Soğuk Süreç - İslami Bilgiler - Duayayincilik - 13. Sayfa
SOĞUK SÜREÇ
Şevket Başıbüyük
1968 Kâhta doğumludur.
İlk, Orta ve Lise tahsilini Malatya'da tamamladı.
Muhtelif gazete ve dergilerde şiir, hikâye, deneme yazıları yazdı.
1997'de Malatya'da yayınlanan Hakk'a Özlem Gazetesinin Yazı İşleri Müdürlüğüne getirilmesiyle gazeteciliğe başladı.
Nisan 1999'da Malatya'da İnönü Üniversitesi başörtüsü yasağını protesto gösterisi esnasında, Yazı İşleri Müdürlüğünü yürüttüğü "Medeniyet Gazetesi" ne haber yapmak amacıyla olay mahallinde bulunduğu halde gözaltına alınıp, önce 2911, sonra 312 ve daha sonra 146. maddeden idamla yargılandı.
Altı çocuk babası Başıbüyük, hâlâ Malatya'da ikamet etmekte olup yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Yayınlanmış Eserleri:
1- Bir İdamlık Kent (Anı)
2- Bütün Ruhlar Sonsuza Uçar (Roman)
3- Büyük Doğu'nun Son Kalesi (Portre)
1
— Merve!..
Merve, dedi sustu... Şeridi saran bir kaset gibi, elektriği kesilen bir teyp'gibi...
Merve Hanım korkuyla baktı.
— Bir şeyin yok ya!...
— Ağam! Bir şey mi oldu ağam?
Merve kocasına "Ağam" diye hitap ederdi. Şimdi göz göze geldiler Uzun uzun bakıştılar Sükûneti yine Hüseyin bozdu:
— Merve...
— Efendim Ağam, dinliyorum.
— Bu akşam...
— Evet, bu akşam...
— Bu akşam bir korku var içimde Merve.
Nah şuracıkta sıkıştırıyor beni. Sanki bir şeyler olacakmış gibi. Çok garipî... İfade edemiyorum. Garip garip duygular... Sanki gurbete çıkacakmışım, sizden ayrılacakmışım gibi geliyor bana ...
Tekrar bakıştılar.
Merve, eşini ilk kez böyle görüyordu. 16 yıllık evlilik hayatında Hüseyin'in ilk kez "Merve, korkuyorum!" dediğine şahit oluyordu.
— Nasıl yani?
— Ne biliyim, öyle işte... Bir ayrılık korkusu!... Yoksa ölecek miyim Merve?
— Allah geçinden versin Ağam... Çocuklarımız daha çok küçük. Ağzına nasıl alırsın ölümü?
— Ağzından yel alsın Ağam! O nasıl söz öyle. Allah işitiyor ya, sana gelecek ölüm bana gelsin. Ben sensiz yapamam. Bu çocukları, bu hayatı sensiz götüremem. Hem bu da nerden çıktı Ağam, daha güzel şeyleri konuşmak varken...
Merve Hanım hıçkırarak göğsüne yıkıldı Hüseyin'in. Çocuklar korkuyla baktılar. Aliş, elindeki oyuncağı atarak koştu annesine.
— Anne ağlama!
Merve Hanım, eteğine yapışan çocuğunu kucağına alarak gelişigüzel acele acele öptü. Hüseyin mahcup.
Az önceki şen şakrak havayı hüzne boğduğu için üzgün. Mevzuyu değiştirmek veya biraz olsun havayı düzeltmek için konuyu değiştirdi.
— Musa, dedi. Büyük oğlunu çağırıyordu. Musa hüzün dolu bir sesle:
— Efendim baba!.
— Yatsı namazını kıldın mı oğlum?
— Kıldım baba.
— Zühre de kıldı mı?
— O da kıldı baba.
Aliş, annesinin kolları arasından başını kaldırarak:
— Ben de kıldım baba. Hüseyin, güldü.
Musa devreye girdi.
— O kılmadı baba, çünkü beceremiyor. Aliş, cilveli bir ses tonuyla ağladı.
— Kıldım, kıldım baba.
Hüseyin, Aliş'in saçlarını okşayarak...
— Yok, abisi bilmiyor, oğlum da namazını kıldı, Alişim de kıldı.
Musa kıs kıs güldü. Hüseyin:
— Haydi yavrularım! Abdestinizi tazeleyin de zikir çekelim.
Aliş:
— Ben de zikir yapanı mı baba?
— Sen de yap, Zühre ablan da, abin de, annen de hepimiz, hepimiz zikir çekelim bu gece. Zira zikirle kalpler sükûnet bulur. Allah'ı zikredelim ki, kalbimiz huzur bulsun.
Çocuklar sevinçle minnacık ellerini yıkayarak abdestlerini almışlardı.
Halka oluşturdular ailece...
Lambayı da söndürdüler...
Çocuklar babalarının söylediklerini aynen tekrarlıyordu.
"..... Lailahe illallah!... Lailahe illallah!.... Muhammed Rasulullah!..."
Musa öylesine kaptırmıştı ki kendini bu ritme; ağladı... Aliş, Musa'nın ağlamasından korkarak babasının kucağına atladı.
— Baba, abi ağlıyor!
— Korkma oğlum bir şey olmaz; o cennet için ağlıyor.
— Cennet için mi? Cennet nedir baba?
— Cennet, Allah'ı sevenlerin gideceği yerdir. Orada elma var, üzüm var, kuşlar, çiçekler var... Orada yüzülecek havuzlar var. İstediğimiz her şeyi birileri bize getirir orada...
— Ben de Cennet'e gidecek miyim baba?!
— Tabi oğlum., Allah'ı seven herkes gider.
O gece, geç vakitlere kadar zikir çektiler ailece. Dualar ettiler. Allah'a yalvardılar. Af ve mağfiret için Allah'tan istekte - münacatta - bulundular. Namaz kıldılar. Rükû ve secdede bulundular. Allah için eğildiler, Allah için kalktılar. O soğuk kış gecesinde ibadetle ısındılar. Lambalarını söndürdüler; ama evin içini iman nuru ve ibadet aşkıyla aydınlattılar. Geç saatlere kadar hep öyle huşuyla ibadet ettiler ve sonra gecenin koynunda uykuya daldılar.
Gece karanlığının en koyu olduğu bir an yani şafağa yakın bir zamanda evleri kuşatıldı.
Önce kapının zili çalındı..
Ardından kapı dövüldü.
Tekmelendi kapı, acımasızca dövüldü. Postallı tekmeler, dipçikler kalkıp indi, içerde yine ses yok. Gece lambası da yanmıyor olsaydı içeride kimseler yok, diyerek bırakıp giderlerdi belki. Ama öyle olmadı. Hüseyin uyandı.
— Merve, dedi yavaşça...
Geceyi zikirle ihya edip geç yattıkları için uyanamadı, Merve.
— Kalk Merve, kalk korktuğumuz şey başımıza geldi galiba. Bak kapı kırılacak!... Ama korkma her şey Allah'ın dilemesiyle olur. Allah bizi koruyacaktır
Merve korku ile koştu lambayp.
Aynı hızla Hüseyin de sıçradı ama lambanın düğmesine uzanan Merve'nin eline engel olamadan lamba yandı.
İçerden lambanın yanması ile kapının kırılması ve gelenlerin dışardan içeriye dalması bir anda gerçekleşti.
Hüseyin, gayri ihtiyarı arka kapıdan bahçeye atmıştı kendim.
Bahçede "dur!" ihtarı ile karşılaşınca neye uğradığım şaşırdı.
— Eller havada, yaklaş! Çaresizce kaldırdı ellerini.
— Kimsin?!
— Hüseyin.
— Hüseyin de kim?
— Hüseyin, hane sahibi...
— Burada ne arıyorsun?
— Korkudan! Korkudan kendimi bahçeye atmışım.
— Kaçmak ha!
— Dizüstü çök!
— Eller arkada! Gerisini duyamadı...
Yüzüstü karların içine yatırdılar. Arkadan ellerine kelepçe takılırken bir postal başına inip kalktı. Aldığı darbelerle yüzüstü karlara gömüldü. Ağzına, burnuna karlar kaçtı.
Buz gibi havada, soğuk karların içine gömülen yüzünün alev alev yandığını hissetti.
— Kalk! dediler. Kalktı.
— Duvara yaklaş ve bekle!
Çaresizce söylenenlerin aynısını yaptı. Hem de çocuklarının ve eşinin gözü önünde...
Buz gibi soğuk havada, buz gibi soğuk bir namlu ku-lunçlarma dürtülerek elleri arkadan bağlı şekilde iki kişinin gözetiminde bekletilirken, diğer taraftan dört beş kişi evi aramak üzere içeri daldı. Evde, önlerine gelen her şeyi devirip dağıttılar. Bir anda savaş meydanına dönmüştü ev. Kitap, dergi ve gazetelerden başka bir şey bulamadılar. Gelişigüzel incelemeden sonra çoğu kitaplara "yasak" diyerek el koydular. Büyük bir işgüzarlıkla "yasak" diye ayrılan kitaplar için gelişigüzel bir tutanak tutarak evden çıktılar.
Hüseyin, son bir kez evine doğru kaçamak bir bakış attı. Cıvıl cıvıl, yerinde duramayan çocukları şimdi birer mumya gibiydiler...
Musa!..
Zühre!..
Aliş!..
Ancak aradan bir müddet geçtikten sonra Merve topar-lanabilmişti. Soluğu kaynanasının evinde aldı. Kaynanasının evi birkaç sokak ötedeydi. Gelinin sesini duyan Sultan Teyze, "Hayırdır inşaallah!" dedi. "Sabahın köründe kim ola?" diye mırıldanarak yorganı üzerinden attı. Kapı aralıksız, hızlı hızlı çalmaya devam ediyordu. Üstü başı dağınık ve korkudan yüzü kireç rengine dönen gelinini karşısında bulan Sultan Teyze, "küt!" diye düşüp bayıldı. Gürültüden kayınpederi de uyandı. Önce bir şey anlayamadı. Merve'yi dinleyince onun da kalbi burkuldu. Sultan Teyze gibi bayılmadı; ama Sultan Teyzeden beter- fenalaştı.
Sultan Teyze ayıldı bayıldı, ayildı bayıldı. O kadar yufka yürekliydi ki böyle kara haberlere dayanamıyordu.
Derken komşular da uyandı. Meseleyi duyan oraya koşuyordu. Hüseyin'in diğer kardeşleri de gelmişti. Evde tam bir panik vardı. Çocuklar hâlâ üzerlerindeki korkuyu yenememişlerdi. Aliş, bir kuş tüyü gibi titreyerek "Aldılar babamı! Alıp götürdüler babamı" diye ağlıyordu. Merve daha yeni ağlayabiliyordu. O kadar korkmuştu ki, önce ağlayamamıştı.
Komşulardan biri Aliş'e sordu:
— Kim götürdü babayı?
— Amcalar!
— Amcalar mı?
— Evet! Kötü amcalar götürdü.
— Nasıl götürdüler?
— Döverek, döverek götürdüler babamı.. Hem ağlıyor hem anlatıyordu Aliş.
— Babamı dövdüler o kötü amcalar. Babamın başını eğdiler. Çoktular, biri başını eğdi, biri de arkadan dövdü. Biri de beni dövdü biliyor musun?
— Seni mi, seni de mi dövdüler?
— Evet, amca;'anemi de dövdüler, bağırıyorsun, dediler. Hepimizi hepimizi dövdüler, ama babamı çok dövdüler. Onun başını eğdiler. Silahla dövdüler!..
Komşulardan her gelen " n'oldu," diye soruyordu. Hiç kimse anlatılanlara inanmıyor, inanmak istemiyordu. Herkes değişik bir yorum yapıyordu:
— Olmaz öyle şey!
— Dağ başı mıdır ki gelip adamı evinden alalar, çoluk çocuğunun gözü önünde döverek götüreler?
— Hayatta inanmam. Bu yaşıma geldim böyle şey görmedim.
— Bunu polis yapmaz arkadaş, olsa olsa bunlar eşkıyadır.
— Ben de aynı görüşteyim.. Öyle şey mi olur yav!
— Yasal da değildir.
— Kesin polis olduğunu biliyor musunuz?
— Öyle ya; polis haber verir, ifadesini alır varsa bir durum meşru haller çerçevesinde, hatta arama izni alarak gereken işlemler yapılır. Ama siz diyorsunuz ki, "zor kullandılar, dövdüler, hatta bağıranları, ağlayanları da dövdüler." diyorsunuz. Böyle bir şey olamaz, polis böyle bir şey yapamaz!. .
— Hüseyin'in düşmanları var mıydı? Hani olur ya!
— Muhakkak. Düşmandan başkası yapamaz bunu. Değişik yorumlarla güneş doğmuştu. Herkes korku ve panik içindeydi Kimse anlatılanlara inanmamıştı; ama herkes işin sonunu merakla bekliyordu. Bu vahşetin altında neler çıkacaktı? Yoksa Hüseyin'in bilinmedik tarafları mı ortaya çıkacaktı, Hüseyin'in düşmanı vardı da komşuları bilmiyor muydu? Bugüne kadar iyilikten başka bir şeyi görülmeyen Hüseyin'in ne gibi kusurları vardı da böyle alınıp götürüldü?
Hüseyin'in kardeşleri ve birkaç komşusu, beraber merkez karakoluna başvurdular. Karakolda hayal kırıklığına uğradılar. Mesele beklediklerinin de ötesinde tam bir muamma idi. Yaşanılanlar doğruydu. Operasyonu emniyet yapmıştı. O ğün evden alınan yalnız Hüseyin değil, Hüseyin gibi yüzlerce vatandaş aynı anda, aynı operasyonla ev-lerindenden alınmıştı. Karakol dahi niçin olduğunu bilmiyordu. Emir yüksek yerden gelmişti. "Bunlar tutuklanarak gözlem altına alınacak "denilmişti, alınmıştı. Bu iş sanıldığı gibi öyle basit bir polis operasyonu değildi. Planlı projeli ve uzun zaman, birileri tarafından organize edilen bir baskın-di. Ama Hüseyin'in kardeşleri ve komşuları hâlâ anlayamamışlardı. Karakol komiserinin, "Vallah biz de anlayamadık, bu iş bizi de aşıyor." sözlerindeki manayı bile anlayamadan ayrılarak ilin en meşhur avukatının hukuk bürosuna doğru yol aldılar.
Avukatın bürosu her zaman olduğu gibi yine kalabalıktı. Ama bugün çok kalabalıktı. Meğer o gece yalnız Hüseyin'in evine değil, aynı gün ve saatte birçok kişinin evine operasyon düzenlenmişti. Avukata gelenler boynu bükük, ağlaya sızlaya olanları anlatıyorlardı. Genç bir kadın anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu. Aynı sahneyi yaşıyor gibi acılar içinde kıvrana kıvrana başından geçenleri anlatıyordu. Büroda yer kalmadığı için, yeni gelenler kapıya doğru ayakta beklediler. Hüseyin'in kardeşleri dahi içeride genç kadının anlattıklarına inanamıyorlardı. Komşulardan birisi, "vay anasına, desene aynısı Hüseyin'e de yapıldı!"
Genç kadın, anlattıktan sonra, "Adalet mi bu hâl!? Böyle hukuk mu olur? Hani CumhuriyetTe yönetiliyorduk, hani demokrasi vardı.? Hani insanın özel hayatı diye bir şeye saygı vardı? Nerde bu adalet? Nerde bu demokrasi? Nerede bu hukuk? Nerede insanlık?!.. "
Avukat, oradakilerin tam tersine gayet sakin, sorulanlara cevap verdi:
— Beyler, hanım kızım, bir saniye!.. Sizi gayet iyi anlıyorum. Lütfen sakin olunuz. Sakin olun, her şeyi anlatacağım, dedi ve bürosunda, adeta yalvararak kendisinden yardım isteyen mağdur yakınlarına şöyle telkinde bulundu:
— Bu bir 28 Şubat sürecidir. Tarihte benzeri olaylar yaşanmasına rağmen, hukukun tahakküm altında tutulduğu, hukukun kanunlarla mahkum edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Birkaç yıl sonra belki de bu yaşadıklarımızdan dolayı kendimizden utanacağız. Ama bugün, maalesef yapılacak bir şey yoktur. Görüyoruz ki, gücünü halkından almayan devletler, rejimlerini yaşatma heyecanını halkıyla mücadele ederek kazanmaya çalışıyorlar.
Herkes avukatın söylediklerini ağzı açık dinlemişti. Hele Hüseyin'in komşuları.. Avukatın söyledikleri ile ikinci şoku yaşıyorlardı bugün. "Vay anası... Biz de zannettik ki, Hüseyin'i alanlar eşkıya çıkacak, polis bize arka çıkacak ve biz Hüseyin'i öyle hunharca alıp götürenlerden hayrımızı alacağız. Ne gezer babo? !.. "
2
Elleri arkadan kelepçeli...
Gözleri bağlı, TEM binasının merdivenlerinden bodrum katına indirdiler.
Aniden böğrüne gelen bir yumrukla sarsıldı. Onu, nerden geldiği belli olmayan bir tekme takip etti. Ardından bir tekme daha bir tekme daha... Anlaşılan ısınma hareketine yeni başlanmıştı...
Hüseyin direndi, düşmemek için çabaladı. Gözleri kapalı olduğu için, kaç kişi ile cedelleştiğini göremedi.
Şimdi hiçbir şey düşünemiyordu. Tıpkı çocukları gibi donup kalmıştı. Geride bıraktığı çocuklarının o korku dolu bakışlarını dahi hatırlayamıyordu...
Aralarına alıp paslaşarak attıkları bir kat dayaktan sonra soydular...
Çırılçıplak / anadan doğma!...
Yatırdılar sırtüstü gelişigüzel.
Başı sertçe yere çarptı...
Onlarca vahşi kaplanın bir ceylanı parçalamak için üşüştüğü gibi atıldılar üstüne..
Tok ve gür bir ses (Komutan olacak kişi):
— Daha ne bekliyorsunuz!? Bitirin işini, dedim!..
— Emredersiniz komutanım!...
Söylenenler blöf de olabilirdi gerçek de." Gerçek olsa.." diye düşündü Hüseyin... Sorgulamadan yapabilirler miydi? Neden almaşındı. Tarih boyunca, sorgulanmadan izi kaybettirilen nice insanlar yok muydu?
Paslaşarak atılan büyük bir dayaktan sonra parmak uçlarına elektrik kablosu bağladılar...
Yapılacak muameleye kendini hazır hissetti. Hüseyin'e elektrik verilecekti. Elektrik verilirken tekbir çekmeyecek, Allah lafzını ağzına almayacak ve almamaya gayret edecekti. Çünkü bu ikinci tutuklanmasıydı. Daha önce de elektrik verilmişti. Elektrik verdiklerinde tekbir getirmişti. Onlarsa kendisiyle alay ederek hakaret etmişlerdi. Hâşâ, hâşâ; "Nerede o Allah! Gelsin de seni kurtarsın" diyerek rencide etmişlerdi. İnancıyla alay etmişlerdi. Amma bu kez hazırlıklı buluyordu kendini. Onlara alay konusu olacak hiçbir şey söylemeyecekti.
Kesik kesik aralıklarla elektrikler verildi. Her elektrik verildiğinde dirsekleri üstünde zıplayıp durdu. Üstündeki onlarca kişiyi hoplatıp attı, hoplatıp attı.
