Muhtelif - 35. Sayfa - Yeryuzuyidizlari
EBÛ EYYÛB el-ENSÂRÎ
İsteyerek ya da İstemeyerek Gelin
Resûlullah (s.a.v.) Medine’ye giriyor ve bu girişiyle başarılı hicret yolculuğunu tamamlıyordu. İnsanlık dünyasında kaderin başka hiçbir şehir için bir araya getirmediği güzelliklerin bulunduğu hicret yurdundaki mübarek günlerine merhaba diyordu.
Resûlullah (s.a.v.) yürekleri ve safları özlem, sevgi ve arzu dolu olan kalabalıkların arasında, kendisini misafir etmek isteyen insanların ortasında devesinin üstünde ilerliyordu.
Kervan, Sâlim b. Avf oğullarının evlerinin yanına geldiğinde devenin yolunu keserek şöyle dediler: “Ey Allah’ın elçisi, bizde kal. Biz sayıca ve silahca güçlü bir topluluğuz. Seni koruruz.”
Elleriyle devenin yularını tutmuş oldukları hâlde Resûlullah onlara şöyle diyordu:
“Onu kendi hâline bırakın; gideceği yer Allah tarafından ona bildirilmiştir.”
Kervan Benî Sâide, Benî el-Hâris b. el-Hazrec, Benî Adî b. en-Neccar mahallelerine uğrar. Bütün bu kabileler devenin yolunu kesiyor ve Peygamber (s.a.v.)’in kendi evlerine misafir olmasının kendilerini mutlu edeceğini ısrarla söylüyorlardı. Resûlullah (s.a.v.) de dudaklarında memnuniyet dolu bir gülümsemeyle onlara cevap veriyordu:
“Onu kendi hâline bırakın; gideceği yer Allah tarafından ona bildirilmiştir.”
Resûlullah (s.a.v.), saygınlığı ve
yüceliği olsun diye konaklayacağı yerin seçimini kadere bırakmıştı, Bu yerin
üzerinde de Allah’ın sözlerinin ve nurunun tüm dünyaya yayılacağı mescidi kurulacaktı.
Yanında da içlerinde dünya malından ihtiyaç duyulandan fazlası bulunmayan ya da
Evet... Resûlullah (s.a.v.) bu seçimi, adımlarını sürükleyen kadere bırakmakta kararlıydı. Bu nedenle devesinin yularını serbest bıraktı. Ne onunla boynunu çekiyor, ne de onu durduruyordu. Kalbiyle Rabbine yönelerek diliyle şöyle dua etmeye başladı:
“Allahım! Benim için seç ve seçtir.”
Mâlik b. en-Neccâr oğullarının evinin önünde deve çöktü. Sonra kalkıp o yeri dolaştı ve ilk çöktüğü yerde dönerek tekrar çöktü. Orada öylece kaldı ve Resûlullah sevinç içinde üzerinden indi.
Yüzü sevinçten ışıldayan bir müslüman gelerek devenin yükünü aldı ve onu evine koydu. Sonra Resûlullah’ı eve gelmesi için davet etti. Resûlullah da ona bolluk ve bereket dileyerek peşinden gitti.
Resûlullah’ın devesinin evinin önünde durduğu, onun misafiri olduğu ve bütün Medine halkının güzel talihinden dolayı ona gıpta ettiği bu mutlu kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?
Bu kahraman, Mâlik b. en-Neccâr’ın torunu Hâlid b. Zeyd (Ebû Eyyûb el-Ensârî)’dir.
* * *
Bu, Ebû Eyyûb’un, Resûlullah’la ilk buluşması değildi.
Daha önce Medine heyeti “İkinci Akabe Biatı” diye bilinen o mübarek biatı Mekke’de Resûlullah’la yapmak için çıktığında Ebû Eyyûb el-Ensârî sağ elleriyle Resûlullah’ın sağ elini sıkıp biat eden yetmiş müslümandan biriydi.
Şimdi ise Resûlullah (s.a.v.) Medine’yi şereflendirip, onu Allah’ın dininin başkenti yapıyordu. İyi talihi, Ebû Eyyûb’un evinin yüce muhacirin, Resûlullah’ın kaldığı ilk ev olmasını sağlıyor.
