Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

YETER Kİ KUR’AN SUSMASIN - Duayayincilik - 14. Sayfa

YETER Kİ KUR’AN SUSMASIN

YETER Kİ KUR’AN SUSMASIN

 

1- Bölüm

 

Yıl 1990'larınbaşı... Değer yargılarımızın ayaklar altına alınıp çiğnendiği, İslami değerlerin hiçe sayılmaya başlandığı yıllar... Ve yıllarca sürecek şanlı bir mücadelenin ayak seslen...

Şehrin varoşlarında bir ev.          

— Biz, bu toplumdan din olgusunu kaldırmadığımız müddetçe hedefimize ulaşamayız. Sosyalist bir devlete giden yol; din olgusunu toplumdan kaldırmaktan geçer.

Hararetli hararetli konuşuyordu adam. Karşısında bulunan altı militana sosyalizmi ve onunla oluşturacakları yönetim şeklini anlatıyordu. Bölge insanı dindar olduğun­dan kendileri için en büyük engelin İslam dini olduğunu ve onun kaldırılması gerektiğini, böylece amaçlanan hedefe daha kolay ulaşacaklarını anlatıyordu:

— Yıllardır verdiğimiz mücadelemize karşın, İslami kimlik ile ortaya çıkan birileri tüm çalışmalarımızı boşa çıkarabilir. Partinin yoğun fikri çalışmalarını boşa çıkarmak isteyen bu şahıslara hiçbir şekilde müsamaha göstereme­yiz. En kısa zamanda bu şahısları ortadan kaldırmalıyız, diye konuşmasını sürdürdü. Odada bulunan altı silahlı mi­litan, dikkatli ve sessizce dinliyorlardı. Bağdaş kurup elin­deki sigarayı yudumlayan kaim bıyıklı, esmer, uzun burun­lu, orta yaşlı adam, militanları gidecekleri eylem öncesi, ce­saretlendirmeye çalışıyordu.

Son yıllarda toplumu İslami kimliğinden uzaklaştır­mak için yoğun propaganda ve silahlı eylem düzenleyen mürted örgütün sosyalist çalışmalarının aksine, İslami ça­lışma içine giren muvahhid Müslümanların yoğun îslami tebliğ çalışmaları mürted örgütü ürkütmüş ve onu saldır­gan hale getirmişti. İslam'a hiçbir şekilde tahammül etme­yen ve sözde bağımsızlık mücadelesi veren mürted örgüt, İslami oluşumlara da hiç tahammül etmediğinden silahlı saldırılar başlatmıştı.

Odada grup sorumlularını dinleyen militanlardan bi­ri söz alarak heyecanlı bir şekilde;

— Heval Çiya! diye söze başladı. Söyledikleriniz her şeyi ile isabetli ve partinin görüşleri doğrultusundadır. Top­lumumuzun kurtuluşu, sosyalizm ile gerçekleşir. Toplumu­muz dindar olduğundan sözünü ettiğiniz "İslamcı" oluşum çok hızlı bir şekilde taraftar buluyor. Çok şiddetli bir şekil­de onları sindirmeliyiz. Partinin dediği gibi: "Bizden başka

güç olmamalı."

Bu sözlerine diğerleri de farklı şekillerde konuşarak destek oldular. Sorumluları kendinden emin ve kibirli bir şekilde yapacakları eylemi anlatmaya başladı.

— Yoldaş Zmar, yoldaş Kendal! Siz ikiniz ekip başı olacaksınız. Yoldaş Zmar ile diğer ikisi ..... mahallesinde bulunan.....camisine bombalı saldırıyı gerçekleştirecekler.

Bu camide İslamcılar çok yoğun bir şekilde Kur'an dersi ve­riyorlar. Buna engel olmalıyız. Bunun için camiyi bombala­yacağız. Daha sonra da mahalleliyi tehdit edip çocuklarını camiye göndermemelerini söyleyeceğiz.

Birden sustu. Elindeki sigarayı parmakları arasında sıkıştırarak ağzına götürdü. Derin bir nefes çekti. Bir daha, bir daha çekti ve kahkahalarla gülmeye başladı. Sigaradan sararmış ilişleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Kahkaha­sı kesildikten sonra durdu. Etrafındaki militanları süzmeye başladı. Tek tek gözlerini üzerlerinde gezdirdi. Diğerlerinin şaşkın bakışları neler olduğunu bilmediklerini gösteriyor­du. Tekrar sigarasından bir nefes çekti ve "İslamcilaaaar.....

sizinle hesabımız var. Sizi unutmuş değiliz..." diye mırıl­dandı. Mırıltısını diğerleri de duymuştu. Tekrar odada bu­lunan militanlara döndü;

— Yoldaş Kendal! Sen ve diğerleri .... Mahallesinde bulunan Şükrü ... adlı şahsa karşı eylem gerçekleştireceksiniz.

Bu sırada kapının tıklamasıyla on altı-on yedi yaşla­rında genç bir kız içeri girdi. Üzerinde dar kot pantolon, vü­cut hatlarını belli eden bir gömlek vardı. Kestirdiği kısa saç­ları ile bir kızdan çok erkeği andıran genç kız elindeki tep­siyi göstererek;

— Abi size çay getirdim, dedi. Bağdaş kurarak oturan ve militanlara emirler veren şahıs;

— Ez sıpas dikim Xweşkamm (teşekkür ederim bacım)dedi. Diğerlerine dönerek; yeter ki kur'an susmasın

— Biriniz Zozan'm elinden tepsiyi alın. Gel Zozan sen de otur. Bugün kan gövdeyi götürecek. İslamcılara büyük bir darbe indireceğiz, dedi.

Militanlardan biri hemen kalkıp tepsiyi aldı. Çayları dağıttı. İçeri giren ve adı Zozan olan genç kız da yanlarına oturdu.

Adam gelen çayı yudumlarken tekrar söze başladı:

— Nerde kalmıştık? Hah!.. Tamam hatırladım. İşyeri­ne bombalı ve kaleşnikoflu... Hiç fark etmez ne şekilde olur­sa olsun; ama yeter ki o adam ortadan kalksın.

Zınar adlı militan söz almak istercesine boğazını te­mizledi.

-— Evet, heval Zmar bir şey mi söyleyeceksin?

—  Diyeceğim şu... cami eylemini gerçekleştiremez-sek...

Çiya hemen onun sözünü kesti ve bağırdı:

—  Ne demek gerçekleştiremezsek? Gerçekleştirmek zorundasınız. O cami bombalanacak. Kimin öleceği, kimin kalacağı, ne olacağı umurumda bile değil.

— Şey!., ben onu demek istemedim. Ya İslamcılar bi­zi fark ederlerse...

— Ne demek istiyorsun? Korkuyor musun yani? Konuşulanları dinleyen Zozan söze karıştı:

— Abi! İstiyorsanız ben gideyim. Kimse benden şüp­helenmez.

—  Beni yanlış anladınız. Benim kimseden korkum yok. O eylemi ne pahasına olursa olsun gerçekleştireceğim. Yoldaş Zozan'a gerek yok.

Bunları söylerken içi öfke ile dolmuştu. Zozan'm ya­nında küçük düşmüştü. Tahammül edilecek bir şey değildi bu. "Hepsini öldüreceğim, camiyi yerle bir edeceğim" diye sessizce mırıldandı.

Sorumluları çayını bitirdikten sonra tekrar bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekerek, dumanı burnundan soludu.

— Bu eylemleri başarı ile gerçekleştirirseniz... bilhas­sa Şükrü denilen o şahsı öldürürseniz size büyük bir ödül olacak. Bu adam gençler ile İslami sohbetler yaparak beyin­lerini yıkıyor. Hepsini dinci yapmış. Bu gençler dinci olma­malı. Hepsi partinin birer sosyalist elemanı olmalı. Bu top­raklarda din olmamalı...

Defalarca tekrarlamıştı bu sözleri. Sanki beyinlerine kazımak istiyordu. İslami bir hayat yaşayan ve yaşatmak isteyen muvahhidlere de çeşitli isimler takarak, iftiralar ata­rak yaptıklarını meşrulaştırmak istiyordu.

—  Hadi bakalım sizden güzel haberler bekliyorum, diyerek gitmelerini, emretti.

Bellerine koydukları silah ve ceplerine aldıkları bom­balarla ayrılmak üzere ayağa kalktılar. Çıkmadan sol elleri­ni havaya kaldırıp "her biji Parti " (yaşasın parti) diye slo­gan atıp evden çıktılar. Zozan abisine döndü.

— Başarabilecekler mi?

— Camiyi bombalama işini yaparlar. Diğerine gelin­ce; onu da muhakkak yapmak zorundalar. İşyerine birkaç bomba atarlar. Sonra da kaleşnikoflarla tararlar olur biter.

— Ya başkaları da varsa?..

— Onlar da onunla ölürler. Böylece bizden daha çok korkulur.

Tekrar gülmeye başlamıştı. Evden çıkan militanlar korkunç eylemlerini gerçekleştirmek üzere yola çıkmışlardı

bile.

İslam toplumunun bünyesinden çıkan annesi-babası Müslüman olan bu insanlar, üyesi oldukları Örgüt tarafın­dan Marksist-Leninist görüşü benimseyerek İslam'a ve Müslümanlara savaş açmış, İslami kimliği ile ön planda du­ran Müslümanlara saldırılarda bulunacak kadar, İslam düş­manı olmuşlardı.

 

2- Bölüm

 

Yaşamın kıyısında bir yer. Korku, dehşet, kan, gözyaşı, yokluk, kimsesizlik, ihanet... hepsinin bir arada olduğu bir belde. Yüzyıllarım getirdiği bir yaşam mücadelesi...

İslam'ın, imanın ve cihadın bütünleştiği; sadakat, bağlılık, ita­at ve feda oluşun güzel bir ahenk içinde seyrettiği/kendini gösterdi­ği mazlum bir belde. Yıllarca çeşitli şekillerde dininden uzaklaştırıl­mak istenen bir toplum. Verdiği binlerce şehidin ardından bağrından çıkarılan ihanet dolu çıban ve onun verdiği aa, gözyaşı ve hüzün.

İstiklal Mahkemelerinin ve o dönem katliamlarının izini sile-memişken, çekilen aalar unutulmaya çalışılırken yiııe katliam, yine gözyaşı dolu günler. Ve bahaneler... Olağanüstü bir yaşamdan baş­ka bir olağanüstü yaşama geçiş, inançtan, imandan, islami hayattan uzaklaştırmalar...

Yargılar; sistemli çalışmalar sonucu değişiyor ve hayat başka-laşıyordu. Firavun'un sarayında bir Musa, putları kıran İbrahim, İsa ve Hira'dan akıp gelen bir Muhammedi uyanış. Muhammed (sav)'in Medine'sindeki cami ve...

Ve... Ku/an, cami, namaz, öze dönüş... iffet, şeref, namus,

hayanın tekrar dirilmesi.. .Buna karşı korku, dehşet, vahşet ve işkencelerin dönüşü...

Yeni bir güne merhaba diyordu.... şehri. Güneş ışıklarının so­kak ve caddelerini aydınlatması ile buz gibi hava, az da olsa ısınma­ya başlıyordu. Sanki mevsim, insanların ruhlarını kalplerini, yüzleri­ni ayna yapıp yansıtıyordu. Soğuk kış, yavaş yavaş kendini hissettir­meye evlerin bacalarını tüttürmeye başlamıştı. Okulların açık olma­sından dolayı bu saatlerde sokaklar öğrencilerle doluydu. Tek tip el­bise giyinmiş Öğrenciler sanki okula değil de askeri kışlaya gidiyor­du.

Resmiyetin soğuk yüzü ile küçücük yaşlarda tanışıyordu ço­cuklar. Tıpkı "olağanüstü" bir yaşama alıştıkları gibi...

— Uyan! Hadi kızım uyan! Yeter artık geç kalacaksın.

— Of!.. Tamam kalkıyorum.

— Bak! Kahvaltı hazır; okula geç kalacaksın. Hep böyle yapı­yorsun zaten. Ya kahvaltı yapmadan gidiyorsun, ya da kahvaltı yap­tığında da okula geç kalıyorsun.

— Tamam anne, kalkıyorum.

Ayşe Hanım, işleri ile meşgul olurken, kızının kalkmadığını fark edince mutfaktan: "Fatma! Kalkmadın mı hâlâ?" diye seslendi. Annesinin sesi ile irkildi Fatma.

Uykunun en güzel yerinde kalkıp okula gitmek. "Nereden çıktı bu okul, olmasaydı olmaz mıydı?" diye mırıldandı.

Gözlerini ovarak lavaboya gitti. Buz gibi suyu yüzüne çarpın­ca biraz daha kendine geldi. Bir yandan da "okuîmuş, sabahın kö­ründe okul mu olur? Of!.. Acaba doyasıya uyuyabilecek miyim bir gün?" diye söyleniyordu.

Ayşe Hanım tekrar içerden seslendi.

— Kızım uyandın mı?

— Evet anne, hazırlanıp geliyorum.

Hazırlanıp sofranın başına geçti Fatma. Genelde yalnız kah­valtı yapardı. Küçükler ondan sonra okula giderlerdi. Bu sebeple on­lar daha sonra uyanıp kahvaltı yaparlardı. Şükrü Bey de esnaf oldu­ğundan dilediği zaman dükkânını açmaya giderdi; ama genelde kü­çüklerle kahvaltı yapıp onlarla beraber çıkardı.

Fatma, kahvaltısını yapıp evden çıkü. Hafta başıydı bugün. Havalar da epey soğumuştu. Üşüyordu. Kitaplarını göğsüne bastır­mış ilerlerken, yolda okul arkadaşlarından Çiğdem, Tuba ve Zozan ile karşılaştı.

— Günaydın Fatma!

— Size de günaydın.

— Suratından düşen bin parça, ne oldu? dedi Çiğdem.

— Ne olacak?.. Her sabah o güzel uykudan uyanmak yok mu? Of!.. Allah'ım! O kadar zor ki... Hâlâ uyku sersemliği var üze­rimde.

— Ne yaparsın. Hayallerini gerçekleştirmek için katlanacak­sın, dedi Tuba.

— Ne hayali ya!.. Bizim ağabeylerimiz okuyup bir şey mi ol­dular sanki? Neymiş; üniversite sınavları imiş. Onlarda da hile yapı­yorlar zaten. Bizim bölge insanını geri bırakmak için ellerinden gele­ni yapıyorlar dedi Zozan.

Yıllardır olağanüstülük yaşıyordu bölge. Şehirlerde, kasaba­larda hemaı hemen nüfusun yansını polisler ve askerler oluşturu­yordu. "Olağanüstü hal bölgesi" olduğundan burada kanunlar fark­lıydı. İnsanlar kendilerini güvenlik içinde görmüyorlardı. Devlet ku­ruluşları burada diğer bölgeler gibi tam işlemiyordu. Bu uygulamalardan dolayı bölge insanının hiçbir konuda güveni kalmamıştı.

Okullarda derslerin çoğu boş geçiyordu. Öğretmenler buraya geliniyorlardı çünkü.

— Ne yani, biz şimdi boşuna mı okuyoruz? dedi Çiğdem.

— Boşuna okuyoruz demedim; yalnız pembe hayaller kur­manın bir anlamı yok demek istedim. Görmüyor musun liseyi biti­rip de üniversiteye girenler parmakla gösterilecek kadar az, dedi Zozan.

— O zaman evde oturup dantel işleyelim. Annelerimiz gibi cahil kalalım. Ya da ev hanımı olalım; daha mı iyi?! dedi Fatma.

— Dalga geçmenin anlamı yok. Biz geri bırakılıyoruz. Bölge­mize sanayi getirilmiyor, fabrikalar kurulmuyor, okullarımızın halini görüyorsunuz. Her halimizle bir sömürge bölgesinin hâlini yaşıyo­ruz.

Fatma, Zozan'a itiraz etti:

— Neden böyle düşünüyorsun? İstediğimiz yere gidebiliyo-ruz, istediğimiz giysiyi giyebiliyoruz, okula gidiyoruz, müzik dinli­yoruz...

—Evet! Birkaç yıl öncesine kadar buralarda pantolon giymek ya da etek giymek, başı açık dolaşmak, hatta yabana bir erkekle do­laşmak imkansızdı. Bunu büyüklerimiz hep anlatmıyorlar mı? Ama şimdi böyle mi? dedi Tuba.

Çiğdem, Tuba'nın sözünü kesti:

—Ay!.. Nasıl dayanıyorlar bu yaşantıya?.. Pantolon giymeye­ceksin, başını örteceksin, erkeklerle konuşmayacaksın, dışan çıktığın­da çarşaf giyeceksin... Aman Allah'ım! İntihar ederim ben.

Çiğdem bunu söylerken "iyi ki yok" der gibiydi.

— Aslında "yoldaşların" çalışmaları olmamış olsaydı, bu dedikleriniz olmayacaktı zaten. "Hevallerin" özverili çalışmalan sonu­cu bu dedikleriniz, yeni neslin arasından kalktı. Çünkü; sosyalizmde "din" yoktur. Dinden kaynaklanan her şeye karşıdır sosyalizm. Çün­kü; bizi gen bırakan dindir. Özgürlüğümüze engel olan yine dindir. Özgüllüğümüzü kazanmalını yolu dini halkın arasından kaldır­maktan, dinden kaynaklanan her şeyi tamamıyla yok etmekten ge­çer, dedi Zozan,

Fatma itiraz etti:

— İyi vallahi! Tüm yaşlıları, haa-hocaları, şeyhleri yok ede­lim. BÖylece'.çÜn ortadan kalkar.

— Of!.. Sıkıldım bu konuşmalardan, yeter artık! Şu anda bi­zim öyle bir sorunumuz yok. Ailelerimiz bizi namaz için zorlamıyor. Oruç tutmak zorunda değiliz. Örtünmemizi isteyen yok. Bize dışan çıkmayın diyen de yok. Yabana erkeklerle konuşup dolaşabiliyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz, dedi Tuba.

— Şayet "yoldaşlar" olmasaydı, asla böyle olmazdı. Ben de diyorum ki: bugün yaşadığımız bu özgürlükleri sosyalizmi benim­semiş ve onu bir hayat şekli olarak kabul etmiş, Marksist bir dünya, görüşüne sahip "hevaT'lere ve bu bilinci onlara veren "parti"ye borç­luyuz. Yoksa şimdi bizler de kara çarşaflara bürünmüş ve istedikle­rimizi yapamıyor olacaktık.

Bu esnada sınıf arkadaşlarından Serdarı gören Zozan;

— Serdar, Serdar! diye seslendi. Zozan'm seslenmesiyle yan­larına gelen Serdar;

— Merhaba! Günaydın kızlar! dedi yılışık bir şekilde.

— Günaydın.

— Ne var ne yok?

— İyilik sağlık seni sormalı..

— Fatmaağim sen nasılsın?

— İyiyim, teşekkür ederim, derken istemeyerek konuştuğu belli idi. Yüzüne bile bakmamıştı cevap verince. Oldum olası hoşlan­mıyordu bu çocuktan. Belki de bu antipati Serdar'ın kendisine olan ilgisini bildiğinden ve yanında yapmacık davranışlarda bulunup çokça gösteriş içine girmesindendi.

Fatma, evin en büyük çocuğuydu. Annesinin geçirdiği bir hastalıktan d olayı uzun süre başka çocuğunun olmamasından naz­lı ve şımarık büyümüştü. Düzgün fiziği ve uyumlu yüz hatları ile güzel bir genç kız idi. Bu nedenle ilgi odağı olmakta fazla gecikmi­yordu. Bunun verdiği bir havayı taşıyordu. Kendinden küçük iki de erkek kardeşi vardı.

Babası toptan gıda ticareti yapıyor, maddi olarak rahat bir ha­yat yaşıyorlardı. Rahat bir ortamda büyümüştü. Kendi kararlarını kendisi almayı öğrenmiş olduğundan dolayı, başına buyruk hareket etmekten geri durmuyordu. Tüm bunlara rağmen çok iyi kalpli, se­vecen, cana yakın, duyarlı ve vefalı bir kızdı. Bunun için de arkadaş-lan tarafından çok seviliyordu,

Serdar'a fazla yüz vermemesi, Serda/ı çileden çıkarıyordu. De­falarca ZozaıYı aralarını bulması için devreye soktuğu halde bir şey el­de edememişti. Zozan, belki aralarını bulurum umudu ile Serdar ile planlı olarak anlaşmış ve bir rastlantı görüntüsü vermişlerdi. Ne var ki Fatma'nın ona yüz vermeye hiç niyeti yoktu. Serdar'ın yakınlaşma ça­balarına baştan savma cevaplar vererek bunu belli ediyordu.

Bu şekilde dört genç kız, yanlarında Serdar ile okula doğru ilerlemeye devam ettiler.

 

3- Bölüm

 

Şükrü Bey ve çocuklar uyanmış her sabahki gibi kahvaltı yapmak için sofranın başında toplanmışlardı. Bir yandan kahvaltılarını yaparken bir yandan da konuşuyor­lardı. Ayşe Hanım kızı Fatma'dan şikayet etti.

— Uyanmıyor, onu uyandırmcaya kadar canım çıkı-yor. Bazen kahvaltı bile yapamadan okula gidiyor. Dersleri de hiç iyi değil..

—  Ne yapayım, okuması için elimden geleni yapıyo­rum. Onu hiçbir konuda zorlamıyorum. Giyimine dahi karış­mıyorum, Önceleri böyle miydi? Bizim bacılarımızın, anaları­mızın başlarını açmaları, örtüsüz dolaşmaları hadlerine miy­di? Mümkün değil yapamazlardı. Ama şimdi buna da karış­mıyorum. Yeter ki okusun deyip elimden geleni yapıyorum.

—  Zaten bu duyarsızlığın onu şımartıyor, Okuldan gelir gelmez bu defa da dışarı arkadaşlarıyla dolaşmaya gi­diyor. Bana hiç yardım etmiyor. Aklı bir karış havada.

— Hımm...

— Beni dinlemiyorsun galiba.

— Yo, dinliyordum, ne diyordun?

—  Dinleseydin ne dediğimi bilirdin. Düşündüğün şeyler kızından daha mı önemli?

— İşleri düşünüyordum. Son zamanlarda işler biraz durgunlaştı. Acaba yapılan yeni zamların mı etkisi var? Genelde bizim gıda sektörünün işleri pek durgunlaşmazdı. Evet evet, kesinlikle yapılan yeni zamların etkisi olacak.

Ayşe Hanım, konu ekonomik durumlarından açılınca kızını unuttu.

— İşyerini değiştirsen; belki değişiklik işe yarar da iş­lerin açılır. Ya da farklı şeyler satmaya çalışsan olmaz mı?

— Değişiklik biraz zor. Çünkü, müşterilerim şu an bu­lunduğum yere alışmışlar. Farklı şeylere gelince, olabilir; ama onlar için de para lazım. Şu anda biliyorsun ev için koopera­tif işindeyiz. Evin taksitlerini ödüyorum. Bunun dışında yeni aldığın makinenin ve diğer ıvır-zıvırlarm da taksitleri var.

Bir an daldı ve köydeki evlerini, tarlaya gidişini, odun taşıyışını, yoksulluk içinde geçen gençliğini düşündü Şükrü Bey. Şimdi böyle değildi. Tarlada çalıştığı kadar yo­rulmuyor, odun toplamıyordu; ama yine de o zamanların şimdikinden daha rahat olduğunu düşündü.

—  Yine daldın. Söylediklerimi dinlemiyorsun. Son zamanlarda sende bu haller çok olmaya başladı. Bir soru­nun mu var?

—  Hayır! Merak etme bir şeyim yok, deyip ayağa kalktı. Ben gidiyorum; bir ihtiyacın var mı?

Babalarının ayağa kalktığını gören Ali ve Ahmet de hemen sofradan kalkarak bir ağızdan babalarına:

— Bize para vermedin. Para vermezsen okula gitme­yiz, dediler.

Ali, ilkokul 5. sınıfta okuyordu. Sarı saçları ve mavi gözleri ile çok güzel bir çocuktu. Çalışkan olduğundan ba­bası tarafından çok seviliyordu.

Ahmet, ilkokul 2. sınıfta okuyup kardeşinin tam ter­sine, esmer, siyah saçlı ve kara gözlü bir çocuk olup bölge insanının yapismdaydı. Ahmet derslerinde biraz zorlanı­yordu. Çünkü Türkçe'yi hâlâ tam sökememişti. Bu da ders­lerini etkiliyordu.'

Aslinda bölge insanının çoğu böyleydi. Bu sebeple bir çok konuca meramını ve ihtiyaçlarını ifade edememekteydi.

Şükrü Bey evden çıkıp işyerine doğru ilerlerken, yolda uzun süredir görmediği bir dostuna rastladı. Bu rastlan­tı onu çok 'sevindirmiş, çoktandır görmediği arkadaşını dükkana götürerek derin bir sohbete dalmışlardı.

— Nasılsın, ne yapıyorsun? Çoktandır görünmüyor-sun, nerelerdesin? dedi Şükrü Bey.

— İyiyim, sağ olasın Şükrü Bey dedi Mecit Bey. Yal­lah işten güçten fırsat yok. Yaklaşık bir yıldır işim gereği şe­hir dışındaydım. Bunun için arayıp soramadım, seni sorma­lı. Sen ne yapıyorsun?

— Gördüğün gibi evden işyerine, işyerinden eve gi­dip geliyorum. Başka bir şey yapmıyorum. Zaten başka da yapılacak bir şey yok.

— Çocukların nasıl? Ayşe yenge...

—  iyidirler, iyidirler. Ayşe bildiğin gibi ev işleriyle uğraşıyor. Kızım Fatma lise 3'te okuyor. Aklı bir karış hava­da. Zamane gençlerinin çoğu öyle olmuş. Sahi sizin Hasan ne yapıyor, okulu bitirdi mi?

— Sorma birader, benim ondan çektiğimi yağ ateşten çekmemiştir. Şu an üniversitenin ikinci sınıfında okuyor. Merak içinde sordu Şükrü Bey:

— Neden? Ne oldu ki?

— Daha ne olsun? Tam bir sofu olmuş. Cebinde takke­si, elinde misvakı camiden çıkmaz olmuş. Oğlum diyorum; gençsin, toysun, bırak bunları biraz hayatını yaşa, sonra ister­sen derviş de olursun. O ise bana "Ölüm gençliğe bakmaz. İs­lam'ı yaşamak için ille yaşlı olmak gerekmiyor. Asıl olan genç iken İslam'ı yaşamaktır" diyor. Tamamen kendini dine ver­miş durumda. Ne yapacağımı şaşırdım. Oysa ben onun okul okuyup bir makam sahibi olmasını beklerken o tam tersi dav­ranıp dünyayı bir kenara itmiş durumda. Varsa-yoksa cami ve dini ibadetler. Bunları hedef edinmiş.

—  Ne yaparsın Mecitciğim. Bizler sabahtan akşama kadar çalışıp çabalıyoruz. Çocuklarımızın belli bir yere gelmeleri için didiniyoruz. Onlar ise bizim dediğimizi değil, başkalarının dediğini yapıyorlar.

— Evet, biz böyle miydik? Bizim baba tarafımız bize bir şey söylediler mi itiraz etmek ne haddimize. Gerçi itiraf etmeliyim ki, Hasan'ın edep ve terbiyesi diğer çocukları-mmkinden daha fazla. Beni hiç kırmıyor. Bana ve annesine çok saygılı. Ne var ki benimsediği yaşam tarzı bana aşırı ge­liyor. Bu konuda onunla anlaşamıyoruz. Biz de Müslüma-nız; ama onlar gibi aşın değiliz. Gerçi namaz kılmıyorum; lâkin illa namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek mi ge­rekiyor? Müslümanlık kalp işidir. Kalbin ile inanmışsan ta­mam. Bunları söylediğim zaman bana: "İslam sadece kalp işi olsaydı; Allah ameli gerektirecek emirlerde bulunmazdı. İslam'ı sadece kalp işi olarak görenler, Allah'a iftira ediyor, Dun haşa bir nevi onu bilgisizlikle suçluyorlar. Ne demek kalp işi olacak da Allah buna rağmen bizden ameli şeyler isteye­cek? Allah'ı tenzih ederim. Allah Kur'an-ı Kerim'de "İnan­dık deyip de bir başınıza bırakılacağınızı mı sandınız?" bu­yuruyor. Bu da sadece inandım demekle Müslüman olun­mayacağının en büyük delilidir" diyor.

İşte bana bu ve buna benzer şekilde karşılık vererek benim hakkıyla inanmadığımı ima ediyor.

Mecit Bey dert yanıyordu. Aslında oğluna içten içe hak vermiyor değildi. Ne var ki yakın çevresi ve yaşam tar­zı onun oğluna karşı tavır almasına sebep oluyor, oğlunun yaşadığı temiz îslami yaşantıyı aşırı buluyordu. Buna göre İslam'ı iyi yaşayan sahabelerin yaşantısı tam anlamı ile günümüzde yaşansa, toplumun büyük bir çoğunluğu yeni bir din çıkarıldığını söylerdi.                

İslam için sayısız şehit vermiş bir toplumda İslami hayatın garipsenmesi küfrün ne kadar da sinsi ve ciddi ça­lıştığını gösteriyordu.

—  Hasan da camilerde halkın çocuklarına Kur'an-ı Kerim dersi vermek istiyoruz diyen ve hanımları çarşaflı olanlara mı katılmış yoksa?

Derin bir of çekti Mecit Bey

— Ta kendileri. Yediği, içtiği onlardan ayrı gitmiyor. Bir düşün... Gencecik çocuk gece yanlan uykudan uyanıp na­maz kılıyor. Ramazan'ın dışında oruç tutuyor. Yabancı hiçbir bayanla konuşmuyor, akraba kızları dahil... Cami vakti geldi mi işini gücünü bırakıp camiye gidiyor. Neymiş? Beyefendi orda Kur'an-ı Kerim dersi veriyormuş... Kur'an dersi sana mı kaldı? İmamlar var onlar versinler dediğimde;

Ömer sarahati

— Alİah Resulü: "En hayırlınız Kur'an öğrenen ve öğ-retininizdir" diye buyuruyor diyor. Bu emir tüm Müslü­manları kapsarmış, sadece imamları değil. Kur'an-ı Kerimi öğrenip öğretmek sadece onlara has değilmiş. Hepimizin ödeviymiş. Hıristiyan aleminde olduğu gibi İslam'da din adamı sınıfı yokmuş. Yani toplumda sadece bir kısım insan dini hükümlerle ilgilenecek, toplumun diğer kısmı kendisi­ni sorumlu kabul etmeyecekmiş. İslam'da bu yokmuş. Al­lah Kur'an-] Kerim'de "Ey iman edenler!" diyormuş, "Ey İmamlar!"demiyormuş. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim öğret­mek, İslam'ı anlatmak küçük-büyük, erkek-kadm tüm Müs­lümanlara farzmış. Bunun için camiye Kur'an dersi verme­ye gidiyormuş. Halkın çocuklarına hiçbir ücret beklemeden o ve onun gibileri gidip ders veriyormuş. Hatta çok büyük fedakârlıklarda bulunarak, örtülü kızlar da camilerde kız çocuklarına ders veriyorlarmış. Bu yaptıkları işten dolayı alınlarından öpeceğimize onlara karşı cephe alıp alıkoyma­ya çalişıyormuşuz. Bu hiçbir Müslümana yakışmazmış?

İşte bu gibi uzun uzun cevaplar veriyor. Şaşırıp kal­dım. Ne yapacağımı bilemez durumdayım. Aslında yaptık­ları hoşuma gitmiyor değil; ama parti mensupları, ona zarar verebilirler. Çünkü, onların İslam'a pek tahammülleri yok. Zaten İslamcılara da savaş açmışlar. Oysa onun hiç umu­runda değil. Öidürülürsem şehidim diyor. Ben de şehid ol­mak istiyorum deyip ölümle dalga geçiyor. Ya yakalanırsa... Çünkü devlet de camilerde ders verilmesini istemiyor. Hat­ta ders verenlere karşı büyük bir baskısı var. Bunun için ya­kalanmasından da korkuyorum... Mecit Bey anlatıyor, Şük-ü Bey de dinliyordu.

 

4- Bölüm

 

Bayan öğretmen hararetli hararetli kadının toplum­daki yerini ve medeni kanunun kadına verdiği özgürlükleri övüyor, cumhuriyet öncesi kadının bulunduğu durumu ise yerden yere vuruyordu. Kadının nasıl iş hayatına atıldığını, ça­lıştığım, istediği her şeyi yapabildiğini, kara çarşaftan kurtul­duğunu vs. anlatıyordu.

Öğrencilerden Berivan elini kaldırdı. Öğretmenin söz vermesiyle ayağa kalktı.

— Toplumumuzda dini duygular o kadar ağır basmak­tadır ki şu anda bile toplum içindeki kadınlar, sözü edilen öz­gürlüklerden yararlanamamaktadır. Örtünmemek, başını aç­mak, yabana erkeklerle konuşmak, hâlâ çok büyük ayıplar­dan kabul edilmektedir. Cumhuriyetin kadına verdiği özgür­lükler toplumumuz tarafından benimsenmemiş; bilakis ters etki yaparak daha çok dine sarılmalarına sebep olmuştur.

Oysa bölgede çalışma yapan ve sosyalizmi benimseyen bazı yurtseverlerin özverili çalışmaları, kadını dinin kontro­lünden çıkartmış, asıl özgürlüğünü vermiştir. Çünkü toplum­da din olduğu sürece kadın asıl özgürlüğünü yaşayamaz.

Konuşmalar o kadar çok İslam'a saldırıya yönelikti ki, öğ­rencilerden Hamdullah'ın tahammülü kalmamıştı. Sınıfta din­dar kişiliğiyle biliniyordu. Temiz bir yüze ve düzgün fiziğe sa­hipti. Bilgi birikimiyle konuştuğunda karşıdakini ikna edebilen bir yapıda olmasından dolayı söz için el kaldırdığında, diğer Öğ­renciler güzel bir tartışma dinleyeceklerini anlamışlardı. Sınıfta tam bir sessizlik olmuştu.

Öğretmen kendisine söz verdi.

— Öncelikle özgürlüğü tanımlamak lazım, dedi Ham­dullah. Nedir özgürlük? Bu kelimeyi tam olarak anlamlandı-rabiliyor muyuz acaba? Özgürlükten kasıt insanın her isteğini yapması mıdır? Şayet özgürlükten kasıt buysa -kusura bak­mayın- sosyal bir varlık olan insanın bu söylediğiniz şeyi ya­pabilmesi mümkün değil. Eğer bir toplumda yaşıyorsak o top­lumun diğer bireylerine zarar vermemek ya da haklarına teca­vüz etmemek için uymak zorunda olduğunuz bazı kurallar, kaideler, kanunlar olması lazım. Bu anlamda kastettiğiniz mutlak özgürlük mümkün değildir.

Öğretmen söze karıştı.

— Hayır, zaten bizim de kastettiğimiz özgürlük; mutlak bir özgürlük değil. Bizim söylediğimiz özgürlük; çağdaş kadı­nın yaşadığı şekildeki, yani günümüz medeniyetine uygun bir hayat tarzı benimseyen kadının özgürlüğüdür.

—  O zaman söz ettiğiniz medeniyetin ve kastettiğiniz Özgürlüklerin kadına neler verdiğine ve ondan neler aldığına bakalım. Bizler mantıklı insanlarız. Kâr ve zararı birbirinden ayırabilecek yaşta ve karşımızdaki olguyu yargılayabilecek ol­gunluktayız. Öyleyse; günümüz medeniyetinin kadından aldıklannı önce bir ele alalım. En başta özel oluşunu elinden al­mıştır. Çünkü kadın, kendi varlığıyla değerlidir. Öyle ki Allah Kur'an-i Kerim'de; "Ziynet yerlerini örtsünler.." buyurmakta. Bunun için kadının varlığı bir ziynettir. Bu günkü medeniyet ne yaptı? Kadının vücudundan yararlanmak suretiyle sömür­meye başladı. Kölelik döneminden bir farkla ki sözde bazı haklar tanıyarak onu tam bir sömürü aracı yaptılar. Oysa ki bu hakları verirken aslinda ondan ç®k şey aldılar. Ondan özel şey­leri alıp genelleştirdiler. Onu kullanarak zenginleştiler; ama ona sadece pastadan bir dilim verdiler.

Hamdullah bunları söyleyince öğretmen yine müdaha­le etti.  

— Hukuksal açıdan tanınan eşitlik kadına tanınmış en büyük hak ve özgürlüktür. O diğer dedil^erine gelince, onlar tanınmış Özgürlüklerin kullanılmasıdır.

— Erkek ve kadın arasında eşitlik ararsanız kadına en büyük zulmü yapmış olursunuz.

— Neden? Eşitlik zulüm olur mu hiç?

— Evet, olur. Ateşi yerinde kullandığınızda size faydalı, yerinde kullanmadığınızda en zararlı şey olur. Şimdi siz kal­kıp eşitlik adına kadını erkekle bir tutarsanız, kadını ezmiş olursunuz. Çünkü kadının fizyolojik farklılıkları var. Kadına has özel durumlar var. Kadın istese de istemese de tabii olarak anne olacak tek yaratıktır. Bunun getirdiği özel durumlar var.

Bunların dışmda toplumsal yaşamda sosyal adaletin gö­zetilmesi lazım. Bunun hesabı yapılarak hakların tanınması ge­rek. Bu olguyu göz ardı ederseniz birilerinin hakkım gözetelim

derken başka birilerine haksızlık yapmanız, hakların gözetilmesi adına olmaz. Özgürlük de olmaz, eşitlik de..

Konuşulanları sınıftakiler pür dikkat dinliyordu. Acaba ne olacak diye merak ediyor ve Hamdullah'a içten içe hak veri­yorlardı.

Hamdullah'ın bir an durmasını fırsat bilen Berivan söze karıştı.

— Toplumumuzda yaşayan kadınların durumlarım gö­rüyoruz. Hiçbir haklan ve Özgürlükleri yok. İslam değil mi er­kek hegemonyasını perçinleyen, kadını evin içine tıkan, ona ço­cuk doğuran bir araç olarak bakan?

— Eğer sen İslam'daki kadın haklarını ve Özgürlüklerini tam anlamıyla buseydin şu anda söylediklerinin tam aksini dü­şünürdün, dedi Hamdullah. İslam'ın kadına verdiği hak ve öz­gürlükleri anlatmaya başladı:

— İslam; kadını erkeğe ve onların yapacaklarına karşı ko­ruma altına almıştır. İslam'daki kadın haklarına bakıp hakkıyla değerlendirme yaptığınızda bunu apaçık bir şekilde görürsü­nüz. İslam'ın geldiği dönemlerdeki kadının durumunu incele­diğimizde, İslam'ın ne kadar büyük çapta inkılaplar yaptığını görürüz. Şöyle ki; diri diri gömülen kız çocuklarının katledil­mesini tamamıyla kaldırması, alınıp satılan kadının bir meta olmadığını, bilakis erkekle aynı durumda olduğunu vurgula­ması, yine hukuksal anlamda hiçbir farklarının olmadığını ge­tirdiği ceza hukukuyla ortaya koyması, "Üstünlük ancak takva iledir" kaidesini getirerek ne erkeğin kadından ne de kadının erkekten üstün olduğunu belirtmesi, üstünlüğün Allah korku­suyla ölçüldüğünü açık bir şekilde ifade etmesi, insanların; bil­hassa erkeklerin kafasındaki üstünlük anlayışım yıkması..

Öğretmen;

— Peki kadını çarşaf altına alarak, onu eve hapse­derek, toplumsal yaşamdan koparmamış mıdır? Buna ne diyeceksin, dedi.

— Başta da belirttiğim gibi eğer sosyal bir varlık-sanız yaşadığınız toplumsal hayatta uymanız gereken bazı kuralların olması lazım. Kaldı ki insanı hayvandan ayıran özellik sadece akıllı olrnası değildir. İnsanı insan yapan bazı özellikler vardır. Siz bu özellikleri göz ardı edemezsiniz. İnsana has olup da hayvanlarda olmayan ve olması da imkansız olan en baştaki özellikler; şeref, namus, haysiyet, ar, haya, vicdan vs., gibi ahlaki değer­lerdir. Siz bu değerleri özgürlük adına hiçe sayarsanız insanı insan olmaktan çıkarır, iki ayaklı hayvan durumu­na sokarsınız. Kurallar konduğunda bu değer yargıları­nın da dikkate alınması lazım. Aksi halde yapılan sade­ce bir soysuzlaşma olur.

— Peki saydığınız bu değer yargıları ya da ahlaki değerler sadece kadınlara mı hastır?