Komutan yorum yapıyordu:
— Amma da güçlü!... Sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Onlarca kişiye bana mısın demiyor. Beygir gücü yüksek biri... Ne de olsa iman gücü!... Ha, ha!... hah, hah haaaa!...
— Voltaj yükseltmeye devam!....
İçinde sanki bir şeyleri kopup gidiyordu"voltaj yükselt" dedikçe...
Aynı işlem, takatten düşürülene kadar sürdü.
Sonra birisi, hayalarına el attı. Yediği dayak ve verilen yüksek voltaj elektrikten bitap düşerek daha yeni yeni toparlanan Hüseyin ürktü. Tekrar el attı ve çekti. Hüseyin iki büklüm eğilerek kendini saklamaya çalıştı. Bir başkası arkadan copla dürttü. Başka birisi yine hayalarından tuttu sıktı. Feryatla bağırdı Hüseyin. Bağırması hoşuna gitmiş olarak ki, Hüseyin'in hayalarını durmaksızın bükerek sıkmaya devam etti.
Biraz dinlenilmeye bırakıldı.
Yorgunluktan gözleri kapanıp kâbus gibidir uyku çöktü hüseyin'in üstüne.
Ama uyutmadılar.. Birisi tekrar el attı. Diğeri:
— Nasıl, dedi alaycı alaycı. Pis pis sırıttı diğeri..
Hüseyin yarı baygın bir vaziyette: — Oynama!., dedi gayri ihtiyari. Tekrar hayalarına dokundu birisi... Hüseyin iki büklüm saklanmaya çalıştı. Utanıyordu, ftancından en büyük işkenceyi ruhunda yaşıyordu. Bu hal işkencecilerin hoşuna gitmiş olacak ki, habire Hüseyin'in hayalarıyla oynadılar.
— Haydi, kaldır başını!
— Kaldıramaz artık. Çünkü onun sinir damarlarını şimdi elektrikle yakacağım!., dedi öfkeyle. Hüseyin gayri ihtiyari yine bağırdı:
— Dokunma!
— Dokunacağım ve ona bir daha nesil peyda ettirmeyeceğim dedi ve elektrik kablosunu ucuna yerleştirdi.
— Hayır yapamazsın!
— Yapayımda gör!..
Terlemişti Hüseyin. Simsiyah kesilmişti.
— Oyyy... dedi silkindi Hüseyin. Üstüne aynı anda çullanan onlarca kişi havaya zıpladı. Zıpkın yemiş bir balık gibiydi Hüseyin.
— Oy ha!... "Oy" diyor duyuyor musunuz?
— Tecrübe!.. Tecrübe konuşuyor bu adamda. Tekbir çekmiyor artık! Ana demiyor, sizin de dikkatinizi çekiyor mu? diye araya girdi bir başkası.
Boğazı kupkuru kesilmişti. Susamış hissediyordu kendini. Susamıştı / Kerbela'da Hazreti Hüseyin gibi su istedi canı. Karnına taşlar, sırtına kamçılar inip kalkıyordu elektrik verildikçe... Elektrik verildikçe, kızgın topraklarda sürüklenip kamçılarla sırtı desen desen işlenmiş Bilâl-i Habeşi gibi yorulduğunu hissediyordu. Elektrik verildikçe, Yasir ailesini düşündü.
Ve aradan zaman geçtikçe elektrikten ilk verildiği gibi etkilenmemeye başladı
— Ulaa... Hakikaten etkilenmiyor! Baksana artık bağırmıyor da!.... "Oy" bile demiyor!...
— Doğru söylüyorum komutanım, biz üstünde yorulduk bu adam altta yorulmadı. Galiba elektriğe de alıştı!..
— Elektriğe alışmadı, elektriği kendine alıştırdı. Belki de dua elektriğe de okudu. Hah! Ha ha haah...
— Elektriğe okunur mu komutanım?
— Bunlar her şeye okur oğlum. Nefesi kuvvetlilerdendir bunlar. Elektriği bile dize getirdiğine göre!
— Bize okuyabilirler mi?
— Her şeye okurlar bunlar! Elinde gelse canınıza da okurlar...
— O halde?
— O halde ne?
— Ben korktum komutanım!
— Korktun mu?
— Evet, hem de çok.
— O nedenmiş?
— Ya bana da okusa! Zaten çocuklarım olmuyor benim... Şakadan da olsa, komutan yanlış yaptığını düşündü.
Emir erinin gerçekten korkmasına sinirlendi..
— Okur dedimse de o kadar değil be herif! Sonra sen nasıl korkarsın be aptal adam?! O senin esirin, sen onun değil. Onun elleri kollan bağlı, sense ona her şeyi yapmakta serbestsin...
— Yükselt voltajını meretin! diye bağırdı. İşte ne oldu ise o an oldu!
Dirsekleri üstünde, onlarca kişinin altında yükselmeye çalıştı ve sonra yıkıldı yere... Bayılmıştı;
— Su su!... Su getirin!
Bir bardak dolusu su getirdiler. Komutan bağırdı,
— Sakın o suyu vermeyesin, öldürürsün adamı! Acemi misin nesin!
— Neden komutanım?
— Nedeni var mı lan! Elektriği yeni verdin, üstüne su da verirsen adamı kül eder dağıtırsın!...
— Ama siz, "işini bitirin" demediniz mi? Komutan bağırdı:
— Aptal herif! Ben, korkutmak için öyle söyledim. Yoksa sen...Az önce de "Bana okur." diye korktuğunu söylemiş-tinLAlm götürün! Alm götürün komple suyun içine atın! Yoksa adamı konuşturmadan kaybedeceğiz. Oysa bunun ölüsü değil, bize dirisi lazım. Ne yapıp yapıp mutlaka bu adamı konuşturmalıyız. Hem bu adamın il sorumlusu olduğu söyleniliyor. Eğer gerçekten il sorumlusuysa buna daha çok iyi bakmanız gerekir. Adama yanlış bir şey yaparsanız, adam yaşatmaz sizi dışarıda..
Karga tulumba alıp götürdüler başka bir bölüme...
Buz gibi sulara tutuldu. Soğuk sular kamçı gibi indi sırtından aşağıya. Elektrikten daha zor geldi soğuk sulara tutulması ama suya tutulunca ayıldı.
— Giyinin, dedi birisi. Diğeri sertleşti:
— Oğlum patronuna mı sesleniyorsun? Elindeki adama öyle davranırsan vay halimize!..
Diğeri korku dolu bir sesle yavaşça izah etti:
— Oğlum duymadın mı komutan ne dedi? Adam elebaşısı imiş. Mahkemeden beraatla çıkarsa dışarıda yaşatmazmış bizi. Hem sonra, bir de okuyormuş. Zaten çocuklarım olmuyor benim. Bir de o okusa...
Eline tutuşturulan elbiselerini giydi Hüseyin yalpalaya yalpalaya.
— Komutanım, iyidir, dedi birisi.
— Giydirdiniz mi? Kim size giydirilmesini söyledi?! Sesini biraz daha yükseltti:
— Alın götürün, götürün kavalı, elbiseler ile beraber suya tutun.
Elbiselerle beraber soğuk sulara tutuldu. Ağrılar kamçı kamçı indi sırtından aşağıya. Elbiseleriyle beraber, kuru yer kalmayana kadar suyun altında tutuldu. Sonra bir odaya alındı.
Orada biraz iyi davrandılar. Belli ki rol gereği yapılıyordu bütün bunlar.
— Komutanın dediğini kabul etsen? Kısık bir sesle:
— Kabul etsem n'olur?
— Kurtulur gidersin, sana bu kadar işkence yapmayız.
— Ama söylenenlerin hiçbirini yapmadım ki.
— Olsun, yaptım, de, kurtul. Bir sessizlikten sonra:
— Kabul mü? Komutana kabul etti diye söyleyeyim mi? dedi ve cevap beklemeden:
— Komutanım! Kabul etti, konuşacak! İmzalayacak, getirin yazdıklarınızı.
— Demek, sonunda akıllandı!
— Hnyııır! Benim adıma kimse konuşmasın ve hiçbir şeyi de imzalamasın.
— Öyle ise benden günah gitti. Komutanım size bırakıyorum.
— Alın şunu lan, akıllanmamış, daha. Üç dört kişi kapıp götürdü. Yüksekçe bir yere çıkarttılar.
— Bırakın şimdi.
Bıraktılar. Şimdi yalnızdı. Nerede olduğunu bilmiyordu; ama yüksekçe bir yerde bırakıldığı belliydi. Çok geçmeden kafasından aşağıya doğru bir kova su boşaltıldı. Henüz kurumayan üstü yeniden ıslandı. Kovalar birbirini takip etti. Kafasından aşağıya dökülen sulardan kaçamıyordu. Ayağını atsa düşecek gibi geliyordu kendisine. Yüksek bir yerde olsa gerek /yüksek bir yerdeydi.
Biri bağırdı:
— Çekilin bir de ben sulayayım bunu! Diğerleri kahkaha ile güldüler.
— Senin suyun tuzlu oğlum, kurutmayasın adamı.
— Tuzlu ama minarellidir suyum. Kurutmaz onu, bilakis diri tutar.
Ensesinin kökünden sıcak (kokusundan sidik olduğu anlaşılan) bir su döküldü. Hep beraber güldüler.
Islanmıştı...
Islaktı / ıpıslak.
İndirdiler o yüksek yerden.
Islak elbiselerle rüzgâra tuttular.
Bir rüzgâr, bir rüzgâr ki... Normal esen bir rüzgâr olamazdı bu.
Aspiratör veya klima gibi bir şeye mi tuttular yoksa?. Soğuğu arkasından veriyorlardı. Gelen rüzgâr, üstündeki ıslak elbiselere çarpa çarpa ciğerine iniyordu adeta. Kulunçlan soğuktan şişmiş buz tutmuştu sanki. Biri eğildi kulağına.
— Seni çürütecekler! Acıyorum sana.
— Ne yapayım?
— Sana yardımcı olmamı ister misin?
Aslında biliyordu,'bunun da rolün bir başka versiyonu olduğunu.. Oradaki herkesin kendisine verilen rolü oynadığını. Ama yine de belli etmemeye çalışıyordu.
— Yardımcı olmanı isterim.
— Kimse görmeden bir battaniye getireyim. Baksana ciğerlerini çürütecekler. Çok geçmeden bir battaniyeye sardılar. İki kişi tutup kalorifer peteğinin bulunduğu bölüme götürdü. Zaten yürüyecek durumda değildi. Çenesi, kolu, sırtı, elleri, ayaklan donmuştu.
— İşte bu kalorifer peteği... Kimse görmeden ısını ver burada.
Elleriyle yokladı. Doğru, kalorifer peteğinin önündeydi, iyi de yanıyordu. Buz gibi donmuş ellerini peteğin aralarına soktu.. Isındıkça çözüldü buzları, çözüldükçe ağrıdı her yanı. Tırnakları kerpetenle çekiliyormuş gibi ağrımaya başladı. Yoksa bu da işkencenin başka bir safhası mıydı? Öyle ya.. Başka ne diye kalorifer peteğinin önüne bırakı ver sinlerdi.
Sonra değişik bir ses:
— Kim bu i...yi buraya almış?! Demedik mi ısınmak yasak! diye bağırarak tekmelerle kudurmuş bir şekilde rast-gele vurdu, vurdu, vurdu...
— Kalk lan! Kalk ayağa!...
Tekmelerin değdiği yer, yılan ısırır gibi ağrıyordu; ancak tüm çabasına rağmen kalkamadı. Kalkmaya çalıştı düştü, açmaya çalıştı gözlerini, kapandı. Morfin yemiş gibi başı
omzundan kaydı ve kendinden geçti.
Komutan, sigara üstüne sigara yakıyordu. Sinirinden masayı yumrukluyordu. Etrafına emirler yağdırırken kan çanağına dönmüş gözleri yuvasından fırlayacak gibi oluyordu:
— Beceriksizler! Dünden beri uğraştırdınız beni, hâlâ konuşturamadınız adamı? Yazıklar olsun, bir esirinize yenik düştünüz!
Tam o sırada telsizdeki anonsa dikkat kesildi:
— Üniversiteden şehir merkezine doğru, protesto gösterisi yapmak üzere olan bir grup öğrenciyi, oto ile takip halindeyiz, tamam!
— Şu an kimliği belirsiz ve esnaf olduğu tahmin edilen bir grup protestocu şehir merkezinde yürüyüşe geçti, tamam.
— Şehir merkezinin muhtelif yerlerinde gruplaşan ve protesto gösterisine hazırlanan kitleleri etkisiz hale getirmek için takviye güç çıkarttık, tamam!
— Tutuklanmalara devam ediliyor, tamam!
— Tutuklamalarla önlenemiyor, protestocular çoğalıyor, takviye güç bir an önce yetişmeli, tamam.
— Tüm güvenlik birimlerimize alarm verildi, tamam.
— Başörtüsü protesto gösterisinin üçüncü haftası bu gün... Halk ayaklandı, şehir patladı!...
Komutan, sinirinden telsizi savurdu. Bağırdı:
— Tüh size! Bir avuç insanla baş edemediniz! Yuh size! Sessiz yapılması gereken planımızı alt-üst ederek halkı
ayaklandırdınız sonunda!..
Uyandığında kendini bir bankta yatarken buldu Hüseyin.. Gözleri'hâlâ kapalıydı.
Sağdan soldan sesler geliyordu.
Hayır, yalnız değildi. Hem de çok kalabalık bir yerdeydi. Sorgulanan ve işkence edilen insanların sayısı belirsizdi. "Genişçe bir yer olsa gerek burası," dedi. Ah gözleri bağlı olmasaydı. Gözleri bağlı olmasaydı, nerde olduğunu bir görebilseydi. Kimlerle beraberdi şimdi? Onlar da kendileri gibi suçsuz bir şekilde mi tutuklanmışlardı? Gözleri açık olsaydı tanıyabilecek miydi acaba, içinde tanıyabilecek insanlar çıkar mıydı?
Bandajlı gözlerini yumup kulak kabarttı.
Yan tarafta başka birine işkence ediliyordu.
Adam, bağırıyordu:
— Hayır! N'olursunuz getirmeyin hanımımı.
— Neden! Oğlum, hanımın çok mu kıymetli?
— Hayır, hayır, o hasta!
— Buraya getirirsek iyileşir.
— Gelemez! Gelemez buraya!
— Neden gelemezmiş, biz getirmesini biliriz.
— Lütfen n'olursunuz, ne yapacaksınız bana yapın, hanımımı getirmeyin. Çünkü o hamile... Çocuğumun sağlığı için getirmeyin...
Kahkaha ile güldüler. Değişik bir ses:
— Daha iyi ya...
— Nasıl yani?!
— Nasıl olacak, çocuğunun sağlığını düşünüyorsun ya... Onun için hiç üzülmene gerek yok, biz doğum yaptırmada ustayız.
— Oy başıma gelenler!...
— Başına gelenler ya!...
Konuşulanları fazla dinlemek istemedi. Konuşulanları dinlemek dahi bir işkence veriyordu. İnsanoğlunun insana yapacağı şeyler değildi bunlar.
— Yapılan bu muamele, dedi sustu!..
Sonra kalkmak istedi. Kalkmak için ellerini dizlerinin üstüne koyarak bütün gücünü kullandı. Yapılan işkencelerden öyle takatsiz kalmıştı ki, kalkamadı.
Sağ kolunu hiç oynatamıyordu. Elektrik verildiği zaman dirseği üstüne kalkarken kırılmıştı sağ kolunun dirseği.
Tekrar tekrar denedi, çırpındı kalkmak için...
Yanı başında bir ses:
— Uvandm mı?
— Uyandın mı lan?
— Uyandım ama kalkamıyorum...
— Kalkamıyor musun, şimdi kaldırırım seni, deyip yaklaştı.
Çok geçmeden birkaç kişi ile beraber döndü:
— Kalk! dedi cırtlak bir ses.
— Komutanım kalkamıyor.
— Kalkamıyor mu?
— Evet, kalkamıyor. Çünkü dirseği açılmış, dirseğinin çıktığını söylüyor.
— Dirseği mi çıkmış, dirseğini nereye vurdu? Zalim bu! Vahşi işte!... Kim bilir kendini ne maksatla böyle yaptı?!..
— Kaldırın lan.
İki kişi tutup kaldırmaya çalıştı. Ayağa kaldırılıp bırakılınca bir et yığını gibi düştü yere.
— Beceriksizler! Çekilin hele! İki kişi bir kişiyi kaldıramıyor, dedi ve saldırdı. Önce saçlarından tuttu. Saçları uzundu Hüseyin'in. Saçlarının perçeminden tuttuğu gibi döndürüverdi etrafında. Hızlandıkça hızlandırdı. Belli ki zevk alıyordu bunu yaparken.
— Kalkmıyormuş! Bak nasıl dönüyor şimdi. Gördünüz mü?.. Bu işi zevkle yapacaksınız. Tıpkı kedinin fare ile oynadığı gibi.
— Anlaşıldı mı lan! Hep bir ağızdan:
— Anlaşıldı komutanım.
Hüseyin kendisinden geçmişti yine. Ama komutan hâlâ etrafında döndürüveriyordu. onu. Biri bağırdı.
— Komutanım kan geliyor.
— Ne geliyor?
— Kan komutanım kan! Burnundan kan geliyor. Üstünü kirletmesin.
— Alın götürün lan! İstirahata alın!... Bitkin ve öfkeli bir sesle devam etti:
— Ayıhrsa çağırın beni!
Komutan dedikleri şahıs, büyük bir mağlubiyetin verdiği ruh haliyle odasına döndü. Konuşturamamıştı. Onca işkenceye rağmen, konuşturamamıştı Hüseyin'i. Ama konuşturmalıydı. İl sorumlusu olduğu istihbaratım almıştı. İl sorumlusu olması hesabıyla daha çok önemliydi. Bütün şifreler onda saklı olmalıydı. "Bir çözebilse." "Bir konuşsa." diyerek tekrarladı kendi kendine.
Bir dekonuşturamazsa... Konuşturamazsa terfi edemeyecek ve bütün hayalleri suya düşmüş olacaktı. Oysa buraya gönderilirken meseleyi bir-iki gün zarfında halledeceğini söylemişti. Ama beklediği gibi çıkmamıştı. Anlaşılan, işi daha da zorlaşacaktı.
Birden uyandı Hüseyin. Vücudunun her yerinde şiddetli ağrılar hissediyordu. Buraya getirildiğinden bu yana aradan kaç saat, kaç gün geçtiğini, gece mi gündüz mü olduğunu hatırlayamadı.
Kulak kabarttı. İşkence gören birilerinin feryadı duyulmaktaydı yan tarafta.
Feryat eden insanları dinlemek işkence görmekten daha zor geliyordu Hüseyin'e.
Hüseyin'in uyandığını gören görevli biri yaklaştı.
— Komutan çağırıyor, dedi.
Kolundan tutup götürdü. Gür bir ses:
— Uyandı mı?
— Uyandı komutanım.
— Oturtun karşıma! Oturttular bir taburenin üstüne.
— Şimdi dinle!
— Dinliyor musun?
