Üçüncü Kısım - İslami Bilgiler - Duayayincilik - 11. Sayfa
Biz Neccaroğulları Kızlarıyız; Muhammed'in Komşuluğu Ne Güzeldir.
Benî Kaynuka Yahudilerinin Sürülmesi
ÜÇÜNCÜ KISIM
DAMADI HAZRET-İ ALİ RADİYALLAHU AND SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ HAZRET-İ MUHAMMED ALEYHİSSALATÜ VESSELAMI ANLATIYOR
BİRİNCİ BOLUM
Huzun Yılı
Orta boylu, iri ve kara gözlü, ayın on dördü gibi parlak ve güzel yüzlü genç bir adam... Bir müddettir evine çekilmiş, üzgün ve düşünceli... Bizi fark ediyor galiba.
Merhaba sevgili çocuklar! Bİr an sizi fark etmedim. Kusura bakmayın! Müslümanlar olarak yüreklerin dayanamayacağı büyük bir acı yaşadık. Canımız, Efendimiz, Sevgili Peygamberimiz bir müddet önce vefat edip ebedi aleme göç etti. Kendimizi O'nsuz yalnız ve kimsesiz yetimler gibi hissediyoruz. O'nsuz dünya onca genişliğine rağmen dar ve sıkıcı geliyor...
Ne dediniz? Anlamadım! Ah! Evet! Size kendimi tanıtmayı unuttum değil mi? Adım Ali. Ebu Talib'in oğluyum. Evet evet! Sevgili Peygamberimiz'in amcası olan Ebu Talib'in... Yani Allah'ın Resulü'yle amca çocuklarıyız.
Nasıl? Genç mi görünüyorum? Doğru sevgili çocuklar. Henüz genç sayılırım. İsterseniz size Sevgili Peygamberimiz'in vefat edişine kadar kendisiyle beraber yaşadığım örnek hayatını anlatayım. Böylelikle ben de yaşadığım bu sıkıntılardan ve üzüntülerden kurtulur, teselli bulurum.
Yalnız nasıl anlatsam?.. Herhalde anlatacaklarımı daha iyi kavramınız için, biraz gerilerden başlarsam daha iyi olur, diye düşünüyorum. Zannedersem Sevgili Peygamberimiz'in muhterem hanımı Hatice ve babam Ebu Talib'in vefatlarının olduğu yıldan itibaren anlatabilirim. Zaten o yıl Peygamber Efendimiz'in peygamber olarak gönderilişinin onuncu yılıydı. O yıl içinde bu iki vefat olayı kısa aralıklarla olduğu için, Sevgili Peygamberimiz çok büyük üzüntü yaşadı.
Hatta sonraları bu yılı «Hüzün Yılı» diye de adlandırdı.
Hatice ve babam Ebu Talib hayatta oldukları müddetçe Sevgili Peygamberimiz, onlardan hep iyilik, yardım ve destek gördü.
Fakat 65 yaşında olan hanımı Hatice'nin vefat etmesi, O'nu çok üzmüştü. Yıllardır O'na hayat arkadaşı, zor günlerinde sığınağı ve teselli kaynağı olan muhterem hanımı Hatice, artık yoktu. O, Sevgili Peygamberimiz'in yalnızca eşi değil, aynı zamanda büyük ve sadık bir arkadaşıydı. Daima O'nu destekler, O'na güç ve kuvvet olurdu. Onun vefatı bu sebeple Sevgili Peygamberimiz'i çok üzmüş, kedere boğmuştu.
Sevgili çocuklar! Biliyor musunuz? Hatice aynı zamanda benim kaynanamdı. Ama kaynanaların en iyisi, en saygıdeğeriydi. Hatta Yüce Allah'ın ve Cebrail'in selamlarıyla şereflenmişti. Ne büyük bir mutluluk değil mi? Allah'tan, Cebrail'den selam almak... Kendim de birçok defa şahit olduğum için, rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatının sonuna kadar Sevgili Peygamberimiz, onu hep hayırla andı. Hatta verdiği her türlü sadaka ve yaptığı her türlü iyiliğe onu da ortak ediyordu. Kaynanam Hatice'ye «Cahiliye Devrbnde dahi «tertemiz kadın» anlamında «Tahire» deniliyordu. Bu özelliğiyle meşhurdu. Kureyş kadınları içinde soysop, şeref ve zenginlik bakımından en üstünüydü. Akıllı, uyanık ve ince düşünceliydi. Sevgili Peygamberimiz'e ilk iman etme şerefine kavuşan, yeryüzünün ilk mutlu insanıydı.
Sevgili Peygamberimiz, Kureyş müşrikleri tarafından red olunduğunda, yalanlandığında, hoşlanmadığı davranışlarla karşılaştığında üzüntü ve keder içinde evine dönerdi. İşte bu haldeki Resulünün üzüntüsünü Yüce Allah, Hatice ile giderirdi. Çünkü Hatice O'nu teselli eder, sakinleştirir, huzura erdirirdi. Böylece Sevgili Peygamberi-miz'in görevini kolaylaştırırdı.
Kaynanam Hatice'nin zengin olduğu için malını Peygamberimiz'in emrine vermesi ayrıca Övgüye değer bir hareketti. Onun bu faziletlerinden dolayıdır ki Sevgili Peygamberimiz onun hakkında daha sonraları her konuştuğunda, şu övgüleri söyleyecekti:
«İnsanlar beni inkar ettiği zaman, o bana inandı. İnsanlar beni yalanladığı zaman, o beni doğruladı. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman, o beni malına ortak etti. Kadınlar bana evlat vermediği zaman, Allah bana ondan evlat da nasip etti.» «Kendi zamanının en hayırlısı İmran'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatice'dir.»
Sevgili çocuklar! Sevgili Peygamberimiz'in peygamberliğinin onuncu yılında, O'nu üzen bir diğer olayın da babam Ebu Talib'in vefatı olduğunu daha önce söylemiştim. Gerçekten babam hayatta olduğu müddetçe, Sevgili Peygamberimizi müşriklere karşı hep korudu. Adeta ömrünü O'nu korumaya adadı.
Sevgili Peygamberimizde beraber Muttalib ve Haşimoğullan olarak hepimiz, o yıl boykot ve hüzün yılı ambargodan henüz yeni çıkmıştık. Bir süre sonra babam aniden rahatsızlandı. Zaten oldukça yaşlıydı. Hastalığı giderek arttı. Son günlerini yaşarken dahi, aklı hep Sevgili Peygamberimiz'deydi. Çünkü ölümünden sonra Mekke müşriklerinin O'na hakaret edeceklerinden korkuyordu.
Hatta bu endişeyle hasta yatağında kendisini ziyarete gelen müşriklerin ileri gelenlerine, Sevgili Peygamberimiz'! korumalarını tavsiye ediyordu. Fakat müşrikler, babamı hiçbir şekilde dinlemediler. Babamın vefatından hemen sonra, Peygamberimiz'e daha çok hakaret ve eziyetlerde bulundular.
Hatırladığım kadarıyla yine bir gün babam son günlerinde Sevgili Peygamberimiz'i yanına çağırdı. Sanki Sevgili Peygamberimiz'in ileride Medine'ye hicret edeceğini biliyormuşçasına, ölümünden sonra Medine'ye dayıları Neccaro-ğullarına gitmesini söyledi. Onların kendisini koruyacak güçte olduklarına inanıyordu.
Kara günlerinde kardeşinin oğlu olan Sevgili Peygamberimiz'İ yalnız bırakmayan babam, O'na daima destek verdi. O'na himaye kanatlarını gerip korucu bir melek gibi oldu. Neticede her insan gibi, o da bu fani dünyadan ayrıldı.
Babam ölünce en çok üzülenlerin başında Sevgili Peygamberimiz geliyordu. Çünkü sekiz, yaşından beri kendisini yanına almış, büyütmüş, evlendirmiş ve müşriklere karşı korumuştu. Üzülmemek elde değildi. Babamın cenazesini, Peygamberimizin emriyle kendi ellerimle gömdüm. Kureyş, o gün bir büyüğünü kaybetmişti.
Taife Gidiş
Sevgili çocuklar! Sevgili Peygamberimiz, babamın vefatından sonra korumasız kalmıştı. Mekke'nin müşrikleri dört bir taraftan hakaret ve eziyetlere başlamışlardı. Babamın ölmesi onları cesaretlendirmişti.
Hatta bir defasında Sevgili Peygamberimiz yolda yürürken, üzerine toz-toprak döktüler. Babamın hayattayken yapamadıkları ve cesaret edemedikleri eziyetleri yapıyor, giderek artırıyorlardı.
Özellikle İslâm'a karşı olan düşmanlık ve cehaletinden dolayı «cehaletin babası» diye isimlendirilen Ebu Cehil ile Velid bin Muğire, O'na eziyet verenlerin başını çekenlerdendi.
Bu arada Sevgili Peygamberimiz'in ve aynı zamanda benim de amcam olan Ebu Leheb'in akrabalık damarı kabardı. Bir müddet Peygamberi-miz'i, yapılan hakaretlere karşı korumasına aldı.
Fakat müşriklerin kışkırtmaları sonucu Sevgili Peygamberimiz'i korumaktan vazgeçip, yine eski düşmanlıklarına devam etti.
Daha sonrasını hanımım olan Sevgili Peygamberimiz'in kızı Fatıma bana anlattı: Kendisi o zamanlar henüz küçükmüş. Sevgili Peygamberimiz'in üzerine toz-toprak döküldüğü gün hem Peygamberimiz'in başını temizliyor, hem de ağlı-yormuş. Annesi Hatice o sıralar yeni vefat ettiği için, henüz onun üzüntüsünü üzerinden atamayan Fatıma, babasını da bu halde görünce çok üzülmüş, kendini tutamayıp ağlamış. Fakat Sevgili Peygamberimiz ona;
Ağlama kızım, ağlama! Allah babanı koruyacaktır, demiş.
Müşriklerin gittikçe artan bu hakaretleri karşısında Sevgili peygamberimiz destek bulmak ümidiyle, Taif denen yere gitti. Beraberinde azatlı kölesi Zeyd bin Harise de vardı.
Taif'te Sakifoğullan kabilesi yaşıyordu. Bu kabilenin büyükleri ve ileri gelenleriyle görüşmüş. Kendisinin Allah'ın Resulü olduğunu söylemiş. İslâmı anlatmış. Desteklerini istemiş. Buna karşı Taifliler Sevgili Peygamberimiz'i hem yalanlamış, hem alay etmiş, hem de hakaretlerde bulunmuşlar. Yaptıkları bunca şeyler yetmiyormuş gibi, çocuklarını ve kölelerini kışkırtıp taşlarla O'na saldırtmışlar. Mübarek ayaklan ve vücudu kana boyanmış. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, yanında bulunan Zeyd'ie beraber Taiften süratle uzaklaşmış.
Peygamber Efendimiz üzüntü içerisinde dinlenmek için kendisini, Utbe ve Şeybe bin Ebi Rebia adındaki kardeşlerin üzüm bağına zorlukla atmış.
Halsiz, takatsiz ve yorgun düşen Sevgili Peygamberimiz gördüğü eziyet ve hakaretler karşısında şikayetini sadece Allah'a arz etmiş. Uzun uzun dualarda bulunmuş ve Rabbine şöyle yalvarmış:
Ey Allahım! Gücümün zayıflığını, çaresiz kalışımı, insanlar nazarında hor görülüşümü sadece sana arz ve şikayet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Herkesin hor görüp dalına bindiği çaresizlerin Rabbi sensin. Benim Rabbim de ancak sensin. Huysuz, yüzsüz bir düşmanın eline beni bırakmayacak kadar merhamet sahibisin. Hayatımın dizgilerini eline verdiğin akrabadan bir dosta muhtaç etmeyecek kadar beni esirgersin. Allah'ım! Senin gazabına uğramayayim da mihnetlere, belalara, musibetlere aldırmam. Fakat senin af ve mağfiretin bunları bana göstermeyecek kadar geniştir.
Allah'ım! Senin gazabına uğramaktan, hoşnutsuzluğuna çarpmaktan, senin karanlıkları aydınlatan nuruna sığınırım. Dünya ve ahiret yolunu, ancak sen aydınlatırsın.
Allah'ım! Sen razı oluncaya kadar affını diliyorum. Her kuvvet ve kudret, ancak seninle kaimdir.
Yüce Allah'a halini arz eden Sevgili Pey-gamberimiz'i bu hâlde gören, uzaktan akrabaları da olan Utbe ve Şeybe kardeşlerin içindeki merhamet duyguları kabarmış. Addas adındaki kölelerini bir tas üzümle yanına göndermişler.
Addas, üzümü Peygamber Efendimiz'in önüne koymuş. Sevgili Peygamberimiz;
Bismillah[1] diyerek yemeye başlamış.
Bu söz üzerine Addas şaşkın bir halde heyecanla konuşmuş:
Vallahi bu sözü bu belde halkı bilmez. Allah'ı tanımaz!
Ey Addas! Sen hangi millettensin, hangi dindensin?
Ninovalıyım ve Hiristiyanım. Sevgili Peygamberimiz tekrar sormuş:
Demek sen, o salih insan Yunus bin Met-ta'nm hemşehrisisin öyle mi?
Daha çok şaşıran Addas merakla sormuş:
Yunus bin Metta'yı nereden biliyorsun?
O, benim kardeşimdir. O, bir peygamberdi. Ben de bir peygamberim.
Bu konuşmanın üzerine Addas, efendileri kendisine baktığı haide Sevgili Peygamberimiz'in ellerine, ayaklarına sarılıp öpmüş. Çünkü o, bir Hıristiyan olarak Allah'ın peygamberini tanımıştı.
Addas'ın iman etmesiyle üzüntüleri hafifleyen Sevgili Peygamberimiz, yine de Taiflilerİn yaptıklarını unutmamıştı. Hâlâ olanları düşünürken, Yüce Allah «Dağlar Meleği»ni göndermiş. Melek Peygamberimiz'in huzuruna gelmiş. İsterse kendisini bu kadar üzen kavmi iki dağ arasına sıkıştırıp yok edeceğini söylemiş. Fakat bunca eziyet ve hakarete rağmen, şefkat ve merhamet peygamberi olan Sevgili Peygamberimiz, bu teklifi kabul etmemiş. Buna karşılık Yüce Allah'tan, müşriklerin soyundan Müslüman bir nesil dilemiş.
Sevgili çocuklar! Umarım siz de Peygamber Efendimiz'in üzüm yemesi esnasında söylediği gibi, bir şey yediğinizde veya içtiğinizde «Bismillah» demeyi unutmazsınız. Çünkü Allah'ın adını anarak bir işe başlamakta bolluk ve bereket vardır. Hatta eve girerken, otururken, kalkarken, elbise ve ayakkabılarımızı giyerken besmeleyle başlamak, Sevgili Peygamberimiz'in sünnet'idir.[2] Yüce kitabımız Kur'ân, O'nu bize en güzel örnek alınacak kişi olarak tanıtıyor. Aslında siz, her hayırlı işe «besmele» ile başlamak gerektiğini zaten biliyorsunuz. Ben sadece hatırlatayım diye söyledim. Kaldığımız yerden devam edelim mi? Peki peki, tamam!
Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberimiz, üzüntülü bir halde Mekke'ye geri döndü. Mutim bin Adiy adındaki bir müşrik, O'nu himayesine aldığını yani korumasında olduğunu ilan edince, Mekke'ye girdi. Çünkü Kureyş Müşrikleri Peygamber Efendimiz Mekke'den çıkıp Taife gittiği için, kendisini Mekke'ye sokmak niyetinde değillerdi. Peygamberimiz Mutim'in bu iyiliğini ömrü boyunca unutmadı.
Medineli İlk Müslümanlar
Sevgili çocuklar! Sevgili Peygamberimiz, Yüce Allah'ın dinini durmaksızın herkese anlatıyordu. Çünkü O, bununla gönderilmişti. Bunun için hac mevsiminde hacca gelen insanlara, Allah'ın birliğini ve kendisinin de O'nun Resulü olduğunu anlatıyor, onları İslâm'a davet ediyordu.
Çadır çadır dolaşıyor, yorulmak nedir bilmiyordu. O'nun bu gayretini kırmak İçin Ebu Leheb de arkasından geziyor, çıktığı her çadıra kendisi giriyordu.
Bu, benim yeğenİmdir. O'nu dinlemeyiniz, diye engel oluyordu. Ama Sevgili Peygamberimiz, bu engellere kulak asmadı. Büyük bir azimle insanların hidayeti İçin, Müslüman olmaları için, doğru yolu bulmaları için çalıştı.
Taiften döndükten sonra daha çok çabalıyordu. Her hac mevsiminde yaptığı gibi, peygamber olarak gönderilişinin on birinci yılında da değişik memleketlerden gelen hacılara İslâm'ı anlatıyor, onları imana davet ediyordu. Kimi O'nu yalanlıyor, kimi de çeşitli bahanelerle iman etmeye yanaşmıyordu.
Fakat o yılki hacda bir gelişme yaşandı. Sevgili Peygamberimiz, Akabe denilen yerde olduğu sırada Medine'nin Hazrec adlı kabilesinden altı kişilik bir grupla görüştü. Bu gruba yaklaşıp sordu:
Sizler kimlersiniz?
Hazrec kabilesinden bazı kimseleriz.
Yahudilerin komşusu ve anlaşmalıları olan Hazrecliler misiniz?
Oturmaz mısınız? Sizinle biraz konuşsak olmaz mı?
Olur.
Böylece Sevgili Peygamberimiz, onları Allah'ın varlığına, birliğine iman etmeye davet etti. İslâmi anlattı. Onlara Kur'ân-ı Kerim'den ayetler okudu. Bu nasihatler neticesinde Yüce Allah, bu altı kişinin kalplerinde İslâm'ın nurunu parlattı. Kalpleri, ilahi sözün etkisiyle arınıp temizlendi. İslâm'ı hemen kabullendiler.
Meğer Sevgili Peygamebrimiz'e iman etmelerinin bir sebebi de Medine'de komşuları olan Yahudilerden sürekli;
Gelecek olan peygamberin zamanının gölgesi üzerimize düşmek üzeredir. Geldiğinde O'na uyacak, O'nunla birlikte olup Ad ve İrem kavimlerinin Öldürülmeleri gibi, biz de sizi öldüreceğiz, sözlerini işitmeleriymiş.
Bu sözlerin altı Medineli'nin Müslüman olmalarıyla nasıl bir alakası olduğunu size açıklamak İstiyorum çocuklar: Yahudiler kitap sahibi oldukları için, gelmesi beklenen peygamber hakkında da bilgi sahibiydiler. Çünkü kitapları Tevrat'ta bu bilgi vardı. Dolayısıyla bu konuda doğru söyledikleri, Medine halkı tarafından da biliniyordu. Bunun için bu altı Müslüman birbirlerine:
Vallahi bu, Yahudilerin kendisiyle bizi korkuttuğu peygamber olsa gerek. Sakın ola ki Yahudiler O'na inanmakta bizi geçmesinler, demişler. Bu vesileyle de Allah, onlara Müslüman olmayı nasip etmiş.
İçlerinde Esad bin Zürare ve Cabir bin Abdullah gibi meşhur kimselerin de bulunduğu bu altı kişi, Medine'ye dönüp çalışmalarına devam ettiler. İnsanları İslâm'a davet etme İşini ilerletmeye çalıştılar.
İsra ve Mi'rac
Evet sevgili çocuklar! Sevgili Peygamberi-miz'in peygamberliğinin 12. yılına gelinmişti.O, bıkmadan, usanmadan Yüce Allah'ın birliğine, İnsanları davet etmeye devam ediyordu.
Aylardan Recep'ti. Bu ayda müşriklerin inan-mayip dillerine doladıkları bir olay oldu: Şöyle ki Receb'in 27'nci gecesiydi. Medine'ye hicret etmemizden aşağı yukarı bir buçuk yıl kadar önceydi. Cebrail, Sevgili Peygamberimiz'! Mescid-i Haram (Kâ'be)'den «Burak» adlı bir binekle alıp, Kudüs şehrindeki Mescid-i Aksa'ya götürmüştü. Yani Mekke'den Kudüs'e bir gecede gidilmişti.