— Hayır, değildir tabi. Sadece kadın her dönemde tartışılan bir olgu olmuştur. Hep sömürülmüş ve ezil­miştir. Günümüz medeniyeti dediğiniz şey bunu biraz daha ustaca yapmaktadır. Sizce kadının soyulup milyon­larca insana teşhir edilerek reklam aracı yapılması bir hak mıdır? Ya da etini satarak para babalarını eğlendir­meleri onlara tanınmış bir özgürlük müdür? Şaşarım si­ze ki açılıp saçılmaya özgürlük diyorsunuz. Eski çağlar­da cariyeler ile Özgür kadınların aralarındaki en belirgin

fark; özgür kadınların daha kapalı, cariyelerin ise açık saçık giyinmeleriydi. Özgürlüğünü kazanan cariyelerin yaptı­ğı ilk iş örtünmekti. Örtü; iffetini muhafaza anlamına gelirdi. Tam bu sırada Merve adlı kız öğrenci söz aldı:

— Ne yani açık olanlara iffetsiz mi demek istiyorsun?

— Hayır hayır, kastım o değil. Sadece bir saptamada bu­lundum. Bununla şunu anlatmak istiyorum; kadının açılması­nı isteyenler, onun yapısında olan ve en fazla kadında bulunan haya duygusunu yok edip, kadının her zaman ve her şartta korumaya çalıştığı iffetini yok etmekyi hedeflemektedir. Bir toplumu ifsat etmenin en kolay ve en etkili yolu budur.

Berivan söze karıştı:

— Neden toplumun fesadı kadından geçiyormuş?

— Çünkü kadın, toplumun anasıdır, Öğretmenidir, ilk terbiye edicisidir. Bundan dolayı zaten toplumları hep o yön­den yok etmeye çalışıyorlar. Önce kadının başını açarlar bunu normal gösterirler, daha sonra eteğinin boyunu kısaltırlar, son­ra kollarını açarlar. Fitne o şekilde çıkmaya başlar. Bununla be­raber haya duygusu da silinmeye yüz tutar. Daha sonra ya­bancı erkeklerle konuşur, el ele tutuşurlar. Bütün bunlar ona doğal gelmeye başlar ve derken... olan olur. Bugün kötü yol­lara düşmüş kadınların isteyerek o hale geldiklerini mi sanı­yorsunuz? Çoğu yavaş yavaş kandırılıp o çirkef hayata girmiş­lerdir.

Öğretmen:

— Sebepleri çok basite indiriyorsun gibi, dedi. O tür ha­yat yaşayanların, yaşadıkları hayat sadece açılıp saçılmaların­dan mı kaynaklanıyor; başka sebepleri yok mu yani?

— Var, elbette geri kalan sebepler çarpık düzenin getirdiği ekonomik sorunlar ve insanlardaki değer yargılarının değişmesidir. Bugün medeniyet dediğiniz günümüz yaşantısın­da kimin eli kimin cebinde belli değil. Berivan tekrar söze karıştı:

— Ne yani şimdi bizim toplum ile burjuva kesimi deni­len üst zengin tabakayı aynı kefeye mi koyuyorsun? Bu söyle­diklerinin bizim toplumumuzda yok olması da mümkün de­ğil.

Hamdullah,  Berivan'm bu itirazına tebessüm edip memnun kalmıştı.

— O zengin tabaka deyip de söylemlerimi onlara has kıldığın pişiler de bir zamanlar bu halde değillerdi. Onlar ol­masa bile babalan, dedeleri, anneleri, nineleri böylesi bir ha­yattan çok uzaktılar. Eğer bugün insani değerlerden uzak öz­gürlük adına her haltı işliyorlarsa, bu onların ahlâki değer yar­gılarının bozulmasmdandir.

— Bizim özgürlük dediğimiz şey bu değil ki. Neden öy­le yorumluyorsun? Biz insanlar inandıkları gibi yaşasınlar di­yoruz. Bunun senin söylediklerinle bir ilgisini göremiyorum.

— İnsanların ahlaki yapılan inandıkları şeye göre şekil­lenir. Neye değer veriyorsan onu korumaya çalışırsın. İnsani değerlere önem vermiyorsan onları korumak gibi bir kaygın da olmaz. Senin ananı öldürseler de başını açmaz. Boyu kısa etek giymez. Peki ya sen? Sosyalizm ile anlayışın, fikrin, dü­şüncen değiştiğinden dolayı ahlaki değerlerin de farklılaşmış­tır. Bunun için şu anki yaşam şeklini çok normal görüyor, hat­ta onunla da kalmayıp bunu kazanılmış bir hak kabul ediyor­sun. Eğer şu anda toplumumuzda hâlâ namus, şeref, haysiyet, haya., gibi ahlaki değerler varsa, bu İslam'ın bir ürünüdür. Onu kaldırdığında onlar da kalkar.

Bir ara kısa bir sessizlik oldu. Herkes bir şeyler düşünü­yordu. Bilhassa Hamdullah çok şey düşünüyordu. İslam'dan uzaklaştırılan bu gençlerin tekrar özlerine dönmeleri için çalış­ması gerektiğine inancı daha da artmıştı.

Öğretmen tekrar sessizliği bozdu;

— Peki hoş, güzel de... İslam'ın kadına verdiği haklar nelerdir? Bizim şu anda gördüğümüz toplumumuzda geriye itilmiş, her şeyden mahrum bir kadın portresi var.

— Öncelikle şunu söyleyeyim, toplumumuz yaklaşık olarak bir asırdır İslam'dan ve onun hükümlerinden uzaktır. Siz eğer İslam'ı bütünüyle uygulamazsanız İslam'ın insanlığa getirdiği sosyal adaleti yakalayamazsınız. Bu gün durum bu­dur. Bizim için kıstas şu anki toplumun hayat tarzı değil, İs­lam'ın insanlığa sunduğu hayat tarzı olmalıdır.

Merve söze karıştı.

— Benim anlamadığım, neden kadın ve erkek eşitliği tam olarak uygulanmıyor? Ya da neden İslam'da kadın ve er­kek eşit değildir? Bu sorumu cevaplandırmanızı istiyorum.

— İslam evvela adaleti ön palanda tutar. Her eşiti ık ada­let değildir. Bunun için ilk bakışta bazı şeyler kişiye tuhaf ge­lebilir. İslam hukuksal olarak kadın ve erkeği eşit tutmuştur. Hemen tüm cezalarda eşitlik vardır. Cezalar kesinlikle farklı-laştırılmamiştır. Kadının Özel mülkiyet hakkı vardır. Malını mülkünü kendisi kullanır. İsterse onu işletir, isterse sadaka olarak verir, isterse kocasına ya da bir başkasına bağışlar. Hiç kimsenin bu mala müdahale etme ya da ondan zorla alma dur  hakkı yoktur.

Öğretmen Hamdullah'ın sözünü keserek onu zor du­rumda bırakmak niyetiyle lafa karıştı.

—- Madem öyle neden yıllarca kız çocukları okullara gönderilmedi, ilim tahsil etmelerine izin verilmedi? Bu İs­lam'dan kaynaklanmıyor mu?

—  Hayır, kesinlikle İslam'dan kaynaklanmıyor. Kadın aynen erkek gibi ilim tahsil edebjlir, ki; Allah Resulü (sav) bir hadislerinde- şöyle buyurmaktadır:  "İlim, kadm-erkek her mü'minin üzerine farzdır." Bu konuda İslam'ın hiçbir engelle­yici tutumu yok. Bilakis teşvik edici emirleri ve tavsiyeleri var­dır. Siz bunu söylerken bugün sırf başörtülü oldukları için bin­lerce kız okul-okuyamıyor. Hem kız çocukları okula gönderil-miyor diyorsunuz, hem de geldiklerinde onları okullara almı­yorsunuz. Bu nasıl eşitlik, bu nasıl okuma özgürlüğü, bu nasıl kadın hakları!..

Öğretmen zor durumda kalmıştı. Hemen sözü değiştir­di.

—  O siyasi bir konu. O konu hakkında konuşamam. Yalnız sana şunu sormak istiyorum: İslam'da kadın nasıldır, mesela seçme ve seçilme hakkı var mıdır?

— Evet, kadının seçme ya da seçilme hakkı vardır. İs­lam'da kadın nasıldır sorunuza kısa kısa cevaplar vererek izah etmek istiyorum. Mesela; İslam'da kadın kocasının değil baba­sının soy ismini taşır. Allah Resulü (sav) döneminde erkekler nasıl camiye gidip namaz kilmışlarsa kadınlar da aynı şekilde camiye gidip Allah Resulü'nün arkasında namaz kılmışlardır. Cuma namazına gitmişlerdir. Allah Resulü (sav) özel olarak onlara bir gününü tahsis edip onlarla sohbet etmiş, onlara ilim öğretmiştir. İslam kadınlara o kadar önem vermiş ki onların özel hallerinden de -adet ya da lohusalık- bahsetmiş hatta on­lara merhamet etmiştir. Namaz her halükarda kılınması zo­runlu olmasına rağmen bu özel hallerinden dolayı kadınlara tolerans tanımış, kılmayabileceklerini hatta kazasının bile mecburi olmadığını belirtmiştir. Allah Resulü (as) "Cennet an­nelerin ayakları altındadır" hadisiyle kadını yükseltebildikçe yükseltmiştir,

Berivan atılarak:

— Ama biz şimdiye kadar böyle bir şey görmedik. Er­keklerin tahakküm ve baskılarının dışında tabii ki, dedi.

— Sen beni dinlemiyorsun herhalde ya da anlamak iste­diğin şekilde anlıyorsun. Ölçü; İslam olmalı, toplumun yaşan­tısı değil. Diğer bir hadiste Allah Resulü (as) şöyle buyurmak­tadır, "Kadınlar Allah'ın size emanetleridirler." Kişilikli, şahsi­yetli, doğru, ve haysiyet sahibi hiçbir insan kendisine emanet edilene ihanet etmez. Yanında bulunan emaneti en iyi şekilde korumaya, kollamaya, muhafaza etmeye çalışır.

— Peki neden kadın eve hapsedilmiş çarşafın içine ko­nulmuş, sosyal hayattan koparılmış? Hep ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor?

— Kadınlar toplumun anasıdır. Bunun gerektirdiği yü­kümlülükler vardır. Neslin korunması onlara bağlıdır. Siz bu görevleri az mı sayıyorsunuz? Bu asli ve asil görevi daha iyi yapması için ve ona zarar gelmesin diye ağır işlerden uzak tu­tulmaya çalışılmıştır. Yoksa başta da belirttiğim gibi sosyal ha­yattan koparılmış değildir. Hem kadın fizyolojik ve psikolojik olarak da bu işe daha yatkındır. Siz bir erkekten çocuk doğur­masını isteyemezsiniz. Çocuk emzirmesini de. Bana kalırsa siz yarın öbür gün neden erkekler çocuk doğurmuyorlar da der­siniz.

Bu sözü üzerine sınıftaki öğrencileri bir gülme tuttu. Kız öğrenciler de gülmekten kendilerini alamamışlardı. Berivan si­nirlenmişti:

—  Kadın hep itilip kakılıyor. İslam değil mi erkeği ka­dından üstün tutan? Bunun belirtisi olarak da erkeği değil de kadını çarşaf altına almıştır.

—  Öfkelenmene gerek yok. Belirttiğim gibi toplumu­muzda kadın itilip kakılmış değil. Birçok ailede evin reisi ka­dındır. Tüm işi onlar organize ediyorlar. Çarşafa gelince; Allah kadına örtünmeyi onu muhafaza etmek için emretmiştir. Kem gözlere karşı.

Öğretmen müdahale etti:

— Kadının korunmaya ihtiyacı mı var? Hangi çağda ya­şıyoruz? Orta çağ değil, 21. yüzyıldayız. Modern medeniyet çağındayız. Kadının korunmaya ihtiyacı yok. Hem çarşaf veya örtü kadını nasıl hir korumaya alıyor?

Hamdullah gülümsedi.

— Kısaca, dedi. Kadım yabancı erkeklerin sözlü ya da fi­ili tacizlerinden, iftiralarından vs., gibi kadına yönelik olabile­cek maddi ve manevi tüm saldırılara karşı muhafaza ediyor. Bugün örnek alman sözde gelişmiş dünya ülkelerinde yapılan birçok istatistiğe göre sözlü ya da fiili tacize uğramayan çok az kadın vardır. Hatta bu kadınlar bu saldırılardan dolayı zaman­la dengelerini dahi kaybedip ruhi bunalımlara girmişlerdir. Siz, bugünkü dünya medeniyetinin kadına özgürlük ya da birtakım haklar verdiğini mi sanıyorsunuz? Dünyanın tümüne bakın; kaç tane kadın filozof, dâhi bulacaksınız. Bunlar bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Ama vücuduyla ün sal­mış binlerce manken, şarkıcı, artist vardır. Bu mudur çağdaş medeniyetin kadına verdiği hak ya da özgürlük? Merve heyecanlı heyecanlı sordu.

— Yani örtüyle kadın bu tür saldırılardan uzak mı kalı­yor?

— Evet. İslam; kadını örterek, bir elmasın cam fanusta koruma altına alınması gibi koruma altına almıştır. Kadına el­mas değeri vermiştir. Bugünkü medeniyet ise kadına cam de­ğeri vermiş; yaptığı ise o camı sadece süslemek olmuştur. Ne yazık ki o süsleme bazı kadınları cezbetmiş olacak ki elmas ye­rine cam olmayı tercih ediyorlar.

Berivan tekrar söze karıştı:

— Peki neden bir erkek her türlü haltı işlediğinde ona kimse bir şey demiyor da bir kız ya da kadın yaptığında bu namus meselesi yapılıp kadın cezalandırılıyor. Bu mudur adalet?

— Hayır, bu adalet değildir. Zaten İslam'ın uygulamala­rı da bu adaletsizliği yok etmeye yöneliktir. Hem daha önce belirttiğim gibi bizim ölçümüz, kıstasımız, toplumun yaşayış şekli olmamalıdır. İslam'ın belirlediği şekilde olmalıdır,

Bu arada zil çaldı. Öğretmen:

— ikinci dersimizde sohbetimize devam ederiz, diyerek sınıftan ayrıldı.

Bölgede yaşayan insanların geleneksel bir İslami yaşan­tısı vardır. Bu geleneksel yapıdan dolayı İslam'ın sosyal alan ile ilgili yaklaşımı pek fazla bilinmiyor. Bu nedenle de siyasi akımlara karşı pasif kalmıyordu. dur • Romun

yeter ki Kur'an susmasın

Ta ki İslam'ın bir hayat ve yönetim metodu olduğu, in­sanın tüm yaşantısına hükmettiği, bu nedenle İslam'ın hükümlerinin hakim kılınmasının gerekliliğini savunan muvah-hid Müslümanların bir çalışma içerisine girmeye başlamasına kadar. Bu İslami çalışma, bölgedeki siyasal akımlara karşı İs­lam öğretisiyle karşı koymuş, bu karşı atakla İslam'ın özünün gün ışığına çıkmasını sağlamıştır.

Hamdullah da ailesinden aldığı geleneksel İslami anla­yışla belli bir,yaşa gelmiş, kişisel farizaların dışında başka bir konuda fikir1 sahibi olamamıştı. Ta ki İslami Cemaatle tanışana kadar. Onlarla tanıştıktan sonra İslam'ın sadece kişisel ibadet­lerden oluşmadığını, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuksal alan­larda da söz sahibi olduğunu anlamıştı. Emri bil-ma'ruf nehyi anil-münker (iyiliği emretmek kötülükten alıkoymak) kaide-since her Müslümanm üzerine tebliğin farz olduğunu ve İs-lamsız bir hayatın olamayacağını kavramıştı. İslam'ın diğer yönlerinin de anlatılmasına, gün geçtikçe İslam'dan uzaklaştı­rılan toplumun tekrar İslam'a döndürülmesine ve Kur'an-ı Ke-rim'in zamanla unutulmaya yüz tutulmaması için camilerde Kur'an dersi vermenin gerekliliğine can-u gönülden inanmış­tı. Bunu hayata geçirmenin en iyi yolunun da İslami Cemaatin camilerde başlattığı Kur1 an dersi verme çalışmalarına katıl­makla mümkün olduğunu görmüş ve camide Kur'an dersleri-'* ne bilfiil katılarak bu ulvi vazifede yerini almıştı.

Hamdullah, lise son sınıfta okuyordu. Okuldan sonra da babasının marangoz dükkanında çalışıyordu. Camide Kır/an-ı Kerim dersi verme saatinde ne pahasına olursa olsun işini bırakıp camiye gidiyordu. Çünkü bu Allah Resulü (AS)'m "En hayırlınız Kur'an-ı Kerim öğrenen ve öğreteni nizd ir" ha­disini en iyi şekilde hayatında uygulamaya koymanın yegane fırsatıydı.

İslam'a olan bağlılığı, helâl ve haramlara karşı gösterdi­ği itina, gece namazlarına kalkışı, nafile oruç tutması, ağzının hep zikirle meşgul olması, aile içindeki saygı, sevgi, edep ve terbiyesi gibi Özellikleriyle herkesin takdirini kazanmıştı. Ne var ki toplumdaki değer yargılan değiştiğinden "neme lazım" anlayışı, "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" düşüncesi; "aman başım belaya girmesin" fikri, rızk korkusu... ailesinin ve onun gibi bu ulvi göreve soyunup gencecik yaşta Islami mücadele içine giren birçok muvahhid genç Müslümanların ailelerinin bu güzel hasletleri görmezden gelmelerine sebep oluyordu.

Bu ortamda sosyalist düşünceyi savunup toplumu İs­lam'dan uzaklaştırmaya çalışan, gerektiğinde Müslüman kanı dökmekten çekinmeyen mürted örgüte karşı verilen mücade­le, aralıksız devam ediyordu. Yaraşıra yaklaşık bir asırdır İs­lam'a savaş açmış, binlerce alimi şehit etmiş, her fırsatta Müs­lümanları hedefleyerek her türlü saldırıdan geri kalmayan, son olarak camilerde Ku/an derslerinin verilmesine engel ol­mak için her türlü baskıyı yapan, binlerce genç insanı sırf Kur/an dersi vermelerinden dolayı cezaevlerine tıkan, küçü­cük çocukları bile yakalayıp işkence etmekten çekinmeyen re­jimin baskı ve engellemelerine karşı azimle süren bir direniş vardı.

 

5- Bölüm

 

— Fatma sen mi geldin? diye sordu Ayşe Hanım ka­pının açılma sesini işitince.

— Evet anne benim, dedi Fatma.

Hırkasını askıya aldıktan sonra odasına çekildi. Yata­ğında biraz uzanıp dinlendikten sonra üzerindeki okul üni­formasını çıkarıp elbiselerini giydi. Daha sonra oturma oda­sına geçip müzik setine çok gürültülü bir kaset koydu. Sesi­ni de yükselterek kanepeye uzandı.

Evin içi bir anda gümbürtülerle dolmuştu. Ayşe Ha­nım, önce ses çıkarmadı. Belki kısar ümidiyle mutfakta ye­mek yapmaya devam etti. Sesin kesilmediğini görünce bir­kaç defa seslendi. Buna rağmen gürültüden duyan olma­mıştı. Fatma'nın bulunduğu odaya geldi.

— Kes bu müziğin sesini! Ne bu? Sanki düğün salo-nundasm.

—  Kısmıyorum! Sana ne! Sen ne anlarsın ki müzik­ten?! diye karşı çıktı Fatma.

— Şimdi baban ve kardeşlerin gelecek; yemek için ba­na yardım et.

— Bana ne! Yapamam, yorgunum! Okuldan yeni gel­dim bilmiyor musun? İşim yok kalkıp yemek mi hazırlaya­cağım? Hem zaten sen yapıyorsun, bana ne gerek var?

Bu cevabı üzerine Ayşe Hanım hiddetlendi:

—  Bu tavırları nerden öğreniyorsun böyle? Annene karşı gelmeye utanmıyor musun? Okulda size bunları mı öğretiyorlar? Size hiç annenize babanıza saygılı olun den­miyor mu?

— Yoo.. Okulda bunları bize öğretmiyorlar. Hem sa­na ne okuldan? Sen öğretmedikten sonra başkalarından ni­ye şikayet ediyorsun? Siz bana okul oku senden başka bir şey istemiyoruz demiyor musunuz? Ee... Alın işte; ben de okul okuyorum! O zaman benden başka bir şey istemeyin.

— Bu zamane gençlerinde terbiye kalmamış ki, de­di Ayşe Hanım. Bizim yanımızdan çok, dışarıdasınız. Sizi nasıl terbiye edelim. Biz size bir şey söylüyoruz, başkala­rı size on şey söylüyor. Tabii ki bizim değil onların dedik­lerini yapacaksınız. Arkadaş çevreniz saygılı olsaydı, siz de olurdunuz, diyerek söylene söylene mutfağa doğru gitti.

Fatma tekrar müziğin sesini açarak dinlemeye baş­ladı. Ayşe Hanım telefonu duymuş olacak ki mutfaktan salona geçti. Çalan telefonu alıp cevapladı. Telefonun di­ğer ucundaki, Fatma'yı istemişti. Ayşe Hanım tekrar otur­ma odasına gidip müziği kapattı. Bunun üzerine Fatma;

—  Niçin kapattın, bu evde ağız tadıyla bir müzik dinleyemeyecek miyiz? dedi.

— Telefonda seni istiyorlar. Müziğin sesini yükseltmemiş olsaydın telefonun zilini duyardın. Aptal kızım anladın mı?

Telefon sözünü duyunca Fatma;

— Öyle söylesene, diyerek telefonun bulunduğu salo­na geçti.

— Alo!

— Merhaba! Fatma, ben Çiğdem; ne yapıyorsun?

— Müzik dinliyordum. Tabi annemle biraz atıştık bu yüzden,

— Telefonu odana çek seninle rahat konuşalım, ol­maz mı?

— Olur, neden olmasın?

Telefonun kablosu uzundu. Evin telefon bulunmayan odalarına götürülüyordu. Kaç defa babasına ahizesi telsiz gibi taşman telefonlardan almasını istemiş, babası borçları­mız var diyerek almamıştı. Telefonu biraz zor da olsa oda­sına götürdü.

—  Tekrardan merhaba dedi Fatma. Evet daha rahat konuşabiliriz.

— Ya! Bugün işin yoksa bize gel diyecektim, biraz laf­larız.

— Kuzum okulda beraberdik ya! Daha ne laflayaca­ğız? Doğru söyle niçin çağırıyorsun?

— İşin doğrusu biriyle buluşacaktım. Senin de gelme­ni istiyorum.

— Kim o birisi? Bizim kızlardan biri mi? Onun için mi beni çağırıyorsun?

— Dalga geçmesene! Gelecek misin, gelmeyecek mi­sin?

— Evet, geleceğim de kim olduğunu söyle önce.

— Yaa biliyorsun işte. Hani sana anlatmıştım. Şu...

— Anladım. Tarık'la buluşacaksın öyle mi?

— Evet! Gelecek misin?

—- Kız ağabeylerin duyarsa seni keserler valla!..

—  Hayır, ne münasebet! Benim ağabeylerim çağdaş insanlar. O tür şeylerde tutucu değiller. Hem zaten kardeş­lerine güvenirler. Kötü bir şey yapmayacağımı da bilirler.

— Nereye gideceksiniz? Programınız ne olacak, anlat hele..

— Çay bahçesine gideceğiz. Biraz dolaşıp geri döne­ceğiz.

— Tarık kızmasın, belki yalnız kalmak istersiniz. Son­ra aramıza kara kedi gibi girdi demeyesiniz.

— Yok yok merak etme. Zaten kendisine seni de çağıra­cağımı söylemiştim. Kendisi de gelebilir dedi. O öyle art niyet­li düşünen biri değil.

—  Bakıyorum da şimdiden onu övmeye başlamışsın bile.

— Ne münasebet! Dalga geçmeyi bırak da çabuk gel.

— Tamam yemek yiyip geliyorum.

Kızının odaya kapanıp gizli telefon görüşmesi yaptı­ğını gören Ayşe Hanım odaya gelerek;

—  Konuşman bitmedi mi? Ne konuşuyorsun öyle? Yine bir şeyler karıştırıyorsunuz değil mi? diyerek kızma çıkıştı.

Fatma:

—  Kapatıyorum, annem yine söylenmeye başladı.

Hadi görüşürüz Çiğdemciğim, deyip telefonu kapattı. An­nesine dönerek sinirli bir şekilde:

— Ne var, ne oldu yine? Telefonda da mı konuşmaya­cağım? Her şeyime karışmasan olmaz mı? dedi.

Aldırmadı annesi:

— Yemek hazır. Kardeşlerin seni bekliyor. Baban da gelmedi bugün.

Yemek için odadan çıktı Fatma. Sofrada kardeşleriyle hem didişiyor hem de yemek yiyordu. Yemekten sonra an­nesine döndü:

— Ben çıkıyorum, Çiğdem ile buluşacağım. Dersleri­miz var. Onlarda çalışacaktık.

— Bana yardım etmeyecek misin? Sabahtan beri ca­nım çıktı.                                          

— Of anne! Yaptığın ne ki? Yani illa da bir şeyler yap­tıracaksın bana. Tamam tamam bulaşıkları yıkar giderim. Ama elimi başka hiçbir şeye sürmem ona göre.

— Sen de kız olacaksın öyle mi? Ben senin yaşınday­ken evin tüm işlerini yapardım. Anneme hiçbir iş bırakmazdım. Yarın öbür gün evlenirsen ne yapacaksın. Ben mi gelip işlerini yapacağım?

Fatma burun kıvırdı.

—  Ben senin gibi eve kapanıp köle olacak değilim. Devir değişti. Evleneceğim adam, hizmetçi tutsun ya da ortaklaşa ev işlerini yaparız.

— Seni alacak adama acıyorum. Allah yardımcısı ol­sun.

— Ben çıkıyorum. Sen de beni alacak adama acımaya yeter ki kur'an susmasın

devam et, deyip Çiğdem ile buluşmak üzere evden çıktı Fatma.

Süslenmişti iki genç kız, yaşları fazla olmamasına rağmen. Televizyonun yanısıra yeni çağdaş anlayış dedikle­ri gayri Müslimlerin anlayışıyla aşılandıklarından hep özenti ile yaşıyorlardı. Özendikleri toplumlara benzeyelım diye benliklerini yitiriyor, tümden kişiliksizleşiyor, özen­dikleri toplumların da seviyesine bir türlü ulaşamıyorlardı.

Öz varlıklarından uzaklaştıkça kendileri de kaybolu­yor, böylece ne yapacağını bilmeyen, kendilerine özgü yargıları olmayan, düşünemeyen, sadece taklit eden, özenen ve bu özenti sebebiyle hep kendini küçük gören, aşağılık kompleksi ile büyüyen bir nesil oluşuyordu.

Fatma ve Çiğdem beraber Tank ile buluşacakları çay bahçesine doğru ilerlerken bir yandan da laflıyorlardı.

— Kız işi ilerletmişsiniz bakıyorum. Buluşmalar mu-luşmalar neler oluyor?

— Ne bileyim!.. Bizimkisi sadece bir arkadaşlık, baş­ka bir şey değil.

— Bana kalırsa bu pek de masumca bir arkadaşlığa benzemiyor. Gerçi gönül eğlendirmek güzel; ama yine de kendini fazla kaptırma.

— Beni deli mi sandın? Daha yaşım ne ki? Gerçi aşkın yaşı yoktur derler ama...

Bu sözü üzerine gülüştüler. Bu arada çay bahçesine varmışlardı. Tarık bir masada oturmuş onları bekliyordu. Fatma bir ara Çiğdem'e baktı.

—  Kız yüzün kıpkırmızı kesilmiş. Bahse girerim ki

kalbin de güm güm atıyor. Elini göğsüne koy da kalbin dı­şarı fırlamasın.

Çiğdem, "dalga geçme, bize bakıyor" diyerek Ta­rık'ın bulunduğu masaya doğru ilerledi. Kızları gören Tarık ayağa kalkıp onları karşıladı. Çiğdem;

— Merhaba Tarık, diyerek elini uzattı.

— Merhaba, hoş geldiniz, dedi Tank. Tokalaştılar.

Tarık kızlarla ayni okulda, ama başka bir sınıfta oku­yordu. Babasının işi dolayısıyla bölgeye kaç yıl önce gelmişti. Orta boylu, esmer, kilolu, yapısıyla fazla ilgi çekici olma­sa da Çiğdem'in kalbini çelmesini bilmişti. Babasının sol gö­rüşlerimden etkilenmiş, okuduğu Marks, Lenin vb., düşü­nür ve sol liderlerinin kitaplarıyla ve katıldığı sol görüşlü bir örgütün öğretileriyle tam bir sosyalist olmuştu. Okulda­ki sosyalist görüşlü milliyetçilik söylemlerinde bulunan grupla diyalogu vardı. Her sosyalist gibi İslami değer yar­gılarına karşı tarifsiz bir nefret içinde olup her fırsatta sal­dırmaktan geri kalmıyordu. Aslında Çiğdem'e karşı fazla il­gi duymuyor; sadece gönül eğlendiriyordu. Kurduğu arka­daşlık vasıtasıyla onu fikren değiştirip kazanmak ve aynı zamanda da güzel vakit geçirmek istiyordu. Ama Çiğ­dem'e, kendisini sevdiğini her fırsatta söylemekten de geri kalmıyordu.

Kızlar oturduktan ve hal hatır faslından sonra, Tarık bir şeyler ısmarladı. İkram edilenler içilirken bu arada sohbete daldılar. Onlar hararetli hararetli konuşup arada bir de kahkaha atarken uzaktan bir çift göz onları izliyordu. Onla­rı izlerken; "Aman Allah im toplumumuzun değer yargılan ne kadar da değişmiş!" dedi. Müslüman bir toplumda ya­şamamıza rağmen neler oluyor. Bu toplum değil mi ki İslam için sayısız şehit vermiş. Çok değil yarım asır Önce Şeyh Sa~ id bu toplumun bağrından çıktı. Kıyam etti ve binlercesiyle beraber şehit oldu. Şimdi ise neler görüyor ve nelere şahit oluyoruz. Anne-babaları, kendileri Müslüman olan şu genç­lerin yaptıkları... Yaşamları bir Müslüman'dan çok bir Av­rupalıya benziyor. Bu anne ve babalar, ya bu gençler, ya RabbiL ne yüzle karşına çıkacaklar? Sana nasıl cevap vere­cekler? Resulünün yüzüne nasıl bakacaklar? Ya şehit düş­müş dedelerinin, babalarının, amcalarının yüzüne nasıl ba­kacaklar?

Ya Rabbi! İslam'dan ne kadar da uzaklaşılmış. Bu toplum değil miydi namusu için gözünü kırpmadan canını veren? Maraş'ta, Fransızların başörtüye el uzatmalarından dolayı "Sütçü İmamlar" kıyam etmemiş miydi? Ama şimdi erkekli kızlı toplantılar, gezmeler, tenhalarda yalnız kalma­lar... "küfür çok çalışmış hem de çok" dedi kendi kendine. Müslüman bir toplum olmamıza ve birçok adet ve gelenek­lerimiz İslami olmasına rağmen yavaş yavaş uzaklaştır ılı­yoruz. Önce kızlarımızın, kadınlarımızın başını açtılar, son­ra bacaklarını. Derken namazdan da uzaklaştırdılar insan­larımızı. Helâl-haram tanımaz oldular. Öyle ki haram da neymiş diyecek duruma geldiler. "Allah'ım çok çalışmamız lazım" diye düşünürken karşısındaki kızlardan birini tanı­dı Hasan. Evet evet bu oydu. Şükrü amcanın kızı Fatma. Ne kadar da büyümüştü. Yıllarca komşu kalmışlardı. Babaları iyi dosttu. Daha sonra başka eve taşındıklarından ayrılmışlardı. Çoktandır görmemişti Hasan. Ne Şükrü Beyi ne de kı­zı Fatma'yı.

Fatma da birkaç kez karşı tarafta oturan genç adama bakmış; ama çıkaramamıştı. Tanıdığından emindi. "Peki nerden" diye düşündü. Eskilerden olsa gerek diyerek hafı­zasını yoklamaya başladı.

Aman Allah'ım. Evet bu oydu. Mecit amcanın oğlu Hasan. Nasıl tanıyamamıştı. Oysa yıllarca komşu kalmışlardı. Çocuklar onu dövdüklerinde Hasan abisinden yardım istemişti.'-Onu gördüğüne çok sevinmişti Fatma. Hemen kalkıp Hasan'm yanma gitti.

Genç kızın kendisine doğru geldiğini fark eden Ha­san onu görmemiş gibi davranmaya çalışarak Önündeki gazeteyi karıştırdı. Fatma'nın, "Merhaba Hasan Abi" sesiyle dalmış gibi göründüğü gazeteden sıyrıldı.

— Merhaba... dedi Hasan.

— Beni tanıdın mı? Ben Fatma.

— Evet tanıdım.

Fatma bu cevabı alınca elini uzatıp tokalaşmak istedi. Ama Hasan elini uzatmayınca bir müddet eli havada kaldı. "Acaba dargın mı?" diye düşündü Fatma. Bunun için mi elimi sıkmadı?

Fatma utanmıştı; ama sormadan da edemedi:

— Elimi sıkmadın, dargın mıyız?

— Hayır dargınlıktan değil. Abdestliyim ve hem de yabancı bir kızın elini sıkmak dinimizce caiz değil. Bile bile bu haramı işleyemem.

— Öyle mi? deyip devamla; E, Hasan abi nasılsın iyi misin? Okulu bitirdin mi? diye sorular sorup sohbet etmek isteyen Fatma'ya Hasan;

— Hamd olsun iyiyim. Üniversitede okuyorum. Ku­sura bakma gitmem lazım, diye cevap verdi.

—  Biraz otursaydık, ne acelen var? Eski günlerden konuşurduk., dedi Fatma,

— Kusura bakma yabancı bir kızla hem de tek başıma bir yerde oturup konuşmam inancıma uygun değil. Annene ve babana selam söylersin, deyip hızla uzaklaştı.

Arkasından bakakalmışh Fatma. Çok tuhaf davrandı­ğını düşünüyordu Hasan'm. Elini sıkmayı, yalnız oturmayı haram sayıyordu. Konuşurken yüzüne bakmamıştı. Bu dü­şünceler içinde masasına geri döndü.

— Hayrola, kimdi o? diye sordu Çiğdem.

— Eski bir tanıdık, dedi Fatma.

— Neden soldun öyle bir anda? Kötü bir şey mi oldu? Sana kötü bir şey mi söyledi?

— Hayır, yok bir şey. Sadece eski günleri hatırladım, o kadar...

 

6- Bölüm

 

Hacı Abdullah gece yarısı uyanmış. Gecenin ses­sizliğinde karanlık odada Rabbinin huzurunda durmuş, na­maz kılıyordu.

Yeni emekli olmuştu. Yıllarca yoksulluk çektikten sonra bu işe girmişti. Yıllar sonra özel şirketteki çalışma süresini doldurmuş, daha sonra yıllardır yaşadığı kiracılık ha­yatından kurtulmak için kooperatif işine girmişti. Nihayet emeklilik parasını da aldıktan sonra bir ev satın almıştı. Yaklaşık bir hafta olmuştu bu eve taşınalı. Evi kendisine bahşettiği için Allah'a hamd ediyordu. Aslında daha önce­leri de alabilirdi. Ama o parasını daha çok İslam yolunda harcıyordu. Genelde İslami Cemaat'e infak ya da sadaka olarak gelirinin ihtiyaçlarından arta kalanını veriyordu.

Yedi çocuğu vardı Hacı Abdullah'ın. Dört erkek üç de kızı. Hepsine İslami terbiye vermek, onları Allah ve Resulü­nün istediği şekilde yetiştirmek için çok uğraşmış, bunun da semeresini almıştı. Çocuklarının hepsi İslami mücadele­de yerlerini alan kimselerdi. Muvahhid gençlerle omuz

omuza üzerlerine düşeni yapıyorlardı. Bunları gördükçe Allah'a hamd ediyor, şükrünü eda etmek için Allah'ın emir­lerini yerine getirmeye çalışıyordu. Yirmi seneden fazladır gece ibadetlerini hiç kaçırmamıştı. Tadı başkaydı gece ka­ranlığında kılman namazların, yapılan duaların, okunan Kur'an-ı Kerim'in, cevşenin, zikirlerin, yapılan tövbe ve is­tiğfarların... Kalbe etkisi bambaşkaydı bu saatlerin.

Bir hışırtıyla kendine geldi Hacı Abdullah. Arkasına dönüp baktığında kızı Hatice'yi gördü. O da gece namaz kılmak için kalkmıştı. Çocuklarının beşincisiydi Hatice. Çok severdi onu; çünkü o, çok utangaç, edepli, uysal, abide, İs­lam'a aşık, terbiyeli bir kızdı. Namazı çok severdi Hatice. Genellikle gece namazlarını kaçırmazdı. Çok küçük yaşlar­da örtünmüş, evin içinde bile başörtüsünü açmaz, "Başör­tüm olmadığında kendimi elbisesiz hissediyorum" derdi. Çokça Kur'an okur, kitap okur, okuduklarını ilk başta ken­di uygular, daha sonra arkadaşlarına ya da çevresindeki di­ğer tanıdıklarına anlatırdı. O da babası gibi İslami mücade­le veren muvahhidlerle beraber İslami mücadele saflarında yerini almıştı. Küçük çocuklara Kur'an-ı Kerim dersi ver­mek için camiye gidiyor ve üzerine düşeni yapıyordu.

Hatice son rekatı da kılmış, dua ediyordu. Sessizlik her tarafı örtmüş tam bir sükunet olmuştu. Rabbiyle mülakattaydı Hatice. Karanlığın çöktüğü, tüm canlıların uykuda olduğu, sadece hiç uyumayanın hep uyanık kaldığı bir vakitte uyanmak, alemlerin Rabbi ile yalnız kalmak, sohbet et­mek, dertleşmek, fısıldaşmak, teslim olmak bambaşka bir duyguydu. Ancak sevgilisiyle yalnız tenhada kalmak iste­yenler anlayabilirdi bunu. "Keşke herkes tadabilse bu duyguyu" diye geçirdi içinden Hatice. "Ne olurdu sanki insan­lar, insanlara kulluk edeceklerine birkaç kuruş için el pençe duracaklarına, rızk korkusundan imanlarını satacaklarına, Allah'a yönelseler, ondan isteseler, ona dayansaîar, ona gü-venseler.. O ki tüm alemleri yaratmış, küçüğüne büyüğüne tümüne rızk vermiş. Neden insanlar ondan değil de hiçbir şeye gücü yetmeyen, hatta kendisinden kan emen sivri si­neğe ve gözle görülmeyen bir mikrobun onu hastalandır­masına dahi engel olamayan kendileri gibi insanlara kul kö­le oluyorlar? Neden, neden, neden?" diye iç geçirip gözyaş­larına boğuldu Hatice.

Gözyaşları ile Rabbine yalvarıyordu:

"Ya İlahi! Küfrün, zulmün, vahşi Yahudi'nin zulmüy­le inleyen mazlum Filistinli kardeşlerimize yardım et. O şanlı direniş ve mücadelelerinde onlar* muzaffer ve İslam düşmanı Siyonistieri kahr-u perişan et. Peygamberler şehri Kudüs'ü necis Yahudi'nin çizmeleri altından kurtar. Bizlere Kudüs'ün kurtuluşunu tez zamanda göster. Çeçenistan, Keşmir, Afganistan, Türkistan ve ismini bilmediğim; ama zalimlerin, kafirlerin vahşi ve canilerin saldırıları altında in­leyip, her türlü işkence ve katliamlara uğrayan muvahhid, mazlum, abid kardeşlerimize yardım et. Onları muzaffer kıl. Kalplerimizi kaynaştır. Zalim ve tağutları zulüm ve tuğ­yanlarında boğ!

"Başörtülerini muhafaza etmeye çalışan ve senin em­rini hiçbir şeye değişmeyen iffet, ar, namus abideleri olan mazlum kardeşlerimize yardım et. Onların azmini, kararlı­lığını, tavizsizliğini arttırdıkça arttır. Başörtülerini açmaya çalışanları Ben-i Kaynukaları kahrettiğin gibi kahret. Kar­deşlerimizle kalplerimizi kaynaştır. Aramızdaki sevgi bağ­larını güçlendir. Mazlum İslami cemaatimize yardım et Al­lah'ım!...

O bu dualarla meşgul olurken bir memlekette Müslü­manların yaşadığını gösteren en büyük nişane olan ezan se­si duyuldu.

