ABDULLAZİZ RANTİSİ HATIRALAR - Duayayincilik - 1. Sayfa
Şehid Rantis’nin Hayatının Son Saatleri
Siyonistler Dr. Rantisi Suikastı Dolayısıyla Eğleniyorlar
İşgalin Cinayetlerinden Biri; Yoksulluk
Siyonist İşgal Ve Hemşirelik Fakültesi
Tek Kişilik Zindanda Geçen Üç Ay
Allah'ın Alçalttıklarına Kimse Değer Vermez.
Verdiğimiz Karar Doğrultusunda Konumumuzda Sebat Edip Durduk
Dr. Rantisî'nin Katli Dolayısıyla İhvan-I Müslimin Cemaatinden Yapılan Açıklama
Filistin İhvan-ı Müslimin Cemaatinin Açıklaması
Şehid Rantisi'nin Yazdığı Son Makalesi
Dr. Rantisi’nin Eşiyle Bîr Röportaj
ABDULLAZİZ RANTİSİ HATIRALAR
Örnek Önder Rantisi
Şeyh Ahmed Yasin'in şehid edilmesinden sonra Gazze'de Filistin İslâmî Direniş Hareketi1-(HAMAS) lideri seçilmesi ve çok geçmeden onun da işgalcilerin vahşi bir saldırısına maruz kalarak şehid edilmesi sebebiyle Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi ismi, bir dönem dünya gündeminde bayağı öne çıkmıştı. Ancak o, çocukluğundan itibaren direniş ve aktif mücadele potasının içinde kendini bulmuş, emperyalizmin İslâm coğrafyasının kalbine sapladığı paslı hançere karşı yürütülen mücadelede hep önde olmaya çalışmış biridir.
Doktorluk unvanı sadece akademisyen olmasına dayanmıyordu. Tahsilini tıp alanında yaptığı ve öncelikle tabip olduğundan bu unvanı almıştı. Bu yüzden insan hayatının değerini ve önemini mesleki açıdan da önceleyen biriydi. Fakat insan hayatıyla çekirge hayatım bir tutan, bebekleri annelerinin kucaklarında, çocukları babalarının arkalarına sığındıkları sırada hunharca katletmekten çekinmeyen Siyonistlerle mücadele etmek zorundaydı. Bu yüzden bir yandan mesleki görevini yerine getirip tıp alanında profesörlük unvanı alacak kadar ilerlerken diğer yandan da Siyonist vahşete karşı aktif mücadelede sürekli ön saflarda yer aldı.
Filistin'de aktif mücadelede ön saflarda olmak aynı zamanda hedefte olmak anlamına gelir. Sadece Siyonist saldırganların değil aynı zamanda onları himaye eden, onlara arka çıkan çağdaş emperyalist güçlerin de hedefinde olmak!.. Bugüne kadar Filistin direnişine Öncülük edenlerin başlarına gelenleri iyi tahlil edersek, bu mücadelede lider olmanın, Öncü olmanın bir makam ve nimet sahibi olmak değil göğsünü roketlere, füzelere, mermilere açma cüreti ve cesareti göstermek olduğunu çok iyi anlarız. Fakat o mücadelenin sürmesi için birilerinin bu cesareti gösterebilmesi gerekir. İşte Rantisi tam bir gönül rahatlığı içinde ve şeha-deti önemli bir arzu telakki ederek bu cesareti gösterenlerdendi.
Rantisi, Mercu'z-Zuhr sürgünleri olarak bilinen ve bir gece yarısı evlerinden alınıp gözleri bağlı bir şekilde Lübnan'ın güneyinde bir araziye bırakılan 415 kişinin de bir yıl boyunca sözcülüğünü yaptı. İşgalci Siyonist devletin bu insanları sürgün etmesinin amacı Filistin direnişini başsız ve öndersiz bırakmaktı, Fakat o insanlar her türlü zorluğa katlanarak yurtlarına dönmekte ısrar etmek suretiyle haklı ve meşru mücadelelerinin başına dönmeyi başardılar. Bunu başarabilmek için Avrupa ülkelerinin tüm cazibeli tekliflerini reddetmeleri de övgüye şayan önemli bir dik duruş örnegiydi. Rantisi, işte burada verilen mücadelenin de hem sözcüsü hem öncüsüydü.
Hayatı yoğun çalışma ve aktif mücadeleyle dolu, İslâm âlemi açısından özel yeri ve anlamı olan bir mücadelenin öncülüğünü yapmış olan Rantisi'nin anılarında, mutlaka önemli dersler olacağını düşünüyoruz. Onun anılarım okurken belki de kendinizi aynı hayatı yeniden yaşar gibi hissedeceksiniz. Bu da size çok şey kazandıracak.
Rantisi'nin anılarını kitap haline getirerek okuyucunun ilgisine sunanlara da bu anıları Türkçe'ye kazandıranlara da teşekkür ediyoruz.
Ahmet VAROL Gazeteci-Yazar
Prof. Rantisi Kimdir?
Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesinden sonra Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'nin Gazze bölgesi genel sorumlusu olarak seçilen ve son dönemde ismi bayağı öne çıkan Prof. Abdülaziz Rantisi de direnişin, mücadelenin içinde yoğrulmuş biridir. Hicretten sürgüne, zindandan füze saldırısına kadar, siyomst vahşetin yansıması olan bütün zulümlere muhatap olmasına rağmen verdiği mücadeleden bir adım geri atmamıştır.
Abdülaziz Ali er-Rantisi 23 Ekim 1947'de bugün İsrail olarak gösterilen, ama gerçekte bütün halindeki Filistin'in gasp edilmiş bir parçası olan bölgedeki Yafa ile Uş-dud arasında kalan Yebna köyünde dünyaya geldi. Ailesi köyün en zenginlerindendi ve geniş araziye sahipti. Ama o daha altı aylıkken ailesi işgalci Siyonistlerin köylerini gasp etmeleri sebebiyle hicrete zorlandı ve böylece daha bebeklik çağında hicreti yaşadı. Ailesi hicretten sonra Gazze'nin güneyindeki Han Yunus kasabasına kurulan bir mülteci kampına yerleşti. Artık BM mültecilere Yardım Yüksek Komiserliği (UNRVVA)'nin yardımlarına el uzatan oldukça yoksul bir aile haline gelmişti.
Siyonist saldırganların köylerini işgal etmeleri sebebiyle ailesinin bütün mal varlığını kaybederek UNR-VVA'nm yardımlarına el uzatan son derece yoksul aile haline gelmesi Rantisi'yi de küçük yaştan itibaren çalışmaya zorladı. Çünkü 11 fertten oluşan ailesinin geçimine bir katkıda bulunması gerekiyordu. Bu yüzden yaşıtlarıyla oynamaya fırsat bulamadan altı yaşından itibaren okulundan artan zamanlarda iş bulup çalışmaya başladı.
Bütün zorluklara ve ailesinin yoksulluğuna rağmen öğrenimini sürdüren ve üstün zekâsıyla öne çıkan Abdü-laziz Rantisi, 1965'te liseyi bitirerek üniversite tahsili için Mısır'ın İskenderiye şehrine gitti. 1970'te Kahire Tıp Fakültesi'nden üstün başarıyla mezun oldu. Daha sonra Gazze'ye döndü ve hem doktor olarak çalışmaya başladı hem de üniversitede yüksek lisans ve doktora tahsili yaptı. Yine Mısır'da çocuk sağlığı alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. İhtisaslarını tamamladıktan sonra da 1976'dan itibaren Gazze'deki Han Yunus Nasır Hastanesi'nde çalışmaya başladı.
Sağlık alanında muhtelif sosyal kuruluşlarda çalışmalar yaptı. Bunlardan bazıları: İslâmi Külliye Yönetim Kurulu üyeliği, Gazze Arap Tıp Cemiyeti üyeliği, Filistin Kızılayı üyeliği.
1978'de Gazze İslâm Üniversitesi'nin açılmasından sonra bu üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Bu üniversitede irsi yollardan geçen hastalıklar ve çocuk sağlığı üzerine Önce doçent sonra da profesör olarak dersler verdi.
Oldukça zeki ve başarılı bir şahsiyet olan Rantisi, meslek hayatına atıldıktan sonra çok değişik alanlarda yıldızı parladı. İlmi çalışmalarda, sosyal aktivitede, davette ve direnişte riızla tanınan', kendini gösteren bir şahsiyet oldu;
Rantisi, 1987'de HAMAS'ı kuran yedi kişiden biridir. Ancak HÂMAS'm birdenbire ortaya çıkmış bir örgüt olmadığını;, daha önce zaten var olan Filistin Müslüman Kardeşler cemaatinin işgale karşı fiili direniş amacıyla kurulan bir örgütlenmesi olduğunu hatırlatalım. Rantisi de HAMAS'ın şekillenmesinden önce Gazze'de Müslüman Kardeşler cemaatinin lider kadrosu içinde yer alıyordu.
Gazze'de Müslüman Kardeşler cemaatinin HAMAS adıyla bir örgütlenmeye gitmesinin amacı işgal devletine karşı fiili bir mücadele ve halk ayaklanması başlatmaktı. Bunda da 7 Aralık 1987'de bir siyonistin kamyonetiyle Filistinli işçileri taşıyan araca arkadan kasıtlı olarak çarpması ve dört işçinin ölümüne, dokuz işçinin de yaralanmasına sebep olması alevi çakan gelişme oldu. İşte bu olaydan sonra bir araya gelen yedi önder, işgal güçlerine karşı kitlesel hareket başlatma kararı aldı. Bu yedi önderden biri de Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi'ydi. Aynı zamanda 1987 intifadasmın başlangıcını teşkil eden bu gelişmede halkı örgütleme faaliyetleri de Rantisi'nin öğretim görevlisi olarak çalıştığı Gazze İslâm Üniversitesi'nden başlatıldı.
HAMAS'm kuruluşu resmi olarak 9 Aralık 1987 tarihinde ilan edildi. Ondan bir gün önce de Gazze İslâm Üniversitesi Öğrenci Meclisi halkla irtibatı sağlamak amacıyla bir toplantı düzenlemişti. Bu mecliste bulunan öğrencilerin tümü de HAMAS'ın birer fertleriydiler. 10 Aralık 1987 tarihi ise HAMAS'm ilk bildirisinin yayınlandığı tarihtir. Bu bildiriyle aynı zamanda işgale karşı Filistin halkının en kapsamlı cihadını başlattığı ilan ediliyordu.
1987 intifadasmın başlamasından 37 gün sonra yani 15 Ocak 1988 tarihinde gece yansından sonra kalabalık bir işgalci asker birliği Prof. Rantisi'nin evini kuşatmaya aldı. Evin kapısını büyük gürültülerle kırarak içeri giren askerler Rantisi'yi tutukladılar. Böylece onun için zindanlar dönemi başlamış oldu. Aynı zamanda o HAMAS'ın resmen kuruluşunun ilan edilmesinden sonra lider kadrosundan tutuklanan ilk kişi oluyordu. Bir ay zindanda tutulduktan sonra serbest bırakıldı. Ama çok geçmeden 4 Mart 1988 tarihinde tekrar tutuklandı. Bu ikinci tutuklanışından sonra 2.5 yıl zindanda tutuldu. Bu ikinci tutuklamayla birlikte aynı zamanda onun için yargı işkencesi başlamış oluyordu. Çünkü işgal devleti onu mahkeme önüne çıkarıp hakkında herhangi bir hüküm vermeden davasını erteliyordu. 4 Eylül 1990 tarihinde serbest bırakıldı. Ama aradan sadece 100 gün geçtikten sonra işgalci İsrail onu tekrar tutuklayıp bir yıl da idari davadan zindanda tuttu. (İdari dava olağanüstü hal uygulaması gibi bir yargılama sistemidir.) Rantisi bütün bu ve benzeri tutuklamalarla, toplam yedi yıl süreyle işgal devleti zindanlarında kaldı.
Onun mücadele hayatının en önemli merhalelerinden birini de Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhr bölgesine 415 arkadaşıyla birlikte sürgün edilmesi olayı oluştur-maktadır. Bir yıla yakın devam eden bu sürgünde sürgün edilenlerin sözcülüklerini yaptı.
İntifadanm ilk yıllarında sürgünler genellikle tek tek veya birkaç kişilik gruplar halinde yapılıyordu. Fakat 1992'nin sonunda, daha sonra sözde "barış kahramanı (!)" ilan edilen İzak Rabin'in başbakanlığı döneminde 415 Filistinli, gecenin geç saatlerinde evlerinden alınarak toplu bir şekilde ve gözleri ve elleri bağlı halde Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhr bölgesine bırakıldılar. İsrail hükümetinin, çoğunlukla tahsilli kesimden ve birçoğu üniversite hocası olan bu 415 kişiyi sürgün etmekteki amacı onların dünyanın değişik ülkelerine dağılmalarını sağlamaktı. Böylece tamamı İslâmi anlayış sahibi olan bu insanların tasfiye edilmeleriyle intifada önemli bir manevi gücünü kaybetmiş olacaktı. İsrail'in zor durumda kalmamasını isteyen bazı ülkeler de sözde iyilik yapıyormuş gibi görünerek Güney Lübnan sürgünlerini kabul edebilecekleri yolunda açıklamalarda bulundular. Ancak o insanlar kendi vatanlarına dönmekten başka hiçbir öneriyi kabul etmeyeceklerini bildirdiler ve kışın soğuğuna yazın sıcağına dayanarak vatanlarına dönebilmek için direndiler. Bir ara İsrail hükümeti sürgünlerden bazılarını kabul edebileceğini söyledi. Ancak geri dönmelerine izin verilen kişiler diğer sürgünlere de kapılar açılmadıkça böyle bir teklifi kabul etmeyeceklerini açıklayarak büyük bir fedakârlık ve dayanışma örneği sergilediler.
Bu arada BM olayın dışında kalmadığını göstermek amacıyla Güney Lübnan sürgünlerinin vatanlarına dönmelerine imkân sağlanmasını isteyen 799 sayılı bir karar çıkardı. Ancak bu kararın peşine düşmediği gibi İsrail hükümetine de bu kararı uygulaması için hiçbir baskı yapmadı. Fakat BM'in bu ilgisizliğine rağmen Mercu'z-Zuhr sürgünleri direnmeye devam ettiler. Bu direniş bir yıla yakın bir süre yani 17 Aralık 1993 tarihine kadar devam etti. Bu süre içinde sürgündeki o 415 kişinin sözcülüğünü Prof. Abdülaziz Rantisi yaptı.
17 Aralık 1993 tarihinde İsrail hükümeti o insanların yeniden yurtlarına dönmelerine izin vermek zorunda kaldı. Ancak dönüş gerçekleşir gerçekleşmez Prof. Abdülaziz Rantisi'yi tutukladı. Siyonist rejimin, haksız yere yurtlarından çıkarılan insanların sözcülüğünü yapmak dışında Rantisi'ye nispet edebileceği hiçbir "suç (!)" yoktu. Bu yüzden onu tutukladıktan sonra uzun süre mahkeme önüne çıkarmadı ve duruşmasını oldukça basit gerekçeler ileri sürerek sürekli erteledi. Kendisini de Bi'ru's-Se-bu hapishanesinde tek kişilik bir hücrede elleri ve ayakları bağlı bir şekilde tuttu. Ellerinin ve ayaklarının bağlı tutulmasına cezaevi yönetimi karar vermişti. Günde sadece bir saat, o da zincirlere bağlanmış bir şekilde hücre dışına çıkmasına fırsat veriliyordu. İşgal yönetimi bununla da yetinmeyerek ailesinin kendisiyle görüşmesine engel oldu ve ailesine sürekli baskı yaptı.
Prof. Rantisi, Eylül 1994'te şeker hastası olduğu için tedavi edilmek üzere hastaneye yatırılmasını istemiş ancak bu isteği dikkate alınmamıştı. Avukatı da müvekkilinin sağlık durumunun gittikçe kötüleştiğini açıklamıştı.
Rantisi aradan uzun bir süre geçtikten sonra mahkeme önüne çıkarıldı. Bu kez karar işkencesi başladı. Siyonist mahkeme onu tekrar tekrar mahkeme önüne çıkararak hakkında herhangi bir karar vermedi.
Haksız yere mağdur edilen insanların sözcülüğünü yaptığından dolayı zindana atılan Prof. Rantisi 1997 ortalarına kadar yani dört yıla yakın bir süre, zindanda tutuldu. Şeker hastası olduğu ve sık sık tıbbi kontrolden geçirilmesi gerektiği halde işgal yönetimi onu bu kadar süre zindanda işkenceye tabi tuttu. Siyonist rejimin onu zindanda tutmasını haklı gösterecek hiçbir gerekçesi olmadığı halde uluslararası hukuk kuruluşları Prof. Rantisi'nin serbest bırakılması için ciddi bir girişimde bulunmadılar.
Rantisi dışarıda bir yılını doldurmadan, 9 Nisan 1998 tarihinde, HAMAS'm askeri kanadının liderlerinden Muhyiddin eş-Şerif'in şehid edilmesi olayında özerk yönetimin İsrail'le işbirliği yaptığını söylemesi sebebiyle özerk yönetimin zindanına atıldı. Burada da hücre işkencesine maruz kaldı. İki yıla yakın bir süre de özerk yönetim zindanında kaldıktan sonra 14 Şubat 2000 tarihinde serbest bırakıldı. Ancak ilginçtir ki o daha ailesiyle görü-şemeden Siyonist işgal güçleri oğlu Muhammed'i tutuk-ladılar.
Rantisi daha sonra da özerk yönetim tarafından tutuklanıp zindana atıldı. En son 2002'de Filistin halkım harekete geçirecek bir açıklama yapmaması şartıyla serbest bırakıldı. Ancak o özellikle Yol Haritası planının gündeme gelmesi üzerine bu plana karşı olduğunu ve işgal devletiyle masa üstünde bir anlaşmayı kabul etmediğini açıklama ihtiyacı duydu.
Rantisi, 10 Haziran 2003 sabahı işgal devleti uçaklarının füze saldırılarına maruz kaldı, ama yaralı olarak kurtuldu.
Bazıları bu suikast girişiminin başarılı olamaması üzerine hemen kendilerine göre komplo teorileri üretmeye başladılar. Güya Rantisi, uzlaşmacıymış da, İsrail onun öne çıkmasını istemiş de böyle bir oyun çevirmiş-mişü! Oysa Rantisi zaten önde olan, HAMAS'ın Gazze'de resmi sözcülüğünü yapan, hareketin en önde gelen elemanlarından biriydi ve öne çıkarılmaya da ihtiyacı yoktu, ikinci olarak Prof. Rantisi, birçok baskıya, sürgüne maruz kalmasına, birçok kez zindana atılmasına rağmen işgalci Siyonistler karşısında bir adım bile geri atmış değildi. Üçüncü olarak söz konusu girişim, İsrail işgal devletinin başarısız kalan ilk suikast girişimi değildi. Ondan önce de yine aynı yolla, havadan nokta atışı yapmak suretiyle gerçekleştirdiği birçok suikast girişimi başarısız oldu. 10 Haziran 2003 tarihli girişiminde de Rantisi'nin aracına doğru ABD'nin verdiği helikopteri kullanarak ABD'nin ikram ettiği füzelerden yedi adet fırlattı. Ancak Allah'ın izniyle Rantisi yaralı olarak kurtuldu. Ama iki Filistinli olay yerinde, Rantisi'nin bir koruma görevlisi de hastanede hayatını kaybetti. Rantisi ve oğlu dahil 25 kişi de yaralandı. Olayın komplo teorileriyle izah edilir bir yani yoktu, yapılan saldırının tamamen cinayet amacı taşıdığı apaçık ortadaydı.
Prof. Rantisi, Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesinden sonra HAMAS'ın Gazze'deki genel sorumluluğuna seçildi. İşgalci Siyonistlerin sözcülüğünü yapar gibi konuşan ve onun temennilerini dile getiren birtakım uzaktan kumandalı yorumcular bu olay üzerine de hemen komplo teorileri geliştirmeye başladılar. HAMAS'ta liderlik kavgasının ve bölünmenin ortaya çıkacağını iddia ettiler. Oysa HAMAS'ta lider konumunu kabullenmek bir nimete konmak değil, büyük bir fedakârlığı göze almaktır. Dolayısıyla böyle bir fedakârlığı göze alarak kelle koltukta yaşamaya razı olanların dünyevi çıkarlar, koltuk hesaplan için birbirlerine düşecekleri yorumu yapanlar sadece ve sadece kendilerine yön veren Siyonistlerin ve "büyük baba"ları emperyalist ABD'nin temennilerini yorum diye piyasaya sürmektedirler.
Rantisi, HAMAS'taki faaliyetine ek olarak Gazze İslâm Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışıyordu.
17 Nisan 2004 tarihinde Prof. Rantisi'nin arabası Gazze şehrinin kuzeyinde el-Gifari mahallesinde bulunan el-Cela caddesinde işgalci saldırganlarının helikopterleri tarafından atılan füzelere hedef oldu. Bu saldırıda ağır bir şekilde yaralanan Prof. Rantisi, Gazze'deki Şifa hastanesine kaldırıldı. Ancak gösterilen tüm gayretlere rağmen kurtarılamadı ve hayatını kaybetti.
Saldırıda Rantisi'nin iki koruma görevlisi ile 25 yaşındaki oğlu Muhammed olay yerinde şehit oldular. Bu üç kişinin cesetleri atılan füzelerle parçalanmış ve organları etrafa saçılmıştı.
Ahmet Varol (www.vahdet.com)
Mukaddime
“En son temennim Rabbimin benLcennete koymasıdır."
Dr. Abdülaziz Rantisi'nin vefatından birkaç saat önce mırıldandığı duası buydu. İman kardeşlerinden ikisinin eşliğinde arabasına biniyordu ki, o an Siyonistler onu kalleşçe vurdular. Amerikan yapımı Apaçi helikopterlerinden atılan iki füze onun Allah yolunda çok işkencelere uğramış bedeninden temiz ruhunu aldı götürdü. Etrafını çepeçevre saran melekler ve kendisinden önce bu mübarek kafileye katılmış şehid kardeşlerinin nağmeleri eşliğinde görkemli bir düğünle Rabbine yürüdü.
Dr. Rantisi'ye karşı daha önce Haziran 2003'te düzenlenen suikast girişimi ile bu defaki şehadet olayı arasında (Nisan 2004) dokuz veya on ay gibi bir süre geçmişti. Kendi şe-hadeti ile üstadı Şeyh Yasin'in şehadeti arasında sadece bir ay veya bir aydan az bir süre geçmişti. Bunun anlamı şuydu; Rantisi seçilmişti... Allah (c.c.) tarafından şehidliğin yüce mertebesi İçin seçilmişti. Alçak ve ödlek Siyonistler de onu katletmek için seçmişlerdi. Onlara göre Rantisi ölecekti ve böylece ondan kurtulmuş olacaklardı. Oysa Siyonist teröristler, Rantisi'nin ölümü ne kadar arzuladığını bilemezlerdi. Ve Siyonistler gerçekte onun ölmediğini, füzelerinin savurduğu kanının hem Filistin hem de Filistin dışında onun gibi binlercesini çıkaracağını da bilemediler.