Ayrıca Cebrail, Sevgili Peygamberimiz'! oradan da göklere çıkarmış. O'nu bildiğimiz bu alemin ötesine götürmüş. Peygamber Efendimiz'e orada nice acaip ve garip şeyler gösterilmiş. Bütün peygamberleri, Cennet ve Cehennemi dahi görmüş. Hatta Sidretü'i-Münteha[3]denilen makama da götürülmüş. Ayrıntılarını bilemeyeceğimiz bir şekilde, Yüce Allah'ın huzuruna çıkmış. O'nun temiz ve pak olan kelamını işitmiş. Cemâlini görmüş. Yine aynı gece evine dönmüş. İşte sevgili Peygamberimiz'in yaşadığı ve bir gece içinde meydana gelen bu olay isra[4] ve mi'rac[5] diye bilindi.
Sevgili çocuklar! Bu gecede yine Allah tarafından Ümmet-i Muhammed'e günde beş vakit namaz hediye olarak verildi. Zaten namaz da bir çeşit mi'rac'tır değii mi? Yani Allah'ın huzuruna çıkmaktır. Yüce Allah'la buluşmak ve O'nunla görüşmektir. Çünkü namazda okuduğumuz Fatiha Sûresi ve diğer ayetleri her okuyuşumuzda, sanki Yüce Allah ile konuşuyor gibi oluyoruz.
Bu arada aklıma gelmişken size sormak istiyorum: Namazla aranız nasıl çocuklar? Demek iyi ha! Aferin size! Namazı aksatmayan ve devamlı kılan, çalışkan çocuklar olduğunuza inanıyorum.
Yedi yaşından itibaren namaz kılmayı Sevgili Peygamberimİz'in bize emrettiğini biliyorsunuz. Ben de on yaşında, iman ettiğim günden İtibaren namaz kılmaya başladım. O zaman Sevgili Peygamberimiz ve hanımı Hatice'yi namaz kılarken görmüş ve Müslüman olmuştum. O günden beri hiçbir zaman namazlarımı aksatmadım. Bu sebeple sizin de evlerinize yakın olan camilerde, sürekli cemaatle beraber namaz kılmayı adet haline getirmenizde çok faydalar vardır.
Unutmayınız ki cemaatle namaz kılmak, yalnız başına namaz kılmaktan yirmi yedi derece daha üstündür. Günde beş defa Yüce Allah'ın huzuruna çıkacağını bilen bir insan hiç günah işler mi?
Demek ki namaz, müslümani kötülüklerden korur. Böyle bir hediyeye karşılık Yüce Allah'a çokça secde ederek şükretmek gerekmez mi çocuklar?
Evet çocuklar! İsra ve mi'rac'm olduğu gecenin sabahı, Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberimiz, o gece yaşadıklarını müşriklere anlattı. Müşrikler O'nun bir gecede Mekke'den Kudüs'e, oradan da göklere yükselip birçok şeyler yaşadıktan sonra, aynı gece tekrar geri geldiğine inanmadılar. Bunu o zayıf ve kıt olan akıllanyla imkânsız gören müşrikler, hemen Sevgili Peygamberimİz'in aleyhine dedikodulara başladılar.
Müşrikler, bu gayeyle Ebu Bekir es-Sıddîk'a koşmuşlar. Ebu Bekir'in buna inanmayacağını umuyorlarmış. Peygamber Efendimizi kastederek «şöyle şöyle söylüyor» deyip o gece yaşanılanları anlatmışlar. Ebu Bekir, hiç tereddüt etmeden onlara;
Vallahi, eğer O bunu söylediyse muhakkak ki doğrudur, demiş.
Hemen kalkıp Sevgili Peygamberimİz'in yanına varmış. Müşriklerin söylediklerini haber vermiş. Onlara böyle bir şey söyleyip söylemediğini sormuş. «Evet!» cevabını alınca;
Doğru söylüyorsun! Şehadet ederim ki, Sen Allah'ın Resulüsün, demiş.
Ne oldu bu durumda çocuklar, biliyor musunuz? Sevgili Peygamberimiz Ebu Bekir'e şüphe etmeden kendisini doğruladığı için, «Sıddîk»[6] lakabını verdi.
Ey Ebu Bekir! Sen Sıddîk'sın, dedi.
Böylece hayatı boyunca herkes ona «Ebu Bekir es-5ıddîk» demeye başladı.
Sevgili çocuklar! Doğru sözlü olmak, müslü-manın bir özelliğidir. Bunu biliyorsunuz. Çünkü hiç kimse yalan söyleyerek bir fayda görmemiştir. Aksine hep zarar görmüş, İnsanlar arasında da «yalancı» diye kötülenmiştİr. Bazıları «bir defacık yalan söylemekten bir şey olmaz» diyerek yalan söylemenin yolunu açar, insanı yalancı olmaya teşvik ederler. Bu şekilde küçük yalanlar üst üste yığılır ve büyük yalanlara sebep olurlar. Halbuki Müslüman, doğru sözlü ve dosdoğru olmalıdır. Küçük de olsa yalanlara siğınmamalıdır. Annesine, babasına ve arkadaşlarına güven vermelidir. Yaptıklarıyla söyledikleri birbirini doğrulamalı, çelişmemelidir.
Yaa çocuklar! İşte Ebu Bekir'e Siddîk denilmesinin sebebi buydu. Tabi Ebu Bekir'den sonra ashabın diğerleri de gelip, Sevgili Peygamberimiz'i doğruladılar.
Hatta müşrikler, Peygamber Efendimiz'in
Kudüs şehrindeki Mescid-i Aksa'ya ömründe hiç gitmediğini biliyorlardı. Bu nedenle gelip Sevgili Peygamberimiz'e, Mescid-i Aksa hakkında sorular dahi sordular. Kendilerince O'nu imtihan ediyorlardı. Fakat Yüce Allah, Peygamberimiz ile Mescİd-İ Aksa arasındaki perdeyi kaldırdı. Sevgili Peygamberimiz, sanki Mescid-İ Aksa'yı izliyormuş gibi müşriklerin «kaç kapısı, kaç sütunu var?» şeklindeki tüm sorularını cevaplandırdı.
Ama kalpleri kararmış olan inatçı müşrikler, yine inanmadılar. Çünkü isra ve mi'rac, akıl gözünden çok iman gözü İle kabullenen bir olaydır. İmandan yoksun olan müşriklerden buna inanmaları zaten beklenemezdi.
Birinci Akabe Biatı[7]
Sevgili çocuklar! Peygamberliğinin 12. yılında Sevgili Peygamberimiz, hac mevsiminde tekrar Akabe'ye gitti. Çünkü geçen yıl Müslüman olan altı Medineliyle bu yıl buluşmak üzere anlaşmıştı.
Fakat bu yıl Medineli altı Müslüman, on iki kişilik bir grup olarak gelmişlerdi. Bu gizli buluşmada Sevgili Peygamberimiz'e şu şartlar üzere biat ettiler:
Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak
Hırsızlık yapmamak
Zina etmemek
Kız çocuklarını öldürmemek
Hiç kimseye iftira etmemek
Hiçbir hayırlı işe karşı olmamak
Sevgili Peygamberimiz onların bu şartlar üzerine yaptıkları biatlerinden sonra, onlara nasihatlerde bulundu. Onlar da Medine'ye geri döndüler. Fakat kendilerine imamlık yapmak ve Kur'ân-ı Kerim'i okuyup öğretmek için bir «öğretmen» İstediler. Peygamber Efendimiz bunun üzerine Mus'ab bin Umeyr'i onlarla gönderdi. Böylece Musab, Sevgili Peygamberimizin görevlendirdiği ilk öğretmen oldu.
Mus'ab, çok samimi ve cesur bir insandı. Hatırlıyorum da bir gün, Peygamber Efendimiz ile beraber mescitte oturuyorduk. O sırada Musab, yanımıza geldi. Üzerinde temiz, fakat yamalı bir elbise vardı.
Sevgili Peygamberimiz onu böyle görünce gözleri yaşardı. Çünkü Mus'ab, Müslüman olmadan önce çok zengindi. İpekli elbiseler giyiyor, her şeyin en güzelini kullanıyordu. O gün ise, yamalı bir elbise içindeydi. Allah'a ve O'nun Sevgili peygamberine ovan sevgisi, ona hepsini bıraktırdı. Yüce Allah ona rahmet etsin.
Sonradan öğrendiğimize göre Mus'ab, Medine'deki Müslümanlara görevlendirildiği gibi hem imamlık yapıyor, hem de Kur'ân-ı Kerim öğ-retiyormuş. Bunun yanı sıra Medine halkını da İslâm'a davet edip, durmadan çalışıyormuş.
Bir gün, Medinelt Müslümanlardan Esad bin Zürare ve bazı Müslümanlarla beraber, bir bahçedeki kuyunun başında oturuyorlarmış.
Üseyd bin Hudayr ve Sad bin Muaz adında Medine'nin önde gelen liderlerinden ikisi, Mu-sab'in Medine'de İsfâmı anlatmasından ve halkı İslâm'a davet etmesinden rahatsız olmuşlar. Bu sebeple Sad bin Muaz, Üseyd bin Hudayr'i gönderip Musab'ı tehdit etmesini söylemiş. Üseyd, bu niyetle kuyu başındaki Mus'ab ve arkadaşlarının yanına gelmiş. Çok hiddetli ve kızginmiş. Karşılarına, elindeki bir mızrakla dikilmiş. Mus'ab'a:
Siz buraya niye geldiniz? Zayıflarımızın inançlarını bozmak için mi? demiş. Musab'ı Medine'den ayrılması için tehdit etmiş. Mus'ab ise;
Biraz dur hele, otur! Söyleyeceklerimi dinle. Beğenirsen kabul edersin. Beğenmezsen yüz çevirirsin, diyerek yumuşakça davranmış.
Bu tavır üzerine Üseyd yumuşamış. Mus'ab ona Kur'ân'dan ayetler okumuş. İslâm'ı anlatmış. Yüce Allah'ın izniyle Üseyd'in kalbine, İslâm'ın sevgisi girmiş ve Müslüman olmuş.
Sevgili çocuklar! Sizce Mus'ab, Üseyd gibi sert ve kavgacı davransaydı ne olurdu? Üseyd Müslüman olmazdı değil mi? Belki de İslâm'a ve Müslümanlara daha çok kin bağlar, daha çok düşman olurdu. Halbuki yumuşakça ve kızmadan karşımızdakine iyi davranırsak, karşımızdaki de mutlaka yanlış yaptığını anlayacak, pişman olacaktır. Çünkü öfke her zaman sahibine zarar vermiştir.
Zaten Mus'ab'ın bu güzel davranışı sonucu Üseyd de Müslüman olmuş. Müslüman olduktan sonra şunu demiş:
Ben gidip size birini göndereceğim. Eğer o da Müslüman olursa, bu memlekette iman etmeyen hiç kimse kalmaz.
Doğruca kendisinden haber bekleyen Sad bin Muaz'a gitmiş. Bir bahaneyle Sad'ı, Musab'ın yanına göndermiş. Musab'ın Medine'deki çalışmalarının dedikodularıyla kandırılıp doldurulan Sad, kızgın ve öfkeli bir halde Üseyd gibi, Mus'ab'ın karşısına dikilmiş. Mus'ab ona da aynı şekilde yumuşakça ve güzel bir şekilde davranmış. Kendisine Kur'ân-ı Kerim'den ayetler okumuş.
Okunan ayetler Sad'ın kalbine etki etmiş ve Sad da Müslüman olmuş.
Peki çocuklar! Sizce Sad bundan sonra ne yapmış olabilir? Bilmiyorsunuz demek. Öyleyse anlatacaklarıma dikkat edin: Sad bin Muaz Müslüman olduktan sonra, kavminin yanma gitmiş. Sad, kavminin başkanıydı. Kavmine Müslüman olmalarını teklif etmiş. O gün akşama kadar annesi, babası ve hanımı başta olmak üzere kavminin hepsi Müslüman olmuş. Böylece Mus'ab bin Umeyr'in öncülüğünde İslâm, Medine'de hızla yayılmış. Parlayan bir güneş gibi Medine'de doğmuş.
İkinci Akabe Biati
Bir yıl sonraydı sevgili çocuklar. Yani Sevgili Peygamberimiz'in gönderilişinin 13. yılıydı. Mus'ab bin Umeyr, beraberinde ikisi kadın toplam 75 müslümanla Mekke'ye hacca geldi, Medine'de gittikçe çoğalan Müslümanların kimi Evs, kimi de Hazrec denen kabilelere mensuptu.
Size çok ilginç bir durumdan bahsetmek istiyorum çocuklar: Evs ve Hazrec denen bu iki kabile, Müslüman olmadan beş yıl kadar önce, kimilerinin dediğine göre 120 yıl süren bir savaş yapmışlardı. Ama şimdi Yüce Allah, bu iki kabile insanlarını İslâm dini üzerinde birleştirip, kalplerini kaynaştırdı. Böylece yıllar boyu süren düşmanlıkları sona erdi. Ne güzel değil mi? Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Böyle olunca da birbirlerine değil, düşmanlarına karşı savaşır, güçlerini düşmanlarına karşı kullanırlar.
İşte Medineli bu Müslümanları temsil eden bir grup, Sevgili Peygamberimiz'le görüşmüş, Medine'ye hicret etmesini teklif etmişler. Hatta Sevgili Peygamberimiz'i Medine'de koruyacaklarını, bu uğurda canlarını dahi feda edeceklerini belirtmişler. Sevgili Peygamberimiz de onlarla gece yansı Akabe Vadisi'nde buluşup bu konuyu görüşmeyi kararlaştırmış. Kimseye bildirmeden gizlice gelmelerini istemiş. Gece olunca Medineli Müslümanlar, diğer hacılara hissettirmeden gizlice Akabe Vadisi'nde toplanmışlar. Peygamber Efendimiz de amcası Abbas'la beraber oraya gitmiş.
Sevgili çocuklar! Her hâlde daha önce söylemiştim. Ben ve Sevgili Peygamberimiz, amca çocuklarıyız. Dolayısıyla Abbas benim de amcamdır. Bunu hatırlattıktan sonra, tekrar devam edeyim:
Önce amcam Abbas konuşmuş. Medineli Müslümanlara yeğeni olan Sevgili Peygamberi-miz'i koruyamayacaklarsa, Medine'ye götürmemelerini söylemiş. Yahudilerin demüşrikler gibi O'na düşman olduğunu hatırlatmış. Çünkü Medine'de, Yahudiler gerçekten de çoktu çocuklar. Zaten çocukluğundan beri, Yahudiler Sevgili Peygam-berimiz'e düşmanlık ediyor, öldürmek istiyorlardı.
Amcam Abbas bu endişelerini dile getirdikten sonra, Sevgili Peygamberimiz'i koruyacaklarına dair Medineli Müslümanlardan söz almak istemiş.
Bunun üzerine Medineli Müslümanlar Sevgili Peygamberimize;
Kendin ve Rabbin için iste, demişler.
Peygamber Efendimiz onlara birtakım ayetler okumuş ve:
Yüce Rabbim için şartım, O'na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamanız, sadece O'na ibadet etme-nizdir. Kendim için isteğime gelince; Allah'ın Resulü olduğuma şehadet etmeniz; kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı savunup koruduğunuz gibi, beni ve Ashabımı korumanızdir, demiş.
Ya Resulalîah ! Senin uğrunda ölürsek bize ne var? diyen Medineli Müslümanlara Sevgili Peygamberimiz:
Cennet var, demiş. Sevinç içinde;
Bu ne kârlı bir alış veriştir, demişler. Daha sonra tek tek Peygamber Efendİmiz'e biat edip söz vermişler.
Tam dağılacakları esnada «şeytan», bu buluşmadan rahatsız olduğu için, büyük bir çığlık koparmış. Müslümanlar da hemen orayı terk etmişler.
Çocuklar! Biliyor musunuz? Şeytan, Sevgili Peygamberİmiz'in gönderilişine kadar, insanları çok uzun zamandan beri kandırıyor, putlara taptırıyor ve doğru yoldan uzaklaştırıyordu. Fakat İslâm yayılmaya başlayınca, artık şeytan insanları kandıramayacağını anladı. Akabe Vadisi'nde toplanan Müslümanları müşriklere bildirmek ve onları ele vermek amacıyla, o gece çığlıklar atmıştı. Allah'ın laneti şeytanın üzerine olsun.
Her neyse çocuklar! Medineli Müslümanların Sevgili Peygamberimiz'le buluşmasından Mekkeli müşrikler önce haberdar olmamış, fark etmemişlerdi. Böylece Medineli Müslümanlar haccın bitmesiyle yola çıkıp Medine'ye gittiler.
Daha sonra olanları fark eden müşrikler, Medineli Müslümanların peşlerine düştüler. Duyduğum kadarıyla Sad bin Ubade ve Münzir bin Amr'ı yakalamışlarsa da Münzir kaçmış, Sad da tanıdığı bazı müşriklerin korumasıyla kurtulmuştu. İkinci Akabe biati böylece gerçekleşince Mekke'deki biz Müslümanlara ve Sevgili Peygamberimiz'e, Medine'ye hicret etme yolu göründü.
İkinci Bolum
Medine'ye Hicret
Evet sevgili çocuklar! Mekke'de Müslümanların çektiği eziyet, hakaret ve işkenceler bir türlü sona ermiyordu. Başta Ebu Cehil olmak üzere diğer müşrikler, Müslümanlara işkence etmekten bir türlü vazgeçmiyorlardı. Bu çileye tahammül edemeyen bazı Müslümanlar daha önce Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Şimdi ise Medine'ye hicret etmek için Sevgili Peygamberimiz'den İzin alınmıştı.
Çocuklar! Medine'ye hicret eden Müslümanlara «Muhacir» denildiğini her halde biliyorsunuz. Muhacir; Allah'a kulluk etmek için, bir memlekette zorluk ve eziyet gören bir müslüma-nin, Allah'a daha iyi ve rahatça kulluk etmek gayesiyle başka bir memlekete, göç eden kimsedir. Böylece Müslümanlar, kendileri gibi kardeşlerinin olduğu Medine'ye tek tek veya grup grup gizlice gitmeye başladılar.
İlk hicret eden Ebu Seleme oldu. Müşrikler, hanımını ve çocuğunu ondan zorla aldılar. O da tek başına acılar içinde Medine'ye hicret etti. Hicret eden Müslümanlar arttıkça Mekke müşrikleri kiminin Önünü kesiyor, engelliyor; kimini de çeşitli hilelerle geri çeviriyorlardı. Daha çok; mazlum, kimsesiz, gücü ve koruyucuları olmayan akrabasız Müslümanlara aslan kesiliyorlardı.
Fakat Ömer gibi pehlivan/ kahraman, yiğit ve cesur Müslümanlara karşı ise korkuyor, çekmiyorlardı. Hatırlıyorum da, Ömer hicret etmeye karar verdiği zaman şöyle demişti:
Karısını dul bırakmak, anasını ağlatmak, çocuklarını öksüz bırakmak isteyen varsa, şu vadide önüme çıksın.
Bu bir meydan okumaydı. Fakat Ömer'i engellemeye çalışmak kimin haddineydi! Hiç kimse Ömer'in arkasına düşmeye cesaret edemedi.
Gücü yeten Müslümanların hepsi hicret et-miştİ. Geriye hapsedilen, hasta ve aciz olan Müslümanlarla beraber; Sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekir ve ben kalmıştık. Ebu Bekir de hicret için izin isteyince, Peygamber Efendimiz onu bekletti.
Kureyş müşrikleri, Müslümanların tek tek Mekke'yi boşaltmalarından korkmuşlardı. Endişeleri; Medine'ye hicret eden Müslümanların, Habeşistan'a hicret etmiş Müslümanlarla beraber olup, kendilerine karşı savaş açmalarıydı. Çünkü Müslümanlar oldukça çoğalmaya başlamıştı.
Bu sebeple müşrikler, Darü'n-Nedve denilen meclislerinde bir araya gelmişlerdi. Artık bu işi halletmek niyetindeymişler. Bu konuda birçok müşrik birçok görüş söylemiş.
Bu toplantıya, Necid memleketinden olduğunu söyleyen bir ihtiyar da katılmış. Toplantıda başta amcamız olmasından utandığımız kötü kalpli Ebu Leheb olmak üzere kimi Sevgili Peygamberimiz için «hapsedelim» kimi de «Mekke'den kovalım» demiş. Fakat üstüne vazife olmamasına rağmen Necidli ihtiyar, bu görüşlerin çözüm olmadığını söylemiş. Hatta başka bir şey düşünmelerini istemiş.