Ezanın okunması ile evin diğer sakinleri de kalkıp tek tek abdest aldılar. Cemaat oluşturmak üzere odada bir ara­ya geldiler. Sünnetlerini kılıp farzı eda edecekleri esnada evin küçüğü Selman:

— Ben de kılacam, beni bekleyin, abdest alıp gelecem, deyip koştu. Bu sözü üzerine hepsi gülüşüp onu beklediler.

Selman evin küçüğü olup henüz 4 yaşındaydı. Onun da katılımı ile namazlarını kılıp tesbihatlarım yaptılar. Kur"an-ı Kerim okumasını bilenler Kur'an-ı Kerim okumay­la meşgul oldular. Güne böyle başlamışlardı.

'Zeynep Hanım ve Hatice erkenden uyanmış, kahval­tıyı hazırlamakla meşguldüler.

— Kızım! Babanı ve ağabeylerini uyandır. Onlar ab­dest alıp sünnetlerini kılana kadar kahvaltı hazır olur.

— Peki anne gidiyorum.

Herkes uyanmış, Duha (Kuşluk) sünnetlerini kılmış, kahvaltı yapılırken de tatlı bir sohbet başlamıştı.

— Kızım! Kur'an dersi nasıl gidiyor? Öğrencileriniz çoğalmış mı?

— Elhamdülillah baba. Biz üzerimize düştüğü şekil­de gidiyoruz. Eskiye göre öğrenciler çoğalmış. Onlara en iyi  şekilde ders vermeye çalışıyoruz. Bunun dışında İslam'ı da anlatıyoruz. Hazreti Peygamberimiz (as)'in hayatını bilhas­sa anlatıyoruz. Müslüman bir toplumun çocuklarının pey­gamberinin hayatını bilmemeleri bizim için utanılacak bir şey. Bunun için onlara anlatmaya çalışıyoruz.

Hacı Abdullah, derin bir of çekti.

— Babam anlatırdı hep. Derdi ki: "Oğlum, bu Kur"an-i Kerim'in kıymetini bilin. O Allah'ın insana gönderdiği en büyük kitaptır. Bir zamanlar bu memlekette bu kitabı oku­mak en büyük suçtu. Camiler kapatılıp ahıra dönüştürüldü. Alimler idam edildi. Sürgün edilip işkencelerden geçirildi. Yıllarca ezan susturuldu. Ya da Türkçeleştirildi.

O 'dönem İslam alimleri Kur'an-ı Kerim'in unutulma­ması için, gizlice ahırlarda ders vermek zorunda kaldılar. Ders verdikleri duyulduğundaysa ya yakalanıp işkence gö­rüp hapse atılıyor, ya da mahkum olup yerlerinden yurtla­rından oluyorlardı. Sırf Kur'an unutulmasın diye rriağara-larda gizlice Kur'an öğretiyorlardı. Çok zorluklar yaşandı çook... Bunun için bu günlerin kıymetini bilin. Çocuklarını­za Kur'an-ı Kerim'i öğretin. Bilin ki bu Kur'an-ı Kerim'in unutulmaması için çok şehid verilmiş, çok canlar yanmış, çok gözyaşları dökülmüş"

Hacı Abdullah bunları babasının dilinden anlattıktan sonra sustu. Bir süre derin bir sessizliğe gömüldü ev. Herkes yaşanmış o acı tabloları hayal edip zihninde canlandır­maya çalışıyordu. Nasıl olurdu İslam ülkesinde böylesi bir zulüm, baskı... Aman Allah'ım!... ne acı... Ama olmuştu. İnşaallah bir daha olmaz diye içlerinden geçirdi hepsi.

Hatice iç geçirerek sessizliği bozdu.

— Ya baba, görüyor musun? Bu gün devir ne kadar değişmiş. Biz, gönüllü olarak Kur'an dersi vermek için ca­miye gidiyor, hatta evleri ziyaret edip çocuklarını camiye göndermelerini istiyoruz. Buna rağmen tam anlamıyla kim­se gondermiyor. Oysa ki çekilen acıların üzerinden fazla bir zaman da geçmiş değil.

Hep suskun kalan Hüseyin söze karıştı:

— Bizler, Müslüman olmamız hasebi ile yükümlülük­lerimizi yerine getirmek zorundayız. Bu halkın çocuklarına Kur'an dersi vermek boynumuzun borcu. Bu halk çocukla­rını camiye gönderir. Sadece çekindikleri birileri var. Gör­müyor musunuz, bir taraftan mürted örgüt ve yandaşları, diğer taraftan rejimin polisi sırf camilerde Kur'an-ı Kerim dersi verilmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Buna rağmen hamd olsun, yine de binlerce çocuk camilerde Kur'an-ı Kerim dersi okuyor.

—  Camiler, İslam'ın mektepleridirler çocuklar. Haz-reti Resulullah (as) Medine'ye ayak basar basmaz, yaptığı ilk iş; bir cami inşa etmek olmuştur. Çünkü cami mü'minle-rin bir araya gelip, tek vücut şeklinde Allah'a yonelip ibadet ettikleri mekandır. Camiler bu gün Kur'an-ı Kerim okunup öğrenilecek, İslami terbiyenin verileceği yerdir. Okullarda İslami ilimler öğretilmiyor. Şayet okullarda öğretilmiş ol­saydı, belki bu anlamda camilere ihtiyaç kalmazdı. Ama bu gün böyle bir şey söz konusu değil. Kaldı ki İslam tarihinde en önemli alimler, bilim adamları, fikir adamları, mutasav­vıflar -örneğin; Mevlana, Şeyh Abdulkadir Geylani, İmam Gazali- gibi büyük şahsiyetlerin çoğu camilerin bünyesinde bulunan medreselerde yetişmişlerdir. Allah hepsine rahmet etsin.

Camiler ilim yuvalarıdır. Bugün ise sadece namaz kı­lınan, kılındıktan sonra da kapılarına kilit vurulan resmi daireler haline getirilmişlerdir. Camilere eski fonksiyonları­nı kazandırmak ve toplumun çocuklarına Kur'an-ı Kerim dersi vermek için İslami cemaat tüm mesaisini harcıyor ve bu uğurcja başına gelen tüm baskılara direniyor.

Hatice babasının anlattıklarından duygulanmıştı.

—  Baba, İslami mücadeleye gönül vermiş tüm genç kızlar okrak, üzerimize düşeni yapacağız. Kur'an-ı Kerim öğretmek gibi ulvi bir görevi en iyi şekilde yerine getirmek için elimizden geleni ardımıza koymayacağız. Bu konudaki baskılar bizi yıldıramayacak inşaallah.

Kahvaltı bitmiş. Hacı Abdullah ve Hüseyin beraber evden ayrılmışlardı. Hatice de annesine yardım edip ev iş­lerini bitirdikten sonra çarşafını giymiş, çıkmaya hazırlanı­yordu.

— Anne ben camiye gidiyorum. Çocuklar gelmeden Önce ders verilecek yerin temizliğine yetişmem lazım. Diğer arkadaşları yalnız bırakmak olmaz.

— Çok iyi olur kızım. Aferin, böyle duyarlı ol işte. Al­lah yolunda hizmet etmek kadar insana kâr getiren başka bir şey yoktur. Ve yapılan işler severek yapılmalıdır. Çocuk­lara iyi davranın. Onları sevin ki onlar da sizleri sevsinler, diyerek hem memnuniyetini dile getirdi, hem de kızma yol gösterdi Zeynep Hanım!

—  Biliyor musun anne, İslam cemaati bize çocukları sevmemizi, onları dövmememizi, yanlış yaptıklarında on­lara şefkatle yaklaşıp yanlışlarını anlatarak doğruyu göster­memizi, onlara İslam'ı ve İslami hayatı sevdirmemizi, bunu da önce kendi hayatımızda uygulamamızı, çocuklara ahla­kımızla, konuşmamızla, edebimizle, hayamızla, ibadetleri­mizle, birbirimizle olan ilişkilerimizde saygı ve sevgimizle örnek olmamızı her fırsatta anlatıp dile getiriyor. Çünkü di­yorlar ki: "Biz yapmadıklarımızı başkalarına diyemeyiz." Gerçekten de anne, bize bu güzel şeyleri anlatıp, yol göste­ren Müslümanlar ile beraber olmak çok güzel.

Muvahhid Müslümanların tavsiyelerinin küçük bir kısmını bir çırpıda annesine anlattı Hatice. Bu duygularla evden çıktı.

Camiye doğru giderken zihninde çocuklara vereceği Kur'an-ı Kerim dersini ve anlatacağı Peygamberlerin haya­tını düşünüp tasarlıyordu. Bu düşünceler içinde camiye girdi. Ders verdikleri camide bayanlara ayrılan yerin temiz­liği için hazırlık yaparken, arkadaşları Zehra ve Sümeyye de geldiler. Sümeyye:

— Esselamu aleykum, deyip arkadaşını Allah'ın sela­mı ile selamladı.

— Ve aleykumusselam ve rahmetullahi ve berekatu-hu deyip selamı daha güzeli ile karşıladı Hatice.

Hemen musafaha edip hal hatır sorduktan sonra odayı temizlemeye başladılar. Bu arada kız çocukları yavaş

yavaş gelmeye başlamışlardı. Her gelen öğrenci yerine oturup dünkü dersi tekrar etmeye başlıyordu. Yavaş yavaş ca­mi, yaşları altı ile on yedi arasında değişen öğrencilerin Kur'an-ı Kerim okuyuşları ile dolmuştu. Hatice bir an öğ­rencilere bakarken düşündü:

"Ya Rabbi ne kadar güzel bir tablo, senin kitabını öğ­renmek isteyen şu güzel insanlar, onların okuyuşları, o birbirine karışan sesleri dünyanın ,en güzel şeyi. O kadar güzel ki anlayıp, kavrayan için cennet kadar güzel."

Dalgınlığını fark eden Zehra sordu.

— Hayrola Hatice, daldın; bir sorun mu var?

— Hayır! Hamd olsun bizim tek sorunumuz davamızdır. Bir an bu güzel çocuklara baktım. Bu sahne bu tab­lo hiç bozulmasın, dünyanın tüm çocukları gelip Kur'an-ı Kerim okusun istedim.

— Bize böylesi bir görevi bahşeden Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Şu anda biz de bazıları gibi evde ne idüğü belirsiz bazı dizilerin karşısında oturup o pislikleri seyredi­yor ya da namahrem erkekler ile çay bahçelerinde fısıldaşıyor olabilirdik. Allah'a hamd olsun ki bizi o çirkeflikten ko­rudu ve bu güzel, ulvi görevi bahşetti.

—  Geçenlerde eski mahallemizden bir arkadaşımı gördüm, dedi Zehra. Açılıp saçılmıştı. Dar bir pantolon giy­mişti. Üstünde kolsuz bir tişört vardı. Saçını da kuaförde yaptırıp dünyanın boyasını sürmüştü. Ben çarşaflı oldu­ğum İçin beni tanıyamadı. Ona seslenip kendimi tanıttım. Hal hatır sorduktan sonra kendisine:

— Ne bu hal kız, sana yakışıyor mu bu şekilde giyin­mek? dedim. Bunu söyleyince o;

— Ne varmış halimde, özgür bir ülkede yaşıyoruz. İs­tediğimi giyerim, dedi. Ben de ona;

— Hayır eğer Müslümansak istediğimizi giyemeyiz. Bizim giyinmemiz gereken elbise şeklini İslam belirlemiştir. Ayıp değil mi daracık pantolon giymişsin? Üstüne de dar bir tişört. Yüzün ise boya tahtasına dönmüş. Söze gelince hepimiz Müslümanız diyoruz. İş amele gelince bir Müslü-mandan çok bir gayri Müslim gibi yaşıyoruz. Senin bu gi­yim tarzın İslam'ın neresinde var? Hem sen o kadar çirkin misin ki kendini güzel göstermeye çalışıyorsun? Bunu söy­lediğimde o da:

— Ne münasebet, hangi çağda yaşıyoruz ki kara çar­şafa bürüneyim? Bu çağda böyle giyim tarzı olur mu? dedi.

Ben de ona:

—  Bak kardeş! Bizler Müslümanız, Allah'a ve Pey­gambere inanmış insanlarız. Bunun için yapmamız gereken görevler var. İman, sadece dil ile olmaz. Biri gelip sana ben uçuyorum derse ve bunu sana göstermezse ona inanır mı­sın? Hayır, neden? Çünkü uçtuğunu görmemişsin de on­dan. İşte bunun gibi biz de Müslümanız dediğimizde, eğer İslam'ın dediği gibi yaşamıyorsak başkalarını Müslüman olduğumuza inandıramayız.

İnancımızın delili olmalı. Bu deliller de: Allah'ın em­rettiği şeyleri yapmak ve nehyettiği şeyleri yapmamaktır. Allah bize namaz kılmamızı, oruç tutmamızı, harama bak­mamamızı, yalan söylemememizi, örtünmemizi, kâfirlere benzemememizi emrediyor. Bu emirleri yerine getirmek zo­rundayız. Getirmediğimiz zaman yalan söylemiş oluruz.

Bak! Avrupalılar Hıristiyan. Onlar açılıp saçılıyorlar. Eğer biz de onlara benzersek onlardan ne farkımız kalır? Halbu­ki biz Müslümanız, onlar Hıristiyan. Bunun için aramızda büyük farklar var. Bunların en başında kadının örtünmesi geliyor. Allah Kur'an-ı Kerim'de bunu emrediyor. Peygam­ber (sav) bunu emrediyor. Biz Müslüman olarak onların emrettiklerini yapmak zorundayız." şeklinde kendisiyle ko­nuştum. Çok mahcup oldu. Hatta utandı.

Sürrveyye konuşma ihtiyacı hissetti:

— Toplumumuz İslam'dan yavaş yavaş uzaklaştırılı­yor. Küfür sadece bir koldan saldırmıyor. Kimi kavmi, ırkçı söylemlerle toplumu etkileyip onlara sosyalizmin ideoloji­sini, kimi de Avrupai hayatı aşılıyor. Halkımız ise cahil bı­rakılmış. Mazlum halkımızın bu yönünü kullanarak onlara fark ettirmeden İslam kaidelerini aralarından kaldırıyorlar.

Bugün memleketimizde, çevremizde bulunan insan­ların anneleri, babaları, dedeleri, nineleri hep namazlı niyazlı. Oysa çocukları İslam'dan uzaklaşmış durumda. O ka­dar ustaca çalışıyorlar ki cahil bırakılmış halkımızı çok ra­hat kandırıyorlar. Açıktan İslam'a saldıramadıklan için çe­şitli hilelere baş vuruyorlar. Bakın bir ara şöyle diyorlardı: "Toprağımız namusumuzdur. Namusumuz esaretten kur­tulmadıkça namaz üzerimize farz değil." Oysa ki namus mefhumunu insanlara veren İslam'dır. İslam kalktı mı na­mus mefhumu da kalkar. İnsanlara namaz kılmayın diye­miyorlar, bu tür hilelere baş vuruyorlar. Oysa ki savunduk­ları sosyalizmde namus diye bir şey yoktur. Kadın bile or­tak maldır.

Diğer yandan mevcut rejim çağdaşlık adı altında ta­mamıyla Hıristiyanların yaşam tarzını topluma benimset­mek istiyor. Televizyonlarda her türlü pislik var. Gazeteler­de de aynı şeyler mevcut. Okullarda hep onların öğretileri var. Her şeyleri ile İslami yaşantıyı toplumdan kaldırmak için çalışıyorlar.

Sohbetlerini gören Hatice çocukların tümünün geldi­ğini onlara haber vermek için yanlarına sokuldu.

— Sohbetinizi bölmek istemezdim; arna öğrencilerin tümü hazır. Artık ders verme zamanı. Sohbetinizi başka zamanda tamamlarsınız.

Üç arkadaş beraber öğrencilere ders vermeye başladı­lar. Öğrencileri üç guruba ayırıp tek tek onlarla ilgilenmeye; önceki derslerini dinledikten sonra yeni bir ders vererek on­lara belletene kadar sabırla, tatlı dille, yumuşak davrana­rak, anlatmaya başladılar. Yeni derslerini verdiler. Anlama­dıkları yerleri defalarca tekrar ederek, sıkılmadan öğretme­ye çalışıyorlardı. Böyle sabırlı, yumuşak, tatlı dilli olmaları öğrencilerinin başarısını da arttırıyordu. Aynı zamanda da aralarında bir sevginin oluşmasını sağlıyordu. Öyle ki üz­gün ya da sıkıntılı gördükleri öğrencileri ile çok yakından ilgileniyor, onların sıkıntılarını paylaşıyor, gerektiğinde yol gösteriyorlardı.

Ders bitmiş sıra günün sohbetine gelmişti. İslam Ce­maatinin tavsiyesi Kur'an-ı Kerim dersinden sonra 15-20 dakikalık bir sürede, İslam tarihinden bir kesitin hikaye edilmesi idi. Konuyu bugün Hatice hazırlamıştı. Hazreti Adem (as)'in hayatını anlatacaktı. Öğrenciler kısa bir teneffüs yaptıktan sonra tekrar pür dikkat Hatice'ye bakıyordu. Hatice besmele çekip kısa bir sûre okuyarak Allah'a hamd-u sena ettikten, Hazreti Resulullah (as) 'a selat ve selam ge­tirdikten sonra başladı konuyu anlatmaya:

— Yüce Allah meleklere: "Ben yeryüzünde bir insan yaratacağım" dedi ve Hazreti Adem'in yaratılış kıssasını anlatmaya .başladı.

Öğrenciler anlatılanları pür dikkat dinliyorlardı. Ha-tice acele etmiyor, mümkün mertebe konuyu çocukların anlayacakları şekilde hikaye edip anlatmaya çalışıyordu.

— Allah ona bazı şeyler öğretti. O da o öğrettiği şey­leri ezberledi Daha sonra Allah ona "Adem" ismini verdi. Meleklere, Adem'e secde edin diye emir verdi. Tüm melek­ler secde ettiler. Ancak Şeytan etmedi.

— Hocam! Şeytan da melek miydi? şeklinde Öğrenci­lerden biri soru sordu.

— Hayır, o melek değildi. Ama çok ibadet ettiği için onların derecesine yükselmiş, onlarla beraber kalıyordu. Şeytanın adı "İblis"tlr. İblis, Adem'e secde etmediğinde Al­lah ona sordu: "Niçin secde etmiyorsun?" İblis; "Beni ateş­ten yarattın, onu çamurdan, ben ondan üstünüm. Onun için ona secde etmeyeceğim" deyince Allah; "Defol, çık oradan, sen artık koyulmuşlardansın" dedi. Böylece onun adı Şey­tan oldu. Şeytan da dedi ki: "Ya Rabb, sen bana kıyamete kadar ömür ver. Ben de Adem ve çocuklarına düşman olup, onları yoldan çıkaracağım. Onları cehennemlik yapacağım" diyerek insana düşman oldu.

Bir başka Öğrenci;

— Hocam! Şeytan, Allah isyan etti. Onun emrini yap­madığı için cehenneme girecek değil mi? diye sorunca Hatice:

— Evet, dedi. Biz de onun emirlerini yapmazsak ce­henneme gireriz. Daha sonra Allah, Adem'i cennete koydu. Çok güzel bir yerdi orası... diyerek Hazreti Adem'in kıssa­sını anlatmaya devam etti. Bir müddet sonra kıssayı ta­mamlamadan kesti Hatice.

— Hocam daha sonra ne oldu, anlatır mısın?

Hatice;

— Devamını yarın anlatacağım. Dinlemek isteyenler yarın muhakkak gelsinler, dedi. Öğrencileri merak içinde bırakıp ertesi gün gelmezlik yapmamaları için tedbirini al­dı.

Öğrenciler dağılıp gittikten sonra bulundukları yeri iyice temizleyip oradan ayrıldılar. Yolda giderlerken arka­dan:

— Hatice, Hatice! diye ses duydu.

Hatice arkasına dönüp baktığında... Aman Allah'ım! Gözlerine inanamıyordu. Bu da kim?

 

7- Bölüm

 

— Ayşe nerede kaldı çekiç. Bulamadın mı hala? diye seslendi Şükrü Bey.

Yeni evlerine taşınmışlardı. Yaklaşık iki senedir evin iç dekoru ve borçlan ile meşgul olduklarından ancak eve taşınabilmişlerdi. Çok güzel bir ev olmasını istemişti. Bunun için tüm imkanlarını seferber etmiş, evin iç dekorunu müte­ahhide bırakmamıştı. Bu sebeple yaklaşık iki sene beklemiş­lerdi.

Şükrü Bey ve Ayşe Hanım bu ev için yememiş, içme­miş, para biriktirmişlerdi. İstedikleri gibi bir ev olmuştu. Gerçi daha güzeli olabilirdi; ama şimdilik imkanları buna yetiyordu.

Eve yeni taşınmanın telaşını yaşıyorlardı Şükrü Bey ve ailesi. Tam bir koşuşturmaca içinde idiler. Yeni mobilyalar, perdeler, yatak odası vs... almışlardı. Yeni aldıkları eş­yalar henüz gelmemiş olduğundan evi tam olarak kuramı­yor, sadece ufak tefek işleri halletmeye çalışıyorlardı.

— Ayşe! Nerede kaldın, dedim. Çekici hala bulama­dın mı?

— Tamam, arıyorum, bulduğumda getiririm. Fatma, Fatmaaa! Kilerdeki eşyalara bir bak. Belki çekiç oradadır.

— Bana ne!., kendin bak!., benim işim var.

— Ah şu kızdan çektiğim. Kafama taş vur desem, al kendin vur diyecek. Ya Rabbi! Şu kıza biraz akıl ve terbiye

ver.

Bir yandan mırıldanıyor, bir yandan da çekici arama­ya devam ediyordu. Ayşe Hanım.

— Baba al, diyerek çekici uzattı Ali.

Zilin çalması ile kapıyı açtı Fatma. Gelenler mobilya mağazasındandı. Siparişleri getirmişlerdi.

— Baba! Eşyalar gelmiş. Seni çağırıyorlar.

Şükrü Bey işini yarım bırakarak kapıya geldi. Eşyala­rı dikkatli ve yavaş yavaş getirmelerini tembih etti.

— Ayşe! Bak eşyalar gelmiş. Gel de nerelere konula­cağını söyle. Arkadaşlara yardımcı olalım.

Ayşe Hanımın da gelmesi ile ailenin hepsi bir araya gelmiş, getirilen eşyaların hangi odalara bırakılacağım tarif ediyorlardı. Şunu yatak odasına, şu oturma odası için, bunu oraya bırakın, burası misafir odası, şunları da buraya bıra­kın... diye eşya taşıyan taşıma görevlilerine talimatlar yağ­dırıyordu Ayşe Hanım.

Eşyaların taşınması bitmiş, taşıma görevlileri de git­mişlerdi. Ailenin hepsi yorgundu. Kimsenin konuşacak me­cali kalmamıştı. Akşam olmuştu. Herkes bir şey yememiş olduğundan açlıktan bitap düşmüştü. Ali dayanamadı:

— Baba ben açım. Annem yemek yapmamış. Bu gün yemek yemeyecek miyiz? dur  Roman yeter ki kur'an susmasın Ahmet de kardeşini destekledi.

— Evet baba, ben de açım. Yemek istiyorum. Yemek yemeden de yatmam.

Bu istekler üzerine Şükrü Bey hanımına ricada bulun­du.

— Ayşe bir şeyler hazırlasan da yesek. Çok acıktık.

—  Kusura bakmayın çok yorgunum. Ayrıca mutfak çok karışık. Sen zahmet edip de bize dışardan bir şeyler getirsen olmaz mı?

Bunutv üzerine çocuklar da; "Evet, evet! Dışardan bi­ze getir" deyince... Şükrü Bey çaresiz dışarıya çıkıp yemek getirmek için bir lokanta aramaya başladı. Bir süre dolaştık­tan sonra bir İpkanta buldu ve bir şeyler aldı.

Şükrü Bey gelmiş, Ayşe Hanım getirilen yiyecekleri hazırlamakla meşguldü. Her zamanki gibi Fatma yine yardım etmemek için bir bahane bulmuş, evde başka şeylerle uğraşıyordu. "Sofra hazır" diye seslendi Ayşe Hanım.

Ali ve Ahmet bir yandan yemek yerken bir yandan da:

— Baba lahmacunlar çok güzel olmuş. Her zaman al olur mu? diyorlardı. Babaları da:

— Tabii tabii, bankam olduğunda her gün alırım! di­ye cevap verdi.

Günün yorgunluğu sebebiyle yemekten sonra hemen uyumuşlardı.

Ertesi gün evde yine bir koşuşturmaca bir curcuna al­mış başını gidiyordu. Mobilyaların da dün gelmesi ile artık evi düzenleme zamanı gelmişti. Mobilya mağazasından gelen elemanlar, monte edilmesi gereken parçaları monte et­mişlerdi. Geriye onların yerleştirilmesi kalmıştı.

"Kanepeyi  şuraya bırakalım"   dedi Ayşe Hanım. "Yok, yok! Orada pek çirkin durur, en iyisi şuraya koymak"

dedi  Şükrü Bey.

Şunu şuraya koyalım, bunu buraya koyalım derken bazen tartışıyor, bazen burun kıvırıyor, bazen de işi yarım bırakıyorlardı.

Sonunda Ayşe Hanım dayanamadı:

— Ev hanımı ben miyim, sen misin? Bırak, işime ka­rışma. Sen kendi işine bak. Hem neden işine gitmiyorsun. İki gündür dükkanı el aleme teslim etmiş, burada benim iş­lerime karışıyorsun!

— Ne demek senin işin, bu evde yalnız mı oturacak­sın. Dün eşyaları taşıyınca dükkana gitmem aklına gelmi­yordu da bu gün iş düzeltmeye gelince mi aklına geldi? Ne­den? Çünkü, her şey senin istediğin gibi olmayacak. Onun için öyle mi... Laf açıldı mı erkekler hiç bize yardım etmi­yorlar diye söylenirsiniz. Size yardım edelim dediğimizde de, "bizim işimize karışmayın" diyorsunuz. İşinize gelince öyle, işinize gelmeyince böyle. Ne haliniz varsa görün, eli­mi bir şeye sürmeyeceğim. Hızla lavaboya yönelip ellerini yıkadıktan sonra dışarı çıktı.

Ayşe Hanım rahatlamıştı. Evi istediği gibi düzenleye­bilirdi artık. Kızı Fatma'ya seslendi.

— Fatma, kızım gel bana yardım et. Şu oturma gru­bunu düzenleyelim.

— İşim var, hem babam yanında, o sana yardım etmi­yor mu?

— Baban çıktı. Hadi gel de beni bağırtıp saçını başını yoldurtma bana.

— Babam neden gitti? Oysa yardım etmek için dük­kana birini bırakmıştı. Böyle olmadık yerde niye gitti.

— Tartıştık onunla.

— Neden, ne oldu ki?

—  Eşyaları düzeltme konusunda anlaşamadık. Ben de; "Benim işime karışma, sen dükkanına git" deyince oda çekip gitti.

— Onun da saçını başını mı yolacaktm yoksa...Ne­den kırdın adamı? Bu evi düzenlemek için neler yaptığını bilmiyor musun? Onca borç altına girip eşyalar aldı. Aman anne! Ne kadar şom ağızlısın.

—  Sus, terbiyesizlik yapma! Onun avukatı mısın?. Hem sen neden karı-koca arasına giriyorsun? Karı-koca arasına girilmez bilmiyor musun? Sen evlendiğinde benim gibi yapmazsın tamam mı? Hem zaten senin koca sana hiz­metçi tutacak(!) Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacak (!) Sen hanımefendi olacaksın (!)

— Dalga geçmesene... Bak sana yardım etmem, yal­nız kalırsın. Babamı kovduğuna pişman olursun.

— Haydi haydi fazla gevezelik yapma da gel şu vitri­nin eşyalarını düzeltelim.

— Anne, bu kadar eşyayı vitrinde durması için mi al­dın? Yazık değil mi?

— Neden yazık olsun? Evimize gelenlerin; "Bunların vitrinleri bomboştu, ne kadar da cimriler bir şeyler alamaz­lar mıydı?" demelerini mi istiyorsun? Vitrinimizin boş dur­ması bizim için ayıp değil mi?

— Anne, ben oda takımımı pek beğenmedim. Çalış­ma masam istediğim şekilde değil. Babama söylesen de de­ğiştirsek.

— Nesi varmış? Çok güzel. Dünyanın parasını verdi baban ona. Nesini beğenmiyorsun? Hem değiştirilmesi için de masraf gider. Baban çok borçlanmış. Şükret! Bir masası bile bulunmayan insanlar var.

— Bak hele! Nasıl savunmaya geçti. Sanki biraz önce söylenen kendisi değildi.

— Benim söylememle seninki bir değil. Ben onun ka-nsıyım. Yıllardır onun kahrını çekiyorum. Benim hakkım var; ama senin hakkın yok. Bunun için kendinle beni bir tut­ma, tamam mı, a benim aptal kızım?

Akşam olmuş, Şükrü Bey dönmüştü. Suratı asıktı. Hiç kimse ile konuşmuyordu. Bu asık surat ile yemeğini ye­di. Ayşe Hanım havayı yumuşatmak ve gündüzki hatasını

telafi için:

— Günün nasıl geçti? Buradan çıktıktan sonra dükka­na mı gittin? Dükkanın durumu nasıldı? diye sorular soruyor, her defasında koca bir suskunluk alıyordu.

Bu durumu gören Fatma:

— Ooh, canıma değsin. Seninle konuşmadı. Onu ko­varsan o da böyle yapar, dedi.

Ayşe Hanım umursamaz bir tavırla

—  Bir şey olmaz. Nasıl olsa yumuşar, dedi mutfağa yöneldi. Her zamanki gibi Fatma yine yardıma gelmemişti. Oturma odasına geçip televizyon izliyordu. Küçükler de er­ken yatmıştı. Ailenin tümü çok yorucu bir gün geçirmişler­din di; ama değmişti doğrusu. Evi tümden yenilemişlerdi. Ger­çi çok borçlanmışlardı; ama bir şey olmazdı. Nasıl olsa öderlerdi.

Evin içinde biraz gezdi Ayşe Hanım. O eski modası geçmiş eşyalardan kurtulmuştu. Tek tek yeni aldıkları mobil­yalara bakıp el sürüyor, gururlandıkça gururlanıyordu. Bir yandan da kendi kendine "şuraya güzel bir tablo lazım. Şura­ya da iki tane yeni'moda fiskos "masası, bu masalar için el işi dantel işlejmeli örtü. Ayrıca onların üzerine de şöyle güzel suni çiçekler lazım. Masanın üzerine şöyle güzel bir kristal va­zo lazım ki görenleri hayran bıraksın." diye diye gezinip du­ruyordu. "Da ha alınacak çok şey var" dedi kendi kendine.

O gece sabaha kadar yatamamıştı Ayşe Hanım. Evi ve eksiklerini düşünmüş, bir yandan gelecek konu komşuyu ve akrabaların getirecekleri hediyeleri hayal ediyor, "Keşke düşündüğüm şeyleri getirseler" diye ümit besliyordu. Öte yandan da evinin güzelliği karşısında nasıl hayran olacak­larım hayal ediyor, bunu düşündükçe için için gülüp se­vinçten uçacak gibi oluyordu.

"Anne, anne!" diyen Ali'nin sesi ile irkildi Ayşe Ha­nım. Ne zaman uyumuştu, nerdeydi? Bir an nerede olduğu­nu unutmuştu. Her nasılsa kendine geldi. Evet,evet yeni ev-lerindeydi.

—  Ne var, ne oldu? Sabahın köründe ne istiyorsun, diye kendisini uyandıran oğluna biraz sertçe çıkıştı.

— Kalk artık acıktık, kahvaltı hazırla, dedi Ali.

— Oğlum git yat, sabahın köründe ne kahvaltısı isti­yorsun.

Her nedense bir an Şükrü Beyin yatakta olmadığını fark etti. Nereye gitmişti bu adam, sabahın köründe?., diye düşündü. "Allah'ım ne kadar da inatçı bir adam, kahvaltıyı da beklemeden gitmiş" diye mırıldandı.

— Anne acıktım, hem saat 10:00'a geliyor.

— 10:00 mu? diye sordu. Dünkü hayallerini düşün­dü. Demek çok geç yatmış olmalıyım ki şimdiye kadar uykuda kaldım, diye mırıldandı. Kendi kendine mırıldandığı­nı gören Ali;

— Kendi kendine ne konuşuyorsun, kalkacak mısın? dedi.

— Yok bir şey oğlum, tamam kalkıyorum, diyerek doğ­ruldu. Bir yandan da kocasına; "İnatçı herif, erkenden kalkıp gitmiş, beni uyandırma zahmetine bile katlanmamış. İnsan gider de uyandırmaz mı? Ne olacak şimdi, o kadar işimiz var. Bir de misafirler gelirse... bizi hazırlıksız yakalarlar. Aman olur mu, misafirler habersiz gelirler mi? Ya gelirlerse... İnatçı herif, iyi ki bir şey söyledik, artık bir hafta surat asar"

Söylene söylene yataktan çıkıp üzerini değiştirdikten sonra mutfağa geçip kahvaltı için ocağa çay suyu koydu. Diğer çocuklarını uyandırmak için odalarına geçti.

— Fatma kızım uyan. Öğlen olmak üzere, her an mi­safir gelebilir.

— Ne var ne istiyorsun, bırak yatayım. Bugün okul da yok.

— Kalk işimiz var. Zaten geç uyandık. Birileri gelirse ayıp olur.

— Tamam tamam, senden kurtuluş yok biliyorum. dur

Kahvaltı hazırlanmış hep beraber yiyorlarken Fatma annesine baktı.

— Babam ne zaman çıktı? Kahvaltı yapmadı mı?

— Hayır yapmadı. Çıktığını da görmedim. İnsan gi­derken bir sorar, lazım bir şey var mı yok mu diye? Ama nerde...

— Onu kırarsan böyle olur. Ali annesine';

— Anne artık hep burada mı oturacağız? diye çocuk-su bir soru sorunca annesi;

—  Evet oğlum, artık hep burada oturacağız. Burası bizim evimiz, dedi.

Hem kahvaltı yapıyor, hem de konuşuyorlardı. Ayşe Hanım evin eksiklerini anlatıyor, alınacak yeni eşyaların lis­tesini sıralıyordu. Çocuklar da bu listeye eklemelerde bulu­nuyor, liste kabardıkça kabarıyordu.

— Aslında televizyonumuzu da yenileseydik iyi olur­du. Bu yeni eşyalara eski televizyon pek gitmiyor, dedi Ayşe Hanım.

Fatma onu onayladı.

—  Evet anne, çok güzel televizyonlar çıkmış. Şöyle büyük 55 ekran bir tane alırız. Bir de bir video da alsaydık ne kadar iyi olurdu.

— Biliyor musun dün gece siz yattıktan sonra uyku tutmadı. Ben de gelip evi dolaştım ve şunları kararlaştırdım. Gel sana da göstereyim. Bak şuraya şöyle güzel bir manzaralı tablo çok güzel gider, diyerek ana kız evi dolaşmaya başladılar.

— Evet anne, gerçekten çok güzel olur.

— Bir de şu iki köşeye birer fiskos masası, büyük ma­sa içinde kristal bir vazo, fiskos masalarının üstüne de şöyle güzel iki tane çiçek..

— İyi hoş düşünüyorsun da... babam alır mı? Bunca borçtan sonra hayatta almaz. Ay!..Anne şuraya güzel bir ağlayan çocuk resmi ne kadar güzel olur.

— Off. çok eksik var çook.. Bu eşyaların görüntüsü­nü güzelleştirecek aksesuarlarımız, hemen hemen hiç yok. Halbuki aksesuarlar olmazsa görüntü pek de o kadar güzel olmuyor.

— Ay anne! Çiğdem onların evinde o kadar güzel bir tavus kuşu resmi var ki... Kuyruk kısmına gerçek kuyruk yapıştırmışlar, kuş kısmını çizmişler, ama gördüğünde sahi­ci sanırsın.

— Yavaş yavaş alırız. Şimdi hemen birden söylersek baban dünyada almaz. Biraz zaman geçsin hele...

 

8- Bölüm

 

Uzun zamandır görmediği çocukluk arkadaşı Hacer ile karşılaşmıştı Hatice.

Hacer İstanbul'da oturan dayısının oğlu ile evlendikten sonra oraya yerleşmişti. Birkaç yıldır orda kalıyordu. Ara sıra gelirdi. Memleketine geldiğinde muhakkak Hatice'yi görürdü. Hatice'nin ailesi ev değiştirdiklerinden dblayı son gelişinde görüşememişlerdi. Bu tevafuk çok güzel olmuştu. Her ikisini de ziyadesiyle memnun etmiş, iki arkadaşın hasret gidermesi­ne sebep olmuştu.

Hacer'in oğlunu gören Hatice çok sevinmişti. Bir oğlu­nun olduğundan haberi yoktu. Eve davet etmiş, Hacer'in izin almadığını söylemesiyle ev adresini verip ertesi gün buluşmak üzere ayrılmışlardı.

Bugün can kardeşi Hacer gelecekti. Annesi ve Hatice ge­lecek misafirlerine hazırlık yapmaktaydılar.

— Anne bir görsen ne kadar tatlı bir çocuk. Tıpkı anne­si gibi yüzü tombul, çok güzel siyah saçları, kahverengi gözle­ri var.

— Evet kızım, çocuklar Allah'ın evli çiftlere verdiği en güzel nimettir. Allah'ın rahmeti gereği de bakımları çok güç ol­masına rağmen anne ve babasının kalplerinde oluşan çocuk dur sevgisi, tüm o zorluklan sevgiyle kolaylaştırmaktadır. Ama aynı zamanda da Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de; "Mallarınız ve çocuklarınız sizler için fitnedir" diye buyurarak Müslü­manları uyarmaktadır. Yani onlar bizim için imtihandırlar. Ço­cuklar bizim davamızı yürütmemize engel olmamalıdır.

— Çok güzel söyledin anne. Müslümanlara düşen ço­cuklarını İslami bir terbiye ile büyütüp yetiştirmektir. Yoksa onlara kapılıp davayı terk etmek değildir.

Anne kızın bu güzel sohbetini çalman zil bozdu. Zili du­yar duymaz Hatice koşarak kapıyı açmaya gitti.

— Kim o?

— Benim Hacer, dedi kapının öbür tarafındaki.

Kapıyı hemen açtı Hatice. Misafirini buyur ettikten son­ra geçen günkü karşılaşmaları sokakta olduğundan sanlamamışlardı, bir güzel sarıldılar.

İkisi de hasret gözyaşları döktüler biraz. Az sonra birinin kendilerini izlediğini fark ettüer. Evet Zeynep Hanımdı.

— Hoş geldin kızım dedi Zeynep Hanım.

Hacer hemen onun elini öptü. Zeynep Hanım da onu Öptü. Sarıldılar.

"Mü'minler kardeştir" diyor Yüce Allah, gönüller fikir­ler bir oldu mu sevgi katmerleşiyor. Allah için birbirini sevdi mi insan, o sevgiyi Allah arttırdıkça arttırıyor. Hem çocukluk arkadaşıydılar, hem de aynı davaya baş koymuşlardı. Beraber yaşadıkları çok güzel anıları vardı.

Onlar sohbete dalıp hal hatır sorarlarken kapı tekrar ça­lındı. Bu sefer kapıya Zeynep Hanım baktı. Çünkü iki arkada­şı rahatsız etmek istemiyordu. Gelenler Sümeyye ve Zehra idi­ler.

Selam vererek içeri girdiler, Musaf ahadan sonra oturdular. Hatice kısaca Hacer'i tanıttı.

— Benim çocukluk arkadaşım. İlkokulu beraber okuduk. Kur’an-ı Kerim dersini beraber aldık. İslam davasına beraber gö­nül bağladık. Bir müddet camide beraber ders verdik. Daha son­ra evlenip eşinin iş durumundan dolayı İstanbul'a yerleşti. Yak­laşık bir buçuk yıldır da görüşmüyoruz.

Bu arada küçük M. Ata da annesiyle beraber gelmişti. Hatice onu alıp bir müddet sevdikten sonra:

— Şiz.gelmeden Önce anneme M. Ata'dan söz ettim. Bi­raz çocuklarla ilgili konuştuk. Çocukların anne babaları üze­rinde en baştaki hakkı onları İslami bir terbiye ile büyütmek­tir. Anne ve babalar bu konuda çok hassas ve dikkatli olmalı­lar. Çünkü çocuklar bizim geleceğimiz, bizim yarmlarımızdır. Bunun için küçük yaşta onlara Allah sevgisini, Peygamber (sav)'in sevgisini, Kur'an-ı Kerim'in sevgisini vermek lazım, diye konuşuyorduk annemle, dedi Hatice.