Şu yiğidin hayatına bir göz attığında rihad, davet ve zorluklarla mücadeleden başka bir şey göremezsin. Seksenli yıllardan şehadet anma dek, bir zindandan diğerine, bir toplanma kampından öbürüne girip çıkmıştır. Bu uzun yıllar sürecinde insanlık dışı baskı ve muamelelere uğramış olmasına rağmen, bütün bunlar onun Hakk'a daha fazla sarılması ve dine daha bir sıkı yapışmasından başka bir şey yapamamıştır. O, Filistinli gençler için Siyonistlere karşı taviz-sizliği ve boyun eğmezliğiyle örnek, numune insan haline gelmişti.
Şehid Rantisi, Müslüman Kardeşlerin davetinden etkilenmişti. Ve şüphe götürmez bir imanla zaferin İslam'ın olacağına, zorluklardan sonra kolaylığın geleceğine ve gece ne kadar uzasa da peşinden şafağın doğacağına inanıyordu. Rantisi ve arkadaşları Allah'ın lütfuyla sonra da bu mübarek davetin çalışmasıyla Filistin'in çehresini değiştirdiler. O kadar ki Filistin toprağı Siyonistlerin ayağı altında bir ateş haline geldi. Nereye koşuyorlarsa öldürülüyorlar. Siyonistlerin rüyaları kâbusa döndü, güvenlikleri kalmadı. Ve ülkemize yaptıkları muamelenin hıyanet ve hırsızlık olduğunu anladılar.
Şehid Rantisi'nin - doktor, şair, mücahid, bir eş, bir baba ve komutan olarak - hatıraları sade ve az olmasına rağmen bu ümmetin hayırlara sahip olduğunu pekiştiriyor. Bir de sahabe ve selef-i salihinden kerametlerin tahakkukunun zor olmadığını gösteriyor. Şüphesiz o kerametlere nail olmak Allah'ın inayeti ile kolaydır. Şehidin hatıraları; Allah'ın kendi dininin' koruyucusu ve askerinin yardımcısı olduğunu tekid ediyor. Bütün yeryüzü insanları aleyhlerine toplanıp üzerlerine varsalar da Allah'ın askerleri ilahi yardımla bunları defedebilir. "Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla (üfleyerek) söndürmek istiyorlar. Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır." (Saff: 8)
Rantisi'ye şehadeti kutlu olsun. Ailesine de onun şefaati kutlu olsun. Uykudan sonra ümmeti dirilten mübarek cihadları da Filistin halkına kutlu olsun.
Önümüzdeki sayfalarda şehidin değerli hatıralarını bulacaksınız. Hatıralardan önce Rantisi'yi tanıtıcı bir bölüm ile Şehidin ölümünden önceki son demleri ve şiirdeki gücünü gösteren bir bölüm koymayı uygun gördük. Hatıralarından sonra onun şehadeti dolayısıyla yayınlanmış bazı beyanları ile tepkileri içeren yazılara yer verdik. Bir de şehidin yazdığı son makale... Ve diğer bazı sayfalar... Yüce Mevla'dan bizden bunu kabul buyurmasını, bizleri zelil ve hakir bırakmamasını diliyorum. Allah'ım, duamızı kabul buyur.
Amir Semah
Rantisi Kimdir?
Abdülaziz Ali Abdulhafiz Rantisi 23.10.1947 Yebna köyünde (Askalan ve Yafa arasında) doğdu. Ailesi 1948 savaşından sonra Gazze şeridine sığındı ve Han Yunus kampına yerleştiler. Rantisi bu dönemde henüz altı aylık bir bebekti.
Rantisi, dokuz erkek ve üç kız kardeş arasında büyü-dü.Abdülaziz Rantisi, altı yaşında Filistinli mültecilere yardım derneğine ait bir okula kaydoldu. Ailesinin yaşadığı zor şartlardan dolayı aile geçimine katkıda bulunmak için okul yaşında çalışmak zorunda kaldı.
Rantisi, derslerindeki başarısıyla göze çarpıyordu. 1965'te lise öğrenimini bitirdi ve İskenderiye Üniversitesinde Tıp öğrenimi görmek için oraya gitti. 1971'de üniversite öğrenimini üstün başarı ile tamamladı ve Nasr Hastanesinde çalışmak için Gazze şehrine döndü. Bu hastane Han Yu-nus'un baş hastanesiydi. Sağlık idaresinin lisansüstü eğitimlerini engellemek istemesi dolayısıyla Rantisi bu karan protesto için hastanedeki arkadaşları ile boykot başlattı. Rantisi, İskenderiye'ye Çocuk dalında ihtisas yapmak için geri dönmeye muvaffak oldu. 1976'da Nasır Hastanesindeki işine geri döndü.
Evli, altı çocuk (iki erkek dört kız) babası ve on torun dedesi...
Dr. Rantisi, kamu yararına faaliyet gösteren birçok kuruluşta da çalışıp görev aldı.
İslami Akademi İdaresi üyeliği, Gazze Şeridindeki Arap Tıp Cemiyetinin üyeliği, 1988'de işgal güçlerince tutuklandığı vakit Filistin Kızılay'ının da üyesiydi.
1984'de hastanedeki işinden zulmen uzaklaştırıldıktan sonra 1986'ya kadar da Gazze'deki İslam Üniversitesinde konferansçı olarak çalıştı. Bir daha hastanedeki işine geri dönmesine izin verilmedi. Siyonist yetkili dosyasının üstüne şöyle bir not düşmüştü: "Savunma bakanından yazılı bir izin olmadan tekrar hastanede çalışmasına izin verilemez."
Rantisi, 1982'de işgal güçlerine vergi ödemeyi kabul etmediği için tutuklandı. Tıp Cemiyeti ek vergileri protesto için üç hafta süren bir boykot düzenledi. Rantisi 1981'de gerçekleşmiş bu boykotun liderlerinden biriydi. Bu esnada Gazze şeridinde Filistin İntifadası da doktorlara destek amacıyla ortaya çıktı. Rantisi'ye, boykot süresince zorunlu ikamet mecburiyeti uygulanmıştır.
Rantisi, Gazze şeridinde Müslüman Kardeşler Cemaatine liderlerden biri olarak intisap etti. 1987de de Gazze'deki Hamas hareketinin (İslami Direniş Hareketi) kuruadarından biri oldu.
Aralık 1987'de ortaya çıkan Filistin İntifadasından sonra Hamas hareketinin tutuklanan lideri oldu. 15.01.1988'de Uyuma Odasına zorla girmeye çalışan işgalci güçlere direndi ve onları içeri sokmadı. Bu olaydan sonra 21 gün tutuklu kaldı.
Serbest bırakılmasından bir ay sonra 04.03.1988'de tutuklandı ve iki buçuk yıl içerde kaldı. Bu defa kendisine Hamas liderliğinin tesisine katılma ve Intifadanın planlanması suçlaması isnad ediliyordu. Oysa Dr. Rantisi sorgu esnasında bu isnatlardan hiçbirini itiraf etmemişti. "Tamir" kanunu gereğince yargılandı ve 04.09.1990'da serbest kaldı. İşgalci güç Rantîsi'yi üç ay sonra yeniden tutukladı ve tam bir yıl tutuklu kaldı.
17.12.1992'de 416 Hamas ve İslami Cihad üyesiyle birlikte Lübnan'ın güneyine sürüldü. Mercü'z-zuhur mıntıkasında sürgün kararma direnen bu grubun resmi sözcülüğünü yaptı. Rantisi ve arkadaşları Siyonist işgalci gücün sürgün kararını geri almasına dek azimle mücadele ettiler. Ondan dolayı bugüne kadar da sürgün kapısı kapandı.
Mercü'z-zuhr'dan dönmesinin hemen ardından işgalci güç Rantisi'yi yine tutukladı. Siyonist askeri Mahkeme Ran-tisi'yi üç buçuk yıla mahkûm etti. 21.04.1997'de serbest bırakıldı.
Rantisi, cezaevinden çıkıp Hamas liderliğindeki görevine başladı. Bu sırada Hamas, Filistin yönetiminden üzücü bir darbe yemişti. Rantisi de işgalci Siyonist gücün zindanından çıkalı bir yıl olmamıştı ki, Filistin yönetimi tarafından tekrar, 10.04.1998'de tutuklandı. Filistin yönetimindeki bazı güvenlik yetkililerinin de doğruladığı gibi bu tutuklanma Siyonist işgal güçlerinin baskısı sonucu gerçekleşmişti. Rantisi, 15 ay sonra ancak annesinin vefatı dolayısıyla salıverildi. Sonra üç kez daha tutuklandı. Açlık grevine girdi. Siyonist uçaklarının cezaevini bombalaması sonucu serbest bırakıldı. Rantisi, toplam olarak 27 ay Filistin sultasının cezaevlerinde hapis yattı.
Filistin yönetimi bundan sonra da iki defa daha onu tutuklamaya çalıştıysa da halkın onun evini koruma altına almış olması dolayısıyla bunu başaramadı.
Dr. Rantisi cezaevinde (1990) Kur'an-ı Kerim hıfzını tamamladı. Şeyh Ahmed Yasinle beraber aynı hücrede kaldıkları dönemde yazdığı bazı şiirleri de var. Siyasi makaleleri ise onlarca gazetede yayınlanmıştır.
Dr. Rantisi, tutukluluk halinin çoğunu Siyonist işgal gücünün zindanlarında geçirdi. Filistin yönetiminin zindanlarında tutukluluğu ise hep tek kişilik hücrelerde geçmiştir.
Dr. Rantisi, Filistin'in ancak ve ancak Allah yolunda d-had yoluyla kurtulacağına inanan bir insandı.
Şehid Rantis’nin Hayatının Son Saatleri
Şehid'in büyük oğlu Muhammed, babasının katledil-meden önceki anılarını şöyle anlatıyor: "Suikastten önceki gece babam çok az görebildiği evine gelmişti. Aile efradıyla görüşüp sohbet etti."
Muhammed şöyle devam ediyor: "Kelimenin tam anlamıyla babam Rantisi'nin hayatı basit değildi. Üzerinde bir hareketin bütün görevlerini sorumluluklarını taşıyan bir komutanın hayaü gibiydi. Aynı zamanda sıkı takip nedeniyle bir yerden diğerine çok zor ve gizli yollardan ulaşmak zorundaydı. Ve bu hal onun hayatının son dakikasına kadar böyle sürmüştür. Babam, Şeyh Ahmed Yasin'e bey'atından sonra Gaz-ze'de Şeyh Rıdvan mahallesindeki evimize hiç gelmedi. En yüksek seviyede koruma ve tedbirlerin alındığı gizli evlerde kalıyordu. Bir yere ayrıldığı pek nadirdir."
Rantisi, son olarak kardeşi Salah'm Han Yunus'tan kendisini görmek için geldiğini haber alınca Nisan'm 17'sinin şafak vaktinde eve geldi. Kızı İnas da babasını görmek ve onunla birkaç saat geçirmek için yetişmişti. Rantisi, eşi ve çocuklarıyla birkaç gün geçirmeye karar vermişti. Ama dışarıya hiç çıkmıyordu. Özellikle kendisine daha evvel düzenlenen başarısız suikast girişimi ve Şeyh Yasin'in bir ay Önce katledilmesinden sonra dışarıya hiç çıkmamıştı.
Muhammed, şöyle anlatıyor: "Babam oturdu ve kendisine düzenlenen başarısız suikast girişiminde yaralanmış kardeşim Ahmed'in evliliği konusunda bir şeyler konuştu. Babam, İslam Üniversitesindeki biriken parasını alıp borçlarını kapatmış, kardeşim Ahmed (21)'in evliliğine de bir meblağ para ayırmıştı. Bize şöyle dedi; 'Şimdi rabbime tertemiz olarak gidiyorum, ne alacağım ne de vereceğim bir şey kaldı!"
Şehidin büyük oğlu şöyle devam ediyor: "Babam uykudan uyandı, abdest alıp güzel kokular süründü ve şu marşın ilk mısralarını mırıldanmaya başladı:
"Şudur en son dileğim...
Koy beni cennete ey rabbim"
Anneme dönüp şöyle dedi: "Şu okuduğum mısra sevdiğim en güzel kelimedir. Özellikle tedirginlik duyduğum anlarda onları çok seviyorum."
Babam, koruma arkadaşı Ekrem Nassar (35)'m iki haftaya varan uzun bir süreden beri kendisiyle görüşmediğini işaret etti. Ekrem Nassar, babamın bir yerden diğer bir yere geçişini belli bir şifre doğrultusunda planlıyordu. Fakat o günün ikindi vaktinde evimize geldi ve babamla kısa bir süre konuştuktan sonra çıkmaya karar verdiler. Oysa babam daha uzun bir süre kalmaya niyetlenmişti. Biz çıkmasını istemediysek de o çıkmak için ısrar etti.
Şehidin büyük oğlu anlatmaya şöyle devam etti: "Yatsı ezanından az önce babam, kardeşim Ahmed'in kullandığı -subaru tipi-camları siyah (ya da karartmah) bir arabayla çıktı. Tanınmaması için değişik bir kıyafet giydi. Kardeşim Ahmed, onu Gazze'de daha önce belirlenmiş bir noktaya ulaştırdı. Birkaç dakika sonra aynı yere subaru tipi bir araba da ulaştı. Bu araba da Ekrem Nassar'ı taşıyordu. Arabayı Kassam birlikleri içinde gizli bir tarzda çalışan Ahmed Gürre kullanıyordu. Rantisi, oğlunun arabasından diğerine rahat ve yavaş bir şekilde yerleşti: Derken araba belirsiz bir noktaya doğru süratle yol aldı. Fakat İsrail uçaklarından fırlatılan iki füze her şeyden daha süratlice hedefe vardı.
Muhammed şöyle dedi: "Füzelerin sesini duyunca hemen kardeşim Ahmed'i aradım ki içim rahatlasın. Ahmet cevap verince birazcık rahatladım. Fakat görünen o ki Ahmed, olardan anlamış ve işin sonucunu iyice öğrenmek için bekli-yormuş. Olay yerine dönüp yanıp tutuşarak bir yığına dönen arabayı görmüş ve olup biteni yakinen müşahede etmiş."
Muhammed devamla şöyle dedi: "Füzelerin vurduğu yere süratlice vardım. Arabayı görünce babamın şehidler arasında olduğunu anladım. Her ne kadar bazıları "yaralıdır" diye üzüntümü hafifletmeye çalıştılarsa da onun öldüğü kesindi. Annem de olayın haberini alınca bütün gücünü toplayarak dayanabildi. Tehlil ve teşbih getirmeye başladı. Kız kardeşim ise hıçkırıklarla ağlıyordu... Biz kadere inanmıştık. Ve işte bu bizim kaderimizdi. Allah'ın çizdiği, hükmettiği kaderimize elbette razı olacaktık."
Şehid Rantisi'nin bu son anlarının gösterdiği gerçek o ki, kendisi faaliyetlerini yürütürken en üst seviyede güvenlik tedbirleri alma hususunda hırslıydı. Telsiz ve telefon görüşmeleri yapmıyordu. Fakat Siyonist düşmanın sahip olduğu teknoloji ve her saat başı takibi sürdüren casus ağı, işleri çok zorlaştınyordu.
Şehidin oğlu Muhammed şöyle diyor: "İnsanların zihnindeki Rantisi imajı "disiplinli bir devrimci" olduğudur. Fakat o aile içinde pek merhametli ve yufka yürekliydi. Çocukları da pek çok severdi. Babam geriye saraylar, şirketler ve banka hesaplan bırakmadı. Ondan kalan şey şahsının yönettiği hareketin alıp vereceklerini belirten bir listeden başka bir şey olmadı."
Şehid Rantisi'nin eşi şöyle diyor: "Şüphe yok ki Abdüla-ziz Rantisi, Hamas hareketinin bir kuvvet kaynağıydı. Ancak Allah'ın onun için Ölümü mukadder kılması davamızın kaybolup gideceği anlamına gelmez."
Şehid Rantisi'nin eşi Gazze'de Şeyh Rıdvan mahallesindeki evinde taziye evine gelen binlerce Filistinli bayanın taziyelerini kabul etti ve mahşeri kalabalık önünde şöyle dedi: "Ebu Muhammed'in şehadeti dolayısıyla kendimi ve sizleri kutluyorum. Beni de şehadetle ona ulaştırması için Rabbime dua ediyorum."
Şehidin eşi devamla şöyle dedi: "Şüphesiz gönül acı duyar, göz de yaş döker. Ey Eba Muhammed, bizler aynlığma üzülüyoruz. Bundan dolayı yüce Rabbimden bana, evlatlarıma, bütün Müslümanlara ve Filistin halkına sabır ihsan etmesini diliyorum."
Şehidin eşi konuşmasına şunları da ekledi; "Eşim, babam ve çocuklarımın suikastına Kassam Birlikleri karşılık vermeyecek. Belki onların intikamını Filistin halkının kendisi alacaktır"
Siyonistler Dr. Rantisi Suikastı Dolayısıyla Eğleniyorlar
Olumlu bir cinayet... " Ilyaks Fa'yşman adında bir muhabir Yediot Ahrenot adlı İsrail gazetesine İsrail helikopterlerinin şehid Abdülaziz Rantisi'yi katletmesini bu başlıkla aksettiriyor. Bu gazeteciye göre Rantisi'nin ortadan kaldırılması Gazze'deki Hamas hareketinin tutumunda köklü bir değişme meydana getirebilir. Fayşman bu iddiasını şu şekilde haklı çıkarmaya çalışıyor: "Rantisi, Gazze'nin kapılarını ardına kadar İran'a açmakla bu cezayı hak etti. Dr. Rantisi kısa süren Hamas liderliği sürecinde İran'ı ve Hizbullah'ı Gazze'ye getirmeyi başardı. Bu şekilde İran ve Hizbullah, Hamas örgütüyle dostane ilişkiler geliştirdi..."
İsrail Stratejisi
İsrail gazetesine göre Hamas ile savaş her şeyi yapma-11 meşru kılar; suikastlerden tutun mal-mülk gasp etmeye varıncaya kadar...
Yediot Ahrenot'a -gazetenin kullandığı kendi tabirine-göre, Hamas teşkilatının genel müdürü olan Salah Şaha-de'nin katledilmesinden sonra Hamas zayıflamaya başladı. Salah Şahade, yeri doldurulamayacak kadar önemliydi. Rantisi'nin katlinden sonra da gerçek bir boşluğun doğması bekleniyordu. Yakın ve uzak gelecekte etkili olacak durum bundan ibarettir. Özellikle Gazze'nin zor ekonomik darboğazdan etkilenmesi de bu konuda belirleyici rol oynayacaktır.
İsrail gazetesine göre uluslararası camia, Arap dünyası ve hatta Filistin yönetiminin Rantisi olayına tepkisi zayıf oldu. Bunun Hamas'a ve İsrail'e verdiği mesaj şudur: Ha-mas'ın bir liderine suikast düzenleyip onu katletmek dünya kamuoyunca olumlu karşılanıyor. Bu durumun Hamas'ta kendisini yanlış hissetme etkisi bırakacağı muhakkaktı.
Bir Şair Olarak Rantisi
Bayan gazeteci Reşa Ulvan (Afak Arabiyye Gazetesi) Şair Dr. Rantisi hakkında bir makale kaleme aldı. Makalede Dr. Rantisi'nin pek bilinmeyen şair yönü; zengin duygu dünyası ve kelime birikimi ile derin fikir dünyası ortaya konmuş. Reşa Ulvan şöyle diyor: "Dr. Rantisi, sadece evrensel İslamî hareketin lider kişiliklerinden biri değildir. O, haddizatında bir hatip, edip ve şairdi. O, şiiri sadece bir hobi olarak görmemiştir. Rantisi, ortaya koyduğu şiirleriyle gerçek bir şair olduğunu göstermiş bulunmaktadır. Yazdığı kasidelerin birinde bakın neler diyor:
Vatan Uğruna Kalk Ayağa
Kalk vatan için... ve kanını onun uğruna akıt!
Tembellik, uyuşukluk sebeplerini çıkar, bir kenara atıver!
Şayet öldürülürsen, sen asla ölü sayılmazsın!
Sonsuz nimetler lütfedilecek sana çünkü
Ölümü tadarsa bir kimse cenk meydanında
Temizlenmez mi bedene bulaşan hastalıktan
Bir hayatı ölü gibi geçiren kimse ki o bela ve acı dolu
Mücadelenin tadına varabilir mi?
Haydi, kalk ayağa ve tarih yaz, çünkü
Putların takipçileri kirletmiş bulunmaktadır tarihi
Gayret et engelleri aşmaya
Ta ki yol bulasın zirvelere ulaşmaya
Terk et nefsin arzularını ki
Ebediyyen horlanıp alçalmayasm
Gecenin korkunç karanlığını del
Onun libasını çıkar at!
Uyandır artık fecrin mahmur gözlerini
Ağlamak mı, onu kadınlara bırak!
Hüzün elbisesi giymek yakışmaz sana
Kirletilen Kudüs'ün fedaisi nerede?
Kim kurtaracak Kudüs'ü,
Candan geçen yiğitler olmazsa
Hayber'e haykırınız!
İsteklerin peşine düşerseniz şayet
Ve adetlerini yaşarsanız Yahudi'nin,
Bir zevki olmaz mücadelesiz hayatın
Bu durumda müjdeliyorum
Hz. Ali'nin arkasında saf tutan Fedaileri!..
İşte karşıda Ka'ka,
Şehid düşeceği yeri arıyor
Bürünmek için hazırlamış kefenini
Mühendis Yahya atını eğerliyor
Ondan başkası savaş ateşini söndüremez elbette
Bir çıkariversin akıncıların aslanı kınından kılıcını
İşte o zaman kurtulur ülkeler, helak olmaktan
Fakat kaçmak, kaytarmak ahlak olursa bizlere
And olsun"Allah'a bir yurdumuz olmayacak asla
İçinde rahat edeceğimiz...
NEFSLE MUHAVERE
Nefs:
Bak kendi elinle kendini tehlikeye atıp üzüyorsun
Nimetleri bir tarafa bırakıyor,
Zorlukların peşinden koşuyorsun
Vatansız kalsan da sanki ne olacak
Gençliğini düşünüp yaşamaya bak
Nefse cevap:
Ey hakir nefs,
Rabbim ıslah etsin seni, dön bu yoldan
Görmez misin Kudüs yardım bekler,
Kan ağlar kan
Her yanım kurudu, sesim tükendi, haydi dön artık
Şerefle ölmeyi zilletle yaşama tercih et de dön artık
Nefs:
Baksana şu prangalı ellerine nedir eline geçecek olan
Yarın toprak altında çürüyüp gideceksin
Peki ya çocukların...