Kime sorduğunu bilmediği için susuyordu Hüseyin. Ancak böğrüne dürtülen coptan sonra anladı ki kendisine sesleniyor komutan denilen sorgulayıcı:
— Sana diyorum sana...
— Bana mı?
— Sana ya? Başka kim var burada?
— Ne diyorsun?
— Diyorum ki önce kendini, sonra beni düşün. Fazla uğraştırma bizi, imzala şunu kurtul gitsin!...
— Neyi imzalayayım?
— Okutacağım sana...
Okuyabilecek kadar gözlerindeki deri bandajı gevşettiler.
İlk bakışta yazıyı göremedi. Biraz bekledikten sonra yazılanları okudu.
TUTANAK
Hüseyin Ballı,
Osman - Sultan oğlu. 1963 doğumlu... Şarktraş isimli berber dükkanını çalıştıran şahıs yakalanarak nezaret altına alınmış, yapılan ev aramasında cilt cilt kitap, Humeyni'nin resimlerinin bulunduğu albüm, çeşitli kartpostallar, elde edilmesi üzerine yapılacak tahkikata esas olmak üzere zapt edilmiştir... Hüseyin Ballı'nın
yaptırılan arşiv tetkikinde; 1987 yılında.... örgüt.......
....... Emniyet Müdürlüğünce...... Örgütü .......... grubuna.
Üç sayfalık yazıyı okuduktan sonra:
— İmzalamam, dedi: Komutan bu kez kısık bir sesle:
— Sen benim esirimsin, sana istediğim şekli verir, istediğim renkte çıkarırım. Bunu yapmakta da özgürüm.
— Hayır, bu söylediklerinizle hiçbir ilgim yok.
— Bizim dediğimizi kabullenmek zorundasın. Kabullenmesen biz de seni içeri atmak için güzel bir ifade yazarız. Ne kadar suç varsa hepsini sana yükleriz. Sen benim esirimsin oğlum, seni istediğim gibi kullanırım, dedi ve bağırdı:
— Alın götürün lan! Bunu bana getirirken uyandı / ayık demiştiniz. Bu hâlâ ayık değil Bunun daha çok şeye ihtiyacı var. Götürün, dört gün dört gece ayakta bacaklar açık, eller duvarda bekletiverin.
Bacaklar açık, eller duvarda bekletilmek önce basit gibi gelmişti. Ancak zaman geçtikçe anlaşıldı... Dizler titremeye, eller kaymaya başladı. Duvardaki vücut öylesine ağırlaştı ki, sırtında Kaf dağını taşıyormuş gibi ağır geldi bedeni. Saatlerce sürdü bu hal, belki de günlerce düşüp kalktı, düşüp kalktı. Her düştüğünde, başında bekleyen kişinin, copu ile sarsılıyordu Başında bekleyen kişi; "Yasak" diyordu. "Düşemezsin!..." diyordu, sanki düşmek elindeymiş gibi.. "Beklemek zorundasın, bacak açık, eller duvarda, "diye habire talimat veriyordu.
Bir-iki saat dayanabildi ancak..
Lavaboya gitmek için, izin istedi.
Kolundan tutup götürdüler.
Üstüne kapıyı kapattıktan sonra...
— Gözlerini aç, öyle sıç oğlum!
Dermansız kalan, iki eliyle gözlerindeki deri bandajı yukarıya çekti.
Lamba yanıyordu.
Ama gece mi gündüz mü olduğunu tahmin edemedi. Öyle halsiz, öyle dermansızdı ki zorla abdest alabildi. Dışarıdaki bağırıyordu.
— Bitmedi mi oğlum? Ne kadar uzun sıçıyorsun?!.. İçerde cılız bir ses:
— Bitti.
— Gözlerini kapatıp öyle çık. Sakın gözlerini kapatmadan çıkayım demeyesin?!...
— Tamam mı? İçerde, bitkin bir ses:
— Tamam.
— O halde çık dışarı! Lavabodan çıktı.
— Saat kaç?
— Hayda! Başka bir isteğin?
— Başka isteğim yok, namaz kılmak için sordum.
— Namaz mı?
— Evet, namaz kılacağım.
— Burası cami mi oğlum?
— Değil, ama namaz kılmak istiyorum. Kulağına eğildi.
— Başka biri olsa müsaade etmezdim. Ama bu seferlik öyle olsun. Çabuk, kimse görmeden...
Diğer taraftan feryat sesleri...
Namazda, feryat edenin duyabileceği bir sesle Asr Sure'sini sesli okudu.
"Asra yemin olsun ki. Muhakkak insan kesin bir ziyan içindedir. Ancak iman edip de salih amellerde bulunanlar, hem de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariçtir."
Namaza tam huşuyla dalmışken kulaklarının üstünde bir şeylerin gezdiğini hissetti. Kulaklarını gıdıklayarak gezinmeye devam eti." Sinektir " diye düşündü. Huşuyla namaza durmuşken bu sinek de nerden peyda oldu? Yoksa şeytan, sinek kılığına mı girdi. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah... Yine gitmedi o meret. Şeytan, burada da mı rahat bırakmayacaktı kendisini? Namazı bitirmek üzereydi ki, kulağının üzerinde geziniyormuş gibi dolaşan şeyin sinek olmadığını, namazda sureleri biraz sesli okuduğu için, işkencecilerden birinin kulağını kendi kulağına yaklaştırdığını ve yaklaştıkça saç tellerinin kulağına burnuna değdiğini anladı. Henüz selâm vermemişti ki, işkencecilerden biri:
— Sana namaz kıl dedik, şifreli parolalarla mesaj gönder, demedik.
Alıp götürdüler yine sorgu odasına.
— Hâlâ imzalamayacak mısın?
— Neyi?
— Daha önce okuduğun tutanağı...
Ammar Bin Yasir'in yaşadıklarını hatırladı. (Bir kitaptan okumuştu.) Mekke müşrikleri tarafından annesi babası şehit edildikten sonra Ammar, sorguya alınmıştı. Hazreti Muhammed'e küfretmesi için sorgulanmıştı insafsızca. Ammar'in İmanında zerre kadar bir değişiklik olmamıştı, ama bu davanın yayılmasına bir zarar gelir korkusuyla işkencecilerin söylediklerini zımnen kabul etmişti. Yoksa söylenenleri kabul mü etse... Ama bu durum daha farklıydı. Tutanakta yazılanları kabul etse bunun arkası gelecek ve birçok müslümanın canını yakmaya sebep olacaktı...
— İmzalamam! dedi.
— Neden? Neden zorlaştırıyorsun işini.
— Benimle ilgisi olmayan şeyleri yazmışsınız.
— İlginiz olmadı mı hiç onlarla?
Başka bir ses:
— Ula oğlum bizi zora sokma. Yoksa biz seni konuşturmayı biliriz. Komutan denilen o kişi söylüyordu bunları (ki sesinden artık tanıyordu onu).
— Konuşmayacak mısın?
— Konuşacağım bir şey yok.
— O halde günah bizden gitti. Gidin getirin bunun hanımını. Yoksa bu herif akıllanmaz. Bunlar böyledir hep, hanımlarını getirmeyene kadar konuşmazlar. Namus ya. Dayanamıyorlar namuslarına / namuslarım elden bırakmıyorlar.
Başka biri araya girerek:
— Oğlum!.. Komutan ateist... Sakın hanımını getirtme-yesin. İnan ki hiç acımaz. Namus-mamus tanımaz.
Başka bir ses:
— Ne diyorsun getirsinler mi hanımını...
Her şeyin bir komplo olduğunu düşünüyordu. Bu da komplonun başka bir boyutu olabilirdi...
— Getirin, imzalamayacağım, dedi.
— Neee?! İnanamıyorum, getirin mi, dedi.
— Evet öyle dedi.
— İmzalamayacağım, dedi. Komutan gürledi.
— O halde gidin getirin. Adam zaten i... n'olacak!...
Aradan çok zaman geçmeden alıp götürdüler başka bir odaya. Biri gırtlağından tuttu. Anladı ki konuşmaması / bağırmaması için yapıyordu.
Gerçekten getirmişlerdi Merve'yi. Konuşan o idi. Ses onun sesiydi.
Sorguya almışlardı. Çaresiz., ağzı kapalı dinledi konuşulanları:
— Kısaca özgeçmişinizi anlatınız?
— 1966.......doğumluyum. Babam Almanya'da çalıştığından dolayı ilkokul 4. sınıfa kadar..............'da tekrar 4. sınıfı ve 5. sınıfı Almanya Münih şehrinde okuyarak ilkokulu bitirdim. Babam rahatsızlığı sebebi ile 1984 yılında kesin dönüş yaptı. 1987 yılında eşim Hüseyin Ballı ile evlendim. Üç çocuğumuz var. En büyüğü Musa Ballı 1988 doğumlu. İkinci çocuğum Zühre 1990 doğumlu ve en küçük çocuğum Ali- Biz onu Aliş diye çağırırız.
— Herhangi bir dernek, sendika, vakıf ve siyasi partiye üye misiniz? Bunların yapmış oldukları açık hava ve kapalı salon toplantılarına katıldınız mı?
— Herhangi bir üyeliğim yoktur. Hiçbir toplantıya da katılmadım.
— Bugüne kadar polis veya jandarma tarafından gözaltına alındınız mı?
— Hayır, bugüne kadar gözaltına alınmadım.
— Bugüne kadar legal veya illegal yollardan yurtdışına çıktınız mı, pasaport almak için müracaatta bulundunuz mu?
— 1979 senesinde, babam Almanya'da işçi olarak çalıştığı dönemde, babamın yanına gitmek için pasaport almıştım. Almanya'da 1983 yılına kadar toplam 4 sene kaldım. O tarihten bu güne kadar yurtdışına çıkmadım ve pasaportum da yoktur.
— Siyasi görüşünüz nedir?
— Bu güne kadar siyasetle hiç alakam olmadı, illegal örgütlerle herhangi bir şekilde alakam yoktur.
— Resmi nikahlı eşiniz Hüseyin Ballı'nın ........örgütü
ile olan bağlantıları ve 10. 02. 2000 günü evinize gelerek paket ve eşya bırakan şahıslarla ilgili olarak bildiklerinizi anlatınız?
— Eşim Hüseyin Ballı ile 1987'de evlendim. Berberlik yapıyordu. Evlendiğim günden bu güne kadar hiçbir yasadışı örgütle bir ilgisi yoktur. Tahmini iki ay kadar önce bitişik binamız olan iki katlı binanın ikinci katma çocukları olmayan karı-koca iki kişi bize komşu oldular. Tarihini tam hatırlamıyorum, bir gün o bayan bize geldi. Güya beni çarşaflı gördüğü için, kendisi de çarşaflı imiş, benimle tanışmak istedi. İsminin Asiye olduğunu söyleyen o çarşaflı bayan sık gelip gitmedi. Ancak, (yine tarihini hatırlamıyorum) bir gün bir çuval içerisinde sünger yatak, yorgan, battaniye ve bir valiz içerisinde birkaç parça erkek giysisi getirdi. Bizde bir müddet kalmasını, eşinin daha sonra gelip alacağım söyledi ve gitti. Meğer sonra öğrendim ki, aynı gün ev eşyalarım alıp gitmişler. O günden sonra ne gelip eşyalarım aldılar ne de sordular. Ve eşimin arandığım da emniyetten Öğrendim.
— Yani eşinin Örgütle ilgisinin olmadığını söylüyorsun.
— Evet, eşimin hiçbir örgütle alakası yoktur! Komutanın sesi sertleşti.
— Eşim bu örgütün il sorumlusudur, diyecek misin? !
— Hayır!
— O halde günah gitti. Her şey mubahtır. Şimdi soydurun lan bunu.
Merve'nin feryadı!...
Merve'nin feryadı bir yıldırım gibi düştü Hüseyin'in böğrüne.
Sanki içinde bir şeyler koptu Hüseyin'in. Yüreğinin en hassas tellerinden biri kopup Merve'nin feryadına karıştı gitti.
Uzaklaştırdılar Hüseyin'i oradan.
Başka bir şey duyamadı. Direnmek için "Allah'ım! Allah'ım! Allah'ım!...." diye kendi kendine mırıldandı durdu.
" Hayır hayır, bu asla yapılamaz. Bunu yapmazlar. Bu kadar da alçalmaz insanlık, " diye düşünürken iki kişi araya almış konuşuyorlardı:
— ......../ diyordu Hüseyin'e... İnsan namusuna sahip çıkar.
— Şahsiyetli olun, sizin de hanımlarınız var!
— Şahsiyetini... lan senin! Sen şahsiyetli misin ki, bize şahsiyetli olmamızı öneriyorsun?
Başka bir ses:
— Biz iyiz oğlum L.yiz, ya sen nesin?
— Sen de i... değil misin?
— İ... olmasaydı namusuna sahip çıkardı... Hüseyin yan baygın gibiydi.
Feryadını duymuştu Merve'nin
Başka bir şey duyamadan alınıp uzaklaştırılmıştı oradan.
— Hayır! Haymır!..
Koltuk altlarına girip çıkarttılar Hüseyin'i Ayaklan üzerinde zor durabiliyordu. Ayakları şişmiş ayakkabılarına sığmaz olmuştu. İlk kez gözlerini açtılar. Vakit gece...
Dışarısı soğuk.
Bir polis otosuna bindirdiler. Şehir merkezine doğru ilerledikçe Hüseyin korkuyordu. Komplonun başka bir yüzü müydü acaba? Nereye, niçin götürüyorlardı? Öldürmeye mi, daha fazla işkence çektirmeye mi götürüyorlardı? Yoksa beklediği şehadet vakti geldi mi? Böyle çabuk mu gelecekti? Her şey ne çabuk geçmişti?
Berber dükkânının önünde durdular. Ortalıkta kimsecikler yoktu.
Hava bıçak gibi keskindi. Ayazdı ama kuru bir soğuk vardı. Gecenin geç vakitlerinden bir vakit olmasına rağmen hava aydınlık gibiydi.
Bu saatte Merve ne yapıyordu acaba? Çocuklarının yanında mıydı? Yoksa kendi kendine küserek alıp başım bir yerlere mi gitti acaba? Başına bir felaket getirmemişlerdi in-şaallah. Merve temiz, Merve hasbi, Merve haksızlığa tahammül etmez... Merve kendi şerefine çok düşkün... Ama Merve her şeyden önce inancına ve Allah'ına düşkün...
"İn", diyen sesle toparlandı. Tam da hayallere dalmışken ve hayallerinin en hassas yerinde... Evet, burası dükkânının önüydü. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Polisin biri, cebinden çıkardığı anahtarları Hüseyin'e uzatarak:
— Al anahtarını, aç kapıyı!
TEM'e alındığı vakit üzerindeki bütün eşya ile beraber dükkânın anahtarlarını da almışlardı.
Hüseyin,, kendisine uzatılan anahtarın içinden dükkânın anahtarım alarak kapıyı açtı.
Dükkanı açar açmaz önce kelime-i tevhid yazılı levhalar ve Beddiüzzaman Said Nursi'nin çerçevelenmiş büyükçe bir fotoğrafı göze çarptı.
İçlerinden yüzü parlak, üst dudağının üzeri açık, bıyıklı, efendice giyinişi ile dikkat çeken birinin bakışları Said Nursi'nin o fotoğrafına çakılı kaldı/durdu. Diğerleri arama yaparken o, koltuklardan birine yıkılırcasma oturdu ve gözlerini Üstad Bediüzzaman'm fotoğrafından ayırmadı.
Hüseyin'in dikkatini çekmişti. Bu adam neden bu kadar bakıp duruyordu o fotoğrafa?... Yoksa üstadın fotoğraftaki o anlam yüklü bakışlarından mı etkilendi? Neden öyle bakar durur?....
Arama boyu hiçbir şeyle ilgilenmedi. Hiçbir yere bakmadı fotoğraftan başka. Arada bir kaçamak bakışlarla Hüseyin'i de süzmedi değil-
İçlerinden biri:
— Dükkânın ismi doğru mu?
— Evet, doğru, "Şarktıraş"
— Şarktıraş, suç değil mi?
— Nasıl Yani?
— Bölücülüğe giriyor da..
— Anlamadım..
— Bölücülük yapıyorsun Hüseyin., bölücülük. "Şarktıraş" demişsin, biri kalkar, ben Garptıraş istiyorum, derse?
— Derse, ona da garptıraş yaparız n'olcak yani.
— Ama öyle memleketi şark, garp diye bölmek doğru değil!
Arama sonu birkaç kaset ve kitaptan başka bir şey bulunamadı. Dükkândaki kitap ve kasetlere el koydular. Hayat durmuş değildi. Her şey eskisi gibiydi. Dışarısı soğuktu ama hayat veren bir hava vardı. Oysa birkaç günlük gözaltı süresi hayatını karartmış, yaşamayı unutturmuştu Hüseyin'e...
İçinden Felak ve Nas surelerinin mealini okudu.
“.... Yarattığı şeylerin şerrinden,
Karanlık çöktüğü zaman gecenin,
(İçinde işlenenlerin) şerrinden,
Düğümlere üfleyen (büyücü)lerin şerrinden,
Ve haset etmeye başladığı zaman Kasetçinin şerrinden,
Tan yerini ağartan Rabbe sığınırım."
“... İnsanların gönüllerine vesvese veren (günaha teşvik eden, ibadetlerden alıkoyan Allah'a sığındıkça geri çekilen) o sinsi vesvese verici insan ve cin (şeytanlan)'m şerrinden ben insanların Rabb'ine, insanların melikine (hükümdarlar hükümdarına ve sahibine), insanların (tek) ilâhı (olan Allah)a sığınırım."
Rol icabı da olsa bazıları çok iyi davranıyordu. Ama, "komutan" denilen o işkencecibaşının bir an olsun iyi davrandığını görmedi Hüseyin..
Kafayı ona takmıştı Hüseyin. Bu adam nasıl biriydi acaba? Yüzü de sesi gibi öyle sert ve çirkin miydi? Hangi şartlarda büyümüş olabilirdi? Hayır hayır sırf ekmek parası için insan bu kadar sadist ruhlu olamazdı. Para için, ekmek için aş için insan, insana işkence etmekten zevk alamazdı? Ama bu adam işkence etmekten zevk alıyordu. "Bu işi kedinin fare ile oynadığı gibi yapın" diyordu. Sonra herkes bu adamdan çekiniyordu. "Komutanım" diye hitap ediyorlardı. Haydi bu bir şifre olsundu.Ama "komutanım" dedikleri bu adam kimdi, nerden gelmişti, getirilmişti? Bir ara kulağına bir şeyler gelmişti; doğru muydu acaba? Bu adam MOSSAD'm adamı olabilir miydi? İsraillilerin bazı kişilerin sorgularına katıldığını duymuştu.
İşte yine onun karşısına çıkarılmıştı..
— Şimdi sadede gelelim. İmzalayacak mısın? Sakın "imzalamam" diye direnmeyesin. Zira sen de biliyorsun ki sana istediğimizi yapmakta özgürüz. Bak, gece seni alıp dükkana götürdük, kimse de engel olamadı. Yine istesek .... dedi çekilip gitti. Çok geçmeden hazırladığı bir tutanakla beraber geri döndü. Göz bandını hafif açıp tutanağı okuttular. Tutanakta sorgulanıp, serbest bırakıldığı yazıyordu.