Resûlullah evin birinci katında oturmayı tercih etti. Fakat Ebû Eyyûb ikinci kattaki odasına çıkmak isterken, titremeye başladı ve Resûlullah’ın bulunduğu yerden daha yüksek bir yerde bulunmayı içine sindiremedi.
Resûlullah’a ikinci kattaki odaya taşınması için ricada bulundu; Hz. Peygamber de onun bu ricasını kabul etti.
Hz. Peygamber, mescidin ve ona bitişik bir odanın -ki bu odada kendisi kalacaktı- yapımı bitinceye kadar orada kaldı.
Kureyş’in İslâm’a karşı düşmanlığının artıp Medine’deki hicret yurduna saldırılar düzenlemeye, bu uğurda kabileleri kışkırtmaya ve Allah’ın nurunu söndürmek için ordular kurmaya başladığından beri Ebû Eyyûb Allah yolunda cihad yapma sanatını kendine meslek edindi.
Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, bütün savaşlarda malını ve canını âlemlerin sahibi Allah’a adamış olan kahraman olarak yer aldı.
Resûlullah’ın vefatından sonra da ne kadar zor ve meşakkatli olursa olsun, müslümanların yaptıkları bütün savaşlara katıldı.
Gece ve gündüz, gizli ve açık olarak tekrarladığı nakarat, Allah’ın şu âyetiydi:
“Gerek hafif, gerekse ağırlıklı, hepiniz
istisnasız savaşa çıkın” (Tevbe,
Sadece bir defa Ebû Eyyûb emirliğine kanaat getirmediği; fakat halifenin müslüman gençlerden birini komutan yaptığı bir orduya katılmadı.
Başka değil
“Beni ne ilgilendirirdi ki, başıma kimin komutan atandığından?”
Bundan sonra hiçbir savaşı kaçırmadı.
Amacı İslâm ordusunda bir asker olarak yaşayıp, onun bayrağı altında savaşmak ve ondan yoksun kalmaktan kaçınmak idi.
Ali ile Muaviye arasında ihtilaf olunca hiç tereddütsüz Ali’nin yanında yer aldı. Çünkü müslümanların biat ettiği imam oydu. Ali şehid olup da hilafet Muaviye’ye geçince; mücahidlerin safları arasında ve savaş alanı üzerinde kendisine bir yer verilmesinden başka dünyadan bir beklentisi olmayan, takva, sebat ve zühd dolu biri olarak yaşadı.
Ordunun Kostantiniyye’ye (İstanbul) doğru hareket ettiğini görür görmez, kılıcını alarak atına atladı. Artık uzun zamandır özlem ve arzusu içinde olduğu yüce bir şehâdetin arayışına koyulmuştu.
Bu savaşta yaralandı.
Ordu komutanı onu görmeye geldiğinde, o Allah’a kavuşmak üzereydi.
Komutan Yezid b. Muaviye ona:
“Ey Ebû Eyyûb! Bir isteğin var mı?” diye sordu.
Acaba içimizde Ebû Eyyûb’un ne istediğini tahmin ya da hayal edebilen var mı?
Hayır… Onun can çekişirken dile getirdiği isteği; insanoğlunun tüm tahmin ve hayallerini çaresiz bırakacak ölçüdeydi.
Yezid’den, ölmesi hâlinde cesedini atının üzerine koyup, düşman arazisi içinde mümkün olabilecek en uzak mesafeye götürerek, oraya gömmesini, sonra ordusuyla ilerleyerek bütün bu mesafeyi aşmasını istedi. Bunu istedi ki, müslümanların atlarının nal seslerini kabri üzerinde duyduğunda İslâm ordusunun zafer ve başarıya ulaştığını bilsin.
Bunun bir şiir mi olduğunu sanıyorsunuz..?
Hayır.... Bu hayal de değil. Tam aksine o, bir gün dünyanın şahit olduğu; fakat görüp de işittiklerine inanmaz bir hâlde gözleriyle görüp kulaklarıyla işittiği bir gerçekti.
Yezid, Ebû Eyyûb’un vasiyetini yerine getirdi.
Bugün İstanbul kalbinde büyük çok büyük bir adamın cesedi gömülüdür.