Kime bırakıyorsun onları
Bir düşün eşinin başına neler gelecek
Nefse cevap:
Şahittir ellerimdeki prangalar
Davamın haklılığına
Bu uğurda Ölüme şehadet derler,
Sonrası cennet...
Eşim ve çocuklarım benimle beraberler
Allah korudu onları, ben gam yemem
Ağlamak kar etmez,
Sabretmek gerek bela ve musibetlere...
Nefs:
Korkarım ki,
Yarın tükenip gideceksin sen
Evin barkın da yıkılacak, yok olacaksın
Bir dost arayacaksın sana yardım edecek
Dertlerini paylaşacak
Bir arkadaş...
Nefse cevap:
Sabrın sonu zaferdir ey kör nefis
En güzel sonuçtur cennete kavuşmak
Uzun görünse de hayat, sonu Ölüm değil mi?
Neden meylediyorsun, geçer fani olan
Şehadeti iste, ta ki şerefe nail olasın
Nefs:
Anlıyorum ki sen kendini zorluklara adamışsın
Sen zühdü seçmişsin, herkes eğlencede
Bir yoldasın ki sonu kefensiz gömülmek
Allah'tan dileğim doğru yolda olasın
Nefse cevap:
Zorluklara pes edip yatmayacağım
Parmağım her daim tetikle arkadaş olacak
Asla korkmam bu yolda canı feda etmekten
Çünkü çok kıymetlidir feda olacağım yol
Nefs:
Kılıcın kınına çekilmemesi ya da
Puta kaymaman içinYüce Allah'a dua ediyorum
İstediğin gibi hayatını geçir ve yaşa!
Mızrakların gölgesinde olmayan bir hayata
Asla razı olmayacağım.
Hesapsız yüksekliğe var!
Hesapsız yüksekliğe var!
Hesapsız yüksekliğe var!
Rantisi kendi oğlu (Rami)'nin düğününde, şehitlerin annesi, erlerin eğiticisi savunma hareketi Hamas'a yazdığı ve başlığı da: " Bütün halkın "Rami" (atıcı) olması senin için yeterlidir" kasidesinde şöyle söylüyordu:
Bir dolunay,
Karanlıkta ve ölüm fırtınasına tutuşan bir gecede
Huld Cennetine yürüdü
Ruhunu Yüce Allah'a teslim etmeye çalışırken,
Onun teneffüslerinde,
Ak bulutların temizliği vardı
Geçip giderken Kudüs,
Onun gözlerinde,
Bir rüya, bir erek idi
Uyuyan herkesin
Gördüğü rüyaların
Tecelli ve tezahürü oluyordu
Ey İslam genci!
Senin gibileri aykırılıklara karşı çıkıyor
Ve kötülerin kılıçlarına maruz kalmadan ölüyor
Bir ümmetiz biz,
Düşmanlar ateş edince;
Sen bizim için en hayırlı atıcı idin
Ey Kassam'in kızı!
Senin güler yüzlülükle onun çizgisini bırakman,
Yeterli midir?
Onun yüksek derecelerde olması
Ve onun dışındakilerin
Haşir- neşir olması kötülüklerle
Yeterli değil midir?
Veya onun ruhunun
Şehidler ve Sahabe-i Kiram ile beraber olması,
Seni razı etmiyor mu?
Veya ona,
Büyük Peygamberlerin
Makamına benzer bir makamın olması,
Seni razı etmiyor mu?
En hayırlı toprak içinse göçüp gitmek,
O zaman,
Ölüm için üzülmenin,
Ağlamanın ne anlamı var ki?
Onlar ki,
İnsanların en hayırlısıdır,
Hayırla başlamış hayırla bitirmişlerdir
Gözyaşlarını üzüntüyle...
Dökme onun için!..
Halkın tamamının, atıcı /Rami olması
Senin için yeterli gelmektedir
Rantisi, Arap başkanlarına karşı meydan okuyarak şöyle bir kaside yazmıştır:
Kalplerinizi, vicdanınızı canlandırınız!
Şayet kalpler kalmadı ise,
Vatanların pazarlığı,
Büyük günahlardan dahi büyüktür...
Bir dönüp bakın!
Gazze çocuklarına
İşiteceksiniz ki,
Karanlığın rahminden sabah doğuyor...
Bir dönüp bakın
Sabahın güzelliğine
O, gecenin karanlığından sıyrılıp
Kefenlere son veriyor,
Haykırıyor...
Onun, durgun ve karanlık gecelerde kendi ah'ları ile
Gündüz ipinden, hançer bıçakları için
İp eğirdiğini görüyoruz...
Bedeni parçalanan yüce Yasin'e dönüp bakın ki,
Onun hamasetiyle
Zulmün etrafına çemberler çevrilmiştir.
Nun'un karnının içinden kızarak çağırıyor:
"Kâfirler Aksa'dan uzaklaşmadıkça
barış yoktur" diyor.
Hansa'ya dönüp bakın ki,
Bütün güçleri sarsmak,
Volkanları temelden kaldırmak için
Kızgınlığını yutuyor...
Yafa, Yebna ve Beysan'a dönüp bir bakın ki,
Onlar kendilerine müjde götürenleri bekliyorlar.
Mahzun savaş ve mücadele yerine bakın ki,
Karanlık gecelerde kısır kalıntılar üzerine
Değerli gözyaşlarını döküyor...
Mağrur dağlarımıza bakın ki,
Başlarını kaldırıp,
Bizim yeşil otlaklar
Ve meralarımızın özgürlüklerini bekliyorlar...
Dönüp bir de
Kuyu ve yeşil ağaçlarımıza bakın ki,
Onlar özgür insanları bekliyorlar...
Aynı şekilde dönüp
Çiçeklerin yeşerdiği yere bakın ki,
İlkelerin gerçekten büyüklüğe gittiğini göresiniz...
Ey cüceler topluluğu!
Nasıl bir toprağı halksız görüyorsunuz?
Sefalet ve yokluk olsun size!
Ey işgalciler!
Filistin'in kervansarayları ve tatil yerleri kimindir?
Dahası galibiyet nerede, devrimci nerede?
Bizim yüz binlerce insanımızı etkileyen simgeler
Gerçeği hissetme feyzini zayıflatan şiarlar...
Görüyorsun!
Bizim nice insanlarımızı
Soğuk algınlığı yakalattı.
Ve çok havladığından ötürü
Göğüsleri daraldı...
Galibiyet geliyor
Fakat nerdedir?
Göz ise, galibiyeti amaçlamıyor
Keşke o gözler kör olsaydı
Galibiyet fazilet olarak, muttaki insanlara veriliyor
Böylece Yüce Allah,
Galibiyet hörgücünü hiçbir günahkâra vermiyor...
Ey mağlup!
Bize bir vatan teslim edilmedi
Ve emirleri de
Dillerde kalmadı.
Fakat doğruluk ve gerçeklik bana şehadeti veriyor
Ben ümitsizliğe karşı çıkıyorum
Çünkü ümitsizlik,
Kâfirlerin ahlakıdır
Yarın vatanımız bize geri verilecek,
Onun şevk ve aşkı
Bizi saracak
Harmanların gölgesinde öğle istirahatını yapacağız...
Kendi kuşluğunda gülen bir nuru gördüm
Onun kıvılcımları, dünyanın karanlığında parlıyordu
Ve en kıymetli bir misk gördüm ki,
Onunla temizleniyordu
Onun kokusundan bazı esintiler
Ona uyum sağlıyordu.
Şefkat çiçeği yanağını açarak
Dudağından bir öpücüğü umut etmektedir
Şayet kayıt ve zincirlerin ağırlığı olmasaydı,
Biz görmek için
Bütün zorlukların en tepesine kadar binerek çıkardık..
Hatıralar
Bundan sonraki satırlarda Dr. Abdülaziz Rantisi, - özet bir şekildi- doğumu, yaşamı ve cihadından söz etmektedir. Rantisi'nin bu satırlarında yüksek bir idealle sadece tek bir soruna kendisini adadığı gözlenmektedir^ Evet, bu sorun, Filistin'i Yahudi pisliğinden temizleyip onu özgür kılmak sorunudur.
1
Hayrıyla şerriyle, tatlısıyla acısıyla geçen anılara dönüp baktığımda biz Filistinlilerin hayatına Filistin işgalinin damgasını vurduğunu gördüm. Ve zorunlu olarak kendimi uzak geçmişin derinliklerine dönmek zorunda buluyorum. Bu geçmiş, Müslüman olmanın dışında hiçbir suçu olmayan Filistin halkının başına gelen felaketin büyüklüğüne ışık tutacaktır. Yahudiler, milletime karşı işledikleri cinayetleri ırkçı efsanelerle örtmüş ve gizlemişlerdir. Ne var ki bazı dert ve ızdıraplar hafızada derin çukurlar oluşturmuştur ve bunların unutulması hiç mümkün olmuyor. İşte bunlardan sadece biri...
1956 Han Yunus Katliamı
1956'da Mısır'a yapılan üçüncü saldırının başlarında Siyonistler Gazze şeridini işgal ettiler. Adetleri olduğu üzere bu defa da Han Yunus şehrinde iğrenç katliamlar yaptılar. Ben o zaman Hanyunus kampında kalıyordum. Ailem kendi ikamet ettikleri köyden çıkarılmışlardı. Bu köy "Esdud" ve "Yafa" arasında bir yerdedir. Ve ben henüz altı aylıkken kendimi Filistinli mültecilerin "Han Yunus" kampında buluyorum. Katliamda hep Filistinli siviller katledilmiş. Yahudiler, evlere dalmış ve içerideki bütün erkekleri, onların eş ve çocuklarının gözleri önünde katletmişler. Hanid Rantisi adında bir amcam da bu katliamda Öldürülmüştü. Babamın bu amcam dışında da başka erkek kardeşi yoktu. Amcamın evine girip ona namluyu çevirdiklerinde dokuz yaşındaki oğlu Muvaİfak kendini babasının üzerine atıyor; fakat Yahudi katiller bunu hiç dikkate almıyor ve silahlarını ateşliyorlar. Amcam şehid düşüyor oğlu da kolundan yaralı... Katiller amcamı öldürdükten sonra komşuları "Saduni" ailesinin evlerine giriyorlar. Bunlar dört erkek kardeş idiler. Hepsinin yüzlerini duvara döndürüp üzerlerine ateş açıyorlar. İçlerinden biri (Hamiş Saduni) duvardan atlayıp kaçıyor. Ayağından yara aldığı halde kurtulmayı başarıyor. Ve Hamiş Saduni o gün işlenen soykırımın bir şahidi olarak hala yaşıyor.
Siyonistler soğukkanlılıkla Han Yunus'ta hepsi sivil ve suçsuz tam 525 canı katlediyorlar. Cesetler şişip kokuyor. Durum dayanılacak gibi değildi. Hasbunallah ve ni'mel vekil.
İşgalin Cinayetlerinden Biri; Yoksulluk
Bizler kendi vatanımızda onurlu ve varlıklı bir hayat yaşıyorduk. Yebna'da bugüne kadar hâlâ duran doğduğum evimiz her taraftan geniş bir bahçenin içindeydi. Ancak yurdumu işgal edip sahiplerini dağıtan Yahudiler bizi fakirlik kıskacı arasında ezdikçe ezdiler... Karşılaştığımız bu fakirlik neticesinde abim, eğitimini otomatikman bıraktı. Bir meslek öğrenip bizi geçindirecekti. Babam 1962'de vefat edince abim ailenin reisi oldu. Abimin bulduğu berberlik mesleğinin geliri pek zayıftı. Bunun üzerine Suudi Arabistan'da çalışmak için bir yol bulmaya çalıştı. O zaman abim 20 yaşındaydı. Suudi'de bir iş bulur da bizi fakirlik mikrobundan kurtarabilir diye umut ediyorduk. Abim, Î964'de yolculuğa çıkmaya karar verdi. O yıl ben liseye devam ediyordum. Bir sabah namazından sonra onu uğurlamak için evden çıkıp tren istasyonuna yürüdük. Biz yürürken - Allah rahmet eylesin - annem bana dönerek şöyle dedi: "Oğlum, ayakkabılarını çıkar, abine ver ki Suudi'ye kadar yalınayak gitmek zorunda kalmasın. Senin için ise yaklaşan eğitim yılma kadar bir çare buluruz." Ayakkabımı çıkarıp abime verdim ve eve yalınayak döndüm.
İşgal Batı Şeria ve Gazze şeridinde Filistin halkına ait bütün altyapıyı yerle bir etti. Düşman, bütün dikkatini Filistin Halkının servetini gasp etmeye, onları ekonomik olarak çökertmeye çevirmişti. Zaten Filistin halkının ekonomik yapısı pek zayıftı. Filistinli bir görevlinin maaşı aynı görevdeki bir Yahudi'nin ancak üçte biri kadar olabiliyordu. Siyonist düşman bütün bunlarla beraber Filistinlilere çok ağır vergiler yüklüyordu.
Bu vergilerin başında gelir vergisi bulunuyordu. Aynı şekilde toplamı % 18'e varan ek vergiler. Siyonist düşman
1981'de Filistinli doktorları da -ekonomik açıdan zayıflatmak için- ek vergiler uygulamasına kattı. Bunun sonucu biz Filistinli Arap Doktorlar Derneği olarak - ki bu dernek doktorlar sendikası mesabesindeydi - genel grev ilanında bulunduk. Çok acil vakalar dışında hasta kabul etmiyorduk. Başlattığımız grev, Avukatlar Barosu, Mühendisler Derneği, Han Yunus ve Gazze belediyelerine de sıçradı. Diğer bele-diye ve cemiyetler de işin içine girince iş büyüdü ve üç hafta süren milli tir intifada haline dönüştü. Bu intifadada bir şehid, birkaç tane de yaralı olmuştu. Daha sonra sahil şeridi boykot ve greve destek verdi ve böylece grevin sahası genişledi. Ancak bizler üç hafta sonra kendi verdiğimiz bir kararla boykotu kaldırdık. Çünkü Filistin halkının sağlık durumu acınacak haldeydi. Doktorlar ek vergryi boykot sadedinde imza toplamayı sürdürdüler. Boykot esnasında Siyonistler bana zorunlu ikamet kararı çıkardılar. Bunun sonucunda ben birkaç gün Gazze Doktorlar Cemiyetine gidememiştim. Çünkü Han Yunus'ta ikamet ediyordum.
Yaklaşık bir yıla varan bir zaman sürecinden sonra Siyonistler ek vergileri bahane ederek hakkımda koğuşturma kararı verdiler. Vergi merkezine beni çağırdılar ve biriken vergilerimi ödememi istediler. Ben bunu reddettim. Bunun üzerine özel kliniğimi bastılar ve oradaki bütün eşyaya el koydular. Ondan sonra vergi ödemem için benimle pazarlık etmeye başladılar. Aksi durumda açık artırma yoluyla tıbbi malzememi satacaklarını söylediler. Klinikteki malzeme ve eşyalar kıymetçe istenen vergiden daha fazlaydı. Ancak ben ilkemden ödün vermemek için vergi ödemeyi reddettim.
Çünkü vergiyi red, işgali red demekti. Şayet Filistin halkı vergi ödememe konusunda ısrarlı olabilseydi iş, sivil bir isyana bürünecek ve işgalci güç çok zor durumda kalacaktı. Siyonistler bu kez evimdeki işe yarar eşyaları da almak için evime ulaşmaya çabaladılar. Ben özel kliniğimde hiçbir eşya olmadığı halde durmaya devam ediyordum.
Bir gün gelip onlarla beraber evime gitmemi istediler. Ben bunu reddettim. Çünkü onlar evimin adresini bilmiyorlardı. Onlara şöyle dedim: "Polisten evi aramaya dair özel bir izin getirmeden sizinle eve gelmeyeceğim." Allah'a hamdolsun ki onlar bunu kabul etmediler.
Asker beni vergi dairesine ait bir arabaya bindirdi. Kendileri de askeri bir araçla arkamdan geliyorlardı. Han Yunus'un üst tabakasının bulunduğu mahallede evimi sormaya başladılar. Oysa benim kampta çok mütevazı bir evde oturduğumu bilmiyorlardı. Evlerin kapılarını çalıyor ve insanlara evimi soruyorlardı. Onlar "Doktorun evi nerede bilmiyoruz" diye cevap veriyorlardı. Siyonistler caddeleri araştırıp dururken yaklaşık olarak 17 yaşlarında komşum olan bir genci durdurup "Dr. Rantisi'nin evi nerede?" siye sordular. Genç bakındı ve benim onlarla olduğumu görünce "Evi bilmiyorum" diye cevap verdi. Onlar durumdan şüphelenip çocuğu zorla yakaladılar. Ancak o genç evimi onlara göstermekten kaçındı. İki saat süren aramadan sonra kavgaya başladık. Sonra beni polise götürdüler. Polis şefine " Bu adam görev yapmamızı engelliyor" diye şikâyette bulundular. Ben polis müdürüne dönüp: "Hayır, bu doğru değil. Ben onlardan evimi arama hususunda polisten bir izin belgesi göstermelerini istedim. Onlar da bunu kabul etmedi." Polis müdürü vergiden sorumlu görevliye "Bu adam senden bunu istedi mi?" diye sordu. Sorumlu; "Evet" deyince polis müdürü sorumlunun bu isteği kabul etmemesine kızdı. Biz bu durumdayken Filistinli bir polis kulağıma eğildi ve "Ev temizlendi" diye fısıldadı. İşte o zaman ben polis müdürüne, "Eğer sen onların eve girmelerine izin veriyorsan bir sakıncası yok" dedim. Ve bilfiil eve gittik. Tabi ki avuçlarını yalayarak geri döndüler. Sonra klinikteki malzemelerim açık arttırmayla satıldı. Allah'ın takdirine bakın ki, eşyaları büyük davetçi el-Hac Sadık el-Müzeyni'nin oğlu satın alırrkşti. Eşyaların bana ait olduğunu öğrenince telefon açarak eşyaları iade etti. Arttırmada verdiği parayı almamak için de çok ağır yeminler etti. Bütün İsrarlarıma rağmen hiçbir para almadı. Allah ona en hayırlı karşılığını versin inşaallah.
Daha sonra bir de baktım ek vergi ödemekten kaçınmam sebebiyle askeri mahkemeye çağırılıyorum. Mahkemeye gittim ve işgal güçlerine ek vergi ödemeyeceğimi te'kid ettim. Mahkemenin yasal olmadığını da belirttim. Üç celse sonra hâkim ek vergiyi ödememle birlikte -iki ay zar-fmda ödenmesi gereken bir para cezası ki eğer bunu da ödemezsem -altı ay hapis yatmama hükmetti. Tanınan iki ay süreyi bitirdim ve vergileri ödemedim. Bu esnada beni polis merkezine çağırdılar ve benimle pazarlık ettiler. Tutuklanmamam için sembolik bir Ödeme yapmamı istediler.
Tutuklanmamın vergi ödememe konusundaki inadımı attıracağından korktukları için bu yolu deniyorlardı. Onların amaçları bu konudaki irademi velev az bir meblağ ödeme şekliyle de olsa kırmaktı. Ancak ben bunu da reddettim. Düşünmem için iki ek süre daha vermelerine rağmen kararımı değiştirmedim ve cezaevine girdim. Cezaevinde İslami Mücadelenin çekirdeğini oluşturan gençlerle tanıştım. B Blok 6. odada Cebi Ammar, Muhammed Nassar gibi mücahitler ve diğer değerli kardeşlerle karşılaştım. Cezaevine girdikten sonra da Siyonistler defalarca beni kanaatimden vazgeçirip eve göndermeye çalıştılar; ama her defasında isteklerini reddettim. Tıp Cemiyetinden bir grup doktoru da beni ikna için ziyaretime gönderdiler ancak ben gene kararımdan vazgeçmedim. Hapse girdiğimin dokuzuncu günü birden tahliyem geldi, içeriden çıkınca Tıp Cemiyetinin benden habersiz olarak para cezamı ödediğini ve bu sebeple tahliye edildiğimi anladım.
Siyonist İşgal Ve Hemşirelik Fakültesi
Siyonistler, Gazze şeridinde hemşirelik mesleğini bozmak için çalışıp duruyorlardı. Ahlakı düşük kişiler hemşirelik bölümüne müdür olarak atanıyorlardı. Bunun üzerine İslam Üniversitesi bünyesinde bir hemşirelik Fakültesi kurmayı düşündük. Ben ve Dr. "Mahmud Zahhar" bu düşüncenin arkasında durduk. Ancak hastabakıcılığm ahlaki olarak ilerleyip gelişmesini istemeyen Yahudilerle tam 45 gün süren bir mücadelemiz oldu. Siyonist askeri hâkim her birimizi ikamet ettiği yerde (ben Han Yunus'ta, Dr. Zahhar da Gazze'de oturuyordu) bürosuna çağırdı ve bu fakülteyi açmamamızı talep etti. Bu istek kesin red ile karşılanınca siyonist güç özel bir askeri kuvvet göndererek Han Yunus'daki Özel kliniğimi muhasara altına aldı. Dr. Zahhar'm Gazze'de-ki kliniği de aynı şekilde muhasara altına alındı. Muhasara mesai saatleri boyunca sürüyordu. Bu sürede gelen hastaları korkutuyorlar ve kimlik göstermelerini talep ediyorlar; kimlikleri olmayanlar geri gönderiliyorlardı. Ben, çocuk doktoru olduğumdan hastalarla gelen anneleriydi. Çoğu kimlik taşımıyordu. Bir tür bahaneyle çocuklarıyla beraber geri döndürülüyorlardı. Üstelik bu tür kadınlarm çoğu da "Refah" gibi^uzak veya Han Yunus'a göre de uzak düşen köylerden geliyorlardı. Mesai saatinden sonra arabama binip eve döndüğümde asker dolusu bir araç eve kadar peşimden geliyordu. Bu durumda ne sıkıntılar çektiğimi bir Allah bilir. Bununla birlikte ben ve Dr. Zahhar pes etmedik. Gün boyu süren baskılardan bir ay sonra askeri hâkim beni çağırdı ve Hemşirelik Fakültesi kapatılmadığı sürece bu baskıların süreceğini söyledi. Ben ona şöyle dedim: "Ben de bu baskıların durmasını istemiyorum. Çünkü insanlar bunu görüyor ve bana dua ediyorlar." Bu sözümden üç gün sonra muhasarayı kaldırdılar. Sanki göğsümden bir kâbus dışarı atılmış gibi rahatladım. Ancak baskı ve muhasaraya ikinci defa tekrar başladılar. Bu ikincili beni daha da sıktı, ama onlar geri adım atana kadar bizler sabrettik. Sonunda o Hemşirelik Fakültesi bugüne kadar gelebildi. Allah'a sonsuz şükürler olsun.