Kendi aralarında fısıldaşarak konuştular. Gizli konuşuyor gibi yapıyorlardı ama aslında gizli değil, seslerini duyurabilecek kadar sesli konuşuyorlardı.
— Serbest, bırakıldığına dair bu tutanağı imzalatalım.
— İki gün sonra götürüp öldürelim, örgüt infaz etmiş deyip bitirelim işini.
Komutanın cırtlak sesi:
— Okudun mu?
— Evet.
— İmzalayacak mısın bu tutanağı?
— Evet!
— Evet mi?
— Evet...
Biraz daha sertleşti:
— Niçin ölmek istiyorsun ulan oğlum? Şehit mi olmak istiyorsun? Bunların kafasını yıkamışlar, pisipisine ölmekle şehit olacağına inandırmışlar!
Başka biri:
— Örgüt bunun kafasını yıkamış, bu ölüme şehid diyecek.
— Hayır, şehitlik öyle kolay değil
— Yaa...
— Tabi ki... Her gebertilene şehid denmez.
— Bak sen! Çok şey biliyor.Kimmiş şehid?..
— Şehid sadece Allah için mücadele veren ve bu mücadelesi uğruna öldürülene denir.
— Ya sen?
— Beni evde yatarken kaldırdınız,
— Açık konuş Hüseyin, sen bu örgütün neresindesin?
— Hiçbir yerinde.
— Hizbullah değil misin?
— Hastir lan! Senin Hizbullah olduğun, senin bağlı olduğun kitapta yazıyor. Sen Kur'an'a bağlı değil misin?
— Elhamdülillah, bağlıyım...
— Kur'an'da Mücadele Suresinin 22. ayetinde ne diyor?
— Ne dediğini ben çok iyi biliyorum, lakin sen nasıl biliyorsun?
— İlahiyatçıyım , dedim ya..
— Yalan!
— Nesi yalan oğlum, ben ilahiyat mezunuyum.
— İlahiyat mezunu biri işkence eder mi hiç?
— İşkence etmiyorum ki.
— Ya az önce vücudumun her yerine elektrik bağlayarak yüreğimi lime lime doğrayan kimdi?
— O ben değildim. O, o işin uzmanı. Benimse uzmanlık alanım sorgulamak, tebliğ etmek; sonra sen hiç kimseye tebliğ etmecjin mi?
— Ettim.
— Kimlere ve ne tebliğ yaptın?
— Müslüman'ım diyenlere, Allah'ın yolunu tebliğ ettim.
— Peki, mücadele suresinin 22. ayetinde; Hizbullah; Allah taraftarları ya da Allah tarafında, diye bir cümle geçmiyor mu?
— Geçiyor.
— O halde sen de bir Hizbullah değil misin?
— O anlamda hepimiz Hizbullahız.
— İşte hepsi bu!.. İl sorumlusu değil misin?
— Değilim.
— Lan oğlum, az önce Hizbullah olduğunu ve bu sorumluluk gereği tebliğ yaptığını söylemedin mi sen?
— Söyledim.
— O halde... Grubun ayrı imiş, hizbin ayrı imiş bana ne bundan? Kökünüzün yolu Mekke'ye çıkmıyor mu?
Gözleri kapalı olmasaydı da bu adamın yüzünü görebilseydi. Bu adamın nasıl bir yüze sahip olduğunu bir görebilseydi. Veya dışarıda birbirlerinin kıymetini bilmeyen Müslümanlar da bu adamı bir dinleyebilselerdi. Dinleyip de, işkencecilerin nezdinde Müslümanların ayırt edilmediğini hepsinin aynı derecede muameleye tabi tutulduğunu ve işkencecilerin kendi tabiriyle "kökünüzün yolu Mekke'ye çıkmıyor mu" dediğini bir duyabilselerdi. Ama dışarıdaki Müslümanlar duyamıyorlardı bu sadist ruhlu insanın söylediklerini. Duyabilmeleri için burada olmaları gerekirdi. Sonra gerçekleri öğrenebilmek için illa buralara mı düşmek gerekir? Müslüman'ın, bir başka Müslüman'ın kıymetini bilmesi için bu yaşadıklarımı mı yaşamaları gerekir? Dışarıda, çok basit ve küçük düşüncelerinden dolayı birbirlerini dışlayan, birbirlerinin kıymetini bilmeyen Müslümanlar, işkencecilerin onları birbirlerinden ayırt edemediğini bir öğ-renebilselerdü... Tok ve gür bir ses:
— Soyun ulan! Soyun da eğil öne!.. Adam yine azıttı galiba.
— Soyun lan, dedim.
Sapık mı, nedir bu adam? Haydi soyunmayı anladık da eğil ne demek?! Soydurup elektrik verdiğini çok gördük. Bu eğil ayaklan yeni mi başladı?! Ne yapacak? Elektrik mi verecek? Bu kaçıncı elektrik verişidir? Tazyikli suya mı tutacak? Su... Temizliğin, berraklığın, günahsızlığın sembolü olan suyu ne diye işkence aleti olarak kullanıyor?
— Soyun ulan!
Soyunmayacaktı, soyunmamaya ve konuşmamaya karar verdi kendi kendine.
Üşüştüler üzerine. Hırpalayarak, üstünü başını yırta soydular. Anadan doğma, çırılçıplak soydular.
Gece dükkâna götürülürken gördüğü adamlar olamazdı bunlar. Onlar böyle yapacak birileri değildi. Hem sonra sesleri onlann sesine benzemiyordu bunların. Bunlar başka bir ekip olsa gerek. Aç kurtlar gibi vicdandan, imandan, şefkatten uzak yetişmiş insanlar...
— Eğil ulan, dedi birisi.
Dizleri titredi Hüseyin'in. Kaç.gündür işkence yapılıyordu; ama böyle iğrenç bir istekte ilk kez bulunuyorlardı. Dimdik durmaya çalıştı, verilen emre inat.
— Sana dedim lan!
Korkutmaya çalışıyorlardı Hüseyin'i.Yoksa gerçekten bir şeyler mi yapmak istiyorlardı? Yaparlar mıydı acaba?! Allah'tan korkmayanlar vahşi hayvanlardan da aşağılık olurdu. İnsanlık bu derece ayağa mı düşmüştü? Mekke müşrikleri de işkence yaparlarmış; ama bu denli iğrenç ve de adice değil. En büyük işkence Yasir ailesine yapılmış, ama yine bu kadar haysiyetsizce değilmiş..
— Eğil dedim ulan?
— Hayır, dedi dimdik durarak.
Böyle insanlık dışı işkencelerdense bir an önce ölmek daha reva olsa gerekti...Öyleyse asla bu insan müsveddelerine boyun eğmeyecekti.
Ama o da ne, tam böğründe şiddetli bir tekme ile eğildi. Bunu başka biri, başka biri takip etti. Üst üste inen darbelerle kıvrıldı, ama bağırmadı.
Komutan olacak işkencecibaşı saçlarından tutup eğdi başını. Eğilmeyen başı zorla eğdiler. İstedikleri pozisyonuna getirdikten sonra bağırdı işkencecibaşı.
— Çağırın ulan! Fotoğrafçıyı çağırın da bu pozisyonda çırılçıplak fotoğraflarını çeksin şunun. Sonra da çoğaltsın bunları. Çoğaltıp ilin tüm esnafına dağıtalım ki, herkese rezil olsun. Yapalım mı bunu haa, ne dersin?...
Yapabilir miydi? Şeytanın aklından geçmeyen, şeytanı bile dehşete düşürecek böyle bir şeyi yapabilirler miydi? "Çektirdiğimiz bu resimleri ilin bütün esnafına dağıtalım ki, herkese rezil olsun. " diye emir veren işkencecibaşının emri yerine getirilir miydi acaba?
— Yapalım mı lan, çektirelim mi resimlerini?!
Etrafındakiler kıkır kıkır güldüler...
— Komutanım bu adam çektirir.
— Öyle mi? Çektirir misin lan?
— Hâlâ akıllanmamış! Alın götürün, dediğim resimlerini çektirin şunun.Rezil edeceğim onu tüm şehre.Sokağa çıkacak yüzü olmayacak!
Alıp götürülürken dizleri titriyordu. İlk kez bu kadar korkmuştu. Ayaklan tutmadığı için koltuklarının altına girerek başka bir odaya aldılar.
— Oğlum, gel ezdirme kendini, imzala şunu kurtul.
— Bak komutanımın dediğini kendin de duydun.
— Komutan, fotoğraflarını ilin esnafına, tanıdıklarına dağıtırsa n'olacak halin?
— Oğlum, herkese rezil olacaksın. Tüm şehir çırılçıplak fotoğraflarını görecek.
— Tuh yüzüne lan!.... demesiyle beraber kalkıp indi yumruklar, tekmeler. Ortalık taze kan kokusuna gark olana kadar dövdüler. Ebu Zer-i Ğıfari'nin "kandan bir puta dönmüştüm" sözü,aklına geldi. Güldü. Yüksek sesle güldü.
Vurmaktan yorulanlardan biri;
— Gülüyor mu? dedi şaşkın şaşkın.
— Yok, oğlum yok, ne gülmesi. Adam can çekişiyor. Tekrar güldü.
— Heya.l. gülüyor baksana...
— Kalk lan, dedi birisi.
Oysa ne kalkacak, ne de onları duyacak^ bir haldeydi. Kendi âlemindeydi şimdi.
— Demedim mi oğlum, bak kendinden geçmiş.
Yumuşak davranıp ağzından söz alabilmek... İşkencenin bir başka seansı... Konuşturmak için sohbet etmek, hatta şakalaşmak...
— Hüseyin, bir şey sorayım.
— Sor.
— İçkinin satıldığı yerden yiyecek almak helâl mı haram mı? (Hayda! Bu da nereden çıktı diyecekti diyemedi).
— Helâl... dedi.
— Hastır lan... Ben ilahiyatçıyım, nerden helâl oluyor?
— İspatlayabilirim, dedi (gayri ihtiyari)
— İspatla bakiyim.
— Faraza, bir yolculuk esnasında açıktın. İçki satan bir büfeden başka yiyecek alacak bir yer yok. O zaman o büfeden bisküvi almak neden haram olsun?
— Yolu demedim lan, çarşıyı diyorum.
— Anlaşılsın diye yolculuğu örnek verdim. Çarşıda alış-veriş bir tercih işidir. Müslümanlar tercihini içkisiz yerden yapar.
Sesinden yakın bir yerde olduğu anlaşılan başka birine:
— Hey sen söyle, dedi. İlahiyatçı olduğunu söyledin. İçki satan yerden yiyecek almak helâl im, haram mı?
Bitkin bir ses:
— Haram.
— Hastır lan, Hüseyin helâl diyor. Aynı ses:
— Hüseyin'i bilmem ben Şafiîyim. Benim mezhebime göre haram.
— Ama Hüseyin helâl, diyor.
— Dedim ya, ben Şafiîyim, Hüseyin Hanefi, helâl diyorsa bildiği bir şey vardır.
Tartışmalar sürüp giderken başka bir polis:
— Değil mi Hüseyin? Deli değil misiniz? Deli olmasaydın?!..
Durdu... Birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra:
— Doğru değil mi ha Hüseyin. Sana mı düştü ha!?... Herkes bugün sıcak yuvasında çoluk çocukları ile beraberken sana mı düştü ümmeti kurtarmak. Sonra çok iyi biliyorum sen o işlerin adamı da değilsin. Ama gel gör ki... gel gör ki hep iyi niyetinden kaybettin Hüseyin.
3
Aliş sordu:
— İnsan ölmeden cennete giremez mi anne?
Anne düşündü. Bu çocuğa bir şeyler oldu ama... Çocuğun gözünün önünde babasını derdest ettilçr. Yüzüstü yatırıp, ellerini arkadan bağladılar. Kafasına silahın namlusunu dayayıp götürdüler.... Çocuğa ne olduysa ondan sonra oldu!....
— Anne sana sordum, cennete gitmek için önce ölmek mi gerekiyor?
— Evet yavrum.
— Ama neden?
— Ölmeden gidilmez de ondan.
— Ama anne, dedi.
Sustu. Sustu ve uzaklaştı annesinden. Anne anlayamamıştı Aliş'i. Anne konuşmuş olsaydı, daha doğrusu konuştursaydı Aliş'i belki de anlayacaktı. Annenin de morali o gün çok bozuktu. Sorgudan yeni dönmüştü. Başını yerden kaldiramıyordu. Aliş'i belki de yaşadıklarından dolayı anlayamamıştı.
Aliş, annesinden uzaklaşarak çekildi evin bir köşesine. Kendi kendisine söylenip durdu. " Cennete girmek için önce ölmek gerekiyormuş. Ama ben hemen giderdim. Gider babamı görür tekrar dönerdim. Babam şimdi cennettedir. O amcalar babamı Cennete götürdüler. Cennete gitmek meğer ne kadar zor işmiş. Babamın başına silah dayadılar. Ellerini de arkadan bağladılar. Sonra alıp götürdüler. Cennete götürdüler / Cennete mi götürdüler acaba? Eğer Cennete gitmişse... Cennet Allah'ı sevenlerin gideceği yerdir. Babam Allah'ı çok seviyordu. Sevdiğini söylüyordu. Eğer babam Cennette ise... Orada elma var, üzüm var, kuşlar, çiçekler... Off Ben babamı istiyorum... Ben babamı istiyorum,? Ben babamı istiyorum anne!.. "
O gün akşama kadar ne yedi ne içti Aliş... Annesi de o gün öyle dalgındı ki, Aliş'in yemediğinin, içmediğinin farkında bile olmadı.
Sessizliğini akşam da korudu Aliş..
Televizyon ekranları başında geç vakitlere kadar oturdukları lambalarının yandığından belli olan o sokaktaki evlerden bir evin lambaları çok erken söndü. Yatsı namazından hemen sonra söndü. Kocasının tutuklanmasından sonra her akşam erkenden lambaları söndürüp çocuklarıyla yatan Merve bu akşam daha erken yatmıştı.
Dışarıdan bakan da, bu evin fertleri çoktandır yatmış ve uyumuş zannederdi. Oysa hiç de öyle değildi. O gece uyku tutmamıştı Merve'nin gözünü. Yalnız Merve mi, Aliş, Zühre, Musa... Aliş, babasına çok düşkün olduğu için yeme içmeden kesilmişti. Zühre, hâlâ üzerindeki şoku atlatamamıştı. Musa'nın durumu daha farklıydı. Gözünü kapar kapamaz kâbuslar görüyordu.
Babası tutuklanmadan önce bir rüya görmüştü Musa. Tutuklanmadan üç-dört ay öncesiydi. Babasının kaybolduğunu söylüyorlardı. Rüya bu ya, polisler tarafından babası kaçırılmış. Günlerce süren arama ve sıkı bir takipten sonra bulunmuştu babası. Bulunmuştu ama o da ne? Issız bir yerde... Hem ıssız hem ürkütücü bir yerde, bir çuvalın içinde babası... Kimsecikler yok. Hiç kimse yardım etmiyor... Yalnız başına, sıkı sıkıya bağlanmış çuvalın ağzını açıyor. Evet evet, çuvaldan babası çıkıyor. Ama elleri, ayaklan!... Ellerine, ayaklarına da n'olmuş öyle?! Kolları yok!.. Kolları kesilmiş / ayaklarını da kesmişler!... Fesuphanallah!... Elleri ayakları kesilmiş, bu ıssız yerde ağzı sıkı bağlanmış çuvala bırakılmış bu insan babası mıydı? Hem de polisler tarafından böyle bir şey nasıl yapılabilirdi? Yani elleri ayaklan kesilerek kötürüm bırakılmış ve bir ömür kötürüm yaşamaya mahkum bu insan babası mıydı?...
Evet, bu rüyayı, babası tutuklanmadan üç dört ay önce görmüştü Musa. Ama böyle bir rüya gördüğünü babasına söylememişti. Bir annesine açmıştı ama annesinden "rüyadır oğlum, takma" demesinden sonra bir daha da kimselere açmamıştı. Keşke açsaydı, söyleseydi babasına.. Babasına söyleseydi belki babası daha tedbirli davranırdı.
Daha bir-iki gün önce cıvıl cıvıl, neşe dolu bu ev koyu bir sessizliğe bürünmüştü. Bir mezar sessizliğini yaşayan bu evde Aliş hariç kimse yatmamıştı. Aliş de arada bir; "Baba gitme" diye sayıklayıp duruyordu.
Anne Merve çocuklarının uyuduğunu zannediyordu. Çocuklar da, anneleri üzülmesin diye uyuyor gibi yapıyor; ama uyuyamıyorlardı.
Evin en büyük çocuğu Musa'm gözü önünde birbirine karışan iki şerit vardı. Bir film şeridi gibi gözü önünde akan bu iki şerit birbirinden korkunç sahnelerdi. Biri babasının tutuklandığı an, biri de tutuklanmadan üç-dört ay önce gördüğü rüya. Birbirinden vahşi olan bu iki sahne bir kâbus yaşatıyordu Musa'ya.
Anne Merve, Hüseyin'in yokluğunu ilk kez yaşıyordu. Hüseyin ile isteyerek evlenmişlerdi. Evlendikten sonra Hüseyin'i daha çok sevmişti. Hüseyin'den çok şey öğrenmişti. Hüseyin ile evlenmemiş olsaydı, kim bilir şimdi nasıl bir düşünceye sahip olurdu? Ama Hüseyin, ona doğru yolu öğretmişti. Allah'tan başka her şeyin geçici ve fani olduğunu öğretmişti. Belki de onun için bu kadar rahattı. Bunca sıkıntılara rağmen yeise düşmeyişi ve onca acıların içinde kalbindeki tatlı parıldayışı belki de Allah'a olan teslimiyetten kaynaklanıyordu.
16 yıllık beraberliği zarfında Hüseyin ile acı günleri de olmuştu. Ama şimdi hep tatlı geçen günleri düşünüyordu. Hüseyin'in sevdiği ve değer verdiği anları düşünüyordu. Kalktı yataktan lavaboya gitti. Lavabo aynasından yüzünü görünce irkildi. Gözlerindeki ferin söndüğünü ve gözlerinin altının şiştiğini gördü. Bakışları öyle sönük, yüzü öylesine solmuştu ki, bir-iki gece içinde bir kaç yaş kadar yarladığını hissetti.
Abdest tazeledi. Avuç avuç doldurduğu o buz gibi sudan yüzüne attı. Ateş gibi yanan yüzü soğuk sularla canlanır gibi oldu.
Sonra namaza durdu. Birinci rekatta İnşirah Süresini okudu: " (Resulüm, kalbine dayanıklık ve ferahlık vermek ve hikmetle doldurmak için) göğsünü açıp genişletmedik mi? / sırtına ağır gelmiş (belini bükmüş) olan yükünü senden indir (ip hafiflet)medik mi?/ .../ Muhakkak güçlükle beraber bir kolaylık vardır. / Gerçekten o güçlükle beraber bir kolaylık vardır."
ikinci rekfcıttaı Bürûc Suresinden okudu: "Burçlar sahibi göğe, o vaad olunan güneşe, şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki; /.............Onuncu ayeti, sesini yükselterek
okudu: "Şüphesiz Mü'min erkeklere ve Mü'min kadınlara (dininden çevirmek için) işkencede bulunanlar sonra, (yaptıklarına) tövbe etmeyenler..."
