaynağı da odur. Bu sebeple dünyada da ahirette de rahat yaşamak isteyen kişi imanı kabul edip, yerin ve gökle­rin tek sahibi Allah (c.c.)’a boyun eğmelidir. Çünkü en kısa, en rahat, en selim ve herkese açık rahmani yol daha önce de söy­lediğimiz gibi iman yo­ludur.

 “ Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kul-pa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.”[8]

 

“La İlahe İllallah İle İmanlarınızı Yenileyin”

 Hadis-İ Şerifinin Bir Hikmeti:

  Rasulullah (a.s.m..)’ın tebliği sadece bir döneme muhatap olmayıp, evrensel olduğundan, insanların yapmalarını tavsiye buyurduğu her şey, her asırda insanları yaşa­dıkları zamanın tehlikelerinden uzaklaştırmak ve onların en doğru yola girme lerini sağlamak içindir. Rasulullah bu hadislerinde ise mü’minlere “La ilahe illallah” sözünü söyle­mek suretiyle imanla­rını yenilemelerini tavsiye etmektedir. Bunun hikmeti ise şu­dur:

 İnsanın hem maddi, hem manevi alemi zamanın daima de­ğişmesiyle, değişim göstermekte ve daima yenilenmektedir. Bu sebeple insan imanını her an yenilemek zorundadır. Çünkü insan, ömrünün her anında başka başka şeyler düşünüp, başka başka şeyler yaparken, hayatı da devam etmekte ve maddi ve manevi her bir uzvu değişik fonksiyonlar göstermektedir. Bu ise insana başka başka kişilikler kazandırır. Yani bir insan, ömrü­nün seneleri, belki günleri, belki de saatleri sayısınca farklı birer insandır. Bu şekilde insan yenilendiği gibi, insanın girdiği alem de değişir ve yenilenir, böylece insan her an başka bir alemin kapısını açar. İman ise insanın her an değişen kişiliğini aydın­latan, ayakta tutan ve onu istikamete yönlendiren bir nur ve ışıktır. “La ilahe illallah” kelimesi ise, iman nurunu açan bir anahtardır. Mesela; karanlık bir odayı aydınlatmak için, o odada bulunan elektrik lambasını yakmak gerekir ki, lambanın yana­bilmesi ancak o lambanın bağlı olduğu düğmeyi açmaya bağlı­dır. Evet o oda, insanın devamlı değişen ve yenilenen alemi, odayı aydınlatan lamba, kişinin imanı, lambayı açacak düğme ise, “La ilahe illallah” sözüdür.

 Evet, insanda nefis, heva (arzu ve istekler), vehim (korku ve tereddütler) ve şeytan hükmet­mektedir. Ve çoğu zaman bun­lar insanın imanını zedelemek için onun gafletinden istifade ederek bir çok hile ile ona, çeşitli şüphe ve vesveseler verip, kalbindeki iman nurunu yok et­meye çalışırlar. Bu sebeple in­sanda, her vakit, imana ve islama uymayan hatta bazı alimlere göre küfür derecesine varan sözler ve hare­ketler görülür. Özel­likle de içinde yaşadığımız bu tehlikeli asırda nefis, heva, vehim ve şeytan, insanların imanlarını oldukça rahat bir şekilde sars­maktadırlar.

 Bir hadiste Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurmuşlar­dır ki;

 "Kıyamet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. (O vakit) kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü'min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimseler azıcık bir dün­yalık mukabilinde dinlerini satarlar."

 Hz. Ebubekir (r.a.)’den rivayet edilen başka bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur:

  “La ilahe illallah’a ve istiğfara sarılıp her ikisini de

çokça söyleyin. Zira iblis: İnsanları günahlarla helak ettim, onlar da beni “La ilahe illallah” sözü ve istiğfar ile helak etti­ler. Onların, Allah’tan başka ilah yoktur, deyip istiğfar et­tik­lerini gördüğümde, onları heva ve hevesleri ile helak ederim. Onlar kendilerini hidayete erdirilmiş sanırlar.”

 İşte bu yüzden her an, her saat, her gün “La ilahe illallah” diyerek imanı yenilemek gerekir. Bu sebeptendirki, Rasulullah (a.s.m.) “La ilahe illallah ile imanlarınızı yenile­yin.” buyurmuştur.

 


 



[1]    Araf 35-36

[2]    Sözler 314

[3]    Al-i İmran 173

[4]    Tevbe 32-33

[5]    Naziat 16-24

[6]    Şuara 78-82

[7]    Sözler 315

[8]    Bakara 256