Hatta müslümanlar henüz o toprakları fethetmemişken Kostantiniy-ye’nin Romalı ahalisi, mezarında yatmakta olan Ebû Eyyûb’u “mübarek kişi” olarak kabul ediyorlardı.
O tarihi yazan bütün tarihçilerin şunları söylediklerini gördüğünde şaşırırsın:
“Romalılar onun mezarına gelir, ziyaret eder ve kuraklık olduğunda, ondan yağmur isterlerdi.”
* * *
Ebû Eyyûb’un hayatını düzenleyen ve ona kılıcını bir kenara koyup dinlenme fırsatı vermeyen savaşlara rağmen onun hayatı üzerine çiğ düşmüş bir şafak esintisi gibi sakindi.
O Resûlullah (s.a.v.)’den duyduğu bir hadisi kendine rehber edindi:
“Namaz kıldığında ölecek olan biri gibi kıl! Özür dileyeceğin bir sözü söyleme! Ve insanların elinde olan bir şeye ümit bağlama!”
Böylece dili hiçbir fitneye karışmadı. Nefsi hiçbir şeye tamah etmedi. Hayatını âbid kişinin özlemleri ve veda etmek üzere olan birinin sessizliği içinde tamamladı.
Eceli geldiğinde de tüm dünyadan, yücelik ve kahramanlık bakımından hayatına benzeyen o arzusundan başka bir dileği yoktu:
“Benim cesedimi alıp uzaklara… uzaklara… Roma topraklarına götürün… Sonra orada defnedin….”
O basireti ve derin görüşü ile bu toprakların, islâm coğrafyasının sınırları içine dahil olacağını görmüştü. Bu nedenle ebedi istirahatgahının burası… o yurdun başkenti, son büyük çarpışmanın yapılacağı bu şehirde olmasını istedi. Böylelikle İslâm ordusunun savaşını yakından izleyebilir, sancaklarının dalgalanışını görebilir, atlarının kişneyişlerini, askerlerin ayak seslerini ve kılıç şakırtılarını duyabilirdi..!!
O bugün orada yatıyor…
Kılıç şakırtılarını, at kişnemelrini duymuyor…
Zira iş çoktan bitti…
Fakat o bugün, sabahtan akşama kadar başka sesler duyuyor. Ufuklara doğru uzanan minarelerden yükselen ezan seslerini dinliyor:
Allahu ekber…!!
Allahu ekber…!!
Bu sese, ebedi istirahatgahındaki ruhu şöyle karşılık veriyor:
“Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vaad ettiğidir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir.”
!
ABBAS b. ABDÜLMUTTALİB
Haremeyn’in Sâkisi
Kuraklık yılında insanların başına korkunç bir kıtlık geldiğinden, Halife Hz. Ömer, müslümanlarla birlikte istiska namazı kılmak ve rahmet sahibi Allah kendilerine yağmur yağdırsın diye yakarmak için açık araziye çıktı.
Ömer sağ eliyle Abbas’ın sağ elini tutup göğe kaldırdı ve:
“Allah’ım! Aramızdayken Peygamber’in vasıtasıyla senden yağmur isterdik.
Allahım! Bugün de Peygamber’inin amcası vasıtasıyla senden yağmur istiyoruz, bize yağmur ver.” dedi
Daha müslümanlar ordan ayrılmadan susuzluğu gideren ve toprağı verimlileştiren yağmur şiddetli bir şekilde yağmaya başladı.
Sahâbîler Abbas’la kucaklaşmaya, onu öpmeye ve şöyle diyerek kutlamaya başladılar:
“Sana kutlu olsun... Haremeyn’in (Mekke ve Medine) sâkisisin.”
Kimdi bu Haremeyn’in sâkisi..?
Hz. Ömer’in Allah’a vasıta kıldığı adam kimdi?”
Ömer ki, takvasını, önder kişiliğini, Allah’ın, Peygamber’in ve mü’minlerin nezdindeki mevkisini hepimiz bilmekteyiz…
O Resûlullah (s.a.v.)’in amcası Abbas idi..
Resûlullah ona çok kıymet verir, onu sever ve güzel huylarını överek şöyle derdi:
“Bu, benim atalarımdan geriye kalandır…”
* * *
Bu Kureyş’in en iyisi olan Abbas b. Abdülmuttalib’tir..!!