Bunun üzerine Ebu Cehil, Sevgili Peygambe-rimiz'i öldürmekten başka bir çare olmadığını belirtmiş. Öyle ki bu konuda bir planı bile varmış. Buna göre; her kabileden eli kılıçlı gençler, bir adamın vuruşu gibi tek bir vuruşta Sevgili Peygamberİmiz'i, yatağında yattığı esnada vurup öldüreceklerdi. Böylece Peygamber Efendimiz'in akrabaları, tüm kabilelerle savaşmayı göze alamayacakları için, mecburen diyete[8] razı olacaklardı.
Necidli ihtiyar;
İşte, yerinde söz bu adamın sözüdür, deyip Ebu Cehil'i onaylamış.
Meğer bu Necidii ihtiyar kimmiş, biliyor musunuz çocuklar? İnsan kılığına girmiş Şeytan'miş. Yaa! Şaşırdınız değil mi? Sevgili Peygamberi-miz'İn öldürülmesi için müşriklere yardımcı olmak amacıyla toplantıya katılmış. Kendisi gibi şeytanca fikirlere sahip olan Ebu Cehil'in bu korkunç planını beğenmişti.
Fakat Yüce Allah onların bu planlarını, Cebrail vasıtasıyla Sevgili Peygamberimize iletmiş. Aynı zamanda Medine'ye hicret etmesi için de izin vermiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz o gün, hemen Ebu Bekir'e uğrayıp hicret için beraberce gideceklerini müjdelemiş. Ebu Bekir, Sevgili Peygamberimiz'in yol arkadaşı olacağı İçin sevincinden ağlamış.
Satın almış olduğu iki deveyi, Abdullah bin Ureykıt adındaki klavuzlarına vermiş. Bu adam müşrik olmasına rağmen güvenilir bir adamdı. Anlaştıkları üzere üç gün sonra bu develeri, Sevr denen mağaraya getirecekti.
Sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekir'den çıktığında evine döndü. O gece, kendi yatağında yatmam için beni tembihledi. Korkmamamı ve çe-kinmememi söyledi. Medine'ye hicret edeceğini belirtti. Ayrıca yanında «müşriklere ait olan emanetleri» de sahiplerine verdikten sonra, kendisine yetişmemi nasihat etti.
Size yeri gelmişken ilginç bir durumdan bahsetmek istiyorum çocuklar: Dikkatinizi çekti mi acaba? Sevgili Peygamberimiz'in yanında «müşriklere ait emanetler» olduğunu söyledim. Yani müşrikler tarafından O'na emanet olarak verilmiş birtakım değerli eşyalar, mallar ve paralar yanında bulunuyordu. Neden dediğinizi duyar gibiyim.
Çünkü müşrikler eşlerine, çocuklarına, iş ortaklarına yani yakınlarına değerli mallarını, yahut paralarını emanet olarak vermek için güvenmiyorlardı. Fakat buna karşılık davetini kabul etmedikleri Sevgili Peygamberimize güveniyor, emanetlerini O'na vermekte bir sakınca görmüyorlardı. Çok garip bir durum değil mi?
Güvenilir olmak müslümanı her yerde ve her zaman şeref sahibi yapar. Ne güzel bir şey!.. Müslüman, emanete ihanet etmeyen güvenilir insan demektir. Öyleyse Yüce Allah'ın biz Müslümanlara emanet ettiği dinimize sahip çıkmalıyız. Onu yaşamalı ve yaşatmalıyız. Hem de Allah'ın rızasını gözeterek en iyi bir şekilde...
Müslüman kimse emin'dir, güvenilirdir. Başkalarına ait hiçbir şeye izinsiz el sürmez. Çünkü inancı buna izin vermez.
Böylece Sevgili Peygamberimizin yatağına yattım. O sıcacık yatağa girer girmez uyumuş, kendimden geçmişim. İlerleyen saatlerde sabah aydınlığı esnasında, Ebu Cehil'in planı gereği müşrikler, Peygamber Efendimiz'in evinin etrafını sardılar. Sevgili Peygamberimiz de evinin kapısını açtı. Yasin Sûresini dokuzuncu ayete kadar okudu. Avucuna aldığı toprağı müşriklere doğru savurdu. Allah'ın izniyle İçlerinden geçip gitti. Hiçbiri de O'nu görmediği gibi fark da etmedi.
Evden çıkar çıkmaz Ebu Bekir'e giden Sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekir'in evinin arka kapısından çıkıp, Ebu Bekir'le beraber doğruca Sevr mağarasına gitmiş. Onlar mağaraya girdikten sonra bir çift güvercin gelip hemen mağaranın girişine bir yuva yapmış. Bir örümcek de mağaranın ağzına sanki yıllardır örülmüş gibi duran bir ağ örmüş. Yüce Allah, hayvanlardan olan askerleriyle Sevgili Peygamberimiz'i korumuş.
Bu arada Peygamber Efendimiz evden çıktığı esnada ben de O'nun yatağındaydım. Kapıda ise müşrikler hâlâ bekliyordu. O esnada Peygamber Efendimiz'in çıkıp gittiğinin farkında olmayan müşriklerin yanına biri uğramış. Onlara Peygamberimiz'in çoktan çıkıp gittiğini söylemiş. Hatta başlarına da toprak saçtığını söyleyerek onlarla alay etmiş.
Hemen üstlerini başlarını silkeleyip içeri bakınca, beni Peygamber Efendimiz'in yatağında görmüşler. Peygamber Efendimiz yatıyor zannıyla yine beklemişler.
Bİr müddet sonra yataktan doğrulduğumda, beni fark ettiler. Hemen hışımla içeri daldılar Her biri bir taraftan beni çekiştiriyor, sorular soruyordu. Sevgili Peygamberimiz'in nerede olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Ben de hep bilmediğimi söylüyordum. Biraz eziyet edip hapsettiler. Kısa bir süre geçtikten sonra da beni bıraktılar.
Benden bir bilgi alamayınca hemen «Mu-hammed'i kim bulup getirirse ona 100 deve ödül var,» diye İlanlar yaptılar. Bu haber üzerine Mekke, inceden inceye arandı. Birçok kimse Ödülü almak için aramalara katıldı.
Hatta azılı bir müşrik olan Ümeyye bin Halefin, bir iz sürücü tuttuğunu duydum. Bu iz sürücüsü Sevgili Peygamberimiz ile Ebu Bekir'in izlerini, saklandıkları mağaraya kadar takip etmiş. İçlerinden biri, onların mağarada olabileceklerini söylemiş. Ümeyye, mağaranın girişindeki güvercinlerin yuvasına ve örümcek ağına bakmış;
Vallahi, kanaatime göre şu örümcek ağı, Muhammed daha doğmadan önce örülmüş, demiş. Böylece Yüce Allah, askerleriyle onları yanıltmış. Ümeyye ve arkadaşları oradan ayrılmışlar.
Aslında çocuklar, eğer biraz olsun eğilseler-miş, Sevgili Peygamberimiz ve Ebu Bekir'i görebi-liriermiş. Çünkü onlar bulundukları yerden müşrikleri görüyorlarmış. Hatta Ebu Bekir bir ara «görülebilirler» endişesiyle üzülüp duruyormuş. Sevgili Peygamberimiz,
Kederlenme! Allah bizimle beraberdir,
diye onu teselli etmiş. Çünkü Yüce Allah onları koruyordu. Koruyucusu Yüce Allah olana kim ne yapabilir ki? Değil mi çocuklar?
Böylece geceli gündüzlü üç gün mağarada kalmışlar. Bu üç gün içinde Ebu Bekir'in oğlu Abdullah, geceleri gizlice onlara müşriklerin Mekke'de yaptıklarıyla ilgili haberleri götürüyormuş. Kızı Esma da onlar için yiyecek taşıyormuş. Yine Ebu Bekir'in azatlı kölesi Amir bin Füheyre, çobanlık yaptığı koyunlanyla Abdullah ve Esma'nın ayak izleri üzerinden geçerek, izlerini yok ediyormuş.
Nihayet üç gün sonra anlaştıkları gibi klavuz olarak tuttukları Abdullah bin Ureykıt, iki deveyle beraber çıkagelmiş. Peygamber Efendimiz, Ebu Bekir, klavuzları Abdullah ve hizmetçileri Amir bin Füheyre'den oluşan bu küçük kafile, hicret için yola çıkmış. Hemen sahil yoluna sapmışlar. Medine'ye hicret yolculuğu böylece başlamış. Yüce Allah'ın himayesinde ve korumasında olarak...
Yolculukları esnasında Kudeyd denilen bir yere uğramışlar. Ümmü Mabed adında bir kadın burada yaşıyormuş. Ondan yiyecek bir şeyler satın almak istemişler. Kadın, yanında bir şeyin kalmadığını söyiemiş.
Sevgili Peygamberimiz orada kısır ve süt vermeyen bir koyun görmüş. Kadından izin alarak koyunu sağmış. Allah'ın lütfuyla birçok kişiyi doyuracak kadar süt sağıp almış. Ümmü Mabed bu mucize karşısında şaşıp kalmış.
Daha sonra tekrar yola çıkmışlar. Bu arada müşrikler, Sevgili Peygamberimizi hâlâ harıl harıl anyoriarmış. Süraka bin Malik adında bir adam, ortaya konulan 100 deve ödülü almak için, Peygamber Efendimiz'in peşine düşmüş. Her nasılsa kafilenin izini bulmuş.
Ebu Bekir, Süraka'mn yaklaştığını görünce, endişelenmiş. Süraka gittikçe yaklaşmış. Fakat müthiş bir şey olmuş çocuklar: Süraka'nin atının iki ön ayağı, ansızın kuma batmış. Süraka da atından düşmüş. Toparlanıp tekrar saldırıya geçmiş. Atının iki ön ayağı yine kuma saplanmış. Ama bu defa atının ayaklarının battığı yerden, garip dumanlar çıkıyormuş.
Süraka akıiiı bir adammış çocuklar. Başına gelenlerin bir sihir olmadığını hemen anlamış. Sevgili Peygamberimizin Allah tarafından korunduğunu kavramış. Başına daha kötü bir felaket gelmeden imdat dilemiş. Saplandığı yerden kurtulmak için yardım istemiş. Peygamber Efendimiz de dua etmiş. Süraka, atıyla beraber saplandığı yerden kurtulmuş ve Sevgili Peygamberimizden yazılı bir emannâme (güvence kâğıdı) istemiş. Buna karşılık peşlerinden gelecek diğer müşrikleri yanıltacağını söylemiş. Emannâme verildikten sonra, Süraka söz verdiği gibi arkadan gelen diğer müşrikleri yanıltmış. Bu bölgeyi taradığını ve kimseye rastlamadığını söylemiş. Onları geri göndermiş.
Kızgın çöl sıcağında birçok zorluklardan sonra Yüce Allah'ın yardımı, lütfü ve korumasıyla Sevgili Peygamberimiz, Medine sınırları İçinde olan Küba köyüne varmış. Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicreti, peygamber olarak gönderilişinin 14'üncü [9] yılında, Rebiülevvel ayının 12'sinde, pazartesi günü Küba köyüne varmasıyla sona ermiş.
Allah'ın Resulü olan Sevgili Peygamberimiz'i günlerce bekleyen halk, kutlu misafirine nihayet kavuşmuştu. Etrafını sahabeleri pervaneler gibi kuşatmışlardı. Ağzından çıkan her sözü dinliyor, kaçırmamaya çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz dinlenmeye çekilmişti. İşte tam bu sırada ben, Sevgili Peygamberimiz'in emanetlerini sahiplerine vermiş, üç gün sonra, Mekke'den ayrılıp durmaksızın Küba'da O'na yetişmiştim. Fakat ayaklarım çatlamış, yer yer parçalanmıştı. Perişan bir haldeydim. Sevgili Peygamberimiz, beni o halde görünce çok üzüldü. Mübarek elleriyle ayaklarımı sıvazladı. İnanır mısınız çocuklar; hiçbir ağrı ve sızı kalmadı. Sanki o kadar acı ve ız-dırabi çeken ben değildim. Ah! Ne güzel günlerdi o günler!.. Şimdi dünya O'nsuz zindan gibi...
Evet çocuklar! Sevgili Peygamberimiz, Küba'da bir hafta 10 gün kadar kaldı. Bu süre içinde «Küba Mescidi»ni yaptı. Böylece Küba Mescid'i islâmda yapılan ilk mescit olma şerefini kazandı.
Daha sonra Sevgili Peygamberimizle beraber, yakın mesafede olan Medine'ye doğru yola çıktık.
Günlerden Cuma'ydı. Ranuna denen yerde Sevgili Peygamberimiz'in imamlığında, Medine'deki «İlk cuma namazı»nı kıldık. Peygamber Efendimiz, bu ilk Cuma namazının her iki hutbesinde de, orada hazır olan Müslümanlara nasihatler etti.
Hatırladığım kadarıyla birinci hutbesinde şu ibret verici öğütlerde bulundu:
Ey insanlar! Hayattayken ahiretiniz için azık hazırlayınız ve onu kendinizden önce gönderiniz. Şüphesiz bilirsiniz ki ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Cenab-ı Hakk sizden birine, arada bir perdedâr ve tercüman olmaksızın; «Sana benim Resulüm gelip (emirlerimi) tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanda bulundum. Sen kendin için ahiret azığı hazırladın mı? diyecek.
O kimse de sağına ve soluna bakacak, hiçbir şey görmeyecek. Sonra önüne bakacak, Cehennemden başka bir şey görmeyecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa kendisini cehennemden kurtarmaya güç yetiren, hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa, bari kendisini güzel bir sözle korusun. Çünkü bir iyiliğe karşılık on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Daha sonra Sevgili Peygamberimiz, ikinci hutbesine Allah'ı hamd ile başladı. Yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim'i övdü. Şunları dile getirdi:
Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamı (Kur'ân)'dır. Allah kimin kalbini Kur'ân ile süsler ve onu kâfir iken İslâm'a sokar, o da Kur'ân'i insanların sözlerine tercih ederse, işte o kimse kurtulmuştur. Doğrusu Allah'ın kitabı sözlerin en güzeli, en ustaca söylenenidir.
Allah'ın sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle seviniz. Allah'ın kelamından ve zikrinden usanmayınız. Allah'ın kelamından kalbinize daralma/sıkıntı gelmesin. Çünkü O, her şeyin en güzelini, en iyisini ayırıp seçer. vKur'ân) amellerin hayırlısını, seçkin kullar olan peygamberleri ve kıssaların en iyisini zikreder. Helâl ve haramı açıklar. Artık Allah'a ibadet ediniz ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. O'ndan gereği gibi sakınınız.
Hayırlı işler yapınız. Bu iyi işleri dilinizle de doğrulayınız. Allah'ın Kelamı ile birbirinizi seviniz. Şüphesiz bilmelisiniz ki, Allah sözünü bozanlara gazap eder. Allah'ın selamı üzerinize olsun.
Sevgili çocuklar! Bu nasihatler, çok önemli ve güzel nasihatlerdir. Sevgili Peygamberimiz, asıl önemli olan yerin ahiret olduğunu söyleyerek, oraya hazırlıklı gitmemizi öğütlüyor. Yarım hurma gibi küçük bir şeyle dahi olsa, hayır ve İyilikten geri kalmamamızı emrediyor. Çünkü iyilik, insanı ateşten korur. Ateşe karşı bir kalkan olur. Bazıları zengin olunca ancak iyilik yapılacağını zannediyorlar. Halbuki kardeşlerimize, arkadaşlarımıza karşı güzel ve kırıcı olmayan bir söz söylemek de bir iyiliktir. Bunun için zengin olmaya da gerek yoktur. Değil mi?
Hem sonra sözlerin en güzeli olan Kur'ân'la süslenen kişi, yani onu öğrenen ve ona değer veren, kurtulmakla müjdelenmiştir. Madem ki söz önemlidir. Öyleyse Allah'a güzel bir kul ve güzel bir Müslüman olacağımıza dair verdiğimiz sözümüzü, bozmamamız gerekir değil mi? Çünkü Müslüman sözünde duran kimsedir. İnanıyorum kî, bu nasihatlere her biriniz sımsıkı sarılacaksınız.
Medine'ye Doğan «Dolunay»
Sevgili çocuklar! Peygamber Efendimiz ve beraberine olan bizler, Seniyetü'i-Veda denen tepeden ağır ağır Medine'ye doğru ilerliyorduk. Meğer o gün halk, yollara dökülüp Sevgili Peygamberim iz'i karşılamak istemiş. Herkes bayram şenlikleri yaşıyormuş gibi neşeli ve sevinçliydi. Hep bir ağızdan şiirler, şarkılar söylüyorlardı. Gönüllerindeki sevgiden yansıyan ve dilden dile yayılan şu mısralar unutulur gibi değildi:
Veda tepesinden üzerimize dolunay doğdu.
Allah'a yalvaran oldukça, şükretmek bize
vacip oldu.
Ey bize gönderilen Peygamber, Sen
İtaat olunan bir emirle geldin bize.
Ayrıca çocuklar ve kadınlar da evlerinin damlarından neşeyle şiirler söylüyorlardı. Peygamberimiz dayıları olan Neccaroğullannın sevimli küçük kızları da şu sözlerle sevinçlerini gösteriyorlardı.
Biz Neccaroğulları Kızlarıyız; Muhammed'in Komşuluğu Ne Güzeldir.
Küçük kızların bu sevgilerine karşılık Sevgili Peygamberimiz onlara:
Beni seviyor musunuz? diye sordu. Sevimli kızlar hep bir ağızdan bağırıyorlardi:
Evet! Seni seviyoruz ya Resulallah! Sevgili Peygamberimiz de şunu söylüyordu:
Allah biliyor ki, ben de sizi seviyorum. Vallahi ben de sizi seviyorum.
Yine yolları tutan erkekler de sevinç içinde:
Hoş geldin, hoş geldin ey Allah'ın Resulü, diyorlardı. Peygamber Efendimiz'in devesinin yularından tutarak misafir etmek istiyorlardı.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz:
Ona dokunmayınız. Ona yol veriniz. Nereye gideceği ona buyurulmuştur, dedi.
Kasva adındaki bu mutlu hayvan, önce boş bir arsaya, sonra da Neccaroğullarından Ebu Eyyûp el-Ensarî'nin evine yakın bir alana çöktü. Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberİmiz'in, yedi ay boyunca misafir kalacağı yer, artık belli olmuştu. Çocuklar! Medine büyük bir şehirdi. Müşrik, Yahudi ve Hıristiyanlardan meydana gelen bir halkı vardı. Evs ve Hazrec kabileleri ise, şehrin en büyük kabileleriydi.
Medine'de bulunan Yahudiler Beni Kaynuka (Kaynukaoğulları) Beni Kureyza (Kureyzaoğulfan) ve Beni Nadîr (Nadİroğulları) diye üç kabileye ayrılmışlardı. Hıristiyanfara gelince, onlar oldukça azınlıkta idiler.
Bu arada Sevgili Peygamberimizi ziyarete gelenler, O'nu aralarında gördükleri için sevinç ve mutluluktan etrafa neşe saçıyorlardı. Grup grup «Hoş geldin»e gelip gidiyorlardı. Ebu Eyyûp el-Ensarî'nin evine her gün çeşit çeşit yemekler yolluyorlardı. Peygamber Efendimizi misafir etmede katkıları olsun İstiyorlardı.
Sevgili Peygamberimizi ziyarete gelenlerin içinde Yahudiler de vardı. Aslında gayeleri; kitaplarında Peygamber Efendimize ait olan özellikleri, bizzat gözleriyle görmekti.
Hatta bu gayeyle Yahudilerin meşhur alimlerinden Abdullah bin Selam da, Sevgili Peygamberİmiz'in ziyaretine geldi. Kitaplarındaki tüm Özellikleri Peygamber Efendimiz'İn üzerinde gördü.
Bu yüz, yalancı yüzü değildir, deyip hemen iman etti. Çok güzel ve samimi bir Müslüman oldu.
İslâm Kardeşliği
Sevgili çocuklar! Daha önce «Muhacir» kime denir, size açıklamıştım. Şimdi de «Ensar» kime denir, bilmenizi istiyorum: Medine'de Muhacirlere kucak açıp, onlara yardım eden, kol-kanat geren Medinelİ Müslümanlara «Ensar» denildi. Yani «Yardımcılar» anlamına geliyor. Bu adı onlara Yüce Allah Kur'ân'da verdi.
Gerçekten de biz Muhacirlere, maddi ve manevi açıdan çok yardımları oldu. Hatta evlerini, tarla, bağ ve bahçelerini, günlük yemeklerine varıncaya kadar bizimle paylaştılar. İnanmayacaksınız belki, gelirlerini dahi biz Muhacirlerle paylaşmaktan çekinmediler.