— Biliyor musun, diyen Hacer devam etti. Bir annenin en büyük görevlerinden biri Allah'ın kendisine emanet ettiği çocuğu iyi yetiştirmesidir. Çünkü çocuk belli bir yaşa kadar hep annesiyle beraber kalmak zorundadır. Bu zorunluluktan dolayı annesinin ona vereceği her şeyi alır. Annesine muhtaç­tır. Ayrıca çocuk doğumundan ölümüne kadar hep bir şeyler öğrenir. Süt emen çocuklar bile annesini onun kokusundan ta­nır; kalp atışlarından bilir. Bunun için ilk örnek alıp taklit etti­ği annesidir. Ve çocuklarda karakter, küçük yaşlarda şekillen­meye başlar. Onun için onlara İslami bir kişilik kazandırmanın en güzel yolu; doğar doğmaz onlara bu terbiyenin verilmesi­dir. Yoksa ileride geç olabilir.

— Ooo, bakıyorum kendini epey geliştirmişsin. Çocuk sahibi olduktan sonra mı okumaya başlayıp bu konuda birikim elde ettin? Yoksa daha önce de birikimin var mıydı?

— Bir Müslüman olarak ayrıca bir davetçi olarak bunla­rı bilmemiz lazım. Tabii çocuk sahibi olmadan Önce insan faz­la Önemsemiyor. Ama çocuğun olduğunda işin önemini anlı­yorsun. İşte o zaman ya boş verip kendini de çocuğunu da eşi­ni de yakacaksın, ya da işin ciddiyetini anlayıp en iyi şekilde kendini yetiştirip çocuğuna güzel bir Islami terbiyeyi vermeye çalışacaksın. Hem bizim gibi davetçi kadınların bu konulara çok dikkat etmesi gerek. Bir tebliğcinin söylediklerini önce kendisinin yaşaması lazım. Aksi halde kendini inkâr eder. Hem Allahu Teala Kufan-ı Kerim'de bizi bu konuda uyarıyor: "Yapamadıklarınızı neden başkalarına söylüyorsunuz?" diye. Bir başka ayette; "Yazıklar olsun o kimselere ki yapmadıkları­nı başkalarına yapın derler." Bunun için önce yaşamamız la­zım. Yoksa söylediklerimiz riyadan, gösterişten öteye geçmez.

Bu arada Zeynep Hanım, Hatice ile beraber misafirleri­ne ikramda bulundu. Bir yandan ikram edilenler yeniliyor, di­ğer yandan da sohbete devam ediliyordu. Zeynep Hanım da işlerini bitirmiş, aralarına katılmıştı.

Bu sırada Sümeyye konuşuyordu:

— İslam Cemaati sürekli olarak çocuk terbiyesi ve salih amel konusunda bize gerekli hatırlatma ve tavsiyelerde bulunur. Bizler öncelikle kutsal İslam davasının fertleriyiz- Davamız o ka­dar kutsal ve yücedir ki ona layık olabilmek için çok dikkatli ol­mamız lazım. Bugün bizler camide Allah'ın kutsal kitabı olan Kur'an-ı Kerim dersi veriyoruz. Ders verdiklerimizin çoğu ço­cuk. Tümünün sevgiye ihtiyaçları var. Onlara sadece öğretmek değil, aynı zamanda onları eğitmek de en başlıca görevimiz. İn­sanlar bir şeyleri bir yerlerde bir şekilde öğrenirler. Ama eğitim, her zaman her yerde verilemez. Bilhassa Islami terbiye, küçük yaşlarda verilmeli ki kalbe İşlesin. Kalbe işlenen bir şeyi sökmek çok zordur. Hazreti Resulullah (as)'ın; "Çocuklarınıza yedi ya­şında namaz kılmayı öğretin" şeklindeki buyruğu bizim için en büyük terbiye işaretidir. Bunu şiar edinerek hem kendi çocukla­rımızı, hem de camilerde bize emanet edilen çocukları bu hadi­sin ışığında, eğitim ve öğretime tabi tutmak üzerimize bir haktır.

Zehra da arkadaşlarının söylediklerini destekledi:

— İnanın bugün bizler üzerimize düşen tebliğ vazifesi­ni hakkıyla yapmazsak, Allah'ın huzuruna ak yüzle çıkama­yız. İyiliği temredip kötülükten nehyetmek tüm mü'min erkek ve kadınların üzerine farzdır. Bunu böyle bilip bu bilinçle ha­reket etmeliyiz. Kendimizi İslami konularda yetiştirmeli, bol bol okunmalıyız. Siyeri, fıkhı, tefsiri çokça okumalıyız ki bu va­zifemizi yapabilelim. Çünkü bizler, kendimizden sorumlu ol­duğumuz kadar ailemizden, akrabaları muzdan da sorumlu­yuz. Allah bizden onlara tebliğ yapıp yapmadığımızın hesabı­nı soracaktır.

Zeynep Hanım genç kızları dinliyor ve için için Allah'a hamd ederek İslam'a gönül vermiş böyle genç, temiz erkek ve kızların çoğalması için dua ediyordu. Bu güzel, temiz insanla­rın yetişmesine vesile olan muvahhidleri de koruması için hep niyazda bulunuyordu. Kendi zamanlan böyle miydi? Kendi­lerine sadece namaz kılma, oruç tutma ve örtünme Öğretilmiş­ti. İslam'ın diğer yönlerini ise Hacı Abdullah ile evlendikten sonra öğrenmişti. Oysa şimdiki gençler, İslam'ı hem yaşıyor hem de öğretiyorlardı. Bu uğurda başlarına gelenlere de aldı­rış etmiyorlardı. Kimi bu uğurda şehit oluyor, kimi de zindan­lara atılıyordu.

Buna rağmen gün geçtikçe azimleri artıyor, bu azimle çalışmalarını sıklaştırıyor, harıl harıl bir şeyler yapmaya gayret ediyorlardı.

Hatice'nin "Anne daldın" ihtarıyla kendine geldi.

— Sizin sohbetinizi dinliyordum. Bu azminizi gördükçe göğsüm kabarıyor, dedi Zeynep Hanım.

Hatice biraz da batıda mücadele veren kardeşlerin du­rumunu konuşmak için Hacer'e;

— Batıda bilhassa İstanbul'daki okullarda devam eden başörtüsü direnişindeki kardeşlerimizin durumundan haberin var mı?

— Evet, var. Komşu olduğumuz bazı kardeşlerle bazen konuşuyoruz. Kendileri İslam'ın bir farizası olan ve Müslü­man kadının en büyük şiarı olan örtüyü kesinlikle çıkarmaya­caklarını, çünkü onu çıkarmakla Allah'ın emrini çiğnemiş ola­caklarını belirtiyorlar. Müslüman bir toplumda böylesi bir bas­kının yaşanmasının utanç verici olduğunu her zaman dile ge­tiriyorlar. Çok kararlı ve azimliler. Onurlu bir mücadele veri­yorlar.

— Allah'a hamd olsun ki İslami değerleri sahiplenme her yerde var. Bizler inançlarımızla varız; inancımızı kaybettik mi her şeyimizi kaybederiz. Bugün bölgede İslami bir uyanış ve direniş olmamış olsa idi; bırakın çarşaf giymeyi örtünme­miz bile mümkün olmayacaktı. Siz de bilirsiniz ki mev:ut re­jim İslami yaşantıyı yozlaştırmaya çalışırken, ona mürted ör­güt de eklenince artık toplumumuz yavaş yavaş İslam'dan uzaklaştırıldı. Namaz kılan gençlerle alay ediliyor, örtünen kardeşler küçümseniyor, bu şekilde Müslüman halkımız sindirilmeye çalışılıyor. Hazreti Resulullah (as); "Küfür tek millet­tir" diyor. Adı, rengi, ismi ne olursa olsun fark etmez. Hedef İs­lam oldu mu düşmanlıkta birbirleriyle yarışıyorlar. Bugün ba­tıda, örtülerinden dolayı bacılarımızı okullarına almayanlar,  bölgede de camilere baskınlar düzenleyerek Kur'an-ı Kerim derslerine engel olmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Biz, o onurlu başörtüsü direnişini sürdüren kardeşleri­mizle gurur duyuyoruz. Biz ve onlar aynı cephede çarpışıp ay­rı mevzilerde yer tutmuş askerler gibiyiz. Mü'minler kardeştir. Bunun aksi asla düşünülemez.

Hacer Hatice'yi onayladı.

— Küfrün her zamanki oyunu Müslümanları parçala­mak olmuştur. Çünkü yek; vücut olan Müslümanları mağlup etmek imkansızdır. Onları yenmenin tek yolu onları parçala­maktır. İşte bunu iyi tespit eden küfür, dünyanın her yerinde bunu yapmakta ve Müslümanları hakimiyeti altına almakta­dır. Oysa iki vahdet bugün elzemdir. Çünkü Müslümanlar tek

Zehra da:

— Biliyor musunuz! diyerek bu güzel sohbete katıldı. Küfre karşı verilen mücadeleyi kazanmanın tek yolu daha çok Allah'a dayanıp İslam'a sarılmaktır. Çünkü, Müslümanlar İs­lam'a sarıldıkları sürece Allah'ın yardımı hep onlarladır. Şekil değişikliği arz etse bile. Bugün, batıda okullarda başörtüsü di­renişini gösteren kardeşlerimiz, eğer davalarından en küçük bir ödün verirlerse küfrün baskısı daha da artacaktır. Örneğin, mantoyu çıkarıp uzun etekler giymeleri yahut başörtülerinin üstüne peruk takmaları küfrü cesaretlendirmekte, baskıyı da­ha da artırmaktadır.

Oysa inanıyorum ki, Müslümanın dünyada kaybedece­ği bir şeyi yok. Kaybedeceği tek şey ahiretidir. Bunun için Müslüman, İslam'a ve değerlerine sarıldıkça şahsiyet kazana­caktır.

Genç kızlar bu şekilde sohbete dalmışlardı'. İslam'ın ve Müslümanların durumunu ve yapılması gerekenleri, Müslü­man kişinin üzerine düşen görevlerin neler olduğu konuların­da tatlı bir sohbetle fikir alışverişi yapıyorlardı. Onlar biliyor­lardı ki davetçi insanların bir araya geldiklerinde konuşacak­ları öncelikli meseleleri vardır. O da İslam'dır.

— Ooel-Epey geç olmuş, benim gitmem lazım, dedi Ha-cer.

— Burada kalmak için izin almadın mı? diye sordu Ha­tice.

— Hayır canım, hem zaten Muhammed Ata'nm bakımı için evde olmam daha iyi olur. Biliyorsun geleceğin mücahit­lerini yetiştiriyoruz, dedi Hacer latifeli olarak.

— Ben senin birkaç gün bizde kalacağının hesabım ya­pıyordum; diyerek üzüntüsünü belirtti Hatice.

— Surat asma bir aya kadar buradayım. Hem sen bize gelirsin, hem de ben gelirim. Şimdilik müsaadenle.

Diğerleri de kalkma zamanlarının geldiğini söyleyip Hacer ile beraber çıkmaya hazırlandılar. Hatice, kızların çar­şaflarını getirip kendilerine verdi. Çarşaflarını giyip dışarı çı­karlarken, Hatice çıkan arkadaşlarıyla tek tek musafaha yapıp vedalaşti. Çıkarlarken tekrar selam vererek çıktı genç kızlar.

Misafirleri gittikten sonra annesiyle beraber etrafı topla­yıp bulaşıkları yıkayan Hatice, bir an namaz kılıp kılmadığım düşündü. Evet kılmıştı, hem de cemaatle kılmışlardı. Kendim bildi bileli namazları mümkün mertebe hep vaktinde ve cema­atle kılardı. Çünkü cemaatle kılman namazın sevabı daha faz­laydı. Bir de misvak kullanıldı mı namazı 70 dereceye kadar yükseltiyordu.

 

9- Bölüm

 

Bugün yine erkenden ev işlerine başlamışlardı. Hatice ve annesi işlerini bitirmişti. Ev halkının kahvaltı ya­pıp çıkmasından sonra Hatice'nin camiye gitme zamanı gelmişti.

— Anne ben camiye gidiyorum. Temizliğe yetişmem lazım. Arkadaşları yalnız bırakmak olmaz.

— Tamam kızım, Allah zihin açıklığı versin. Allah siz­lere ve tüm Müslümanlara yardım etsin, iyiliklerinizi bere­ketlendirsin, sizleri kem gözlerden ve düşmanların şerrin­den muhafaza etsin. İşinizi en iyi ve güzel şekilde yapmaya çalışın. Yoksa sana hakkımı helal etmem.

Çarşafım giyip annesine selam vererek çıktı Hatice. Evden hep; "Bismillah, tevekkeltu alallah, hasbunallah, ya Rabbi insi ve cinni düşmanların şerrinden sana sığınırım, işimi bereketlendir" şeklinde dua ederek çıkardı. Bugün yi­ne bu duaları edip camiye doğru yol aldı.

Camiye vardığında Zehra ve Sümeyye gelmişlerdi. Hep beraber ders verdikleri yerin temizliğini yapmaya baş­ladılar. Nihayet temizlik bitmişti. Bu arada kız öğrenciler de yavaş yavaş geliyorlardı. Kızlar öğleden önce, erkekler ise öğleden sonra ders alıyorlardı.

Öğrencilerin tümünün gelip gelmediğini kontrol ederlerken birkaç öğrencinin gelmediğini fark etmişlerdi. Onları sordu Sümeyye:

— Arkadaşlar! Perihan, Rumeysa ve Selma arkadaş­larımız gelmemişler. Niçin gelmediklerini bileniniz var mı?

Öğrencilerden biri; "Hocam, Selma hastaydı, onun için gelmedi" dedi. Bir başka öğrenci de; "Hocam, Peri­han'ın annesi artık onu göndermiyor" dedi. Diğer öğrenci­nin ise niçin gelmediğini kimse bilmiyordu.

Hemen hemen tüm öğrencilerin ailelerini ziyaret et­tikleri için evlerini biliyorlardı. Verilen cevaplar üzerine Ha­tice; "İnşaallah dersten hemen sonra hastamızı ziyaret ede­riz. Daha sonra diğer iki öğrencimizin ailelerini ziyarete gi­deriz" deyip diğerleriyle anlaştı. Bu konuda daha önceleri kendilerine Öyle yapmaları gerektiği konusunda çok nasi­hat edilmişti.

Bunu da aralarında kararlaştırdıktan sonra Öğrencile­re ders vermeye başladılar. Zehra ders verdiği küçük öğren­cisinin biraz üzgün olduğunu görünce ona;

— Hayrola canım, neden üzgünsün? Bir sorunun mu var, hocana söylemek ister misin? diye sordu.

Küçük Şeyma ağlamaklı bir şekilde:

— Ben dünkü dersimi iyi okuyamadım. Nesibe de be­nimle alay etti, deyince:

— Ah güzelim, üzüldüğün bu mu? Bîr şey olmaz, de­di. Bakma ona, sen çok çalışkan bir öğrencisin. Bak seninle bir anlaşma yapalım. Şimdi ben sana ders vereyim. Daha sonra sen bunu defalarca oku. Sonra gel benim yanımda yi­ne oku. Daha sonra eve gittiğinde yine oku. Bak göreceksin çok iyi öğreneceksin. Buradakilerin hepsinden daha iyi öğreneceksin.

— Tamam hocam, deyip neşe içinde hocasının yanın­dan ayrıldı.

Onlar sadece öğretmen değil, aynı zamanda birer eği­timciydiler. Eğitimsiz öğretim; yapraksız, meyvesiz ağaca benzer. Bunu iyi anlamışlardı. Bu nedenle öğrencilerinin sa­dece öğrenimleriyle değil, sorunlarıyla da ilgilenerek onları eğitiyorlardı. Çünkü Allah Resulü ümmetine bunu öğret­mişti.

Deijs -bitmiş, sıra günün sohbetine gelmişti. Öğrencile­rin hepsi merak içinde acaba Hazreti Adem'e ne oldu diye düşünüyorlardı. Bunun için bir an önce hocaları Hatice'nin anlatmasını bekliyorlardı. Tam sessizlik olduktan sonra Ha­tice besmele'çekti. Kısa bir sure okudu. Allah'a hamd, resu­lüne ve ehline, ashabına tüm müminlere selat ve selam ge-tirdikten sonra kaldığı yerden başladı anlatmaya:

— Hazreti Adem (as) ile annemiz Havva, yasak mey­veden yiyince Allah onlara "Size o ağaçtan yemeyin demedim mi? Şeytan sizin düşmanmızdır. Sizi kandırmak istiyor. Haydi siz de inin oradan! Belli bir süreye kadar dünyaya inin; kiminiz kiminize düşman olarak" diye buyurdu. Ve onları cennetten çıkarıp dünyaya gönderdi. Dünyaya gel­dikten sonra Hazreti Adem Allah'a yalvararak tövbe etti.

Alİah da onları bağışladı. Hazreti Adem'e Peygam­berlik verdi. Hazreti Adem ilk peygamber oldu. Böylece dünyaya yerleştiler ve çocukları oldu.

Bu gün de bu kadar; biraz da bu gün namaz nasıl kı­lınır, bilmeyen arkadaşlarınıza onu öğreteceğiz, dedi. Namazın kılmış şeklini, içinde okunan sureler, rükuda, secde­de neler söylendiğini detaylı olarak anlatmaya başladı Hatice. Bu esnada dışardan bazı gürültü sesleri gelmeye başla­mıştı. Bir öğrenci ne olduğunu öğrenmek için dışarı çıktı. Çıkmasıyla geri gelmesi bir oldu. Nefes nefese kalmıştı. Yüksek bir sesle; "Hocam polis camiyi bastı!" dedi.

Dalgın dalgın yürüyordu delikanlı. Kendi kendine mırıldanıyor, arada bir "hayır" der gibi başım sallıyordu. Belli ki çok üzüldüğü bir durumla karşılaşmıştı ya da çok farklı hayallere dalmıştı. Orta boylu, sarıya çalan saçları, ye­şil gözleriyle yakışıklı bir gençti. Her zamanki gibi elinde yine uzun tespihi vardı. Hiç ayırmazdı yanından. Sürekli beraberinde taşır, fırsat buldukça zikirlerini bununla çeker­di. Dalgın dalgın yürürken ağzı yine oynuyordu. Acaba yi­ne zikirle mi uğraşıyor dedirten bir hali vardı. Ama bu se­ferki dalgınlığı pek de zikre benzemiyordu.

Bugün yine babasıyla tartışmış çok ağır laflar işitmiş-ti. Neden böyle yapıyordu acaba? Onu bu kadar etkileyen neydi? Değer yargılan nedeniyle mi bu kadar değişmişti? İnsanlar bu kadar basit mi kandırılıyorlardı? "Evet evet, eğer insanlar bu kadar basit oyunlara gelip kandırılmasa-lardı bu yaşanan acı olaylar yaşanmayacaktı." dedi kendi kendine. Birden Kur'an-ı Kerim'den bir ayet takıldı kafası­na: "Muhakkak ki biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular, in­san ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim ve cahildir." Allah ne kadar da doğru söylemiş diye düşündü. Çünkü teklifle beraber hesap vardı. Cennet ya da cehennem... Ma­dem kabul ettik, neden şimdi görevimizi yapmıyoruz? Ne­den insan zoru gördüğünde kaçıyor? Ölümle her an karşı karşıya olduğu halde onu çok uzak görüyor. Yarın yaşayacağına dair elinde bir garantisi olmadığı halde yarın için di­dinip çalışıyorken, kesin öleceğini bildiği halde ölüm sonra­sını düşünmüyor. Allah ne kadar da güzel söylemiş: "Şey­tan sizi Allah'a güvendirip bununla kandırmasın." Ne ya­zık ki bu ilahi uyarıya rağmen Şeytan, bir çok insanı bu yol­la kandırıp saptırıyor.

Hasan bunları düşünüyordu. Dalgın dalgm yaptığı el veya baş hareketlerinden dolayı gelip geçenler onu deli zannediyor,.içten içe onun İçin üzülüyordu.

Bu düşünceler içinde ne kadar yürüdü o da bilmiyor­du. Babasıyla yaptığı tartışma defalarca gözlerinin önüne geliyordu.

— Oğlum bırak bu yolu, din sana mı kalmış? Şeyhler var, imamlar var. Onlar ne yapılacaksa yaparlar. Eğer bugün onlar bir şey yapmıyorlarsa senin gibileri ne yapacak?

— Neden yapamayalım baba, hepimiz Müslümamz. Bu din belirli bir kesime inmedi ki; hepimizin dinidir. Hepimiz İslam'ı tebliğ etmekle yükümlüyüz. Bunun için her Müslüman üzerine düşeni yapmak zorundadır.

— Yap; sana yapma diyen mi var? Namazını kıl, oru­cunu tut, sana bunları yapma diyen mi var? Ama sen ne yapıyorsun? Camiye gidip ders veriyorsun. Sana mı kalmış el alemin çocuğuna ders vermek?

— Niye baba? Kötü bir şey mi yapıyorum? Kitabımız olan Kur'an-ı Kerim'i öğretiyorum. Her Müslümanm yapması gerekeni yapıyorum. Kahvehaneye gitmekten daha iyi değil mi?

— Hayır daha iyi değil!

—  Ne demek daha iyi değil, bunu nasıl söylersin? Serseri olmam camiye gitmemden daha mı iyi diyorsun?

Biz Allah'a, Resulüne, kitaplarına inanmış insanlar değil miyiz? "Muhammedunresulullah" diyoruz. Madem bunu söylüyoruz, onu takip etmek zorundayız. Yoksa imanımızın ne anlamı kalır? "En hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğrete-ninizdir." diyor Hazreti Peygamber (sav). Onun emri her şeyin üstünde olmalıdır, yoksa hakkıyla inanmış olmayız.

— Siz yalnız mı Müslümansımz? Neden sizden başka kimse camiye gidip ders vermiyor. Müslümanlık size mi kalmış? Yoksa sizden başka Müslüman ini yok?

— Hayır, yalnız biz Müslüman değiliz. Böyle bir şey söylemekten Allah'a sığınırız. Tüm insanlar aynı işi mi yapıyor? Senin işini yapmayan diğer insanlar sence insan de­ğil mi? Ya da sen onlara göre insan değil misin? Hepimiz Müslümanız ama hepimiz aynı işi yapacağız diye bir kaide yok. İslam çok geniştir. Herkes bir tarafına tutunmuş. Biz her şeyimizle İslam'a hizmet etmeyi ve Rabbimizin rızasını kazanmayı istiyoruz. Bizim bulunduğumuz yerde olma­yanların bize yanlış bakmaları onların sorunudur, bizim so­runumuz değil. Bizim hiç kimseyle bir alıp veremediğimiz yok. Biz camide Kur'an-ı Kerim dersi veriyoruz. Etrafımız­daki insanlara iyiliği emredip onları kötülükten men etme­ye çalışıyoruz. İslami değerleri korumaya çağırıyoruz.

— Oğlum seni öldürecekler ya da yakalanacaksın gençliğin cezaevinde geçecek; belki de cezaevlerinde sürüneceksin. ... adlı örgüt sizin çalışmalarınızı kabullenmiyor. Şimdiye kadar sizden kaç kişi öldürdüler. Sizi yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Onlar yetmiyormuş gibi şimdi de devletin polisi habire size baskı yapıyor. Duyuyo­ruz, her gün birkaç camiyi basıp ders veren gençleri yakalı­yor, onlara işkence yapıyor, cezaevlerine tıkıyorlar. Bu yol dur tehlikeli, kendini yakacaksın. Kendine acımıyorsan bize acı, senin yüzünden ya ... adlı örgüt bize bir zarar verecek ya da devlet. Bunun da sorumlusu sensin.

— Ölüm Allah'ın emridir baba. "Her nefis ölümü ta­dacaktır; sağlam kalelerde de olsanız ölüm sizi yakalayacaktır" diyor Allah. Ölümden kurtuluş yok. Önemli olan öl­mek değil, insanın nasıl öldüğüdür. Tüm değer yargılarını, şerefini, namusunu, haysiyetini en önemlisi dinini kaybede­rek ölmek .var. Tam aksine hepsini korumak için de ölmek var. İnsan! olan ikinci ölümü tercih eder. Bunun ötesinde  ahiret var. Dünya hayatının hesabının görüleceği, cennet ve cehennemin ve Allah'ın rızasının olduğu yer var. Madem bunlar yar] o.zaman oraya bir hazırlık gerekmiyor mu?

Allah'a yemin ederim ki eğer bu adını verdiğin mür-tet örgüte ve sair zalim güçlere teslim olursak bizi dinimiz­den ve imanımızdan ederler. İşte o zaman hem dünyada hem de ahirette zelil oluruz.

— Oğlum onlar güçlüler, görmüyor musun? Her gün birilerini öldürüyorlar. Senin gibi toylar ne yapabilir? Resmi güçler de; camilerde ders vermenize müsaade etmiyor. Za­man zaman zor kullanarak sizi camiden dahi çıkarıyorlar. Başımızı belaya sokacaksın. Kendin için korkmuyorsan ba­ri bizi düşün.

Hasan biraz düşünür gibi oldu. Ağır ağır konuştu:

— Bir Müslümamn Allah'tan başka kimseden korku­sunun olmaması lazım baba. Onlar da bizim gibi insan ve Ölümlü. Onlar bu toplumu İslam'dan uzaklaştırmak için ça-lışıyorlarken bizim oturmamız yakışık alır mı? Hazreti Re-sulullah (as)'ın hayatındaki mücadele hepimizin malumu­dur. Sahabelerin çektikleri... Allah; "İmanınızı deneyip sınamadan cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" diye bu­yuruyor. İman kalbe girdi mi muhakkak imtihan edilir. Ha­kiki iman ile suni iman arasındaki fark bu şekilde ortaya çı­kar. Bugün benim için en önemli hizmet Kur'an-ı Kerim dersi vermektir. Ben bunu en iyi şekilde yapmaya çalışaca­ğım.

— Dini getirmek size mi kaldı oğlum? Size ne el ale­min çocuklarından; kim ne yapıyorsa yapsın. Aramıza yeni adetler mi getiriyorsunuz? Siz de herkes gibi davranın. Bı­rak bu yolu, vazgeç bu sevdadan. Kur'an-ı Kerim dersi ve­riyormuş, adama bak! Camide ders vereceğine okulunu oku.

Hasan içi burkularak cevap vermeye çalıştı:

— Görmüyor musun baba? Toplumumuz gün geçtik­çe İslam'dan uzaklaşıyor. Gavurların adetleri her geçen gün aramızda yayılıyor. Kumar oynanıyor, içki içiliyor, zina ba­şım almış gidiyor. Kızlarımız haya, ar, edep nedir bilmez ol­muş. Mahrem namahrem takmaz olmuş. Her geçen gün çıplaklık artıyor. Kimse bunlara ses çıkarmıyor. Bizim cami­de ders verip insanlara İslam'ı anlatıp onlara iyiliği emret­memiz mî insanların gözüne batıyor? Mürted örgüt milletin kızlarını dağlara çıkarıp namusu ayaklar altına aldı. Resmi otorite kızlarımızı soyup modernleşme adına namusu kal­dırdı. Kimsenin umurunda değil. Niçin bunlara suskun ka­lıyorsunuz da ben ve benim gibi hiç kimseye zararı olma­yanları camiden menediyorsunuz?

— Ya dediğimi yapar bu işten vazgeçersin ya da evi­mi terk edersin! Senin yüzünden başımı belaya sokamam. Hemen, şimdi kararım vermelisin.

—  Ben kararımı bu yola baş koyduğumda verdim dur baba. Allah dini için canımdan geçmişim, sizden mi geçmem? Allah'ın üzerimdeki hakkı seninkinden daha fazla­dır. Ben yolumdan dönmem. Eğer gitmemi istiyorsan gide­rim.

Sonunda olan olmuş babası onu kovmuş, o da Allah'a ve Resulüne hicreti tercih ederek evini terk etmişti. Ne kadar dolaştı o da bilmiyordu. Saatlerce kendinde olmadan topluma acıma duygulan içinde,, dalgın dalgın yürüdü.

Birdçn.kendine geldi, mezarlığın içindeydi. Niçin gel­mişti, ne zâfnan gelmişti, bir an düşünüp hatırlamaya çalış­tı. Etrafına baktı, mezarlara baktı. Tek tek önündeki mezar­ların isimlerini okudu. Refik DT. ÖT. .. Mehmet DT. ÖT. .. Hızni DTAÖT!.. Başını elleri arasına alıp buraya niçin geldi­ğini hatırlamaya çalıştı. Nafile, bir türlü hatırlayamıyordu. Peki ama niçin gelmişti? Bir la havle çekti* tekrar çekip, şey­tandan Allah'a sığındı. Yok yok yok.. Hahrlayamadı. Yürü­meye başladı. Tek tek mezarları geçiyor ve isimlerim oku­yordu. Birden tanıdık bir isim gördü. "Evet, ah kafam ne de akılsızım. Babam kafamda akıl bırakmadı ki" diye mırıl­dandı/

Her sıkıldığında bu mezarlığa gelir burada yatan şe­hitlerle bilhassa can dostu ... ile söyleşir içini dökerdi. Bu­gün yine öyle olmuştu. O dalgınlıkla ayakları onu buraya getirmişti. Tek tek şehitleri ziyaret edip fatiha okudu; dua etti. En son can dostunun yanma gelip selam verdi. Fatiha okudu, baş ucuna oturup;

— Yine seni sıkmaya geldim, dedi. Bu davanın hak ol­duğunun canlı şahidisin sen. Kanınla bunu kanıtladın. Seninle konuşmayacağım da kiminle konuşacağım. Bu arada sana bir haberim var. Bugün hicret ettim. Yanlış duymadın, hicret... Benim için dua et. Artık sık sık seni rahatsız ederim. Biliyor musun, geldiğimde birkaç mezar taşı okudum. Üzer­lerinde DT. ÖT. Yazılıydı. Demek insanlar ancak bir çizgi ka­dar yaşayabiliyorlar. Buna rağmen ibret alınmıyor. İnsanlar bu mezarlara gelmiyorlar mı? Şayet geliyorlarsa ibret almı­yorlar mı? Almıyorlar; şayet alsalardı İslam bugün bu halde olmazdı. Dünyanın cazibesine dalınmış. Sanki ölmeyecekler, ölüm onlara yetişmeyecek. Bizi ölümlü kendilerim ölümsüz sanıyorlar. Bize; "Camiye gitmeyin sizi öldürür ya da yaka­larlar" diyorlar. Güzel arkadaşım, kalk da Rabbinin katında gördüğün güzellikleri anlat. Allah yolunda öldürülmenin güzelliğini anlasın herkes. Ölümsüzlüğün; ölümde olduğu­nu bilsinler, öğrensinler ki yaşamak için ölmek, ölmek için de yaşamak gerektiğini anlasınlar."

Arkadaşıyla hem dertleşiyor, hem de yaşadıkları güzel anıları anlatarak bazen gülüyor, bazen de hüzünle'niyordu.

Onlar bizim anlayamayacağımız bir iletişim içindey­diler. Şehit arkadaşı da onunla konuşuyordu. Çünkü Hasan'm anlattıklarının yönünün değişmesi bunu gösteriyor­du. Evet konuşup sohbet ediyordu her iki arkadaş. Belki de şehit arkadaşı Hasan'a bulunduğu yerin güzelliklerini de anlatıyor ve güzel mekanından haber veriyordu. Sonra ani­den kendine geldi Hasan. Belli ki arkadaşı iletişimi kesmiş­ti. Ama niçin? Hiç böyle yapmazdı. Hasan "Ben kalkıyorum demedikçe" diyalogu kesmezdi. Muhakkak önemli bir şey olmalıydı. Ne olabilirdi acaba? Bir müddet düşündü, dü­şündü. Aniden saatine baktı. "Subhanallah, camide ders verme zamanına az kamış. Hemen gitmezsem yetişemem. Demek beni alıkoymamak için kesti. Allah razı olsun" diye­rek ayağa kalktı. Bir avuç toprak alarak; "Biliyorum çok misafirperverdin. Bu huyunu bildiğim için bir avuç toprağı ik­ramın olarak alıyorum. Yanındakilere selamımı söyle. Bana dua edin ki yanınıza geleyim." diyerek yavaş yavaş uzak­laşmaya başladı. Bir ara durdu. Geriye dönüp "inşaallah kı­sa bir süre sonra buluşuruz. O zaman uzun uzun konuşu­ruz." dedi gülümseyerek. Hızlı adımlarla camiye doğru yö­neldi. Babası ile yaşadığı acı olaydan sonra mezarlık ziyare­ti ona iyi gelmişti. .Rahatlamış bir vaziyette camiye vardı.

— Şelamun aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu, diyerek söjam verdi arkadaşlarına Hasan.

Selamını misliyle karşıladı Hamdullah ve Hüseyin. Öğrenciler daha gelmemişlerdi. Hamdullah ve Hüseyin er­ken gelrrüş camiyi temizleyip sohbet ediyorlardı. Her gün bu saatte tüm işlerini bırakıp camiye ders vermeye gelirlerdi. Hamdullah lise, Hasan üniversite öğrencisi olup hem okul okuyor, hem de camide ders veriyorlardı. Hüseyin'in ise ba­basıyla beraber işlettikleri manifaturacı dükkanları vardı. Hüseyin evli ve üç çocuk babasıydı. Babası Hacı Abdullah ile aynı evde oturuyordu. Askere gitmeden evvel evlenmiş ve askerde iken ilk çocuğu Selman doğmuştu. İki yıl sonra ikin­cisi ve kaç ay önce de üçüncüsü doğmuştu. Her iki genç ar­kadaşıyla camide ders vermeye katılır ve "dünyada sevdi­ğim en güzel iştir" derdi. Hasan'm dalgınlığı dikkatlerinden kaçmamıştı. Abdest almaya giden Hasan'ın dönmesini bek­lediler. Abdest alıp gelen Hasan iki rekat namaz kılmak için kıbleye yönelip tekbir aldı. Uzun bir kıyamdan sonra rüku ve secdeler de uzundu. Belli ki Rabbi ile söyleşiye dalmıştı. Namazını bitirip dua için ellerini kaldırdığında belki de yeni imtihanı için Allah'tan yardım istiyordu. Namazını ve duası­nı bitirip arkadaşlarının yanma geldi.

—  Nasılsın Hasan? Durumun iyidir inşaallah, diye sordu Hüseyin.

— Hamd olsun abi, iyiyim. Hiç bu kadar iyi olmamış­tım.

— Hayrola keyifsiz gibisin, bir şey mi var? Anlatmak

ister misin? diye sordu Hamdullah.

— Evet anlatmak isterim. Hayatımın en önemli olay­larından birini yaşadım. Bunun için bir taraftan sevinçli­yim, bir taraftan da üzgünüm.

— Hayra yorumlayalım ki hayırlı olsun, dedi Hüse­yin.

— İnşaallah benim için hayırlıdır. Bugün babamla yi­ne tartıştık. Bir türlü anlamıyor, ya da anlamak istemiyor. İl­la ki camiye gidip ders vermeyeceksin diyor. Bu konuda sa­bah da tartıştık. Ben her şeye rağmen camiye gidip ders ve­receğimi söyleyince beni evden kovdu. Yani anlayacağınız bugün benim hicretimin ilk günü.

Bunu duyunca iki arkadaşı ayağa kalkıp tebrik amaç­lı onu kucakladılar. Yeni imtihanında başarılı olması için

dua ettiler.

— Hicret, insan hayatının dönüm noktalarından biri­sidir. Ortama ve şartlara göre değişiklik arz edebilir; ama hicretin ruhunda ayrılık, terk etme ve neticede kavuşma vardır. Bir şeyleri terk eder ayrılırsın, ama başka bir şeye ka­vuşursun. Yine bu anlamda aileni terk etmen senin için bir hicrettir. Çünkü o terk ediş nefsi değil, İslam davası amaçlı­dır. Bu anlamda hicretin belki değişik olmuştur; ama özün­de ayrılık ve birliktelik vardır, diyerek arkadaşına destek ol­maya çalıştı Hüseyin.

Üç arkadaş öğrencilerini beklerken bu yeni gelişme üzerine sohbete dalmışlardı. Hamdullah:

— Çok garip bir şey dedi. Evet o kadar garip ki yaşa­dıklarımızı inanın ben bile bazen anlayamıyorum. Asr-ı Sa­adette sahabelere baskı yapan aileler müşriktiler. Ayrı din-deivelduklarından haliyle karşı çıkıyor, Müslüman olan ço­cuklarını dinlerinden döndürmek için baskı yapıyorlardı. Onları anlamak o kadar zor değil; ama bu günü anlamak çok zor. Bizim ailelerimiz Müslüman. Namaz kılıp oruç tu­tuyorlar, İslâm'ın emirlerine uyuyorlar. Buna rağmen bize uyguladıkları baskıyı anlayamıyorum. Bir_Müslüman kafir­lerden korktuğu için dininden taviz veremez. Biz camide Kur'an-ı ilerim dersi verdiğimiz için bize baskı uygulanma­sı kadar, bence garip bir şey yok.

Hüseyin:                                    

— Allah Resulü (sav); "Din garip geldi, garip gidecek, müjdeler olsun o gariplere!" diyor, dedi. Evet bugün din garipleşmiş. Kumar oynamak, içki içmek, faiz yemek, fakir fu­karanın malını gasp etmek, zina etmek, yalan söylemek ser­best olduğu halde bunları yapanlar kınanmaz olmuş. Ama sırf Allah rızası için İslami bir çalışma içine giren, sadece "içinizde iyiliği emredip kötülükten meneden bir cemaat bulunsun" şeklindeki Allah'ın açık emrine uyarak toplumu ıslah etmeye çalışan ve Kur'an-ı Kerim dersi veren insanlar kınanıyor ve yaptıkları yasaklanıyor. Hem de Müslüman bir toplumda oluyor bütün bunlar.

Hasan yumuşak, sakin ve düşük bir ses tonuyla:

— Eğer nimetin değeri anlaşılmazsa ve o nimete şükrediîmezse, Allah o nimeti alır diyerek devam etti. Bugün bu nimetin değeri bilinmiyor. Bu güzel insanlar horlanıp dışlanıyor. Şayet bir gün Allah bu nimeti bu toplumun için­den alırsa o zaman çok geç olacak. Bugün bize baskı yapan­ların mezarları başında Kur'an-ı Kerim okuyacak, kendileri için hayırlar yapacak, üzerlerine fatiha okuyacak çocukları olmadığında iş işten geçmiş olacak. Umarım Allah bu nime­ti bu toplumun içinden almaz. Hasetçiler nimete haset ede­cek ve onun yok olmasını isteyecekler. Bunun için resmi otorite bugün camilere yoğun baskı yapıp Kur'an-ı Kerim derslerini yasaklıyor. Kur'an-ı Kerim'le büyüyen binlerce insan bu zulme bir gün mutlaka dur diyecek. Bunu bildik­leri için insanları işkenceden geçirip cezaevine atıyorlar. Ca­milere baskın yapıp çocukları dağıtıyorlar. Nasıl ki mürted örgüt, İslam'ın ayak seslerini duyduğunda saltanatının yok olacağını anladı. İşte o zaman Müslümanları şehit etme yo­luna gitti. Küfrün hedefi hep İslam olmuştur. Bu böyle gel­miş, böyle gidecek.

Onlar sohbet ederlerken Öğrencileri de gelmeye baş­ladı. Sadece erkek öğrencilere ders veriyorlardı. Kızlar ba­yan hocalardan ders alıyordu. Ders vermeye başladı üç ar­kadaş. Tek tek Öğrencilerle ilgileniyor, aldıkları dersi anla­maları için defalarca tekrarlıyorlardı, Dersten sonra hicreti anlattı Hasan. Mekke'den Medine'ye hicreti... Anlatırken gözleri doldu. Çünkü muhacirleri daha iyi anlıyordu bu­gün. Hicret... Ayrılık... Anneden, babadan, yardan ve ser­den geçerek o güzel Resul (sav)'e kavuşmak...

 

10- Bölüm

 

Bîr minibüsle gelmişti polisler. Uç kişi içeri girmiş, ikisi dışarıda kalmıştı. Cami avlusundaydılar. Biri sol tarafta bulunan tuvalet bölümüne yöneldi. Tuvaletlere gitmeden önce tuvaletçi kulübesine baktı. Kimse yoktu. Kulübede tuvalet pa­rasını alan yaşlı adam yoktu bugün. İyi ki de gelmemişti. Yok­sa ağır bir sorgulamadan geçirilirdi.