Namazdan sonra açtı ellerini yakardı Rabbine:
" Allah'ım! Resulün Muhammed'e (s.a.v.) verdiğin gibi benim de kalbime dav anıklık ve ferahlık ver. Zalimlerin işkenceleriyle sıkışan kalbimize genişlik ver. Belimizi büken bu ağır imtihan yükünü sırtımızdan indirip hafiflet. Allah'ım, diyorum ki, "Muhakkak güçlükle beraber bir kolaylık vardır" bize kolaylık ver. Allah'ım, Ey yüceler yücesi Rabbim, zor bir imtihandan geçmekteyiz. İmtihanımızı ko-laylaştır. Zalimlerin sorgusundan geçerken; inancıma ve nefsime küfrettiler. Ben yalnız sana sığındım. Eşim (helalim) Hüseyin'in de duyabileceği bir sesle, beni ona karşı kullandılar. Allah'ım, ne kötü bir şeydi bu. Ben yine sana sığındım. Sen ki, dualarımı kabul ettin. Beni o zalimlerin şerrinden korudun / muhafaza ettin. Ancak beynimi kemirip yiyen şu vesveseden kurtaramadım kendimi. Eşim de beni koruduğunu biliyor mu acaba? Bilmesi için ne yapmam gerekir? Allah'ım, ben bir şey yapamam; ama sen her şeyi yapmaya kadirsin. Öyle ise eşimin kalbini de ferah tut. Ona o kötü işlerden beri olduğumu öğret. Kulaklarıyla duyduğu o kötü işlere alet olmadığımı ve beni koruduğunu ilham et ona. Allah'ım, her şeyi kuşatıcı bilginle sen de bilirsin ki, sana candan iman eden bir kadın kulun olarak, biz namusumuzu eşimizin bir emaneti kabul ederiz. Allah'ım o kulun eşime ilham et ki, ben asla onun emanetine hıyanet etmedim ve ettirmem. Allah'ım, kulun Hz. Aişe annemize atılan iftiradan nasıl onu temize çıkardı isen, beni de öyle temize çıkart. Allah'ım, şüphesiz sen dilediğin her şeye kadirsin. Şüphesiz senin nezdinde temiz olan temizdir. Bizi, temiz olan kullarından eyle. Temiz yaşayan ve temiz hâl üzere Ölebilen kullarından eyle.
Allah'ım vaadin vardır, vaad ettiğine dair şahit tutuyorsun ve "and olsun" diyorsun. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin: İnsanları dinlerinden vazgeçirmek üzere, hendeklerin içini tutuşturulmuş ateşle dolduran hendek sahipleri, nasıl kahrolmuş ve lanetlenmişse; bugün bizlere, sırf inancımızdan dolayı zulmeden, bizden kerih şeyler isteyen güruhları da o şekilde kahret! Onlar ki, o vakit ateşe attıkları mü'minleri, ateşin karşısında oturmuş seyrediyorlardı. Aynı zihniyetin devamı olan bugünküler de; inancımızın sembolü, Rabbimizin emri ve kadınlık süsü örtümüzü çıkartıp seyretmek istiyorlar. Allah'ım, bize gönderdiğin kılavuzda diyorsun ki; "Şüphesiz mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara işkencede bulunanlar, sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onlar için cehennem azabı vardır, yakıcı azap da onlaradır." Bu gün bize ve yeryüzündeki tüm mü'min ve mü'mi-nelere zevkle işkence yapanların Ömürlerini kısalt ve onlara vaat ettiğin azabı tattır. Bizi de, iman edip salih ameller işleyen kullarının safına kat. Şüphesiz Sen arşın yüce sahibisin ve dilediğini derhal yapansın. Firavun ve Semud ordularının helak haberini, önderimiz, rehberimiz Resulün Muhammed'e {(s.a.-v.) gönderdiğin gibi, bugün işkence eden tüm işkencecilerin helak haberini de ver Allah'ım. Amin amin amin.."
Biraz rahatlamıştı. Yaptığı dualar zapta geçmiş olacak ki, bir serinlik hissetti kor gibi yanan yüreğinin derinliklerinde.
Gece bir hayli ilerlemişti.
Çocuklar uyumuştu.
Sabah namazına zinde kalkmak için kendisi de yatmalıydı. Geçti yatağına. Tatlı bir yorgunluk vardı gözkapaklarında.. "Ağam" dediği ve Hüseyin'in göğsüne koyar gibi koydu başını yastığa. Yumdu gözlerini uyumaya çalıştı, sonra uyudu....
Hepsi gencecik açılmamış gonca gibi, içine kapanık kızlardı. Siyah çarşaflı, siyah eldivenli, siyah gözlüklü, ama ak yürekli, cıvıl cıvıl Kur"an öğrenen toplam yirmi kadar arkadaştılar. Yaşlıca bir kadın girdi içeri. Gözlerini kırpıştıra kırpıştıra süzdü çarşaflı kızları. Bu da kim? Neden bu kadar süzer durur? Bu kadının bakışları, bu kadının bakışlarında bir anlam ifade ediliyor. Bu kadın kızlara bakıyor, bu kadın bana bakıyor. En çok bana bakıyor, bu kadın... Bu kadın benim kayınvalidem değil miydi?
Aradan çok geçmeden / aradan bir hafta belki de daha az gün sonra o kadın... o kadın çıkageldi evlerine "Allah'ın emri, peygamberin kavli" dedi. Sonra şartlarını sayıp döktü oğlunun, daha önce yaptığı gibi. Yaşlı kadını, dinleyen annesi güldü. Annesi o zaman da gülmüştü. Kapı arkasında konuşulanları dinleyince kendisi de güldü. Annesi, güldüğünü şu cümle ile ifade etti: "Ben de sanırdım ki, biraz önce sayıp döktüğün oğlunun şartlarını şart koşacak kimsecikler çıkmaz bu garip dünyada. Diyeceksin ki neden? Nedeni şu ki; oğlunuzun şart koştuğu şartların aynısını kızım da istiyor ."
Meğer anneme göre çok ağır şartlar koşmuşum evlilik için. Oysa ben, mal değil mülk değil, rütbe, mevki, makam değil. İnancımı yaşamak yani Allah'ın razı olabileceği bir hayatı idame ettirebilecek kadar özgürlük ve sadece salih bir eş istemiştim. Ama ben bunu daha önce de yaşamamış mıydım?
İri gözlü, siyah saçlı, gür kaşlı ve sakallan simsiyah, siyah ve gür. Yüzüne öylesine yakışmış ki. O kişi o işte. Ağam, ağam benim bu.
Fikriyle, zikriyle aradığım adamı bulmuşum. Daha önce de aynı şeyi yaşamamış mıydım Allah aşkına?
Annemin; "bu kafa ile evde kalırsın / senin aradığın şartları taşıyan gençler ta bin dört yüz küsur önce yaşayan sahabelerde ancak bulursun" sözüne inat tam şartlarımı taşıyan bu gençle evleniyorum...
Evleniyorum...
Yahu daha önce evlenmemiş miydim?
Evlenmiştim.
Bu genç o değil mi?
O,
Ağam, Hüseyin'im...
Ama zindandaydı o...
Ama bütün bu gördüklerimi daha önce de yaşamıştım.
16 yıl önce... 16 yıl öncesi aynı şekilde evlenmemiş miydim?
Tekrar başa mı döndüm?
Hani "Ağam?"
Hani Hüseyin / Hüseyin'im, nerede?!..
Az önce buradaydı ya...
Ağam?
Ağam neredesin?!...
Uyandı...
İki ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu.
Hüseyin yoktu.
Hüseyin zindandaydı.
"Rüya!"
"Rüya imiş" dedi.
Tekrar başını yastığa koydu.
Bu kez uyuyamadı Uykusu kaçmıştı....
Kalktı, saate baktı. Henüz sabaha çok zaman vardı.
Tekrar yattı.
Beyni zonkluyordu. Büyük bir ihtimalle tansiyonu yükselmişti. Saç köklerine kadar büyük bir ağrı hissediyordu başında.
Derken gözleri yavaş yavaş kapandı.
Sayıklar gibi mırıldandı: "Ağam, sabrediyorum. Çok ama çok çok özlüyorum seni. Bir daha görüşebilecek miyiz seninle? Dünya gözü ile bir daha görebilecek miyim seninle yaşadığımı? Ellerinden tutabilecek miyim? Yoksa başka bir dünyaya mı / ahirete mi kaldı buluşmamız?"
Derken Hüseyin'in çıkageldiğini gördü. Üzerinde hâla o parkesi vardı. Kapıdan girerken; "sürpriz" dedi.
Hızla kalktı. Kollarını yana açarak koştu... Tam sarılacakken... Evet tam sarılacakken...
İrkilerek uyandı!...
"Yine mi rüya?
Tekrar başını koydu yastığa...
Çok geçmeden uyudu kaldı...
.... Yine onlar geldi. (Daha önce geldikleri gibi) Karga tulumba alıp beyaz Renault marka bir otomobile bindirdiler Merve'yi. Komşularından yaşlıca bir amca kendini polis arabasının önüne attı. "Yapmayın! Allah aşkına yapmayın bunu! Bunların hiçbir suçu yok!... Bunlar bizim komşumuz. İyilikten başka bunlardan bir şey görmedik. Yapmayın n'olursunuz! Bu yaptığınız doğru değil! Hele bir de kadın olunca hiç doğru olmaz! Götürmeyin n'olursunuz!?" diye bağırdı / çağırdı/ dövünüp durdu ama polisler yaşlı amcayı duymadılar. Yaşlı amca engel olamadı. Arkasından bağıran mahallenin kadınları engel olamadı... Aynı yere götürdüler. Birtakım sözler söylediler. "Konuş" dediler "Konuşmazsan üstündekileri çıkartırız" dediler. "Çabuk üstünü başını çıkart" diye emir yağdırdılar, korkuttular. Sırf Hüseyin'e bu sesleri işittirmek için. Bir grup yırtıcı hayvanın pençesine düşmüş bir ceylan gibiydi Merve. Avını kapmak için azı dişlerini gösteren vahşi bir kaplanın sırıtışıyla yaklaştı biri: "Çıkart üstünü?" diye bağırdı yine. Geri geri kaçıp sırtını duvara verdi. "Hayır! Kesinlikle hayır!.. " dedi ve ağladı....."
İrkildi ve doğruldu yatağından. Hâla ağlıyordu. Yastığı ıpıslaktı. Gözlerinden sel sel yaşlar akıyordu.
Bu bir rüya mıydı? Rüyada gördüklerinin aynısını yaşamamış mıydı? Yaşadıkları ile rüyadakiler' birbirine karışmıştı.
Acaba beni duydu mu Ağam (Hüseyin) Gözleri kapalıydı ama Ağamın (Hüseyin'im) orada olduğunu söylemişlerdi. Ağam oradaysa/ Ağam beni duydu mu? Ağam benim çığlıklarımı duydu mu ne yaptı?
"Ağam, gerçekten sen orada miydin? Benim sesimi duyabildin mi? Duyup da; bunlar dediklerinin aynısını yapıyorlar, diye düşündün mü? Bil ki Rabbim beni korudu ağam. Rabbim seni de korusun. Oysa senin suçsuz olduğunu o zaman da söyledim. Evden işe, işten eve gitmekten başka beyimin hiç kimseyle alıp verdiği yoktur, dedim. Değil mi ağam? Suçsuz değil misin / suçsuz değil miyim? Bütün bu yaşadıklarımız, bir imtihan değil mi? Büyük bir imtihandayız değil mi ağam?...
4
Yorgunluktan yarı baygın gibiydi, cezaevi kapısından içeri girerken. Bir bir açılan cezaevi kapılarının gıcırtısı "zindan" kelimesini çağrıştırdı....
"Zindan" soğuk, bir o kadar da ürkütücü ve itici bir kelime veya kendisine öyle geliyordu. Bu kelimeyi masallarda bile sevmemişti. Çocukken, dedesinin dizinin dibinde dinlediği masallarda geçen "zindan" kelimesinden ürperir, nefret ederdi.
Zindan denilince; karanlık / kapkaranlık pas ve rutubet kokan bir yer olarak tahayyül eder, yerin bilmem kaçıncı kat derinliklerinde yapılmış bir yer olarak bilirdi. "Zindan" denilince, neden karanlık? Neden pas ve rutubet kokan? Ve neden illa yerin bilmem kaç kat derinliklerinde?...
Yoksa, dedesinden en çok dinlediği "Hz. Ali ve Kesik Baş" hikayesiyle ismi çağrıştırılan Hz. Yusuf?... İnsan güzeli Hz. Yusuf un zindanı?... Hz. Yusuf'un zindanı da karanlık mıydı? Hz. Yusuf un zindanı da yerin kat kat derinliklerinde miydi?
Ya benim zindanım?
Ne yerin kat kat derinliklerinde, ne de karanlık? Ancak şu ıslak ve küf kokan yataklar da olmazsa?!..
Yataklar ıslaktı..
Yataklar rutubetliydi...
Yataklar nemliydi / yataklar küf kokuyordu.
Burası yıllarca kapalı olan ve ilk kez açılan bir koğuştu.
Üç katlı cezaevinin üçüncü katı / çatı kat gibi bir şeydi. Yıllardır ilk kez açılan bu koğuşun camlan yer yer kırıktı. Güvercinler- kuşlar yuva yapmıştı yatakların içine. Her yatağın üstünde iki parmak kalınlığında güvercin pisliği vardı. Havalandırılmamış, uzun süre kapalı bırakılan bu koğuş, bir cezaevinden çok güvercin kümesine benziyordu. Ayağının tozuyla önce temizliğini yaptılar o ve beraberinde zindana getirilenler. Süpürdüler-yıkadılar. Döşeklerin üzerindeki güvercin pisliğini ıslak ıslak bezlerle sildiler. Her şeyi gardiyanlar nezaretinde yaptılar.
Öyle yorgun öyle halsizdiler ki... Ama yine de silip sü-pürmek zorundaydılar. Gecenin geç saatlerine kadar sürdü bu temizlik işleri.
Hüseyin'in gözleri uyku tutmuyordu. Islak ve rutubet kokan yatakta adeta inliyordu. Gözlem altında yapılan işkencelerin acısını daha yeni hissediyordu. Sanki vahşi bir ejderha, santim santim vücudunu ısırıyordu. Bu acılar içinde kıvranıp dururken beraberindekilerin çoğu çoktan uyumuşlardı. Gözlem altında gözleri bağlı olduğu için o zaman onları görememişti ama şimdi görüyordu ki, çoğu tanıdık simalardı. Yakalananların hepsi inançlı insanlardı. Abdestli, namazlı ve dürüsttü bu insanlar.
Neden terör damgasıyla yargılanıyorlardı. Tutuklananların kimi cami imamı, kimi öğretmen, kimi mühendis, kimi doktor, kimi de şehrin en güvenilir esnafındandı. Bu insanlardan nasıl terörist olurdu? Nasıl yasadışı örgüt olurdu? Cami imamının cemaatine Kufan öğretmesi nasıl "örgüf'e girsindi? Aslında yaşananlar akla ziyan bir durumdu. Öyle ya Müslümanların yaşadığı bir memlekette suçtu müslümanca yaşamak. Öğretmenin öğrencisiyle ders yapması bile yasaklanmışsa / suç kapsamına alınmışsa; çekeceği vardı bu insanların, bu kanun koyuculardan... Birileri insanlara kendi yaşam biçimlerini dayatıyor, karşı çıkan herkesi de terörist olarak suçluyordu.
Islak ve rutubet kokan yorganını çekti başına. Gecenin ilerleyen saatlerinde hava daha da soğumuştu. İşkence altında cıhzlaşan vücudunun ısısıyla ne kadar ısınabilirdi? Ismamıyordu işte. Camları yer yer kırık, kaloriferi yanmayan bu koğuş / bu nemli ve rutubetli koğuş, bu ıslak yorgan, ıslak yatağı ısıtamıyordu. Isınması için başına çektiği battaniye şeklindeki yorgan, vücudunun ısısıyla buharlaşıp kuruyordu adeta.
O gece uzun sürdü.
Bitmedi o gece...
Bir kara kâbus gibi / acılar içinde kıvranarak sabahı bekledi.
Sabaha yakın bir zamanda yarı baygın gibi gözleri kapandı / uyudu...
Sabah namazından sonra tekrar uyudu.
Uyandığında titriyordu. Boşluktaymış gibi hissediyordu kendini...
Cezaevine ikinci gelişiydi bu. On üç-on dört yıl önce bir daha gelmişti. Ama o zaman bir ay kadar yatabilmişti. Girip çıkması bir olmuştu. Anlaşılan bu kez öyle olmayacaktı. Bu kez büyük suçlamalarla getirilmişti "Yanlış hesap Bağdat'tan döner miydi acaba? İlk çıktığı mahkemede 15 yıl ile yargılandığını öğrenmişti. Suçsuzdu ama 15 yıl ile yargılanıyordu. Suçsuz olduğu anlaşılana kadar kim bilir kaç ay veya kaç yıl yatardı?.... On beş yıl!.. Bunun tam yatarı dokuz yıl sekiz ay gibi bir zamandı.
On yıl mı yatar, on beş yıl mı? Belli değil, ama bu gidişle çok yatacağa benziyordu. "On beş yıl yatsam" dedi kendi kendine.... "On beş yıl yatsam" Zührem o zaman yirmi küsur yaşında olur. Kim bilir o zaman ne sıkıntılarla büyür? Zührem, Musam ve Alişim ... Ya Merve? Bahtı karalım / Merveciğim...
Biliyorum seni koruyamadım. Kim bilir şimdi ne kadar içerlemişsindir bana? Gözlerime çekilen kara bandın altında seni göremiyordum ama çığlıklarını duyuyordum. Kapkara işkence odasının duvarlarına şamar gibi çarpan feryadının yankısı yüreğimi delip parçalıyordu, ama heyhat!... Heyhat ki; elim kolum bağlı, gözlerim bantlı ve bağırma-mak için gırtlağımı tüm gücüyle sıkan hoyrat ellerle engellenmiştim. Sen de bilirsin ki, engel tanımayan ve Alİah sevgisinden sonra beşer olarak sırf senin için çarpan yüreğim, çığlığını duyup da şaha kalkmamazlık yapamazdı... Ama ne var ki, bağlanmıştım / işkenceciler tarafından sımsıkı bağlanmış etkisiz hale getirilmiştim. Bilmem anlatabildim mi? Çaresizliğimi sana anlatabildim mi? Yoksa sen de takdir edersin ki, nefsi müdafaadan önce biz inancımızı ve namusumuzu müdafaa için; gözünü kırpmadan bu uğurda gelecek her şeye rıza gösteririz. Bunu, onlar da anlamış olacak ki, bizim için en kutsal değerlerimizle bize işkence ediyorlar. Maddi işkencelerden çok manevi işkenceler yapmaktalar. Merve! Merveciğim, başına gelenlerden dolayı elbette ki üzgünüm. Ama şunu da bilmeni isterim ki, Şeyh Sa-id'in kızma söylediği gibi; hani kızı, heyecanla gelir; "Baba" der, "Namusumuz tarumar edildi! Daha ne bekliyorsun!" Şeyh Said'in ağlamaklı verdiği cevap ilginç olur: "Kızım, kızım sen ne diyorsun, bu gün namusu ekber çiğnenirken!.."