Kaderin şaşılacak tecellilerinden biri şöyle gelişti: Han-Yunus'ta çalışan bir Siyonist polis komiserin kız çocuğu hastalanmıştı. İsrail içinde ne yaptıysa hastaya şifa bulamamıştı. Kendisiyle beraber çalışan Filistinli polis komiserleri ona beni tavsiye etmişler. Ve "bunu ondan başkası hal edemez" demişler. Bir gün kliniğimin girişine vardığımda tam karşıda kaldırım üstünde bir polis görünce kendi kendime, herhalde Siyonist polis de askerlerin sürdürdüğü muhasaraya katılacak diye içimden geçirdim. Çünkü tek basma oraya dikilmiş yanında kız çocuğu yoktu. Ancak bir süre sonra İçişleri Bakanlığı nüfus dairesinin bir görevlisi içeriye girdi. Bu şahıs Hanyunus'ta tanınmış bir aileden Filistinli bir adamdı. Bana dışarıda Siyonist bir komiserin olduğunu, kız çocuğunun siyonist doktorlar tarafından tedavi edilmesine rağmen iyileşmediğini ve çocuğu muayene etmemi istedi. Ben ona; "Askerlerin kliniği nasıl muhasara edip de Müslüman çocukların tedavilerini engellediğini görmüyor musun?" dedim. "Hal böyle iken ben onların çocuklarını nasıl tedavi edebilirim" diyerek isteğini şiddetle reddettim. Her ne kadar ısrar ettiyse de ben gene reddettim. Adam, dargın bir halde çıkıp gitti. Yarım saat sonra Filistinli bir komiser geldi. Bu komiser halim selim ve namazına devam eden biriydi. Bu da çocuğu muayene etmemi istedi, ama ben gene kabul etmedim. İsrarına rağmen tavrım değişmedi. Bu defa adam "çocuğu muayene etmezsen dışarı çıkmam" dedi. Bu durumda adamı dışarı atacak değildim. Son çare olarak dedim ki "Git çocuğu al getir, ama Siyonist babası kliniğime girmesin." Cenab-ı Hak bu çocuğa 24 saatte şifa verdi. Allah'a hamd olsun. Ve 24 saat sonra da askerler ansızın kliniğim etrafındaki muhasarayı kaldırdılar. Azim ve kararlılık, zafer elde etti ve Allah'a şükürler olsun ki Hemşirelik Fakültesi yerinde kaldı.
2
Lokomötif olayı meydana geldiğinde ben Gazze şeridindeki İhvan-ı Müslimin Hareketinin 7t yöneticisinden biriydim. Siyonistlerin bir treni Filistinli işçileri taşıyan bir arabaya çarpmış içindekilerin hepsi ölmüştü. Bu olay kasten öldürme olarak algılandı ve Filistinlileri sokağa döktü. Hadise tam da Filistinli gençlerin, özellikle de gün boyu işgal güçleriyle karşı karşıya olan üniversite öğrencilerinin onurunu hedef olan kışkırtmaların peşinden meydana gelmişti. İşte kasten gerçekleşen bu trafik olayının hemen ardından sokaklar kendiliğinden taştı. Ve öfkeli kalabalık sokağa döküldü. Meydana gelen olaylarda bir şehid, birkaç tane de yaralı vardı. Bizler, Gazze Şeridindeki İhvan-ı Müslimin liderleri olarak hemen toplandık. Olayın değerlendirmesini yaptıktan sonra Siyonist işgale karşı intifada ateşini yakacak olan önemli bir karara vardık. Bu tarihi karar 1987'nin Aralık ayıran dokuzuncu gecesinde tamamlandı.
Ve hemen yürürlüğe girdi. Böylece biz intifada hareketinin adresi sayılacak "Islami Mukavemet Hareketi" ni ilan ettik. HAMAS'm bu ilk açıklaması Allah'ın izniyle Filistin tarihinin akışım değiştirecek olan intifada eyleminin başladığım haber veriyordu. İntifadaya camilerden başladık ve insanlar buna hemen katıldılar. Böylece Filistin halkı sürdürdüğü cihadının en önemli aşamalarından birine varmış oldu. Bu kararın alındığı vakitte ben Han Yunus kampında ikamet ediyordum.
İntifadanın patlamasından 37 gün sonra (Ocak 1988) bir Cuma gecesi bir de baktım ki, işgal askerlerinden çok büyük bir güç evimi kuşatmış. Bazı askerler bahçe duvarından içeri atlamak için tırmanıyordu. Bu arada kalabalık bir asker grubu da dış kapıyı şiddetle vuruyor ve korkunç sesler çıkarıyorlardı. Bu seslerden dolayı yattığım odanın bitişinde kalmakta olan küçük çocuklar korktu. Ben, hemen yataktan fırladım ve yattığım odanın kapısına dayandım. Niyetim askerleri içeri sokmamaktı. Askerlerden üç tanesi içeriye zorla girmeye çalışınca onlara yumruklarla mukavemet ettim. Bunun sonucunda askerlerden biri yaralandı. Bu esnada bir subay sesi duyuldu. Askerlerden oradan uzaklaşmasını ve çatışmayı kesmelerini emrediyordu. Daha sonra subay benden elbiselerimi giymemi istedi. Ben de elbiselerimi giydim ve onlarla dışarı çıktım. Gözlerimi bağladılar. Arkadan zincirli ellerim şişti. Uzun süre ellerim tutmaz durumda kaldı.
"Ebu Rami" lakaplı bir güvenlik subayı vardı. Tutuklanmamdan sonra benim bu Ebu Rami'yi fena halde dövdüğüm şayiası yayılmış. Ebu Rami silahlı korumalarıyla beraber caddede yürüyor ve insanlara "İşte bakın, siz doktorun beni dövdüğünü zannediyorsunuz, nerede yumruk izleri?" diyormuş. Doğrusu ben askerlerle kavga ederken o bizden uzak bir mesafedeydi.
Cezaevinde Keramet
Nakip denilen bir çöl yerinde tutukluyduk. Yıl 1988'in yaz ayı. Sıcaklık pek şiddetliydi. Ramazan'm son gecelerinden birinde sahur yemeği için kalktık. Bir de baktık ki sıcaklık dayanılacak gibi değil. Zor bir günün eşiğinde olduğumuzu anladık. Sabah namazını eda etmek için saf olduk. İslam Üniversitesi öğrencilerinden biri öne geçip bize namaz kıldırdı. Allah'u Teala bu kardeşimize Kur'an'ı güzel okuyan bir ses bağışlamıştı. İkinci rekâtın rukuûndan sonra imamımız ellerini açtı ve ağlayarak dua etti. Biz de arkasından âmin diyorduk. Duasında şöyle yakardı: " Ey Rabbim, bize bulut gönder ve yağış yağdır. Bizleri rahmetinden umut kesenlerden kılma.
Duasında çokça yalvardı. Bizden biri kendi kendisine şöyle diyordu: "Bu nakip sahrası gibi bir yerde bulut nereden gelecek?" Peşinden sabah sökün etti ve yer tutuşmaya başladı. Çadırlara girsek tam bir hamam... Çıksak sanki cehennem bizi her yandan kuşatmış oluyordu. Güneşin biraz yükselmesinden kısa bir zaman sonra bir de baktık uzaktan bir bulut yavaş yavaş bize doğru geliyor. Ta ki gelip kampımızın bir bölümünü gölgeledi. Gözlerimize inanamadık. Sonra bir bulut daha... ve peşinden gelen bulutlar bütün kampı kaplayıp gölgelediler. Biz yerden bulutların sınır çizer gibi gölgeledikleri mesafeyi gözlerimizle görüyorduk. O sınırın gerisinde ise yeri kavuran sıcaklık... Sonra yağmur damlaları düşmeye başladı. Yağmur damlalarıyla tutukluların gözyaşları... Herkes bunu Allah'tan bir ayet, bir keramet olarak gördü. Hemen çadırlardan dışarı çıkıp duaya başladık. Ben dua ettim arkamdakiler "âmin" diyordu. Sonra sırasıyla bütün kardeşler dua ettiler. Hamd ve teşbihle Allah'ın sabah namazındaki duamızı kabul etmesinin sevincine boğulduk.
Tek Kişilik Zindanda Geçen Üç Ay
1991 yılında Nakip toplanma kampında bir yıllık idari cezamı yatıyordum. Tutuklular kampın 1988'de açılışından bu yana yakınlarının ziyaretinden mahrum bırakılmışlardı. Tutukluların ısrarları ve sürekli protestoları sonucunda kamp idaresi kamptakilerin akraba ziyaretine yeşil ışık yakmaya başladı. "Şiltail" adında yüksek askeri bir rütbeye sahip kamp müdürü, tutuklu temsilcileriyle görüşmek istediğini bildirdi.
Değişik grupların temsilcileri kamp çadırlarından birinde toplandılar. Görüşmeden önce neler yapılacağı kararlaştırılacaktı. Tutukluların benim de bunlarla beraber olmamı istemeleri üzerine ben de onlara katıldım. Çadırdaki buluşmamız esnasında bazı gençlerin Şütail'den çekindiğini ve abartılı bir imaj sonucu ondan korktuklarını gördüm. Anladım ki bu herif bazı gençlerin kalbine korku ve heybet salmış. Bu durum hoşuma gitmedi, ama bir şey de demedim.
Sonra görüşme günü bir otobüs bizi alıp Şiltaü'in divanına götürdü. Yolda giderken Şiltail'in gençlerin psikolojisinde-ki heybet ve korkusunu nasıl çıkarıp atacağımı düşünmeye başladım. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. "Ama nasıl" diye kesin bir karara varamadım. Ancak eğer adam uygunsuz bir davranışta bulunacak olsa ona ne cevap vereceğimi biliyordum. Otobüs oraya ulaştı. Ve biz Şiltail'in divanına girdik. Oturduğumuz salonca sağımıza düşen, 30 santimetre yükseklikte bir sehpa ve etrafında birkaç sandalye vardı. Salonda gene birkaç sıra sandalye ki bunlar bizim oturmamız için konulmuştu. Değişik bölümlerin başkanları geldiler. Haddi zatmda bunların hepsi orduda büyük rütbelere sahip şahıslardı. Aralarında H&ı Yunus'un eski askeri hâkim yardıması da vardı ki bu adam beni tanıyordu ve şimdi Şiltail'in de yardımcısıydı.
Hepsi sehpanın etrafındaki sandalyelere kuruldular. Tutukluların temsilcileri de karşıdaki sandalyelerde... Yüz yüze oturduk. Aramızda iki metreden az bir mesafe vardı. Ben ilk divana en yakın ön sıranın ilk sandalyelerinde oturdum. Az bir süre sonra Şiltail içeri girdi. Uzun boylu ve cüsseli bir adamdı. Askeri bir edayla sehpaya bakındı ve elleriyle ayağa kalksınlar diye işaret etti. Onlar hemen işaret ettiler. Sonra bize de aynı şekilde bakınıp eliyle işaret etti. Gençlerin hepsi ayağa kalktı; ben yerimden kalkmadım. Bu, benimle onun arasındaki ilk karşılaşma olduğundan beni tanımıyordu. Bana yaklaşarak "Niçin kalkmıyorsun?" dedi. Ona " Ben ancak Allah için kıyam edebilirim. Sen tanrı değilsin. Sadece bir insansın. Ben bir insan için ayağa kalkmam" diye cevap verdim. O bana "Kalkman gerekir" dedi. Allah'ın adıyla kalkmayacağıma dair yemin ettim.
Adam apıştı kaldı. Ne yapacağını bilmiyordu. Fetih liderlerinden Albay Sami Ebu Semhedane araya girdi ve benim kararımdan dönmeyeceğimi ona ifade etmeye çalıştıysa da Şiltail onu dinlemedi ve tutumunda ısrar etti. Ben de ayağa kalkmayı şiddetle reddettim. Şiltail'in yardımcısı bana "Ey doktor! Burada protokol kuralları geçerlidir. Onlara saygı duyman gerekir." dedi. Ben "Her şeyden önce dinime saygı duymak zorundayım. Dinim benim bir yaratık için kıyam etmemi caiz görmüyor." diye cevap verdim. "Peki, çözüm ne?" diye sordu. Dedim ki; "Ben ya oturmaya devam ederim ya da çadırıma dönerim." Şiltail: "Öyleyse çadırına dön git" dedi. Bunun üzerine ben divandan çıktım. Benimle beraber sadece mühendis İbrahim Rıdvan ve Abdulaziz el-Halidi dışarı çıktılar. Bu kardeşlerin her ikisi de Hamas'tandılar.
Bu olayın üzerinden bir kaç gün geçmişti ve zaten tahliyeme de üç ay kalmıştı. Bir de baktık adamlar beni çağırdılar ve eşyamı toplamamı istediler. Cezaevindeki sözlükte bunun anlamı "yolculuk var" demektir. Fakat ne tarafa olacağını bilmiyorduk. Beni bir otobüs beklemekteydi. Otobüse atlar atlamaz benimle dışarıya çıkan iki kardeşi de içeride buldum. Onları da yattıkları bölümden alıp getirmişler. Ve anladım ki bu bir cevaptır. Ceza ise zindandan başka bir şey olmaz. Otobüs bizi "Tutukevi 7"ye götürdü. Burada tam elli hücre bulunuyordu. Oraya varır varmaz "Nir" kod adlı zindanlar sorumlusu tarafından teslim alındık. Bu kişi bizim üç ay tek kişilik hücrelerde ceza çekeceğimizi söyledi. Morali çok bozuk gözüküyordu adamın. Daha sonra moralinin bizim şahsi bir nedenle cezaya çarptırılmamızdan dolayı bozuk olduğu anlaşıldı. Yani adam Şiltail'in bu şekilde intikam almasına bozulmuştu. Bundan dolayı adamcağız bizi kötü bir tarzda karşılamadı. Belki de yaşımız ve eğitim seviyemiz de adamda etki bırakmıştı.
Her birimize ayrılan özel hücrelere alındık. Herkes tek başına bir hücreye konuldu. Cumartesi hariç her gün bir saat süreyle dikenli tellerle çevrili bir alana çıkarılıyorduk. Burada tuvalet ve banyo vardı. Hücrelerde tuvalet ve banyo mevcut'değildi.' Ve Kur'an'la yola çıktık. Ben 1990'da Kur'an hıfzımı tamamlamıştım. Ama bu defa tekrar ederek pekiştiriyordum. Hıfzımı tamamladığım 1990'da ben ve Şeyh Ahmed Yasin "Kef eryuna" kampında beraber bir hücrede kalıyorduk. Mühendis kardeş de Kur'an ezberlemeye başladı. Gerçekten zeki bir insandı ve Ibranice'yi de çok güzel konuşuyordu. Allah'a hamd olsun ki üç ay bitmeden Kur'an'ı bütünüyle ezberlemeyi başardı.
Duanın Kabulü
Siyonistler, çadırlarıyla, zindanlarıyla toplanma kampının her tarafını ses yükselticileriyle donatmışlardı. Bu yüksek ses verilen hoparlörlerin iyi tarafından biri de haber bültenlerini yayınlamaktı. Her ne kadar radyo, haberin bir kısmını aktarıyor veya olayı çarpıtan siyonist radyo ise de...
Biz yine de kamp duvarları dışında olup bitenler hakkında bir malumat ediniyorduk. Hem bizlere yakınlarımızın ziyareti de yasak olduğundan dışarıyla hiçbir bağlantımız kalmamıştı.
Bu hoparlörlerin kötü tarafı ise sesli müzikle kulaklarımızı tırmalayıp durmasıydı. Kur'an ezberleme veya namaza durma esnasında zindanın duvarlarında da yankılanan ses bir hayli rahatsız ediciydi. Bazen bu yüzden ne Kur'an okuyabilir ne de uyuyabiliyorduk. Böylesi bir işkence karşısında duaya sığınmaktan başka bir çaremiz yoktu. "Ey Rab-bimiz bizi bu hoparlörlerin yaydığı sesten sen kurtar" diye yalvanyorduk. Arada birkaç gün geçmişti ki İbrahim'le beraber hücrelerin dışındaki havalandırmada durup haber bülteni bekliyorduk.
Bir de baktık kampın bu hoparlörler vesaire bölümü ile ilgilenen müdürü bizi izliyor. Müdür ile "Nir" arasında şöyle bir konuşma geçmiş: Müdür "Doktor ile Mühendis ne yapıyorlar". Nir "Haber bülteni dinliyorlar". Bu cevap onu kızdırmış olmalı ki "Hoparlörlerin tellerini kes de dinlemesinler" diye emir verdi. Bunu yapmakla bizi kızdırmış olacağını zan etmekteydi. Nir de emri yerine getirdi. Bu şekilde Cenab-ı Hak duamızı kabul buyurdu ve bizi o gürültüden kurtardı. Zaten biz haber bültenlerini yakın çevredeki hoparlörlerden de dinleyebiliyorduk.
Günün birinde hücrelerden birinden yankılanıp yükselen bir imdat çığlığı duyduk. "Sesin kaynağını görebilir miyim" diye hücenin mazgalından baktım. Bir de gördüm ki "Umeyr" adında bir gardiyan hücrelerden birinden çıkıyor ve hücrelerdeki gençlerin nasıl dövüldüğünü temsili olarak Nir'e gösteriyor. Bunu yaparken de kibirli bir halde hava atıyordu. Dövülen bir genç de "imdat" diye çığlık atıyordu. Bizler ise bu manzaradan dolayı gözyaşı dökmekten başka bir şey yapamıyorduk. Bu manzarayı gördükten sonra gidip iki rek'ât namaz kıldım ve peşinden "Ey yüce Allah'ım, Umeyr'e cezasını ver ve ondan intikam al" diye dua ettim.
Bundan sonra aniden Umeyr'in görünmez olduğuna şahit olduk. Birkaç hafta ortalıkta yoktu. Biz onun başka bir yere gönderildiğini zannediyorduk. Ancak bir süre sonra onu tekrar gördük. Topallayarak yürüyordu. Ona "Bacağında bir acı mı var?" diye sordum. "Hayır, ama başımda bir şeyler var" dedi. Sonra anlaşıldı ki beyninde habis bir tümör oluşmuş. Bunun üzerine duamı kabul eden Yüce Mevla'ya hamd ettim. Böylesi bir duanın kabulünde şaşılacak bir durum da'yok zaten. Çünkü Resulullah (s.a.v) "Mazlumun bedduasından sakının; çünkü onunla Allah arasında perde yoktur" buyurmaktadır.
Allah'ın Alçalttıklarına Kimse Değer Vermez.
Üç ay bitmiş ve kamptaki son gecemiz gelip çatmıştı. Benimkinden biraz ileride itirafçıların koğuşu vardı. Tutuklular arasında bunların casus oldukları ortaya çıkınca bunlar kaçıp kamp idaresine kendilerini teslim etmişler. Çıkacağım son gece bir de baktım bulunduğum hücreye Nir geliverdi. Bana Doktor "Yarın tahliye oluyorsun" dedikten sonra "Mifuksinler" (bu kamptaki tutukluların casus ve itirafçıları kastederek kullandıkları bir tabirdir) kendilerine bir selam vermeni istiyorlar ne diyorsun" dedi. Birazcık düşündüm ve kalplerin Allah'ın yed-i tasarrufunda değişebileceğini, onlara selam vermenin belki de kalplerinde bir uyanış getirebileceğini umarak, "olur" dedim.
Nir'in yüz rengi değişti ve "Ey doktor; bu herifler iğrenç insanlar, onlara nasıl selam verirsin" dedi. Ben de "Umulur ki Allah Teala onlara da hidayet bahşeder" dedim. Nir "Buyur" deyip hücrenin kapısını açtı. Çıktık ve takriben benim ve onların hücreleri arasındaki mesafe kırk metre kadardı. Mesafenin tam orta yerinde de Nir durdu ve "Ey Doktor, Mifuksin denilen herifler iğrenç adamlardır. Sen nasıl onlara selam verirsin" dedi. Ancak ben artık karar vermiştim. Yürümeye devam ettim.Koğuşlarının yanma vardığımda Nir kapının üst tarafındaki küçük mazgalı açtı ve bana selam vermeleri için ellerini uzatmalarını istedi. Selam-laştıktan sonra Nir'den beni içeriye bırakmasını istediler. İşte bu esnada Nir, yüzlerine kapıyı kapattıktan sonra sözlükte söylenmedik kötü kelime bırakmadan onlara hakaretler yağdırdı. Sonra ben yarın tahliye olayım diye hücreme geri döndüm. Mahkeme edilmeksizin tam bir yıl adı "İdari Tutuklama" olan bir ceza çektim.
3
Bir gün Gazze'nin merkez cezaevindeydim. Ramazanın son günüydü. Bir rüya ile beraber uyandım. Gördüğüm rüyayı B Blok 3. Koğuşta bulunan kardeşlerime anlatmaya başladım. "Kuzeye tarafa giden bir otobüse biniyordum" Henüz ben gördüğüm rüyayı bu şekil anlatıyorken birden şöyle bir anons yapıldı. "Abdulaziz Rantisi eşyalarını toplayıp havalandırmaya çıksın." Ben de hemen hazırlanıp çıktım. Baktım ki "Remle" cezaevine oturuyorlar.
Bir cezaevinden diğerine götürürlerken mahkûmun bekletildiği yerler vardır. Bu bölüm yerin altında uzun sıra hücrelerin bulunduğu bir koridordur. Hücreleri de pek dardır. Beni tutup oraya koydular. Ramazan bayramı sabahı kendimi tek başıma bir odada buldum. Bayram için tekbir getirip sonra tek başıma Bayram namazını kıldım. Çok garip duygular yaşadım gerçekten. Bu bayram, tek başıma kıldığım bir ilkti. Zindanlarda tekbir getiren diğer kardeşlerin seslerini duyuyor, ama onları göremiyordum. Sonra onları namaz kılmaları için geniş bir alana çıkardılar. Ben ise onlardan ayrı tek başıma odamda kaldım. İki gün sonra Kefar-yuna cezaevine nakil işlemlerim tamamlandı. Bu cezaevi Beytelid kavşağı üzerine uzanan bir yerdeydi.
Şeyh Yasin de buradaydı. Şeyh Yasin ne bir elini ne de ayağını kıpırdatamıyordu. Elleri ayaklan felçli ve en azından daima iki kişinin yardımına ihtiyaç duyacak bir haldeydi. Tutukluları taşıyan ring arabasına bindiğimde değerli insan Nezzar Avvadallah kardeşle karşılaştım. Kendisi benimle beraber Şeyh Yasin'e hizmet için başka bir cezaevinden buraya getirilmişti.
Kefaryuna cezaevinin karşılama odasında da Yahya Sinvar ve Ruhi Müştehi adında iki sevgili kardeşle karşılaştık. Bunlar bizden önce Şeyh Yasin'e hizmet edenlerdi. Şimdi onlar başka bir yere götürülüyorlardı. İşlemlerin tamamlanmasından sonra bir gardiyan eşliğinde Şeyh Yasin'in durduğu hücreye çıktık.