Tuvaletlerin bulunduğu bölüme girdi iri yarı, esmer, 1.80 boylarında, çam yarması gibi cüsseli polis. Kıvırcık saçları, bü­yük bir burnu vardı. Konuşurken ağzını fazla oynattığından tükürük saçardı. Elindeki otomatik tabancayı bir eline alıp öte­ki eliyle tek tek kapıları açıyor, kimsenin olup olmadığını kont­rol ediyordu. Kapılardan birisinin açılmadığını görünce; "Kim var içerde?" diye bağırdı. İçerdeki ses etmeyince; "Ben polisim, hemen çık seni bekliyorum." deyip silahı iki eliyle tutarak sa­vunma pozisyonuna girdi. Her an saldırıya uğrayacakmış gibi bir vaziyet içine girip beklemeye başladı.

Kısa bir süre sonra tuvaletten yaşlı bir adam çıktı. Yaşlı­lıktan beli bükülmüş, elleri kolları ve bacaklan da zayıfladığın­dan zar zor yürüyordu. Polisi görünce; "Ne istiyorsun, neden kapımı çalıp bana çık dedin? Girecek başka tuvalet bulamadın mı?" deyince polis; "Ben polisim amca, terörist arıyorum terö­rist" dedi. Bunu duyan yaşlı adam "Teröristin camide ne işi var?" deyip söylene söylene tuvaletlerin bulunduğu bölümden çıktı.

Abdest almak için camiye girdi. Şadırvan, caminin için­de bulunuyordu. Fazla büyük değildi camii. Mahalle sakinleri­ni ağırlayacak kadar vardı. Taştan yapılmış bir de minaresi var­dı. Hani şu özel kesilmiş sarı taşlardan. Tarihi olmasa da öyle sayılırdı. Keresteden yapılmış bir minber ve imamın vaaz için üzerine çıktığı bir bölmesi... İkinci katı da vardı caminin. Tabii geniş balkonlar şeklinde yapılmıştı. Caminin her iki yanından gidiliyordu ikinci kata. Bir de bir bölmesi vardı ki kışın orada namaz kılıyordu cemaat. Çünkü orası daha sıcaktı.

Halıları henüz yeni alınmıştı. Seccade şeklinde birbirine yapışık uzun tüylü olanlardandı. Camiye gelen ahaliden ve zen­ginlerden toplanmıştı halıların parası. Küçük avlusunun sağ ta­rafında bir oda vardı. O oda Kuran-ı Kerim dersi okuyan kız Öğ­rencilerine tahsis edilmişti. Küçüktü; ama olsun, hiç yoktan iyiy­di. Küçük olduğundan kışın sıcaktı. Yazlan ise camide okuyor­lardı. Hava çok sıcak olduğundan öğrencilerin sıkılmasına ne­den oluyordu o küçük oda.

Mevsim kış olduğu için öğrenciler bu odadaydılar. Tuva­let bölümüne bakan iri cüsseli polis bahçeye gelerek amirine; "Kimse yok amirim, temiz." deyip amirinden gelecek ikinci emri beklemek üzere kenara çekildi. Arkadaşları arasında "Cel­lat" olarak tanımlanan komiser kısa boylu, göbekli, başının te­pesi kel, bıyıklarının uçları yandan uzun, sarışın, mavi gözlü, sanki içki içmiş gibi her zaman gözleri kırmızı, uzun burunlu, kaim dudaklı biriydi. Sağ elinde bir telsiz vardı. Sırtında da bir deri mont. Ayağında ise asker potinlerini andırır bir bot giymiş­ti. Rapor veren polise; 'Tamam bekle" diye sert bir ses tonuyla emir verip üçüncü polisin camiden çıkmasını beklediler. Cami­yi didik didik arayıp orada namaz kılanların kimliklerini kont­rol ettikten sonra dışarı çıktı diğer polis. Amirinin yanına gelip; "Kimse yok amirim temiz" ;deyip kenara çekildi.

Hatiqe,ve arkadaşları hiçbir şey olmamış gibi öğrencile­riyle ilgilenmeye devam ediyorlardı. Hatice namazın nasıl kılı­nacağım bilmeyen öğrencilere bizzat kendisi pratikte göster­mek için kalkmış, namaz kılar gibi hareketlerini yapıyor, daha sonra her hareketin adını söyleyerek öğrencilere öğretmeye ça­lışıyordu.                                                 

Bir öğrenci kalkmış namaz hareketlerini yapıyorken ani­den içeri iri yapılı polis girdi. Polisin girdiğini gören bazı küçük yaştaki öğrenciler çığlık atmaya başladılar. Bazıları da "polis! polis!" diye bağırmaya başlamıştı. Çocuklara göre o kadar iri yarıydı ki çocukların çoğu onu canavar sanmış ve belki de o yüzden bağırmışlardı. Onun girmesiyle komiser ve diğer polis de içeri girdi.

Ayakkabılarla girdiklerim gören Hatice:

— Kimsiniz, dedi.Ne istiyorsunuz?Siz evlerinize ayak­kabılarla mı giriyorsunuz? Biz burada nama   kılıyoruz.

Komiser öfkeli ve sert bir ses tonu ile konuştu:

— Bu gevezelik yapan da kim? Gel bakalım buraya! Ço­cuklar! Hemen dışarı, hiç kimse kalmasın!

Komiserin azarlayıcı ve sert sözlerine rağmen öğrenciler yerlerinden kıpırdamamıştı,

— Hey! Size söylüyorum, çabuk dışarı, diye daha yük­sek bir sesle bağırdı. Öğrenciler hocalarına bakıp onlardan ge­len izni bekliyorlardı.

Hatice biraz sertçe sordu:

— Kimsiniz, ne istiyorsunuz, hem ne hakla öğrencileri dışarı çıkarıyorsunuz?

— Kim miyiz? dedi komiser. Biz kanunuz, devletiz, az-railiz. Bizden hesap mı soruyorsun? Alırım ayaklarımın altına seni. Çıkın çabuk! Yoksa hepinizi karakola götürürüm. O za­man akimiz başınıza gelir. Coplan tattığınız zaman dünyanın kaç bucak olduğunu anlarsınız.

Komiserin yanında bulunan küçük bir öğrencinin; "Biz­den ne istiyorsunuz? Biz Ku/an-ı Kerim okuyoruz, çıkmayaca­ğız" sözünü duyan komiser öfkeyle çocuğa öyle bir şamar pat­lattı ki çocuk tokatla yere kapaklandı. Bununla beraber burnu

ve ağzı da kanadı.

— Pi.. kurusu! Çocuk mocuk demem hepinizi burada da­yaktan geçiririm. Çıkın çabuk! diye tekrar bağırdı komiser.

Hemen küçük öğrencinin yanma koşan Hatice, bir yandan kızcağızın kanını ve gözyaşlarını siliyor, bir yandan da;

— Sende acıma yok mu, parmak kadar çocuğa vurulur mu, Allah'tan korkmadm mı?

— Çıkarın şunları, çabuk olun! diye diğer iki polise emir verdi komiser. Bu emir üzerine polisler ayakkabılarla halılara basıp küçücük çocukların kollarından tutarak çıkarmaya başla­dılar. Çıkmak istemeyenleri de dövüyor, zorla çıkarıyorlardı.

— Bırakın! Ne yapıyorsunuz? Siz Müslüman değil misi­niz? Burada Kur’an-ı Kerim okunuyor. Buraya kirli ayakkabılarla girmeniz yetmiyormuş gibi şimdi de küçücük çocukları mı tartaklıyorsunuz? İsrail'de mi yaşıyoruz?" diyen Zehra'ya komiser sert bir tokat İndirince Zehra;

— İyisi mi siz silahlarınızı doğrultup ateş edin. Bu daha iyi olur. Sonra da "birkaç terörist öldürdük" dersiniz, dedi.

— Alın şunu, çok gevezelik yaptı. Bunu bu akşam kara­kolda terbiye edelim de aklı başına gelsin.       

Bu emri duyan iki polis, Zehra'yı almak için geldiklerin­de Sümeyye ye Hatice önlerini kesti.

— I^e istiyorsunuz. Hiçbir yere götüremezsiniz. Ne yap­tı ki? deyince onları da tutuklamak isteyen polislere, bu sefer öğrencilerden büyük-küçük hepsi karşı çıkıp hocalarını koru­mak için önlerini kestiler. Bunu gören komiser:

— Bırakın onları, dedi sakinleşmiş gözükerek. Bakın, biz emir aldık! Burada ders vermek yasak. Onun için burayı boşal­tın. Yoksa olacaklardan sorumlu değilim.

— Nasıl olur, Müslüman bir memlekette Kur'an-ı Kerim dersi verip, almak yasak mı?

Öfkeden gözleri şimşek çakıyordu.

— Evet yasak! Yasalar böyle. Camilerde Kur'an-ı Kerim dersi vermek yasak.

— Ama biz Müslümanız. Kutsal kitabımız olan Kur'an-ı Kerim'i okumak zorundayız. Yoksa dinimizi nasıl öğreniriz?

— O benim sorunum değil, onu siz düşünün. Ben aldı­ğım emri uygularım. Şimdi hemen burayı boşaltın. Bir daha da .sizi burada görmeyeyim. Yoksa bu seferki kadar yumuşak ol­mam; hepinizi copîu dayaktan geçiririm. Bununla da kalmam, karakola götürüp orada güzel bir terbiyeden geçiririm!...

Gürültüler üzerine camide namaz kılan birkaç yaşlı dışarı çıkarak şaşkınlık içinde olanları izlemeye başlamıştı. Polisler kız çocuklarını çekiştirerek dışarı çıkarıyor; "Bir daha camiye gelmeyin" diye tehditlerde bulunuyorlardı. Yaşlı adamlardan

biri dayanamayıp;

— Allah'tan korkun! Bu çocuklar Kur"an-ı Kerim okuyor, namaz öğreniyor, hepsi de çok terbiyeli kızlar. Ne diye onları çı­karıyorsunuz? Siz Müslüman değil misiniz? deyince komiser;

— Sen karışma! Gir camine, namazını kıl. Biz ne yaptığı­mızı biliyoruz, dedi.

Yaşlı adam gün görmüş biriydi. Zamanında çekilen acı­lan bilen ve yaşayan biri olarak kendisi de Ku/an-ı Kerim'i giz­li okuyup öğrenenlerdendi. Bu sebeple tekrar komisere yöne­lerek;

— Burası Müslüman memleketidir. Müslüman memle­ketinde Kur'an-ı Kerim okunur. Yine camileri kapatmak mı is­tiyorsunuz? karşılığını verdi.

Komiser sinirlenmişti:

— Kur'an-ı Kerim'i gidip evde okusunlar. Camide ders vermek yasak. Emir aldım, kesinlikle burada ders verilmesine izin vermeyeceğim.

— Kur'an-ı Kerim dersi camide verilir. Sesi yükselmişti komiserin:

— Sen fazla oldun. Yaşlı maşlı dinlemem çekerim kara­kola. Bakalım o zaman da böyle konuşacak mısm?

— Utan utan! Baban yaşındayım; beni karakola çekip tİövmekle tehdit ediyorsun. Senden de polislerinden de kork­muyorum. Kur'an-ı Kerim için canım feda olsun. Bu çocukları rahat bırak. Senin anan, baban sana böyle mi terbiye vermiş?

— Alın şunu minibüse! Bunun iyi bir derse ihtiyacı var diye bağırdı komiser.

Bu sözüyle yaşlı adamı ite kaka minibüse bindirdiler. Öğrencileri ve hocalarını da tartaklayarak küçük odadan dışa­rı çıkarıp içeri daldılar. Ellerine ne geçtiyse arama bahanesiyle yerlere savurup odayı darmadağın ettikten sonra çıkışta yaşlı adama dönen komiser;

—  Bu seferlik seni götürmüyorum. Ama başka sefere karşıma çıkarsan yaşlı falan demen seni bir güzel haşlarım ona göre, deyip yaşlı adamı serbest bıraktı. Ekibiyle beraber mini­büse binip^hizla uzaklaştı.

Uç arkadaş, polisler gittikten sonra tekrar camiye döndü. Ders verdikleri odayı toparlayıp temizlemeye başladılar. Te­mizliklerini yapırken aralarında değerlendirme de yapıyorlar­dı. Bu arada öğrencilerine; "tekrar ders yapacağız, hepiniz ge­lin" demeyi de ihmal etmemişlerdi. Zatea öğrencilerin çoğu tekrar camiye dönmüş, onlara temizlikte yardım ediyordu.

— Hocam bunlar bizden ne istiyorlar? Biz kötü bir şey yapmıyoruz ki, Kur'an-ı Kerim öğreniyoruz, dedi bir öğrenci.

— Evet canım, kötü bir şey yapmıyoruz. Bunlar başkala­rına yaranmak için böyle yapıyorlar, dedi Zehra.

— Ama hocam, onların dini de İslam değil mi?

— Sözde öyle, hatta bir çoğu İslam'ı herkesten daha iyi biliyor. Ama zalimlere yaranmak isteyen büyüklerinin emirle­rini yerine getirmekten geri kalmıyorlar. Ağızlan ile kalpleri bir değil.

—  Hocam biz yine de geleceğiz;   yakalasalar da gelip Kur'an-ı Kerim dersi alacağız. Onlardan korkmuyoruz.

Temizlik bitmiş, ertesi gün tekrar gelmek üzere öğrenci-ter dağılmışlardı. Üç arkadaş da hazırlanmış, çıkıyorlardı. "Ne yapıyoruz" diye sordu Zehra. "Programımızı biliyorsun, gel­meyen öğrencilerimizin ailelerini ziyaret edecektik. Daha son­ra da bize gideriz" dedi Hatice.

Hep beraber-önce hasta olan öğrencilerinin evine gittiler.

Kapıyı küçük Selma'mn annesi açtı.

— Buyurun kimi sormuştunuz? diye sordu evin sahibi.

— Biz Selma'mn Kur'an-ı Kerim hocalarıyız. Hasta oldu­ğunu duyduk. Bir ziyaret edelim dedik.

Ev sahibesi memnun olmuştu. Onları içeriye davet edip hastanın yattığı odaya aldı. Küçük Selma fena halde soğuk al­mıştı. Bu yüzden bademcikleri şişmişti. İltihaplanma sebebiy­le yatağa düşmüştü.

—  Hastamız nasıl bakalım? Maşaallah, iyileşmiş görü­nüyor, diyerek hastanın yanma oturdular.

— İyiyim hocam.

— Doktor iğne vermiş. Hastalıktan çok, iğneden korku­yor dedi annesi.

— İnşaallah iğneleri yaparsa çar çabuk iyileşir ve tekrar aramıza gelir. İlaçlarını kullan, iyice dinlen ki çabucak iyileşip aramıza gelesin tamam mı? dedi Sümeyye gülümseyerek.

— Tamam hocam.

Hastanın durumunu sorup biraz onunla konuştuktan sonra diğer odaya geçtiler.Annesiyle sohbete başlamışlardı. Selma'dan ve ders durumundan konuşup ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu anlattılar. Annesi anlatılanları dinledikçe yü­zünde memnunluk ve mutluluk belirtileri oluşuyordu. Kızının başansı onu epey sevindirmişti.

— Allah sizlerden razı olsun. Sizin gibi gencecik kızlar boş şeylerle uğraşmak yerine camiye gidip ders veriyorlar ya.

Bu çok güzel bir şey. Sizin sayenizde çocuklarımız Ku/an-ı Ke­rim okumasını öğreniyorlar. İnanın utanmasaydım ben de ge­lirdim. Ama bizden geçti.

— Neden? Öğrenmenin yaşı yok. Gelirseniz çok mem­nun oluruz dedi Zehra.

— Yok ki ;m yok. Siz bizim çocuklara iyi bir Islami ter­biye verin yeter. Biz de size dua edeceğiz.

— İnşaallah ders vermekten vazgeçmeyiz. Bu halkın ço­cuklarına Ku/an-ı Kerim öğretmekte kararlıyız. Yeter ki çocuk-lar gelsin dedi Hatice.

Müslümanm yükümlülükleri, yapması gerekenler, ima­nın amele dökülmesi konularında ayet ve hadislerle, sünnetten örnekler getirerek bir müddet daha sohbet ettiler.

— Müsaadenizle biz artık kalkalım dedi Hatice. Hasta ziyaretinin kısa olanı makbuldür biliyorsurfüz. Hem ayrıca ha­bersiz geldiğimiz için umarım bizi bağışlarsınız. Hasta olduğu­nu duyunca hemen gidelim dedik.

— Biraz daha otursaydınız, ne güzel sohbet ediyorduk, aceleniz ne?

— İnşaallah başka bir sefere geliriz.

Hazırlanan üç arkadaş tekrar küçük Selma'yı görüp ona şifa dileklerinde bulunduktan sonra evden ayrıldılar.

Ziyaretleri çok faydalı geçmişti. Hem zaten hasta ziyare­ti sünnetti. Sünnet olduğu için muhakkak faydalıdır. Ziyaret edecekleri iki ev daha vardı. Öğleye de bir saat kalmıştı. "İsti­yorsanız Perihan'ın da ailesini ziyaret edelim. Diğer evi de ar­tık öğleden sonra ziyaret ederiz" teklifinde bulundu Hatice. Bu teklif kabul gördü. Hemen Perihan'ın evine yöneldiler. Evleri caminin iki sokak Ötesindeydi. Zehra kapıyı çalınca genç bir kız karşılarına çıktı.

— Buyurun kimi aramıştınız?

— Biz Perihan'ın Kur'an-ı Kerim hocalarıyız. Bu gün gel­memişti merak ettik. Acaba hasta falan mı bir soralım dedik,

dedi Hatice.

— Bir dakika annemi çağırayım. Anne!... Gelir misin? Genç kızın seslenmesiyle 40 yaşlarında başında yazma

bulunan, geleneksel kıyafetli bir bayan geldi. Karşısında üç çar-şaflı görünce ürktü. Korktuğu her halinden belliydi. Bu korku­nun sebebini ise o biliyordu.

— Hayrola ne istemiştiniz? (xere hwun çı dıxwazın?)

— Perihan için gelmiştik.

—- Perihan artık gelmeyecek, onu göndermiyoruz.

— Ama neden? Bir sorun mu var, memnun değil misiniz ya da birileri mi engel oluyor?

— Yok kızım yok, göndermiyoruz. (Sere xwe naxmbela-ye) Başımızı belaya sokamayız, onun için de göndermiyoruz.

Bu arada ev sahibesi kendilerini içeri davet etmemiş, ka­pı eşiğinde konuşuyorlardı.

—  Kur'an-ı Kerim okuyacak. Yarın Öbür gün yasinler okur, namaz kılar. Hem zaten Müslümanlar olarak çocukları­mıza Kur'an-ı Kerim öğretmemiz lazım. Dünyanın masrafını yapıp okula gönderiyorsunuz. Kur'an-ı Kerim dersinde ise hiç­bir masrafınız gitmiyor. Ayrıca dinlerini öğreniyorlar. Yazık de­ğil mi göndermiyorsunuz?

— Kurban, vallah korkuyoruz. (Kurban, wallah em dıtır-sın.) Bizi tehdit ediyorlar. Camiye çocuklarınızı göndermeyin diyorlar.

—  Kimdir sizi tehdit eden? Hem zaten ölüm Allah'ın elinde, onların değil. Bizim Allah'tan korkmamız lazım, onlar­dan değil. Bu kadar korkak olmamalıyız.

—  Kızım A...çiler bizi tehdit ediyorlar. "Çocuklarınızı camiye göndermeyin" diyorlar. Hem buraya gelmeniz bile bi­zim için tehlikelidir. Şimdi dedikodu yapıp diyecekler; "Çarşaf­lılar evlerine gelmiş" fkeçam A... Me tehdit dıkm. Dıben zaro­ke xwe neşinm camiye. Ana vun hatın vira, jı bo me tehluke-ye.VVe ben şo.. haün mala wan) Onun için sizi eve almaktan bi­le korkuyorum. Kızım kusura bakmayın.

Vallahi çocuklarımızı göndermek istiyoruz. Sizden hiç­bir kötüliik görmedik. Hatta iyiliğiniz dokundu. Siz çocukları­mıza Kur'an-ı Kerim dersi veriyorsunuz. Bundan daha büyük iyilik olur mu? Yalnız korkuyoruz.

Ev sahibesi genç kızları nazikçe geri çevirdi. Bu ziyarete üzülmüşlerdi. Çocuklarını camiye göndermek istedikleri halde mürted Örgütün tehditleri halkı frenliyordu. Hatta uzaklaştm-yordu. Ama olsun, bu onların azmini kırmayacak, bilakis per-çinleyecekti. Çünkü hak geldiğinde batıl zail olurdu.

Bu ziyaretleri kısa sürdüğü için programlarını değiştirip üçüncü Öğrencinin evini ziyaret etmeye karar verdiler. Yönleri­ni oraya yöneltip ilerlediler. Defalarca zili çalmalarına rağmen kapıyı açan olmamıştı. Onları kapıda beklerken gören bir ço­cuk; "Abla onlar dün gittiler. Evde kimse yok" deyince Zehra; "Peki nereye gittiklerini biliyor musun?" diye sordu. Çocuk, bilmediğini söyledi.

Oradan da ayrılarak evlerine doğru yöneldiler. Ertesi gün cami tatil olduğundan Hatice'nin evinde bir araya gelmek için anlaşıp, selamlaşarak ayrıldılar. Zorlu ve yorucu bir günün ardından, eve gelen Hatice günün yorgunluğunu üstünden at­mak için Önce bir abdest alıp, iki rekat namaz kıldı. Namazdan sonra odasına çekilip bir müddet Kur/an-ı Kerim okudu. Kızı­nın yorgun ve üzgün halini gören Zeynep Hanım meraklan­mış, ama bir şey sormamıştı. Dinlenmesini beklemiş "daha sonra konuşurum" diyerek işlerine devam etmişti, Kufan-ı Ke-rim'i okuyan Hatice odadan çıkarak annesinin bulunduğu mutfağa geçti; "Kolay gelsin anne" diyerek annesine yardım et­mek için "yapabileceğim bir şey var mı?" diye sordu. Kızının teklifini; "Sağ ol kızım, yapacak fazla bir şey yok. Namazdan sonra yemeği hazırlarız. O zaman yardım edersin" diyerek ge­ri çeviren Zeynep Hanım, yorgun görünen kızını daha fazla yormak istemedi. "Acaba ne olmuş" diye düşünüyor, Hati­ce'nin sessizliği onu büsbütün meraklandırıyordu. Sonunda dayanamadı.

— Hayırdır inşaallah, çok yorgun ve solgun görünüyor­sun kızım. Önemli bir şey yok umarım.

— Yok anne, merak edilecek bir şey yok. Bazı öğrencile­rimizin ailelerini ziyaret ettik. Herhalde fazla ayakta kaldım on­dan olsa gerek.

— Peki kızım, sen bilirsin Ciddi bir şeyin olmaması beni sevindirdi.

Bu arada küçükler okuldan gelmiş, hazırlanan yemeği hep beraber yiyorlardı. Ortaokul okuyan Selçuk;

— Abla bu gün camiyi polis basmış doğru mu? Gelirken yolda çocuklar anlatıyordu, dedi.

Selçuk'un bu sözü üzerine Zeynep Hanım; duh

— Doğru mu kızım? Solgunluğun bundandı demek, ne­den anlatmadın? dedi.

— Anlatıp da sizi üzmek istemedim.

— Nasıl oldu peki?

—  Ders veriyorduk. Birden içeri iri yarı dev gibi bir adam girdi ve "Biz polisiz, burayı arayacağız, hemen burayı boşaltın" dedi. O bunu söylerken ardından iki kişi daha girdi. Tabii biz çıkmadık, Kumarın Kerim dersi verdiğimizi söyledik. Bu sefer \dp& boylu olan -herhalde komiserleriydi;- "Kur'an-ı il"

Kerim dersi vermek yasak hemen dışarı çıkın" diye bağırdı.

Hatice olanları biraz da özetleyerek annesine anlatmaya başladı. Küçük öğrenciyi nasıl dövdüklerini, Zehra'yı nasıl tokat­ladıklarını, öğrencileri tartaklayarak zorla nasıl çıkardıklarını, ayakkabılarla içeri girip ortalığı dağıttıklarına, yaşlı adamı az da­ha götüreceklerim... Olanları özetleyerek anlattı. Küçük kızdan söz ederken gözyaşlarını tutamamıştı.

— Bir görseydin anne, o küçük çocuğa vurduğu toka­dı. .. Büyük birine vursaydın kesin bayılırdı. Ağzı burnu kan içinde kaldı. Öyle için için ağ... sözünü bitiremeden gözyaşla­rına boğulmuştu Hatice. Zaten doğru dürüst yemek de yiye-memişti. Küçük çocuğun ağlayıp ona sarılışını unutamıyordu. "Siz ne yapsanız biz yine de camiye gelip ders vermekten vaz­geçmeyeceğiz" dedi kendi kendine.

Annesi de duygulanmış, o da gözyaşlarını tutamamıştı. Sırf camide ders verip ders aldıkları için küçük çocuklar ve gençler dövülüyor, dershaneler kapatılıyordu. Bu olanlar nüfu­sunun yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir memlekette yaşanıyordu. Misyoner ve Siyonistlerin çalışmaları, dinlerini yaymaları serbest olduğu halde Müslümanlar çeşitli yaftalarla damgalanarak İslami çalışmaları engelleniyordu. "Demek böy­le bir ülkede yaşıyoruz;" diye mırıldandı Zeynep Hanım.

— Daha sonra ne yaptınız kızım?

— Polis gittikten sonra öğrencilerimizin çoğunun da ya­nımıza gelmesiyle dershanemizi temizleyip toparladık. Gerçi halılarımız kirlendi, inşaallah onları da bir ara yıkarız.

. — Peki ya ders, devam edeceksiniz tabii...

—  Ne demek, vazgeçer miyiz? Bizler Muhammed (sav)'in ümmetiyiz. Ona yapılan işkence ve baskılar onun az­mini artırmaktan başka işe yaramamıştı. Biz de onun takipçile­ri olduğumuza göre, bu olanlar kesinlikle bizi yıldırmaz. Bila­kis azmimizi artırır. Daha çok çalışmamızı bağlanmamızı sağ­lar.

— Öğrenciler... onlar gelecekler mi?

— Evet, onlar da gelecekler. Onlar da çok kararlı çıktılar. Defalarca çıkın, denmesine rağmen onları dinlemediler. Tekrar geleceğiz dediler.

— Aferin kızım! Böyle kararlı ol. İman edenler elbette imtihan olunacak. Bu da bir imtihandır. Sakın azminiz kırılma­sın. Sizin bu kararlılığınızı gördükçe göğsüm kabarıyor. Bun­dan sonra ben de geleceğim.

 

11- Bölüm

 

Misafir odası misafirlerle dolmuştu. Ayşe Hanımın akrabalarının,bir kısmı, Şükrü Beyin akrabaları, oturdukları apartmanın bazı komşuları, hayırlı olsuna gelmişlerdi. Önce evi bir güzel dolaşmışlardı. Ayşe Hanım, evi dolaştırırken al­dıkları yeni eşyaların da reklamını yapmaktan geri durmamış, "aslında Şükrü çok daha pahalı olanları alacaktı; ama ben bı­rakmadım. Bunlar neyimize yetmez, diyerek engel oldum" de­yip daha da pahalı cinsinden almaya güçlerinin yettiğini deme­ye getiriyordu. Bankadan borçla faizli kredi çektiklerini söyle­miyor, böbürlendikçe böbürleniyordu.

Gezme faslı bittikten sonra misafirler oturmuş, Ayşe Ha­nım servise başlamıştı. Mönüde soğuk meşrubatlar, pasta, üzümlü kakaolu kek, kurabiye, çay ve lezzo vardı. "Oraya git­tik, bize doğru dürüst ikramda bulunmadılar" demesinler diye çok masrafa girmişti Ayşe Hanım.

Misafirler hem ikram edilenleri yiyor, hem de aralarında evin durumu hakkında konuşuyorlardı.

— Bu binanın tüm evleri aynı plan; ama iç dekorasyonu herkes kendi zevkine göre yaptığından, insan farklı bir  girdiğini sanıyor. Bizim evin, kartonpiyer işlemeleri biraz daha farklı, dedi komşularından biri.

— Mutfak dolapları çok güzel. Ben çok beğendim. Hem büyük hem güzel işlenmiş.

— Şu avizeleri de güzelmiş Allah için. Banyonun fayans­ları ve küveti de güzel yapılmış. Gerçi bizimkiler kadar güzel olmasalar da., yine de güzeller.

Diğer taraftan akrabalar arasında da konu ev ve içindekilerdi.

—  Dünyanın parasını harcamış Şükrü. Biliyorum çok

borç altına girmiştir. Nasıl ödeyecek onca parayı. Bir de kalk­mış Ayşe Hanım: "Aslında daha da pahalılarını alabilirdik; ama ben bırakmadım." diyor. Ben biliyorum sen nesin... Kesin kardeşimi bunca masrafı yapmaya o zorlamıştır. Şimdi de ken­dine pay çıkarıyor, diye yengesine veryansın ediyordu Şükrü

Beyin ablası.

— Şu kadın yok mu? diye ekledi halası. İnsanı dereye su­suz götürür, susuz getirir. Bak görüyor musun yaptığı masrafı? Bunca şey hazırlamış, dünyanın masrafını yapmış. Çay, biskü­vi neyine yetmiyor? Yoook. Hanımefendinin forsu kırılır.

Şükrü Beyin akrabaları, girilen masraflara kendi arala­rında tepki gösteriyor, Ayşe Hanımı yerden yere vuruyorlardı. Bunlar böyle konuşurlarken diğer bir köşede Ayşe Hanı­mın akrabaları kendi aralarında:

— Evleri güzel olmuş. Dekoru da tam Ayşe'nin zevki, eş­yaları da yenilemiş. Aferin Ayşe! Dediğini yaptı. Eşyaların ço­ğunu yenileyeceğim diyordu; dediğini de yaptı, dedi Ayşe Ha­nımın ablası.

Kuzeni ise Ayşe Hanımı daha da övdü:

— Kesin şimdi bu eşyaları aldırmak için Şükrü ağabeyin ağzından girip burnundan çıkmıştır, onu ikna etmek için... Şu avizenin güzelliğine baksana, ya şu yemek masası... On iki ki­şilik ve ceviz kaplama... Gerçekten güzel bir ev yapmış. Helal olsun Ayşe Ablaya.

Bunlar konuşurlarken Ayşe Hanım yanlarına geldi. Nasıl gidiyor hanımlar? Beğendiniz mi?

— Yani dediğini yaptın. Bari ev istediğin gibi olmuş mu?

— Efo/.. iyidir. Yine de tam istediğim gibi değil; ama şim­dilik bu yeter.   

— Eşyaları da yenilemişsin. Enişteyi bol bol borçlandir-mışsmdır şimdi.

— Balığa giden ıslanır. Ev yapıyoruz. Eski eşyalarla mı taşınalım yeni eve, olacak şey mi? Borçlandı, ama bir şey olmaz, öder.

— Eski eşyaları ne yaptınız?

— Onların bir kısmını yeni eşyaların peşinatı olarak ka­bul ettiler. Bir kısmını da eskiciye sattık. Aslında daha çok eksik var. Yalnız şimdi söylemekten korkuyorum. İleride onları da al-dırtırım inşaallah.

— Kesin aldirtırsm. Adam senin dirdırmdan kurtulmak için bile olsa yine de alır, dedi ablası.

Ayşe Hanım tüm misafirlerini sıra ile gezip yanlarında oturuyor, onlarla kısa sohbetler yaparak ilgileniyordu.

Fatma'nın da misafirleri gelmiş, kızlar kalabalıkta otur- istemediklerinden Fatma'nın odasına geçmişlerdi. Çiğdem ve Zozan ortaklaşa bir çiçek almışlardı. Şu fiskos masala­rının üzerine konulanlardan. Ayşe Hanım bu hediyeye çok sevinmiş, ikisini de öpmüştü.

— Annem hediyenize çok sevindi. Evimizde çiçeklerin

eksik olduğunu söylüyordu.

—  Aslında ne alacağımıza karar veremedik. Sonunda iyisi mi bir çiçek alalım, çiçeğin hiçbir zaran yok. Muhakkak konulacak bir yer bulunur diyerek aldık, dedi Çiğdem.

— Nasıl evi beğendiniz mi?

— Güzel olmuş, hayırlı olsun, dedi Zozan. Eşyaları yeni­lemişsiniz. Tam bir burjuva evine benzemiş.

— Halamız yavaş yavaş zenginleşiyor. Zenginleştikçe de böyle şeylere para harcıyorlar. Bunun burjuva murjuva ile il­gisi yok. Hem zenginlerin evleri böyle midir sanıyorsun? Diye itiraz etti Çiğdem.

— Hop hop hop, yine o konulara girmeyin. Başımıza devrimci kesilirsiniz şimdi. Zaten Zozan'm ağzı açıldı mı artık kapatmak mümkün olmuyor. Sosyalizm'den girer, materya­lizmden çıkar. O anlatır biz de kafamızı "hı hı" deyip sallarız. Bugün bunları konuşmayacağız. Zozan'a söyledin mi?

— Neyi söyledim mi?

— Neyi olacak, onu...

— Fatmaaa! Hani aramızda kalacaktı? Söz vermiştin.

— Niye? Zozan yabana mı ki? Hem ayrıca kimseye söy­lemiş de değilim.

— Kuzum siz hangi şeyden söz ediyorsunuz? Neyi söy­lemiş mi?

— Hiç, bir şey yok. Kendi kendine konuşuyor işte. Fat­ma'nın şom ağızlı olduğunu bilmiyor musun?

— Hadi Çiğdem nazlanma anlat. Zozan yabancı değil.

Hem belki sana yardıma da olabilir. Biliyorsun o bizim filozo-fumuzdur. Hemen işi halleder.

— Neymiş şu benden gizlediğin şey? Bizim birbirimize karşı gizlimiz saklımız mı var? Demek öyle... peki senin gibi olsun; ama bunu unutma.

— Sen var ya sen., ne de fitnecisin! Zozan, inan senden gizlediğim bir şey yok. Şu fitneciye kanma, kasti yapıyor.

— Kim, ben mi kasti yapıyorum? E, söyle ne olacak ki, sihri mi bqzulur?

— Ah Fatma! Dilini eşek arısı soksun e mi? Tamam ta­mam anlatacağım.

— E hadi. Bir şey anlatıncaya kadar çıldırtırsın insanı.

— Madem konuyu sen açtın, o zaman sen başla. Sonra ben devam ederim.

Bunun üzerine Fatma ciddi bir hal alarak

— O gün bana telefon açtı. Biri ile buluşacağını, benim gidip gidemeyeceğimi sordu. Ben gittim. Buluştuğu şahıs kim biliyor musun?

— Nerden bileyim, müneccim miyim?

— Tahmin et. Haydi filozofluğunu koy ortaya.

— Bilmiyorum; tahmin de edemem.

— Tarık. Şu 6 sosyalde okuyan esmer çocuk var ya.

— Tank mı? Çıkaramadım. Hem bizin bu yörede bu tür simler yok. Bu Türk ismine benziyor.

— Zaten Türk. Babası burada işçi olarak çalışıyor. Aslen ; Anadolu'dan. Çıkaramadın mı daha? O da tam senin kafan­da biri.

— Çıkaramadım. Nasıl benim kafamda? Yani Partiyle mi beraber demek istiyorsun?

— Yok yok, o da solcu. Senin söylediklerini söyleyip sa­vunuyor.

Uzun uzun anlattı Fatma. Çiğdem'in çağırışını, gidip çay

bahçesinde buluşmalarını, Çiğdem'in kızardığını orda konuşu­lanları biraz da mübalağalı olarak anlattı. Çiğdem, bazı yerler­de müdahale ediyor, öyle olmadığını söylüyorsa da diğer ikisi hem gülüyorlar hem de Çiğdem'e takılıyorlardı.

Daha sonra onlardan ayrıldığını ve sonrasını bilmediği­ni söyleyerek, Çiğdem'e sordu:

— Sahi benden sonra ne yaptınız?

— Anlatacak bir şey yok.

— Hadi Çiğdem. Kalkıp giderim yoksa. Kesin sen benim için anlatmıyorsun. Demek senin arkadaşlık anlayışın bu, diye serzenişte bulununca Zozan, Çiğdem çaresiz anlatmak zorun­da kaldı.

— Fatma'yı eve bıraktıktan sonra biraz dolaştık. Hani...

yerdeki sakin cadde var ya? Oraya gidip tur attık. Ve sohbet et­tik.

— Ne konuştunuz? diye sordu Zozan merak içinde.

— Filmlerden konuştuk. Hangi tür filmlerden hoşlandı­ğını anlattı. Ben de ona anlattım. En son gittiği filmi anlattı. Hangi sahnelerinden etkilendiğini, baş rolün ne kadar başarılı olduğunu, filmin konusunun ne kadar gerçekçi olduğunu

uzun uzun anlattı.

— Peki ya sen, hiç konuşmuyor muydun?

— Yoo, genelde dinliyordum. O konuşmasını çok iyi bi­liyor. Bir ara siyasi konulara girmeye çalıştı, ben bırakmadım.

Bu konularda fazla konuşmak istemediğimi söyledim. O da ta­mam dedi.

— Aferin, iyi yapmışsın. Bilmiyorum, bunlar bu konu­lardan ne anlıyorlar? Daha güzel şeyler varken, kalkıp nelerden bahsediyorlar. Aşktan, sevgiden, sevgililerden söz edin. Öyle değil mi Zozan?

— Öyledir. Sanki biz hoşlanıyor muyuz o tür konulan sık sık konuşmaktan? Ama ne yapalım mecburuz.

— Sonra ne oldu? Hep aynı şeyleri mi konuştunuz, hiç birbirinizle ilgili konuşmadınız mı?

— Hayır. Hep böyle geçti. Daha sonra beni eve bıraktı.

— Çok ruhsuzsunuz, insan böyle mi davranır, dedi Zozan.

— Peki ya nasıl davranır? diye sordu Çiğdem.

— Nasıl mı davranır? El ele tutuşulur. Birbirine iltifatlar edilir, birbirine şiirler okunur, şakalar yapılır. Ne bileyim, daha çok şey yapılır. Ruhsuzsunuz, ruhsuz!

— Hakikaten daha sonra da buluşmanız olmadı mı? di­ye sordu Fatma.

— Oldu tabii.

— E..? Anlatsana, daha ne bekliyorsun?

— Bırakmıyorsunuz ki... Sen bir yandan, Zozan bir yan­dan, dır dır dır...

— Tamam tamam, hadi seni bekliyoruz.

— Kaç gün önce tekrar buluştuk. Bu sefer pastahaneye gittik. Biraz okvıl durumundan konuştuk.

— Ruhsuzsunuz siz, ruhsuz! Okul durumuymuş, diye

— Sabret, sabret cadı! Ne cadısın sen... bekle de anlata­caklarımı dinle. Baklava ısmarladı. Pastanede kimse yoktu. Sa­dece biz ikimizdik. Çok romantik bir müzik çalıyordu. Sonra bir ara biz ikimiz de sessiz kaldık. Birden başını kaldırıp, Öyle­ce bana baktı ve hayatımda duyduğum en güzel sözleri sırala­maya başladı. Konuştu, konuştu, konuştu...

— Sen, sen ne yaptın, hiç konuşmadın mı?

— Benim dilim tutulmuştu. Öylece durmuş ona bakıp dinliyordum ve bir ara...

Çiğdem, sessizleşti. Zozan ve Fatma merak içinde ne söyleyeceğini bekliyorlardı. Çiğdem'in sessizliği sürdükçe sa­bırsızlıkları artıyordu. Çiğdem gözlerini yummuş öylece bekli­yordu. Zozan ve Fatma dayanamayıp bir ağızdan:

— Anlatsana, öldün mü? dediler.

Çiğdem hiç ses çıkarmayıp meraklarını arttırmak isterce­sine susuyordu.

— Çiğdeem! diye bağırdı Fatma. Anlatacak mısın, yoksa saçını başını yolalım mı? Zozan hazırlan bunun canı dayak is­tiyor. Bir güzel saçını başını yolalım şunun.

— Ne sabırsızsınız. Bir an hayal etmeye çalıştım. Evet, o konuşuyor, ben ise dinliyordum.

— Kuzum onu anlattın. Sonra, sonra ne oldu?

— Ay! Kalbim duracak sanki. Derin derin bir nefes aldı. Kızlar pür dikkat ağzından çıkacak kelimeyi bekliyorlardı. Ne olmuştu acaba? Çiğdem yine derin bir nefes alıp ve "birden eli­mi tutup avuçları arasına aldı. Heyecandan ölecektim az daha" deyince kızlar çığlık attılar.

