16- ACİZ İNSAN VE ELİNDEKİ - Yeryuzuefendisi - 16. Sayfa
16- ACİZ İNSAN VE ELİNDEKİ
İLAHİ GÜÇ
Cenab-ı Hak sınırsız kudretini ve sınırsız rahmetini göstermek için insanı sınırsız derecede aciz ve fakir bir biçimde yaratmıştır. Diğer bütün varlıklar içerisinde en zayıf ve en güçsüzü insandır. Ancak insanın bu derece acizliğinde ve zayıflığında adeta manevi bir güç ve kuvvet vardır. İşte insan bu haliyle sanki şu kainat bahçesinde yetişen nazlı bir çocuğa benzer. Sınırsız derecede zayıf olmasına rağmen bütün varlıklar onun emrine verilmiştir.
Evet, eğer insan zayıflığını ve acizliğini anlayıp, hem diliyle, hem haliyle, hem de hareketleriyle dua etse ve fakirliğini bilip, her şeyi Cenab-ı Haktan istese, işte bu noktada hem Cenab-ı Hakka, bütün varlıkları emrine verdiği için şükretmiş olur, hem de kendi gücüyle onda birini bile elde edemeyeceği arzularına ve isteklerine kolayca kavuşur.
“Kullarım sana benden sorarsa, şüphe yok ki ben çok yakı-nım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm…” [1]
Mesela; nazlı bir çocuk gücünün yetmediği bir şeyi almak için ya ağlar, ya ister, ya da masum görünüşüyle o şeyi almak istediğini belli eder. Böylece büyüklerinin şefkatini kendine yönelterek isteğine yorulmadan kavuşur. Buradan anlıyoruz ki, o küçük çocuğun zayıf ve aciz olması büyüklerindeki şefkat ve himayeyi harekete geçirdiği için o küçücük bedeniyle koskoca adamları kendine itaat ettirir. Fakat bu çocuk eğer kendine yöneltilen şefkati inkar eder derecede ‘bunları ben kendi gücümle aldım.’ derse elbette, onu kendine veren büyüklerinden tokat yer. İşte insan da kainatta, aynen bu küçük çocuk gibi gücünün yetmediği şeyleri alabilmek için yaratıcısının şefkatine ve himayesine muhtaçtır. Arzu ve isteklerini sadece Ona bildirip, samimi bir kalple her şeyi Ondan isterse, isteklerine yorulmadan kavuşur. Ancak bundan sonra o yaramaz çocuk gibi ‘ben bunları kendi gücümle kazandım’ derse, yaratıcısından şiddetli bir şekilde tokat yer. Aynen yeryüzünün en zengini olan Karun’un kibirle, “Bu servet bana ancak, bende bulunan bilgi sayesinde verildi” [2] demesine karşılık, o mülkü ona ihsan eden Cenab-ı Hakk’ın, “Nihayet, onu da sarayını da yere geçiriverdik.” [3] ayetinde buyrulduğu gibi; bütün malı ve mülküyle birlikte onu yerin dibine geçirmesi gibi.
Evet, demek ki, insanların şu yeryüzündeki diğer varlıklara karşı olan gücü, hakimiyeti, saltanatı; ayrıca maddi-manevi her yönden ilerleme sağlayabilmesi, mesela; müthiş bir ilimle yapılan tonlarca ağırlıktaki uçakların havada bir kuş gibi kolayca uçabilmesi ve yine tonlarca ağırlıktaki gemilerin suyun üzerinde batmadan kolayca yüzebilmesi, oldukça sert ve katı olan demirin yumuşatılarak ondan, insana yaşamı kolaylaştıran milyonlarca çeşit aletin yapılabilmesi, kesinlikle, insan gücünün yönlendirmesi değildir. Ayrıca göklerin ve yerin itaaktar birer hizmetçi gibi insan için çalışması, her mevsim, türlü türlü tat ve kokudaki, türlü türlü bitkilerin sadece insan için yetiştirilmesi, güç bakımından insandan kat kat üstün olan bir çok hayvanın bile insana hizmet ettirilmesi o varlıkların insandan korkmasından ya da insanın sahip olduğu gücü ve ilmiyle onlara hakim olmasından değildir. Bilakis, onlar insana, zayıflığından dolayı itaat ettirilmekte ve acizliğinden dolayı onlar vasıtasıyla ona yardım edilmekte ve fakirliğinden dolayı da onlarla ihtiyaçlarına karşılık verilmektedir.