İşte bu sebepten dolayıdır ki Sevgili Peygamberimiz biz Muhacirleri, bize evlerinin yanı sıra gönüllerini de açan Ensar ile birbirlerine tek tek kardeş yaptı. Böylece Mekke'den ayrılmanın hüznünü yaşayan biz Muhacirlerin, bir nebze de olsa üzüntüsü hafifledi. Ensar'la her konuda birbirimizle kenetlendik. Kardeşlik örneğini tarihe geçecek bir şekilde yaşadık. Acaba İslâmın bu güzel ahlakını biz Müslümanların dışında yaşayan var mı? Zannetmiyorum çocuklar.
Müslüman, müslümanin kardeşidir. İyi ve kötü günde her zaman birbirimizin yanında olup birbirimize destek vermeli, yardımcı olmalıyız. Kardeşimiz hakkında hiçbir şekilde kötü düşünmek bize yakışmadığı gibi, kötü bir davranışta bulunmak da hiç yakışmaz. Kardeşlerimizle hele hele kavga etmek, sokak ağzıyla konuşmak asla başvurmamamız gereken hususlardır. Bazen oyun ve benzeri konularda aranızda anlaşmazlıklar çıkabilir. Bu durumda dahi birbirimize kırıcı olmaktan çok, birbirimize karşı yumuşak, terbiyeli ve nazik olacak şekilde davranmalıyız. Çünkü Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kimsedir. Müslüman kardeşine karşı şefkatli ve merhametli, Allah'ın düşmanlarına karşı şiddetli olmalıdır. Unutmamalıyız ki şeytan, bize karşı her zaman kardeşliğin zıddına olan şeyleri yaptırmak için çalışır. Sizlerin ona kanmayacağına inanıyorum çocuklar.
Sevgili Peygamberimizin Muhacir ve Ensarı birbirlerine kardeş yaptığını söylemiştim. Mesela;
Mus'ab bin Ümeyr'i Ebu Eyyûp el-Ensari ile, Am-mar bin Yasir'i de Huzeyfe ile kardeş yaptı.
Hatta, Peygamber Efendimiz'in Muhacirleri de kendi arasında birbirleriyle kardeş yaptığını söylemeliyim. Kardeşlik bağını daha da kuvvetlendirmişti bu durum.
Yeri gelmişken size bir hatıramdan bahsetmek istiyorum çocuklar: Hiç unutmam, Sevgili Peygamberimiz Müslümanları birbirine kardeş yaparken, beni sanki unutmuşçasına hiç kimseyle kardeş yapmadı. Ben kardeşsiz kalmaktan dolayı çok üzülmüştüm. Gözlerim yaşlı bir şekilde Sevgili Peygamberimizin huzuruna vardım.
Ya Resulallah! Sahabileri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiç kimse arasında kardeşlik kurmadın, dedim. O ise;
Ya Ali! Sen dünyada da ahirette de benim kardeşîmsin, demez mi! Ne kadar çok sevinmiştim çocuklar! Ah bir bilseydiniz! Gözyaşlarım dindi. Dünyalar benim oldu.
Ama şimdi!.. Şimdi ben evimde oturmuş, kardeşim Allah'ın Resulü'nün hayatını anlatırken, acısını yüreğimin ta derinliklerinde hissediyorum. Daha bir müddet önce O aramızda iken, şimdi ayrı dünyalardayız. İnşaallah çocuklar, hepimiz ahirette O'nun şefaatine kavuşur, etrafında pervaneler oluruz.
Evet çocuklar! Bazen hüzünlenirsem kusura bakmayın. Ne demiştim en son? Sevgili Peygamberimiz beni kardeşi yapmıştı değil mi? Böylece Peygamber Efendimiz, Müslümanlar arasında kardeşlik gibi güzel bir bağ meydana getirince, Müslüman olarak birbirimize kenetlenip sağlam bir topluluk olduk.
Mescid-i Nebevi ve Ezan
Sevgili çocuklar! Medine'ye hicret edişimizin birinci[10] yılıydı. Aramızda kardeşliği meydana getirdikten sonra Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberimiz, bir mescit yapmayı istedi. İki yetim çocuğa ait olan boş bir araziyi, parasını ödeyerek satın aldı.
Hatırlarsanız Sevgili Peygamberimizin devesinin, Medine'ye girişimizde önce boş bir araziye, sonra da oradan kalkıp Ebu Eyyup el- Ensari'nin evine yakın bir alana çöktüğünü söylemiştim. İşte mescit yapılacak arazi, Kasva'nın çöktüğü o boş olan ilk araziydi.
Peygamber Efendimiz, bizzat bu mescidin yapımında kerpiç taşıyarak, toprak kazarak çalışti. Bizler O'nu engellemeye çaltştıksa da, sevap kazanmasına engel olmamamızı söylüyordu. Aslında O'nun çalışması bize de gayret veriyordu.
Büyük bir azimle kısa bir zamanda Mescid'i Nebevi'yi yaptık. Kıblesi Kudüs'e doğruydu. O zamanlar ilk kıblemiz Kudüs'tü. Fakat bir müddet sonra kıblemiz değişecek, Kâ'be olacaktı.
Ayrıca mescidin bir tarafında da Sevgili Pey-gamberimiz'in ailesi için kalacakları odalar yaptık. Sonradan Peygamber Efendimiz'in Mekke'de kalan aile fertleri getirilip, bu odalara yerleştirildi. Bu arada Sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekir'in kızı Aişe'yle de evlendi.
Sevgili çocuklar! Bu sıralarda yaşadığımız bir zorluğun Allah'ın yardımıyla nasıl halledildiğini anlatmak istiyorum: Mescid-i Nebevi bitmişti. Namaz kılmak için tüm sahabeler, orada bir araya geliyorduk. Sevgili Peygamberim iz'in imamlığında namazlarımızı kılıyorduk.
Fakat biz Müslümanları, namaz vakitlerinde bir araya getirecek ezan gibi bir işaretimiz henüz yoktu. Ezanı da henüz bilmiyorduk. Sevgili Peygamberimiz, önceleri bu sorunu Bilal'i görevlendirerek hallediyordu. Bilal, namaz vakitlerine yakın sokaklarda dolaşıp, bağırarak halkı namaza
davet ediyordu. Ama bu şekildeki namaza davet gittikçe zor olmaya başladı. Halkı namaza davet için yeni ve daha güzel bir yol bulunmalıydı.
Bu sebeple kimi ateş yakmayı, kimi de boru Öttürmeyi tavsiye etti. Hiçbiri uygun görülmedi.
Tam bu esnada Ashabdan Abdullah bin
Zeyd, bir rüya gördü. Hemen Sevgili Peygamberi-miz'e geldi. Rüyasını olduğu gibi anlattı. Meğer rüyasında bugün okuduğumuz ezanı, birisi ona öğretmiş.
Sevgili Peygamberimiz, Abdullah'ın rüyasının sadık ve doğru bir rüya olduğunu söyledi. Rüyasında kendisine öğretilen ezanın sözlerini, Bi-lal'e öğretmesini emretti. Abdullah da rüyasında kendisine öğretilen ezanın sözlerini olduğu gibi Bi-lal'e öğretti.
Sevgili Peygamberimiz'in müezzini Bilal, o gür ve yanık sesiyle Medine'de «Allahu Ekber, Al-lahu Ekber...» diyerek ezan okumaya başlayınca, insanlar koşarak Mescid-i Nebevi'ye geliyorlardı. Böylece Yüce Allah'ın lütfuyİa sadık ve doğru bir rüya, bu sorunumuzu halletmişti.
İslâm Devleti
Sevgili çocuklar! Sevgili Peygamberimiz, artık Medine'de gittikçe artan bir güce kuvvete sahipti. Dinimiz İslâm hızla yayılıyor, Müslümanlar çoğalıyordu. Mekke'deki müşrikler ise biz Müslümanların güçlenmesinden korkuyorlardı. Medine'deki müşriklere bu sebeple sürekli tehdit mektupları gönderiyor, Müslümanlara karşı düşmanlık etmelerini istiyorlardı.
Sevgili Peygamberimiz olup bitenlerin farkındaydı. Hemen Müslümanlar, Müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında geçerli olacak bir anayasa"[11] hazırladı. Birtakım yazılı kanunlardan meydana gelen bu anayasa, tüm taraflarca imzalandı. İmzalanan bu yazılı kanunlar, Medine'de kurulan bu İslâm devletinin ilk anayasası oldu.
Bu çok Önemli bir gelişmeydi. Bunu unutmayınız çocuklar! Çünkü bu anayasanın en önemli maddesi: Medine'deki tüm kesimleri ilgilendiriyordu. Şöyle ki: Medine'ye herhangi bir saldırı olması durumunda, tüm taraflar Medine'yi savunmada yardımcı olmak ve ihanet etmemek zorundaydılar.
Sevgili çocuklar! Bu maddeyi unutmamanızı istiyorum. Çünkü ilerde bu maddeye uymayan Yahudileri, Peygamber Efendimiz cezalandıracaktı.
Böylece Sevgili Peygamberimiz, bu anayasa ile Medine İçindeki değişik halklar arasında barışı, birliği ve beraberliği sağlamış oldu.
Fakat biz Müslümanların sayısı çoğaldıkça, münafıklar da çoğalıyordu. Münafıklar; görünüşte Müslümanlar gibi görünen, ama Allah'ı ve Resulünü sevmeyen İki yüzlü kimselerdir. Onlarda en çok görünen Özellikleri size şöyle sıralayabilirim:
Öncelikle yalancıdırlar.
Gösterişi severler.
Sözleri çok süslü-püslüdür.
İslâm'ı yaşamada aciz ve isteksizdirler.
Namaz kılmada tembellik ve gevşeklik gösterirler.
Menfaatlerini Allah'ın rızasından üstün tutarlar.
Müslümanlar bir zarar gördüğünde sevinirler.
İslâm düşmanlarına karşı sevgi beslerler. Emanete ihanet eder ve söz verdiklerinde sözlerinde durmazlar.
Aslında bu özellikleri Yüce Allah, Kur'ân'da birçok yerde belirtmiştir. Hatta «Münafikun Sûresi» diye özel bir sûre dahi indirmiştir. Orada Sevgili Peygamberimiz'e hitaben münafıklar şöyle tanıtılmıştır:
«Münafıklar sana geldiği vakit, 'şehadet ederiz ki sen, hakikaten Allah'ın Peygamberisin!' dediler. Allah da biliyor ki sen, hakikaten O'nun peygamberisin. Ama Allah şahit ki, hakikaten münafıklar yalancıdır. Yeminlerini bir kalkan yaptılar da Allah'ın yolundan saptılar. Gerçekten onlar ne fena yapıyorlar!.. Bu şundandır; çünkü onlar iman ettiler, sonra kâfir oldular. Bu yüzden kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar. Onları gördüğün vakit, kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Sanki onlar dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman, işte bunlardır. Onlardan korunuver. Allah kahretsin onları! (Haktan) nasıl dönüyorlar?» [12]
İşte bu tipteki münafıklar, Medine'de Abdullah ibn-i Übey adındaki baş münafığın etrafında toplanmışlardı. Aslında bu adamın Sevgili Peygamberimiz'e düşmanlığının başka bir sebebi de vardı: Meğer Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret etmeden önce bu adam, Medine'ye «kral» olarak seçilmek üzereymiş. Fakat Sevgili Peygamberimiz Medine'ye hicret ettiği için, Abdullah ibn-i Übey kral olamadı. Bu sebeple Peygamber
Efendimiz'e karşı çok kinliydi.
Ayrıca münafıklar, Mekke müşrikleri ve Yahudilerle birlikte, biz Müslümanlar aleyhine gizli gizli planlar yapıyor, işbirliğine giriyorlardı. Sevgili Peygamberimiz de bunları biliyor ve ona göre tedbirler almaya çalışıyordu.
Bunun için Sevgili Peygamberimiz, Medine'nin etrafında bulunan diğer kabilelerle birtakım anlaşmalar yaptı. Artık onlardan gelebilecek tehlikelere karşı, güvenliğimiz sağlanmıştı.
Ayrıca Peygamber Efendimiz, zaman zaman Medine'nin etrafını kontrol için, çeşitli askeri birlikler gönderirdi. Amcam Hamza, Ubeyde bin Haris gibi seçkin sahabeler, bu birliklere komutanlık yapanlardandı.
Bazen Sevgili Peygamberimizin kendisi de Medine'nin etrafını askeri birliklerle kontrole çıkıyordu.
Bir defasında da kontrole çıkan askeri birliklerimiz, Mekke'nin yakınlara kadar gittiler. Bu durum, Kureyş müşriklerine çok ağır geldi. Gururları kırıldı; kinlendiler. İslâm devletine olan düşmanlıkları daha çok arttı.
Bu arada Medine'ye hicret etmemizden bu yana, bir yıl geçmişti. Hicretin ikinci yılındaydık.
Daha önce de söylediğim gibi, kıblemiz hâlâ Kudüs'e doğruydu. Fakat Sevgili Peygamberimiz, gönlünden kıblemizin Kâ'be olmasını Yüce Allah'tan diliyordu. Hatta biz henüz Mekke'de iken Peygamber Efendimiz, Kâ'be'yİ Kudüs ile araşma alıp namaz kılıyordu.
Nihayet hicretin ikinci yılında Yüce Allah, Sevgili Peygamberimizin gönlünden geçen arzusunu kabui etti. Kıblemizi Kudüs'ten Kâ'be'ye çevirdi. Artık kıblemiz Kâ'be'ydi. Bu emir ayetle de sabit olmuştu. Böylece Müslümanlar olarak, namazlarımızı Kâ'be'ye dönüp öylece kılıyorduk.
Üçüncü Bölüm
Bedir Zaferi
Sevgili çocuklar! Hicretin bu ikinci yılında Ramazan orucu, biz müslümanlara farz kılındı. Allah için gün boyu Ramazan ayında, artık bir şey yemeyecek ve içmeyecektik. Kendimizi günahlardan koruyacak ve bu ayda Allah'a daha çok ibadet edecektik.
Eminim ki, sizler de Ramazan ayında oruç tutmayı, mutlaka seviyorsunuzdur. Hele iftarı dört gözle beklemek ne güzel değil mi?
Bazıları açlığa dayanamam diye oruç tutmuyormuş çocuklar. Halbuki Yüce Allah yardım ediyor ve sanki çoğu zaman tokmuşuz gibi oluyoruz değil mi? Hem oruç tutanın mükafatını, hiç kimse tahmin edemez. Çünkü Yüce Allah, kendisi için tutulan orucun mükafatını, ancak kendisinin bileceğini söylemiştir.
Şöyle bir düşünelim: Sizce fakir bir adam, padişaha küçük bir hediye verse, o padişah buna karşılık o fakire nasıl bir hediye verir? Daha küçük mü, daha büyük mü?.. Daha büyük ve daha değerli bir hediye verir değil mi? Çünkü padişaha yakışan böyle davranmasıdır.
İşte bu misaldeki gibi, biz fakirler de padişahların padişahı olan Yüce Allah'a oruç gibi küçük bir hediye verirsek, elbette Yüce Allah bize daha büyük bir hediye yani sevap ve mükafat verecektir.
Eveet! Sözü daha fazla uzatmadan devam edeyim: Allah'ın Resulü olan Sevgili Peygamberimiz, Şam şehrinden Mekke'ye dönecek olan bir Kureyş kervanının haberini aldı. Niyeti; bu kervana el koymaktı. Çünkü Kureyşlilerin hicret eden Muhacirlerin mallarını zorla almalarını unutmamıştık. İşte bu kervan, el konulan o mallarımızla yapılan ticaretin gelirini taşıyordu. Birçok Müslü-manın hicret esnasında malına ,mülküne, parasına müşrikler el koymuştu.
Hatta ben, Küba'da Sevgili Peygamberimiz'e yetiştikten sonra, Süheyb bin Sinan da hicret edip gelmişti. Aslen Mekkeli olmadığı için, kimsesi olmayan garip bir müslümandı. Fakat çok çalışmış ve mal mülk sahibi olmuştu. Hicret edeceği esnada, Mekke müşrikleri onun tüm servetine el koymuşlardı.
Süheyb, Sevgili Peygamberimiz'e başından geçen bu durumu şöyle anlattı:
Ey Allahın Resulü! Siz Mekke'den çıktığınızda, müşrikler beni hapsettiler. Ben de servetime karşılık, kendimi ve ailemi kurtardım.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz:
Süheyb kazandı! Süheyb kazandı!., diyerek, onun ahirette mükafatlandırılacağım müjdeledi.
Süheyb gibi birçok Muhacirin gasbedilen mallarıyla Mekke müşrikleri, bu kervanın sermayesini oluşturmuştu. Hakkımızın olduğu bu kervanı almak gerekiyordu. Kervanın başında da Ebu Süfyan vardı.
Üç yüzden biraz fazla bir sayıyla bu kervanı ele geçirmek için, Sevgili Peygamberimiz'in komutasında Medine'den ayrıldık. Peygamber Efendimiz, ordusunu Medine'nin dışında durdurup kontrol etti. Ordudaki yaşı küçük olan sizin gibi çocukları, geri gönderdi.
Bu arada ne oldu biliyor musunuz çocuklar? Geri gönderilmek istenen Umeyr adındaki küçük bir sahabi, ağlamaya başladı. Allah'ın kendisine şehidlik nasip etmesini umuyorken, şimdi savaşa katılmama durumu ortaya çıkmıştı. Ağlamasını fark eden Sevgili Peygamberimiz, Umeyr'e izin verdi. Umeyr, sevinçten uçuyordu çocuklar.
Umeyr, kısa boyluydu. Hatta kısa boylu olduğu için, kılıcını bağlayamayınca, ağabeyi Sad bin Ebi Vakkas, yardım etmişti. Neticede şehadet isteğinde samimi olan bu küçük mücahit, Bedir savaşında şehid oldu.
Daha sonra ordusunu düzene koyan Sevgili Peygamberimiz'in komutasında, tekrar yola çıktık. Meğer bu arada Ebu Süfyan, İslâm ordusunun gelişini haber almış, kervanın yolunu değiştirip sahil yoluna saparak kurtulmuştu. Ayrıca Mekkeli müşriklerin de durumdan haberdar olup, kervanlarını kurtarmak için, 1000 kişilik bir orduyla yola çıktıklarını duyduk. Hemen hemen bütün müşrikler ve Mekke'nin ileri gelenleri bu orduya katılmışlardı. Sadece Ebu Leheb, hastalığını bahane edip katılmamış; ama yerine paralı adam tutmuştu.
Kureyş'in bu müşrik ordusu, Ebu Cehil'in komutasındaydı. Asıl amaçları; ticaret kervanlarını kurtarmaktı. Fakat kervanın kurtuluş haberini almalarına rağmen, Ebu Cehil'in kışkırtmalarıyla üzerimize saldırmak istediler. Herhalde bizi az görmüşlerdi ki gözlerine kestirmişlerdi. Çünkü Ebu Cehil, biz Müslümanlara olan düşmanlığından dolayı hazır böylesine bir orduyu bulmuşken, bize saldırmadan Mekke'ye geri dönmek istemiyordu. Bu sebeple de Ebu Cehil, Ebu Süfyan'ın kervanın kurtulduğuna dair gönderdiği ve geri dönmesini istediği haberini, şiddetle reddetmişti. Derken müşriklerin ordusu, Bedir denilen yere geldi.
Sevgili Peygamberimiz, müşriklerin silahlı bir orduyla yola çıktıkları haberini aldığında, hemen Ebu Bekir ve Ömer'le görüştü. İkisi de savaşmak gerektiğini bildirdiler. Yani «Muhacirler» olarak biz Mekke'li Müslümanlar, savaşmayı savunduk. Ama «Ensar» olan Medine'li Müslümanlardan da Sevgili Peygamberimiz, görüş almak istedi. Çünkü Ensar, Akabe biatında Medine'nin dışında değil, Medine'nin içinde Peygamber Efen-dimiz'i koruma sözü vermişti. Ensar'ın ileri gelenlerinden Sad bin Muaz:
Ey Allah'ın Resulü! Allah'a yemin olsun ki, bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız... dedi.