Gözlerini sabit bir noktada toplayıp, adeta nefes alıp vermeden daldı gitti. Merve'nin çığlıkları, beynini habire kemirip duruyordu. "Hayır!" diyordu Merve. "Bunu bana yapamazsınız!" diye çığlıklar atıyordu... Yer gök bu çığlıkla inliyordu.
Veya Hüseyin'e öyle gelmişti.
On, on beş metre yükseklikte beton duvarlarla çevrili, gökyüzünden başka bir yer görülmeyen cezaevi bahçesinde volta atıyordu Hüseyin. Bir yere geç kalınmışlığın telaşı ile yürüyen (volta atan) mahkûmlar genelde ikişer ikişer yürürler, ama Hüseyin yalnız başınaydı. Bir nevi kendi kendini dinlemek amacıyla yalnız volta atıyordu. Bakışları önde ama başı dik ve sert adımlarla attığı her adımda geçmişe yönelik bir iç muhasebenin sorgusunu yapıyordu,..
Sert ve bir o kadar da ciddi, gerilen yüzündeki ifadeler yumuşadı ve ardında tatlı bir tebessüm bıraktı. Evinden alındı almalı ilk kez yüzündeki bu tatlı tebessüme şahit olunuyordu. Neden tebessüm etsindi Hüseyin? Ağlanması gereken yerde gülmenin sebebi neydi acaba? Çocuklarından biri aklına geldi de mi tebessüm ediyordu.
Her şey muhtemeldi, ama Hüseyin'in dudaklarından gayri ihtiyari mırıldanarak çıkardığı şu sözcükler niçin güldüğünü ele veriyordu:
Dışarıdaki hayatımız, cezaevindekinden çok mu farklıydı sanki? Dışarıda da 8 metrekarelik bir alanın dışına çıktığımız mı vardı sanki?! Sekiz metrelik bir alan... Akşama kadar ayak üstünde (Berber dükkanını kastediyordu) Burası biraz daha geniş... Volta atabiliyorum... Kafamı dinleyebiliyorum. Sonra, iyi kötü karnımızı doyurabilecek kadar bir ekmek de veriyorlar? Ah!... Ekmek, dedim de... Ekmek dedim de aklıma yine çocuklarım geldi. Onlar da bir ekmek yiyebiliyorlar mı? Beni evden aldıkları zaman.... Evde beş para kalmamıştı... Eve hiç para bırakmamıştım / bırakamadım. Evet akşama kadar beni sekiz metrekarelik yere mahkum eden işyeri, geride çocuklarıma bir ekmek parası olarak bırakacak para kazandırmamıştı. Günlük olarak temel ihtiyacın ötesini bırakmayan iş yerim şu an bulunduğum cezaevinden çok sevimli değildi benim için. Ama ne var ki kıt kanaat geçinmeyi kaderimizden bilerek, isyan etmeden acı bir tebessümle sabretmeyi yeğledim.
Şimdi tüm bu yaşadıklarımdan geriye bana ne kaldı? işkenceler altında sükût etmeyi, konuşmaya yeğleyerek sabrettiğim...
Sonra yüzü ekşidi. Belliydi ki, yine bir şeyler hatırladı. Evet beyninin içinde çığhk çığlığa bağıran Merve'yi düşündü yine. Öfkelendi kendi kendine. Dişlerini sıktı, yumruğunu boşluğa salladı. Sonra yine değişti yüzü. Kim bilir yine neleri düşünerek kendi kendine teselli verdi.
Hz. Zeynep'in başına gelenleri düşünmüştü. İki cihan serveri Hz. Peygamberin sevgili kızı Hz. Fatima'nın kızı Hz. Zeynep ki, Küfe halkı tarafından akıl almaz işkencelere maruz bırakılmıştı.
"Bu dünyadan!" diye bağırdı ve ekledi. "Bu dünyadan; Allah'ın kontrolünde olan, dolayısıyla doğru yoldan ayrılmayan doğru yolun davetçileri peygamberler ve peygamberlerin takipçileri işkence görmüşse... Peygamber torunu Hz. Zeynep gibilere işkence yapılmışsa Merve'ye de yapılması.... Bize yapılması.... Bizim gibilere yapılması.....Öyle ise biz doğru yoldayız. Elhamdülillah biz doğru yoldayız!"
Değerler değişince, inançlar değişince suç ve suçlu kavramı da değişmişti. Öyle ya putların hakim olduğu bir Mekke şehrinde bir olan Allah'a çağırdığı için, döve döve kan-dan bir heykele çevirmişti Ebuzer'i o zamanın hakim zihniyeti. Şimdi de Kur'an öğrenmek ve öğretmek, camileri yalnızlık ve gariplikten kurtararak şenlendirmek suçtu birilerinin gözünde. İçkiye, kumara, zinaya dalan insanlara el uzatmak, onları ateş çukurunun kenarından çekip almak suçtu.
Kolay geçmedi ama, her gün gibi o gün de geçti. İyi kötü geçmeye mahkûmdu bütün günler. Bu sünnetuîlahtı. Kıyametin son saniyelerine kadar çarkı dönecekti dünyanın.
Bu düşüncelerle koydu başını yastığa; Aklına bir gönül dostu geldi. Bu, bitmez tükenmez gibi gelen kısacık dünya hayatında neler çekmemişti ki... İlk işkence sahnelerini ondan dinlemişti. O anlatırken kendisine hikaye gibi gelmişti o zamanlar. Anlattığına göre, ona yapılanların onda biri kendisine yapılmamıştı. Acaba ona yapılanın aynısını görseydi, dayanabilecek miydi?...
Derken ağırlaşan gözkapakları kendiliğinden kapanıp daldı uykuya....
Daha Önce kendisine işkence yapılan odanın aynısı gibi... gözleri yine bantlı / kapalı ama sesler aynı sesler, kişiler aynı kişilerdi. Anadan doğma soydular... Sonra sırt üstü yatırıp bağladılar. O da ne?!.. Yılan!.. Siyah renkte, O'nun tarif ettiği yılana ne kadar da benziyordu. Yoksa bunlar, hep aynı yılanı mı kullanıyorlardı işkencelerde? Zehiri alınmış da olsa yılan korkunç bir hayvan, yüzü soğuk bir hayvan... Yılan, ayak uçlarından başladı yalamaya... Bağırmak istedi bağiramadı. Kaçmak isted: kımıldayamadı. Vücudundaki sinirler alınmış gibiydi.
İşte dostu bayılmıştı. Allah'ın sevdiği bir kul olacak ki, kendisi yılanın vücudunun üzerinde gezdiğini görmemişti. Ama görüyordu. Yılan, santim santim vücudunu dolaşıp çıkıyordu. Çıktı çıktı boynuna kadar geldi. İşte şimdi en zor anı.... Eli-kolu bağlı, yılan boynuna dolanıyordu. Tıpkı bir atkı gibi... En İçten dualarını art arda sıraladı. Yılan, yılanca bir ıslık çıkartıp boynundan çözülüp gitti. "Şimdi sıra köpekte..." der demez simsiyah bir köpekle çıkageldiler. Gözleri hâlâ bantlıydı ama görüyordu. Gözlerine çekilen deri bandın altında nasıl görünüyordu hayret!?
Köpek atladı üzerine... Baldırından tuttu kopardı, kan kaybından ölebilirdi. Ama kanamadı... Evet evet, köpek ısırdığı yerden koparttı aldı; ama kanamadı, acımadı... Dostu tekbir getirmiş, köpek uzaklaşıp gitmişti oradan. Aynı şeyi bir de kendisi denese?.. Yüksek sesle, "Allahu Ekber!" dedi, sesi çıkmadı. Kendi sesini kendisi bile duymadı. Sesi çıkmıyordu, bağıramıyordu. Kaçamıyordu, kımıldayamıyordu... Göz göre göre köpek vücudundan parçalar koparıyordu. Köpek kendisini çiğ çiğ yiyordu. Ama hiç bir şey yapamıyordu...
Tekrar tekrar denedi. Bütün gücünü toplayarak "Allah'u Ekber!" dedi. Bu kez sesi çıktı. Kendi sesinden önce kendisi uyandı. Henüz sabah olmamıştı. Onca soğuğa rağmen ter-lemişti. Yaşadıklarının,bir rüya olduğuna şükretti. Hayat da öyle değil miydi? Tıpkı bir rüya gibi...
Yatağından doğruldu. Elleri, ayakları, her yeri titriyordu. Sıtmaya tutulmuş gibiydi. Dermansız ayaklarının üzerinde doğruldu. Lavaboya gitmek istedi. Kapıların kapalı olduğunu kapıya el atınca anladı. Sabah namazı vaktine az bir zaman olduğu için ranzalara tutuna tutuna bir-iki koğuşu gezdi.
Cezaevinde, gün ağardıktan sonra lavabo ve bahçe kapıları açılırdı. Ama bu koğuşta, geneli namaz kılan tutuklular olduğu için, cezaevi idaresi tarafından verilen izin üzere sabah namazı vaktinde lavabo kapıları açılırdı. Lavabo kapısının açılmasıyla titreye titreye lavaboya gitti. Rüyasında gördüğü işkenceyi yaşamış gibiydi. Halsiz ve dermansızdı. Titriyordu her yeri. İçi sıkıntı doluydu. Kalbi sıkışıyor, nefes alıp vermede zorlanıyordu. Vücudunun üzerinde hâlâ o siyah yılan dolaşıyor gibiydi. Veya kara köpek... Kara köpek, vücudunu santim santim dişliyor, gözlerinin önünde etini lime lime koparıyordu sanki.
Küçük abdest için oturdu tuvalete. İdrar yollarından sanki kezzap akıyordu. İşkence altında verilen elektrikten zedelenmişti, idrarını yapamıyordu. Rüyasında gördüğü siyah köpeğin vücudundaki etleri kopardığı yere tuz basılıyordu sanki. Yakıyordu, yanıyordu. Oturaktan kan geliyordu. Anlaşılan işkencenin acısını daha yeni hissediyordu.
Kalktı oturduğu yerden. Başı döndü, gözleri karardı. Düşmemek için duvara tutundu. Duvar da sallanıyordu sanki. Her şey dönüyordu gözlerinin önünde...
Musluktan akan buz gibi suyla yüzünü yıkadı. Su vurdukça yüzü alevlenip duruyordu.
Titreye titreye koğuşa döndü. Aynı davadan yatan kader arkadaşlarının kimi kalkmış, kimi daha uyuyordu.
Koğuşun bir kenarında ayrılan yerde namaza durdu. Fatihadan sonra " Tûr Sûre"sinin son ayetlerini-işitilebilecek bir sesle okumaya başladı. Manasını / mealini biliyordu bu ayetlerin. Belki de onun için böyle sesli okuyordu:
"Muhakkak ki zulmedenlere, bu (ahiret azabı)ndan başka bir azap daha vardır. Fakat onların çoğu bilmezler. Rab-binin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önünde / gözlerimizin önündesin. (Her) kalktığın zaman Rabb'ini hamd ile teşbih et."
Gün ağarmış güneş yükselmişti.Yan taraftaki koğuştan sesler gelmekteydi. Yeni uyanmış olacaklar ki marş okuyorlardı. Bunlar sol görüşe mensup mahkûmlardı. Cezaevinde bile seslerini haykırabiliyorlardı batıl bir davaya mensup olmalarına rağmen. Fikirleri uğruna cezaevine düşmekten hiç çekinmiyorlardı. Bilakis gurur duyuyorlardı...
Peki ya kendisi... Utandı bir an. İzzetli bir davanın mensubuydu. Yolu, mağlubiyetin olmadığı bir yoldu. Çeki düzen verdi kendine. Toparlandı. Bir ürperti dolaştı sırtında. Acıları azalmaya, kaygıları küçülmeye başladı.
— Allah'u Ekber, dedi kararlı bir sesle.
5
Onca sıradan, onca beklemeden, onca üst baş aramasından sonra görüş yerine ulaştı. Yüreği kuş gibi çırpıyordu. Hiçbir zaman bu kadar heyecanlanmamıştı. İlk gördüğü zaman, ilk gelinliği giydiği zaman, hatta ilk gelin olduğu gece bile bu kadar heyecanlanmamıştı. Bu heyecan, daha değişik bir heyecandı. Biraz korku, biraz sevinç... Karışık bir şey...
İtişip kakışanlar arasında görüş mahalline geçti. Parmak kalınlığında demir parmaklıklar arasında, çift cam arkasındaki görüş kabinlerine tek tek baktı. Kendisine "Burada görüşeceksin. "Gelirse buraya gelir" demişlerdi. Hakikaten buraya mı gelecekti? Bu demir parmaklıklar arkasındaki kirli camlardan mı görecekti onu. Gelecek miydi? Haber verilmiş miydi? Gelirse nasıl görüşecekti bu kalabalığın, bu gürültünün içinde.
Baştanbaşa bir kere daha baktı görüş kabinlerine... Mahkûm veya tutuklular camların arkasında gidip geliyorlardı. Herkes görüşmecisini arıyordu. Ana memesini bırakıp sürüye karışmış ve anasını arayan kuzular misali... Derken rüzgâr gibi Hüseyin'in saçlarının geçtiğini gördü. O da arıyormuş kendisini. Gayri ihtiyari "Ağam" dedi. Sonra baktı önüne Hüseyin de görmüştü onu. Pür telaş kaptı boş bir kabini. Aradan geçen uzun bir zaman sonra karşı karşıdaydılar şimdi. Söze önce kimin başlayacağı bilinmiyordu. Ama ikisi de önüne bakarak konuşuyorlardı. Ses de pek anlaşılmıyordu; ama yine de bir şeyler konuşuyorlardı. Aynı anda çoğu kişi birbirleriyle konuşmaya çalıştığı için sesler birbirine karışarak dağılıp gidiyordu. Hüseyin Merve'den, Merve Hüseyin'den çekiniyordu sanki, ikisinin de yüzünde suçluluk psikolojisi okunuyordu. Ama ikisi de suçsuzdular.
Az mı Jconuştular, çok mu? Neler konuştular? Lakin sanki birbirleriyle hiç konuşmamış gibi zaman dolmuş, görüş bitmişti. Bunu lambaların söndürülmesi ve ardından gardiyanların "görüş bitti" soğuk anonsundan anladılar.
Ayrılmak istemediler birbirlerinden, ama ayrıldılar. Her ikisi de önlerine bakarak ayrıldılar. Birbirlerine tam da ısınmışken ayrılmak... Zaman ne çabuk geçmişti. Kaç dakika görüşebildiler. Her görüşmenin on beş dakika olduğu söylenmişti.... On beş dakika dolmuş muydu? On beş dakika nasıl bu kadar çabuk geçerdi. Tam da konuşmak üzereyken Merve... Merve bir şeyler söyleyecekti. Tam da bir şeyler söyleyecekken lambalar söndürülmüş "görüş bitti" denilmişti. Oysa söyleyecekleri vardı Merve'nin. Kendisine nasıl işkence yapıldığım / gözlem altındayken... Gözlem altında kendisine nasıl davranıldığını mı söyleyecekti acaba?
Hüseyin'in başı döndü sanki. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuştu. Merve'nin gözlem altındayken canhıraş feryadını duyduğu zaman da böyle olmuştu. Aynı şekilde başı dönmüş gözlerinin önünde yıldızlar uçuşmuştu. Merve'nin feryadı... Merve'niri feryadi'bir yıldırım gibi düşmüştü böğrüne..
Sonra o "Komutan" denilen herifin sesi...
"Gidin getirin bunun hanımını!."
Başka birinin kulağına eğilerek söylediği sözler: ".... komutan ateist, sakın hanımını getirtmeyesin! İnan ki, hiç acımaz!.. Namus rnamus tanımaz!.."
Yoksa o zaman imzalamalı mıydı? Söylenilenleri kabul mü etmeliydi? "O halde imzalayacaksın" demişlerdi. İmzalasaydı da getirecekler miydi Merve'yi?...
Önce inanmamıştı. Komplonun bir başka boyutudur diye düşünmüştü. Ama sonra gerçekten getirmişlerdi. Getirmişlerdi Merve'yi?
Nasıl getirebilirlerdi?! Hakikaten getirmişler miydi?! Bütün bunlar gerçek miydi? Bir rüya değil miydi bu yaşanılanlar? Bir rüya, bir kabus. Uyansa da bu kabustan bir an önce kurtulsa... Rüya olsa / kâbus olsa bütün bu yaşadıkları. Ama bir de gel gör ki gerçekse...
" K....!. Ş......!, İ...! insan namusuna sahip çıkar!"
Çatlak bir plak gibi tekrarlandı durdu bu kem sesler.
"... İnsan namusuna sahip çıkar... insan namusuna sahip çıkar... namusuna sahip çıkar, sahip çıkar..."
"... insan namusuna sahip çıkar... insan namusuna sahip çıkar... namusuna sahip çıkar, sahip çıkar..."
Doğrusu imtihanın bu kadar zor olacağını tahmin etmemişti. Cezaevi ve işkence vardı ,ama Merve yoktu hesapta. Merve'yi getirmek yoktu hesapta...
"İnsan namusuna sahip çıkar..."
Çıkmaz mı ya!.. Ben uğrunda ölürüm. İnancım da bunu gerektirir! Namusunu müdafaa için ölen şehittir. Hal bu iken sahip çıkmadım mı? Söylenen ve benden istenilen şeyleri kabul etseydim? Kabul etseydim Merve'yi getirmeyecekler miydi sanki? Sonra yapmadığım / etmediğim bir şeyi, yaptım / ettim demem... sırf onları / işkencecileri sevindirmek için yapmadıklarımı yaptım demenin hesabı sorulmaz mı? Hesabı sorulmaz mı mahkeme-i kübrada? "Oğlum, gel ezdirme kendini, imzala şunu bitsin" demişti. İmzala şunu bitsin demekle biter miydi acaba? İmzalasaydı... İmzalayacağı şeylerin altında ne vardı? Tam okumamıştı; ama göz attığı kadarıyla hayalinde bile geçirmediği cürümlerle doluydu o dosyalar. Sonra yalnız kendini değil başka Müslümanların da canını yakacak türden cürümlerle suçlanmıştı !...
"Hâlâ imzalamayacak mısın?"
İmzalamam, deyip geçmişti. "Benimle ilgisi olmayan şeyleri yazmışsınız" diye cevap vermişti.
Yutkuna yutkuna koğuşa doğru gidiyordu. Yorgun ve bitkin görünüyordu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Belki görünüşte ağlamıyordu ama içinden kan ağlıyordu. Öyle ki, hıçkırmak bir an meselesiydi.
Yaşadıklarını, sisli bir camın arkasında seyrediyormuş gibi hayal meyâl canlandırırken gözlerinin önünde, kulaklarında da o komutan denilen adi insanın sesleri çınlıyordu:
"Gidin, getirin bunun hanımını! "
Sonra başka sesler:
"Oğlum, komutan ateist, sakın hanımını getirtmeye-sin.İnan ki hiç acımaz... Namus riıamus tanımaz...."
Bir düellodur yaşanıyordu zihninde. Bir kıskaç, bir kâbus... Yaşadığı bu süreç ne soğuktu." Ne soğuk bir süreç bu " dedi kendi kendine. Her şeyin grift bir yapı arz ettiği bu hengamede; bu zihin savaşından, bu meydan muharebesinden uzaklaşmak istedi.