Nasıl ki Hamza (r.a.)’ı Resûlullah (s.a.v.)’in amcası ve arkadaşıysa Abbas (r.a.) da öyleydi.
Aralarındaki fark
Muhammed (s.a.v.) ve amcası Abbas (r.a.) yaşıt iki çocuk ve aynı kuşaktan gençler idiler.
Aralarındaki sevginin nedeni
Resûlullah (s.a.v.)’in daima ilk başta itibar ettiği bir şey daha var ki, o da Abbas’ın ahlâk ve huyu idi.
Abbas (r.a.) çok cömertti; âdeta iyilikseverliğin amcası ya da dayısı gibiydi..!!
Akraba ve yakınlarına çok bağlıydı; ne malını, ne yetkisini, ne de gücünü onlardan esirgemezdi…
Birçok konuda dâhi denilebilecek ölçüde zeki biriydi. Bu zekası ve onu destekleyen Kureyş nezdindeki yüksek mevkisi sayesinde Resûlullah (s.a.v.) davasını açıkladığında onu birçok eziyet ve kötülükten koruyabildi..
* * *
Daha önce kendisinden bahsederken söylemiş olduğumuz gibi Hamza Ebû Cehl’in kibrine ve Kureyş’in zulmüne keskin kılıcıyla karşı koyuyordu.
Abbas ise, bütün bunlara zeka ve yeteneğiyle karşı koyuyordu. Bu iki özellik İslâm’ın hakkını savunan kılıçların göstermiş olduğu yararlılığın aynısını yapmışlardır.!!
Abbas İslâm’ını Mekke fethedildiği yıl ilan etmişti. Bu da bazı tarihçilerin kendisini geç müslüman olanlar arasında saymasına neden olmuştur…
Tarihî başka rivayetlere göre ise, o ilk müslümanlardandı; fakat İslâm’ını gizliyordu.
Resûlullah (s.a.v.)’in hizmetkarı Ebû Râfi şöyle der:
“Ben Abbas b. Abdülmuttalib’in yanında genç bir hizmetçi idim. İslâmiyet evimize geldiğinde Abbas, Ümmü’l-Fazl ve ben müslüman olduk. Abbas ise İslâm’ını gizliyordu…”
Bu, Abbas’ın, Bedir savaşından önceki durumunu ve müslüman oluşunu anlatan Ebû Râfi’nin bir rivayetidir.
Demek ki, Abbas müslümandı…
Resûlullah (s.a.v.) ve ashabının hicret etmesinden sonra Mekke’de kalması, hedefine en iyi şekilde ulaşan bir planın gereğiydi.
Aslında Kureyş, Abbas’ın gizli niyetine yönelik kuşkularını sürdürüyor olmakla birlikte ona cephe almanın bir çıkar yolunu da bulamamıştı. Çünkü o, görünürde onların istediği yol ve din üzereydi...
Bedir savaşı olduğunda Kureyş bunu, Abbas’ın iç yüzünü ortaya çıkarmak için bir fırsat bildi..
Abbas (r.a.), Kureyş’in, oyunlarını tezgahlamak ve emellerine ulaşmak için hazırladığı o çirkin hileyi gözden kaçırmayacak kadar zekiydi.
Abbas, Medine’de bulunan Hz. Peygamler (s.a.v.)’e Kureyş’in hareket haberini ulaştırmayı başarması hâlinde Kureyş de onu inanmadığı ve istemediği bir savaşa katmayı başarmış olacaktı. Fakat bu, çok geçmeden Kureyşliler için bir hezimet ve yenilgiye dönüşecekti...
* * *
Ve iki gurup Bedir’de karşılaşır…
Her iki topluluğun geleceğini belirlemek üzere kılıçlar, korkunç bir şiddetle çarpışmaya başlar…
Resûlullah (s.a.v.) ashabına şöyle haykırıyordu:
“Haşim oğullarından ve başkalarından, savaşla ilgileri olmayan, istemeyerek katılan adamlar vardır.. Biriniz onlardan biriyle karşılaştığında onu öldürmesin…
Kim Ebü’l-Bahterî b. Hişam b. Hâris b. Esed’le karşılaşırsa, onu öldürmesin…
Kim Abbas b. Abdülmuttalib’le karşılaşırsa, onu öldürmesin... Çünkü o istemeyerek katıldı…”
Resûlullah bu emriyle, Amcası Abbas’ın bir meziyetini kastetmemekteydi; çünkü bu meziyetlerin ne yeri ne de zamanıydı.