— Hepsi bu mu, elini tuttu diye heyecanlanılır mı? Ne aptalsın. Bizi de bu kadar heyecana soktun. Elini tutmuşmuş, deli kız deli. Baksana anlatınca bile yüzü kızarıyor. Elini göğsü­ne koydu, yüreğin fırlamasın, diyerek alay edip azarladı Çiğ­demi Zozan.

— Siz ne derseniz deyin, ben çok heyecanlandım. Daha sonra uzun uzun aralarında geçen o günkü konuş­mayı ve olanları anlattı.

Misafirleri yavaş yavaş uğurlamaya başlamıştı Ayşe Ha­nım. Kalkıp gitmekte olanları kapıya kadar götürüyor, "bu se­ferlik kabul etmem başka sefere de beklerim" diyerek davet ediyordu. Misafirler de; "Tekrar tekrar eviniz hayırlı olsun. Uzun ve sağlıklı ömür yaşarsınız inşaallah.." diye temenni ve dualarda bulunup çıkıyorlardı. Tüm misafirlerin gitmesinden sonra Çiğdem ve Zozan da kalkmış gitmek için salona çıkmış­lardı. Kızları gören Ayşe Hanım;

— Nasıl iyi zaman geçirebildiniz mi?43enim aptal kızım ikramda kusur etmemiştir umarım, diyerek kızlarla şakalaştı; uğurladı onları. Kızlar da giderken; "Tekrar eviniz hayırlı ol­sun" dileklerinde bulundular. Ayşe Hanım çiçek için kızlara tekrar teşekkür etti.

Misafirler gitmiş, Ayşe Hanım etrafı toplamaya başla­mıştı. Fatma yine kaytarmak istiyordu.

— Bugün kaçmak yok. Haydi gel ve şu evi temizleyip to­parlamama yardım et.

— Yani illaki çalıştıracaksın beni, senden rahat yok.

— Bu evde bulunduğun sürece yok.

Çaresiz yardım edecekti. Oflayıp poflayarak işe başladı. Yerler süpürüldü, bulaşıklar yıkandı, sehpalar ve masa temiz­lendi. Mutfak eşyaları tek tek yerine yerleştirildi. Ev büyük ve eşyalar çok oldu mu, yapılacak iş ne kadar da çok oluyordu.

Temizlik bitmiş, anne-kız gelen hediyelere göz atmak için, hediyeleri bir araya getirmiş karıştırıyorlardı. Ayşe Hanım hediyeleri eline alıp bunu halan getirmiş, şunu teyzen, bunu kuzenim, şunu komşumuz vs., diyerek tek tek bakıyor ve kim­lerin getirdiklerini anlatıyordu. Bazılarına burun kıvırıyor, ba­zılarına memnuniyetini dile getiriyor ve iyi ki getirmiş, diyor­du. Fatma da bazılarına; "Ay çok güzel, bunu çok beğendim" gibi tepkiler göstererek annesini takviye ediyordu.

Yeni taşındıkları ev bir apartman dairesi idi. Kooperatif usulüyle satın almışlardı. Her katta dört daire vardı. Kalorifer­li olduğundan soba derdi kalmamıştı. Şükrü Bey evin taksitle­rini ödemek ve iç dekorasyonunu yapmak için zaman zaman bankadan faizle kredi almak zorunda kalmıştı. Çok ağır bir borç altına girmiş, yeni aldıkları mobilya ve diğer eşyalarla bu borç ikiye katlanmıştı. Rahat edelim derken büsbütün rahatı kaçmış, borçlarını ödeyememe endişesinden geceleri uyku uyuyamaz olmuştu. Bu borçlarla uğraşırken bu kez apartma­nın ortak kullanım giderleri ortaya çıkmıştı. Her ay kapıcı pa­rası, temizlik malzeme parası, yakıt parası... gibi ödemek zo­runda olduğu giderlerle de uğraşmak zorundaydı Şükrü Bey.

Onlar dünyaya daldıkça, rahat edelim dedikçe, dünya onları köleleştiriyor, her gün geçen günden daha çok müşkül ve zor durumda bırakıyordu. Borçlandığı bankaya dükkanını ve yeni evini teminat olarak gösterdiğinden, ödeyememe duru­munda haciz tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Bu korku Şük­rü Beyi daha şimdiden huzursuz ermeye başlamıştı.

 

12- Bölüm

 

Kaç gün önce yapılan baskın camiyi daha da hareketlendirmişti. Çok yoğun çalışıyorlardı. Bugün yine yor­gun eve dönmüştü Hatice. Namaz kılıp yemek yedikten sonra annesi:

— Bizim yeni komşuları ziyaret etmedik, ayıp olacak, dedi. Aslında bir hediye almıştım, uygun bir zaman kollu-yordum. Tam yerleşip dinlensinler ondan sonra gideriz dü-şüncesindeydim. Bir-iki gündür misafirleri gelip gidiyor. İs­tersen bugün hoş geldine gidelim, ne dersin?

— Çok iyi olur; zaten bugün herhangi bir programım da yok. Hem tanışmış oluruz.

— Evet, komşu hakkı çok fazla kızım, o kadar ki Haz-reti Resulullah (as) şöyle buyuruyor: "Cebrail komşu hakkından o kadar çok söz etti ki ben az daha komşu komşuya varis edilecek düşüncesine girdim." Bir başka hadisinde de "Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir" buyu­ruyor. Bunun için komşuluk hakkı çok fazla.

—  Anne istersen Selçuk'u gönderelim. Eğer müsaitlerse gideriz.

— Tabi, tabi kızım! Habersiz gitmek olmaz, Zeynep Hanım oğlunu çağırarak yeni taşınmış kom­şularına gitmesini ve eğer müsaitlerse "annemler hoş geldi-ne gelecekler" deyip bir cevap getirmesini söyledi.

Gelen olumlu cevap üzerine Zeynep Hanım ve Hati­ce yeni komşularım ziyarete gittiler.

Evi dolaştırmıştı Ayşe Hanım misafirlerine. Evi gez­dikten sonra misafir odasına geçmiş tanışmışlardı. Apart­manda oturan birkaç komşu daha vardı. Onlar da hoş gel-dine gelmişlerdi. Zeynep Hanım, üzerinde besmele bulu­nan, simlerle işlenmiş, sağında Allah, solunda Muhammed yazılı güzel bir levha getirmişti. Bu hediyeye sevinmişti Ay­şe Hanım. Hem güzeldi hem de mübarek isimler ile süslen­mişti. Gerçi ev yeterince süslüydü zaten. O kadar çok lü­zumsuz şey vardı ki, bu lüzumsuz eşyaların parası ile yeni bir ev bile kurulabilirdi.

"Bu kadar eşyayı ne yapacaklar, ne kadar da süsle­mişler evlerini! Duvctilar hep yağlı boya, kocaman avizeler, oturma grubu, koltuk takımı, adını bile bilmediği eşyalar... Neler yok ki... Birkaç çeşit fincan takımı, yemek takımları, insan heykelleri, hayvan heykelleri... Sanki bir zücaciye dükkanı!" diye düşündü Hatice.

İnsanlar ne kadar da gösterişe meraklılar. Dünyayı ne kadar da imar etmek için uğr işiyorlar. Bu düşünceler için­deyken, "Merhaba, hoş geldiniz." sesiyle irkildi. Misafirle­rin içinde en genç olanı Hatice idi. Bunun için özellikle onun yanma gelmişti Fatma.

— Merhaba, hoş bulduk. Dun Roman

— Benim adım, Fatma. Evin büyük çocuğuyum.

— Benimki de Hatice. Ben küçüklerden sayılırım.

—  İstiyorsan benîm odama geçelim. Orada baş başa daha rahat konuşuruz. Bu yaşlılar da kendi sohbetlerini ko-yulaştırmışlar zaten.

— Sen nasıl istersen, ev sahibi sensin.

—  Anne! Biz diğer odaya geçiyoruz. Bizi ikramda unutma... Haydi gel.

iki genç kız kalkıp diğer odaya geçtiler, içeride çok tuhaf bir manzara vardı. Duvarda kim olduklarını bilmedi­ği bazı resimler asılıydı. Büyük büyük resimlerdi bunlar. Odada bulunan kanepeye oturdular. Ev sahibi Fatma oldu­ğundan söze o başladı.

— Okul falan okuyor musun, ya da^okudun mu?

— İlkokulu bitirdikten sonra gitmedim.

— Neden, baban mı göndermedi?

— Ben gitmedim. Okuldan sonra Arapça'mı geliştir­dim.

—  Arapça mı okudun, konuşmasını biliyor musun şimdi?

— Yo, konuşmasını değil, okumasını biliyorum. Ayrı­ca okuduğumda anlıyorum. Yani bir nevi İmam-Hatip oku­muş gibiyim.

— Sahi sıkılmıyor musun şu başörtüsünden? Bilhas­sa yaz'in, sıcak değil mi?

—  Sıkılmıyorum. Bilakis ferahlıyorum. Başörtüm olmadığında kendimi elbisesiz hissediyorum. Hem ayrıca Al­lah'ın emri. Bunun için sıkılsak da sıkılmasak da takmak, yani başımızı örtmek zorundayız. Tabii ki yabancı erkekle­rin yanında. Bu her Müslüman kadının üzerine farzdır.

—  Ben örtünmüyorum, yani ben şimdi Müslüman değil miyim?

— Hayır Müslümansm; ama günah işliyorsun. Bu gü­nahtan dolayı da cezalandırılırsın.

— Ama niye, din kalp işi değil mi? Kalbinle inansan yeter. İlla ki bir şeyler mi yapmak zorundasın?

— Evet, yapmak zorundasın. Çünkü bir dini kabul et­tiğin zaman onu bütünüyle kabul ediyorsun. Bunun dışın­da, her düzenin uyulması gereken kuralları vardır. Bugün sen okula gidiyorsun, okulun koyduğu kurallara uymak zorunda değil misin?

— Ama okul ayrı, din ayrı. Okul bir kuruluş; orda bir şeyler öğreniyorsun. Bu öğrenimin, sağlıklı yürümesi için kurallar konmuş, ama din öyle değil.

— Evet, din Öyle değil, tam aksine dinin daha kapsa-yıcılık yönü vardır. İnsanın okulu dünyadır, insanoğlu dünyada hem öğreniyor, hem eğitiyor. İşte bu dünya okulunun sağlıklı işlemesi için bazı kurallar lazım. Bu kuralları dün­yanın yaratıcısı olan Allah; insanlara, peygamberler aracılı­ğıyla kitaplar yollayarak belirtmiştir. Bu kurallar toplamına din deniyor. Bunun için dini sadece kalp işidir deyip bir ke­nara atmak, onu yok etmek demektir. Din, hem kalp, hem de amel işidir. Bundan dolayı ikisinin bir bütün içinde bera­ber yürümesi lazım. Onları ayırdın mı dini parçalamış olur­sun.

—  Ama, insan okula bir şeyler öğrenme için gider.

Okula giden herkesin bir amacı vardır. Okula kimse boşu boşuna gitmez ki...

— Kainatta da hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Her şeyin muhakkak bir işi ve de görevi vardır. Bu manada in­sanın da yaratılmasının bir amacı vardır. İşte bunu iyi bil­mek lazım. Bunu Allah bize çeşitli yollarla belirtmiştir. Bu­na göre hareket edersek kainattaki yerimizi bilir ve kıymet kazanırız.                      

— Itîiçbir şeyin boşuna yaratılmadığını insanın da bir amaçla yaratıldığını söylüyorsun. Peki nedir insanın yaratı­lış amacı?

— Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de; "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" diye buyu­ruyor. İşte insanoğlunun yaratılış amacı "Kulluk." Yani Al­lah'ı Rab edinme, ona teslim olma, ona itaat etme, ona hiç­bir şeyi ortak koşmama, ona isyan etmeme, sadece onu sev­me, dini sadece ona has kılma... Bu saydıklarım kulluğun genel çerçevesidir. Eğer bu genel çerçeveye uyarsak yaptığı­mız her şey ibadet olur.

—  Yani somut olarak demek istediğinizi biraz daha açar mısınız?

— Allah en başta bizden kendisinden başka ilah ol­madığına inanmamızı istiyor.

— Bunu söylediğimizde kulluk görevimizi yerine ge­tirmiş oluyor muyuz?

—  Bu şekilde Allah bize kendini tanıtıyor. Yani bize diyor ki, "sizi koruyup gözetleyen, her şeyin düzenini verip onları sevk ve idare eden, onları terlsfcste edip kendilerine yol gösteren, güneşe güneş olma özelliğini veren, ayı sizin için takvim yapan, yıldızlan yol gösterici yapan, tüm geze­genleri yaratıp şu düzeni koyan benim.

Dünyayı kendi etrafında döndürerek gece gündüzü, güneşin etrafında döndürerek mevsimleri oluşturan, güne­şi ısı ve ışık deposu yapan, her mevsimde çeşit çeşit sebze, meyve ve bitkiler veren, onların olması için gökten yağmur yağdıran, rüzgarları aşılayıcı kılan, aynı toprak ve aynı su­dan çeşitli sebze ve meyveler çıkaran benim. Çeşit çeşit hay­van yaratan onları sizin emrinize veren, göğüslerinden kan ve irinin içinden tertemiz sütü çıkaran, etlerini sizin için vi­tamin deposu, yünlerini sizin için barınak ve giyecek kılan, kimisini de sizin için binek, ulaşım, taşıma ve hatta savaş aracı yapan benim. Dağlan yaratan, yalçın kayaların bağ­rından su fışkırtan, denizleri yaratan ve onlara kaldırma gücü vererek gemileri üzerinde yüzdüren, bu şekilde ulaşı­mı sağlayan benim. Semayı direksiz durduran, göğü yıldız­larla süsleyen, koruma altına alarak sizi zararlı ışınlardan koruyan benim.

Fatma, Hatice'nin sözünü kesti:

— Bunlar zaten inkar edilemez şeyler. Bunları bu şe­kilde kabul etmeyen aptaldır. Bunları sayarak nereye var­mak istiyorsun?

— Şayet beni dikkatle dinlersen şuraya varacağım. Fatma dikkatle dinlemeye başladı. Hatice tekrar ko­nuştu:

— Kısacası gördüğümüz ve görmediğimiz küçük bü­yük her şeyi Allah yaratmış ve ona bir düzen vermiştir. dur  Romun

Tüm bunları bize anlattığında yüce Yaratıcımız aslında bize şunu söylemektedir: Bunların tümünün asıl düzenleyicisi ben isem, senin de ey insan! Senin de düzenleyicin benim. Sana şekil verip seni suretlendiren, organlarını düzenleyen ben olduğum gibi dünyadaki hayat tarzını da düzenleyip belirleyen benim. Eğer bana inanıyorsan, benim sana sun­duğum hayat tarzını da kabul etmelisin. Ben bu hayat tarzı­nı dünyada da ahirette de mutlu bir yaşam geçirmen için hazırladıfrt

— Her şey bizim için mi yaratılmış, yani gördüğü­müz her şey öyle mi?

— Evet öyle. Devamla Allah buyuruyor: Her şeyi se­nin mutluluğun için yarattım. Allah bize, yaratılışımızı şöy­le anlatıyor. Mü'minun Suresinin 12 «ye 15. ayetlerinde "And olsun ki biz insanı çamurdan, bir özden yarattık. Son­ra onu sağlam bir karargaha nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alak yaptık. Ardından alakayı bir parçacık et haline getirdik. Bu bir parçacık eti kemiklere çevirdik, bu kemikle­ri etle kapladık, sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli Allah pek yücedir." İşte insanın yaratılış serüveni böyle.

Anne rahmini bir yuva yapan, bir damla suyu insana çeviren ve anne rahmindeki çocuğun suyun içinde boğulmamasını sağlayan, onu kanla besleyen ve sağ salim boğul­madan dünyaya getiren Alİah, muhakkak ki onun için en uygun ve sağlıklı yolu da seçecektir. İşte bu yol, ilahi dindir. En son din olarak Allah, İslam'ı göndermiştir. Kur'an-ı Ke­rim'de de bu görevimizi nasıl yerine getireceğimiz gösterilmiştir. İşte biz, İslam'ı bir hayat tarzı olarak yaşadığımız za­man yaratılış görevimizi yerine getirmiş olacağız.

Fatma aldığı cevaplar ve anlatılanlar karşısında şaşır­mıştı. Bir müddet ikisi de sustu. Hatice anlattıklarının nasü bir etki uyandırdığını anlamak ister gibi Fatma'yı izliyordu. Fatma ise elindeki kalem ile oynuyordu. Hatice'ye bakarak, düşük bir ses tonu ile konuştu.

— Biz hep böyle gördük. Kimse bize illa bazı şeyleri yaşamamız gerektiğini söylemiş değil. Aynı zamanda çevremizdeki yaşantı, senin de gördüğün gibi bazı şeylerle sı­nırlı. Hem bugün artık zaman değişmiş. Yüzyıllar önceki bir yaşantıyı günümüzde yaşamak ne kadar doğrudur? Ça­ğa ayak uydurmak gerekiyor. Çağımızda dini inaçlar sosyal hayatta pek yer tutmuyor. Kul ile yaratıcısı arasında kalıyor. Bunun böyle olması daha iyi değil mi?

— Eğer gerçek anlamda Allah'a inanıyorsak ona tam anlamıyla teslim olmak zorundayız. Yoksa inancımız sözden öteye geçmez. İnsanı yaratan Allah olduğuna göre onun nasıl yaşayacağım da, neye ihtiyacı olduğunu da en iyi bilendir. Çağlar öncesi yaşantı diyorsun. Bu çağın farklı­lıkları ile o çağın farklılıklarını kıyaslayıp bir yargıya varı­yorsun. Oysa ki en önemli şeyi unutuyorsun; o da insandır. İnsan her zaman ve her yerde aynı insandır. Yapı olarak de­ğişmemiştir. Sadece anlayış olarak değişmiştir. Beş bin yıl önceki insan da yemek yer ve su içerdi, biz de yeyip içiyo­ruz. Onlar da uyurdu, biz de uyuyoruz. Onlar da öfkelenir­di, biz de; onlar da kıskanırdı, biz de; onlar da hastalanırdı, biz de; onlar da et ve kemiktendi.Onlarda da şehvet vardı, bizde de... Kısacası, insanın maddi ve manevi, ruhi, nefsa-ni, akli kuvveleri hep aynı, hiç değişmemiş. Onlarda ihtiras, hırs, hased, kin, öç alma duygusu vs. ne kadar insani özel­likleri var idiyse bugünkü insanda da var. Değişen sadece ortam ve anlayışlardır.

Bunun için insanı ilgilendiren şeyler zamanlara has kılınmaz. Eğer insan bu saydığım ve saymadığım özellikler bakımından değişmiş olsa idi, söylediğin belki doğru olabi­lirdi. Lakjirı böyle bir değişiklik yok. Bundan ötürü yüz yıl­lar önce bile gelmiş olsa İslam'ın muhatabı insan olduğun­dan, hiçfeir zaman İslam çağdışı sayılmaz. Onun getirdiği hükümler de aynen böyledir.

Bunun yanında bu dini gönderen Allah, bu çağlarda ne olduğunu da biliyordu ve bizim göremeyeceğimiz çağ­larda da ne olacağını biliyor. Bildiği için gönderdiği dini de her çağa hitap edecek şekilde düzenlemiş ve göndermiştir. Şimdi eğer biz gerçekten tüm kainatı Yaratan'a inanıyorsak, onun gelmiş geçmiş ve gelecek olan her şeyi de bildiğine inanmamız lazım. Eğer o bize; "Ben din olarak size İslam'ı seçtim. Bunun dışında kim başka bir din ararsa bu ondan kabul olunmaz." diyorsa, o zaman bize düşen Allah'ın buy­ruğuna kulak verip onun seçtiği yolda yürümektir. Başkala­rının bize söylediği yolda değil.

Din kalp işidir diyenler, İslam'ı sosyal hayattan ko­parmak isteyenlerdir. Çünkü İslam, eğer insanların tam anlamıyla sosyal hayatlarına hakim olsa, bugün halka zulme­dip onları kendilerine çağdaş köle yapanlar bunu yapama­yacaklardır. Mesela faiz yiyemeyecekler, kumar oynayamayacaklar, yolsuzluk yapamayacaklar... Yani kısacası, "hep bana" "kime ne olursa olsun" diyemeyecekler. İşte bunun için İslam'ı sosyal hayattan çıkarıp kalp işidir diyerek onu dört duvar arasına hapsetmek istiyorlar. Ne yazık ki biz de bunlara kanıyoruz.

— Sahi sen bunca şeyi nerden öğrendin. İlkokuldan başka okul da okumuş değilsin. Çok güzel bir bilgi biriki­min var. Bunları birileri mi anlatıyor sizlere; yoksa kendin mi okudun?

— Bilgi edinmek için illa da bugünkü okullarda oku­mak gerekmiyor._Hem bu anlattıklarımın hepsi Kur'an-ı Ke-rim'de mevcut. Hem Hazreti Resulullah (as) "İlim tahsil ediniz." diyor. Bunun için her Müslümanın bunu yapması lazım. En büyük ilim de insanın İslam'ı öğrenmesidir. İslam her şeye cevap vermiş ve her konuda bilgi sahibidir. Eğer biz ona başvurursak öğrenmeyeceğimiz bir şey kalmaz. Hem zaten dinimizi öğrenmemiz üzerimize farzdır. Bilme­diğimiz bir şeyi yaşayamayız. Yaşamak için önce öğrenmek lazım. Evet okula gitmedim; ama İslam'ı öğrenmek için hem okudum, hem de bilenlerin sohbetlerine katıldım. Bu­günkü birikimlerimi İslami kitap ve sohbetlere borçluyum. Tabi benim bildiklerim İslam'ın anlattıklarının yanında de­nizden bir damla bile değil.

— Yani şimdi ben boşuna mı okul okuyorum? .

— Hayır, boşuna değil. Dinimiz pozitif ilimlere de ışık tutuyor. Senin okudukların Kur'an-ı Kerim'deki ilimle­rin açılımıdır. Birçok insan bu ilimlerle hidayet bulmuştur. Okuduğun ilimler seni Allah'a yaklaştırmalı, ondan uzaklaştırmamalı. Eğer uzaklaştınyorsa o zaman sana fayda de­ğil zarar verir. Buna dikkat edilmelidir. Sen de buna dikkat etmeli ve bu konuda iyi bir muhasebe yapmalısın.

Başta Hatice'yi küçümsemişti. Bununla dalga geçip iyi vakit geçiririm diye düşünmüştü. Bunun için hemen ba­şörtüsünü ve örtünmesini ortaya atmıştı. Nasıl olsa cahil ve bilgisizdir. Hem kafasını karıştırırım, hem de okul okumuş biri olarak'değişik'konulara girer onu hayretler içinde bıra­kır, böylece/kendime hayran bırakırım diye düşünmüştü. Oysa ki seH bir kayaya çarpmıştı. Ne yapacağını ve söyle­yeceğini şaşırır hale gelmişti. Hatice'nin girmesini istediği duruma kendi girmiş, konuştukça hayretler içinde kalmıştı. Demek marifet okul okumakta değilmiş diye düşündü. Acaba daha neler biliyordu? Sohbeti daîja uzatmak istiyor ama cesaret edemiyordu. Çünkü hayranlığı artıyordu. Baş­taki düşünceleri değişmiş, şimdi başka bir gözle bakıyordu Hatice'ye. Aslında başta da kanı ısınmıştı. Ama kibirli ve mağrur davranmak daha çok işine gelmişti. Ne var ki Hati­ce çetin ceviz çıkmış, tevazusu, saygısı, yumuşak ve sabırlı konuşması, tatlı dili, gülümseyen yüzüyle onu alt etmişti. Tek kelime ile Hatice'yi sevmişti. Evet evet gerçekten onu sevmişti. Anlattıkları yabana atılır şeyler değildi. Hepsi doğruydu. "Madem Müslümanız o zaman inancımız gibi yaşamalıyız", diye mırıldandı.

— Efendim, bir şey mi söyledin? diye sordu Hatice.

— Şey... Sık sık görüşelim. Seninle bu konuları konu­şuruz. Aslında çoktandır, merakım vardı. Yalnız çevrem ve

rtam bana bir türlü bu fırsatı tanımadı. Ben de boş verdim tabii. Ne dersin?

— Çok güzel olur derim. Ama bu sefer ben seni eve bekliyorum. Sizin dairenin iki kat altında oturuyoruz. Tanıyamazsan komşulardan sorarsm(!)

Hatice'nin bu küçük şakası ile gülüştüler. Ortam bi­raz daha ısınmış, samimiyet belirtileri çoğalmıştı. Fatma, şu ana kadarki arkadaşlarından farklı biriyle tanışmanın mut­luluğu ve heyecanı içindeydi.

Ayşe Hanım içeri girip Hatice'ye; "Kızım, annen kal­kalım diyor. Ben biraz daha kalın dediysem de ikna edemedim. Sana bir haber vereyim dedim. Sen istiyorsan kal." di­ye haber verince Hatice gitmek için kalktı.

Bugün yine Zehra ve Sümeyye, Haticelere gelmişler­di. Ara sıra üç arkadaş bu şekilde bir araya gelip dini sohbetler yaparlardı. Başkalarına iyiliği emrederken kendileri­ni unutmamak için.

Hal hatır faslı bitmiş, sıra sohbetlerine gelmişti. Hati­ce söze başladı. Salat ve selamdan sonra Asr Suresini okudu.

— Bismillahirrahmanirrahim

"And olsun asra ki, bütün insanlar ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna."

— Biliyorsunuz kaç gün önce camimize baskın dü­zenlendi. Yaptığımız hizmete engel olmak için bu tür baskı­lar devam edecektir. Çünkü, İslami mücadelede saflarında kafirler, mürtedler, münafıklar ve onlara uyan ca­hiller vardır. Bazen bu gruplarla tek tek mücadele edilir. Ba­zen de hepsiyle aynı anda mücadele etmek zorunda kalına­bilir. Bugün, hepsiyle beraber girilen bir mücadele safhasın-dayız. Bir taraftan mürtedler, bir taraftan münafıklar, diğer taraftan da inkarcılar ve onların uşakları bizim çalışmamıza her türlü engeli koymak için uğraşıyorlar. Camilerde Kur'an-ı Kerim dersi vermek bizim için cephede savaşmak gibi bir şey.,Bugün Kur'an-ı Kerim'i kaldırdıkları gibi ken­disini şekli've lafzi olarak da kaldırmak istiyorlar. Oysa, bu­nun olması Müslümanların ölmesi demektir. Bizim de yap­tığımız; Kur'an-ı Kerim'i tekrar halkın arasında yaygınlaş­tırmak, Kur'an-ı Kerim okuyucularının sayısını çoğaltmak­tır. Ama bu da birilerinin gözüne batıyor olacak ki buna bi­le tahammül edemiyorlar. Camileri boşaltmak istiyorlar.

Bizler hiç bir zaman unutmamalıyız ki Müslüman ol­mamız hasebiyle imanımız imtihan olunacak, bilhassa bir da­vanın savunucuları olarak bu imtihan normal halkmkinden daha ağır olacaktır. Bu imtihanların şekli değişiklik arz edebi­lir. Bu; azmimizi kırmamak, bizi umutsuzlandırmamalıdır. Bilakis daha çok bizleri Allah'a, Resulüne, islam'a ve muvalv hid Müslümanlara bağlamahdır. Küfür ile mücadelemizde ise azmimizi, kararlılık ve tavizsizliğimizi arttırmalıdır. Unutma­yalım ki, Allah Resulü (sav) de taşlanmış, dövülmüş; ama bu onun azmini artırmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bir davetçi için en önemli şeylerden biri de mücadele erhalelerine ayak uydurup yoluna devam edebilmesidir.

Bugün de camiler bizler için, İslam'a hizmet mekanlarımız ve sevap kazanma yolumuzdur. Biz de orada Kur'an-ı Kerim dersi veriyoruz, İslam'ı anlatıyoruz. Bundan da vazgeçmeye­ceğiz. Bunun bedeli eziyet görmek ya da yakalanmak olsa bi­le. Varsın binlerce insanı yakalayıp cezaevlerine koysunlar.

Bizler İslam'a gönül verdiğimizde bize vaad edilen tek bir şey var. O da: Allah ve Hazreti Resulullah (as) rıza­sı... Bunun dışında bir şey yok. Sahabelerin çektikleri eziyet ve meşakkatler gözler önünde. Allah Kur'an-ı Kerim'de "Eski ümmetlerin başlarına gelenler sizlerin de basma gel­meden cennete gireceğinizi mi sandınız?" diye bizleri ikaz ediyor. Madem öyle o zaman bizler de imtihan olacağız. Bu imtihanlar sonucunda ya galip geleceğiz, ya da mağlup ola­cağız. Ki nitekim büyük şahsiyetlerden birisi mağlubiyet ve galibiyetle İlgili olarak şunu söylüyor: "Bir Müslüman veya İslami cemaat için mağlubiyet yoktur. Mağlubiyet ferdin veya cemaatin mücadeleden vazgeçmesi ile olur. Yoksa maddi kayıplar mağlubiyet değildir. Mücadele sürdükçe davetçi ve cemaat mağlup değil, galiptir."

İşte mağlup olmamak için mücadelemize devam et­meliyiz. Çünkü yaptıklarımızı Allah görüyor ve bunları bi­zim için işliyor. Bu uğurda öldürülürsek şehidiz, yakalanır­sak zulme teslim olmayışımız ortaya çıkar. Hicret ise en bü­yük başkaldırıdır. Her halükârda pasifleşip oturmadıkça kârlı, kazançlı olan biziz. Pasiflik ise teslimiyettir. O da, be­raberinde zilleti getirir. Çünkü Allah Kur'an-ı Kerim'de; "Yahudiler ve Hıristiyanlar, siz onların dinlerine tabi olma­dıkça sizden razı olmazlar" diye bizi ikaz ediyor. Bunun için, "ben bir kenara çekileyim" diyen yanılıyor. Kesinlikle kalbindeki hardal tanesi kadar imanı da çekip almadıkça onu rahat bırakmazlar. Bu da hem dünyada hem de ahiret-te zelil ve rezil olup hüsrana uğramaktır. Dilerim Rabbim ayaklarımızı sabit kılar. Ve bizi zillete düşmekten korur. Sümeyye de arkadaşına destek çıktı:

— Herkes dünyada bir şeyler için didinip çalışıyor. Ki­mi makam sahibi olmak, kimi şöhret sahibi olmak, kimi un­van sahibi olmak, kimisi de midesi için zengin olmak için ça-lışıyor. Bunlar da zorlukla karşılaşıyorlar. Hem de belki bizim şu an karşılaştıklarımı, dan çok daha fazla. Bunun için inşaal-lah bu zorluklar bizi yıldıramayacak. Biz de şu dünyada Al­lah'ın salih kulları olmaya çalışıyoruz. Allah'ın emrettiği şey­leri yapmaya, gayret ediyoruz. Dünya menfaatinde gözümüz yok. Hani Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle diyor: "De ki ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım Allah'ın üzerinedir."  Biz de hizmetimizin karşılığını Al­lah'tan istiyoruz. Bir okul öğretmeni karşılığını devletten alı­yor. Biz de Allah'tan istiyoruz. İnşaallah iman üzere ölürsek Rabbimîz bize ücretimizi fazlasıyla ödeyecektir.

Bu karşılıklı güzel tavsiyelerden sonra Hatice devam etti:

— Camimize olduğu gibi devam edeceğiz. Bu arada yapılan baskından dolayı bazı öğrencilerimizin aileleri kor-kabilirler. Biz hiç zaman kaybetmeden -eğer olursa- bu aile­leri ziyaret edip tekrar çocuklarını camiye göndermeleri in ikna etmeye çalışacağız. Gerekirse defalarca gideriz, nutmayalım ki, Allah Resulü (sav) defalarca kovulduğu halde yılmadan kovulduğu çadıra ya da eve tekrar gidip tebliğ yapmıştır. Şayet kovulsak bile -ki böyle bir şey yok-Resulullah (sav) bizim için örnektir. Öğrencilerimizle çok daha fazla ilgilenmeliyiz.

Sadece dersleriyle değil, sorunlarıyla da aynı zaman­da ilgilenmeli ve onlara îslami bir şahsiyet kazandırmalıyız. Camilerde ders alan öğrenciler toplumda parmakla göste­rilmeliler. Öyle bir terbiye ve eğitim vermeliyiz ki; doğru sözlü, dürüst, emin, sadık, iffetli, hayalı, saygılı, terbiyeli, güzel ahlaklı... örnek insanlar olmalıdırlar. Bunun için de onları incitmeden güzel söz ve davranışlarımızla eğitmeli­yiz. Kesinlikle ama kesinlikle dövme olmamalı, ne kadar yaramazlık yaparsa yapsın bir öğrenci dövülmemelidir. Bu­nun yerine duruma göre hafif ve eğitici cezalarla cezalan­dırmalara gidilmelidir. Bunlara dikkat etmeliyiz.

Bundan sonra ara sıra çocuklara ikramda bulunaca­ğız. Haftada bir iki defa da yarışma düzenleyeceğiz. Derecelere girenlere hediyeler vereceğiz. Bu yarışmalar; en çok çalışan öğrenci, en güzel Kur'an-ı Kerim okuyan, en çok na­maz surelerini ezberleyen, Peygamberimizin hayatını en iyi bilen vs. şeklinde olacak. Bunları da her ay bir konuyu esas alarak yapacağız. Yani, bir ay en düzenli gelen öğrenciyi se-Çeceğiz. Bir başka ay başka bir konudaki birinciyi seçip bu şekilde devam edeceğiz.

Bu arada bol bol kitap okumalıyız. Çokça ibadet edip, zikir ve dua yapmalıyız. Ayrıca tebliğ işlerimize son hızla devam ederek çevremizdeki herkesle ilgilenmeliyiz. Konu açılmışken biraz da bu konulardaki çalışmalarımızdan söz Sümeyye, çalışmaları anlatmak için söze başladı:

— Ben şu anda düzenli olarak yedi kişi ile ilgileniyo­rum. Düzenli olarak bunları ziyaret ediyorum. Üç tanesi bizim komşumuz, diğerleri akrabalarım. Muhakkak 10-15 günde bir onları ziyaret edip karşılıklı sohbet ediyoruz. Ay­rıca onları eve davet ediyorum. Okumasını bilenlere kitap veriyorum. Okumasını bilmeyenlere İslami bilgiler içeren kasetler veriyorum. Kaç defa camiye davet ettim. Zamanı­mız yok diyerek kabul etmediler. Bunlardan ikisi örtünme­ye başladı. Aileleri de bu duruma çok sevinmişler. Hatta bi­risinin annesi beni gördüğünde alnımdan öperek; "Allah razı olsuta. Kızıma sahip çıkıp ona İslam'ı anlatarak örtün­mesini sağladın. Din pır xweşe, dindari ji wehaye (din çok güzel, dindarlık ta...)" diyerek memnuniyetini dile getirdi.

Bunun dışında tanıdığım herkese fırsat buldukça teb­liğ yapıyorum. Hatta bazıları; "Sümeyye'ye merhaba dedin mi hemen vaaza başlar!"deyip takılıyorlar. Ben de onlara; "kıyamet günü bize bir şey anlatmadı" deyip benden şika­yetçi olmayasmız diye görevimi yapıyorum. Bu sefer ben si­zin üzerinize şahit olacağım, diyorum. Biz görevimizi yapa­cağız, hidayet Allah'tan.

Zehra da anlatmaya başladı;

—  Ben de beş kişi ile düzenli olarak ilgileniyorum, nlan eve davet ediyorum. Ben de kendilerine kitap veya

kaset veriyorum. Bacılardan biri örtündüğünden ailesi ile arasında sorunlar başlamış. Ailesi mürted örgüt elemanı ve­ya sempatizanlarından oluştuğu için kesinlikle bu bacının örtünmesine tahammül etmiyor... Bir kaç defa onu dövmüşler. Hatta birkaç tane çarşafını yaktılar. İki tane çarşafı ben ona hediye ettim. Bir diğerini küpesini satarak almış. Gizli gizli yanıma geliyor. Kitap okumasına izin vermiyorlar. O da kendisine bir volkmen almış. Gizli gizli kaset dinliyor. Kaç tane kasetini kırıp onu da dövmüşlerdi. Ama çok karar­lı ve azimli. O kadar ki, "onlar beni öldürseler de ben inan­cımdan taviz vermeyeceğim. Onlar bana baskı yaptıkça be­nim hak /ol üzerinde olduğuma dair kalbim daha çok mut­main oluyor." diyerek kararlılığını dile getiriyor. Aslında camiye gelmeyi çok istiyor lakin, "gelirsem camiye gelip olay çıkarabilirler" endişesinden şu an gelmiyor. Ben ona gel dedim, olay çıkaramazlar. Ama o şu an daha tam emin değil. Onun için şu an gelmemeyi tercih ediyor. Umarım en kısa zamanda gelir.

Bunun dışında zaten çevremizle de ilgileniyoruz. Ufak kız kardeşim de camiye geliyor. Ayrıca onunla özel olarak ilgileniyorum. Erkek kardeşlerim camiye gidiyorlar. Onların dersleriyle de yakından ilgilenmeye çalışıyorum. Başkalarıyla ilgilenelim derken kendi kardeşlerimizi ihmal etmemeliyiz. En başta öncelik onların olmalı zaten.

Üç arkadaş yaptıkları çalışmaların değerlendirmeleri­ni yaparak daha güzel ve daha iyi ne şekilde faydalı olup İslam'a hizmet edebiliriz endişesi ile birbirlerini tebliğe ve ça­lışmalara daha sıkı sarılmaya teşvik ederek sohbetlerini sür­dürdüler.

Asr suresinde Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: "Onlar ki birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler..."

 

13- Bölüm

 

Uyamıyordu bu akşam. Hatice'nin anlattıklarını düşünüyor, "Şu muazzam kainata sonsuz boşluk deniyor. Al­lah bilir içinde ne kadar yıldız ve gezegen vardır. Bunların ken-di kendine olması mümkün değil. Nasıl mümkün olsun ki; bir iğne bile kendiliğinden olmazken, onu yapan bir ustası varken, şu muazzam kainat, bu müthiş düzen, şaşmayan ölçü... müm­kün değil. Bunun yaratıcısı var. Ve bu da Allah'tır. Evet buna inanıyorum. Bundan şüphem yok. Peki yaratıp da başı boş mu bıraktı? Hayır, bıraksaydı onlara düzen vermezdi." düşündük­çe düşünüyor, soru üstüne soru üşüşüyordu kafasına Fat­ma'nın.

Hatice "Hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır" demişti. Gerçekten de öyle miydi acaba? Bu soru takıldı kafasına Fat­ma'nın. Off! Uyuyamıyordu. Hayal kuşu uzaklara uçmak isti­yordu bugün. Uçmak, yıldızlarda, gezegenlerde, meteorlarda, ismi bile insanın içini ürperten kara deliklerde, samanyolunda dolaşmak istiyordu. İsmini bile bilmediği daha nice yıldızdan yıldıza konmak geçiyordu içinden.

Gazetede okumuştu bir defasında; uzaydaki kara delik dedikleri o hilkat ucubelerinin, sönmüş güneş oldukları yazı­lıydı. Madem ki onlar güneşti ve sönmüştüler, öyleyse bu gü­neş de bir gün sönebilir. O zaman kıyamet kopardı. Bir ürperti sardı tüm bedenini birden. Bir an ölümü düşündü. Sonra tek­rar hayal kuşunu uzayda dolaşmaya çıkardı. Bizim içinde ya­şadığımız dünyanın, bulunduğu sisteme; "Güneş sistemi" de­niyor. Bunu okulda Öğrenmişti. Daha sonra ise bazı dergilerde bu güneş sistemi gibi yüz binlerce, belki de milyonlarca güneş sistemi olduğu söyleniyordu. Sadece samanyolunda binlercesi-nin ve Samanyolu gibi yine binlerce yıldız topluluklarının oldu­ğu anlatılıyordu.

Fatma bunları düşündükçe hayretler içinde dehşete ka­pılıyordu. Sonra yine birden "hiçbir şey boşuna yaratılmamış" sözünü hatırladı. "Demek bunca şey boşuna yaratılmamış. Biz bilmesek bile her birinin ayrı bir görevi vardır. Güneş her gün doğuyor, ısı ve ışık saçıyor. Bunu da dünyayı yaşanır hale ge­tirmek için yapıyor. Onun görevi bu. Bir gün bile bu görevini aksatmıyor. Yapmamazlık etmiyor, Ay da aynı şekilde kendisi­ne verilen görevi yapıyor. Hem de hiç itiraz etmeden. Peki ya bitkiler? Ayrı iki tohumu yan yana ekiyorsun; sonra bakmışsın farklı renkte, tatta, büyüklükte, şekilde meyve vermiş. O mey­veleri aldığında sana itiraz etmiyor. Boyun eğiyor. Çünkü onun görevi bu. Hayvanlar... onlara ne demeli? Sütlerini veriyorlar, boğazlamak için yakalayıp getirildiklerinde bile isyan etmiyor­lar.