İnsanın diğer varlıklara karşı olan hakimiyeti ise, hakikaten bir hakimiyet olmayıp, bilakis Cenab-ı Hakk’ın insana karşı şefkati, rahmeti ve hikmetinin bir sonucudur.
Evet, ayaksız bir yılana ve gözsüz bir akrebe yenik düşen insana, küçücük bir kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren asla ve kat’a insanın gücü ve kudreti değil, aksine, zayıflığının bir sonucu olarak Cena- b-ı Hakk’ın ikramıdır.
“O yeri sizin için itaatkar kılandır; artık onun omuzların-da yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin! Dönüş ise ancak onadır.” [4]
Evet, insanoğlu şu alemde gerçekten çok zayıf ve çok acizdir. Onun, isteklerine kavuşabilmesi için elinden gelen tek şey ise ihtiyaçlarının diliyle her an Cenab-ı Hakka dua ediyor olmasıdır. Zaten Rabbimiz buyuruyor ki;
De ki: “Eğer duanız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmi-yet versin?” [5]
Evet, dua, -ayette geçtiği gibi- Cenab-ı Hakk’ın yanında insanın değerini artıran bir ibadet çeşididir. Ayrıca dua kulluğun özüdür, ruhudur. Cenab-ı Hakk’a dua üç türlü yapılır. Bunlardan birincisi, varlıkların yaratıldıkları yöndeki yeteneklerinin diliyle yaptıkları duadır ki, su, sıcaklık, toprak ve ışığın, bir tohumun ağaç olması için, onun etrafında toplanması bu nevi dualardandır. Sanki o sebepler çekirdeğin etrafında birleşerek manen Cenab-ı Hakk’a ‘bu tohumu ağaç yap ya Rab!’ diye niyazda bulunmaktadır.
İkinci dua çeşidi ise ihtiyaçların diliyle yapılan duadır ki, varlıkların fıtri ihtiyaçlarını ve isteklerini en iyi bilen Allah (c.c.)’ın, katında belirlediği bir zamanda o ihtiyaçları varlıklara ummadıkları yerden temin etmesi bu dua türündendir.
“Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [6]
Üçüncü dua çeşidi ise yine ihtiyaçlar dairesinde yapılan biri fiili, diğeri kavli olan (dil ile yapılan) dualardır. Mesela, çift sürmek, tohum ekmek bir nevi fiili dualardır ki, bu şekilde, bu işi yapan kişi sanki ‘ya Rab! Rızkımı bu topraktan ver’ diye Allah (c.c.)’a dua etmiş olur. İşte insanların bu asırda ilim ve teknoloji yönünde çok fazla ilerleme sağlaması bu çeşit duanın sonucudur. Kişi hangi yönde kabiliyet sahibiyse, o yönde çalıştığı takdirde Allah (c.c.) muhakkak ki ona icabet ederek onu o dalda başarılı kılacaktır.
Kavli dualar ise en tesirli dua çeşididir. İşte bu dua-lar ibadetlerin ruhu ve halis bir imanın neticesidir. Yani bu şekilde dua eden bir kul dua ettiği zaman sesini duyan, derdine derman yetiştiren, ona merhamet eden ve eli her şeye yetişen birinin olduğunu ve bu koca dünya hanında yalnız olmadığını, ihtiyaçlarını gören ve yerine getiren ve sınırsız sıkıntılarına karşı ona yardım eden çok zengin ve sınırsız derecede Kerim olan bir Zat’ın bulunduğunu düşünür ve içinde bir sevinç, bir rahatlık ve bir genişlik hissederek, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp ‘ELHAMDULİLLAH’ der.
Bu şekilde dua eden kul, dua ettiği Zat’ın gücü, kudreti ve zenginliği karşısında, kendi zayıflığını, acizliğini ve fakirliğini görür ve bunu dua ile Onun dergahında ilan eder. İşte böyle yapılan dua her zaman müstecabtır, yani; Allah (c.c.)’ın katında kabul görüp, cevap verilen dualardır. Sınırsız derecede aciz ve zayıf olmasına rağmen insanın elindeki yegane güç ve kuvvet, az önce bahsettiğimiz şekilde Allah (c.c.)’ın katına yükselen dualardır. Zira Efendimiz (a.s.m.); “Dua mü’minin silahıdır” buyurmuşlardır.