Hücrenin kapısına vardığım vakit başımı çarptım. Bununda sebebi şuydu; kapı demir sürgüyle sürgülüydü, bir de sürgünün üstünde üç tane kilit. Gardiyana "Şeyh elini ayağını kıpırdatamıyor. Bu kilitlerin hepsi neyin nesi?" dedim. Gardiyan; "Emir öyle" diye cevapladı. Evet, ahmakça-sına saçma emirler...
Şeyhin yanma girdik. Sahiden çok sıcak ve etkili bir karşılamaydı. Ve Şeyh ile beraber yaşamaya başladık Onun banyosu, yemeği, günlük bütün hayatının ihtiyaçları dahil hepsini hatta vücudunu kaşıması gibi tüm ihtiyaçlarını bizim karşılamamız gerekiyordu. Şeyhle beraberliğimiz süresinde Kur'anı ezber çalışması üzerinde durduk. Ve çok şükür bunu tamamlamaya muvaffak olduk.
Cezaevi idaresi her gün iki saat süreyle "Favra" diye adlandırılan kilitli bir alana çıkmamıza müsaade ediyordu. Şeyh Yasin bu alanm duvarına sırtını dayayarak yerde uzanıyordu. Ben ve arkadaşım ise voltamızı atıyorduk. Bu alan günün diğer vakitlerinde Filistinli ve Yahudilerden adli tu-tuklularca pullanılıyordu. Bu adli tutuklular temizliğe hiç dikkat etmiyorlardı. Bir süre zarfında baktık ki alan pirelerle dolmuş. :
Bir gün bitlerin elbiselerimin üstünde sıçradığını görünce, gidip arkadaşıma anlattım. Baktım ki arkadaşım da aynı dertten müzdarip. Anladık ki pireler bizi sarmış.
Şeyh Yasin'e gidip şöyle bir baktım; üzerinde tek bir pire bulamadım. Durumu cezaevi idaresine ilettik, ama ilgilenen olmadı. Bu durum iki haftaya yakın böyle devam etti. Alana yaklaştığımızda pireler üzerimize sıçrıyorlardı. Her gün belki on tanesini öldürüyordum.
Şaşırdığım durum şuydu ki iki haftaya yakın devam eden bu bit belasından Şeyh Yasin etkilenmedi. Bitler Şeyh Yasine yaklaşamıyorlardı. Şaka yollu Şeyhe " Nedir bunu hikmeti?" diye sorunca Şeyh, "Yahu kardeşim pireler sizin gibi kiloluları arayıp buluyorlar; benim gibi zayıfları ne yapacaklar." Bu cevaba güldüm, şöyle dedim; "Hayır böyle değil. Yüce Allah senin tenini kaşıyamayacağmı bildiği için onları senden uzak tutuyor." Bunun üzerine Şeyh Yasinle beraber biz de güldük.
Kabul Edilen Dua
Dört buçuk ay devam eden bu sürenin şaşılacak hatıralarımdan biri de şöyle oldu: Cuma günü ailelerimizle görüş günüydü. Kızılhaç özel arabasıyla onları getiriyordu. Cuma günlerinden birinde gene ziyaret için çağırıldık. Ziyaret alanında beklemediğim bir şeyle karşılaştım. Şeyh Yasin ve Nasr kardeşin aileleri gelmiş, ama benimkiler yoktu. Yarım saat süren ziyaret saati bana o kadar uzun geldi ki... Şeyhin ve arkadaşlarımın ziyaretçileri her ne kadar beni teselli etmeye çalıştılarsa da moralim bir türlü düzelmedi. Kendi kendime neden gelmediklerini inceden inceye düşünmeye başladım. Üzerime bir sıkıntı çöktü. Ziyaretten dönüp koğuş havalandırmasına geldik. Orada Şeyh Yasin bana; "Neden sıkıntılısın?" dedi. Ben; "Ailemin gelmeme nedenini bilmiyorum. Bundan önce böyle bir şey yaşamamıştık"dedim. Şeyh; "Bu durum üzülmeye değer mi?" dedi. Ben; "Neden değmesin?" Şeyh "Sen say ki öldüler." Ben; "Şeyhim senin güç getirebildiğine ben güç getirip sabredemem" dedim. Havalandırmanın bir köşesine ayrıldım ve "Ey Allah'ım, eğer Şeyh Yasin'e hizmetimden razıysan beni ailem konusundaki bu sıkıntıdan kurtar." Emin olun ki dua için açtığım ellerimi daha indirmemişken baktım ki bir gardiyan, "Ailen gelmiş, haydi ziyarete" diye beni çağırıyor. Hayretimi bir kat daha artıran şey de şuydu. Ben, bu gardiyanı daha önce hiç görmemiştim. Ben ve bu polis beraber ziyaret yerine gidiyorken bana "Şeyhe iyi bak" dedi. Cenabı Hak ona bunu dedirtti ki benim bu ziyaretimin yapılan duamın kabulünden olduğunu anlayayım.
Bu dönemde karşılaştığım ve unutulmaz olaylardan biri de şudur: Biz Şeyh Yasin'i havalandırmaya çıkarırken Yahudi adli bir suçluyla yüz yüze karşılaştık. Refakatinde bir gardiyan vardı; bir de baktım bu adli suçlu Şeyh Yasin'in elini alıp öptü. Sonra da bana; "Bunu sadece gardiyanı kızdırmak için yaptım" dedi. Gardiyan de bunu duyuyordu. Bu tip mahkûmlar Yahudi de olsalar cezaevi idaresine karşı kinleri vardı. Bundan dolayı bizi seviyorlardı. Çünkü her ikimizin de düşmanı birdi: Cezaevi İdaresi...
Ben Şeyh .Yasin'in bulunduğu bu cezaevine geldikten iki gün sonraydı. Yine Yahudi adli tutuklulardan biri, İngilizce olarak bana şöyle demişti: "Dikkatli ol, seni ancak dinlesinler diyç Şeyhin yanma koydular. Bunun için konuşulmaması gereken şeyleri konuşmayınız. Olabilir ki siz havalandırmaya çıkarken onlar odanıza dinleme/nhazı koymuşlardır." Bundan dolayı kendisine teşekkür ettim.
Bu dönemde unutulmayan bir olay da şudur: Yahudi bir gardiyan elimde Kur'an'ı gördü. Ben Kur'an sayfalarını karıştırıyordum, gardiyan: "Doktor, sizin kitabınızda neler var?" diye sordu. Ben; "Çok şey var" diye cevap verdim. Gardiyan; "Biz Yahudilere nasıl davranacağınız konusunda ne diyor?"deyince; ben de "Siz bizim ülkemizde toplandıktan sonra bizim sizi keseceğimizi söylüyor" dedim. Gardiyan, "Bu ne zaman olacak?" diye sordu. "Kesin bilmiyorum; ama kırk yıl zarfında olabilir", dedim. O zaman sene 1990'dı.
Başladı bir hesap yapmaya ve sonunda şöyle mırıldandı; "Hiç mühim değil. O zaman zaten ölü olacağım." Bu defa ben ona; "Tevrat bu konuda ne diyor" diye sordum.
Gardiyan; "O da aynı şeyi söylüyor." diye cevap verdi. Böylece bir noktada buluştuk. Ancak gardiyan şöyle bir istisna koydu: " Fesat yaparsak bu böyle olacak" Ben de; "Maşaal-lah" dedim, "sanki henüz fesat yapmamış gibisiniz"
Gene bu dönemdeki tatlı hatıralardan biri de şudur: Bizi sürekli ziyaret eden bir avukat vardı. Avukatlar için hazırlanmış odada bizimle baş başa otururdu. Günün birinde; Coca cola tipi meşrubatları almanıza müsaade ediyorlar mı? diye sordu. Ben; "Yok", dedim. Avukat, "Öyleyse gelecek ziyarette size üç şişe coca cola getireyim" dedi. Hakikaten de bundan sonraki ziyaretinde çantasında üç şişe colayı getirdi. Çantayı açıp "İşte colaları getirdim" dedi. Ben de: "Müsaadenizle şimdi burada içelim" dedim. Avukat; "Korkarım ki gardiyan sizi görsün. Öyleyse koğuşa götürelim" dedim. Bu defa da; "Dönüşte sizi arayacaklar" dedi. Ben; "Şeyh Yasin'in arabasına koruz. Onlar arabayı aramıyorlar" dedim. Bu kez; "Korkarım ki onlar boş şişeleri çöpte görecekler" dedi. "Öyleyse gardiyandan izin alalım" dedim. Avukat; "Öyle de yaparsanız bir sonraki ziyaretlerde benim için zorluk çıkarmalarından endişe ediyorum" dedi. İşin sonunda getirdiği colalarmi kendisine bırakıp gittik. Bu avukat mahkûmlara en çok hizmeti olanlardan biriydi. Şurada adını yazmak hoş olmaz.
Dört buçuk aydan sonra Şeyh Yasin'e veda ettim. Naklim Remle cezaevine, oradan da Mecdel cezaevine yapıldı. Burada mahkûmiyetimin son günlerini geçiriyordum. Çekeceğim ceza iki buçuk yıl olacaktı. Cezanın son on dokuz gününü sevgili Şehid Dr. İbrahim Mukadime ile beraber geçirdim.
Lübnan'a Sürülme
1992'nin Aralık ayının on dördüncü gecesiydi. Gecenin geç saatlerinde işgal güçlerinin askerleri Han Yunus'taki evimi kuşattılar. Kendileriyle beraber çıkmamı istediler. Evden çıktım. Askeri bir araç bizi Han Yunus'taki istihbarat bürolarının bulunduğu idare merkezine götürdü. "Az bir süre bekleyip sonra Gazze'ye gideceğiz" dedi. Ben ona; "Rabin bu yaptığına pişman olacak!" diye öfkeyle bağırdım. Subay herhangi bir karşılık vermedi. Beni tek bir ma-sanm içinde olduğu bir odaya aldılar. Bizi Gazze'ye taşıyacak araba gelene kadar orada beklememi söylediler. Az bir süre sonra oçlanın kapısı açıldı ve ben dışarı çıktım. Bir de baktım Dr. Halil' Ebu Leyla da yakındaki başka bir odadan çıkıyor. Ona selam verdim. Sonra bileklerimizi kelepçeleyip gözlerimizi bağladılar. Gazze'ye doğru yola çıktık. Gazze merkez cezaevine vardık ve içeriye alındık.
Mahkûmların "Terhil" adını verdikleri bir numaralı odaya bizi koydular. Burası tahkik bölümüyle ilgili bir odaydı. Cezaevlerinin muhtelif bölümlerine dağıtım buradan yapılır. Oysa bize kimse bir şey sormamış durumumuz araştırılmadan bu odaya konmuştuk. Bu durum bizi kuşkulandırdı. Gene bizim elbiselerimiz de değiştirilmedi. Oysa mahkûmlar tahkik esnasında elbiselerini indirip cezaevi kıyafetini giyerlerdi. Bu odaya bizden önce alınmış olanlar da biz de, şaşkın şaşkm düşünmeye başladık; ama bir sonuca ulaşamadık. Birkaç saat sonra kapıyı açtılar ve dışarı çıkmamızı istediler. Bizi 'tahkik' kısmının dışında cezaevi havalandırmasına aldılar. Burada diğer cezaevlerinden mahkeme için getirilen tutukluların kaldığı bir bekleme odası vardı. Mahkeme Gazze şehrinde İdi. Biz on bir kişi kendimizi bu odada bulduk. Aramızda Hamas'm kurucularından dört kişi vardı. Artık bunun bir sürgün operasyonu olacağını sezmiştik. Daha önce sürgüne gönderilenler Siyonist düşmanın yüksek mahkemesinde verilen hükmü temyiz yoluna gitmişlerdi. Bu durumda sürgün operasyonunun gecikmesi gerekirdi. Siyonist yüksek mahkemesi bu gibi durumlarda tamamen siyasi iradenin emirleri doğrultusunda karar veriyordu. Dolayısıyla temyiz işi biçimsel bir tiyatro oyunu gibi kalıyordu. Bunu bildiğimden dolayı kararı temyiz etmemeyi arkadaşlara önerdim. Arkadaşlar, "Niçin temyize başvurmayalım?" deyince ben; davamızın siyasi olduğunu ve kanuni bir soruna dönüşemeyeceğini, dolayısıyla bizim işgal edilen Müslüman topraklar üzerinde kurulan Siyonist bir mahkemenin meşruiyetini tanımamamız gerektiğini, temyize başvurmamız durumunda yasal olmayan sürgün kararı ile ilgili olarak mahkemenin lehimize veya aleyhimize vereceği hükmü kabul etmiş olacağımızı ve zaten bizden önce bu yola başvuranların da bir şey tutturama-dığını izah ettim. Bunun üzerine bütün arkadaşlar temyize başvurmama hususunda görüş birliğine vardılar.
İşkence Yolculuğu
Siyonistler Önceki uygulamalarının tersine bize temyiz fırsatı bile vermediler. Gazze'de iki gün beklemeden sonra ellerimiz arkadan kelepçeli, gözlerimiz bağlı olduğu halde otobüslere konduk. Ancak nereye götürülüğümüzü bilmiyorduk. Daha önce sürgüne yollananlara tatbik edilen uygulamalardan geçmediğimiz için Nakip cezaevine götürüldüğümüzü sanıyorduk. Önceki sürgün operasyonundaki rutin işlemlerin kaldırılmış olması zihinlerimizdeki sürgün ihtimalini zayıflatmıştı. Otobüsler bazen durarak bazen de ağır ağır yürüyerek yol alıyorlardı. Hâlâ ellerimiz bağlı, gözlerimiz kapalıydı. Zaman çok yavaş ilerliyordu. Uzun süren yolculuk ile ellerimiz ve gözlerimizin bağlı olması bizi epeyce yormuş, bitkin halde bırakmıştı. Ne rahatça oturabiliyor ne 'de uyuyabiliyorduk. Üstelik hiçbir şey yediğimiz ve içtiğimiz de yoktu. Hatta def-i hacet etmemiz bile yasaklanmıştı. Namazları ne abdest ne de teyemmüm olmaksızın ima île kılabiliyorduk. Secdesiz, rükûsuz bir namaz... Kıbleyi de tayin etmek imkânsızdı. Otobüslerin bizi hangi yöne doğru götürdüklerini bilmiyorduk. Tam otuz altı saat biz bu halde kaldık. Otobüsler toplam yirmi dört saat durmaksızın yol almışardı. Tüm bunlarla beraber bu Siyonistlerin bizi nereye götürdüklerini de bilmiyorduk. Artık son dakikalarda her birimizin cebine bir zarf koydular. Bazı arkadaşlar bunun 50 dolar olduğunu görmüşler. İşte tam bu sırada sürgün cezasına çarptırıldığımız anlaşıldı. La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.
Zamriya Sınır Kapısı
Siyonistler otobüsün kapısını birden açtılar. Peşi sıra inmeye başladık. Otobüs kapısında iken ellerimizi açıp gözle-rimizdeki bandı kaldırdılar. İner inmez önümdeki alanda duran bir sürü kamyonla irkildim. İçleri tıklım tıklım insanla doluydu. Ben bu sayıda insan olacağını hiç tahmin etmemiştim. Yaşadığımız dramın dehşetini ve büyüklüğünü daha yeni yeni hissetmeye başlıyordum. Batı Şeria ve Gazze şeridinden getirilen bu kardeşler kamyonların içinde tekbir getirerek seslerini yükseltiyorlardı. Vakit gece yarısı ve hava pek soğuktu. Böylesi bir soğuk hiç görülmemişti. Yorgunluk ve açlık bizi bitkin bırakmıştı. Kamyonlar altı taneydi. Her birinde yetmişten fazla insan vardı. Yağmur üstümüze yağıyordu ve kamyonların üstü de açıktı. Bir kamyona çıktım ayakta durabilmek için elimi kasasına koydum. Sanki bıçak elimi kesmiş gibi bir soğuk hissettim. Hemen elimi çektim. Sonra etrafımdakilerden söyle dizlerimin üzerine çökmek için bir fırsat tanımalarım rica ettim. Şiddetli kalabalığa rağmen bir yerde çökebildim. Bu halde birkaç saniye uyuklamaya çalıştım. Çok kısa bir andı, ama biraz canlanmıştım. Kamyonlar bizi Lübnan'ın kuzey sınırında işbirlikçi Ontuvan Luhut'un egemenliğindeki noktayı temsil eden Zambriya kapısından uzakta bir yere bırakıp gittiler
4
10 km'lik bir mesafeyi kat ettikten sonra "Mercü'z-zuhr" adı verilen Lübnan ordusuna ait ilk noktaya vardık. Kamyonlar burada durdu. Lübnanlı bir askerin tehdit ederek şöyle dediğini duydum: "Kamyonlardan inene ateş açacağız. Lübnan sınırını geçmek yasaktır." Biz ona şöyle dedik; "Biz de sının geçip Lübnan'a girmek istemiyoruz." İşin burasında kamyonlar bizi yeniden Zambriya geçidine geri döndürmeye başladı. Bu durumda Zambriya geçidinden buraya kadar gelip tekrar döndüğümüz alanın hiç kimsenin egemenliğinde olmayan tampon bir bölge olduğunu anlamaya başladık. Geçide varır varmaz işgalci Siyonist askerler bizi kamyonlardan indirip havaya ateş açmaya başladılar Kurşunlar üstümüzden geçiyordu. Biz geçitten uzaklaştık ve nereye gideceğimizi bilmeden boş bölgedeki bir yola girip yürüdük. Ben önde yürüyenler arasındaydım. Bir de baktım bir genç "Dr. Abdülaziz nerede?" diye bağırıyordu
"Buradayım," dedim. "Geride gelenler yürüyüş işini düzenlenmek için seninle beraber başka 5 kişiyi daha seçtiler" dedi. Bu beş kişilik grup arasında Şehid Cemal Mansur'u hatırlıyorum. Bu esnada baktım ki Lübnanlı bir subay sivil bir arabayla geldi ve gençlere bağırmaya başladı. Subaya yaklaştım ve "Sakin ol, biz Lübnan'a asla girmeyeceğiz" dedim. Subay; "Öyleyse burada durun," dedi. Ben de herkesin sabaha dek burda durmasını istedim. Etrafımızı bazı Lübnanlı gazeteciler sarmıştı. Yağmur devam ediyor, hava pek soğuk, yerler de bataklık ve çamurluydu.
Sürgünde İlk Cuma Hutbesi
"Mercuz-zuhr" bölgesinde sabahın ilk aydınlığı parladı. Tarih 18.12.1992, günlerden cumaydı. Kendimizi çadırların kurulabileceği bir yerde bulduk. Daha önce burası ordu birliklerinin durduğu yermiş. Zaten bunun dışında boş bölgede çadırların kurulmasına uygun bir yer de yoktu. Birkaç metre ötede bir derenin birine akan bir şelale vardı, ama suyu pek muteber değildi. Vatanlarından uzaklaştırılan mü'minler abdest alıp Cuma namazına hazırlanıyorlardı. Beni de bu sürgün yolculuğundaki ilk hatip olarak seçtiler. Ancak namazı nasıl kılacağımız konusunda değişik görüşler belirdi. Normal bir namaz mı, yoksa ima ile mi kılınmalıydı. Bunun nedeni yerlerin çamur olmasıydı. Fakat ben ruhsat olmasına rağmen normal bir namaz kılınmasını, yani rükû ve secdelerin yerine getirilmesini önerdim. Çünkü etrafımızda bizi izleyen bir kameralardı. İma ile namaz kılmamızı çarpıtarak aleyhimize bir haber çıkarabilirdi. Bizleri tanımayan insanlara bizi istedikleri gibi gösterebilirlerdi. Önerim kabul edildi. Hutbemde ilk Önce, vatanlarından uzaklaştırılan bizlere kapılarını kapayan Lübnan'ın konumundan dolayı Lübnan hükümetine teşekkür ettim. Sürgün edilenler olarak Lübnan'a asla girmeyeceğimizi ve Filistin'e dönene kadar burada kalacağımızı ilan ettim. Arap devletlerinin de bizim bu kararımızı desteklemelerini ve bizi yalnız bırakmamalarını istedim. Siyonist işgal güçlerini küçük düşüren ifadelerden sonra Arap devletlerini İsrail ile görüşmeleri kesmeye davet ettim.
Verdiğimiz Karar Doğrultusunda Konumumuzda Sebat Edip Durduk
Çoğu gazeteciler bizim ilan ettiğimiz- konumda duramayacağımıza, söylenenlerin içi boş abartılı sözler olduğuna, bizim bir-iki gün sonra konum ve tavrımızı değiştireceğimize inanmışlardı. Biz onlara; "Gelecek günler bizim alışa gördüğünüz tipteki insanlardan farklı olduğumuzu gösterecektir. Biz başka bir şey için değil, Allah'ın bizimle olduğuna bu yolculuklara katlanmanın Allah yolunda cihad olduğuna ve çektiğimiz çilelerin boşa gitmeyeceğine inanıyoruz. Ve gene inanıyoruz ki vatanımıza dönüşümüzün tek garantisi burada sebat etmektir" diyorduk. Değilse, sonuç tam bir felaket olacaktı. Aralarında iki yüz cami imamı, üniversite hocası, doktor, mühendis, eczacı, öğretmenler ve öğrencilerin bulunduğu dört yüz on altı kişinin sürgün edilmesi gerçekten felaket olacaktı. Şayet Yahudiler bizi sürgüne muvaffak olsalardı geride kalan ailelerimiz de bize katılmak zorunda kalacak ve böylece sürgün yoluyla Filistin'den uzaklaştırılanların sayısı binlere varacaktı. Bu şekilde sürgün kapısı açık kalmış olacak ve Filistin gerçek sahiplerinden alınıp boşaltılacaktı. Hal böyle olunca içimizden bir yaşlı Üstad Abdulfettah Duhan'ın söylediği şu sözlere şaşmamak lazım: " Hepimiz ya burada bir taşa yapışarak ölecek ya da vatanımıza döneceğiz. Başka bir şeyi kabul etmememiz gerekir."