Bir ara biri anlatmış demişti ki; "Develer çölde 40 gün su­suz kalabiliyorlar. Alt dudağı yarık olduğu için, çöldekilerle beslenebiliyorlar. Bunun dışında iri yarı cüssesine rağmen, küçük bir çocuk, oturmasını emrettiğinde, hemen oturuyor, iti­raz etmiyor. Çünkü onun görevi bu." Evet onun görevi bu" di­ye mırıldandı: "Cansız bir taş bile yaratıldığı amaca hizmet ederken, biz insanlar bunu yapmıyoruz. Dünyada yemek, iç­mek için yaratıldığımızı sanıyoruz. Bir taş kadar bile olamıyo­ruz demek." diye düşündü...

Saat kaçtı bilmiyordu, bir ara saat başı çalan saatin tik-tak sesini duymuştu. Ama bu kaçıncı duyuşuydu hiçbir fikri yoktu. Göz kapakları yavaş yavaş ağırlaştı. Yine o güzel uzayı dolaşma hayaline dalarak kendinden geçti.

— Vatma uyan kızım, öldün mü yoksa? Nedir senden çektiğim, her sabah aynı şey. Uyansana okula geç kalacaksın!

— Ne var, ne istiyorsun? Bırak da uluyayım biraz. Her sabah karabasanlar gibi üzerime çullanmak zorunda mısın?

— Ooo, hanımefendiye bak! Bu sefer de karabasan ol­duk öyle mi? Peki, sen bilirsin, benden günah gitti. Paşa gönlün bilir!

Ayşe Hanım, mutfağa geçip kahvaltıyı hazırlamaya ko­yuldu. "Bu kız ya geç kalacak, ya da kahvaltı yapmadan gide­cek." diye mırıldandı. Ben bilirim ne yapacağımı...

— Anneee!.. diye avazı çıktığı kadar bağırdı Fatma.

— Benden günah gitti, demiştim. Şimdi istiyorsan kalk­ma, uyuyabiliyorsan uyu.

Bir bardak suyu dökmüştü kızının yüzüne Ayşe Hanım. Neye uğradığım şaşırmıştı Fatma. Ayşe Hanım gülümsedi.

— Diğer evde yapmıyordum. Soğuktu çünkü. Ama bu ev Öyle değil. İçerisi sıcak. Artık uyanmazsan her sabah bir bar­dak suyu başından dökeceğim.

— Başımdan dökecekmiş. Cadaloz! diyerek sinirli sinirli lavaboya yöneldi. Zaten ıslanmış yüzüne su çırparken dün ak­şamki hayallerini ve kafasındaki düşünceleri hatırlamaya çalı­şıyor, hafızasını kurcalıyordu.

Kahvaltıya bu dalgınlıkla oturmuş, sessiz sessiz yemek

yerken annesi sordu:

— Hayırdır, bugün dalgınsın, hasta falan mısın yoksa?

Hastaysan izin al. Bugün okula gitme.

— Çok iyi olurdu aslında, biraz halsizim, gitmezsem iyi olacak.

— Tamam kızım. Bugün gitme. Babana söylerim; sana izin alsın. Sen bugün dinlen. Görüyor musun benim yaptığımı? Zaten hasta olan kızı büsbütün hastalandıracak bir şey yaptım.

Ah kafam ah!

— Vur vur, iyice vur. Bakarsın zatürre olurum. O zaman daha iyi vurursun.

— Sus! Ağzından yel alsın. Ne demek zatürre olursam? Bir bardak suyla mı zatürre olacaksın? Yüz verdik astar istiyor­sun bakıyorum. Haydi kalk yatağına uzan, dinlen. Sadece sol­gunsun.

— Peki doktor hanım hemen gidiyorum.

Yatağına uzanır uzanmaz uykuya dalmıştı. Aslında sa­bah olmasaydı zor uyurdu. Lakin sabah olduğundan hemen dalmıştı. Ne fark vardı ölümle uyku arasında? Uyudu mu in­san, kopuyordu her yönüyle dünyadan. Oysa uyku bu kadar sevilmesine rağmen, Ölüm bir türlü sevilmiyordu. Ne tuhaf bir şey değil mi? Birini isteyerek ve severek yapıyorken, diğerin­den nefret ediyor insan.

309 sene uyumuştu Ashab-ı kehf. Uyandıklarında bir gün bir gece kaldıklarını sanıyorlardı. Ertesi gün uyanmak üze­re uyumuşlardı sözde. Uyandıklarında ise üç asır geçmişti. Mil­yonlarca insan gelip geçmişti; bu süre zarfında. Tüm sevdikle­ri, tanıdıkları, dostları, düşmanları... Hiçbiri kalmamıştı. Şehir­ler yıkılmış, kendilerini ilah sananlardan eser kalmamış, ülke­ler de yok olup gitmişti.

Ölümden korkulmasının sebebi bunlar değil mi? İnsanın malından, makamından, eşinden, dostundan, çocuklarından kısacası sevdiklerinden ayrılma korkusu değil mi? Peki hiç dü­şündünüz mü, bir gün uyandığınızda aradan üç yüz yıl geçmiş olsun? Ne durumda olacağınızı ya da nelerle karşılaşabileceği­nizi düşündünüz mü? Bu konuda hiç fikriniz var mı? Ben size söyleyeyim, karşılaşılacak binlerce ihtimal var. insanların uza­ya çıkmalarıyla karşılaşabilirsiniz. Çıkmış bir nükleer savaştan dolayı her tarafı tarumar olmuş, açlıkla, hastalıkla boğuşan bir dünya ile de karşılaşabilirsiniz. Ya da ışınlamanın mümkün ol­duğu, artık zaman diye bir olgunun kalmadığı, güneşin hiç bat-ladiğı bir dünya ile de karşılaşabilirsiniz. Yahut teknoloji ta-lamıyla yok olmuş, bu nedenle taş devrine dönülmüş olduğu­mu görebilirsiniz. Belki de Mars'ta yerleşim yerinin açıldığını, ıtta geliştirilmiş uzay araçlarıyla milyonlarca yıl uzaklıktaki ldizlara yolculuk yapıldığını da görebilirsiniz.

Kısacası ne ile karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Bu saydık-ım veya sayamadıklarım ya da sizin hayal gücünüzü kulla-irak ulaştıklarınız ya da ulaşamadıklarınızın hepsi birer varsayım.

Her gece böylesi müthiş bir tehlike ile karşı karşıyayız.

Her gece gözlerimizi yumduğumuzda, dibi görünmeyen zifiri karanlık bir kuyuya atıyoruz kendimizi. Bunu isteyerek yapı­yoruz. Oysaki akıbeti bilinmeyen şeylere atılmak ahmakça ve aptalca bir şey. Biz bu aptallığı her akşam yapıyoruz. Her ak­şam tüm sevdiklerimizden ayrılma tehlikesi yaşıyoruz. Bunu da isteyerek ve severek yapıyoruz.

Telefon çalmış olacak ki Ayşe Hanım daldığı koltuktan sıçradı. Biraz bekledi. Acaba yanlış mı duymuştu. Telefon mu yoksa kapı zili miydi? Kaç defa Şükrü Beye; "Şu kapı zilini de­ğiştirelim, konuşanlardan veya ötenlerden alalım, telefon ziliy-le kapı zilini hep karıştırıyorum" demişti. Ama dinleyen kim? Her defasında "tamam tamam" cevabını almış, lakin hep söz­de kalmıştı,

— Alo buyurun, kimi aramıştınız?

— Merhaba Ayşe Teyze, ben Çiğdem. Fatma bugün oku­la gelmedi de onu merak ettim. Bir sorayım dedim. İnşallah önemli bir şey yok.

— Yok kızım yok. Sadece biraz yorgundu o kadar. Ben de okula gitme dedim. Bundan dolayı gelmedi. Bu ara ia sen

nasılsın, iyi misin?

— Sağ olun teyze iyiyim. İnanın çok merak ettim. Eve gelir gelmez de hemen telefon açtım. Ciddi bir şey olmadığına çok sevindim. Onunla görüşmem mümkün mü?

— Tabi kızım, telefonu vereyim, konuşun. Fatma! Uyan kızım, öğle oldu. Hâlâ uyuyor musun? Bak Çiğdem arıyor.

— Saat kaç? dur – Komnn yeter ki hur'an susmasın

— On ikiye geliyor.

— Alo merhaba..

— Ne o, uyuyor musun hâlâ? Ne uykucusun sen... me­rak ettim. Okula gelmediğini görünce, acaba bir şey mi oldu di­ye endişelendim. Kız, gerçekten hasta mısın, yoksa okulu as­mak için mi böyle bir tezgah kurdun?

— İkisi de var. Hem biraz yorgundum hem de sıkıldığım için okula gelmek istemiyordum. Annem de gitme deyince fır­sat bu fırsat dedim. Bize gelsene.

—  delmek isterdim, ama randevum var. Randevuma gitmem lazım.

— Yine şu malum şahıs mı yoksa?

— Ta kendisi. Ne yaparsın, gönül işte ferman dinlemi­yor.

— Kendini fena kaptırmışsın. Sonra pişman olmayasm.

— Neden pişman olacak mışım? Kötü bir şey yapmıyo­rum ki. Sadece dolaşıp konuşuyoruz.

— Sen bilirsin, benden söylemesi.

— Bir isteğin var mı? Ne de olsa hastasın. Sana bakmak lazım.

— Teşekkür ederim canım. Bir şey istemez.

— Oldu, haydi geçmiş olsun. Yarın tatil, bir ara uğrarım. Hem sana anlatacaklarım da var.

— Güle güle, bekliyorum.

Telefon kapanmış, Fatma da odadan çıkarak uyku ser­semliğini atlatmak için yüzünü yıkamak üzere lavaboya yönel­mişti. Yüzünü yıkadıktan sonra oturma odasına gelerek anne­sine:

— Dünkü misafirlerimiz ne temiz insanlardı, değil mi anne? dedi.

— Evet kızım, çok güzel huylu ve güzel sözlü insanlar­dı. Bu zamanda böyleleri çok az bulunur. Zeynep Hanım bol bol vaaz verdi. Çok güzel şeyler anlatıyordu.

— Kızı da öyleydi. O da güzel ve ilginç şeyler anlatıyor­du. Çok etkilendim. Çok da sevimli ve tatlı biriydi. Onunla ar­kadaşlığımı geliştirmeyi düşünüyorum.

— İyi olur kızım! Ama kendini fazla kaptırma. Onların yaşayışları bize göre biraz fazla aşırı. Biz onlar gibi yaşayama­yız, ama onunla arkadaşlık kur. Belki o seni adam eder.

— Ne yani halimde ne varmış da beni adam edecek? Yi­ne taşı attın bakıyorum.

Ana-kız bir müddet daha atışmaya devam ettiler...

Zeynep Hanım ve Hatice hummalı bir çalışma içinde idi­ler. Gelecek misafirleri için, fazla lüks olmamakla beraber ik­ram edilecek pasta türü şeyler hazırlıyorlardı. Ne de olsa misa­fire ikramda bulunmak ev sahibinin sarandandı. Aynı zaman­da da sünnetti ve çok büyük hayrı vardı. Bu bilinç ve niyet ile hazırlanıyordu ikram edilecek şeyler. Yoksa kendilerinden söz edilsin ve övülsünler diye değil. Zaten davetçilere yakışmazdı böyle bir şey. Bunun bilincinde idi Zeynep Hanım ve Hatice.

Hazırlıklarını tamamlamış, gelecek misafirleri bekliyor­lardı. Anne-kız oturmuş, ikisi de dalmıştı. Zilin sesi ile irkildi

Hatice.

Misafirler gelmiş, misafir odasında oturmuşlardı. Ayşe

Hanım, evi dolaşmak istediğini söyleyince, Zeynep Hanım hemen isteğini yerine getirmek için onu buyur edip evi dolaştır­maya başladı. Fatma da annesi gibi merak ediyordu doğru­su... O da fırsatı kaçılmamış, annesi ile evi gezmek için kalk­mıştı. Zeynep Hanım ve Hatice misafirlerine evi dolaştırdılar. Dolaşma faslı bitmişti. Bu arada Hatice ve annesi hazırladıkla­rını misafirlere ikram etmeye başlamışlardı. Ayşe Hanım, ik­ram edilenleri yerken bir yandan da evin manzarasını gözün­de canlandırmaya çalışıyordu: "Ne kadar da sade döşenmiş." Misafirlerin oturmaları için, misafir odasına konan birkaç ka­nepe ve(,vitrinden başka lüks denecek bir şey yoktu. Ev güzel dekore edilmişti; ama mümkün mertebe sade olmasına özen gösterilmişti. Mesela: kendi evlerinde bulunan avizeler yoktu. KoltukHakjmları, oturma grupları yoktu. Vitrinde kitaplar, gü­zel levhalar, birkaç parça süs eşyası vardı. Ama belli ki vitrinin görüntüsünü güzelleştirmek için konmuştu. Bir odayı kütüp­hane yapmışlardı. Ne kadar da çok kitap vardı. Ömründe ilk kez bir evde bu kadar çok kitabı bir arada görmüştü Ayşe Ha­nım. Oda halılarla döşenmiş, etrafa da oturmak için minderler konulmuştu sadece... Bir şey daha eksikti, evet televizyon yoktu. Tüm odaları dolaşmıştı; ama televizyona rastlamamış­tı. "Bize göre bunlar fakir sayılır." dedi kendi kendine.

Zeynep Hanım, diğer komşuları ile konuşurken, Ayşe Hanımın dalgınlığını fark edip "Ayşe kardeş dalmışsın, önem­li bir şey yok umarım" diye sordu.

— Yoo, önemli bir şey yok. Kusura bakma. Ama kafama bir şey takıldı; onu sormak istiyorum. Maddi durumunuz dü-Şük mü ki evinizde fazla eşya yok? Çok sade döşenmiş. Hatta  odalar boş denecek kadar eşyasız. Pervasızlığımı mazur görün; ama merak ettim.

— Aslında sadece siz değil, buraya gelen herkes bunu merak ediyor. Elhamdülillah maddi durumumuz çok iyi, kim­seye muhtaç değiliz. Eşimin emeklilik maaşı ile beraber işletti­ğimiz bir manifatura dükkanımız da var. Gelirimiz bize yetiyor. Size bir hikaye anlatayım:

"Derler ki Sultan Harun Reşit, o dönemin evliyalarından Behlül'e; "Ahirette dünya malının hesabının nasıl sorulacağını ve nasıl bu hesabın verildiğini bana anlatır mısın?" diye sor­muş. Behlül hazretleri: "Yarın falan meydana gel sana anlataca­ğım" demiş. Ertesi gün o meydanda buluşmuşlar. Behlül haz­retleri meydana bir ekmek sacı getirmiş. Onu ateşin üzerine ko­yarak kızdırmış. O kadar ki suyu attığında su sıçnyormuş. Ha­run Reşit, "Bu nedir?" diye sorunca Behlül hazretleri; "Senin sorunun cevabını vereceğim" demiş. Ayakkabılarını çıkarmış, eline asasını alarak o kızgın sacın üzerine çıkıp "Ben ve asam" deyip hemen inmiş. Harun Reşit'e dönerek "Benim dünyadaki tek malım bu elimde gördüğün asanıdır. Ben malımın hesabını verdim. Haydi buyur sen gel, bu kızgın ekmek sacının üzerine çıkıp malının hesabını tek tek ver!" Nasıl çıksın ki, adam padi­şah. .. malını saymaya başlarsa aylarca bitiremez.

Bu hikayeden de anlaşıldığı gibi Ayşe kardeş, dünya ma­lının hesabını vermek o kızgın saca çıkıp beklemekten daha zordur. Bize yakışan ihtiyacımız kadarı ile mal edinmek. Diğe­rini Allah yolunda fakir fukaraya verip harcamaktır.

— Ev eşyaları da ihtiyaçtır. Onları almak israf değil ki!

— Eğer ihtiyaçtan fazla ise israftır ve Allah onun hesabı-•m sorar. Eğer sana on tabak lazımsa ve sen kalkıp elli tabak alırsan o israftır. Eğer sana beş kanepe lazımsa ve sen kalkıp otur­ma gurupları, koltuk takımları falan filan alırsan israftır. Çün­kü onlar artık gösterişe girer. Bunun için ihtiyacımız kadarıyla alıyoruz. Arta kalanı da başka şeylerde kullanıyoruz. Bundan dolayı da şu anda hiç borcumuz yok. Yarın öbür gün kimse ka­pımıza dayanmaz. Bu bize yeter artar bile.

Zeynep Hanım, yeri gelmişken dünya malının geçicili­ğinden,'fitnesinden, asıl olantn ahiret yurdu olduğundan, ora­ya hazlrlfğm yapılması gerektiğinden, fakir fukarayı kollama­nın büyük sevabından, fuzuli bir şeye harcanacak para ile fakir bir komşuya alınacak gıda veya giyeceğin ne kadar büyük bir sevap kazandırdığından vs., uzun uzun anlatmaya başladı.

Bu arada iki yeni arkadaş kütüphane odasına geçmiş, ki­tapları karıştırıyorlardı. Fatma,ilk kez bir evde bu kadar çok ki­tap görmüştü. Kitapların çoğu İslami konuları içeren kitaplar­dı.

— Bu kitapların tümü sizin mi?

— Evet bir çoğu babamın. Bazıları da ağabeylerimin. Be­nim de bazı kitaplarım var, fakat çok az.

— Ne aptalım. Burada olduklarına göre sizin olacaklar tabi. Ne bileyim işte, hepsini bir arada görünce..

— Üzülme, buraya gelen herkes bu soruyu soruyor.

— Nasıl bu kadar bilgi birikimin olduğu şimdi anlaşıldı. Çok okur musun?

— Çok değil, genelde okurum. Günde en az bir saat oku­rum. Tabi bu süre bazen daha da artabiliyor. Okuduğum kita­ba bağlı.

— Genelde roman mı okursun?

— Hayır, bazen roman okurum. Ama genelde ilmi kitap­lar okurum. Bilhassa Peygamberimizin hayatını, ayrıca tefsir ve fıkıh da okurum. Çünkü bunlar dinimizin temel kaynaklarıdır. Bunlar bilinmeden İslami hayat olmaz.

— Biliyor musun, bize geldiğiniz ve konuştuğumuz gü­nün akşamı uyuyamadım söylediklerini düşündüm, kainatı düşündüm. Her şey gerçekten bir görev için yaratılmış ve gö­revlerini de eksiksiz yapıyorlar. Sadece biz insanlar yapmıyo­ruz. Cansız bir taş bile görevini yapıyorken, küçücük bir hücre bile görevini yaparken biz insanlar yapmıyoruz.

— Bunun en büyük sebebi teslim olup olmamaktan kaynaklanıyor. Bizim temel meselemiz bu işte. Kainatın, canlı cansız her şeyin yaratıcısının Allah olduğuna inanıyo­ruz. Fakat ona teslim olmuyoruz. Bunun için inanmakla tes­lim olmak farklı şeyler. İnandığın bir şeye teslim olmayabi­liyorsun. Çünkü teslimiyet beraberinde itaat getirir. İşte biz insanlar, bu noktada diğer yaratıklardan ayrılıyoruz. İs­lam'ın kelime manası da teslim olmak, boyun eğmek anla­mına geliyor. Yani birisi Müslüman olduğu zaman teslim olduğunu da beyan ediyor aslında.

Hıristiyanlar da Yahudiler de Allah'a inanıyorlar. Hatta müşrikler bile inanıyorlar. Kur'an-ı Kerim'de bir çok yerde; "Onlara (müşriklere) yeri ve gökleri kim yarattı desen, "Al­lah'tır" diyecekler" şeklinde onların Allah'a inandıklarını, yal­nız teslim olmadıklarını dile getiriyor. Teslim olsalar sorun kal­maz. Kainatta gördüğümüz güneş, ay, yıldızlar ve göremediği­miz diğer yaratıkların tümü kayıtsız-şartsız bir teslimiyet için­dedirler. Allah'ın emirlerine boyun eğmişler. Bunun için onlar görevlerini yerine getiriyorlar. Biz de eğer teslim o ursak, görevimizi yerine getirmeye başlarız.

— Peki bu teslimiyet nasıl oluyor? Bunu biraz daha açar mısın?

— Teslimiyet demek; itaat etmek, boyun eğmek demek­tir. Biz, Kelime-i şehadeti getiriyoruz. Allah'tan başka ilah ol­madığına, Hazreti Muhammed (as)'in onun kulu ve Resulü ol­duğuna şehadet getiriyoruz. Bu.şekilde inanıyoruz. Madem inanıyoruz^ 0 zaman Allah "Size emrettiğim şeyleri yapın." şeklindeki emrine muhatap oluyoruz. Sadece inandım demek­le işin içinden çıkamayız. İnandığımızı ispat edeceğiz.

Alİah namaz kılmayı emrediyor. Hemen ona inanıp na­maz kılmak teslimiyettir. "Zina yapmayın" diyor, ondan uzak kalmak teslimiyettir. "Oruç tutun" bunu yakmak teslimiyettir. "Zekat verin" bunu yapmak teslimiyettir. "Yalan söylemeyin, gıybet, dedikodu yapmayın" bunlardan uzak durmak teslimi­yettir. "Kadınlar örtünsünler, kendilerini yabancı erkeklere gös-termesinler" bunu yerine getirmek teslimiyettir. "Faiz yemeyin, kumar oynamayın, içki içmeyin, fakir fukaranın malını yeme­yin" bunlardan uzak kalmak, onları yapmamak teslimiyettir. "Benim yolumda mücadele edin, kafirlerle çarpışın" bunu yap­mak teslimiyettir. "Sadece benden korkun, rızkınızı benden is­teyin" bunu yapmak teslimiyettir. "İnsi, cini, heykelden putlara tapmayın" bunlardan sakınmak teslimiyettir. Kısacası Allah'ın emirlerini yapmak, yasakladıklarından sakınmak teslimiyettir.

Rabbimize ruhlar aleminde vermiş olduğumuz sözü ye­rine getirmek zorundayız.

— Evet doğru söylüyorsun, lakin insan... bilmiyorum, mesela namaz... bir türlü kılmayı adet edinemedim. Halbuki insan isterse o kadar zor bir şey de değil. Bilakis insana huzur veriyor. Ama ne bileyim işte...

— Aslında inandığımızı söylüyoruz. Lakin pek çoğu­muz bize bunca lütufta bulunan Rabbimize karşı kulluk göre­vimizi tam olarak yerine getirmiyoruz. Allah bizden iman ile birlikte amel ve teslimiyet istiyor. Kaldı ki Allah'a şükür borcu­muz var. Bir düşün her iki gözün kör olsaydı ve biri sana; "İki gözünü veririm yalnız sen de yirmi yıl bana hizmet edeceksin" dese sen ne yaparsın? İki göz karşılığında yirmi yıl hizmet edersin ona. Hatta belki ömür boyu... Bunlar iki uzvun karşılı­ğıydı. Peki ya diğerleri, dünyada verdiği diğer güzellikler, ni­metler..

— Biz insanlar.. Off! Gerçekten nankörüz. Hiçbir şeye şükretmiyoruz. Eğer tam olarak düşünürsek... hakikaten aptalız.

Fatma'nın samimi itirafını gören Hatice sevindi.

— Üstüne üstlük dünyada verdiği bunca güzelliğe ve ni­metin üstüne eğer itaat edip ona teslim olup emirlerini yapar­sak sonsuz bir cennet hayatı vereceğini söylüyor, verecek de. Çünkü bizi ilk yarattığında verdi. Yine verecek. Türn bu güzel­liklere karşılık biz, birkaç günlük dünya hayatının oyun ve eğ­lencesini tercih ediyoruz. Oturup saatlerce televizyondaki çir­kin, fahiş programlan ya da dizileri izlediğimiz halde, beş da­kikalık bir namazı kılmıyoruz. Senenin on bir ayı yiyor, içiyo­ruz. Bir ayı sabahtan akşama kadar aç geçirmeyi göze alamıyo­ruz. Evlilik helalken zina yapılıyor. Güzel içecekler helal iken içki içiliyor.

Fatma Hatice'yi onayladı.

— Dediğin gibi sabahtan akşama kadar oturup televiz­yon seyredebiliriz. Namaz gibi bir ibadet bize zor geliyor. Niçin ibadetler bize zor geliyor söyler misin?

— Güzelliklere hep zorluklardan geçilerek ulaşılır. İnsan, annesine dünyanın en büyük acılarını tattırarak gelir. Gece ka­ranlığından sonra gün doğar, kıştan sonra bahar geiir. Elhasıl, güzelliklere zorluklan aşarak ulaşabiliriz. Dünyanın kuralı böyle. Ancak bu şekilde güzelliklerin kıymeti anlaşılır. Bizler de nefsimize^zor gelen ibadetleri yapıp onlara sabrederek, haram­ları işlememe konusunda azmederek, güzel yurda varabiliriz.

— Aslında tüm bunları aklı başında olan herkes görüyor, biliyor. Buna' rağmen yine de görmezlikten geliyoruz. Kolayı­mıza geleni seçiyoruz.                            

— Evet, insan zoru gördü mü hep kaçıyor. Şeytana ve nefsine esir olup kendisine hem dünyada, hem de ahirette za­rar verecek şeyler yapıyor. İçkinin zararlarını, zinanın getirdiği ahlaki bozulmalarla beraber bedeni hastalıkları, faizin getirdiği ekonomik zulüm, hırsızlığın kahredici etkileri, yalanın oluştur­duğu güvensizlik ve diğer haramların yıkıcı etkilerini anlat­mak isterse insan; günlerce, belki de aylarca bitiremez. Bugün­kü sözde gelişmiş toplumların durumu gözlerimizin önünde... Kimin eli kimin cebinde belli değil. İnsanlar gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiriyorlar. Hayvanların yaşam tarzı bu.

— Ne var ki bugün onlar örnek alınıyor. Birçok insan on­lara bakarak hayatını şekillendiriyor. Falan artistin saç modeli Şöyle, giyimi böyle, konuşması bilmem nasıl... Hep onlar ör­nek alınıyor ve bunu yapanlar da Müslümanım diyenlerdir.

Ben de onlardan biriyim mesela., dedi Fatma.

— Her şey teslimiyetten geçiyor. Eğer biz Alİah'u Te-ala'ya gerçekten iman etmişsek, O'na teslim olmalıyız. O'na teslimiyet, O'nun gösterdiği yolda yürümektir. Artist bozuntu­larını taklit edeceğimize insanlığın önderi Hazreti Resulullah (as)'ı örnek almalıyız. O'nun hayat tarzı ile hayatımızı biçim-lendirmeliyiz. Kısaca hayatımızı İslam'ın emrettiği şekilde ge­çirmeye, yaşamaya çalışmalıyız.

Hatic; anlatıyor, Fatma sessizce dinliyordu. Ara sıra sor­duğu sorulara Hatice'nin güzel, mantıklı ve ilim dolu cevapla­rı onu ikna etmeye yetiyordu. Peki bunca yıl neden anlatılma­mıştı bunlar kendisine? Ara sıra annesi namaz kılmasını söylü­yordu. O da kuru bir sözden öteye geçmiyordu. Hoş güzel, an­nesi de pek o kadar namazlarına dikkat etmiyordu ya...

Ramazan orucunu birkaç kez tutmuştu, lakin o da gelip geçici bir heyecandı. Kaç yıldır onu da tutmuyordu. Örtünme­ye gelince, bunu hatırladığında tüyleri diken diken oluyordu. "Örtünmek mi? Asla!" diyordu, çoğu zaman...

Hatice'nin verdiği güzel iki kitabı aldığında içinde tarif­siz duygular vardı 'Sanki yeni bir hayata adım atmanın verdi­ği heyecan, sevir   ve mutluluğuydu bu...

 

14- Bölüm

 

Havalar yavaş yavaş ısınıyordu. Bahar yüzünü göstermeye başladığından beri, yeşil ormanlar, karanlık dehlizlerden, başlarını kaldırmaya başlamışlardı. Ağaçlar tomurcuk tutmuş, kimi tomurcuklar çatlamış, yeşil yaprak­larını yeni bir mevsime sunma hazırlığına girmişti. Yavaş yavaş çıplak ağaçlar yeşile bürünüyor, çamurlu yerler çe­şitli renkte ve kokudaki çiçekler ile bezenerek adeta bir ge­lin gibi süslenmeye başlıyordu. Sabahları kuşların cıvıltıla­rı başka bir ahenk ile çıkmaya ve süslenip koku sürünen dünyaya "hoş geldin" melodileri sunmaya hazırlanıyordu. Aylardır cansız yatanlar dirilmiş, yepyeni hayatlar başla­mıştı.

Fatma ile Hatice'nin arkadaşlıkları ilerlemişti bu sü­rede. Sık sık buluşuyor ve sohbetler yaparak tatlı bir dostluğun örgülerini örüyorlardı sanki. Namaza başlamıştı Fat­ma. Kitap da okuyordu artık. Okulu da az kalmıştı. Okul arkadaşlarından Çiğdem ile arkadaşlıkları eskisi gibi de-vam ediyordu. Zozan ile tartışmış, namaza dil uzatıp alay atiğinden arkadaşlığını kesmişti.

Çiğdem de başta biraz eğlenmek için laf atmış, Fat­ma'nın kararlı tavrını görünce geri adım atarak bir daha alay etmemişti. Bunun için arkadaşlıkları devam ediyordu. Hatta Fatma, onun da namaza başlaması için ona bildiği ve okuduğu İslami konuları anlatıyor, onu bu konuda ikna et­meye çalışıyordu. Ne var ki Çiğdem'ın erkek arkadaşı Çiğ-dem'i daha çok etkiliyor, hatta Fatma ile ilişkilerini kesme­si için bazen onu zorluyordu.

Fatma'nın bu değişimi en çok annesini memnun edi­yordu. Çünkü o eski aksi Fatma gitmiş, yerine yumuşak başlı, saygılı, terbiyeli, düzgün sözlü, çalışkan bir Fatma gelmişti.

Okuldan gelir gelmez, namazını kıldıktan sonra an­nesine ev işlerinde yardım ediyor, yemeği hazırlıyor, ev iş­leri bitince odasına çekilip kitap okumaya başlıyordu.

Ayşe Hanımın keyfine diyecek yoktu. Bir iş yaptırın-caya kadar canı çıkan Ayşe Hanımın artık eli sıcak sudan soğuk suya girmiyordu. Çünkü kızı Fatma, evin tüm işleri­ne koşuyor ve onları en güzel şekilde yapmaya çalışıyordu.

—  Fark ediyor musun bilmiyorum, ama bizim kız çok değişti. Sanki o Fatma gitti, yerine başka bir Fatma gel­di. Bazen acaba bu kız başını bir yerlere mi vurdu diye dü­şünmeden edemiyorum, dedi kocasına Ayşe Hanım.

— İyi ya daha ne istiyorsun. Sen de böyle olmasını is­temiyor muydun diye cevap verdi Şükrü Bey.

— İstiyordum da... ya gelip geçici bir şeyse? Ya bir gün eski hırçınlığı, asiliği geri dönerse... diye içimde hep bir korku var.

— Merak etme hali gelip geçici bir şeye benzemiyor. O... neydi ismi?

— Hatice.

— Hah!., Evet, onunla arkadaşlığı sürdüğü müddet­çe eski haline dönmez. Boşuna dememişler "Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim."

—  Hatice'yi hiç gördün mü? Bir de bazı hasetçiler onların hakkında dedikodu ya-pıp ileri geri konuşuyorlar. Bu binada güvendiğim tek insan Zeynep Hanım. Saatlerce bazen konuşmamıza rağmen hiç kimseden söz etmez. Ba­zen ben söz etmek istesem bana; "Yanımızda olmayan in­sanların ^olumsuzluklarından söz etmek gıybettir. Gıybet de haramdır. Onun için rica etsem o konulara girmesen da­ha çok memnun olurum" diyerek, konuşmama izin vermi­yor. Hep İslam'ı anlatıyor. Peygamberin hayatından bahse­diyor.

— Belli oluyor, sen de kızın da yavaş yavaş sofu olu­yorsunuz. Seccade elinizden düşmüyor.

—-Fena mı?

— Fena olur mu? Ben de senin isteklerinden listele­rinden çoktandır kurtulmuştum. Dindarlık güzeldir. Keşke ben de Hacı Abdullah gibi kendimi dini hayata verebilsey-dim. Ben yapamıyorum, bari siz yapın.

— Bu gün okula gitmedi. Ona izin al olur mu?

— Tamam.

Bu gün okula gitmemişti. İçinde tarif edemediği bir sıkıntı duyduğunda abdest alıp iki rekat namaz kıldı. Hati­ce anlatmıştı:" Sıkıntı duyduğunda abdest al ve iki rekat namaz kıl. Ferahlarsın" diye. O da öyle yaptı. Biraz ferahlamıştı. Yatağına geçip kitap okumaya başladı. Kadın ilmi­halini okuyordu. Bir Müslüman adının neler yapması ya da yapmaması gereken şeyleri anlatıyordu. Bunun için çok dikkatli ve anlayarak okumaya çalışıyordu. Annesi içeri­den kaç kez seslenmiş, kitaba daldığı için duymamıştı. Te­lefondaki ses heyecanlı ve titrekti. Telefonu hemen Fat­ma'ya vermesini istemişti.

Bu sebeple Ayşe Hanım ne olduğunu sormayı akıl edemeden telefonu Fatma'nın odasına götürerek ona ver­mişti.

— Alo!

__

- Neee! Yalan, yalan söylüyorum dee! Hayır, hayııııır!

Odadan çıkmış olan Ayşe Hanım, çığlık sesi ile içeri girmişti. Aman Allah'ım olamaz!...

Fatma hiç kımıldamadan yerde yatıyordu.

O menfur olaydan sonra ara sıra kızı ile camiye gi­diyordu Zeynep Hanım. Zeynep Hanımın dışında iki arka­daşı daha olmuştu. Sultan'ın bir çocuğu vardı. Henüz bir yaşında olduğundan camiye geldiği vakit çocuğu kaynana­sına bırakmak zorunda kalıyordu. Kaynanası bundan hoş­lanmıyordu. Defalarca çocuğu bırakıp da camiye gitmeme­si için gelinini azarlamış, hatta bu yüzden aylarca onunla konuşmamıştı. Ne var ki Sultan pek öyle bu işten vazgeçecek değildi. Kaynanasını fazla incitmeden camiye gitmenin faziletinden, getirdiği hayırlardan söz ediyor, onu ikna et­meye çalışıyordu. Kaynanasının bir keresinde kendisine; "El alemin çocukları seninkinden daha mı önemli ki çocu­ğunu bırakıp onlarınki ile ilgileniyorsun" demesi üzerine Sultan; "Onların hepsi bizim çocuklarımızdır ve biz onlar­la ilgilenmeye mecburuz. Kendi çocuğumu onlardan üstün tutmam. Eğer çocuğum büyük olsaydı onu da götürür, ca­mide diğeç'çocuklarm arasında onlara gösterdiğim ilginin "jusını gösterirdim. Onun hiçbir farklılığı olmazdı" diyerek yaptığı hizmetin büyüklüğünü göstermişti.

MeVlüde de evli ve çocuk sahibiydi. Dört çocuğu vardı. Üçü erkek, biri kız. İkisi hem okul okuyorlar, hem de camiye gidiyorlardı. Her sabah kız kardeşini eve çağırır, küçük çocuklarını ona bırakır, kendisi ve büyük kızı bera­ber camiye giderdi. Biri ders alırken biri de ders verirdi. Zeynep Hanım, Sultan ve Mevlüde'nin de katılmasıyla ho­ca sayısı altıya çıkmıştı.

Mevlüde'nin eşi yaklaşık iki yıl önce bir saldırıda şe-hid olmuştu. Onun şehadetiyle çocuklarına hem ana hem de baba olmuştu. Mü'nün kardeşlerinin yardımlarıyla geçi­niyordu. Mevlüde, her türlü hizmeti yapmak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Ne de olsa şehid hanımıydı.

— Bugün öğrencilerimize bisküvi ve lokum dağıta­cağız. Ayrıca en düzenli gelen öğrencileri seçip onların hediyelerini vereceğiz. Bunun için ders vermekte fazla oyalanmasak iyi olur. Ayrıca Zehra kardeş bize bugün peygamber kıssalarından bir tane anlatacak. Hemen dersleri­mizi verelim diyerek kısaca günlük programı hatırlattı Ha­tice.

Her biri, öğrencilerim tek tek kontrol edip onların derslerini vermeye başladı. Öğrenciler o menfur olaydan sonra biraz azalmıştı. Ama Hatice ve arkadaşlarının gay­retli çalışmaları, yaptıkları aile ve cami komşusu ziyaretle­ri, öğrencilerin arkadaşlarını camiye getirmeleri konusun­daki gayretleri, hocalarının telkin ve yol göstermeleri bu süre zarfında öğrenci sayısını da arttırmıştı. Camiyi basan­ların hesabı tutmamıştı. Öğrenciler daha da düzenli geli­yordu.

Nihayet dersler bitmişti. Hatice;

— Şimdi Zehra hocamız bize Hazreti Yusuf (as)7m hayatını anlatacak, daha sonra yarışmamız var. Ondan sonra da size ikramımız var, dedi.

Öğrenciler, peygamberlerin kıssalarını çok seviyor­lardı. Çünkü hocaları onları hikayeleştirerek anlatıyordu. Onların anlayabilecekleri şekilde kolaylaştırıyorlardı.

Zehra besmele, hamd, selat ve selamdan sonra konu­ya başladı.

— Hazreti Yusuf daha çocukken bir rüya görür. Rü-yasmda 11 gezegen ve güneş ile ay kendisine secde ederler. Rüyasını babasına anlatır. Babası Hazreti Yakub; bir pey­gamber olduğundan rüyasının anlamını hemen anlar ve Yusuf a; "Bak oğlum, rüyanı ağabeylerine anlatma, yoksa kıskanıp sana zarar verebilirler" der. Hazreti Yakub, oğlu Yusuf u çok sevdiğinden diğer kardeşleri onu hep kıskanırlar. Bu kıskançlıkları o kadar fazla olur ki kendi aralarında bir plan yaparlar. Derler ki: "Biz babamıza diyelim ki; baba biz gezmeye gidiyoruz. Yusufu da bizimle gönder. O da gezsin biraz. Sana söz, ona bir şey olmasına izin vermeyiz." Babalarına gidip bunu söylerler ve onu ikna ederler. Baba­lan "Ben korkuyorum. Siz oyuna dalarsınız da onu kurt yer." Bunu deyince oğulları; "Bize güvenmiyor musun? Biz onu koruyacağız" deyip tekrar -ısrar ederler. Babaları onu göndermece'razı olur.

Bunlar çölde giderler, bir kuyunun etrafında eğlenir­ler, eve dönecekleri zaman Yusufu kuyuya atarlar. Gömleğine de tavşan kanı sürüp babalarına getirerek; "Biz oyun oynuyorduk/Yusufu da eşyalarımızın yanında bırakmış­tık. Döndüğümüzde Yusuf yoktu. Sadece^bu kanlı gömleği kalmıştı. Kanımızca onu kurt yedi," diyerek babalarına ya­lan söylerler. Bu arada Yusuf da karanlık kuyuda tek başı­na kalmıştı.

— Hocam korkmadı mı?

— Yok; çünkü, Allah ona melek göndererek korkma­masını ve bir gün kardeşlerine bu kötülüğünü haber verece­ğini söyleyerek, onu kurtaracağını söylemişti. Ayrıca melek­ler de onun yanında kalmışlar. Ne kadar kaldı bilinmez. Kuyunun yanından bir kervan geçer. Daha önce arabalar olma­dığından develer ve atlarla yolculuk yaparlardı insanlar. İş­te bunlara kervan denir. Bu kervan kuyunun yanından ge­çerken birini su getirmesi için gönderirler. Adam gelip ku­yuya kovayı atınca; Yusuf kovaya tutunur. Adam kovayı çe­ker ve Yusufu görünce "Müjde, müjde! Kuyudan bir çocuk çıktı. Onu şehre götürüp satabiliriz. Bize çokça para kazan­dırır." diyerek koşar. Hz. Yusuf u alıp şehre götürürler.