Sevgili Peygamberimiz buna çok sevindi:
Allah'ın lûtfu ile yürüyün, dedi. Sevinçle yürüyorduk. Elimde, Ukab adındaki siyah İslâm sancağı vardı. Sevgili Peygamberimiz ise bizi cesaretlendirecek sözle/ söylüyordu. Bir ara;
İşte Kureyş (müşriklerin)in tek tek vurulup uzanacakları yerleri şimdiden görür gibiyim. Burası falanın, şurası filanın öldürüleceği yerdir, diye müşriklerin ölecekleri yerleri gösterdi. Biliyor musunuz çocuklar? Gerçekten de Sevgili Peygamberimiz'in mübarek eliyle gösterdiği yerlerde söylediği şahıslar, tek tek Bedir savaşında öldürüldü.
Nihayet Bedir denen yere ulaştık. Peygamber Efendimiz, bizi düzenli bir şekilde yerleştirdi. Etrafı kontrol için gözcüler gönderdi. Gözcüler, müşrik ordusunun sucularını yakaladılar. Peygamber Efendimiz müşrik ordusunun sayısını sorunca, bilmediklerini söylediler. O da «Her gün kaç deve kesiyorlar?» diye sordu. Sucular dokuz-on deve kesildiğini söyleyince, Sevgili Peygamberimiz müşrik ordusunun 1000 kadar olduklarını anladı.
Ertesi gün hicretin ikinci yılı Ramazan ayının 17'si (Miladî 13 Mart 624, Cuma) olacaktı. O gece Sevgili Peygamberimiz, kendisi için yapılan çadırda, gözyaşları içinde Yüce Allah'a ellerini açarak dualar etti.
Ey Allah'ım! Bana yaptığın vaadini yerine getir! Şayet bu bir avuç Müslüman helak olursa; yeryüzünde artık sana ibadet edecek kimse kalmaz.
Sonraki gün, iki ordu karşı karşıya geldik. Bir yanda İslâm ordusu, bir yanda da müşrik ordusu...
Size bir adetimizden bahsetmek istiyorum çocuklar: Biz Araplarda adettir; iki ordu karşı karşıya geldiğinde, her iki taraftan da, önce yiğitler meydana çıkıp tek tek vuruşurlar. Bu vuruşmadan sonra yenen tarafın morali yükselir, savaşa başlar.
Nitekim Kureyş ordusundan da Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia adlı kardeşler ile Utbe'nin oğlu yelid, meydana çıkıp Peygamber Efendi-miz'den rakip istediler.
Sevgili Peygamberimiz Utbe'ye karşılık Ubeyde bin Haris'i, Şeybe'ye karşılık amcam Hamza'yi Velid'e karşılık da beni çıkarttı. Yaşta ve şerefte hepimiz birbirimizin dengiydik.
Ben ve amcam Hamza, rakiplerimizi hemen yere serdik. Ubeyde'nin yardımına koştuk. Utbe'yi de yere serdikten sonra, Peygamber Efendi-miz'in huzuruna döndük. Rakiplerimizi öldürmemiz, İslâm ordusuna büyük bir moral vermişti.
Daha sonra karşılıklı birbirimize girdik. Savaş başlamıştı. Şiddetli çarpışmalar oldu.
Meğer Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberimiz, bu esnada çadırında vaad edilen yardım için dua ile meşgulmüş. Bir ara üzerine hafif bir uyuklama çökmüş. Sonra gülümseyerek uyanmış. Kendisini bekleyen Ebu Bekir'e;
Müjde ey Ebu Bekir! İşte melekler ve Cebrail yanıma geldi, demiş.
Tam o esnada benzeri görülmemiş bir rüzgâr çıktı. Göz gözü göremez olmuştu. Meğer bu rüzgâr, Cebrail'in komutasındaki 3000 meleğin savaşa girmelerinin İşaretiydi. Hepsi atlı 3000 melek... Bu ilahî bir yardımdı çocuklar.
Bu manevî yardımla gözleri korkan müşriklere, İslâm ordusunun askerleri olan bizler, büyük bir cesaretle saldırıyorduk. Amcam Hamza, iki elinde iki kılıçla vuruşuyor, önüne geleni yere seriyordu. Ben de yaptığım her hamiede amcamdan geri kalmıyordum. Sanki o gün, yeryüzündeki tüm cesaret bende toplanmış gibiydi.
Sadece büyükler değil, savaşa katılan delikanlılar da büyük kahramanlıklar gösteriyordu. Meselâ; Medine'de yaşayan Afra adındaki kadının çocukları gibi...
Afra'nın yedi çocuğu vardı. Yedisi de Bedir'deydi. Ve savaşıyorlardı. Meğer bu kardeşlerden genç olan Muaz ve Muavvez, müşriklerin lideri olan Ebu Cehil'i öldürmeye niyetlenmişler. Savaşın kızıştığı bir anda Abdurrrahman bin Avf'in yanına gelip, Ebu Cehil'i kendilerine göstermesini istemişler.
Ne yapacaksınız? diye soran Abdurrah-man bin Avf'a; saldırıp ya onu öldüreceğiz, ya da bu uğurda öleceğiz, demişler.
Abdurrahman bin Avf onlara Ebu Cehil'i göstermiş. Etrafı birçok muhafız tarafından sarılı bir haldeymiş. Kimse ona yaklaşamıyormuş. Fakat bu iki genç mücahit, iki kartal gibi fırlayıp Ebu Cehil'e hücum etmişler.
Diğer taraftan aynı anda başka bir Müslüman da, Ebu Cehil'e saldırıp kılıcıyla ayağına darbe vurmuş. Muaz ve Muavvez ise Ebu Cehil'e hücum esnasında, Ebu Cehil'i yere düşürmüşler. Öldü zannıyla bırakıp gitmişler.
Bu durum üzerine, Ebu Cehİl'in ölüm haberi yayıldı. Müşrik ordusunda parçalanmalar, korku ve kaçışmalar oldu. Müşrikler, böylece İslâm ordusu karşısında dağıldılar. Büyük bir yenilgi yaşadılar.
Bu sırada Sevgili Peygamberimiz;
Acaba Ebu Cehil ne yapıyor? Ondan bize kim haber getirir? dedi.
Abdullah ibn-i Mesud haber getirmeye gitti. Meğer Ebu Cehil'i, yerde can çekişirken görmüş. Ayağıyla göğsüne basmış. Ölmek üzere olan Ebu Cehil, gözlerini zorlukla açmış. Göğsüne basmış olan Abdullah İbn-i Mesud'u görmüş:
Ey koyun çobanı! diye hakaret edip, pek sarp bir yere çıkmışsın, demiş. Bu haliyle dahi, kibrinden ve gururundan vazgeçmemiş. Zaferin Müslümanlar tarafından kazanıldığını öğrenince, Abdullah ibn-i Mesud'a;
Muhammed'e söyle şimdiye kadar O'nun düşmanı idim. Şimdi ise düşmanlığım bir kat daha arttı, demiş. Bunun üzerine Abdullah ibn-İ Mesud, onun iri başını gövdesinden ayırıp Sevgili Peygamberimiz'in huzuruna getirdi. Ne dedi Peygamber Efendimiz, biliyor musunuz çocuklar?
Bu ümmetin Firavun'u işte budur, dedi.
Ebu Cehil'in öldürülmesinden sonra, Bilal-i Habeşî de, müşriklerin önde gelen azılı liderlerinden Ümeyye bin Halefi öldürdü. Siz de biliyorsunuz Sevgili Çocuklar! Ümeyye, Bilal'ın eski efendisiydi. Bilal'i, Müslüman olduğu için az mı İşkencelere maruz bırakmıştı. Fakat şimdi Ümeyye, işkence ettiği Bilal'ın eliyle öldürüldü.
Böylece Bedir savaşında 70 müşrik öldürmüştük. İçlerinden 24 tanesi, Mekke'nin ileri gelenlerindendi. Peygamber Efendimiz'in emriyle bu 70 müşriğin cesedini, Bedir'de bulunan kuyulara doldurduk; üzerlerini de kapattık.
Birkaç saat içinde tarihe geçen bir zafere imza atmıştık çocuklar! Bedir savaşında müşrikler bizden üç kat fazlaydı. Silah ve binek olarak bizden yine üstün durumdaydılar. Buna rağmen Allah'ın yardımıyla, biz zafer kazandık. Onlardan öldürdüğümüz 70 müşriğe karşılık, 14 şehid vermiştik. Ayrıca 70 de esir almıştık. Bir çok da ganimet.[13]Aldığımız esirler içerisinde, henüz Müslüman olmamış amcam Abbas da vardı. Esirlerden fidye[14] vermeye gücü olanlardan fidye alındı. Fakat Amcam Abbas, ödeyecek parası olmadığını söyledi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz ona, Bedir savaşına katılmadan önce eşine saklaması için gizlice verdiği altınları sordu. Amcam çok şaşırdı. Bedir savaşına katılmadan Önce saklaması için, eşine bir miktar altın verdiğini itiraf etti. Meğer bu olaydan amcam Abbas ve eşi dışında kimsenin haberi yokmuş. Yüce Allah, Sevgili Peygamberimiz'e, amcam ve eşi arasında geçen bu gizli olayı haber vermişti. Amcam Abbas bu durum üzerine hemen Müslüman oldu. Fakat yine de fidyesi alindi. O da Mekke'ye Müslüman olarak geri döndü.
Esirlerle ilgili bir şey daha oldu çocuklar: Fidye veremeyecek durumda olanlardan okuma-yazma bilenlerin her biri, 10 müslüman çocuğa okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest kaldılar. Böylece bu esirler Medine'de kalıp, çocuklarımıza okuma-yazma öğrettiler.
İşte bu olay, Sevgili Peygamberimiz'in eğitime ne derece önem verdiğini göstermesi açısından önemlidir. O zaman bize düşen şey; Müslüman ofmasa da ilim öğrenmek için herkesten faydalanmaktır. Sîzler okumayı ve yazmayı düzgün bir şekilde Öğrenmeli ve bilmelisiniz. Hele hele yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim'i, çok iyi Öğrenip okumalısınız. Faydalı her türlü bilgiyi öğrenmek sizi geliştirir. Yüce Rabbimizi, Peygamber Efendimiz'i ve O'nun yolunda yürüyenleri anlatan kitapları okuyunuz. Çünkü Sevgili Peygamberimiz «Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.» «ilim Çin'de dahi olsa öğreniniz.» ve «ilim öğrenmek kadın ve erkek tüm Müslümanlara farzdır,» diye buyurmuştur. Siz çalışkan ve azimli çocuklarsınız. Çok şeyleri başaracağınıza olan güvenim sonsuzdur. Gayretle elde edilemeyecek hiçbir şey yoktur.
Evet Çocuklar! Sevgili Peygamberimiz'in bu uygulaması sayesinde, Medine'de okuma-yazma bilenlerin sayısı arttı. Böylece yavaş yavaş cehaletin kökü kazınıyordu.
Bizim Bedir savaşını kazanmamız müşriklerin, Yahudilerin ve içimizdeki münafıkların gözünü korkuttu. İslâmm gür sedası her tarafa yayıldı.
Benî Kaynuka Yahudilerinin Sürülmesi
Sevgili çocuklar! Bedir savaşındaki zaferimize rağmen, Yahudilerin Beni Kaynuka adlı kabilesi, Müslümanların bu zaferinden ders almadi. Kuyumculuk mesleğiyle uğraşan Beni Kaynu-ka Yahudileri, dükkânlarına uğrayan Müslüman bir bayanın örtüsüne el atmışlardı. Bir Müslüman da bu olayı görünce, bu işi yapan Yahudiyİ öldürmüştü. Diğer Yahudiler de bu müslümanı şehid etmişlerdi.
Bu sebeple Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozan Benî Kaynuka Yahudilerini, Sevgili Peygamberimiz'in emriyie kuşattık. Bedir savaşından hemen sonra Şevval ayı ortalarında, 15 gün boyunca kuşatma altında kaldılar.
Onların af edilmesi için dostları olan münafıkların başı Abdullah ibn-i Ubey, araya girdi. Çok ısrar edince Sevgili Peygamberimiz, Benî Kaynuka Yahudilerinin Şam taraflarına sürgüne gitmelerini kabul etti. Üç gün sonra, 700 Yahudi Medine'den ayrılıp gitti. Geride kalan mallarını, Peygamber Efendimiz Müslümanlar arasında paylaştırdı.
Hatırlarsanız çocuklar, Yahudiler biz Müslümanlarla savaşmamak ve barış içinde yaşamak üzere anlaşma yapmış ve anayasayı kabul etmişlerdi.
Ama buna rağmen düşmanlarımız olan Mekke müşrikleriyle gizliden gizliye de işbirliği yapıyor ve kadınlarımızın örtüsüne el uzatıyorlardi. Bu bir ihanetti. Cezasız kalmamalıydı. Nitekim onların yanına bırakılmadı ve hak ettikleri cezayı da Peygamber Efendimiz tarafından layıkıyla buldular.
Mutlu Evlilik
Sevgili çocuklar! Bedir zaferimizden üç ay kadar sonra, dünyanın en mutlu insanı ben olmuştum. Neden mi? Çünkü ben, Sevgili Peygamberimiz'in biricik kızı Fatıma ile evlendim. Peygamber Efendimiz, amcamın oğluydu. Şimdi de kayinbabam olmuştu. Dünyada benden, daha iyi bir eşi, daha iyi bir kayınbabasi olan var mı acaba?
Sevgili Peygamberimiz, kızı Fatima'yi çok seviyordu. Bu sebeple sık sık evimize uğrardı. O'nun vefatıyla kimsesiz ve yetim kaldık.
Şu an diğer odada olan Fatıma'yı bir görseniz... Gece gündüz ağlıyor, üzülüyor... İnsan babasının vefatına üzülmez mi çocuklar? Hele hele bu baba, Alemlerin Efendisi olan Sevgili Peygamberimiz olunca; nasıl ağlamasın nasıl üzülmesin? Yüce Allah'ın verdiği sabır ve sebat olmazsa, bu acıya nasıl dayanılır, bilemem! Daha fazla sizi de üzmeyeyim.
Kab bin Eşrefin Öldürülmesi
Evet sevgili çocuklar! Benî Kaynuka Yahudilerinin sürgün edilmesi, diğer Yahudileri de korkutmuştu. Ama diliyle ve şiirleriyle sürekli Sevgili Peygamberimiz'! eleştiren, O'na hakaret edici sözler söyleyen meşhur Yahudi Kab bin Eşref hiç durmuyor, aşırı gidiyordu. Müslümanların aleyhine durmaksızın çalışan Kab, Benî Nadir Yahudilerinin ileri gelenlerindendi. Hatta Mekke'ye gitmiş, orada da Sevgili Peygamberimizin aleyhine konuşmuştu. Bu durum nefretle karşılandı.
Muhammed bin Mesleme adında yiğit bir sahabi, birkaç arkadaşıyla gizlice Beni Nadir kabilesine gitti. Kab'ın bu yaptıklarına karşılık Kab'ı bir gece vakti kalesinden biraz uzakta öldürdü. Kab bin Eşrefin hem yurdunda, hem de bir suikast sonucunda planlı bir şekilde öldürülmesi, Yahudileri daha çok korkuttu. Bu durum Müslümanların elinin, her yere uzanacak kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Kab'ın öldürülmesinden sonra Benî Nadir Yahudileri kalkıp Sevgili Peygamberimiz'in huzuruna geldiler. Utanmadan Kab'ın masum olduğunu söylediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz onlara ;
O bizi eleştirdi, Müslümanlara eziyet etti. Müşrikleri de bizimle savaşmaya teşvik etti, dedi.
Yahudiler, Sevgili Peygamberimiz'in bu cevabından sonra çekip gittiler. Müslümanlara daha yumuşak ve dikkatli davranmaya başladılar. Böylece Allah'ın Resulü olan Peygamber Efendimize ve Müslümanlara dil uzatanlar, hakaret edenler derslerini almış oldular. İslâmın ve Sevgili Peygamberimiz'in aleyhine laf söyleyenleri asla sevmeyiniz çocuklar! Çünkü onlar sevgiye ve sevilmeye layık değillerdir.
Dördüncü Bolum
Uhud Savaşı
Sevgili çocuklar! Evlenmemden bu yana yaklaşık bir yıl geçiyordu. Hicretin üçüncü yılıydı. Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere beni ve hanımım Fatıma'yı, hatta bizi seven tüm Müslümanları sevince boğan bir mutluluk daha yaşadım: Oğlum Hasan doğmuştu. Peygamber Efendimiz'e çok benzeyen Hasan'ım, ailemize sevinç ve mutluluk getirdi.
Fakat bu mutluluk uzun sürmedi. Bedir savaşının yenilgisini unutmayan Kureyş müşrikleri, yenilgilerinin intikamını almak arzusundaydılar. Ebu Süfyan'ın bizden kaçırıp kurtardığı ticaret kervanının geliriyle, yeni ve büyük bir ordu hazırlamışlardı. Civar kabilelerden katılanlar ve paralı askerlerle beraber 3000 kişilik bir ordu... Bizden daha fazla silahları, zırhları, atları ve develeri vardı.
Bu müşrik ordusunun komutanı Ebu Süfyan idi. Karısı Hind de diğer müşrik kadınlarla beraber orduya katılmıştı. Gayeleri; müşrik askerleri coşturmak ve savaşa teşvik etmek için, def çalıp, şiirler ve şarkılar söylemekti.
Bu arada Mekke'deki gelişmeleri, Bedir savaşında Müslüman olan amcam Abbas, gizlice bir mektupla Sevgili Peygamberimiz'e bildirdi. Peygamber Efendimiz de müşriklerin durumu hakkında bazı araştırmalar yaptı. Aldığı sonuç; amcam Abbas'ın verdiği bilgileri doğruluyordu.
Müşrik ordusu hicretin üçüncü yılında, Şevval ayının ilk Çarşamba gününde, Uhud Dağı'nın yakınında bulunan Ayneyn Tepesi yanına yerleşti.
Sevgili Peygamberimiz ise Cuma gecesi gördüğü bir rüyayı, biz Müslümanlara anlattı:
Vallahi ben bir rüya gördüm. Hayra yordum. Rüyamda boğazlanmış bir sığır, kılıcımın ağzında açılmış bir gedik (kırıklık) gördüm. Ellerimi de sağlam bir zırhın içine sokmuş bir haldeydim, dedi. Ashab:
Ya Resulallah! Bunları nasıl yorumladın? diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz: - Sağlam bir zırh giymek Medine'ye, Medine'de kalmamıza işarettir. Orada kalınız. Kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını görmem ehl-i beytimden bir kişinin öldürülmesi (ya da) bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır ise Ashabımın şehid edilmesidir, dedi. Nitekim çocuklar, az sonra da anlatacağım gibi Sevgili amcam Hamza bu savaşta şehid düşecekti.
Ashabıyîa görüş alış verişinde bulunan Sevgili Peygamberimiz, bu rüyasına göre; Medine'de-kalıp Mekke müşriklerine karşı savunma savaşı yapmak istiyordu. Fakat içimizdeki bazı heyecanlı genç Müslümanlar, müşrik ordusunu açık arazide karşılamak istediler. Çünkü Bedir savaşı da açık arazi de olmuş ve büyük bir zafer elde edilmişti. Neticede çokça ısrar edilince, Peygamber Efendimiz de bu görüşü kabul etti. Zırhını giymek ve hazırlanmak için evine çekildi.
Dediğim gibi, o gün cumaydı. Namazdan sonra, Ensarın ileri gelenleri olan Sad bin Muaz ve Üseyd bin Hudayr, durumu öğrendiler. Müslümanları, Sevgili Peygamberimiz'i düz arazide savaşa zorlamalarından dolayı kınadılar.
Bunun üzerine Müslümanlar, zırhlı bir halde kapıya çıkan Peygamber Efendimiz'e, pişman olduklarını belirttiler. Nasıl istiyorsa öyle davranmaya hazır olduklarını söylediler.
sevgili peygamberimiz.
Sevgili Peygamberimiz:
Bir peygambere zırhını giydikten sonra savaşmadan dönmek yakışmaz, diyerek atına yöneldi. Peygamber Efendimiz'in komutasında böylece Uhud Dağı'na doğru yola çıktık.
Tıpkı Bedir savaşında olduğu gibi Peygamber Efendimiz, ordusunu Şeyheyn denen yerde durdurdu. 1000 kişilik askeri bir gücümüz vardı. Orduyu düzene koydu. Yaşı küçük olanları geri çevirdi.