Resûlullah (s.a.v.) hak savaşında ashabının başlarının uçuştuğunu görüp de müşrik olduğunu bilmesi hâlinde amcası öldürülürken ona şefaat edecek biri değildir.
Evet...
Resûlullah (s.a.v.) kendisi ve İslâm için birçok fedakârlıkta bulunmuş olmasına rağmen amcası Ebû Tâlib için mağfiret dilemekten kaçınmıştı…
Bedir savaşına gelip de müşrik olan kardeşlerini ve babalarını öldürenlere, “Amcamı bunun dışında tutun onu öldürmeyin..!!” demesi akıllıca ve mantıklı bir davranış değildir.
Fakat Resûlullah (s.a.v.) amcasının gerçeğini ve İslâm’ını gizlediğini ve başkalarından daha çok İslâm için yaptığı görünmeyen hizmetleri ve onun savaşa zorla ve istemeyerek katıldığını biliyorsa, o zaman durumu bu olan birini kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapması onun görevidir...
Oysa Ebü’l-Bahterî İslâm’ını gizlemediği ve Abbas’ın yaptığı gibi İslâm’a gizlice yardımda bulunmadığı hâlde bütün iyiliği; Kureyş ileri gelenlerinin müslümanlara yaptığı zulüm ve eziyetere katılmayıp, onların bu yaptıklarından hoşnut olmaması ve Bedir savaşına onlarla birlikte istemeyerek katılmış olmasıydı…
Eğer bu durumda olan Ebü’l-Bahterî öldürülmemek için Resûlullah-ın şefaatine nail olduysa…
İslâm’a birçok yararlılıklar göstermiş olan bir adam ve İslâm’ını gizleyen bir müslüman bu şefaate daha çok layık değil midir..?
Evet...
O müslüman ve o yardımcı, Abbas idi...
Bazı şeyleri görmek için biraz geriye dönelim...
* * *
İkinci Akabe Biatı’nda Resûlullah’ın Medine’ye hicret etmesi için yetmiş üç erkek ve iki kadından oluşan ensâr heyeti geldiğinde Resûlullah bu heyetin ve biatın haberini amcasına bildirdi. Resûlullah (s.a.v.)’in amcasına güveni tamdı.
Gizlice kararlaştırılan buluşma anı geldiğinde Resûlullah, amcası Abbas birlikte ensârın beklediği yere gittiler.
Abbas gelenlerin sağlamlığını sınamak ve Peygamberi güvence altına almak istedi…
Bırakalım da hadiseyi görüp işittiği gibi heyet üyelerinden biri anlatsın…
İşte size Ka’b b. Mâlik (r.a.):
“...Resûlullah (s.a.v.), Abbas b. Abdülmuttalib’le birlikte gelinceye kadar dağlar arasında vadide bekledik... Abbas şöyle dedi: “Ey Hazrecliler! Bildiğiniz gibi Muhammed bizdendir. Biz onu kavmimizden koruduk. O kendi kavmi arasında aziz ve ülkesinde güven içindedir. Fakat o size katılmak ve size gelmek için bütün bunları reddetti.
Eğer siz davetinizin gereğini yerine getireceğinize ve ona muhalefet edenlerden onu koruyacağınıza inanıyorsanız o zaman bunu üstlenebilirsiniz.
Eğer size geldikten sonra onu koruyamıyacağınıza ve bırakacağınıza inanıyorsanız, şimdiden onu bırakın..”
Abbas bu kesin ve net sözlerini söylerken gözleri bir kartal gibi, sözlerinin etkisini ve ona karşı takınılan tavırları anlamak için ensârın yüzlerinde geziniyordu.
Abbas bununla yetinmedi. Muhteşem zekası,
O sırada ensârla konuşmasını zeki bir soruyla devam ettirdi.
“Bana savaşı anlatın, düşmanınızla nasıl savaşırsınız?”