Kimseyle konuşmadan direk yatağına 'geçti. Soranlara kısaca "hastayım" deyip yalnız başına kalmak istedi. Yorganım başına çekip gözlerini kapadı. Gözlerini açmak, yorganı başından kaldırmak istemiyordu. Gözlerini açsa sanki herkes içinden geçenleri okuyacakmış gibi geliyordu. Bel ki de onun için gözlerini biraz daha yumdu, yorganı biraz daha çekti başına.
Hayâlen görüş yerine gitti. Merve ile konuşmasına kaldığı yerden devam etti:
— Hayır, ben öyle olmasını istemedim. Onların söylediklerini imzalamamakla belki çok iyi ettim ama karşılığının bu kadar ağır olacağına ihtimal vermemiştim. Yani sen hesapta yoktun. Seni getirmeyeceklerdi. Getiremeyeceklerini biliyordum. Sonra imza atsaydım... İmza atsaydım, belki bedeli daha ağır olurdu, ama o zaman da (belki) seni getirmeyeceklerdi. Belki seni bu işe karıştırmayacaklardı. Bilmem seni nerden karıştırdılar?!... Üstüne ne kadar titrediğimi / benim için senin ne kadar Önemli olduğunu onlar da biliyormuş meğer. Ama biliyor musun benim için ne kadar önemli olduğunu? Hayır, hayır, onlar asla senin hakkındaki düşüncelerimi bulandıramazlar. Benim nezdimde sen bir Sümeyyesin. Benim nezdimde sen bir Zeynepsin. Benim nezdimde sen hâlâ su gibi temiz ve durusun. Ah bir de kulaklarımda çınlanan şu kem sözler bir susabilse....
".....İnsan namusuna sahip çıkar...."
İnan ki, söylediğim gibisin Merve. Sen de bilirsin ki, benim için namus kutsal bir kavramdır. Önderimiz, rehberimiz Peygamber aleyhisselatu vesselam bile, ilk savaşını Be-nu Kaynuka denilen yerde bir Yahudi'nin bir Müslüman kadınının örtüsüne el uzatması üzerine başlatmıştı. Ama ne var ki bugün yetim bırakılan bu ümmetin namusuna el uzatılıyor. Elleri kolları bağlı bir şey yapamıyoruz işte... Şeyh Said'n kızma dediği gibi; "Bu gün namus-u ekber talan edilmişken..." dedi ve gözlerini daha da sıkı kapattı. Sanki gözlerini kapatmakla yaşanılanları unutacakmış gibi....
"İran İslam devriminden Önce, Şah'ın istihbarat teşkilatı olan Savak, bir Ayetullahı yakalayıp sorguya alır. Sorgucu başı, Ayetullahm yere yatırılmasını ve makamına kadar, köpekler gibi getirilmesini emreder. Ayetullah, tüfek dip-çikleriyle yere yatırılır ve yerde sürülerek sorgucu başının önüne getirilir. Sorgucu başı ona şöyle der:
— Söyle bakalım. Şimdi var mı seni benim elimden kurtarabilecek bir güç, bir kuvvet?... İnancın seni kurtarsın ya!... Ne susuyorsun, söyleyecek bir şeyin yok mu? Nereye gitti o iman dediğin şey? Konuşsana!...
Ağzı kanlar içerisinde olan Ayetullah, başını yukarı kaldırır ve Şah'ın memuruna şöyle der:
— Ben öyle bir Allah'a inanıyorum ki, beni senin yerine, seni de benim yerime koymaya kadirdir!
Bunun üzerine sinirlenen Savak ajanı:
— Götürün bu yobazı işkenceye alın.
Nihayet devrim olur; işkenceden sağ-salim çıkan Ayetullah mahkeme başkanlığına getirilir. Akabinde de, toplanan Savakıajanları mahkeme edilmek üzere onun huzuruna getirilir. Ayetullah, kendisine işkence yapan ajanı tanır ve ona şöyle der:
— Sana birkaç ay önce işkence makamında söylediklerimi hatırlıyor musun?
Ajan konuşmayınca Ayetullah şöyle devam eder:
— Biz sizin gibi değiliz, işkence yapmayız. Çünkü işkence yaparak öldürme İslâm dinine göre haramdır. Şimdi işkence yapa yapa öldürdüğün yüzlerce insana karşı, götürülüp kurşuna dizileceksin..."
Yıllar önce bir kitapta okuduklarını hatırlamıştı. İnsan beyni, harikulade bir bilgisayar gibi gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını, okuduklarını arşive atar. Şimdi bu hatırladıkları da yıllar önce beynindeki arşivden bir anekdottu. O zaman çok etkilenmişti. Gerçekten de tarih sayfalarına geçen dehşet bir mesajdı. Tüm işkenceciler bilsin ki, Müslümanlar işkence yapmaz ve işkence dini mubinde haramdır. Ve yine tüm sadist ruhlular bilsin ki/ Müslümanlar işkence yapmadığı gibi işkence yapmayı onaylamazlar.
— Sessiz kalmayacağız, deyip yumruğunu vurdu ranzaya. Elbette herkes yaptığının hesabını bir gün verecek.Ya bu dünyada ya da ahirette...
Bereket ki, o an içerde kimse yoktu, bahçede volta atıyordu arkadaşları.
Dün akşam gerçekten kötüydü. Merve'nin ziyaretinden sonra psikolojisi altüst olmuştu. Ama yıllar önce okuduğu o anekdotta da ifade edildiği gibi, öyle bir Allah'a inanıyordu ki, o Allah her şeye kadirdir, İbrahim suresinin on ikinci ayetinde haber verildiği gibi:
"Hem biz ne diye Allah'a dayanıp güvenmeyelim ki. O göstermiştir bize dosdoğru yolu!... Bize yapılan eziyetlere elbette dayanacağız..."
Kendi kendine ayeti tekrarladı durdu. Sonra yüksek sesle:
Dayanacağız elbette...
Sarsılmayacağız....
Gevşemeyeceğiz...
Zaafa düşmeyeceğiz...
Endişeye kapılıp heyecanlanmayacağız...
İfrat ve tefrite dalmayacağız... Çünkü biz gittiğimiz yolun doğruluğuna, durduğumuz yerin sağlamlığına güvenen kişileriz...
Sonra biz o peygamberin ümmeti değil miyiz? O ümmet ki; Allah'ın tek ve bir olduğunu haykırarak; peygamberden en küçük sahabeye kadar hepsi işkenceden geçirilmiştir. Mekke Devleti, Allah'ın nizamını isteyen bu insanları hapsetmiş, pranga vurup çöl kumlarına yatırmış, zincirlere vurup sokaklarda sürümüş ve bu arada Allah'a kavuşanlar / şehit edilenler de olmuş...
Düşündükçe ferahlıyordu, güç kuvvet geliyordu.
Dayanacağız!..
Dayanmalıydı.
Sarsılmadan; zaafa düşmeden, gevşemeden dayanmalıydı.
Ahireti içirt..
Hem ahireti hem dünyası için...
Geride boynu bükük bıraktıkları çocukları için.
Aliş için dayanmalıydı.
— Aliş, dedi yutkundu. Tutuklandığından bu yana ilk kez Aliş'i düşünmüştü. Aliş ve diğer çocuklarını... Tutuklandığından beri ilk kez fırsat bulabilmişti... İşkencelerden düşünecek zamanı olmamıştı ki şimdiye kadar.
Aliş'e çok düşkündü. Aliş onsuz bir saniye dayanamazken şimdi ne yapıyordu acaba? Merve'ye soracaktı. Tam soracaktı ki, -görüş bitti- denilmişti. Merve'ye soracak daha çok şeyleri vardı ama soramamıştı. Sormak için zaman bulamamıştı / zaman yetmemişti...
Aliş...
İçi içine sığmayan, koşan, oynayan, gülen ve hiperaktif dedikleri karakterde bir çocuk olan Aliş şimdi durgun. Adeta hayata küs bir çocuk oluvermişti. Babasının tutuklanması ardından geçen kırk gün zarfında o tumturak çocuk bir deri bir kemik kalmıştı şimdi. Oysa Aliş, doğarken bile doktor kontrolünde ve normal çocukların çok üstünde bir kiloyla dünyaya gözlerini açmıştı. Ama o kırk gün içinde erimiş sıska bir çocuk oluvermişti.
6
Merve Hanım çağırdı.
— Aliş, gelsene oğlum, seni geziye götüreceğim.
Babasının tutuklanmasından tam beş ay sonra ilk kez evden dışarı çıkartılan Aliş sevinçle annesinirv.yanına gelip giyindi.
Nereye gittiğini sormadan o sıska vücuduyla tıpış tıpış annesinin yanında yürüdü. İki araba değiştikten sonra cezaevi yakınlarında indiler.
Üstünü başını arayanlardan ürkmüştü Aliş "Evet evet onlar olmalı" diye düşündü. Korktuğunu annesine belirtmeden sıkıca sarıldı ve iri iri açılan gözlerini kırpmadan baktı baktı.. "İşte onlar! O amcalar!? Babamı Cennete götüren amcalar!..." diye düşündü ve annesine sordu:
— Anne, biz nereye geldik?
— Anne, burası Cennet mi?
— Morali bozuk olan Merve, gayrı ihtiyari:
— Cehennem oğlum, burası cehennem!
— Cehennem mi?
— Evet Cehennem.
— Ama biz neden geldik ki?
— Babanı görmeye geldik oğlum.
— Babam mı?
— Evet, babanı ziyarete geldik!
— Ama anne?
— Evet söyle...
Aliş hiçbir şey anlamamıştı annesinin anlattıklarından. Kendi kendine tekrarladı durdu:
"Cehennem!... Cehenneme geldik! Cehennemde babamı görmeye geldik. Hiç anlayamadım. Cehennemse babam neden? Oysa babam Cennete gitmişti. Babam şimdi cennette bizi bekliyordur. Sonra cennete gitmek için ölmek gerekiyormuş. Ölmeden cennete gidilmez ki? Bir yanlışlık mı var? Annem yanlış mı anlattı, doğru anlattı da ben mi yanlış anladım?!"
— Anne!
— Yine ne var?
— Biz şimdi babamı mı göreceğiz?
— Evet oğlum.
— Biz cennette miyiz şimdi? Merve Hanım yine sinirlendi:
— Cehennemdeyiz oğlum!
— Ama cehennemde ne işimiz var?!.
— Babam görmek için?!...
"... Allah Allah yine anlayamadım?.. Oysa babamın cennette olduğunu söylemişlerdi. Annemse cehennem, diyor..."
— Anne!...
— Ne var oğlum, sen böyle değildin, hiç konuşmazdın. Hayırdır inşallah!...
— Anne doğru söylemiyorsun ki,
— Neyi?
— Babamı mı göreceğiz?
— Evet, oğlum, biraz sonra, şu birkaç kapıyı daha geçtikten sonra babanı göreceğiz.
— Birkaç kapı... Babam şu kapıların arkasında mı?
— Arkasında...
— Orası Cennet mi ki?...
Anne gayri ihtiyari yine sinirli cevap verdi:
— Ne cenneti, cehennem burası!...
— Ama cehennemde babamın işi ne?...
Babam cehenneme gitmek için mi o kadar zikir çekiyordu, namaz kılıyordu? Babam, namaz kılmamı, namaz kılarsam cennete gideceğimi söylemişti....
Daha çok şey söyleyecekti ki, görüş mahalline gelmişlerdi. Üstelik bugün açık görüş vardı. Aliş kırk gün aradan sonra "öldü" bildiği babasını görecekti.
Gardiyanlardan biri Aliş'i kucaklayıp babasına uzattı.
Gözleri fal taşı gibi açılmıştı Aliş'in. Hani dili tutuldu derler ya, aynen öyle olmuştu babasının kucağına verilir verilmez. Hüseyin'in de ondan aşağı kalır tarafı yoktu. Her zaman ki gibi o kilolu gürbüz çocuğu beklerken, kucağına verilen bu sıska çocuğun Aliş olmadığından şüphelendi. Bir tek değişmeyen Aliş'in gözleriydi. O halkalı gözleri olmasaydı "Bu çocuk Aliş değildir," diyecekti. Ama Aliş'in gözleri, - feri sönük olmasına rağmen - değişmeyen tek tarafıydı.
Hüseyin, ilk kez açık görüşte görüşmecileriyle beraberdi; ama Aliş'in bu durumu ansızın çıkıp gelen bir kara bulut gibi sevincini gölgelemişti. Hüseyin'in yüreğine hançer gibi saplanmıştı Aliş'nin durumu.
Bir taraftan Merve ile konuşurken bir taraftan da acaba kimse bunlara yiyecek falan vermedi mi? Ben tutuklandığım zaman geride yiyecek bir şey kalmamıştı... Aradan geçen bunca zaman zarfında bunlar ne yedi - ne içti? Yiyecek içecekleri var mı? Kimseler yardım etti mi?
Merve Hüseyin'in dalgınlığına dikkat kesilmişti.
— Hayırdır Ağam, yoksa geldiğimize sevinmedin mi? Hüseyin, gözlerini Aliş'den ayırmadan:
— Geldiğinize sevinmez miyim?... Ancak bu çocuğun durumunu böyle görünce...
— O senin için öyle...
— Benim için mi, yoksa yiyecek bir şey bulamadığı için mi?
Merve, Hüseyin'in niyetini tam anlamamıştı ama...
— Yo yo seni düşündüğünden!...
Hüseyin çok sonra anlayacaktı Aliş'in açlıktan değil, kendini öldü zannettiği için öyle zayıfladığını. Ama bu kez de Hüseyin eriyip bitmişti...
İlk görüşmede hiç konuşmayan korkak bakışlarla bakan Aliş, babasıyla sık sık görüşünce, artık ona alışmıştı. Daha doğrusu babasının ölmediğini, cennete de gitmediğini öğrenmişti.
Bir gün, yine açık bir görüş günü babasıyla Aliş arasında şöyle bir sohbet geçti:
— Baba!
— Efendim oğlum.
— Baba sen burada ne yapıyorsun?
Hüseyin, kendisine düşkünlüğüyle tanıdığı oğluna teselli amaçlı:
— Çalışıyorum oğlum.
— Ama akşamları da eve gelmiyorsun?
Hüseyin cevap vermekte zorlanıyordu. Ama cezaevinde olduğunu, tutuklu olarak burada yattığını, buranın bir cezaevi olduğunu söylese çocuk üzerinde daha değişik bir etki yapacağımdan korktuğu için ona şöyle cevap verdi:
— Çok çalışıyorum oğlum. Sana bir şeyler almak için çok çalışmam gerekir. Onun için gece de buradayım. Gece burada kalmazsam az para verirler.
— Baba ben para istemiyorum, bana hiçbir şey almanı da istemiyorum. Ben, seni istiyorum, yalnız seni... Sen eve gel yeter!...
7
Cezaevi ortamı elbette ki insan fıtratına aykırı bir ortamdır ancak, Allah için olunca inanan insanlar sabredebiliyordu. Hüseyin ile arkadaşları da sabredebiliyorlardı / Allah için sabredebiliyorlardı. Sabretmek için Allah'a sığınıyorlardı. Birbirlerine Allah'ın ayetlerini hatırlatıyorlardı. Hüseyin, yanındaki arkadaşlarına Yunus suresinin yüz yedinci ayetini okuyordu: "Allah sana bir sıkıntı verirse onu yine ancak Allah giderir. Sana bir iyilik dilediği takdirde O'nun nimetini engelleyecek bir kuvvet de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirin O Gafurdur, Rahimdir."
— Amenna...
— Amenna ve saddaknâ?... Başka biri:
— Sıkıntı, Allah'ın değişmez kanunlarının gereğidir. İnsan o kanunlara sarıldığı zaman elbette imtihana çekilir.
Kur'an üzerinde ilim tahsil ettiği belli olan başka biri, yaralı gönülleri serinletircesine ayeti şöyle yorumladı:
— Eğer Allah'ın cereyan eden kanunu gereğince sana bir sıkıntı gelecek olursa bunu, Allah'tan başka kimse önleyemez. Bu sıkıntı ancak Allah'ın o konudaki kanunlarına uymakla bertaraf edilebilir. Ve peygamberler, bunu bütün insanlara açıklamakla yükümlü tutuluyorlar. Resulullah, bu emirle yakınlarının ve kitlelerin karşısına dikiliyor. Cahi-liyeden kalan bütün artıkları onunla temizliyor. Putçular ve putlarla dolu tarihin karşısına bu emirle çıkıyor. Açıkça ilan ediyor bunları... Hem de güçlü ve güvenli olarak...
Bu konuşmadan sonra sus pus kesilmişlerdi. Belliydi ki herkes etkilenmişti. Dışarıda yapılan bir konuşma olsaydı belki bu kadar etkilenmeyeceklerdi, ama şu an herkes aynı frekansın üzerinde, ayrı duyguları yaşıyordu. İşkencelerden geçmeyen kimse yoktu içlerinde... Kimileri, ayetin de ifade ettiği gibi; başlarından geçen bu sıkıntıyı Allah'a sığınmakla defetmeye çalışmıştı, kimisi de yapılan işkenceye dayanamamış ya da oyuna gelmişti. Yeterince kararlı davranamadıklarını düşünenler, boynu bükük bir şekilde dinlerken, Hüseyin gibi işkenceye direnenler de yardımından dolayı Allah'a şükrediyorlardı.
Cezaevindeki bu ortama bakıldığında; işkencecilerin ne kadar yanıldığı bir kez daha anlaşılıyordu. Zira bütün işkenceciler, bu insanların inancını değiştirmek için işkence yapıyorlardı. Ne var ki yakini bir imanla inananların, onca işkencelere rağmen zerre kadar fikirlerinde bir değişiklik görülmemişti. Bilakis daha da bilenmişlerdi. Öyle ki dışar-da birbirleriyle konuşmayanlar, değişik hizip ve gruplarla anılanlar burada tek vücut ve kardeşçesine yaşıyorlardı. Medyanın karalayıp tanıttığı değişik isimde İslâmi Cemaatler veya hizipler / gruplar, burada aynı duygu ve düşünceleri paylaşıyorlardı. Hatta her gün cemaatle namaz kılıp belirli saatlerde Kur'an sohbetleri yapıyorlardı. Zira her ne kadar değişik suçlamalarla dosyaları açılıp cezaevine gönderilmişlerse de hepsinin üzerinde Allah'ın memnuniyeti vardı. Seyyid Kutub'un da ifade buyurduğu gibi: "Aslında mü'minlerle düşmanları arasında geçen savaş, esas yapısı itibarıyla bir akide savaşıdır. Başka bir şey değildir... Düşmanları, mü'minlerin imanlarını çekememektedirler. Onları, kızdıran yalnız ve yalnız bu akidedir." Bu bilinçle yaşayan Müslümanlar, cezaevinde olmalarına rağmen kendi aralarında Cıuna namazını bile kılıyorlardı.
Bir gün, bir cuma günü hatip, öyle bir ses tonuyla hutbeyi irad ediyordu ki; dinleyenleri gözyaşına boğmuştu:
— Kardeşler!..