Biz hemen değişik komisyonlar kurduk ve değişik coğrafi yerlerden olan arkadaşları temsil eden kadroyu seçtik. Basın komisyonu beni sürgündekilerin basın sözcüsü olarak seçti. Kültür, mimari, tıbbi, davet, arşiv vb. alanlarda komisyonlar teşkil edildi. "İbn-i Teymiyye" adım taşıyan bir üniversite kurduk. Bu üniversitede öğrenciler okuyorlardı. Güvenlik ve nöbet komisyonlarını da kurduk. Aynı şekilde teknik vb konularda da komisyonlarımız oluşturuldu. Böylece düzenli bir hayata kavuştuk. İlk günden beri çadırlar kurmaya başladık. Bir mescit kurduk. Bize ilk çadır yardımı yapan Lübnan Hizbullah Cemaati oldu. Bundan sonra Kızılhaç da bize çok sayıda çadır verdi. Artık durumumuz iyileşti. İran İslam Cumhuriyeti karşılaştığımız zorlukları bertaraf eden birçok araç-gereç yardımı yaptı. Çadırlara ilave olarak çadırların içerisini ve aradaki yolları aydmlatan bir jeneratör ve bunun aracılığı ile kullanacağımız bir televizyon verdiler. İslam Cumhuriyeti, ayrıca erzak taşımamamız için iki araba ile ihtiyacımız olan erzakları verdi, Lübnan'daki hastaneleri de hastalarımıza açtı. Yine İran İslam Cumhuriyeti bir telsiz vermişti. Bunun aracılığı ile Filistin'deki yakınlarımızla görüşme yapabiliyorduk. Filistinli gruplar da bize yardım ellerini uzattılar. Aynı şekilde Lübnanlı zengin Müslümanlardan Nezih Bakai bizi birçok kez ziyaret edip çok miktarda sebze ve meyve getirdi. Biz bu halde kendimizi ailemiz içinde hissediyorduk. Filistinli bütün gruplardan heyetler de bizleri ziyaret ediyordu. Aynı şekilde başta Hizbullah olmak üzere Lübnanlı gruplar da bizi ziyaret ediyordu. Lübnan Müftüsü gibi birçok şahsiyetler de bizi ziyaret ediyordu. Yine Üstad Fethi Yeken ve Şeyh Faysal Mevlevi de bizi ziyaret edenler arasındaydı. Üstad İbrahim El-Mısri de bizi en çok ziyaret edenlerdendi. Yine Hacı Muhammed Said Salih bizi ziyarete gelenlerdendi. Arap devletlerinden bizi ziyaret eden en tanınmış simalardan biri de Sayın Dr. Ahmed El-Mülti ve Dr. İsam El-Uryan idi. Şehid İmamın oğlu Seyfulis-lam Hasan El-Benna ve Sudan İslam Cemaati Genel Sekreteri İmam Şeyh Yasin ile Şeyh Dr. Hasan Turabi de bizleri ziyaret ettiler. Yine Mısır'dan Mühendisler Barosundan bir heyet ile Ürdünlü gazetelerden bir grup bizleri ziyaret edenlerden idi. Ayrıca Hamas Siyasi Bürosundaki kardeşlerimiz bizleri sık sık ziyaret ediyorlardı. İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri Şehid Fethi Şikaki de bizi ziyaret etti. Ürdün İh-van-i Müslimin Cemaatinden de bir heyet bizi ziyarete gelenler arasındaydı. Arap Birliği Devletleri Genel Sekreteri Dr. İsmet Abdülmecid bizi ziyarete gelecekti; ama Amerikanın müdahalesi sonucu bu ziyaret gerçekleşmedi.
Mercü'z-Zuhr Köyünün Muhtarı
Bu mevkide yerleşip kalmaya başladıktan sonra çevredekiler gizliden gizliye bizden huylanmaya başladılar. Bu konuda da bir sürü bahanelerin arkasına sığmıyorlardı. Geçmişte kötü bir Filistinli imajı çizmiş olan bazı Filistinlilerin olumsuz davranışlarına tanık olmuşlardı. Mercuz-zu-hr köyüne doğru bir yürüyüş gerçekleştirdik. Bu köy Lübnan sınırının hemen yanındaydı. Hedefimiz sınıra kadar yürüyüp Arap Devletleri liderlerine mesajlar yollamaktı. Köye daha yaklaşmadan köy muhtarı Ahmed Abdullatif Bey bizi çok kötü bir şekilde karşıladı. Kulakları duymayan, kalın bıyıklı ihtiyar bir adamdı. Bana gazetecilerin önünde "Geldiğiniz yere hemen dönünüz. Size vereceğimiz ekmeğimiz yok." dedi. Durumu kendisine anlatmaya köye girmeyeceğimizi ifade etmeye çalıştimsa da başarılı olamadım. Çok sinirli ve kızgın bir haldeydi. Kendisiyle bir diyalog kuramadık. Durumu fark edince hemen elimdeki yazılı mesajı kendisine verdim ve gazetecilerden güzel Lübnan'ın gerçek resmini çizmeyen bu olumsuz tabloyu yayınlamamalarını rica ettim.
Aradan günler geçmişti. Ben çadırda oturuyordum bir de baktım yol kesen eşkıyalar tipinde yüzünü bir bezle kapatmış eşeğinin üstünde bir adam... Selam verdikten sonra bana; "Kim olduğumu bildin mi?" diye sordu. Ben; "Hayır, bilmiyorum." dedim. Sargılı yüzünü açınca bir de baktım bizim muhtar. Özür dilemek için gelmiş. Yanında da biraz incir getirmiş. Benle beraber oturdu. Yüzü gülüyor ve mutlu görünüyordu. Çok özür diledi ve kendisini af etmemizi istedi. Dönüşümüz gerçekleştiği gün veda için bu muhtarın yanma vardım. Beni görünce üzüntülü bir şekilde ağladı ve şöyle dedi: "Siz hastalarımızı tedavi ettiniz. (10 doktorumuz çevre köylerden hastalara gidiyor. Onları bedava muayene edip ilaçlarını da bedava veriyorlardı.) Gerçekten şerefli insanlardınız siz; bize yardım ettiniz. Namusumuzu korudunuz."
Gençlerimiz köylüler için zeytin topluyor, buğday biçiyorlardı. Bunları da sadece Allah rızası için yapıyorduk.
Onlara yardım için gittiğimizde bayanların eve dönmelerini şart koşuyorduk ki kamptaki gençlerle karışmasınlar. Muhtar devamla şöyle dedi: "Bize dinimizi de öğrettiniz (âlimlerimiz köy camilerine gidip va'z ediyorlardı). Hayatımızı korudunuz (geçmişte bazı Filistinliler haksız yere bazı kişileri öldürmüşler)." Muhtar ağlamaya başladı ye "Sizi asla unutmayız zihinlerimize kazınmış olumsuz Filistinli imajını değiştirdiniz" dedi. Üzülerek muhtara veda ettik. Mercü'z-zuhr köyü etrafımızda bulunan tek Sünni köydü. Ancak bizim ilişkilerimiz bir Şii ve diğeri Dürzî bir köye kadar uzanmıştı.
Tarihi Anlaşma
Bize yakın bir yerde el-Mezra'a diye adlandırılan küçük bir Şii köyü vardı. Bu köyde Ebu Ali adında yaşlı bir adam vardı. Ebu Ali'nin kızı Filistin Halk Cephesinde subay olarak çalışan biriyle evlenmişti. Evliliğin üstünden on üç yıl geçmiş, ama Ebu Ali kızını ve damadını hala eve kabul etmemişti. Ne kızı, ne damadı, ne de torunlarını görmemişti. Ebu Ali, kızı ve damadının evine gelip kendisiyle görüşmelerine şiddetle karşı çıkıyormuş. İçimizden Hamza Kenfüş kardeşimiz bu adamın hikâyesini cezaevindeki bazı arkadaşları yolu ile tanıştığı Yemenli Subaydan öğrenmişti. Yemenli Subay kendisi ve ailesinin derdini anlatmış eşinin anne-babasını ve kardeşlerini görmek istediğini ifade etmişti. Daha önce Filistin Direniş Öncülerinden saygın kişiler işi halletmek için Ebu Ali'nin yanma gitmiş olmalarına rağmen bir sonuç alınamamış.
Hamza kardeşimiz gidip Ebu Ali ile tanışır ve dostluk kurar. Bir süre sonra meseleyi açtığında Ebu Ali kızar, köpü-rür ve çok ağır yeminler ederek onlarla ilelebed barışmayacağını söyler. Hamza kardeşimiz ona, bu konuyu Dr. Abdü-laziz'e (bana) haber vereceğini, sorunu çözmesi için sana onu göndereceğim der, ama ihtiyar adam bunu da reddeder.
Ancak Hamza işin hikâyesini bana anlatınca adamın evine doğru yola çıktım. Anladım ki annesi, kızı ve torunlarını görmeyi arzuluyor. Konuyu ihtiyar Ebu Ali ile konuştum, ancak sert bir şekilde bunu reddetti. Adama dönüp şöyle dedim; "Bir hafta sonra kızın, çocukları ve eşiyle beraber evinize geleceğiz, istersen bizi eve alma"
Ve bir hafta sonra ben, Yemenli subay, eşi ve çocukları hep beraber Ebu Ali'nin evine doğru yola çıktık. Subaya dedim ki "Ebu Ali sövse bile sesini çıkarma ve sabırlı ol". O da bunu güzel karşıladı ve dediğim gibi davranacağına söz verdi. Gerçekten Yemenli subay iyi, halim-selim yapılı bir insandı. Yanımızda Hamza da vardı.
Ebu Ali evine ulaşmamızla şaşkına uğradı. Daha içeriye girmeden akrabalarından bazı köylüler bizi karşıladılar. Bu planı Hamza kardeşimiz kurmuştu. İhtiyar adam ister şehid dr. abdülaziz rantisi
istemez bizi içeri kabul etti. Ona, "Kızın, eşi ve çocuklarına hoş geldiniz de ve onları öp" dedim. Bizim ihtiyar telaşlandı, kızdı ve kızı ile damadına sövmeye başladı. Hoş geldin deyip ellerini tutmaktan kaçındı. Buna rağmen biz misafir odasına girdik. Ve onunla damadı arasına oturdum. Bu arada kızı annesinin yanma vardı. Annesi kızı ve çocukları ile buluştuğundan dolayı gayet memnun ve sevinçli görünüyordu. Konuşmaya başladık. Fakat ihtiyar arada bir parlıyor, adeta çılgına dönüyordu. Akşam yemeği hazırlanana kadar durum bu halde devam etti.
Yemek ortaya konunca ben, "Yemeği yemiyorum" dedim. Oradaki köylülere "Ben kızarak dışarı çıkacağım, ama siz beni durdurursunuz" dedim; ve aniden ayağa kalkıp ihtiyara; "Ben kampıma gidiyorum. Ve bizi iyi karşılamandan dolayı teşekkür ederim" deyip çıktım. Köylüler peşimden beni döndürmek için çıktılar. İhtiyara da ayıplayan sözler söylüyor, "Sen nasıl doktoru kızdırırsın?" diye çıkışıyorlardı. Bunun üzerine içeriye geri dönmemi rica etti. Ama bu defa ben yanaşmadım. Bana; "Ne istiyorsun?" diye sorunca ben de; "Onları öpeceksin" dedim. Kabul etmedi, ama "Sadece ellerini tutup hoş geldiniz diyeceğim" dedi. Ben hemen "olur", deyip geri içeriye girdim. Artık tokalaşma işi tamamlandı. Baktım ihtiyar biraz sakinleşmiş. Akşam yediğimiz esnada bir baktım sofrada pişmemiş bir et var. Aynı şekilde ateş yüzü görmemiş bir ciğer.... "Bunlar niçin böyle?" diye sorduğumda; tuzla beraber çiğ etin çok lezzetli olduğunu söylediler. Fakat ben yemedim. Pişirilmiş olan etten yedim. Daha sonra anladık ki Lübnanlılar çiğ et de yiyorlarmış. Akşam yemeğinden sonra daha bir rahatlama gördüm. Bunun üzerine ihtiyardan damadım öpmesini rica ettim. Adam bizi kırmadı ve damadı, kızı ve torunlarını öptü. Ben evden çıkarken Yemenli subaya; "istersen eşin ve çocuklarını burada bırakır sen kendi işine dönebilirsin" dedim. İhtiyar da buna karşı çıkmadı. Fakat kızı kocasının kendisiyle kalmasını, yoksa onun ayrılmasından sonra babasının kendisini dövmesinden korktuğunu kulağıma fısıldadı. Bunun üzerine ben subaya; "Sen izinli misin?" diye sordum. "Evet" deyince "Öyleyse eşinle beraber kal" dedim. İhtiyar buna da sesini çıkarmadı.
Sabahleyin bir de baktım ihtiyar ve damadı bizim kamptalar. Her ikisi de gayet iyi ve mutlu görünüyorlardı. Yüzlerinde tebessüm vardı. Onlara; "Geceyi nasıl geçirdiniz?" diye sordum. İhtiyar sevinçli bir şekilde "Eğlendik" diye cevap verdi, ihtiyar adam geçirdiği gecenin hayatının en mutlu gecesi olduğunu bana söyledi. Basın bu olaya epeyce yer vermişti. Hatta Filistin dahilindeki gazeteler de bu konuyu yazmışlardı.
Garip Amerikan Toplumu
Bizi kampta ziyaret eden gazetecilerden biri de ABD vatandaşı Hindistanlı genç bir Müslüman olan Yasir'di. Yasir, idealist bir gazeteciydi. Kendisi İhvan-ı Müslimin Cemaatine mensuptu. Onun bu durumu aramızda bir muhabbet meydana getirdi. Lübnan'a gelmeden önce bir Amerikan radyosuna Bosna'daki haberleri iletiyormuş. Bizi ziyarete geldiğinde yanlış hatırlamıyorsam 100 doları aşkın bir parayı "Bu Bosnalı Çocukların size sunduğu hediyedir" diyerek verdi. Biz de hemen Bosnalı çocuklar için yardım toplamaya başladık. Sürgündekilerin her biri İslamî Hareketten kendilerine gönderilen aylıklarından kısarak bir şeyler topladılar. Şimdi paranın rakamını hatırlamıyorum. Ama binleri bulan bir rakamdı bu.
Çok sevdiğimiz bu gazeteci çadırıma oturdu ve benimle bir röportaj gerçekleştirdi. İşin sonuna geldiğimizde bana "Sen bir peygamber misin?" diye sordu. Gerçekten bu soru beni hayrette bırakmıştı. "Yok" dedim. Devamla "Gökten sana bir vahiy haberi geliyor mu?" Buna da "Hayır" dedim. Sonra röportajı bitirdi. Görüşmemiz bittikten sonra kendisine dönüp "Bana neden böylesi acayip sorular sordun?" dedim. Şöyle dedi: "Ben Amerikan toplumuyla muhatap oluyorum. O toplumda acayip ruhi bir boşluk var. Amerikalıların çoğu sizin bu kayalıklar ve kar-buz arasında sebatınızın ancak bir vahiy ile olabileceğini ve senin de yeni bir peygamber olduğuna inanıyorlar. Bundan dolayı onlara işin gerçeğini açıklamak istedim." Bana "Eğer ben senin bir peygamber olduğunu yazsaydım bu yeni dine birçok Amerikalının girdiğini görecektin" dedi. Bu Müslüman genç gazeteci bizimle birkaç gün geçirdikten sonra Bosna'ya gitti. Biz daha Mercü'z-zuhr'dayken kendisinin Bosna'da şehid düştüğünü öğrendik. Allah gani gani rahmet eylesin.
Dr. Rantisî'nin Katli Dolayısıyla İhvan-I Müslimin Cemaatinden Yapılan Açıklama
Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. Onlar hiç bir şekilde (sözlerim) değiştirmemişlerdir." (Ahzab:23) Mücrim Siyonistlerin işgal altındaki toprağımız Filistin'de işledikleri cinayetler halkasına İslami Direniş Hareketi (HAMAS) lideri Dr. Abdülaziz Rantisi ve iki arkadaşının katledilmesi de eklenmiş bulunmaktadır. Bütün İslam ümmetinin bu ve benzeri olaylar karşısında tarihi ve dini sorumluluğunu idrak etmesi gerektiğine inanıyoruz. Değerli kardeşimiz Rantisi'nin İslam ümmetinin Siyonistler ve onları destekleyen güçlerle karşılaşmasının önemli bir merhalesinde Allah yolundaki bu şehadetini kutluyoruz. Zaten kendisi şehadeti arıyor ve istiyordu. "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın, bilakis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında nzıklara mazhar olmaktadırlar." (Al-i İmran: 169)
İhvan-ı Müslimin, kardeşleri Dr. Abdülaziz Rantisi ve şehid arkadaşları ile kendilerinden önce şehadet yolunda can verenleri Allah katında gerçek şehitler olarak görmekte ve bütün ümmet huzurunda şu hususları ilan etmektedir:
1- Şehid Dr.Rantisi'nin katli Allah'ın rızasını gayeleri ve onun yolunda Ölümü en yüce arzuları gören mücahitlerin güçlerini kıramayacaktır. Şehidimizin kanı bütün Müslümanları Rantisi'nin uğruna can verdiği dava için canlarım vermeye çağırmaktadır.
2- Siyonist çeteler işledikleri cinayetlerin faturasını muhakkak ödeyeceklerdir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Şehadet için yanıp tutuşan mücahitler kafilesi Allah'ın izniyle en uygun cevabı vereceklerdir. Allah kendi uğrunda savaşanlarla beraberdir. Ve onların amellerini boşa çıkarmaz.
3- Siyonistlerin peş peşe işledikleri cinayetler ile Dr. Rantisi ve arkadaşlarını - Şeyh Ahmed Yasin'in katlinden bir aydan az bir süre sonra- katletmeleri Müslüman idareciler ile onlara uyanların barış temennilerinin kendilerini aldatmaktan başka bir şey olmadığı ve halklarının karşısında kendi onurlarının tükenmesinden başka bir şey getirmeyeceği yönünde süregelen kanaatimizi pekiştirmiş bulunmaktadır.
4- Bütün İslam Ümmeti -geçen günlerden daha fazla- cihada çağrıdan başka bir yol görmemektedir. Bu bizim kaçınamayacağımız tek kaderimizdir. Ve Filistin mücahidleri sadece kendi vatanlarıiçin değil, bilakis ümmetin şerefi w dini için savaşmaktadırlar. Şayet bu vahşi düşmanımız Siyonizm, tek bir gün rahat bulduğu takdirde bilin ki şu an işgal ettiği topraklarımızla yetinmeyecek daha fazlasını isteyecektir.
5- Artık Filistin'deki savaşın İslam'a karşı bir savaş olduğu ortaya çıkmıştır. Zaten düşman da bunu gizlememek-tedir. Öyleyse hiçbir Müslüman'ın; canını, vatanını ve dinini savunması konusunda yan gelip yatmasını haklı çıkaracak hiçbir özrü bulunamaz.
6- Bu çirkin cinayet her ne kadar Siyonistlerin elleri ile işlendiyse de; birinci derecede suçlu ve katil Amerika ve onun Müslümanlar aleyhine cinayetler işlemekten usanmayan ırkçı, kibirli yönetimidir. Amerika, Siyonistleri daima silahlandıran, işledikleri cinayetler için de onları ödüllendiren büyük şeytandır. Bunun son Örneği de, katil Şaron'un ırkçı yerleşim politikalarının devamı, Filistinli Mültecilerin memleketlerine dönme haklarının reddi ile Kudüs'ün Siyonist düşmanın ebedi başkenti (!!) olması yönündeki önerilerine onay vermesidir.
Ey İslam Ümmeti! Allah Resulünün çağrısına koşun ve onun tebliğ ettiği gerçeklere iman edin. "Üstün durumdayken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizlerle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecek tir." (Muhammedi 35)
İHVAN-I MÜSLİMİN Kahire 28 Sefer 1425 / 18 Nisan 2004
Filistin İhvan-ı Müslimin Cemaatinin Açıklaması
Fvântisi'nin kanı ümmetin boynunda bir emanettir. Ey İslam ümmeti; İhvan-ı Müslimin Cemaati, direniş ve cihadın rumuzu, zor günlerin adamı, Filistin ve dünyadaki İhvan Cemaatinin seçkin bir lideri olan Rantisi'nin şehade-tiyle İslam Ümmetine isabet eden büyük bir faciayı göğüs-lemiş bulunmaktadır.
Rantisi ile beraber şehid olan iki arkadaşı:
Şehid Ekrem Menşei Nessar
Şehid Ahmed Abdullah al-Gurre İhvan-ı Müslimin Cemaati seçkin önderlerinden biri olan Dr. Rantisi'nin şehadet düğünü münasebetiyle aşağıdaki hususları te'kid etmektedir.
1- İlkin kendimizle beraber İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'ndeki kardeşlerimizi büyük lider Dr. Abdülaziz şehid dr. abdülaziz rantisi
Rantisi'nin şehadeti dolayısıyla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hakk'tan şehidimizin yerini doldurmasını niyaz ediyoruz.
2- İslam Ümmetinin Filistin, Irak ve tüm İslam vatanında işgalin sonra ermesi için direnişle beraber olmasını ve onu her imkân ve vasıtalarla desteklemesini bekliyoruz.
3- İslam Ümmetini siyonist, Amerikan ve müttefiklerinin işgaline karşı cihad seçeneği etrafında kümelenmeye davet ediyoruz.
4- Filistin'de devam eden soykırımların esas ortaklarından birini de Amerika olarak görüyoruz. Şeyh Ahmed Yasin ve Dr. Abdülaziz Rantisi suikastleri bu soykırımların sonu olmayacak, bu caniler işledikleri cinayetlere yenilerini ekleyeceklerdir.
"O zalimler pek yakında nasıl bir inkılâpla alaşağı edileceklerini göreceklerdir" (Şuara sûresi:222)
FİLİSTİN İHVAN-I MÜSLİMİN CEMAATİ
Sefer 28 1425/18.04.2004
Şehid Rantisi'nin Yazdığı Son Makalesi
Felluce Amerikan Canavarlarını Toz-Duman İçinde Bıraktı. Şerefli İnsanlar Kıyam Etmeli Değil Mi?:
Geçen makalelerde Irak'ın pek yakında Amerikan şeytanına galip geleceğini yazmıştık. Bizim dışımızda da bu görüşü ifade edenler olabilir. Böylesi bir görüş ve kanaat kuvvetler dengesindeki maddi hesaplara göre yapılmamıştır. Şayet bu Ölçülere göre bir hesap yapılsaydı hiç kimse Irak'ın galip olacağını söyleyemezdi. Irak'ın galip geleceğini tahmin etmek; ancak ilahi kanunları anlama ve ona göre hükmetme ile mümkün olabilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Hâlbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın" (Fatır: 43). Ancak Amerika'nın bütün hesap ve hayallerini alt üst eden bir tarzda zelil olacağını kimse düşünemiyordu. Oysa Amerika'nın bu kaderi de Allah'ın yasalarından biriydi. "De ki mülkün gerçek sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten senin her şeye gücün yeter." (Al-i İmran: 26). Amerika heybetini kaybetti ve artık dünya milletlerinin servetlerini gasp etme ve onlara terör uygulama gücünü devam ettiremeyecektir. Ö haj.de Irak'ta olup biten olay tahminlerden öteye çok daha büyük ve önemlidir.
Irak'taki Amerikan yönetimi bugün tam manasıyla aciz ve bütünüyle felç olmuş bir durumdadır. Savaşı idare etmekte çok hızlı bir başarısızlığa uğradı. Beyaz Saray kaygılı görünüyor ve saplandığı bataklıktan bir çıkış arıyor. Uğradığı manevi çöküntüyü tedavi edecek ucuz yalanlara sığmıyor. Ürettikleri bu yalanlar ise kendilerini daha da rezil-rüsvay ediyor. Kasten ve tasarlayarak Irak'ta çocuk, bayan, genç, ihtiyar demeden on binlerce masumu öldürmede uzmanlaşan Amerikan zihniyeti yalanlarını örtbas etme konusunda tamamen aciz duruma düşmüştür. Gerçekleri gizleme çabasındaki Amerika, güvenilirliğini de kaybetmiş durumdadır. Artık hiçbir insan Irak işgalinin bahanesi olarak Amerika'nın dile getirdiği insani hedefler vb. sözlere inanmamaktadır. En gelişmiş modern uçaklarla dünyanın gözü önünde Felluce'deki evleri bombalayan Amerika'ya artık kim güvenecek?