Abbas, Kureyş’e yönelik bilgi ve tecrübesiyle, şirk ve İslâm arasındaki savaşın kaçınılmaz olduğunu görmekteydi. Kureyş dininden, gururundan ve inadından ödün vermeyecekti.
İslâm’da batıl karşısında meşru haklarından ödün vermeyeceğine göre...
Öyleyse ensâr -Medine ahalisi- savaş olduğunda buna hazırlıklı mıydı..?
Onlar -teknik açıdan- Kureyş’e denkler miydi, savaş ve saldırı sanatını iyi biliyorlar mıydı..?
Bu nedenle:
“Bana savaşı anlatın, düşmanınızla nasıl savaşırsınız?” sorusunu sormuştu.
Abbas’ı dinleyen ensâr, dağ gibi sarsılmaz adamlar idiler.
Abbas konuşmasını bitirir bitirmez -özellikle de o etkin sorusunu sorar sormaz- ensâr söze katıldı.
Abdullah b. Amr b. Harâm soruya cevap vererek söze başladı:
“Vallahi! Biz savaşçıyız... Onunla beslendik, onun için eğitildik ve atalarımızdan miras aldık..
Bitinceye kadar ok atarız…
Kırılıncaya kadar mızraklarla dövüşürüz...
Sonra kılıçlarımızla yürür, düşmandan ya da bizden en hızlı olanlar ölünceye kadar savaşırız…”
Abbas sevinçle cevap verdi:
“Öyleyse siz savaşçısınız… Zırhlarınız var mı..?”
Dediler ki:
“Evet.. Hepimizin zırhları var…”
Sonra Resûlullah (s.a.v.)’le ensâr arasında olağanüstü güzellikte bir konuşma cereyan etti. İnşaallah ileride bunu ele alacağız.
* * *
Abbas’ın Akabe biatındaki tutumu buydu…
Onun bu muhteşem tutumu, o gün ister İslâm’a gizlice inanmış olsun isterse hâlâ bunu düşünüyor olsun, göçüp gitmekte olan karanlıkla gelmekte olan aydınlığın kuvvetleri arasındaki konumunu belirlemekte sağlamlığının ve yiğitliğinin boyutlarını ortaya koymaktadır..!!
* * *
Bu yumuşak huylu, sessiz ve suskun adamın fedakarlığını kanıtlamak, ihtiyaç duyulup da şartlar gerektirdiğinde mekanı ve zamanı tamamıyla kucaklayan; fakat bu zorlayıcı şartlar dışında gözlerden uzak ve yüreklerde gizli olan o eşsiz kahramanlığı savaş alanında ortaya koymak için Huneyn savaşı olur…
* * *
Hicretin sekizinci yılında Allah, Resûlü ve dini için Mekke’nin kapılarını açınca, bu dinin bu kadar hızlı bir şekilde bütün bu zaferleri gerçekleştirmiş olması, Arap yarımadasında hakim bulunan bazı Arap kabilelerinin ağırına gitmişti…
Hevazin, Nasr, Cuşem kabileleri ve diğerleri toplanıp, Resûlullah ve müslümanlara karşı her şeyi sona erdirecek olan bir savaş yapmaya karar verdiler...
“Kabileler” kelimesi bizi yanıltıp, Resûlullah’ın
hayatı boyunca yaptığı savaşları, karakteristik açıdan
Bu gerçeği bilmek,
* * *
O kabileler keskin savaşçılardan oluşan dalga dalga saflar hâlinde ortaya çıktılar. Müslümanlar da on iki bin kişiyle karşılarında yer aldılar...
On iki bin..?
Ve kimlerden..?
Dün Mekke’yi fethederek, putları ve şirki son ve yok edici uçurumuna sürükleyip, hiçbir karşı koyan ve kötülük yapan olmaksızın bayrakları gökyüzünü dalgalanarak kaplayanlardan!!
Bu gurur verici bir şeydi…
Nihayet müslümanlar da insandılar. Böylece çoklukları, düzenli oluşları ve Mekke’de kazandıkları büyük zaferin kendilerine verdiği gurur karşısında zayıf düştüler ve şöyle dediler.
“Bugün sayıca bizden az olanlara yenilmeyeceğiz..!”