Bir gün Resulullah (s.a.v.), Kabe'nin gölgesinde hırkasına sarılmış otururken biz, halimizden şikâyet ettik ve dedik ki: (Buhari'den nakleden bir hadisle başlamıştı hutbesine) Bize nusret dilemeyecek misin? Bizim için,dua etmeyecek misin? Bunun üzerine o buyurdu. Sizden önce öyle şeyler olmuştu ki, adam tutuluyor, yere gömülüyor, sonra bir testere getiriliyor ve başının üzerine konularak biçilip iki parçaya ayrılıyordu. Geriye kalan eti ve kemiği ise demirden taraklarla taranıyordu. Ama bu yine de dininden uzaklaşmasına sebep olmuyordu. Allah'a yemin ederim ki, Alİah bu meseleyi mutlaka üstün getirecek ve neticede Sana'dan binen Hadramud'a inecek de Allah'tan başka kimseden korkmayacak. Kurt koyuna karışacak. Ama, siz acele etmek istiyorsunuz....."
— Kardeşler... Mü'min kaderin devresine kapılarak selamet ve huzur içerisinde yolunda yürür ve ilerler. Etler ve kemiklerle serilmiş, kanlar ve terlerle yoğrulmuş meşakkatli yol boyunca onlar zafer veya mağlubiyete, hak ile batıl arasındaki kesin ayrılığa asla itaat etmezler. Fakat Allah kendi davası ve dini için bir şey takdir etmişse, bu Allah'ın irade buyurduğu tarzda cereyan eder / etmelidir. Yoksa elem ve fedakârlıkların karşılığı olarak değil... Zira yeryüzü ceza ve mükâfat diyarı değildir. Sadece ve sadece Allah davasının emri ve nizamı çerçevesinde Allah'ın seçtiği bazı kulları vasıtasıyla dilediği şekilde hareket etmek üzere Allah'ın takdirinin tahakkuk zemini bulduğu bir Uhud kıssasını müteakiben Hak Tealamn buyurduğu şu hüküm de bir başka gerçeği işaret etmektedir:
"Müslümanlara kızdıkları da ancak Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmeleri sebebiyle idi."
— Kardeşler!... Siz bugün buradaysanız, bir suç işlediğinizden dolayı değil, sırf Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmenizden dolayıdır.
— Evet! Siz de biliyorsunuz ki, yeryüzü; Nuh peygamberin, Hud peygamberin, Şuayb peygamberin, Lut peygamberin kavimlerinin acı akıbetleriyle sayıları pek az bir inanan topluluğunun kurtuluşlarını, evet mücerret olarak kurtuluşlarını pek çok kere müşahede etmiştir. Şu halde müminlerin vazifesi aldanmamaktır. İşkencecileri bu gün kudurtan tek sebep akide davasından taviz vermeyişiniz-dir. Müminlerinse, Aziz ve Hamid olan Allah'a inanmaktan başka bir suçlan yoktur. Ve bu gün size bunun için kızıyorlar:
"Müminlere kızdıkları da ancak Aziz ve Hamid olan Allah'a İman etmeleri sebebiyle idi..."
Ne kadar doğru söylüyor yüce Allah ve ne kadar da yalan uyduruyorlar aldatıcı hainler / işkenceciler!..
8
Bu kez ziyaretine annesi gelmişti. Kendisini görür görmez çığlık attı. .
— Hüseyin' Hüseynim!
Dizlerini döve döve çırpındı. Nefesi kesilene kadar bağırdı, çığlıklar attı...
Belli idi cezaevi ortamı ile ilk kez tanışıyordu Sultan Teyze. Uzun uzun kuyruklardan sonra üst-baş aramaları ve bilmem kaç kapıdan sonra loş ışıklı, kirli camların arkasından ciğerparesi oğlunu ilk kez görüyordu Sultan Teyze. Yaşlı yüreği bu manzaraya dayanamıyordu. Bu rutubet ve pas kokan demir parmaklıklar arkasında oğlu Hüseyin'i görmek onun için çekilmez geliyordu.
Hüseyin, her ne kadar "anam, ben iyiyim" dediyse de yaşlı kadm çırpındı durdu, çırpındı durdu...
".... Şu halde müminlerin vazifesi aldanmamaktır." Daha iki gün önce hutbede söylenilmiş bir cümle idi bu. Kanadı kırık bir kuş gibi çırpınan / dövünen annesinin karşısında, bu cümleyi hatırlamasaydı muhakkak ki ağlardı Hüseyin.
Ama hutbede imam öyle söylemişti. "Müminlerin vazifesi aldanmamaktır!" Aldanmamalıydı, aldatacak, taviz verdirecek hiçbir şeye aldanmamaya söz verdi kendi kendine...
Bir keresinde de adliyeye çıkartılırken böyle bir canhıraş duygusal sahne yaşamıştı. Sorgudan, yani işkenceden yeni çıkartıldığı gün adliyeye götürülürken kardeşi ile karşılaşmıştı. Kardeşini adliye koridorlarında görünce boynuna sarılmıştı. Daha doğrusu kardeşi boynuna sarılmıştı. Polislerin müdahalesine rağmen birbirlerinin boynuna sarılmış ağlamışlardı. Polis kızmıştı bu manzaraya. Tıpkı gardiyanın şu an çırpınarak kendini kaybetmek üzere olan annesine kızdığı gibi. Yürek paralayan bu manzara karşısında duygulanmaları veya en azından müdahale etmemeleri gerekirken, bu insan müsveddelerine ne oluyor da bu tür manzara karşısında adeta kudurmuşçasına müdahale ediyorlardı?.
Dizlerini döve döve, kendinden geçmişçesine: "Huseyi-nim! Huseyinim !" diye feryad eden annesine gayri ihtiyarı ellerini uzattı. Uzanan eller çift camlı demir parmaklıklara takılınca düştü. Yere düşmek üzere olan annesini tutamadı / kavuşamadı.
Bu manzara çok mu sürdü az mı, anlayamadı Hüseyin. Ancak ışıkların söndürülmesi ile görüş saatinin dolduğunu anladı. Hem de annesiyle bir tek kelime konuşmadan görüş bitmişti. On beş dakikalık görüş ne çabuk geçmişti? Kim bilir annesi neler konuşacaktı? Kim bilir ne kadar özlediğini / korktuğunu veya dünya gözüyle bir daha görüşüp görüşmeyeceğini anlatacaktı?...
— Hanım, sakin ol! Sabretmelisin, başka var mı bir çaremiz?!
Sultan Teyzeye göre kocası daha sabırlıydı. Hüseyin'in tutuklanmasından sonra bir rüya görmüştü. Kötü rüyaları değil ama iyi rüyalarını Sultan Teyze ile paylaşırdı. Bu son gördüğü rüyayı da açıklamayacaktı, ama sonra birden karar verip anlatmıştı. Sultan:
— Haci, sen bir rüya görmüştün Hüseyin ile ilgili...
— Evet, görmüştüm.
— Hele bir daha anlatır mısın, o zaman iyice dinlememiştim.
— Yine kizmayacaksan anlatayım?
— Hayra yorumlayacaksan kızmam...
— Ama hanım, bu bir rüya... Elimde değil ki... Elimde olsa, Hüseyin'i hemen kurtarırdım oradan.
— Ama Haci sen de çok uzak gün atıyorsun. 15-16 diyorsun. Sonra diyorsun ki bu ay da olabilir, yıl da... Tövbe tövbe!...
— Hanım, ben demiyorum, rüyamda gördüğümü söylüyorum.
— Rüya ama, insan yine ağzını hayra açar be herif?!.
— Yine mi tartışma? O halde anlatmıyorum.
Bir ara sessizlik çöktü. Sultan Teyze kocasına, kocası Sultan'a baktı, ikisinin de bakışlarında bir hüzün vardı. Ama Sultan Teyze biraz da sabırsızdı. Kırk yıllık kocasına öfke ile bakıyordu... Sanki her şey o gördüğü rüyada gizliymiş gibi. Sanki isteseydi daha güzel ve hayra alamet bir rüya görecekmiş gibi...
Derken bu acı ve sıkıntı ailenin tüm fertlerine yayılmıştı. Tıpkı bir vücudun azası gibi aynı acıyı tüm aile hatta hısım akraba, konu komşu ve tüm tanıdıklar yaşıyordu.
Bir suçu olmuş olsaydı? Veya bir gün birine kötü bir şey söylemiş olsaydı? Gel gör ki iyilikten başka bir suçu (!) olmayan Hüseyin'in tutuklanmasına kimse bir anlam veremiyordu.
Yaşlı komşusu Hasan Dayı sabahlara kadar dua ediyordu Hüseyin'e. Hele bir diğer yaşlı komşusu Yusuf Dayı... Yusuf Dayı kendi kendini affetmiyordu. "Yazıklar olsun" diyordu önüne çıkan herkese. "Yazıklar olsun bize / bizim gibi komşulara... Biz ki komşumuza sahip çıkamadık. İçimizde en takvah / güvenilir ve emin komşumuzu gece yarısı derdest edip, gözümüzün önünde alıp götürdüler, mücadele edemedik, etme cesaretini kendimizde bulamadık. Kim olursa olsun, gece yarısı haneye tecavüz yetkisine sahip değildir. Velev ki suçlu da olsa! Kaldı ki komşumuzu en iyi ben tanırım. Gece yarısı onun zikir çekerken, sabaha kadar namaz kılarken ben görmüşüm. İçimizde Allah'tan en çok korkan o idi.. O buna rağmen terörist muamelesiyle evinden almip götürüldü. Hem de kafasına silah dayanarak... Hem de gözlerimin önünde tekmelenerek, dipçiklenerek alınıp götürüldü..."
Komşuların yaşlı erkekleri böyle hayıflanırken bayanlar da Merve hanımı yalnız bırakmıyorlardı. Onu sık sık ziyaret ederek acısını paylaşmaya çalışıyorlardı. Yaşlı bir kadın ağlayarak anlatıyordu:" Kızım, Merve... Vallahi sizden iyilikten başka bir şey görmedik. Hüseyin'i yanlışlıkla almışlardır, ya da zaman tersine döndü. Bir yaşıma daha girdim. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyorum. İyi insanların içeri alınması, kötü insanlarmsa dışarıda cirit atması akıl kârı değil. Devran çok kötü bir devran. Eskiden büyüklerimiz anlatır da inanmazdık. Meğer o devir gelmiş..."
Başka bir kadın Merve'den özür diler gibi konuşuyordu: "Kızım inan ki, gelinlerimin yüzü tütmüyor seni ziyaret etmek için. Yoksa- seni çok seviyorlar. Gelinlerim "Biz Merve Hanım gibi örtülü değiliz" diyerek utandıklarından yanına gelemiyorlar.:.
Bir başka yaşlı dul kadın vardı ki, başkaların kendisine verdiği buğdaydan, sırtına alıp Merve'ye getirmişti. "Al kızım. Hayır sahipleri bana getirdiler, ben de saına veriyorum. Senin çocukların küçük, sen yalnızsın, lütfen bu hediyemi kabul et. Alİah getirenlerden razı olsun."
Merve Hanımın evi, kaynanası Sultan Teyzeden biraz uzaktaydı. Aynı mahallede olmasına rağmen bir-iki sokak ilerideydi. Çocuklar küçük olduğu için Sultan Teyze gelinini yalnız koymamıştı. Hüseyin'in tutuklanmasından sonra Sultan Teyze, Merve'nin yanında kalıyordu.
Bir gün kapı çalındı. Kapıyı Sultan Teyze açmıştı. Gerisini Merve Hanım şöyle duymuştu:
— Yok kimse! Yok, Hüseyin evde yok! Kimse yok evde?!...
Gelen yakın akrabalarından biri idi. Olup bitenler hakkında bilgi edinmek istemişti. Ama Sultan Teyze hâlâ Hüseyin'in tutuklandığı anki yaşanılanları tam olarak anlatamadığı için, panikleyerek gelen adamı tanıyamamış, "Hüseyin evde yok" diyerek savmıştı adamı. Anlaşılan duygusal annenin dengesi bozulmuştu. Yaşanılanlardan öyle etkilenmişlerdi ki, başta Sultan Teyze olmak üzere acil bir tedaviye ihtiyaç duyuyorlardı.
9
Duruşmalar bazen iki ayda bir, bazen ayda bir devam ediyordu. Hüseyin sorgudaki kararlılığını aynen devam ettiriyordu. Zaten Hüseyin'i üstün kılan taraf çia bu yönüydü. Eğilmeden, bükülmeden davetçi pozisyonunu bozmadan kararlılığını koruyabiliyordu. İşkencecilere direndiği gibi mahkemede de kendisine yapılanları sıkılmadan anlatabiliyordu. Bazı arkadaşlarının "ayıp olur, anlatma" sözlerine aldırmadan kendisine yapılan işkenceleri örtbas etmiyor, harfiyen olanları anlatıyordu. Öyle ki ilk duruşmada, dinleyici olarak dışarıdan mahkemeyi dinlemeye gelen herkesi ağlatmıştı. Hâkimler bile etkilenmiş olacaklar ki, Hüseyin anlattıkça onlar da pür dikkat, sözünü kesmeden dinlemişlerdi önlerine bakarak.
Hüseyin'in hakkındaki iddialar yüz kızartıcı değildi, bilakis göğüs kabartıcı şeylerdi. Berber dükkânında tebliğ yaptığı, camilerde dersler verdiği, yapılan aramalar ve operasyonlar neticesinde evinde kitaplar, bulunduğu söyleniyordu. Konuşmak, düşüncelerini paylaşmak, mabetlerde Allah'ı zikretmek, kitap ve dergi okumak gibi kültürel faaliyetlerde bulunmanın Hüseyin için suç unsuru olarak İlan edilmesi bir şerefti. Muhtelif duruşmalarda bu tür iddialar dile getirildikçe, Hüseyin'in bir hareket adamı olduğu mahkemede söylendikçe Allah'a bin şükürler ediyordu. Hüseyin'in düşüncesine göre; bu tür şeyler, yarın mahkeme-i kübrada günahlarına karşı sunulacak birer delil olacaktı. Hüseyin'e göre iddia edilenlerin hepsi doğruydu. Berber dükkânım adeta bir fikir kulübüne çevirmişti. Gelen müşterileriyle bir taraftan fikri istişarede bulunurken, diğer taraftan da çalışırdı. Camilerdeki derslere gelince... O da doğruydu, imamdan kendisine Kur'an dersi vermesini talep etmişti. Cami imamı kendisine Kufan'ı öğretince, o da öğrendiğini başka gençlere öğretmek istemişti. Derken camide Kur'an dersi almak üzere gelenlerin sayısı kırkı - elliyi bulmuştu. Bu durum bazılarının zoruna gitmişti. Başta cami imamı bu durum karşısında korkmuştu / korkutulmuştu. "Bunlar örgüt elemanı yetiştiriyorlar" diye fitne çıkartan fitnecilerin sözü kaale alınarak camiye operasyonlar düzenlenmişti. Kur'an'a susayan, camilere koşan genç dimağlar, operasyonlarla püskürtülmüş(l), korkutulmuştu.(l) Tabi ki bu arada Hüseyin de nasibini almıştı. Tekmelenmişti, yum-ruklanmıştı. Zaten bu güne kadar başına ne geldiyse (elhamdülillah) bu uğurda gelmişti. Onun için Hüseyin mutluydu. Son derece huzurluydu. Bugüne kadar imtihanını başarı ile verdiğine inanıyordu.
Kendi kendine; "acaba imtihanımı burada başarı ile verebildiğim gibi dışarıda da verebilecek miyim?" diyerek sesli düşünmeden edemiyordu.
Hüseyin suçsuz olduğu ve sorgudaki suçlamaların hiçbirini kabul etmediği için, bu mahkemenin er geç bir gün tahliye ile sonuçlanacağım düşünüyordu. Bu yüzden de çok rahattı. Bir endişesi varsa o da dışarı çıktığında karşılaşacağı imtihanları burada olduğu gibi başarı ile verememe korkusu gibi.
Bu düşüncelerle dalıp giden Hüseyin, duruşmanın nasıl bittiğini anlayamadı bile. Savcı, ne istedi, avukatlar neleri savundu, hakimler ne kanaat yürüttü?... Hüseyin, hiçbirini, hiçbirini dinlememişti bugün. Ancak arkadaşlarının kendi aralarında fisildaşmalarıyla anladı ki, yine tahliye verilmemişti. Herkesin yüzü asıktı. Tahliye verilmediğine göre iş çok ciddiydi. Kim bilir kaçar yıl verilecekti. Hz. Yusuf un zindanda unutulduğu gibi kim bilir kaç yıl kalacaklardı?... Belki de bir ömür boyu... Nefse ağır geliyordu tabi... Ama değmez mi? Değmez mi bir ömür boyu Allah yolunda zindanlarda yaşamak?....
10
Hacı babasının rüyası doğru çıkmıştı. Tam 15 ay aradan sonra geçmez sanılan günlerin sonuna gelinmişti.
Oysa bu mahkemede de tahliye olamayacağını düşünmüştü Hüseyin. .
Bir önceki duruşmaların tam tersine hiç savunma yapmamıştı. "Nasıl olsa beni tahliye etmeyecekler" diye avukatlarının savunmasını bile dinlememişti Hüseyin. Ama kısmet buraya kadar olmuş olacak ki, tahliye verilmişti. Evet, bu bir rüya değildi. Tahliye olan isimlerin arasında kendi ismi de geçmekteydi.
— ... Hüseyin Ballı'nm tahliyesine...
Uzun süren bir kâbustan uyanır gibi silkindi. Sevinçle hüzün karışık bir ikilemle yokladı zihnini. Yanlış duymamışsa ki, yanlış duymadı, biraz sonra veya en geç birkaç saat sonra tahliyesi verilecekti. Özgürlüğüne kavuşacaktı. Çocuklarına, eşine.. Bunca yaşanılanlardan sonra çok uzak bir ihtimal gibi gelen kavuşma gerçekleşecekti. Sol göğsünün alt tarafından gelen sesi dinledi. Hüznün sesini daha kuvvetli duyuyordu. Zira aynı davadan onca arkadaş dururken arkadaşlarım nasıl bırakabilirdi? Hem sonra bunca olup bitenlerden sonra gelen Özgürlük!.
Bir kez daha yokladı kendi kendini. Biraz önceki düşündüğünden farklı bir pencere ile baktı. Yaşanılanları bir daha gözden geçirdi. Elektrik şok, tazyikli sular, sıcak-soğuk ortamlarda bekletilmek daha da kötüsü çırılçıplak yapılan maddi ve manevi işkenceler, hatta Merve'nin getirilişi... Bütün bunlara rağmen işkencecilerin sorularım cevapsız bırakmak... " İşte işin bütün sırrı burada saklı, " dedi. İşkencecileri yenebilmenin tek silahı; susmak... İstenilen soruları cevapsız bırakmak... İşkenceye uğrayanların, işkencecilere yenik düşmemesini sağlayan tek olanak, tek seçenek, yapılan işkencelere karşı iradesini kullanıp sabredebilmek. Sorularını cevapsız bırakmak... Sorularını cevapsız bırakmak işkencecilere işkence gibi gelen ve hatta öfkesinden kudurtan tek seçenekti. Ve kendisi bu seçeneği kullanmıştı Bu seçeneği kullandığı için şimdi tahliyesi verilmişti. Bu seçeneği kullandığı içindir ki, her şeye rağmen sonuç zaferle mükâfatlandırılmıştı.
İslami Okul Okulların En Önemlisi