İçimizde Rafi bin Hadic adında küçük bir mücahit vardı. Sevgili Peygamberimiz'in kendisini geri çevirmemesi için, parmak uçlarına basarak kendisini büyük göstermeye çalışıyordu. Bir saha-binin;
Ya Resulallah! Rafi iyi ok atar, demesiyle Peygamber Efendimiz, onu orduya kabul etti.
Geri çevrilen küçük bir mücahit daha vardı: Semure bin Cündeb... Semure, Rafi'nin orduya kabul edildiğini görünce, hemen babasına koştu:
Babacığım! Resulullah Rafi'ye müsaade etti. Beni ise geri çevirdi. Halbuki ben, onu güreşte yenebilirim, dedi.
Sevgili Peygamberimiz bu durumdan haberdar edildi. Semure ve Rafi'yi güreştirdi. Semure dediği gibi gerçekten Rafi'yi yendi. Böylece Peygamber Efendimiz, .savaşa katılması için Semure'ye izin verdi.
Semure ve Rafi de o zamanlar on beş yaşın-daydılar. İslâm için şehid olmaya can atan bu iki küçük mücahidi unutmayın çocuklar! Sizler de onlar gibi yarının büyük mücahitleri olacaksınız.
Ordumuzun kontrol işi bittikten sonra biraz ilerlemiştik ki, münafıklardan bir ihanet gördük: Münafıkların başı olan Abdullah İbn-i Übey, 300 kadar kişiyle ordudan çekilip Medine'ye geri döndü. Geri dönenlerin hepsi münafık değildi. Kimi Abdullah ibn-i Ubey'in akrabası, kimi müttefiği, kimi de kendisiyle aynı kavimden olduğu için, onunla beraber dönme gafletinde bulundu.
Abdullah İbn-i Übey, Sevgili Peygamberimiz'in onun gibi yetişkin ve ileri gelen birinin sözüne kulak vermeyip, gençlerin sözünü dinleyerek, savaşı açık arazide yapmayı kabul etmesini, dönüşüne sebep olarak gösterdi. Fakat asıl sebebin ne olduğunu hepimiz biliyorduk: İslâm ordusunun gücünü kırmak ve moralini bozmaktı. Çünkü bozgunculuk ve fitne onların ahlakıydı.
Yüce Allah, münafıklar hakkında Kur'ân'da şu ayetleriyle onların içyüzlerini haber vermişti: «Kendilerine, 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayırı denildiği zaman, 'Biz ancak ıslah edicileriz' derler. İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir. Ama (bunun) şuurunda değillerdir.» [15]
Böylece ayette denildiği gibi Abdullah ibn-i Ubey, münafıklığını yapmaktan geri durmadı. Fakat Yüce Allah, Müslümanların kalbine güven verdi. 700 kişi kalmamıza rağmen, büyük bir istek ve arzuyla savaş meydanına yürüdük. 3000 müşriğe karşılık 700 kişiydik. Müşriklerin onca silah ve sayıca üstünlüklerine rağmen; biz hem silah hem de sayı olarak azdık. Ama Allah'a olan imanımız dağiar gibiydi.
O gün günlerden cumartesiydi. Hicretin üçüncü yılı [16] şevval ayının yedisiydi.
Sevgili Peygamberimiz, bizlere savaş düzeni vererek bizi savaş meydanına yerleştirdi. Arkamızdaki geçitten[17] saldırıya uğrama tehlikesi vardı. Bunun için Peygamber Efendimiz, Abdullah bin Cubeyr komutasında 50 okçuyu, geçidin yanındaki tepeye gönderdi. Orada kalmalarını istedi. Onları;
Göreviniz; bize gelecek süvarileri ok'a tutmak, arkadan saldırmalarına engel olmaktır. Düşman ister bizi yensin, ister yenilsin buradan, benden haber gelmedikçe ayrılmayınız, diye tembihledi. Hatta iki kere emrini tekrarlayarak işlerinin önemini onlara anlattı.
Sevgili çocuklar! Sonunda müşriklerin ordusuyla karşı karşıya geldik. Müşriklerden Tafha bin Ebi Talha, teke tek vuruşmak için ortaya çıktı. Ona karşı, ben meydana çıktım. Çarpışmamız esnasında Talha'yı çenesine kadar inen bir kılıç darbesiyle ikiye böldüm. Talha'dan sonra başkaları da hemen meydana atılıp saldırdılar. Kimini ben, kimini de «Allah'ın Arslanı» amcam Hamza öldürdü. İkimiz müthiş bir ikiliydik. Ben ve amcam yan yana gelince, müşrikler önümüzde duramazdı çocuklar.
Böylece savaş başladı. Kılıçlar sakırdıyor, atlar kişnİyor, develer böğürüyordu. Çocuklar! Ashabtan Ebu Dücane'yi görecektiniz. Başına kırmızı bir sargı (bandaj) bağlamış, kahramanca çarpışıyordu. Amcam Hamza da kükreyen bir aslan gibiydi. Müşrikleri bozgundan bozguna uğratıyordu. Ben de amcamın yanında vuruşuyor, ondan geri kalmıyordum.
Bu arada Kureyş müşriklerinin sancağını taşıyan yedi kişiyi peş peşe öldürdük. Müşriklerde bir korku, bir panik oldu. Bozguna uğrayıp kaçmaya, geri çekilmeye başladılar. Müşrik kadınların kaçanları cesaretlendirici şiir ve şarkılar söyleyerek savaşa teşvik etmesi de, işe yaramıyordu.
Bu sırada -sonradan söylenildiğine göre- savaşta bizimle beraber olan Kuzman adında bir münafık, kahramanlar gibi müşriklerle savaşıyor-muş. Onun bu cesaretini Müslümanlar, Sevgili Peygamberimiz'e her dile getirdiklerinde, Peygamber Efendimiz:
O cehennemliktir, diyormuş.
Bu çok ilginç bir durumdu. Neticede Kuzman çok ağır bir şekilde yaralanmış. Yanında olan biri, Kuzman'ı Cennetle müjdelemiş. Fakat Kuzman bu söze çıkışarak;
Benim gayem şehid olmak değildir. Kureyşliler, Medine hurmalıklarına zarar vermesin diye çarpıştım, demiş. Böylece savaşmaktaki asıl gayesini ortaya koymuş. Daha sonra ağrıları çoğalınca, dayanamamış. Kolunun damarını keserek intihar etmiş.
Yaa çocuklar! Sevgili Peygamberimizin «o Cehennemliktir» sözünün hakikati ortaya çıkmış. Çünkü Kuzman, Allah'ın dini yücelsin diye savaşmamış. Üstelik çok kötü olan intihar gibi bir fiili işlemiş. Demek ki Yüce Allah, sadece rızası için yapılan amelleri kabul eder. Rızasının dışında Kuzman'ın gayesi gibi bir gaye için yapılan amelleri, asla kabul etmez. Anlaşıldı mı? Aferin çocuklar! Elbette her işimizi en küçüğünden en büyüğüne kadar «Allah razı olsun» diye yapacağız. Şimdi tekrar savaşı anlatmaya dönelim:
Müşrikler bozguna uğramıştı. Mallarını da geride bırakıp kaçıyorlardı. Allah'ın yardımıyla ve az bir kuvvetle onları yenmek üzereydik. Ama çok kötü bir gelişme oldu: Hani az Önce Sevgili Peygamberimiz, arkamızdaki tepeye 50 okçu gönderdi demiştim ya. İşte bizim, müşrikleri önümüze katıp kovaladığımızı gören o okçularımız da, bize katılıp düşmanı kovalamak istemiş. Bu İsteklerinde çok ısrar etmişler. Komutanları Abdullah bin Cübeyr;
Sizler Resulullah'ın emrini unuttunuz mu? demiş.
Buna rağmen kaçan düşmandan geriye kalan ganimet mallarını almak için, okçular söz dinlemeyip yerlerini terk etmişler. Sadece komutanları ve yedi-sekiz kişi tepede kalmış. Arkamızdan saldırıya uğrama tehlikesini önlemek için tepede beklemesi gereken okçular, yerlerinden ayrılarak biz Müslümanları büyük bir tehlikeye attılar.
Meğer o zamanlar henüz Müslüman olmayan Halid bin Velid komutasındaki bir düşman birliği, böyle bir fırsatı bekliyormuş. Hemen tepede geriye kalan Abdullah bin Cubeyr ve birkaç arkadaşına saldırıp şehid ettiler. Hiç durmadan arkadan bize saldırdılar. Birden içimizde panik ve kargaşa yaşandı. Çünkü böyle bir şey beklemediğimiz gibi, zafer kazanmak üzereydik. Önümüze katıp kovaladığımız müşrikler de, Halid ve askerlerinin bize saldırdıklarını görünce, geri döndüler. İki ateş arasında kalmıştık. İçimizde dağınıklık baş gösterdi. Çok şiddetli bir bozguna uğradık.
Bu sırada Sevgiii Peygamberimizin etrafında, 10-15 kadar Ashab vardık. Her birimiz O'na doğru atılan oklara, mızraklara ve taşlara kendimizi siper ediyorduk. Fakat tüm gayretlerimize rağmen, atılan bir taşla Peygamber Efendimizin mübarek dişlerinden biri kırıldı. Bir diğer taş ise alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah bin Kamia adındaki bir müşriğİn kılıç darbesiyle de, zırhının iki halkası kopup elmacık kemiğine battı. Kanı toprağa damladı. Buna rağmen kavmine beddualar yerine dualar ediyor, Allah'tan onlara doğru yolu göstermesini istiyordu.
Bu ara bir grup müşriğin kendisine doğru geldiğini gören Sevgili Peygamberimiz bana;
Onlara hücum et! diye emretti. Hiç durur muyum çocuklar! Hemen saldırıp onları geri püskürttüm. Hatta birini de öldürdüm.
O gün ben dahil olmak üzere Sad bin Ebi Vakkas, Talha bin Ubeydullah, Ümmü Ümare (Nesibe Hatun) müşriklerin saldırılarına karşı koyup, onları geri püskürtüyorduk. Kendimizi gelen oklara hedef ediyorduk. Hatta Talha, atılan bir oka elini hedef edince, eli çolak kaldı. O gün fedakârlık ve kahramanlık günüydü. Allah için canından vazgeçmek günüydü. Samimiyet günüydü.
Çocuklar! O kargaşa ortamında Yüce Allah, melekleriyle Sevgili Peygamberimiz'! destekliyor, koruyordu. Sad bin Ebi Vakkas'ın sonradan söylediğine göre; Cebrail ve Mikâil Peygamber Efendimiz'i koruyorlardı. Meğer Sad, Sevgili Peygambe-rimiz'in sağında ve solunda beyaz elbiseli iki kişi görmüş. Müthiş bir şekilde çarpışıyorlarmış. Sad, onîarı daha önce hiç görmemiş. Demek ki o kargaşa anında Yüce Allah, Sad'a meleklerini görmesini nasip etmiş de Sad olanlara şahid olmuş.
Amcam Hamza ise, bu bozgun zamanında dahi yine iki elinde iki kılıçla çarpışıyordu. Ne tarafa yönelse müşrikleri dağıtıyordu. Geri çekilmediği gibi, paniğe kapılıp dağılan Müslümanları da kınıyordu.
Bedir savaşında Ebu Süfyan'ın karısı Hind'in babası Utbe'yi amcam Hamza, oğlu Velid'i de ben öldürmüştüm. Duyduğum kadarıyla Hind, intikam almaya yemin etmişti. Bunun için de Habeş asıllı kölesi Vahşi ile anlaşmıştı. Vahşi, çok iyi mızrak kullanan biriydi. Şayet Vahşi, beni veya amcam Hamza'yı, hatta Sevgili Peygamberimiz'i; yani üçümüzden kimi öldürürse hem özgür olacak hem de ödüllendirüecekmiş.
İşte bozguna uğradığımız o esnada, bu iş için fırsat kollayan Vahşi, amcam Hamza'nın ayağının kayıp düşmesiyle, mızrağını fırlatıp onu şe-hid etmiş. Daha sonra yanına varıp söylemeye dilim varmıyor ama, amcamın karnını yarmış. Ciğerini çıkarıp Hind'e götürmüş. Hind, kininden amcamın ciğerini çiğneyip yutamadan dışarı atmış. Üzerindeki tüm mücevherlerini de, sevincinden Vahşi'ye hediye oiarak vermiş. Hemen amcamın cesedinin yanına gidip, burnunu ve kulaklarını kesmiş. Ne kötü, ne vahşice bir şey!.. Halbuki Peygamber Efendimiz, düşmanlarımızın cesetlerine asla böyle bir şey yapmamamızı emretmişti.
Sevgili çocuklar! O derece şaşkın ve bozguna uğramıştık ki yanlışlıkla bazı Müslümanlar birbirlerini dahi şehid ettiler.
Bir ara «Muhammed öldürüldü!» diye bir yaygara koptu. Birden Müslümanlara ümitsizlik çöktü. Aslında öldürülen Mus'ab bin Umeyr idi. Çünkü Musab, zırhını giydiğinde Sevgili Peygamberimiz'e çok benziyordu.
Bu haldeyken Enes bin Nadr'ın sözleri, Müslümanları kendine getirmişti. Enes:
Ey Müslümanlar! Muhammed öldüyse Allah kalıcıdır. İslâm uğruna savaşıp da şehadete kavuşmayı istemez misiniz? diye yüksek bir sesle bağırıyordu. Bu sesi duyan Müslümanlar birden silkinip cesarete geldiler. Çarpışmaya başladılar. Bir ara Sevgili Peygamberimiz öldü diye neredeyse artık savaşamayacak kadar ümitsiz olmuşlardı. Ancak Kab bin Malik, Peygamber Efendimiz'in sağ olduğunu görünce;
Ey Müslümanlar! Müjde size, işte Resu-lullah! diye bağırdı.
Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberimizin hayatta olduğu anlaşılınca, Müslümanlarda bir toparlanma oldu. Herkes Peygamber Efendimiz'e doğru koşuyor, O'nun etrafını sarıyordu.
Bu arada, Sevgili Peygamberimiz'e saldırmaktan vazgeçmeyen müşriklere karşı kendimizi, canlı kalkan yapmaya devam ediyorduk. Birçok kimse çeşitli yerlerinden yaralanıyordu.
Sad bin Ebi Vakkas da yanımdaydı. Usta bir okçu olduğu için Peygamber Efendimiz, bizzat elleriyle Sad'a atması için ok hazırlıyor, dua ederek; Anam-babam sana feda olsun ey Sad, at! diyordu.
Sevgili Peygamberimizin bu sözü Sad'ın dışında hiç kimseye söylediğini duymadım.
Peygamber Efendimiz'i bu şekilde canla-başla savunurken, açık bir meydanda olduğumuzu gördük. Sevgili Peygamberimizde beraber Uhud Dağı'na çekildik. Peygamber Efendimiz dahi! çoğumuz yaralı, bitkin ve yorgunduk.
Bu çekilme esnasında arkamızdan bir ses işittik. Bu, Übey bin Halef adında, Peygamber Efendimiz'in azılı bir düşmanıydı.
Ey Muhammedi Sen kurtulursan ben kurtulmayayım, diye bağırıyordu.
Bazılarımız ona karşı durmaya davrandığımızda Sevgili Peygamberimiz:
Dokunmayınız! diye emretti.
Eline aldığı bir mızrakla Übey'e yöneldi. Kahramanca karşısına dikildi. Böyle bir direniş beklemeyen Übey, şaşırıp kaldı. Peygamber Efendimiz mızrağını Übey'e fırlattı. Übey, atından yere yuvarlandı. Yaralanmıştı. Fakat yarasından kan akmıyordu. Buna rağmen;
Vallahi Muhammed beni öldürdü, diye bağırıyordu.
Başına toplanan arkadaşları;
Boşuna telaş ediyorsun. Bir şeyin yok, diye onu teselli ediyorlardı.
Übey ise Peygamber Efendİmiz'İ kastederek;
O, bana seni öldüreceğim demişti. Gerçekten de beni Öldürdü. Bu yaradan benim için kurtuluş yoktur, diyordu.
Daha sonra duyduğumuza göre, Mekke'ye dönüşleri esnasında yolda aynı gün bağıra bağıra ölmüş.
Sevgili çocuklar! Sevgili Peygamberimiz, henüz Mekke'de iken, Übey bin Halef denen bu adam, Peygamber Efendimiz'! her gördüğünde;
Ey Muhammedi Bir at besliyorum. O'nun sırtındayken seni vurup Öldüreceğim, diyordu.
Peygamber Efendimiz ise;
İnşallah ben seni öldüreceğim, diye cevaplardı.
Übey bin Halefin yarasının ağır olmamasına rağmen, arkadaşlarına «Vallahi Muhammed beni öldürdü» demesinin sebebi buydu. Gerçekten de Peygamber Efendimiz'in mızrak darbesi sonucu Übey bin Halef öldü.
Daha sonra Sevgili Peygamberimiz bazı müşrikler için,
Yılını doldurmasınlar! diye beddua etti. Üzerinden yıl geçmeden her biri bir vesileyle ölüp, hesap yeri olan ahirete göçtüler.
Uhud Dağı eteklerinde bulunduğumuz sırada dağınık bir haldeydik. Peygamber Efendimiz, bizi bir araya topladı. Yaralı yüzünü yıkadı. Ab-dest alıp öğle namazını kıldı. Yüce Allah'a müşriklerin artık saldırıda bulunmamaları için, dualarda bulundu.
Toplanmış olduğumuz bu esnada, Uhud Da-ğı'nın eteklerine doğru Ebu Süfyan yaklaştı:
Muhammed içinizde mi? diye bağırdı.
Sevgili Peygamberimİz'in emriyle, kimse cevap vermedi. Herkes sustu. Ebu Süfyan sırayla Ebu Bekir ve Ömer'i de sordu. Yine cevap alamayınca:
Şayet sağ olsaydılar elbette cevap verirlerdi. Demek ki hepsi öldürülmüş, dedi.
Buna sinirlenen Ömer:
Ey Allah'ın düşmanı yalan söylüyorsun! Saydıklarının hepsi sağdır ve buradadır, dedi.
Ebu Süfyan:
Harb, sırayladır. Bugün Bedir'e karşılıktır, deyince; Ömer:
Bizim ölülerimiz Cennette, sizinkiler Cehennemdedir, dedi.
Ebu Süfyan, gelecek yıl Bedİr'de tekrar savaşmak için buluşma sözü verdi. Sevgili Peygamberimİz'in emriyle Ömer: «İnşallah» dedi. Böylece Ebu Süfyan ordusunu alıp Mekke'ye geri döndü. Bize üstün gelmelerine rağmen, Sevgili Peygamberimİz'in duasıyla Yüce Allah onların kalplerine korku düşürdüğü için, geri çekilmek zorunda kaldılar.
Peygamber Efendimiz'le, savaş meydanında müşrikler çekildikten sonra dolaşmaya çıktık. Toplam 70 şehid vermiştik. Çok sayıda yaralımız vardı. Buna karşın müşriklerin ölüleri 20-30 arasındaydı.
Birçok şehidimizin organları amcam Hamza'nınki gibi kesilmişti. Manzara İçler açışıydı.
Sevgili Çocuklar! Peygamber Efendimiz, amcası Hamza'ys organları kesilmiş bir şekilde görünce, üzüntüsü daha çok arttı. Daha sonra bize, Cebrail'in kendisini teselli için geldiğini, amcam Hamza için göklerde «Allah'ın ve Resulullah'ın Arslanı» diye yazılmış olduğunu söyledi. Bu müjde Peygamber Efendimiz'i sevindirmişti.
Böyİe hazin bîr günde, Uhud şehidlerimizi gömdükten sonra Medine'ye dönecektik. Sevgili Peygamberimiz, beni müşriklerin peşinden onları takip için gönderdi. Mekke'ye doğru yol alan müşrikleri izledim. Geri dönüp Peygamber Efen-dimiz'e müşriklerin Mekke'ye doğru gittiklerini söyledim. Sevgili Peygamberimiz bunun üzerine Medine'ye dönmeye karar verdi.
Dönüşümüz esnasında Medine'den Uhud'a doğru gelen halkla karşılaşıyorduk. Bunlar, yakınlarının şehadet haberlerini duyup gelenlerdi. Herkes şehidlerinden önce Sevgili Peygamberimiz'in sağ olup olmadığını soruyordu. Sağ olduğunu duyduklarında da:
Sen sağsalim olduktan sonra, hangi felakete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir, diyorlardı.