Göğün onları savaştan daha üstün ve yüce bir amaca hazırlıyor olmasına rağmen askerî güçlerine güvenmeleri ve zaferleriyle gurur duymaları, şifa veren bir darbeyle bile olsa hemen kurtulmaları gereken yanlış bir ameldi…
Şifa verici darbe, savaşın başlangıcında oluşan ani ve büyük hezimet idi. Ta ki Allaha sığınıp, kendi güçleri yerine O’nun gücüne dayanınca hezimet bir zafere döndü. Bu arada vahiy nâzil olup müslümanlara şöyle diyordu:
“Huneyn gününde çokluğunuz hoşunuza gitmişti ve sizi hiçbir şeyden korumamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti. Sonra arkalarınızı dönerek kaçtınız…
Sonra Allah, mü’minler ve Resûlü üzerine sükûnetini
indirdi. Ve görmediğiniz askerler indirerek küfredenlere azap verdi. Kafırlerin
cezası budur...” (Tevbe,
* * *
O gün Abbas’ın sesi ve kararlılığı, cesaretin ve direnişin en parlak örneklerindendi. Müslümanlar, Tihame vadilerinin birinde toplanmış, düşmanlarının gelmesini beklerken, müşrikler onlardan önce vadiye gelerek ilk saldırı imkanını elde etmiş hâlde silahları hazır bir vaziyette aralıklara ve oyuklara gizlendiler.
Bir gaflet anında müslümanların üzerine şiddetle saldırdılar. Öyle ki her birinin bir tarafa, uzaklara kaçmasına neden oldu...
Resûlullah (s.a.v.) ani hücumun müslümanları ne hâle getirdiğini gördü ve beyaz atının sırtına çıkarak haykırdı:
“Ey insanlar nereye..?!
Bana gelin…
Ben peygamberim, sözümde doğruyum...
Ben Abdülmuttalib’in oğluyum...”
O sırada Resûlullah (s.a.v.)’in etrafında Ebû Bekir, Ömer, Ali b. Ebû Tâlib, Abbas b. Abdülmuttalib, Abbas’ın oğlu Fazl, Ca’fer b. Hâris, Rebîa b. Hâris, Üsâme b. Zeyd, Eymen b. Ubeyd ve ashabtan küçük bir grup dışında kimse kalmamıştı…
Orada erkekler ve kahramanlar arasınaa yüksek mevki edinen bir de kadın vardı...
O Ümmü Süleym bint Milhan idi…
Müslümanların korku ve endişelerini gördü. Kocası Talha’nın devesine binerek Peygamber’in yanına geldi…
Hamileydi. Çocuğu karnında hareket edince, abasını çıkarıp, karnına sıkıca bağladı. Sağ eline aldığı hançeriyle Resûlullah (s.a.v.)’in yanına vardığında Resûlullah (s.a.v.) gülümseyerek ona şöyle dedi:
“Ümmü Süleym, sen misin…?”
O da şöyle dedi:
“Evet.. Ya Resûlullah! Babam ve annem sana feda olsun…
Yanından kaçanları, seninle savaşanları öldürdüğün gibi öldür. Onlar bunu hak ediyorlar…”
Rabbinin vaadine sımsıkı sarılan Resûlullah’ın yüzündeki gülümsemenin parıltısı arttı ve ona şöyle dedi:
“Ey Ümmü Süleym! Allah yetti ve gereğini en güzel şekilde yaptı!..”
* * *
Resûlullah (s.a.v.) orada böyle bir durumdayken, Abbas onun yanında ve atının yularını ayakları arasına alarak, tehlike ve ölüme meydan okuyordu…
Peygamber (s.a.v.) insanlara haykırmasını emretti. Abbas cüsseli ve gür sesliydi. Şöyle haykırmaya başladı:
“Ey ensâr...!!
Ey biat edenler…!!”
Sesi âdeta kaderin davetçisi ve habercisiydi...
Sesi ani saldırının şiddetinden korkup vadinin etrafına dağılmış olanlann kulaklarına değer değmez tek bir sesle cevap verdiler:
“Buyur...!! Buyur…!!”
Bir fırtına gibi döndüler. Hatta atı veya devesi yürüyemeyenler, zırhını, kılıcını ve yayını alıp, yaya olarak Abbas’ın sesinin geldiği tarafa koştular...