Evet, değişen zamana ve gelişen teknolojiye göre çeşit çeşit silahlar ve çeşit çeşit teknikler ortaya çıkmıştır.
Bu silah ve teknikleri elinde bulunduran toplumlar muzaffer olacaklarını zannederler ancak, hep yanılırlar. Çünkü onların en etkili silahlardan ve bombalardan daha tesirli olan duanın gücünden haberleri yoktur. Bu konu hakkında Kuran’da şöyle bir misal anlatılır:
“Talut ve ona itaat eden mü’minler, Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında şöyle dediler: ‘Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!’
Nihayet Allah (c.c.)’ın izniyle onları hezimete uğrattı-lar…”[7]
Evet, müminlerin elindeki tek silah olan dua işte böyle güçlü bir orduyu az bir kişiyle mağlup edecek kadar etkili bir silahtır. Zaten Bedir’de müminlerin güçlü müşrik ordusunu hezimete uğratmasının vesilesi de Rasulullah (a.s.m.)’ın yapmış olduğu duadır. O (a.s.m.) Rabbine şöyle yalvarıyordu:
“Allah’ım bana yaptığın va’dini yerine getir! Allah’ım! Şu bir avuç İslam cemaatini helak edersen, artık sana yeryüzünde ibadet olunmaz!”
Ve bu duadan sonra gerçekten de Allah va’dini yerine getiriyor ve Müslümanları, müşriklere karşı muzaffer kılıyordu.
İşte insan yaratıldığından beri, zamana ve şartlara göre değişik peygamberlerin getirdiği, değişik hükümler uyarınca kulluk şekilleri değişebildiği halde, dua ibadeti hiç değişmemiş ve her bir peygamberden diğerine ve tüm Müslümanlara miras olarak bırakılmıştır. Çünkü dua hiçbir asırda etkisini yitirmemiştir. Mesela; Hz. Adem’in, cennetten çıkarıldıktan sonra yeniden cennete girmesine vesile olan;
“Rabbimiz! Kendimize zulmettik; eğer bize mağfiret etmez ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.” [8] duası; Hz. Nuh’u zalim kavminden kurtaran;
“Rabbim! Yeryüzünde o kafirlerden hiçbir kimseyi bırakma!” [9] duası; Hz. Eyyub’un hastalıklarından kurtulmasına vesile olan;
“Rabbim! Zarar gerçekten bana dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin.” [10] duası;
Hz. Yunus’u balığın karnından çıkaran;
“Senden başka ilah yoktur; seni tenzih ederim! Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.” [11] duası; Hz. Zekeriyya’ya, Hz. Yahya’nın lutfedilmesine vesile olan;
“Rabbim! Beni tek bırakma; sen varislerin en hayırlısısın.” [12] duası; ve bütün insanlığa Hz. Muhammadi armağan eden, Hz. İbrahim’in;
“Rabbimiz! Onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, kendi-lerine senin ayetlerini okusun ve kendilerine Kitab’ı ve hikmeti öğret-sin ve onları temizlesin!” [13] duası ve de bir ümmete Cenab-ı Hakk’ın sınırsız şefkatini yönelten; “Ümmeti, Ümmeti” nebevi duasıdır.
Evet, Kuran’ın da ağırlıkla yer verdiği bir kulluk çeşidi olan duanın etkisiyle aciz bir kul, insanların önderleri olan peygamberler gibi, yerin ve göklerin yegane sahibi ve her türlü kuvvet elinde bulunan Allah’a dost bile olabilir ki, böyle olduğu takdirde, bir kişinin, samimi dostunun isteğini geri çevirmeyeceği gibi, Cenab-ı Hak da kendine dost olarak seçtiği kulunun isteğini asla geri çevirmez. Ve böyle bir kişiye de dünya birleşip üstüne gelse kesinlikle tesir etmez ve ona zarar veremez.
“Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim.” [14]
İslami Okul Okulların En Önemlisi