Amerika'nın kendi kayıpları hakkında verdiği rakamlara da kimse güvenmiyor artık. Dünya medyası verdiği gerçek rakamlarla Amerika'nın yalanlarını ortaya sermektedir.
Amerika'nın başına gelen daha kötü durum ise ne yapacağını bilemez duruma düşmesidir. Kendisi Irakta duramaz. Amerikan askerleri moral olarak tamamıyla çökmüş durumdadır. Askerlerin kimi yatıştırıcı haplar ile ayakta kalabiliyor, kimi de intihar etmeyi en çıkar yol görüyor. Amerika Irak'ı terk edemiyor. Çünkü hedefine varmadan Irak'tan çıkıp gitmek demek en azından süper güç olmayı kaybetmek demektir. İşte bu çıkmaza giren Amerika'nın durumu günbegün daha da kötüleşmektedir. Bugün Amerikan şeytanından daha muzdarip ve sıkıntılı biri var mıdır? "Ayrılın bir tarafa bu gün, ey günahkârlar!" (Yasin: 59). Ufacık Felluce'nin kapılarında Amerika'nın nasıl bir hezimete uğradığını görmüyor muyuz?
Amerika'nın Bu Denli Zelil Hale Düşmesi Müslümanların Yararına Değerlendirilebilecek Önemli Gelişmelerin Yolunu Açacaktır:
Siyonist Yahudiler, Amerika'nın Irak'ta perişan düşmesinden ilk zarar görecek olanlardır. Bunun birkaç nedeni vardır. Her şeyden önce Amerika'nın burnunu Irak işine sokan Siyonistlerdir. Az bir zaman sonra Amerika uyanacak ve Siyonistlere kol-kanat geren politikasının kucağında yılan beslemek olduğunu anlayacaktır. İş, bu noktadan daha da ileri gidecektir. Artık Amerika'nın Siyonistlerin Amerikan devletinin geleceği için bir tehlike olduğunu hissetmeye başladığı görülüyor.
Yine Siyonist çetelerin en büyük müttefiki olan Amerika'nın Irak'ta hezimete uğraması Siyonist teröre sürdürdüğü desteği zayıflatacaktır. (Aynı şekilde Amerika'nın Irak'taki yenilgi ve bozgunu Siyonistlerin Nil'den Fırat'a kadar hayallerini kurup Irak'ın işgaliyle de bunun zamanının geldiğine inandıkları Büyük İsrail rüyasını da sona erdirecektir.)
Yine Siyonistlerin Amerika'yı kendi emelleri için kullanma ve Amerika'nın bölgedeki varlığım, İslam Ümmeti üzerindeki nüfuzlarını genişletmek için bir fırsat olarak değerlendirme konularındaki emelleri de buharlaşıp gitti. Hassaten Arap ve İslam alemindeki, özellikle de Filistin'deki İslami Hareketi vurmak için Siyonistler Amerikan kılıcını kullanıyorlardı. Amerika'nın Irakta hezimete uğraması Siyonistleri bu imtiyazlarından da mahrum bırakacaktır.
Amerika'nın Irak'taki hezimetinden zarar gören diğer bir kesim de her fırsatta Amerika'nın güçlü olduğu ve realiteyi görmemiz, fırtınaya karşı eğilip oturmamız gerektiğini söyleyenlerdir. Onlara göre Amerika yenilmezdi. Bu tür adamlar gerçekte Amerika'yı Allah'ın dışında rab edinmişlerdir. Bugün böyleleri rablerinin Irak'ta mücahidler karşısında zelil düştüğünü görünce şaşırıp kalıyorlar. Böylesi tipler bundan böyle artık Müslümanlar arasında umutsuzluk yayacaklardır.
Irak'taki Amerikan bozgunundan zarar gören diğer bir kesim de onun batılı müttefikleridir. Batılı devletlerin bazısı Amerika'nın Irak'a karşı açtığı savaşa alelacele katılmış ve onunla beraber Fırat'ın derin sularına dalmıştır. Bunlardan kimi tehlikeyi hissetmeye başladı. İngiltere, İspanya, İtalya ve Japonya halkı yöneticilere öfke ve lanet yağdırıyor. Batılıların bazı devletleri de beklemekte; ancak tehlikenin eninde sonunda kendilerini de saracağını anlamış durumdadırlar.
Amerika'nın Irak yenilgisinden zararda olan bir kısım da kendilerini, milletlerinin şeref ve çıkarlarını Amerikan şeytanına satan yöneticilerdir. Bunlar halklarıyla düşmanlık içindeler. İktidarda kalmaları Amerika'nın desteğine bağlıdır. İşte böyleleri de bugün korkmaktadırlar. Amerika'nın yardım ve himayesinin sürdürülebilmesi konusunda ciddi korkular yaşamaktadırlar.
Tüm bu sayılanlar bu ümmetin şerefli evlatlarına hareket etmek için büyük bir hrsat veriyor. Geçmişine, bugününe ve geleceğine güven duyan bu şerefli insanlar, hiçbir kmayıcmm kınamasından korkmamalılar ki, bugün ümmetin yaşamakta olduğu kırılma halini kaldırıp yerine yeni bir gerçeklik koyabilsinler.
Mevcut yenilginin kayıtlarını çözmek için gerekli her çabayı göstermenin zamanı gelmiştir artık. İslam ümmetini layık olduğu dereceye yükseltip oturtmak için ihlâsla çalışmanın zamanı gelmiştir. Ve bu ümmetin çocukları, gençleri kadınları ve ihtiyarları için güven ve istikrar dolu bir hayat hazırlamanın da zamanı gelmiştir. İslam ümmetine layık bir gelecek inşa etmenin, Müslümanların sırtından ar, zillet, ve yenilgi tozunu temizleyip onların gasp edilmiş şereflerini geri almanın zamanı gelmiştir.
Onurlu insanlar tüm bunları gerçekleştirmek için yakında harekete geçecekler mi? Allah'tan böyle olmasını diliyorum.
Röportajlarından Seçmeler
Dr. Abdülaziz Rantisi, Hamas hareketinin - hem Filistin'de hem de dışında - önemli bir lideri olarak biliniyordu. Dolayısıyla Hamas'm sözcülüğünü de o yapıyordu. Kendisiyle gerçekleştirilmiş çok sayıda röportajlar, basın-yayın görüşmeleri bulunmaktadır. Dr. Rantisi daima açık ve net konuşmalarıyla Hamas hareketinin stratejisi ve hedeflerini açıklardı.
Aşağıdaki satırlarda kendisine yöneltilmiş bazı sorulara verdiği cevapları bulacaksınız. Bu cevaplarda Hamas'm sağlam İslami esaslara dayalı riyaseti net bir şekilde görülmektedir.
Soru: Siz 14 Aralık 1987'de oluşturulan Hamas'm kurucularından biriydiniz. Hamas'm 16. kuruluş yıl dönümünde acısıyla tatlısıyla geçen bu yıllan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap: Diyebilirim ki, Hamas 16 yılda ilerleme yönünde birçok değerli adımlar atmıştır. Hamas, 1987'de sadece mahalli bir hareket olarak başladı. Hatta sadece Gazze Şeridine münhasır bir hareketti. Şimdi ise Hamas, etkisi mahalli ölçülerin dışına taşan evrensel bir hareket haline gelmiştir. Hamas, kendi kitlesi içinde bile mahalli bir konumda bulunuyordu ilk önceleri. Fakat şimdi destekleyenleri ve yardımcıları artmış ve bunlar sadece Filistin içinde değil, bütün dünyaya yayılmış bulunmaktadır. Hamas, askeri mücadele seviyesinde de çok güzel gelişmeler elde etmiştir. İlk doğduğu vakit silahı "taş"dı. Sonra kurşun ve peşinden Siyonist devleti sarsan şehadet eylemleri... îstişhadi eylemler, Siyonistlerin Filistin ve Araplar aleyhine düşündüğü planları suya düşürdü. Ve hatta bu eylemler İsrail'in varlığını sürdürme konusundaki umutlarını bile yok etti.
Soru: Sözlerinizden Hamas'm direnişçi bir sahadan siyasi bir harekete dönüştüğünü anlayabilir miyiz? Yani Hamas'm hedefleri değişti mi?
Cevap: Hayır. Hamas intifada ve cihad cenahıdır. Çünkü İhvan-ı Müslimin bir ıslah hareketidir. Hamas ise kitlesel bir harekettir ve üyeleri arasında İhvan-ı Müsli-min'e bağlı bulunmayanlar da vardır. Yani Hamas işgale karşı duran yumruktur.
Soru: Şimdi İhvan-ı Müslimin ile ilişkileriniz ne durumda?
Cevap: Hamas önderliği İhvan-ı Müslimin hareketinin faal şeklidir. Dolayısıyla da biz Filistin'de İhvan-ı Müs-Hmin'i temsil ediyoruz.
Soru: Hamas Filistin sahasında direniş gösteren son yapılanma sayılıyor. Bu kısa zamanda ikinci büyük güç haline gelmeyi ve hatta birinci güç konumundaki FKÖ ile yarışabilmeyi nasıl başardınız?
Cevap: Başarımızda rol alan en önemli faktör; bizim Müslüman milletle uyumlu olmayı sağlayan İslami ve inançlı bir hareket olmamızdır. Hamas'm istediği şey milletimizin inandığı şeydir. Biz tarihin derinliklerine kök salan bir hareketin parçalarıyız. Hamas, İhvan-ı Müslimin'in bir uzantısıdır. İhvan'm ise güçlü ve sağlam kökleri mevcuttur. Buna ilaveten cihad akidemiz kitleler nezdindeki sadakat ölçümüzdür. Bizim söylediklerimizle yaptıklarımız arasında bir çelişki yoktur. Bu, hareketimizin yüce bir ölçüsüdür ki, bu sebeple insanların bize olan güveni ajtarak devam etmektedir.
Soru: Hamas'ın diğer direniş hareketleri üzerinde bıraktığı ne gibi etkiler var? Örneğin İslami köklere sahip bir Fetih Hareketi var. Bu ve diğer İslami yapılanmalar üzerinde Hamas'ın bıraktığı etkiler nelerdir?
Cevap: Fetih hareketinin laik bir hareket olduğu inkâr edilemez. Sadece askeri eylemler üzerine dayalı bir yapısı vardı. Siyasi bir harekete dönüştüğünde dini ve akaidi pusulayı kaybetti. İşte bu durum İhvan hareketine yaradı. Biz, İslam'ı bütün kapsamıyla alıyoruz; siyaset, düşünce, davet ve ibadet olarak. Bazı İslami hareketler İslam'ın bir parçasını alıp diğer parçasını bırakıyor. Hatta bazı İslami hareketler cihad fikrini desteklemiyor. Kimi de hem siyaset hem de cihadı terk etmiş. Davet yönünü bir tarafa bırakmış hareketler de var. Bize gelince; biz, İslam'ı bir bütün olarak almaya çalışıyoruz.
Soru: Hamas niçin FKÖ ile müşterek bir çalışma yapmıyor?
Cevap: Çünkü FKÖ Hamas ile beraber çalışmak istemiyor. FKÖ Hamas'ı kendi abası altına almak ve Hamas'm Siyasi Programını lehlerinde olarak kendi siyasi programları içine almak istiyorlar. Şayet FKÖ, Hamas'ı kendine has varlığıyla kabul edip katılımcı bir sisteme dayalı bir ortaklık isteseydi biz buna katılırdık. Ancak FKÖ'nün bunu kabul etmesi mümkün görünmüyor. Çünkü böylesi bir şey onların siyasi programlarının aleyhine işleyecektir. FKÖ, ancak bu hatalı siyasetin gölgesinde varlığını sürdürebilir.
Soru: Geçen 16 yıldan sonra birçok gelişmeler oldu. Hamas programının içerdiği yemine uygun olarak işleri nasıl yürütebiliyor?
Cevap: Unutmamamız gereken bir şey var ki biz siyasi programımızın çizdiği çerçeveden dışarı çıkmayız. Bu çerçeve de İslam'dır. Hamas, Filistin halkına kendi topraklarında devletini kurma hakkını ve bundan taviz verilemeyeceğini ifade eden İslami çerçeveyle daima uyumlu olarak faaliyet yürütmüştür. İslami mukaddesatı geri almak için işgale direniş göstermek yasal bir hakkımızdır.
Soru: Hamas'da kararlar nasıl alınır?
Cevap: Biz İslami bir hareketiz. Aldığımız her karar şura iledir. Şura bağlayıcıdır. Çoğunluğun görüşü kabul edilir. Biz kendi aramızda görüşür ve içeride yahut dışarıdaki herhangi bir olayı tartışır ve çoğunluk hangi yönde görüş belirtirse o görüşü alıp uygularız. Çoğunlukla alman görüşe herkes katılır.
Soru: Hamas kuruluşundan şimdiye kadar birçok darbeler yedi. Bu darbelerde nasıl kurtulup yoluna devam edebilir?
Cevap: Hamas, her sahada çok sayıda güçlü darbeler aldı. Suikastler, altyapının yok edilmesi, sürgün ve tutuklamalar bunlardan bazılarıdır. Buna r-ağmen yediği her darbeden sonra öricekinden daha güçlü olarak ortaya çıktı. Bu Hamas'ın milletin gonlündekini yansıtmış olmasından başka bir şey değildir. Hamas düşmanla yüzyüze olduğu zaman kitlelert daha çok onun arkasında saf tutuyor. Bizi ne kadar çok vurdıilarsa halk da etrafımızda o kadar çoğalmaya ve kenetlenmeye başladı. ^
Soru: Hamas Şeyh Salah Şahade, Dr.İbrahim el- Mukaddime, Mühendis İsmail Ebu Şeneb ve Cemal Mensur gibi seçkin önderleri kaybetti. İntifadanm gerçekleştirdiği şey bu zararını giderebilecek mi?
Cevap: Hamas gibi İslami bir hareket ile Siyonist düşman arasında geçen mücadelede şehidleri zarar hanesine yazmak mümkün değildir. Biz, Filistin'in kurtuluş mücadelesi için büyük bir proje ve hedef üzerindeyiz. Başta Filistin halkının bağımsızlığı bu projenin ilk adımıdır. Bu büyük hedeflerin gerçekleşmesi için önemli bazı şahsiyetlerin şehid düşmesini zarar saymak mümkün değildir. Büyük hedefler büyük kurbanlara muhtaçtırlar.
Soru:Hamas safında mücadele eden şimdiki kuşağın hedeflerine ulaşacağına inanıyor musunuz?
Cevap: Hakikat şu ki ben, Allah'ın izniyle bu kuşağın hedeflerine ulaşacağına dair bir güven taşıyorum. Şimdiki olumsuz realite hedeflere ulaşmada bazı geciktirecek sebep olabilir. Direnişin ihtilalci Siyonistleri zorda bırakıp çıkmaza koyduğu her defasında Filistin yerel yönetiminin izlediği politika işi bozuyor. Filistin sultası yanlış bir algılama sonucu bizim sultayı yok edeceğimizi kazanımlarına konacağımızı veya onlara alternatif olacağımız şeklinde hatalı bir düşünceye sahip. Biz, onlara bu konularla ilgili düşüncelerinden dolayı rahat olmaları gerektiğini ifade ettik. Ve ifade edilen şeylerin hiç birini yapmayacağımız bildirdik. Bakıyorsunuz ki işgalci güç bir çıkmaza girince Filistin sultası hemen cömertçe girişimlerde bulunuyor. Bu durum haliyle bizi zora sokuyor. Bu olumsuzluklarla beraber ben, bu neslin hedeflerini gerçekleştireceğini ve zafer elde edeceğini söyleyebilirim. Şundan da eminim ki Siyonist düşman bu millete karşı duramayacaktır.
Soru: Direnişi sürdüren gruplar ile Filistin yönetimi arasında intifada konusunda niçin tek bir siyasi ve askeri plan göremiyoruz?
Cevap: Gerçekten üzücü olan bir durumdur bu. Farklı direniş gruplarının değişik hederleri mevcuttur. Bazı grupların belli bir merhale için çözüm olarak gördüğü şeyi diğer biri nihai çözüm olarak görüyor. Bazı grupların stratejik bir hedef olarak gördüğü şeyi başka gruplar taktik bir hedef olarak görebiliyor. Hedefler ve onlara ulaştıran vesilelerde bu şekilde farklılıklar devam ettiği sürece bu gurupların tek bir siyasi ve askeri program üzerinde birleşmeleri zor görünüyor. Kimi Filistin'den Ödün vermenin mümkün olduğunu söylerken, kimi de bunun İslam şeriatına aykırı olduğu görüşünde.
Soru: Hamas neden hareketin sabitelerini koruyup uluslararası güç dengesi ile de uyumlu bir esneklik sağlayan siyasi bir plan Önermiyor?
Cevap: Biz işgal altında ezilen bir ulusuz. Hal böyle olunca bizim tek çaremiz işgali 'kovmaktır. Tek planımız budur ancak.'Bu da direnişle mümkün olabilir sadece. Biz, hakkımızın bütününden bir kısmının verilmesini kabul edemeyiz. Biz boşlukta yaşayamayız. Uluslararası güç dengelerinin varlığını biz de biliyoruz; ama vatanımızda bağımsız yaşama hakkımızın varlığını ve bunu elde etmek için de ruhlarımızı feda etmemiz gerektiğini de biliyoruz.
Uluslararası güç dengeleri realitesi bizim haklarımızdan ödün vermemizi gerektirmez. Çünkü haklarımızdan ödün vermek, şerefimizden ödün vermek demektir. Uluslararası güç dengeleri ile uyumlu ve esnek plan denilen şey; Filistin halkının meşru devletlerini kurması konusundaki bütün haklarından vazgeçmesi demektir. Bu seviyeye varmayan her esneklik ve yumuşaklık dünya şer güçleri tarafından kabul edilmeyecektir. Gündemdeki Arafat ne yumuşaklıklar gösterdi. Daha Filistin halkı için hiçbir şey sağlamamışken Filistin topraklarının % 78'inden vazgeçti. Sonra Batı Şeria ve Gazze Şeridi bölgelerindeki bazı topraklar üzerinde tartışma başladı ve son olarak Arafat barış önünde bir engel olmakla itham edildi.
Oysa Arafat'ın kendisine Nobel Barış Ödülü vermişlerdi. Biz Arafat'ın verdiği tavizleri kabul etmiyoruz. Şer güçleri ikna edecek taviz ve yumuşaklıkları tanımıyoruz. Bizim tek çıkar yolumuz bir tek karış toprağımızdan ödün ver-memeksizin işgale karşı direnişi sürdürmektir. Şer güçleri ikna, ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Soru: Uluslararası değişen dengelerin gölgesinde intifada nereye doğru yol alıyor.
Cevap: İntifada milli bir karakterdedir. O, Filistin halkının meşru mücadele hakkıdır. İntifada'nm uluslararası değişen durumlardan etkileneceğine inanmıyorum. Dahası ilerde daha da yükselerek devam edecektir. Biz Siyonist düşmanın milletimize yaptığı zulme karşı duruyoruz. Ve bu duruşun bize pahalıya mal olacağım da biliyoruz. Zulüm katmerleşip yardımcıları da çoğaldı diye direnişimizi bırakacak, vatanımız ve mukaddesatımızdan ödün verecek değiliz. Bizim lisan-ı halimiz şu ayeti okuyor; "De ki; siz bizim için ancak iki iyilikten birini beklemektesiniz. Biz de, Allah'ın ya kendi katında veya bizim elimizle size azap vermesini bekliyoruz. Haydi, bekleyin; şüphesiz biz de sizinle beraber beklemekteyiz/'
Soru: Amerika, İsrail ve Avrupa'nın Hamas aleyhine başlattıkları hamlenin gölgesinde Hamas'm geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Cevap: Hamas kitlesel bir cihad hareketidir. Amerika, İsrail ve Avrupa'nın aleyhimize başlattığı hamle bizi daha da güçlendirecek ve halkın etrafımızda kenetlenmesini sağlayacaktır. Halk kitlelerinin bize olan geçmiş güvenleri katlanarak devam edecek. Çünkü bu halk Hamas'ın kendi sesleri olduğunu ve milletimize yapılan zulmü defetmek yolunda mücadele ettiğimizi imanı gibi idrak etmiş bulunmaktadır.
Hamas'm ne Avrupa ne de Amerika'da mal varlığı mevcut değil. Dolayısıyla Allah'ın düşmanları Hamas'a bir zarar veremezler. Bizim en büyük mal ve sermayemiz bize her türlü desteği sağlayan Arap ve Müslüman kitlelerdir.
Soru:Ateşkes'e' hazır mısınız? Ateşkes için her halükarda istediğiniz karşılık nedir?
Cevaprkerkes biliyor ki biz 50 günden fazla bir süre ateşkes kararını uyguladık. Ancak Siyonist düşman buna uymadı. Ve. Filistin evlatlarını katletmeyi, Filistin halkının şehirlerini yok edip alt yapısını çökertmeyi ve îslami mukaddesata hakaret etme eylemelerini sürdürdü. Siyonistler, başta Mescid-i Aksa'ya saygısızlık ettiler. Yine Siyonist zindanlarda onlarca yıldır tutsak tutulan tutuklular bırakılmadı. Tam tersi Siyonist terörün Genelkurmay Başkanı Yelun, mevcut sükûnetin Filistinlilerin yenilgisi olduğunu kasıla kasıla ifade etti. Zaten biz, iki şey için sükûnet fırsatı verdiğimizi söylemiştik. Birincisi; ulusal birlik kararma uymaktır. İkincisi; direniş seçeneğini elde tutmaktır. Geçen zaman bizim haklı olduğumuzu gösterdi. Bugün topyekün bir savaş ve yıkımla karşı karşıya kalmış durumdayız. Ateşkes kararma uymamız bizim için hezimet ve yenilgi; Cani Şaron ve terör örgütü MOSSAD için büyük bir zafer olarak algılanıyor.
Soru: Filistin sahasında gücü giderek artan Hamas'm gelecekteki stratejisinden bahseder misiniz?
Cevap: Hamas'ın dayandığı strateji sınırlı bazı konular üzerine yoğunlaşır. Bu konular şunlardır.
1- Gaspedilmiş topraklarımızın tek bir karışından Ödün vermeyiz.
2- Kuvvetler dengesinde Siyonist düşman lehinde açık bir dengesizlik bulunmaktadır. Biz onların sahip olduğu askeri teçhizata sahip değiliz.