Savaş kıyıcı ve şiddetli bir şekilde yeniden başladı. Resûlullah (s.a.v.) o zaman şöyle haykırdı:
“Savaş asıl şimdi kızıştı…!”
Gerçekten de savaş kızışmıştı…
Hevazin ve Sakif ölüleri yerlerde yuvarlanmaya başladı ve Allah’ın atları Lat’ın atlarını mağlup etti. Allah, Resûlü ve mü’minler üzerine sükûnetini indirdi..!
* * *
Resûlullah (s.a.v.) amcası Abbası çok seviyordu. Hatta Bedir savaşının bittiği gün amcası geceyi esir geçirdi diye uyuyamadı…
Resûlullah (s.a.v.) bu sevgisini gizlemiyordu. Uykusuzluğunun nedeni sorulduğunda, Allah’ın kendisine büyük bir zafer kazandırdığı Peygamber şöyle cevap verdi:
“Bağlıların içinde Abbas’ın iniltisini duydum...”
Müslümanlardan bazıları Resûlullah’ın sözlerini duydu. Biri esirlerin bulunduğu yere gidip, Abbas’ın bağlarını çözdü ve gelip Resûlullah’a haber verdi:
“Ey Allah’ın elçisi…!
Ben Abbas’ın bağını biraz gevşettim.”
Fakat neden
O zaman Resûlullah arkadaşına şöyle dedi:
“Git ve bunu bütün esirler için yap…”
Evet.. Peygamber’in amcasını sevmesi, onu aynı şartların birleştirdiği insanlardan ayrıcalıklı kılması anlamına gelmez.
Esirlerden fidye alınması kararlaştırıldığında Resûlullah (s.a.v.) amcasına şöyle dedi:
“Ey Abbas...!
Senin, kardeşinin oğlu Akîl b. Ebû Tâlib’in, Nevfel b. Hâris’in ve Benî Hâris b. Fihr’in kardeşi dostun Utbe b. Amr’ın fidyelerini ver; çünkü sen zenginsin...”
Abbas esaretten fidyesiz kurtulmak istedi ve şöyle:
“Ey Allah’ın Resûlü! Ben müslüman idim; fakat beni zorladılar…
“Fakat Resûlullah, fidyede ısrar etti. Bu hususta inen vahiy şöyle diyordu:
“Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere söyle
ki, Allah kalblerinizde hayır olduğunu biliyorsa, sizden alınandan daha hayırlısını
size verecek ve size mağfiret edecektir. Allah mağfiret eden ve esirgeyendir.”
(Enfâl,
Böylece Abbas kendisinin ve beraberindekilerin fidyesini vererek Mekke’ye döndü... Bundan böyle Kureyş, bir daha onu aklından ve tuttuğu hidâyet yolundan saptıramadı. Bir müddet sonra da malını toplayıp, eşyalarını alarak, mü’minlerin kafilesinde ve İslâm kervanında yerini almak üzere, Hayberde bulunan Resûlullah (s.a.v.)’in yanına geldi. Müslümanların saygı ve sevgi odağı hâline geldi. Şüphesiz onlar Resûlullah’ın ona olan saygısını, sevgisini ve onun için söylediği şu sözü biliyorlardı:
“Abbas babam gibidir…
Ona zarar veren, bana zarar vermiş gibidir...”
Abbas mübarek bir nesil verdi…
Ümmetin âlimlerinden Abdullah b. Abbas, bu mübarek nesilden biriydi…
* * *
Otuz ikinci senenin recep ayının on dördüncü cuma günü birinin şöyle haykırdığını duydular:
“Abbas b. Abdülmuttalib’i görenlere Allah rahmet eylesin! Biliniz ki, Abbas artık öldü…!”
Medine’nin şimdiye kadar görmediği çok sayıda insan, onun cenazesine katılmak için çıktı. O zaman müslümanların halifesi olan Hz. Osman (r.a.) namazını kıldırdı. Ebü’l-Fazl’ın cesedi Bakî mezarlığının toprağı altında sükûnete erdi... Ve Allah’a verdikleri sözde duran iyilerin arasında huzur içinde uyudu…
!
İslami Okul Okulların En Önemlisi