Bu, Peygamber Efendimiz'e karşı gösterilen sevgilerin en güzeliydi. O'nu canlarından daha çok seven Müslümanlar, O'nun varlığını kendileri için huzur kaynağı olarak görüyorlardı. Sizlerin de Sevgili Peygamberimiz'! son derece sevdiğinizi biliyorum çocuklar. O, hiç sevilmez mi? Canımız, Efendimiz, Ciğerparemiz... Allah'ın sel at ve selamı O'nun üzerine olsun.
Medine'ye döndüğümüzde, Medine'yi yasta ve matemde bulduk. Peygamber Efendimiz, şehid ailelerini ve şehid çocuklarını görünce, fazlasıyla üzülüyordu. Şehid çocukları, ne mahzun duruyorlardı öyle! Babaları Allah'ın dini uğrunda canlarını feda etmiş bu masum çocuklar, sizin çi bi cesur ve sizin gibi geleceğin kahraman Müslümanları olacaktı.
O gün Uhud'da şehid düşenıe'Jen Akrabe adlı sahabenin oğlu Beşir, ağla, arak Sevgili Peygamberimiz'in yanına Şefkat peygamberi merhametle onu:
Ey sevimli çocuk! Ne diye ağlıyorsun! dedi. Beşir sustu. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz:
Senin baban ben, Aişe de annen olsa razı olmaz mısın? diye sordu.
Babam-anam sana feda olsun ya Resulallah! Elbette razı oiurum, diyerek sevincini gösterdi. Mutlu çocuğun yerinde kim olmak istemezdi ki...
Evet sevgili çocuklar! Uhud savaşı, Allah'ın bizi terbiye ve ikaz ettiği bir savaştı. Komutanımız olan Sevgili Peygamberimizin emirlerine itaat etmememiz sonucu, Allah tarafından uyarıldık. Zaten sizlerin, sizin komutanınız gibi olan büyüklerinizin, anne-babalarınızm hayırlı İşlerinde ve emirlerinde, onlara karşı çıkmadığınızı biliyorum. Allah'ın emirlerine uymaya çalıştığınızı da... Böylece hem Allah'a, hem de anne babalarıniza itaat ederek, Allah'ın rızasını kazanacaksınız. Yüce Allah sizden razı olunca elbette size Cennetini verecektir.
Reci ve Bi'ri Maune Olayları
Sevgili çocuklar! Uhud savaşındaki yenilgimizden dolayı, çevremizde yaşayan birçok müşrik kabileler sevinmişti. Hatta üzerimize saldırmayı dahi planlamışlardı. Bu kötü niyetleri önlemek için, etraftaki kabilelere çeşitli baskılar yaptık.
Hicretin dördüncü yılındaydık. Aylardan sefer ayıydı. İki üzücü olay yaşadık. Birçok sahabe şehid düştü: Reci olayında Adel ve Karel kabileleri, Bi'ri Maune olayında ise Beni Amir kabilesi, Peygamber Efendimiz'e ihanet ettiler. Bu kabileler kendilerine Kur'ân öğretmek ve İslâm'ı anlatmak için, Sevgili Peygamberimizden Kur'ân'ı ezbere bilen hafız Öğretmenler istemişlerdi. Reci olayında 10, Bi'ri Maune olayında da (40 veya) 70 müslüman, bu kabileler tarafından tuzağa düşürülüp şehid edildi.
Sevgili Peygamberimiz, bir ay boyunca beş vakit namazlarında bu kabilelere ve bu Müslümanların şehid edilmesinde payı olanlara beddualar etti. Ne oldu biliyor musunuz çocuklar! Kısa bir zaman sonra bu kabilelerde kuraklık ve kıtlık başladı. Suları çekildi, her yer yanıp kavruldu. 70 müsiümanın öldürülme planlarını yapan Amir bin Tufeyl adındaki müşrikte bir ur (yumru) çıktı. Bu sebeple de öldü. Peygamber Efendimiz'in bedduasına uğrayanın kurtuluşu olur mu?
Benî Nadir Gazası[18]
Sevgili çocuklar! Hicretin dördüncü yılının [19]Rebiülevvel ayıydı. Sevgili Peygamberimiz, yanına Ebu Bekir'i, Ömer'i, beni, Zübeyr bin Avvam'ı, Talha bin Ubeydullah'ı, Sad bin Muaz'ı ve Üseyd bin Hudayr'ı aldı. Bir diyet meselesi hakkında, Medine'nin dışında bulunan Benî Nadir Yahudileriyle görüşmek üzere kabilelerine gittik. Anlaşmamız gereği diyet parasını ödemede, biz Müslümanlara yardımcı olacaklardı.
Bizi gayet iyi karşıladılar. Peygamber Efendi-miz'e iyi davranıyor, sürekli övüyorlardı. Sevgili Peygamberimiz de onların evlerinden bir evin duvarı dibinde oturdu. Biraz sonra aniden kalktı. Abdeste gider gibi gitti. Biz de oturmuş gelmesini bekliyorduk. Bir türlü gelmeyince Medine'ye döndüğünü Öğrendik. Bunun üzerine kalkıp peşinden Medine'ye döndük. Peygamber Efendimiz'in bizi haberdar etmeden aniden Medine'ye dönmesi bize, doğrusu garip gelmişti.
Neden böyle yapmıştı Sevgili Peygamberimiz, biliyor musunuz çocuklar? Meğer biz, Peygamber Efendimizle birlikte Beni Nadir Yahudi-lerine ait o evin duvarı dibinde otururken, o Yahudiler de Sevgili Peygamberimiz'i Öldürme planı yapmışlar. Buna göre, o evin damına çıkıp Peygamber Efendimiz'in üzerine kocaman bir taş bırakacaklarmış.
Fakat Cebrail, Yahudilerin planlarını Sevgili Peygamberimiz'e haber verince, Peygamber Efendimiz de hemen oradan ayrıldı.
Beni Nadir Yahudilerinin bu yaptıkları, Sevgili Peygamberimizde yaptıkları anlaşmaya aykırıydı. Dolayısıyla bu bir ihanetti. Bu ihanetin de cezalandırılması gerekiyordu.
On gün içinde yurtlarını terk etmeleri istenildi. Bunu kabul etmeye yanaşmadılar. On beş gün boyunca onları Peygamber Efendimiz'in komutasında kuşattık. On beşinci günde teslim oldular. Develerine yükleyebildikieri mallarını alıp Hayber ve Şam taraflarına göçüp gittiler.
Geride kalan mallarını ve arazilerini Sevgili Peygamberimiz, Ensarın iznini alarak biz Muhacirlere dağıttı. Böylece Ensarın yükü hafiflemiş oldu. Çünkü Medine'ye hicret edişimizden bu yana, Ensar bize çok yardımcı olmuş, birçok ihtiyacımızı karşılamıştı. Bize dağıtılan bu mallar ve arazilerle, artık Ensara yük olmayacaktık. Gerçi Ensar bizi hiçbir zaman yük olarak görmedi. Ama içimiz yine rahat değildi. Ensar bize karşı kardeşliğin çok üstünde bir yardımda bulundu. Allah Ensardan her iki cihanda da razı olsun.
Sevgili çocuklar! Uhud savaşından bu yana bir yıl geçmek üzereydi. Hatırlarsanız Ebu Süf-yan'a bir yıl sonra Bedir'de tekrar savaşmak için söz vermiştik. Ebu Süfyan'a verilen bu söz gereği, 2000 kişilik bir orduyla Bedir'e gittik. Ebu Süf-yan'ı sekiz gece beklememize rağmen gelmedi.
Bu haber çevrede duyulunca biz Müslümanların itibarı daha çok arttı. Müşrikler ise rezil oldular.
Ayrıca bu yılın şaban ayında, ikinci oğlum Hüseyin dünyaya geldi. Tıpkı Hasan gibi doğumunun yedinci gününde, Peygamber Efendimiz Hüseyin'im için Akika Kurban'ı kestirdi. Kulağına ezan okuyup, ismini koydu. Hasan ve Hüseyin'imi Sevgili Peygamberimiz çok severdi: «Bunlar benim dünyada kokladığım iki reyhanimdır» derdi.
Haa! Az kalsın unutuyordum çocuklar. Hicretin bu dördüncü yılında «içki ve kumar» haram kılındı. Artık içki içmek, kumar oynamak haramdı.
Yüce Allah, bunları haram kılmakla ne güzel yapmış değil mi? Çünkü içki tüm kötülüklerin anasidır. Birçok yuvayı yıkan kumar ise, en az içki kadar zararlı bir fiildir. Gerçi siz, böyle şeyleri yapmayacak kadar temiz çocuklarsınız. Ama sizler kadar şanslı olmayan çocuklar da var.
Kimi ailelerini, kimi de gördüklerini taklit ederek bu kötülüklere başlıyor. Hatta kumar gibi oyunlar, çeşitli şekillerde sevdiriliyor. Önce oyun adı altında, sonra da küçük küçük çeşitli eşya, içecek ve benzeri şeyler üzerine, daha sonra küçük paralar karşılığında oynanıyor. Sonunda bîr de bakılır ki, dönüşü olmayan bir İşe bulaşılmış.
Sevgili çocuklar! Şöyle bir düşünelim: Bir veya birkaç ip bir aradayken koparılabilir, değil mi? Ama halat gibi kalın ipler istenilse de koparı-iamaz. Demek istediğim şu ki, kötü alışkanlıklar da önce masum isteklerden meydana geliyor. Daha sonra halat gibi kalınlaşınca, artık istenilse de koparılamiyor, terk edilemiyor.
Yahut yeni dikilmiş bir fidan düşünün. İlk zamanlar toprağa iyice kök salmadığı için, kökünden çekip sökebiliriz. Daha sonra aradan uzun zaman geçince, o fidan ağaç olur. Ne kadar asilırsak asılalım, onu yerinden sökemeyiz. Demek ki kötü alışkanlıklar terk edilmediğinde, zamanla fidan gibi bizde kök salar, kökleşir. Böylece onlardan kurtulmak, onları bırakmak çok zor olur.
Aman aman! Dikkatli olun çocuklar! Sakın kötü arkadaşlarınıza ve kötü hareketlerine/alışkanlıklarına özenmeyin ve bu tür arkadaş ve hareketlerden/alışkanlıklardan da uzak durun.
Münafıklar ve Fitne
Bu arada sevgili çocuklar, hicretin beşinci yılına girmiştik. Peygamber Efendimiz zaman zaman bazı askeri birliklerle, civardaki kabilelere baskın yapıyor veya yaptırıyordu. Birçok ganimet mallarıyla dönülüyordu.
Hatta bu yılın şaban ayında, Benî Mustalik adlı kabilenin öncülüğünde bir müşrik ordusunun Medine'ye saldıracağı şeklinde bir haber aldık. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz'in komutasında bu kabileye bîr sefer yaptık. Birçok esir ve ganimet aldık.
Dönüş yolunda münafıklar fitne çıkarmak, bozgunculuk yapmak, Muhacir ve Ensarı birbirine düşürmek istediler. Az kalsın Muhacir ve Ensar birbirine girecekti.
Fakat Müslümanlar bu fitne karşısında güzel bir kardeşlik örneği sergilediler. Münafıkların oyunlarına gelmediler. Zaten münafıklar da bu sefere ganimet almak için katılmış ve fitne çıkarmak için de fırsat kollamışlardı.
Münafıkların başı Abdullah ibn-İ Übey, fitnesini/bozgunculuğunu devam ettirmek için;
Hele Medine'ye varalım; en izzetli olanımız, en zelil olanımızı oradan sürüp çıkaracak, diyerek Müslümanlara hakaret etti.
Onun bu hareketini, Zeyd bin Erkam adlı genç bir sahabi, Sevgili Peygambirimiz'e iletti. Peygamber Efendimiz onu çağırtıp;
Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin? diye sordu.
Abdullah ibn-i Übey böyle bir şey söylemediğini yemin ederek, iddia etti. Haberi veren Zeyd'i de yalanladı. Bunun üzerine Yüce Allah da indirdiği şu ayetle Abdullah ibn-i Übey'i yalanladı:
«Onlar, «Eğer Medine'ye bir dönersek yemin olsun, bizden en güçlü ve şerefli olan, en zayıfı mutlaka oradan çıkaracaktır» diyorlar. Halbuki güç/kuvvet Allah'ın, Peygamberinin ve Müzminlerindir. Lakin münafıklar bilmezler.»
Sevgili Peygamberimiz bu fitneyi söndürmek için o gün, şiddetli sıcaklıkta, ertesi gün sabaha kadar orduyu durmadan yürüttü. Herkes fitneyi düşünemeyecek kadar yorgun düşmüştü. Böylece münafıkların fitnesinin önüne geçilmiş oldu,
Medine'ye varmıştık. Fakat Abdullah İbn-i Übey, bu defa başka bir fitne çıkarttı. Benî Mustalik seferinden sonra Medine'ye dönüşte, yolda geri kalıp unutulan Sevgili Peygamberimizin temiz eşi Aişe hakkında, dedikodu çıkarttı. Ordudan geride kalan Aİşe'ye, Saffan bin Muattal yolda rastlamış, Medine'ye getirmişti. Maalesef bu dedikoduya bazı Müslümanlar da alet oldu.
Bİr müddet sonra Aişe'nin temiz ve iftiraya uğramış bir masum olduğuna dair ayet nazil olunca, iftiracılar cezalandırıldılar. Böylece münafıkların durmadan yaktıkları fitne ateşi, yine söndürülmüştü. Peygamber Efendimiz ise münafıklara karşı hep sabır ve güzellikle davranıyordu.
Selman-ı Farisî
Sevgili Çocuklar! Size Peygamber Efendİ-miz'in, sevdiği değerli bir sahabisinden kısaca bahsetmek istiyorum: Adı; Selman... Aslen İran'lı olduğu için, «Selman-ı Farisî» (İranlı Selman) deniliyor.
Selman, İran'da doğmuş ve önceleri ateşe tapan bir Mecusî İmiş. Daha sonra Hıristiyanlığı kabul edip Hıristiyan olmuş. Hıristiyan hocaların yanında kalmış. Hocaları, ona doğru yolu anlatmada yardımcı olmuşlar.
Bir hocası ölünce Selman'ı bir diğer arkadaşına tavsiye etmiş. Böylece Selman Şam, Ninova ve Nusaybin beldelerini gezmiş. En son yanında kaldığı Nusaybin'deki hocası da ölmüş. Fakat ölmeden önce Selman'a, gelmesi yakın olan «Son Peygambersin Medine'ye hicret edeceğini söylemiş.
Sefman, hemen Medine'ye doğru yola koyulmuş. Yolda, yol arkadaşlarının ihanetine uğramış. Arkadaşları onu köie olarak Medine'li bir Yahudi'ye satmış. Selman, Medine'ye böylece ulaşmış, ama bir köle olarak...
Selman, söz konusu Yahudi'nin kölesiyken, Sevgili Peygamberimiz'e gelip iman etti. Daha sonra bir ara sahibi olan Yahudi'yle, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesine göre, özgürlüğü için bir anlaşma imzaladı: Buna göre; eğer 300 fidan diker ve bir buçuk kilo (kırk ukiyye) altın verirse özgür olacaktı.
Durumu Selman, Sevgili Peygamberimiz'e bildirdi. Peygamber Efendimiz bizzat kendi elleriyle, 300 fidan dikti. Tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesini de Selman'a borcunu ödemesi için verdi. Fakat, mübarek tükürüğünü de o altın külçesinin üzerine sürmeyi İhmâl etmedi.
Çocuklar, biliyor musunuz? Normalde o altın külçesi Selman'ın borcunu karşılamayacak kadar küçük ve azdı. Ama Selman, Yahudi efendisinin yanına gitmiş. O külçeden koparıp koparıp tartmış. Borcunun hepsini vermiş. Bir de bakmış ki o külçe altın, sanki hiç eksilmemiş gibi duruyormuş. Yani eskisi gibiymiş.
Bu bir mucizeydi çocuklar. Böylece Selman-ı Farisî, Sevgili Peygamberimiz'in özgür bıraktığı kölelerden oldu. Şu anda Selman, aradığı ve istediği hak dini bulmanın mutluluğunu yaşayan kıymetli bir Müslüman olarak aramızdadır. Anlaşılacağı üzere insan, her zaman doğru olanı bulabilir. Yeter ki araştırsın ve samimi olsun. Allah ona yardım edecek ve yol gösterecektir. Tıpkı Sel-man'ı diyar diyar gezdirip, Sevgili Peygamberimizi değerli bir sahabe olma şerefine kavuşturması gibi...
Beşinci Bölüm
Hendek Savaşı
Eveet sevgili çocuklar! Daha önce de söylediğim gibi, yaptıkları anlaşmaya uymayan Benî Kay-nuka ve Benî Nadir Yahudilerin! Peygamber Efendimiz, yurtlarından sürmüştü. Onlar da çoğunlukla Hayber diye bilinen kaleye göçmüşlerdi.
Meğer bu Hayber'deki Yahudiler ile oraya sığınan Benî Nadir Yahudilerinin başkanı Huyey bin Ahtab, Medine'ye saldırmak için Mekke müşriklerine gidip anlaşmışlar. Hatta Gatafan, Süley-moğulları ve Ahabiş denilen kabilelerle de anlaşıp, on bin kişilik bir ordu meydana getirmişler. Tüm bu kabilelerden meydana gelen orduya da Ebu Süfyan komutanlık ediyordu.
Böylesine büyük bir ordunun Medine'ye doğru bize saldırmak için yola çıktığını, Sevgili Peygamberimiz haber aldı. Hemen tüm Ashabım topladı. Görüşlerimizi sordu. Savaşın Medine içinde mi, yoksa dışında mı yapılması üzerinde tartışıldı. Birçok fikir söylenildikten sonra, az önce size hayatını anlattığım Selman-i Farisî söz aldı:
Ey Allah'ın Resulü! Bizim ülkemizde bir şehir üzerine düşman saldıracak olsa, o şehrin etrafını hendeklerle kazmak adettir, dedi.
Selman'ın bu görüşü uygun görüldü. Hemen Medine'nin etrafına hendekler kazmaya başladık. Şehirden çıkmayarak, şehirde savunma savaşı yapacaktık.
Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere Muhacir, Ensar, genç, ihtiyar, kadın, erkek herkes büyük bir istekle hendekleri kazmaya başladı. Hatta eli iş tutan sizin gibi çocuklar dahi çalışıyor, ya kazıyor, ya da toprak taşıyorlardı. Kimse boş durmuyor, uğraşıyordu.
Bu arada Sevgili Peygamberimiz de durmayıp bizzat toprak ve taş taşıyordu. Birçoğumuzun gönlü buna razı değildi. Bu sebeple O'nu alıkoymak istedik. Fakat ne mümkün!
Ben de çalışarak bu sevaba ortak olmak istiyorum, diyordu da başka bir şey demiyordu. Zaten O'nun çalışması bizi daha çok gayrete getiriyordu. Ama içimizde en çalışkan olan Selman'dı. 10 kişinin işini yapabilecek bir güce sahipti. Durmadan çalışıyordu.
Sevgili çocuklar! Hicretin bu beşinci yılı kıtlıkla geçen bir yıldı. Hepimiz çok açlık çekiyorduk. Fakat Sevgili Peygamberimiz'in mucizeleri imdadımıza yetişiyordu. Manevi olarak da güçleniyor, Peygamber Efendimizin etrafında daha çok kenetleniyorduk. Aklıma geldiği kadarıyla, o sıralar yaşadığımız bir-iki mucizeden bahsetmek istiyorum:[20]
Ashaptan Cabir bin Abdullah'ın zayıf, cılız bir koyunu varmış. Onu kesmiş. Hanımı da biraz arpa ekmeği yapmış. Cabir Peygamber Efendi-miz'İ Hendek kazma esnasında yemeğe davet etti. Sevgili Peygamberimiz, yemeğin ne olduğunu ve miktarını sordu. Bir cılız koyun ve biraz da arpa ekmeği olduğunu öğrenince, çalışan tüm Müslümanlara;
Cabir'in evine davet var, diye çağrı yaptı.
Meğer Cabir'in hanımı, Cabir'e yemek az olduğu İçin, Sevgili Peygamberimizi ve birkaç kişiyi davet etmesini, kendisini utandırmamasını söylemiş. Cabir, Peygamber Efendimizin bu çağrısını duyunca, eli ayağı birbirine dolandı. Ne yapacağını şaşırdı. Peygamber Efendimiz Cabir'e, evine gitmesini ve hanımına, kendisi gelinceye kadar yemeğe karışmamasını söylemesini istedi. Ca-bir telaşla eve koşmuş. Durumu eşine anlatmış. Eşi:
O Ebu durumu) senden daha iyi bilir, demiş.