3- Biz öyle bir inanca sahibiz ki, bu inançtan doğan irade, düşman karşısında gerileme veya hedeften vazgeçme diye bir şey tanımaz. Bu böyle bir inançtır ki, onun gölgesinde akide ve vatan hariç her şey kurban edilir.
4- Araplar ve İslam ümmeti zayıf, gevşek bir haldedir. Bu halleriyle Filistin halkına yardım takatleri kalmamış. Uluslararası camia ise Filistin halkının arzu ve emellerine ters bir istikamette durmakta ve Siyonist terörü desteklemektedirler. Bu durum karşısında Hamas'ın Stratejisi iki sabit çizgide belirginleşiyor. Birincisi; işgale karşı direniş ve Siyonist düşmanın saldırılarını püskürtmektir. İkincisi; Filistin sahasında birliği korumak ve Filistin safını iç çatışma tehlikesinden korumak. Bundan dolayı bizim için direniş tek seçenek ve arzulanan hedeflere ulaştıracak tek stratejidir.
Soru: Hamas hareketi Siyonistlerin Gazze şeridinden çekilecekleri yönündeki fikirlere nasıl bakıyor. Sizce Şaron bu konuda Samimi bir niyet taşıyor olabilir mi?
Cevap: Siyonist düşman Gazze'de kalmayı düşünmüyor. Ancak Gazze'den çıkmasına bedel olarak alacağı şeyleri düşünüyor. Gazze'de uzun süre kalmanın hem güvenlik, hem ekonomik, hem de manevi olarak gerçekten yüksek faturası oldu. Artık Siyonistler ciddi olarak Gazze cehenneminden çıkmayı düşünüyorlar. Ancak Şaron buna karşılık olarak Batı Şeria'dan bir şeyler elde etmeye çalışıyor. Yahudi yerleşim alanlarını buralara taşımak ve Batı Şeria'nm %60 civarında toprağını içine alan duvar için destek bulmak arayışları bunlardan bazılarıdır. Eğer bu konularda başarılı 'olamazsa bu hedefleri gerçekleştirmek için batının desteğini almaya çalışacaktır.
Soru: Gözlemcilerin çoğu Hamasi Filistin halkının idaresini ele almaya ve Filistin yönetimine alternatif olmaya çalışmakla itham ediyorlar. Sizin yorumunuz nedir?
Cevap: Realite şu ki, Filistin Yerel Yönetimi intifadaya alternatif olarak icad edilmiştir. Hamas,,,daha önce dediği gibi şimdi de şunu söylüyor: Biz Milli Mücadele mer-halesindeyiz ve henüz bir Filistin yönetiminin oluşabilmesi için vakit erken görünüyor. Çünkü ihtilalin gölgesinde kurulacak bir yönetim zaten işgalci Siyonistlerin varmak istediği hedeflerden biridir. Bunu biz Afganistan, Çeçenistan ve Irak'ta da görmekteyiz. FKÖ'nün düştüğü en büyük yanlış işgalin gölgesinde bir yönetimin kurulmasını kabul etmesidir. Bugün bu yönetimin içinde yer almış birçok kişinin yerel yönetimin kaldırılmasını istedikleri zira bunun işgalin yararına olduğunu söylediklerini görüyor ve duyuyoruz. Yine kamuoyu araştırmaları da Filistin halkının bugün üçte ikisinin yerel yönetimin kaldırılmasını istediğini ortaya koymaktadır. Bütün bunlar Hamas'ın takip ettiği siyasetin Filistin gerçeğine ne kadar uyumlu olduğunu göstermektedir. Hamas'ı Filistin halkının yönetimine el koymak ve Filistin yönetimine alternatif olmaya çalışmakla itham eden kişiler bu varsayımlarını doğrulayacak tek bir delil bile goste-remiyorlar. Bu gibi varsayımlar İslami Direniş Hareketi HAMAS'i Filistin sahasında destekleyen geniş kitleleri olumsuz yönde etkilemek amacını taşımaktadır. Ancak bu gibi spekülasyonlar halkımızı HAMAS'dan koparamaya-caktır.
Soru: Filistin yönetimi içinde baş gösteren tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz? Muhtemel bir istikrarsız halinde HAMAS'm rolü ne olur?
Cevap: Baş gösteren tartışmalar için yapılacak tek yorum bunun bir "koltuk" meselesi olduğudur. Herkes yürütmenin sadece kendi elinde olmasını istiyor. Muhakkak ki bu tartışmaların her grup ve her şey üzerinde olumsuz bir etkisi olacaktır. Böylesi bir durumda HAMAS meydana gelen olumsuzluğu tamir için her çabayı harcayacaktır. Biz istikrarın sürmesini istiyoruz. Çünkü istikrarsızlık hali ancak işgalci Siyonistlerin işine yarayacaktır.
Soru: Siz, Hamas'ın sınırlar konusundaki stratejisini terk edip 67 sınırı üzerinde bir devlet kurulması ve İsrail'in tanınması şeklinde fikirler taşımakla itham ediliyorsunuz. Tabir caizse bu varsayımlara nasıl cevap verebilirsiniz?
Cevap: Reuter (royter) ajansının yayınladığı bu asılsız haberi hemen yalanladık ve kamuoyu önünde gerçeği açıkladık. Her kim HAMAS'ın bu konudaki sabit konumunu bilmek istiyorsa misakına (tüzüğüne) baksın. Reuter ajansına da söylediğim şey buydu. Ancak Reuter, sözlerimi bilerek saptırdı. Biz işgalci Siyonist bir devletin kabulünü İslam şeriatına aykırı buluyoruz. Bu nokta bizim ile Filistin Yönetimi arasındaki önemli görüş ayrılıklarınd andır, islam Şeraitine göre vatanın tek bir karışından vazgeçmek caiz değildir.
Soru: Filistin Yönetiminin Amerika ve Siyonistlerin taleplerim boyun eğerek Hamas üyeleri ve Kassam Birliklerini takip ve kovuşturma artma alırsa İslami Direniş hareketinin tavn ne olur?
Cevap: Filistin Yönetiminin 96'da düştüğü acı tecrübeden sonra bu tehlikeli ve yararsız teşebbüse bir daha dönmesinin kendisine bir yarar sağlamayacağına inanıyorum. Diğer yandan biz bugün 96'da bulunduğumuz konumdan tamamen farklı bir konumda.bulunuyoruz. Artık bugün Filistin halkı siyasi çözüm denilen oyuna inanmıyor. Dolayısıyla Filistin halkının tek seçeneği ancak direniştir. Filistin yönetimini kuran siyasi projenin de geçen zaman içinde başarısız ve yıkıcı bir proje olduğu ortaya çıkmıştır. Filistin Yönetiminin önünde Filistin halkının direnişine katılmaktan başka bir seçeneğinin olmadığını görüyorum.
Soru: Size göre ırkçı, ayırımcı duvarın inşası şehadet eylemcilerinin operasyonlarını durdurabilecek mi?
Cevap: Şimdiye kadar hedefleri vurmada üstün bir başarı kaydeden Filistin direnişi bu engeli de aşmaya kadirdir. Gelecek günler gösterecek ki Siyonist düşman bu duvarın inşasına harcadığı servetten dolayı bin pişman olacaktır. Bu korkak düşman pek yakında direnişin darbelerinden kaçmanın imkânsız olduğunu anlayacaktır. İs-lami direniş, duvara rağmen işgal altındaki Filistin topraklarında istişhadi eylemleri başarıyla tamamlayacaktır inşa allah.
Soru: Hamas'ın siyasi önderliği ile askeri cenahı teşkil eden Kassam Birlikleri arasındaki ilişki ve sistem nasıldır?
Cevap: Gerçek şu ki Hamas'm siyasi önderliği hareketin genel siyasetini çizen yetkili organdır. Askeri cenah sayılan İzzeddin el-Kassam Birlikleri ise siyasi önderlikten ayrı tam bir serbestlikle çalışır. Ancak faaliyetlerini genel siyasete uygun olarak yürür. Örneğin siyasi önderlik iç çatışmaları yasakladıysa haliyle Filistinli bir vatandaşa kurşun sıkmak yasak olur. Böylesi bir durumda askeri cenah siyasi önderliğin siyasetine sıkı sıkı bağlı kalır ve o çerçeveden asla çıkmaz.
Soru: Hayati kararların alımında karan kimler alır? Bu kararlan sadece Filistin'in içindeki liderler mi alır yoksa dışındakiler de buna katılır mı?
Cevap: Islami Direniş Hareketinin hayati kararları alan bu hareketin siyasi önderliğidir. Siyasi önderlikte de değişik yerlerden insanlar olur. Gazze Şeridi, Batı Şeria, tutukevleri ve dışarıdakiler bu kararlan şura sistemi esasına göre alırlar. Bizde şura kararları bağlayıcıdır.
Soru: Günbegün ağır bir hal alan Siyonist işgalci gücün elindeki esirler ile tutukevlerindeki tutuklular konusunda Hamas'ın stratejisi nedir?
Cevap: Esir ve tutukluların serbest kalmasını sağlamak milli ve ahlaki bir ödev olmaktan önce dini bir vecibedir. Bu amaçla geçen zaman zarfında Hamas, işgal güçlerinden çok sayıda askeri tutukladı. Bundan da amacımız düşmanın elindeki kahraman esirlerimizi değişim yoluyla kurtarmaktı. Hareket bu türden tam on iki operasyon gerçekleştirmiş bulunmaktadır, Hamas esirler konusunu öncelikli gündemine almaya da devam etmektedir. Ve biz bu esirlerimizi kurtarmanın tek çaresinin düşman askerlerini tutuklamak olacakını anlamış bulunmaktayız. Ortada başka bir seçeneğimiz bulunmamaktadır. Gelecekte de bu konu hakkındaki stratejimiz eskisinden farklı olmayacaktır. Biz Allah'ın izniyle esirlerimizi kurtaracağımıza dair tam bir güven içindeyiz.
Soru: Hamas işgale karşı niçin yeni yöntemler uygulamıyor. Örneğin Filistin dışında rehin ve kaçırmalar ve bunlar üzerinden yapılacak görüşme ve pazarlıkla esirleri kurtarmak gibi?
Cevap: Hamas'ın siyaseti çalışma sahasını genişletmeme temeline dayanır. Dışarıdaki bir kaçırma olayı durumunda hareket olayın geçtiği ülke ile de bir çatışma kapısı açmış olur. Hamas'm çatışmayı Filistin topraklan çerçevesinde tutma siyaseti bundan böyle de devam edecektir. Çünkü çatışma sahasını genişletmek ne Hamas'a ne Filistin halkına ne de Filistin sorununa bir fayda sağlamaz.
Dr. Rantisi’nin Eşiyle Bîr Röportaj
Gazeteci Esma Enver Şuhate, Şehid Rantisi'nin eşiyle bir röportaj gerçekleştirdi. Bu röportaj "Afak Arabiy-ye" gazetesinde yayınlanmıştı. Aşağıdaki satırlarda bu röportajı okuyacaksınız.
*Şehid Rantisi ile ilk tanışmanız nasıl olmuştu?
**Liseyi bitirmiş bir genç kızdım o dönemde İslami hareketle bir ilişkim yoktu, ama ayaklarım yere basıyordu, yani genç kızlar gibi aşk vb. ilişkilere kulak aşmazdım. Üniversite öğrenimini tamamlamak için büyük bir arzu taşıyordum. Ancak babam bunu kabul etmedi. Çünkü üniversiteyi okumak demek Mısır'a gitmek demek... Ebu Muhammed ( Dr. Rantisi) beni istediğinde, gördüm ki bir genç kızın isteyebileceği bütün özellikler onda mevcut. Özellikle de doktor olması... Çok düzenli, disiplinli bir hayat sürmesine rağmen tek bir gün ne bir söz ne de bir hareketle beni incitmediğine şahitlik ederim.
*Şehid Rantisi'nin karşılaştığı zorluklar sîzi nasıl etkiledi?
**Hem birinci hem de ikinci intifada dönemindeki tutuklanması zamanında psikolojik olarak hazırlıklı durumdaydık. Hakikaten ilk günlerde bu durum bana zor gelmişti. Ancak' Allah'ın bunu bizim için bir kader olarak yazdığına imanın ve -eşimin yokluğunda onun bizleri koruyacağına plan güvenim, benim güçlü olarak ayakta kalmamı sağlamıştır. Hepimizin bilmesi gerekir ki, Ebu Muhammed'in Allah'ın rızasını talep için otuz yıla aşkın bir süre yürüdüğü cihad yolu hakiki saadete ulaştıran doğru yoldur. Cihad yolu güllerle değil engellerle doludur. Bu yolda fedakârlık göstermek gerekir. Ancak bu yolun sonundaki hedeflere ulaşma umudum, yoldaki zorluklan tatlılaş-tırıyor. İlahi yolun kanunu budur, Hz. Adem ( a.s) babamızdan günümüze dek bu kanun geçerli ola gelmiştir.
* Dr. RANTİSİ çocuklarının eğitim ve terbiyesi konusunda nasıl biriydi?
** Dr. Rantisi işlerinin en yoğun olduğu anlarda bile gergin değildi. Ev gazetecilerle tıklım tıklım dolu bile olsa o herhangi bir odaya gider bir şey alır torunları, kayınvalidesi veya kızlarından birini görünce hemen gülümseyiverir ve hal hatırlarını sorardı. Akrabalarla ilişkileri sürdürme konusunda pek hırslıydı. Bir telefonla da olsa bu ilişkiyi devam ettirirdi. Çocukları ise çok severdi, özellikle sayıları 14'e ulaşmış torunlarını... Babasının suikastinde yaralanan Ahmet ( 21), ona hem ahlaken hem de şeklen benzeyen oğludur. Dileğim o ki Ahmed de babasının yolunda yürüsün. Rantisi vakit bulduğu zamanlar arkadaşlarıyla evde tenis oynardı. Gençleri de öz güven ve tevazu aşılamak maksadıyla kendisiyle tenis oynamaya teşvik ederdi.
* Rantisi, Şeyh Yasin'in Şehadet haberini nasıl karşılamıştı?
** Dr. Rantisi kendi komutanı Şeyh Yasin'in şehadetin-den fazlasıyla etkilendi. Bu durum Şeyh'in taziye günlerinde belirgin bir şekilde görülüyordu. Şeyh Yasin'i anmak için düzenlenen programda onu gördüğümde Şeyh Yasin adını telaffuz eder etmez ağladı. Şeyh'in bıraktığı emaneti yüklenmeden dolayı iki büklüm olmuş gibiydi. Ancak bu durum onun Şeyh Yasin ve şehid arkadaşlarının yolunda koşar adım yürümesine engel olmadı.
* Gitmeden önce Dr. Rantisi'nin size vasiyeti ne oldu?
**Dr. Rantisi otuz yıl süren cihad hayatında Allah için cihad eden bir erdi. Hayatının ahlak, siyaset ve ibadet vb. bütün alanlarında Allah'ın yolunda yürüdü. Bu haliyle örnek bir şahsiyetti. İşte onun bize en büyük vasiyeti budur. Ve inşaallah biz onun yolunda yürüyeceğiz.
* Dr. Abdülaziz Rantisi'nin şehadet haberini nasıl karşıladınız?
**Kocasını kaybeden her bayanın hissettiklerini ben de hissettim. Ancak dengemi bozmadım. Allah'a olan iman ve güvenim kaybolmadı. Bu da Allah'ın bir nimeti ve fazlıdır elbette. Evden çıktıktan birkaç dakika sonraydı ki patlama sesini duydum. Hedefin eşim olduğuna kaniydim. Hemen Aksa'nın Sesi Radyosuna koştum. Artık yatsı ezanı okunuyordu. Namazdan sonra Rantisi'nin arabasına hedef alan bir saldırının olduğu ve bir arkadaşının şehid olduğu kendisinin de yoğun bakımda olduğu haberi yayınlandı. Dilim "Elhamdülillah" zikrini tekrarlayıp duruyordu. Sonra abdest alıp yatsıyı kıldım ve bana çocuklarıma sabır versin diye yüce Allah'a dua ettim.
* Dr. Rantisi şehadetinin yakın olduğunu hissetmiş miydi?
* *Bize hiçbir gün böyle bir şey söylemedi Fakat o her saniye her dakika, her saat ve hayatının her gününde buna hazırlıklı gözüküyordu. O, bu konuda Resulullah'ı ve onun ashabını örnek almıştı. Yaptığı amellerin başında takva, ihlâs ve vakti değerlendirmek yer alıyordu. İslam'ı olanca kapsamıyla uygulamaya, her hak sahibinin hakkını vermeye çalışıyordu.
* Bütün şehidlerin kerametleri olur. Dr. Rantisi'nîn kerameti neydi?
** Vücudundan akan kan şehadetinden sonra 20 saat süreyle akmaya devam etti. Naaşmm çevresinden yayılan misk kokusu, ben ve çocuklarımdaki sabır ve sebat... Son olarak ön dişleri üzerinde yükselen tebessüm... Bana göre bunlar Dr. Rantisi'nin kerametleridir.
* Bir Mücahit, eş, baba ve dede olarak Rantisi nasıl bir insandı.
** Dr. Rantisi kâmil bir İslami şahsiyet sahibiydi. Onun hayatına şu ayet bütünüyle yansımıştı; "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zariyat: 56).
Rantisi ahlakında, cihadında, sosyal ve ailevi ilişkilerinde Resulullah'i örnek almıştı. O, annesine iyilikte bulunmayı, eşine güzel davranmayı, kız kardeşlerine güzel davranmayı, kendi kızlarına ikramda bulunmayı ve torunlarıyla oynamayı bir ibadet sayar ve bu konudaki ilişkilerine pek önem verirdi. Allah'ın düşmanları olan kâfirlere ise pek şiddetliydi. Kendisiyle beraber çalışan herkese karşı pek mütevazı idi.
* Dr. Rantisi'yle beraber geçirdiğiniz ve asla unutamayacağınız bir sahne anlatır mısınız?
** Rantisi'nin bütün hayatı unutulmayacak sahnelerdi. Ancak hiç unutamayacağım bir sahne var. Bunu bütün erkek eşlere ithaf ediyorum. Bir gün evi temizliyordum. Televizyon ekranı üzerine yere düştü. Ve tamamen bozuldu. Buna çok üzüldüm. Çünkü Rantisi henüz cezaevinden çıkmış ve maddi durumu, çok zor vaziyetteydi. Hemen başka bir cihaz alabilecek durumumuz yoktu. Rantisi eve geldi ve üzüntümün sebebini sordu. Durumu anlattıktan sonra gülümseyerek şöyle dedi; "Eşyaların da ecelleri vardır. Allah'ın takdir ettiği şey olacak. Akacak kan damarda durmaz"
* Dr. Rantisi'nin Sizinle son anları nasıl geçti? Söylediği son sözler nelerdi. Şehid olacağı gün psikolojisi nasıldı?
** Bizimle geçirdiği son anları normal hayatından farklı değildi. Bütün meşgalelerine rağmen her hak sahibine hakkını verirdi. Biz bütün ailevi işlerimiz hakkında konuşurduk. Zaten kısa bir ziyaret amacıyla eve gelmişti. Konuştuğumuz anda konu, kendisine karşı düzenlenen bir suikast girişiminde yaralanmış oğlumuz Ahmed'in evlen-mesiydi. Gelinin seçimi, evin hazırlanması vb. bütün konuları konuştuk. Gerçekten mutluydu. Her zamanki gibi morali yerindeydi. Bizimle kaldığı bu son demlerinde söylediği en son kelimesi şuydu;
"Koysun cennetine Rabbitn,
Budur benim son dileğim7'
* Dr. Rantisi'nin idealleri nelerdi?
** Onun tak ideali Allah yolunda şehid olmaktı. Başka bir şey değil...
* Şeyh Ahmed Yasin'in şehad etlerin den sonraki dönemde Dr.'Rantisi'nin hayatı nasıl geçiyordu?
** Hayatında bir değişiklik olduğunu sanmıyorum. Kendisi hedefte olduğunu zaten daha önceleri de biliyordu. Evet, şehadet yolun sonudur.
* Eşinin, babasının ve oğlunun şehadeti ile rollerini belirlemekte olan Filistinli bayanlara neler söylemek istersiniz.
** Müslüman bayanın rolü yakınlarının şehadetinden sonra başlamaz. Onlar eşleriyle beraberken de rollerini oynarlar. Çünkü Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor; "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Kadın, eşinin evinde çobandır ve güttüğünden sorumludur." Müslüman kadın her alanda parlak örnekler sergilemiştir. Eşinin veya oğlunun şehadetinden sonra senin rolün onların hayattayken yaptığı şeyleri tamamlamaya çalışmandır. Ey yakınlarını şehid veren bacılar, Allah sizlere sabır, sebat ve muvaffakiyetleler ihsan buyursun, günahlarınızı bağışlasın ve cennetinde sevdiklerinizle beraber bir araya getirsin.
* Arap devletleri yöneticileri ile Filistin ve diğer Arap halklarına iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
** Arap yöneticilerine şu ayeti hatırlatırım: " Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratilmayacağı bir günden sakının" (Bakara; 281)
Arap halkına ise şöyle demek istiyorum: İzzet ve şerefinizin kaynağı olan İslam'a dönünüz ve Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Azimi kendinize hayat yolu edininiz.
Allah'a Emanet Ol Ey Rantisi!
Hayırlı ve kıymetli kimselerle ol
Hepimiz sana feda oluruz
Ey Rantisi!
Sen çok güzeldin
Yaşam, ölüm ve dostluk açısından.
Ey şehit!
Bütün nefisler hazırdır
Senin yerine
Bayrağı sen yücelttin
Yasin'den sonra
Öyle bir azimle aldın ki,
İnmesine mani oldun.
Sanki ben"Mute" savaşmdayım
Parçalanmış bir şekilde görülen
Ve sanki ben
Ateşin içinde görüyorum "Cafer"i.
Bizden ölümle aynlmışsan da,
Aslında sen
Güneşler gibi yükseldin
Sen Yasin'e yetiştin
Cennetü'l-Huld'de.
Yasin, en güzel arkadaşın oldu.
Nimetler ve bakire huriler içinde
Ve Kucldus olan Yüce Rabb'in rızasını buldun.
Şeref ve ebediyet sizin için olsun
Dejenere olanlar içinse
Kötü^hayat, mutsuzluk ve başarısızlık olsun...
Sadece Yüce Allah'tır gayeniz
Onun nimetleri içinde yaşadınız siz
"Ya Rabb... Rabb... sürekli çağrınız Takvası büyük, Düsturu nurlarla tecelli eden Kur'an olan
Allah Resulü, önderiniz
Siz savaştınız, cihad ettiniz.
Mübarek etsin
Devaml] kılsın Kuddus olan Allah.
Taşlığı ve Aksa'sıyla baş eğmesin.
Atıcı değilsiniz sizler.
Ancak Yüce Allah'tır, atıcı olan.
İslami Okul Okulların En Önemlisi