Sevgili Peygamberimiz'le beraber Cabir'İn evine vardık. Ete ve ekmeğe bereket duası yaptı. Mübarek elleriyle eti ve ekmeği parçalayıp sofraya koydu. Grup grup Müslümanlar gelip yiyor, gidiyorlardı. Birkaç kişilik olan bu yemek o kadar insanın yemesinden sonra, sanki hiç yenilmemiş gibi duruyordu. Herkes doyduktan sonra kalan yemek, komşulara verildi, halka da dağıtıldı. Bu, Sevgili Peygamberimiz'in mucizelerinden bir mucizeydi.
Yine kazı esnasında sert bir kayaya rastlanıldı. Bir türlü kınlamıyordu. Peygamber Efendimiz çağrıldı. Kayanın başına gelen Sevgili Peygamberimiz, üç balyoz vuruşuyla kayayı parçaladı. Normal şartlarda kimsenin yapamayacağı bir durumdu.
Peygamber Efendimiz'in birinci vuruşunda, bir kıvılcım çıktı. Sevgili Peygamberimiz, Şam şehrinin anahtarının kendisine verileceğini söyledi. İkinci vuruşta Fars (İran) memleketinin, üçüncü vuruşta da Yemen'in anahtarlarının kendisine verileceğini müjdeledi. Yani bu üç memleketin de Müslümanların eline geçeceğini belirtti. Bu müjde, bizim şevkimizi daha da artırdı. Hepimiz tüm kalbimizle inanıyorduk ki, bu yerler Müslümanların eline ilerde geçecektir.[21]
Sevgili çocuklar! Bizler hendek kazmak için gecemizi gündüzümüze katıp çalışiyorken, içimizdeki münafıklar, kendilerine yakışan şekilde davranmaktan geri durmuyorlardı. Kazı işinde gevşek davranıp izin almadan işi bırakıp gidiyorlardı. Hatta birbirlerini siper ederek, kazı işinden sıvışıp kaçıyorlardı. Yüce Allah, münafıkların vakitli vakitsiz, yerli yersiz işten kaçıp gitmelerini, indirdiği şu ayetle kınadı:
«...İçinizden birbirini siper ederek sıvışan-lan, Allah şüphesiz bilmektedir. Onun için Peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına bir bela gelmesinden yahut kendilerine acıklı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.» [22]
Ama bu kınamadan utanan, bu tehditten korkan kim? Yüzlerinin derisi ve kalpleri demir gibi sertleşmişti. Yaptıkları bu hareketlerle bizim gayret ve ciddiyetimizi hafife alıyor, alay ediyorlardı. Hatta daha da ileri giderek bize bakıp aralannda gülüşüyor, morallerimizi ve huzurumuzu bozmaya çalışıyorlardı.
Nihayetinde yaklaşık bir hafta içinde, Medine'yi çevreleyen hendeği kazmıştık. Hendek en ünlü atlının dahi kolay kolay atlayıp geçemeyeceği genişlikteydi. Peygamber Efendimiz, hendeğin çeşitli yerlerine nöbetçiler yerleştirdi. Hendeği, Medine'den biraz uzakta şehrin dışında kazmıştık. Sevgili Peygamberimiz'in çadırını da şehrin dışındaki Sel Dağı'nın eteğine kurmuştuk. Kazdığımız hendek, düşmanla Peygamber Efendimiz'in çadırının arasını ayırıyordu.
Hendek kazma İşini yeni bitirmiştik ki, müşrik ordusu Medine'yi sardı. Fakat hendekle karşılaşınca şaşırıp kaldılar. Biz Araplarda böyle bir savunma şekli olmadığı için, müşriklerin moralleri hemen bozuldu.
10 bin kişilik müşrik ordusuna karşılık, biz İslâm ordusu olarak 3000 kişiydik. Hendek kazma işinin yorgunluğunu üzerimizden atmadan o halimizle savaşa başladık. Müşrikler hendeği geçecek bir yer aradılarsa da bulamadılar. Mecburen karşıdan bize doğru ok ve taş atışıyla yetindiler. Bİz de savunmadaydık.
Çatışmanın başladığı esnada Beni Kureyza Yahudilerinin Peygamber Efendimizle yaptıkları anlaşmayı bozdukları haberi yayıldı. Sevgili Peygamberimiz bunu duyduğunda:
Hasbunallah ve ni'mel vekîi![23] Müjde Müslümanlar! Bu işin sonu hayırdır, dedi.
Kadın ve çocukları, korumak için, Medine'nin içine 300 kişiyi güven ve asayişi sağlamak üzere gönderdi. Çünkü Beni Kureyza Yahudilerinin arkamızdan Medine'ye saldırma tehlikesi vardı.
Önceleri Beni Kureyza Yahudilerinin neden ihanet ettikleri anlaşılmadı. Meğer sürgüne giden Benî Nadir Yahudilerinin başkanı Huyey bin Ahtab, Benî Kureyza Yahudilerinin başkanı olan Kab bin Esed'i kandırıp, bizimle olan anlaşmasını bozdurmuş. Hatta Benî Kureyza Yahudilerinin, kadın ve çocuklarımız ile yiyecek ve kıymetli eşyalarımızı yerleştirdiğimiz kaleye saldıracaklarını duyduk.
O sırada Benî Kureyza Yahudilerinin bu kaleye yaptığı bir saldırıda halam Safiye, bir Yahudi'yi öldürmüştü. Bunun üzerine Yahudiler de kalede Müslüman erkekler var korkusuyla, geri çekilmişti. Peygamber Efendimiz'in gönderdiği 300 kişilik kuvvet yetişince, Medine'de güvenlik sağlandı. Ama tehlike geçmemişti. Yahudiler, her an arkadan daha büyük bir kuvvetle saldırabilirlerdi.
Öte yandan İçimizdeki münafıklar her zamanki gibi çeşitli bahaneler buluyor, cepheden ayrılıp evlerine dönüyorlardı. Kimi çoluk çocuğunu, kimi evini barkını bahane olarak öne sürüyordu.
Muhammed bize Bizans ve Kisra(İran)'nm hazinelerini va'dediyor. Halbuki bugün hendekte hapis olup bir yere gidemiyoruz, diyerek bozgunculuk/ fitne yapıyorlardı. Yüce Allah onların bu tavırlarını şu ayetleriyle kınadı:
«O vakit münafıklarla kalplerinde hastalık olanlar, «Allah ve Resulü bize aldatmaktan başka bir vaad yapmamış» diyorlardı. Ve yine o vakit onlar (münafıklar)dan bir grup, «Ey Yesrib (Medine) halkı! Burada size duracak bir yer yok. Hemen dönün» diyorlardı. Onlardan bir grup da peygamberden izin istiyor, «Hakikaten evlerimiz açık kalmıştır» diyorlardı. Halbuki evleri açık değildi. Onlar ancak kaçmayı istiyorlardı.» [24]
Savaş, kuşatma ve karşılıklı ok atışlarıyla uzadıkça uzuyordu. Bu şekilde bir neticeye varılmadığı için, müşriklerde yavaş yavaş bıkkınlık meydana gelmeye başladı. Müşrik askerler gittikçe usanıyorlardı. Yiyeceklerinin azalması ve kıtlığın artması, sıkıntıyı daha da fazlalaştırıyordu.
Sevgili çocuklar! Bu kargaşada bir ara müşriklerin meşhur bir savaşçısı olan Amr İbn-i Abdi-ved, atını süratle sürüp her nasılsa hendeği geçti. Yanında birkaç müşrik daha vardı. Hepimiz Peygamber Efendimiz yanımızda olduğu halde, Amr'i ve arkadaşlarını gözetliyorduk. Amr, karşısına çıkacak er diledi. Kimseden ses çıkmadı. Çünkü Amr, bir bölük askere bedel güçteydi. Tekrar er dilediğinde, ona karşı ben meydana çıkmak istedim. Sevgili Peygamberimiz izin vermedi. Amr, tekrar er diledi. Yine öne çıktım. Peygamber Efendimiz:
Ey Ali! O Amr'dır, dedi. Beni engelledi.
Sessizliğimiz Amr'ı cesaretlendirmişti. Öyle ki açıkça alay edip, küfürler savuruyordu. Doğrusu çok öfkelenmiştim.
Ben onunla vuruşurum ya Resulallah, dİ-ye ısrar ettim. Sevgili Peygamberimiz yine:
Ey Ali! O Amr'dır, dedi.
Amr da olsa vuruşurum ya Resulallah, deyip Amr'Ia vuruşmakta ısrar ettim.
Peygamber Efendimiz, bunun üzerine beni eliyle kuşandırıp giydirdi. Dualar etti. «Zülfikar» adlı kılıcını belime bağladı.
Ben, Amr'dan korkmuyordum çocuklar! Çünkü ben, bir ve tek olan Allah'a inanıyordum.-O ise pis bir müşrikti. Allah'a inananlar, ancak Allah'tan korkarlar. Müşrik olanlarsa, göstermese-ler de içten içe bizden çok korkuyorlar.
Bunu bildiğim için yürüyerek Amr'ın karşısına dikildim. Amr'ı atından inmeye davet ettim. Beni küçümsüyordu. Genç olduğumu söylüyordu. Gerçekten de o zamanlar birkaç yaş daha gençtim.
Kibirli ve gururlu olan Amr'a kışkırtıcı sözler söyledim. O öfkeyle bana yaptığı ilk hamle boşa çıktı. Ancak başımdan ufak bir yara almıştım. Çünkü kılıcı alnımı sıyırıp geçmişti. Hemen yana çekildim. Amr'ın boynunun dibine Züifikar'la öyle bir darbe indirdim ki, başı bir tarafa gövdesi bir tarafa düştü.
Bir anda ortalığı çığlıklar kapladı. Bu coşkuyla öyle bir tekbir getirmiştim ki, arkamda başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere, ortalık tüm Müslümanların tekbirleriyle çınlıyordu. Amr ile beraber hendeği geçen birkaç müşriğİn üzerime geldiklerini görünce, tüm hırsımla onlara hücum ettim. Korkudan kaçtıklarını hatırlıyorum. Böyle bir şeyi beklemedikleri İçin, dehşet içindeydiler. Amr gibi bir yiğitlerinin öldürülmesi, müşriklerin moralini oldukça bozmuştu. Fakat bizim moralimiz son derece yüksekti.
Müşrikler son saldırılarını yapmak için, toplu olarak hücuma geçtiler. O gün akşama kadar ok saldırısında bulundular. Doğrusu çok zorlanmıştık. Bitkin ve yorgunduk. Yamsıra aç ve susuzduk. Aksine hava da gittikçe soğuyordu. O günün şiddetli olan saldırısı o kadar çetin ve zordu ki, Sevgili Peygamberimiz dahi ikindi ve akşam namazlarını vaktinde kılma fırsatı bulamadı. Bu sebeple müşriklere beddualarda bulundu.
Sevgili çocuklar! Bizler bu kadar zorluk içindeyken, Yüce Allah'tan başka bir yardımcımız asla olamazdı. Nitekim bu en dar zamanımızda, Allah'ın lütfü ve yardımı İmdadımıza yetişti: Bize saldıran müşriklerle beraber olan Gatafan kabilesinden Nuaym bin Mesud, Peygamber Efendi-mİz'e geidi.
Nuaym, henüz yeni Müslüman olmuştu. Kavmi Gatafanİar dahi Nuaym'ın Müslüman olduğunu bilmiyordu. Nuaym, Peygamber Efendi-miz'den izin alarak, müşriklerin arasını bozup ayırmaya ve hile yapmaya girişti. Çünkü Peygamber Efendimiz Nuaym'a:
Elinden gelirse bizi kuşatmaya almış olan kavimlerin arasına gir. Onları birbirinden ayırmaya çalış. Çünkü harp hileden ibarettir. Sen de bizim için hile ediver, demişti.
Nuaym, önce Benî Kureyza Yahudilerine gitmiş. Onlara, Kureyşlilerin kendilerini kandırdıklarını ve geri çekileceklerini söylemiş. Oyuna gelmemeleri için, Kureyşlilerin bazı ileri gelenlerini rehin (güvence) olarak talep etmelerini söylemiş. Oradan da ayrılıp Kureyş, Gatafan ve diğer müşriklerin komutanı olan Ebu Süfyan'a gitmiş. Beni Kureyza Yahudilerinin kendilerine güvenmediklerini, pişman olduklarını ve Müslümanlarla anlaştıklarını, kendilerinden bazı ileri gelenleri de rehin olarak isteyeceklerini söylemiş. Ayrıca bu rehinelerin de boyunları vurulmak üzere Müslümanlara teslim edileceğini belirtmiş. Böylece Nuaym, müşrikler ve Yahudiler arasına fitne sokmuş, birbirlerine güvenlerini yok etmiş.
Benî Kureyza Yahudileri, tıpkı Nuaym'ın dediği gibi Kureyşiilerden rehin olarak bazı ileri gelenlerini istediler. Alamayınca durumun Nuaym'ın söylediği gibi olduğunu anladılar. Savaştan geri çekilip kalelerine kapandılar. Kapılarını sıkı sıkıya kapattılar.
Bu arada Cebrail, Yüce Allah'ın şiddetli bir rüzgar ve meleklerle yardım edeceği müjdesini Sevgili Peygamberimiz'e verdi. İkindi ve akşam arasında müthiş bir fırtına çıktı. Müşriklerin çadırlarını söken, ateşlerini söndüren, soğuk ve dondurucu olan bu rüzgar, kalplerine de büyük bir korku ve panik soktu.
Zaten bir ay boyunca süren bu kuşatmadan usanan ve yorgun düşen müşrikler, Benî Kaynuka Yahudilerinin de ihanetlerini görünce, Ebu Süf-yan komutasında geri çekildiler. Böylece diğer kabileler de geri çekilmek zorunda kaldı.
Çetin bir direnişten sonra zafer, Allah'ın yardımıyla biz Müslümanların oldu. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, Cenab-ı Allah'a dualar etti. Bize ne dedi, biliyor musunuz çocuklar?
Artık sıra size geldi. Bundan sonra Kureyş, sizin üzerinize gelecek (saldıracak) değildir, müjdesini verdi.
O gün, bayram havası içinde evlerimize döndük. Gerçekten de çocuklar, Peygamber Efendimiz'in buyurduğu gibi bir daha Kureyş müşrikleri bize saldıramadı. Saldırma gücünü de bulamadı. Aksine biz onlara saldırıp yenilgiye uğrattık. Ta ki Mekke'yi fethedene kadar...
Unutmadan şunu da söyleyeyim çocuklar: Hicretin beşinci yılı Şevval ayının 29'unda [25] başlayan ve bir ay kadar süren Hendek savaşında, bizden yedi şehid vardı. Müşriklerden de dört ölü... Buna rağmen kazanan taraf, Allah'ın izniyle biz Müslümanlar olduk. Yüce Allah Müşrikleri rezil ve alçalmış bir hale soktu. Bizleri ise lütfuyla izzetli ve şerefli kıldı.
Benî Kureyza Gazası
Sevgili çocuklar! Hendek savaşının zaferiyle sevinçli ve mutluyduk. Evlerimize dönmüştük. Fakat Sevgili Peygamberimize henüz dinlenmeden Cebrail gelmiş ve O'na Yüce Allah'ın Benî Kureyza Yahudilerine sefer emri verdiğini söylemişti. Bu ilahi emrin verildiği yıl, hicretin beşinci yılıydı. [26]
Daha önce L nî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudilerinin yaptıkları gibi, Benî Kureyza Yahudileri de Peygamber Efendimiz ile yaptıkları anlaşmayı bozdular. Hendek savaşında bize arkadan saldıran onlardı. Onlar da yaptıkları bu ihanetin farkındaydılar. O yüzden kalelerine kapanmışlardı.
Aynı gün Sevgili Peygamberimiz:
Allah'ın emrine uyanlar Benî Kureyza yurdunda İkindi namazını kılsın, diye duyuru yaptırdı.
Hendek savaşına katılan bizler 3000 kişi olarak, bu emir üzerine Benî Kureyza Yahudilerinin kalesi önünde toplandık. 25 gün boyunca teslim olmaları için onları kuşattık. Kendileri, önceki Yahudiler gibi çekip gitmeyi teklif ettiler. Peygamber Efendimiz bunu kabul etmeyip şartsız teslim olmalarını istedi.
Bunun üzerine Benî Kureyza Yahudileri, Ashabtan Sad bin Muaz'ın hakem olmasını İstediler. Sad'ın haklarında vereceği karara razı olacaklarını söylediler. Çünkü Sad ile eskiye dayalı dostlukları vardı. Buna güveniyorlardı. Fakat Sad, şimdi müslümandı.
Sad, hendek savaşında yaralanmıştı. Bu sebeple sedye üzerinde getirildi: Buluğa ermiş erkeklerin boyunlarının vurulmasını, kadın ve çocuklarının esir alınmasını ve mallarının Müslümanlar arasında bölüştürülmesini uygun gördüğünü söyledi. Peygamber Efendimiz, Sad'ın bu hükmünü Övdü. Çünkü Sad, en doğru hükmü vermişti.
O gün, Yahudilerin bulûğa ermiş erkeklerinin boyunlarını, Peygamber Efendimiz'in emriyle vurduk. Çocuk ve kadınlarını esir aldık. Mallarına da el koyup bölüştürdük. Bu, ihanet etmelerinin cezasıydı.
Böylece Medine'nin etrafındaki Yahudi tehlikesinden kurtulmuştuk. Rahat ve huzura kavuşmuştuk. Çünkü Yahudiler çok kurnaz, hileci bir kavim olup, kötü ahlaklanyla sürekli tehlike saçıyorlardı. Aynı zamanda çok kindar ve inatçtlıkla-rıyla da meşhurdurlar. Kitaplarında özellikleri yazılı olmasına ve kendilerinin de Sevgili Peygamberimizin hak peygamber olduğunu bilmelerine rağmen, inat ve kinlerinden dolayı, bunu kabule yanaşmıyorlardı. Fakat Yüce Allah, bizi bu gazayla onlardan ve fitnelerinden korudu.
[1] Allah'ın adıyla
[2] Sünnet: 1- Adet, yol, davranış. 2-Peygamberimİz Hz. Muham-med Aleyhissalâtü Vesselamın söz, iş ve kabul'leri. O'nun hayat tarzı.
[3] Sidretü'l-Münteha: Yedinci kat gökte olduğu söylenen ve Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselamın ulaşmış olduğu en son makam.
[4] İsra: Gece yürüyüşü. Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselamın Mekke'den Kudüs'e kadar olan gece yürüyüşü...
[5] Mi'rac: Yükseniiecek yer. Yükseğe yani göğe çıkmak. Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselamın Mescid-i Aksa'dan göğe yükselmesi.
[6] Siddîk: Çok sadık, doğru, sözünün eri. Hz. Ebu Bekir Radiyalahu Anhın (Allah ondan razı olsun) lakabı
[7] Biat: Söylenileni yapmak için el sıkarak yapılan söz verme şekli
[8] Diyet: Öldürmede ölen için Öldürenin ödemesi gereken bedel,
[9] Miladi 622
[10] Miladi 622
[11] Anayasa: Bir devletin yönelimini belirleyen esas kanun.
[12] Munafikun, i-4
[13] Ganimet: Savaşta düşmandan ele geçirilen ma!.
[14] Fidye: Esirlikten veya zor bir durumdan kurtulmak için ödenen bedel.
[15] Bakara, 11-12
[16] Miladi 625
[17] Geçit: Dağlık veya sarp yerlerin geçmeye elverişli yeri, boğaz.
[18] Gaza: 1- İslâm uğruna yapılan ve kazanılan savaş.
2- Savaş, Allah yolunda savaş, din düşmanlarıyla yapılan savaş.
[19] Miladi 625
[20] Bedİüzzaman Said Nursi Hazretlerinin "Mektubat" adlı eserindeki 19. Mektup, Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselamın mucizelerini geniş bir şekilde işlemiştir. Mucizelerle ilgili detaylar için oradan faydalanılabilir.
[21] Nitekim Hz. Ömer Radiyallahu Anhın halifeliği döneminde her üç yer de fethedilip İslam toprakları oldu.
[22] Nur, 63
[23] Allah bize yeter, O ne güzel Vekil'dir.
[24] Ahzab, 12-13
[25] Miladi 24 Ocak 627
[26] Miladi 627
İslami Okul Okulların En Önemlisi