— Hocam çocukları o zaman satıyorlar mıydı?

— Evet, kimsesiz çocukları o zaman köle olarak satı­yorlardı. Mısır'ın büyüklerinden biri karısı ile alış veriş ya­parken Yusuf u görür. Karısı Yusuf u çok sever ve onu satın alması için kocasına baskı yapar. Kocası da onu alır ve sa­raylarına götürerek onu büyütürler. Meğer Yusuf u satın alan vezirmiş.

— Yusuf kuyudan çıktı, saraya gitti. Öyle mi hocam?

—  Evet aynen öyle. Allah dilerse her şey olur. Eğer biz de Allah'tan istersek Allah bize yardım edip verir. Evet nerde kalmıştık? Hah! Yusuf büyüyünce çok yakışıklı bir delikanlı olur. Öyle ki o memlekette onun gibi yakışıklı yokmuş. Onu satın alan kadın ona gönül verir. Ona karşı sevgi duyar. Yusuf onların kölesi olduğu için onlara hep hizmet etmektedir.

Bir gün Züleyha isimli bu kadın onu odaya çağırır. Yusuf da hizmet etmek için gider. Kadın ona beraber olma­yı teklif eder. Yusuf kabul etmez. Onu zorlar, yine de kabul etmez. Yusuf kaçarken kadın Yusuf -in gömleğini arkadan yırtar. Odadan kaçarken sahibi olan vezir ve başka birkaç kişiyle kapıda karşılaşırlar. Kadının kocası ne olduğunu so­rar. Kadın "Yusuf senin karına saldırdı. Ondan murat al­mak istedi. Onu cezalandır" deyince Yusuf "Hayır ben sal­dırmadım, o bana saldırdı. Ben kabul etmeyince de seni zindana attırırım diye de tehdit etti" der. Bu arada orda bu­lunan bir adam şöyle dedi: "Bakın! Eğer Yusuf un gömleği  önden yırtılmışsa Yusuf yalan söylüyor. Yok eğer arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylüyor" Bu sözü üzerine bakarlar ki gömlek arkadan yırtılmış. Kadının yalan söylediği orta­ya çıkar.

Daha sonra dedikodu olur. Ve şehrin kadınları Zü-leyha'yı küçümserler. Kölesine tutulmuş derler. Züleyha onları saraya davet eder. Önlerine meyve koyar. Ellerine de bıçak verir. Yusuf u yanlarına çağırır. Yusuf yanlarına çıktığında» onu gören kadınlar "Aman Ya Rabbi bu insan değil mele^k" diyerekkendilerinden geçerler ve ellerini kes­tikleri halde hissetmezler. Züleyha orada yine Yusufa "Eğer isteğimi yapmazsa onu zindana attıracağım." der. Yusuf (as) da dua edecek "Ya Rabbim! Zindan benim için onların istediklerinden daha iyidir." diyerek kadını tekrar red eder.

Bunun üzerine onu zindana atarlar. Zindanda Alla-h'u Teala ona rüyaların yorumunu öğretir. Ayrıca peygam­ber olduğundan zindandaki insanlara Allah'u Teala'yı an­latır. Uzun yıllar kalır zindanda.

Bir gün yanında bulunan bir tutuklu arkadaşı serbest kalır. Bu adam sarayda çalışmaya başlar. Mısır'ın kralı bir rüya görür. Ve onun ne anlama geldiğini merak eder. Bunu sihirbazlardan sorar, kimse cevap veremez. Sonunda o hiz­metçi adam; "Ben size cevap getiririm" der ve Hz. Yusuf un yanma gider. Rüyayı anlatır. Hz. Yusuf da ona rüyayı yo­rumlar. Adam gelip rüyayı krala anlatır. Kral" Kim bu yo­rumu yapmışsa onu buraya getirin," der. Adam gider. Hz.

Yusuf a söyler. Hz. Yusuf "Gidin o kadınların halini sorun Ondan sonra ben çıkarım, yoksa çıkmam." der. Kral, ka­dınları toplar ve durumu sorar. Hepsi Hz. Yusuf'un günah­sız olduğunu, kendilerinin hile yaptıklarını anlatır.

Hz. Yusuf, zindandan çıkar ve o memleketin hazi­nelerinin başına geçer. Memlekette kıtlık olduğundan her­kes Mısır'a gelip oradan yiyecek alıyor ve memleketine dö­nüyordu. Hz. Yusuf un kardeşleri de Mısır'a gidip buğday aldılar. Hz. Yusuf onlara" Bir daha geldiğinizde küçük kar­deşinizi getirin/'diyerek anne bir kardeşi Bünyamin'i getir­melerini tembih eder.

Hz. Yusuf un babası Hz. Yakub (as) da Hz. Yusuf'un derdinden ağlaya ağlaya kör olmuştu. Çocukları yiyecekle­rini getirdiler. Yiyecekleri bittikten sonra tekrar hazırlık yaptılar. Tabii bu sefer Bünyamin'i de götürmeleri gereki­yordu. Babaları razı olmadı başta." Onu da Hz. Yusuf gibi kaybedeceksiniz," diyerek vermek istemedi. Israr ettiler ve zor da olsa onu götürmeyi başardılar. Mısır'a geldiklerinde Hz. Yusuf onları yanına çağırdı. Onlara yiyecek verdi. Kar­deşi Bünyamin'e kendisini tanıtarak onun yanında kalma­sını istedi. Bünyamin de kabul etti. Daha sonra eşyalarının arasına altın tas koydurttu. Bu şekilde onları aradılar ve eş­yaların içinde tası buldular. Onlar da (Hz. Yusuf un kardeş­leri) dediler ki "Bizim kanunlarımıza göre kim hırsızlık yapmışsa o artık köle olur. Hırsızlığı yapan Bünyamin'dir. O artık sizin kölenizdir. Yalnız eğer kabul ederseniz onu bı­rakın, bizden birini alın. Onun yaşlı bir babası var. Hasta­dır, büsbütün perişan olur." dedilerse de Hz. Yusuf kabul etmedi ve Bünyamin'i yanında tuttu.

Bunlar eve döndüler. Büyük kardeşleri Mısır'da kal­dı ve dönmedi. Durumu Hz. Yakub'a bildirdiler. Hz. Yakub büsbütün hasta olup "Dilerim Rabbim hepsini bana verir." diyerek dua etti.

Eve dönen kardeşler sabredemeyip tekrar Mısıra gi­deceklerini ve kardeşlerini alıp gelmeye çalışacaklarını söylediler ve Mısır'a gittiler.

Mısır'a vardıklarında Hz.'Yusuf onları çağırttı. Kar­deşi Bünyajrriin de yanındaydı.

Onlara; "Yusuf a ne yapmıştınız?" diye sorunca onu tanıdılar. "Yoksa sen Yusuf musun?" dediler. Hz. Yusuf "Evet benıYusuf um, bu da kardeşimdir." dedi. Hz. Yusuf a daha önce kötülük yapan kardeşleri ondan özür dilediler. Hz. Yusuf da onları af etti ve onlara: "Ahn gömleğimi ba­bama götürün gözlerine sürsün, gözleri AUah'u Teala'nın izniyle açılacak. Sonra da hep beraber buraya gelin." diye­rek onları gönderdi. Gömleği alıp gittiler. Bunlar daha yol­da iken Hz. Yakub (as) "Ben Yusufun kokusunu alıyo­rum." diyerek gömleğin kokusunu aldığını söylüyordu. Gömleği getirip gözüne sürdüler, hemen gözleri açıldı. Hep beraber Mısır'a gittiler. Hz. Yusuf anne ve babasını kendi tahtına oturtup babasına "Baba Allah rüyamı doğru­ladı." diyerek gördüğü rüyayı babasına hatırlattı.

Hikayemiz bu kadar. Allah kullarına her zaman yar­dım eder. Yeter ki ona hakkıyla ibadet edelim.

Hikaye bitene kadar kimseden ses çıkmamıştı. Nasıl çıksın ki, en güzel kıssa olarak geçiyor Hz. Yusuf (as)'un

kıssası. Bu güzel sohbetleri bitince Hatice:

Ömer saruhan — Şimdi de yarışmamızı yapacağız, dedi. Bu ay en düzenli gelen arkadaşları seçip onlara hediyeler vereceğiz. Bizim tespitimize göre 25 tane arkadaş derslerini hiç aksat­madan camiye gelmişler.

Birincilerin tek tek isimlerini söyleyip onları yanma çağırarak verilecek hediyeleri kendilerine vermeye başladı. Öğrenciler hallerinden memnun görünüyorlardı. Hocala­rın iltifatları, hediyeler onları epey sevindirmişti. Diğer Öğ­renciler; 'JBiz de gelecek ay hiç aksatmadan geleceğiz. O za­man da biz birinci geliriz" diyerek birbirlerini teşvik edi­yorlardı.

Yarışma faslı da bittikten sonra günün ikramına ge­linmişti. Daha önce hazırlanmış bisküvi ve lokum dolu pa­ketler Öğrencilere tek tek verildi ve çocuklar yolcu edildi. Nihayet hepsi ikramlarını alarak gitti. Hocalar ise her za­man olduğu gibi temizliklerini yapıp öğleden sonra Hati-celerde buluşmak üzere ayrıldılar. Hatice ve annesi eve doğru ilerlerken oturdukları binanın merdivenlerinde kapı komşuları bir bayan;

— Nerelerdesiniz? Evde olmadığınız için duymamış­sınız herhalde, dedi.

— Neyi duymamışız? diye sordu Zeynep Hanım.

— Bizim Ayşe Hanımın kızı Fatma fenalaştı, defalar­ca ayılıp bayıldı. Şimdi de hep ağlıyor.

— Niye, ne olmuş ki?

— Bir arkadaşı herhalde intihar etmiş. Onun haberi­ni alınca bayılmış, o zamandan beri de kız kendinde değil. Ayşe Hanım, sizin eve kaç defa geldi, siz evde değildiniz. Dun

"Geldiklerinde hemen bize gelseler iyi olur" dedi.

— İntihar mı etmiş! Nedeni nedir acaba? Durup du­rurken insan intihar etmez ki!

— Vallahi bilmiyorum, sadece bir arkadaşının intihar ettiğini söylediler, o kadar. Siz bir çıkın size anlatır herhalde.

Haber alır almaz ana-kız eve gitmeden hemen Ayşe Hanımın evlerine çıktılar. Ayşe Hanım ağlamaklı bir şekil­de karşıladı onları. Belli, ki çok korkmuş, bu korku nede­niyle de çpk ağlamıştı. Bitkin bir haldeydi. Ayakta zor duruyordu.  

— Nerelerdesiniz, kaç defa aşağı indim. Evde yoktu­nuz. Çok korktum, deyip tekrar ağlamaya başladı. Ağladığını gören Zeynep Hanım onu teselli etmeye ve bu arada da Fatma'nın bulunduğu odaya doğru ilerlemeye başladı. Fatma yatakta uzanmış, gözlerini bir noktaya dikerek; "Neden, neden yaptın, seni bu kadar üzen ne oldu?" diye kendi kendine konuşuyordu. Hatice'nin selam vermesiyle dalgınlığından sıyrıldı. Bir anda tekrar ağlamaya başladı. Hatice, hemen yanma gidip boynuna sarıldı onu teselli et­meye ve boşalması için de:

— Ağla ağla açılırsın. Gerçi sabahtan beri ağladığını söylediler; ama yine de ağla! İçinde kalmasın. Biz kadınla­rın gözyaşları Fırat suyundan daha fazla, bitmek bilmez, dedi.

Ağlaması geçmişti Fatma'nın. Zeynep Hanımın da orada olduğun görünce:

— Teyze hoş geldiniz, kusuruma bakmayın başta si­zi fark etmedim, dedi.

Ne kusuru kızım? Sen nasılsın? Sakinleştin inşaal-

— Çalışıyorum, ama aklıma geldikçe... yine ağlama­ya başlamıştı.

— Yeter artık. Sabahtan beri ağlıyorsun. Ağlamakla gidenler geri gelmez. Kalk bir abdest al. Sonra konuşalım biraz, dedi. Onu yataktan çıkarıp lavaboya kadar eşlik etti.

Bu arada Ayşe Hanım ile Zeynep Hanım da oturma odasına geçmişti. Ayşe Hanım bir yandan ağlıyor bir yan­dan da olayı anlatıyordu:

— Sabahleyin, "Anne içimde bir sıkıntı var, bugün okula gitmek istemiyorum" dedi. Ben de," Peki kızım git­me babana söylerim sana izin alsın" dedim. Odasına çekil­di. Kitap okumaya başladı. Son kaç aydır genelde odaya çekildi mi kitap okur. Saat dokuza doğru bir telefon geldi. Ben cevapladım. Karşı taraf heyecanlı bir şekilde telefonu Fatma'ya vermemi isteyince ben de hemen götürüp ver­dim. Ah akılsız kafam, kim olduğunu bile sormadım. Sesi ağlamaklı olmasına rağmen sebebini sormadan kalkıp tele­fonu kıza verdim. Odadan dışarıya adımımı atar atmaz "hayır!" diye bir çığlık attı. Arkamı döndüğümde yerde ya­tıyordu. Hiç kıp... sözünü bitiremeden tekrar gözyaşlarına

boğuldu Ayşe Hanım.

— Yeter artık! Sen Fatma'dan beter ettin. Senin daya­nıklı 3İman lazım. Büsbütün kızı perişan ediyorsun. Olmaz ki öyle, biraz dirayetli ol. Kendine hakim olmasını bil.

— Ne bileyim Zeynep kardeş yerde hareketsiz yatışı­nı hatırladıkça kendimi tutamıyorum. Bir an ölmüş olabileceğini sandım. Çok korktum kardeş çok. Baktım kaskatı ke­silmiş, ne yapacağımı bilemeden hemen sizin eve koştum. Defalarca zili çaldım. Kimse açmayınca kapıyı yumrukla-yıp tekmeledim. Sağ olsun yan komşu kapının sesiyle dışa­rı çıktı. Perişan halimi görünce ne olduğunu sordu. Ben de "Fatma'ya bir şey oldu! Ne olur bana yardım edin" dedim. O anda hatırlamıyorum koridorda "İmdat yetişin komşu­lar!" diye çığlık atmışım. Tabi ben hatırlamıyorum. Komşu­lar geldiler. Kolonya su falan yüzüne serptiler, meğer bayıl­mış. Kendine geldi. Tekrar düştü. Kaç kez bu şekilde bayı­lıp ayildi. Hatice'yi sordu, onun gelmesini istedi. Bu ne­denle kaç kez evinize geldim. Sizi bulamadım, camiye git­tiğinizi unutmuştum.

— Peki bu duruma düşmesinin sebebi ne, anlatmadı mı?

— Kendine geldikten sonra uzun bir müddet ağladı. Hiçbir şey söylemiyor, sadece ağlıyordu. Tabi ben de onun­la ağlıyordum. Yanımızdaki komşular da bir benimle bir de onunla ilgileniyorlardı. Onlar da ne yapacaklarını şaşırmış­lardı. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Biraz açıldıktan sonra; "Anne, Çiğdem intihar etmiş" deyip tekrar ağlamaya baş­ladı. Onu sakinleştirip belki haberin yanlış olabileceğini söyledim. "Hayır, arayan Tuba'ydı. O da perişan haldeydi, sesinden belliydi. Kesin doğrudur" dedi. Ben de hemen Tu­ba'yı aradım. Annesi telefona çıktı. Ondan sordum. Doğru olduğunu, bu sabah ilaç içerek intihara teşebbüs ettiğini, sebebini ise kimsenin bilmediğini söyledi.

— Fatma'nın okul arkadaşı mı bu Çiğdem?

— Evet, ortaokuldan beri arkadaşlar. Birbirlerini çok seviyorlardı. Neden canına kıymak istesin aklım bir türlü almıyor. Halbuki çok neşeli, şen şakrak biriydi. Kesin çok önemli bir hadise olmalı, çok üzülmüş ki böyle bir şeye te­şebbüs etmiş.

Fatma abdest almış bir de iki rekat namaz kılmıştı. Uzun uzun dua etti. Büyük bir ihtimalle arkadaşına dua ediyordu. Çok seviyordu onu. Onun da kendisi gibi nama­za başlayıp dini kitap okuması için çok uğraşmıştı. Ne var ki Tarık denilen herif buna engel oluyordu. En son onun yüzünden tartışmışlardı. Fatma ona; "Bu çocuk senin başı­na bela olacak. Adamda Allah korkusu yok. Öylelerinden korkulur. Bırak peşini, eğer gerçekten ciddiyse seni istetsin. Neden buna yanaşmıyor da sadece flörtle yetiniyor?" diye­rek kızmıştı. Bu yüzden biraz danlmışlardı. Çiğdem ona; "Beni kıskanıyorsun, mutluluğum gözüne batıyor. Senin erkek arkadaşın yok diye benimkinin de olmasını istemi­yorsun. Hasetçisin sen, hasetçi." demiş ve Fatma'dan küs­müştü.

Son kaç gündür konuşmuyorlardı. Fatma da Çiğdem de birbirlerini çok sevdiklerinden fazla küs kalamazlardı. Daha önce de çok küsmüşler, fakat dayanamayıp barışmış­lardı. Önce kaç gün küs kalırlar, sonra ya Fatma onu ara­yıp; "Cadı bize gelsene!" der, ya da Çiğdem arayıp; "İnatçı keçi biz gelsene!" derdi. Bu şekilde banşırlardı.

Fatma biliyordu bu işin içinde Tarık'ın olduğunu.

Çünkü onun dışında Çiğdem'i üzecek ve onu canına kıyma noktasına getirecek başka hiçbir şey yoktu. Muhakkak bu işin içinde o vardı. Buna emindi, ama nasıl Öğrenecekti onu bilmiyordu işte...

Hatice'nin gelmesiyle biraz ferahlamıştı. Ona güve­niyor onun yanında kendisini güvende hissediyordu.

— Biraz kendine geldin mi? diye sordu Hatice.

—  Evet abdest ve namaz iyi geldi. Zor zamanlarda insan bir başka huşuyla namaz kılıyor, iyi ki namaz var ve

iyi ki seninle tanıştım.  

—  Aklatmak ister misin? Belki açılırsın. Gerçi eğer ağlayacakşan anlatma diyeceğim. Biliyorum ağlamam de­sen de yine ağlarsın. Onun için eğer istiyorsan seni dinle­meye hazırım.

— Anlatmak istiyorum. Zaten bunun için gelmeni is­tedim. Yanımda olmanı ve sana açılmaydı istediğimden seni

çağırttım.

Sabah içimde anlamsız bir sıkıntı vardı. Bunun için de okula gitmedim. Bana verdiğin "kadın ilmihali" kitabı­nı okumaya başladım. Sıkıntım geçmeyince kalkıp iki rekat namaz kıldım. Namazdan sonra ferahlamıştım. Kitabı tek­rar okumaya başladım ki annem telefonu getirip beni ara­dıklarını söyledi. Telefonu aldım. Arayan Tuba'ydı. Hani sana söz etmiştim, benim okul arkadaşım. Baktım sesi ağ­lamaklıydı ve heyecanlıydı. Ne olduğunu sordum. Ağlaya­rak "Çiğdem bu sabah intihar etmiş" dedi. Sonrasını hatır­lamıyorum. Gözlerimi açtığımda başımda toplanmış kom­şuları gördüm. Gerçi ilk başta aklım başımda değildi. Hat­ta kendi kendime "ben neredeyim, bunlar kim, bu ağlayan

kadın kim?" diye sorular sordum. Yavaş yavaş şuurum yerine geldikçe etrafımdakileri tanıdım. Ağlayanın da annem olduğunu fark ettim. Seni çağırmalarını söyledim. Annem kaç kez gelmiş, evde değilmişsiniz. Camiye gittiğinizi son­radan hatırladım. Meğer defalarca bayılmışım. Her ayıklı­ğımda da ağlamışım. Hatırladıklarım bunlar.

— Gerçi sen şimdi bilmiyorsun, ama tahmin ediyor olabilirsin. Acaba niçin canına kıymış olabilir? Sahi beni onunla tanıştırmış miydin?

—  Evet hatırlamıyor musun? Burada bir ara tartış­mıştınız. Örtü konusunda; "Eğer örtünürsem kesin intihar ederim. Nasıl dayanıyorsunuz? Çağımıza hiç uymuyor. Modern kadının giyim tarzı böyle değil" demişti de sen ona uzun uzun örtü ve onun faydalarından söz etmiştin. Hatta bir ara konu flörtten açıldı. Sen; "Flört kızların kulla­nılmasıdır. Evlilik dışı bu tür ilişkiler mutsuzluk hatta ba­zen ölüm getirir. Nefsin hoşuna gider; fakat sonu hüsran­dır" demiştin. O da "Siz ne anlarsınız bu tür işlerden? Ev­lilik öncesi insanların birbirini tanıması lazım. Yoksa nasıl geçinsinler? Evlenmeden önce birbirlerini tanımalı ki çift­ler evlendikten sonra mutlu olsunlar. Bunun için flört la­zım" diyerek karşı çıkmıştı. Hatırladın mı?

— Evet, evet çok iyi hatırladım. Hatta ben ona senin­le arkadaş olalım. Ara sıra Fatma'nın evinde bir araya ge­lip bu konuları enine boyuna konuşalım demiştim. Kendi­si; "Hayır benim sizinle konuşacak bir şeyim yok. Hem ben sol görüşü daha çok benimsiyorum" diyerek reddetmişti.

Demek o...

— Çok uğraşıyordum onunla. Zaten son kaç gündü küskündük.

— Neden?

—  Bunun bir erkek arkadaşı vardı. Gizli gizli çay bahçelerinde buluşuyor, bazen de gezintiye çıkıyorlardı. İlk başlarda hevestir, geçer dedim. Hoş güzel kendisi de öyle diyordu ya.. Gel gör ki zamanla kız tutuldu. Öyle ki her anını onula geçirmeyi istiyordu. Bunun için de buluş­maları sıkİaşmışti.' Gerçi ilk başlarda maceraları hoşumuza gidiyordıi. Gelip anlatırdı. Biz de merak ve neşe içinde din­lerdik. Hatta bazen kıskandığımız da olurdu. Ama seninle tanıştıktan ve dinimizi yavaş yavaş öğrendikten sonra bu­nun ne kadar yanlış bir şey olduğunu anlamaya başladım. Onun için de kendisini caydırmak için sık sık telkinlerde bulunuyor, bazen de ona kızıyordum. Renim namaza baş­lamamı da tuhaf karşılamiş,"Sen bu gidişle çarşaf da giyer­sin" diyerek ara sıra dalga geçer olmuştu.

Arkadaşlık yaptığı genç de sol görüşlüydü. Allah'a inancı yoktu. Kaç kez benimle görüşmemesi için Çiğdem'i uyarmıştı. Lakin Çiğdem onu dinlemeyip benimle arka­daşlığını sürdürüyordu. Kaç gün önce yine kendisine; "Bu çocuğu bırak, başına iş açar. Seni baştan çıkaracak" deme­me rağmen kendisi; "Beni kıskanıyorsun, mutluluğumu çekemiyorsun. Hasetçisin sen, hasetçi" gibi saçma sapan şeyler söyleyerek çekip gitmiş ve o zamandan beri de ara­mamıştı. Kesin o Tarık denen herifin bu işte parmağı var. Çiğdem'i çok üzecek bir şeyler yapmış olacak ki kız böyle bir işe girişti. Çünkü başka bir sebebi yok, ben biliyorum.

— Belki o değildir, başka bir şeydir. Çocuğun günahım almada acele etmeyebilirsin.

—  Ne günahı? Komünist adamın günahı mı olur? Kesin o bir şeyler yaptı ki o kızı çok üzdü. O da kaldırama­dı, bu yola başvurdu.

— Neticede Çiğdem'den bir haber alabildiniz mi?

— Komada olduğunu, hayatı tehlikesinin devam et­tiğini söylüyorlar.

Hatice duydukları üzerine Fatma'ya:

—  Hastaneye gitmeyecek misin? dedi. Burada ah vahlar edip bayılacağına hastaneye git. Hatta kalk beraber

gidelim.

Fatma ağlamaklı bir şekilde cevap verdi.

—  Onu o halde görmeye dayanamam. Ya Ölürse...

hayır hayır buna dayanamam.

— Dayanırsın dayanırsın, gitmen lazım. Gitmezsen olmaz.

—  Gideceğim de bugün olmaz. Bugün hiç gücüm yok.

— O zaman annen muhakkak telefon açsın. Ailesi ile görüş, durumunu sor. Annen de senin haberi alınca bayıl­dığını, çok halsiz olduğundan bugün gelemeyeceğini söy­lesin.

— Tamam, inşaallah böyle yaparız. Hatice'nin güzel tavsiyesinden etkilendi Fatma.

— Sağ ol Hatice, Allah razı olsun. Hakkını nasıl öde­yeceğimi bilemiyorum.

— Yarın da hastaneye beraber onu ziyarete gideriz. Bu arada namazlarımızda onun için bol bol dua etmeyi dua unutmayalım. Bu tür durumlarda dua insana güç verir. Al­lah'ın kabul etmesiyle şifa da bulur. Ayrıca iyileştiğinde yaptığının ne kadar yanlış olduğunu, bir insanın kendini öldürmek istemesinin çok büyük bir günah ve suç olduğu­nu anlatır ve bir daha yapmaması için ona çokça nasihat­lerde bulunursun. İnşaallah beraber onu sık sık ziyaret eder yardımcı olmaya çalışırız.

Fatma rahatlamıştı. Hatice'nin yanında olması bile ona yetiytjr"du. "Allah'ın emrinin dışına çıkmanın sonu budur." diye mırıldandı.

— Kızım nasılsın, iyi oldun mu? Kendine geldin in­şaallah, dedi' içeri giren Zeynep Hanım.

— Allah razı olsun teyze, sizi görünce daha da iyi ol­dum.                                                

Zeynep Hanım şefkatle başından öptü.

— Eğer müsaade edersen, biz kalkalım artık. Hati­ce'nin misafirleri gelecek. Daha sonra inşaallah tekrar uğ­rarız.

— Allah sizlerden razı olsun. Müsaade sizin. Sizi de meşgul ettik. Hakkınızı helal edin.

— Rahatsızlık falan yok kızım. İstediğiniz art kapımı­zı çalabilirsiniz. Yapmazsanız günahınız sizin boynunuza, diyerek ayrılmak için müsaade istediler. Allah selamet ver­sin deyip anne-kız ayrılıp eve döndüler.

Büşra eve gelmiş, yemekle uğraşıyordu. Büşra da ca­mide ders vermeye gidiyordu. İlk başlarda kaynanası ev­de olduğundan çocuklarını ona bırakıyordu. Son zaman­larda onun da ara sıra camiye gitmesiyle biraz zorlanıyor yeter ki kur'an susmasın

du; ama yine de en iyi şekilde görevini yapmak için çocuk­larını caminin yakınında oturan arkadaşının annesine bı­rakıyordu. Tabii ki kaynanasının camiye gittiği günlerde bu böyle idi. Bugün de öyle olmuştu. Büşra başka camiye gittiği için eve gelmiş, evde kinse olmadığından hemen ye­mekle meşgul olmuştu. Kaynanası ve görümcesinin gel­mesiyle;

— Hayırdır inşaallah, siz hep benden Önce gelirdiniz. Yoksa yine polis mi bastı camiyi? diye merakla sordu Büşra.

— Hayır biz eve geldik. Karşı komşu, Fatma'nın fe­nalaştığını ve bizi çağırdığını söyleyince yukarıya Ayşe Ha­nımlara gittik. Şimdiye kadar da oradaydık dedi, Zeynep

Hanım.

— Fenalaşmış mı, neden?

—  Okul arkadaşlarından birisi canına kıymak iste­miş, çok yakın arkadaşmışlar, dedi Hatice.

— İntihar teşebbüsü mü? Peki neden durup durur­ken canına kıymak istemiş, sebebi bilinmiyor mu?

—  Durup dururken insan canına kıymak ister mi? Muhakkak bir sebebi vardır. Tam olarak netleşmiş değil. Yalnız Fatma'nın dediğine göre bunun bir erkek arkadaşı varmış. Olsa olsa bu çocuk onu üzecek bir şeyler yapmış, kız da dayanamamış bugün canıma kıymak istemiş. Tabi bu Fatma'nın yorumu.

— Olabilir! Yalnız bu tür olaylarda net bir şey ortaya çıkmayana kadar her söylenene inanmamak daha iyidir. Çünkü çok muhtelif söylentiler dolaşır. Bunun için dikkat­li olmak lazım.

— Fatma'nın en yakın arkadaşlarındandır. Birbir’nin sırlarını biliyorlar. Bu yüzden Fatma'nın şüpheleri v bana atılamaz.

— Doğrudur! Lakin yine de olayın netleşmesini bek lemek daha güzel ve daha olgunca bir davranış olur. Allah kimseye böylesi bir musibet vermesin. Çünkü kendine kıy­mak Allah'a isyandır. Çok şükür ki bu kız hayatını kaybet­medi. Allah Kur'ân-i KeTim'de; "Allah'ın kendilerine dün­yada ve Kirette yardım etmeyeceğini düşünüp ümitlerini kesenler, hemen yukarıya bir ip asıp boyunlarını geçirerek nefeslerini kessinler. Baksınlar da başvurdukları hile öfke­lerini dindirecek mi?" diye buyuruyor. İntiharın cezası ahirette sonsuza dek cehennemde kalmaktır. Allah bizleri mu­hafaza etsin, diye duada bulundu Büşfa. Güzel bir hayat hikayesi vardı Büşra'nm.

Büşra; Hatice'nin yengesi, yani Hüseyin'in eşiydi. İslami cemaatle tanıştıktan sonra İslami bir hayat yaşama­yı şiar edinen Büşra, ailesi tarafından çok yoğun baskılara maruz kalmış, hicap giydiği için defalarca dövülmüş, aylarca eve hapsedilmiş, çeşitli hakaretlere maruz kalmış, kitap okuması, İslami kaset dinlemesi yasaklanmış, yıllar­ca bu durumda kalmıştı. "Hicret etmek istiyorum, artık dayanamıyorum." şeklindeki isteklerine hep, "sabret, da­yan-, Allah'a güven" cevapları üzerine çok itaatkar oldu­ğundan sabretmişti. Bu sabırlı mücadelesi onu hayli ol-gunlaştırıp yetiştirmiş, davanın ileriki merhalelerinde onu aydınlatmıştı.

En son yine gizlice evden çıkıp arkadaşlarını ziyret eden Büşra'nın, bu hareketini duyan erkek kardeşleri onu dövmüş ve Örtüsüz bir şekilde evden dışarıya atmak sure­tiyle kovmuşlardı. Bu kovma hadisesi ile Büşra'ya hicret kapısı açılmış, o da hicret etmişti.

Hicretten bir süre sonra Hüseyin ile evlenmiş ve son beş yıldır da bu evde gelin olarak kalmaktaydı. Hatice'nin ve diğer görümcelerinin Islami eğiümleriyle bizzat kendisi ilgilenmiş, onlara özel dersler vererek kültür birikimlerini sağlamıştı. İslami bir bilinç vermek suretiyle birer davetçi olmalarında büyük katkısı olmuştu. Çok halim-selim ve itaatkar olmasından dolayı kaynanası ve kaymbabası tara­fından seviliyordu.

 

15- Bölüm

 

Misafirler gelmiş, sohbete başlamışlardı. Hatice üzücü olaydan söze başladı: Kimi insanlar; "İnsan dünya­ya bir kei gelir. Bunun için keyfimize bakıp yaşamamız ge­rek" diye düşünmesine rağmen yine dünyevi bazı sebep­lerle kendi elleriyle bile bazen hayatlarıma son verebiliyor­lar. Demek ki dünya onların düşündükleri gibi bir yer değildir; "dünyaya bir kez geldik, keyfimize bakalım" diyen­ler, kendilerini kandırmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Şeytan onları aldatmış, düşmanlığı gereği onları yoldan saptırarak cehennem arkadaşı yapmıştır.

Allah, şeytanı kovduğu zaman şeytan; "Bana diriliş gününe kadar mühlet ver. Andolsun ki insanların çoğunu şükreder bulmayacaksın. Onları saptıracağım, ancak sana ihlasla bağlanmış kulların hariç" diyerek insanları saptıraca­ğını söylemiştir. Bunu da değişik yollarla yapıyor. Bunlar­dan biri de bu söylediğimiz şekildedir. Ancak muhlisler ha­riç.Bugün biraz ihlastan konuşup sonra diğer işlerimizi yap­maya çalışırız, diyerek küçük bir sohbete başladı Hatice.

— İhlasın kelime anlamı has kılma, özelleştirme, öz­gü kılmadır. İslam'daki anlamım ise Allah, Beyyine suresi beşinci ayette açıklıyor: "Onlar, dini yalnız Allah'a has kı­larak, ona kulluk etmekle emrolundular." Bir de Zümer su­resi üçüncü ayette: "Dikkat edin, halis din Allah'ın dini­dir." Allah resulü de bir hadisinde; "Amelin halis olsun, azı da sana yeter" buyurmaktadır.

Dini Allah'a has kılma, başka hiçbir şey gözetmeme, yapılan amellerin -ki bunun içine namaz kılmak girdiği gi­bi tatlı güzel bir söz de girer, cihad girdiği gibi sadaka ver­mek de girer- yapılan tüm işleri sadece ve sadece Allah'ın rızasını gözeterek yapmaktır.

Hazreti Ali'nin şu meşhur hadisesi bizler için ihlas konusunda hep hatırlanması gereken bir olaydır. Hazreti Ali bir müşriki öldürmek için göğsüne çıkar. O an müşrik Hazreti Ali'nin yüzüne tükürür. Bunun üzerine Hazreti Ali ayağa kalkar ve öldürmekten vazgeçer. "Niçin öldürmedin beni?" diye soran müşrike; "Ben seni Allah için öldürecek­tim. Oysa sen yüzüme tükürünce hiddetlendim. Bu hidde­tim, niyetimin içine nefsimi de katmış olabilir. Bunun için seni öldürmedim" der. Hazreti Ali'nin bu halisane tavrı karşısında o müşrik de Müslüman olur. Bu tarihi olay dini Allah'a has kılmayı çok net ve yaşanmış bir olay olması ha­sebiyle şüphe götürmez bir şekilde açıklıyor.

Amel az bile olsa, içinde gösteriş, riya, nefsi heva ve heves, makam sevgisi, mal edinme hesabı gibi şeyler olma­dığında, çok işlenip de Allah rızası dışında bazı şeyler gö­zetilmesinden daha hayırlıdır. Allah için halisane bir saat Cihad edenin o cihadı onun hem dünyadaki hem de ahiret-teki kurtuluş ve saadetine sebep olabilir.

İhlas o kadar ince bir meseledir ki bazen bir işe ihlas ile başlanır; ama sonu ihlas ile olmaz. İhlas ile yapılan amellerin neticeleri Ölüm anma kadar devam eder. İhlası muhafaza et­mek gerekir. Muhafaza edilmediği zaman başta ihlasla bile olsa, sonu ihlasla olmadığından o amel ihlaslı olmaz. Nasıl ki Allah-u Teala; "Ey irnan edenler,,sadakalarınızı başa kakmak (minnet etrnek) suretiyle boşa çıkarmayın" buyuruyorsa bir insan da bîr sadakayı Allah rızası için vermiş olabilir. Ama sonra sadaka verdiği şahıstan kötülük gördüğünde; "Görü­yor musun, ben ona şöyle şöyle iyilikte bulundum o ise kar­şılığında bana ne yapıyor?" diyerek minnet eder ve ihlası bo­zulur. İhlas; her halükarda ameli Allah'a Jıas kılmaktır. Baş­langıçta, ortada ve sonda az ya da çok olması değil; halis, Al­lah rızası için olmalıdır. Allah bizleri o kullarından eylesin.

— Amin.

Hatice sohbetin bitmesiyle hafta içinde yapacakları programı düzenlemek için;

— Bu hafta içinde yapacaklarımızı da istiyorsanız bir programlayalım, dedi.

— Güzel olur. İstiyorsanız ben önerilerimi söyleye­yim, diyerek söze başladı. Zehra;

—- Benim ziyaret etmem gereken üç aile var. Bunlar benim özel ilgilendiklerimdirler. Bunun dışında hasta bir akrabam var, onu da ziyaret etmeye çalışacağım, dedi.

—  Benim de .... diyerek tek tek sıralamaya başladı Sümeyye.

— Benim ziyaretlerim şu an yok, ilgilendiklerim var. Ama henüz düzenli ziyarete başlamış değilim, diyerek durumunu belirtti Sultan. Mevlüde de durumu izah etmeye başladı.

Herkes durumunu izah ettikten sonra Hatice;

—  Bizler tüm bu ziyaretlerimizi en iyi şekilde yap­maya çalışacağız, dedi. Bunun yanında hasta ziyaretlerine en az üç kişi gidersek daha iyi olur. Arkadaşımızın akraba­sı bizim de akrabamız sayılır. Hasta ziyaretlerinde Allah'ın nimetleri, onlara şükretme, maruz kalınan hastalığa şükre­dip mükafatını Allah'tan dileme gibi konular kısa olarak anlatılsa ziyaret daha bir etkili olur. Çünkü hasta ziyareti kısa olur. Bunun dışında durumu uygun olanların evlerine de iki-üç kişi beraber gidersek daha faydalı olur.

Ayrıca bu hafta cami komşularımızı ziyaret etmeye çalışacağız. Çocukları camiye gelen ailelerin çocuklarının durumunu onlara anlatacağız. İslam'dan ve onunla amel etmenin gerekliliğinden söz edip sohbet ederek çocukları­nın evde de İslami terbiyeleri üzerinde durmaları konu­sunda onlara telkinlerde bulunacağız. Çocuklarını gönder-meyen aileler ile bu konuda konuşacağız. Camiye gönder­meleri için Kur'an-ı Kerim okumanın faziletlerini anlatarak teşvik edeceğiz. Ayrıca camiye daha önce gelip de şu anda gelmeyen öğrencilerimizin ailelerini ziyaret edip tekrar göndermelerini isteyecek ve onlara bu konuda gayretli davranmaları gerektiğini anlatmaya çalışacağız.

Unutmamalıyız ki bizler; bıkıp usanmadan tebliğde bulunan, Taif te çocuklar ve deliler tarafından taşa tutulan ve

yine de azmi kırılmayan bir peygamberin takipçileriyiz. Si­yeri bol bol okumalıyız ki; karşılaştığımız zorluklar bizlere o kadar çok ağır gelmesin. Allah Resulü (as)'nün davrandığı gibi davranmasını bilelim ki davetçi olmanın şükrünü eda edebilelim. Bilelim ki bu davada olmasaydık belki biz de bu­günkü şu garip kız gibi dünyevi bazı sebeplerden dolayı bu­nalımlara girip canımıza kıymak isteyebilir, ya da delirebilir-dik. Veyahut farklı'durumlarda,da olabilirdik. Hamd olsun ki Allah yolunda bir mücadele içindeyiz. Zorluklar da bizle­re hep mükafat olarak dönecektir. İnşaallah muvahhid Müs­lümanların yol gösterdiği gibi davranırsak kazançlı çıkarız.

Çiğderfı'in intihar girişiminin üzerinden aylar geç­mişti. Çiğdem, intihar girişimi sebebi ilepn beş gün yoğun bakımda kalmış hayati tehlikeyi atlattıktan on gün sonra da hiç kimse ile konuşmamış, olayın sebebini bu yüzden hiç kimse Öğrenememişti. Yaşadıklarını bir türlü kaldıra­mamış olacak ki iyileştikten sonra çıldırmıştı. Ailesinin ya­kın takibinde olduğundan bir iki kez daha intiharı dene­mesine rağmen başaramamıştı.

Fatma, arkadaşını defalarca ziyaret etmişti. Çiğdem, intihardan önce Fatma'ya bir mektup yazarak intihar sebe­bini anlatmıştı. Fatma olayı bildiğinden arkadaşının içine girdiği ruhsal buhrandan kurtulması için elinden geleni yapmıştı. Ama Çiğdem'in takıldığı başka şeyler vardı. Tüm yardımları cevapsız bırakmış ve sonunda da delirerek bir akıl hastanesine yatırılmıştı. Aylardır da bu hastanede te­davi görüyordu.

Bugün okul sezonunun sonu idi. Öğrenciler karne alacaklardı. Fatma'da bir değişiklik hemen göze çarpıyor­du. Uzun bir manto ve üzerinde de başını ve omuzlarım Örtecek şekilde siyah renk bir örtü vardı. Aslında bir aydır örtünmüştü. Çarşaf giymeyi istediği halde okul okudu­ğundan manto ve eşarp ile yetinmişti.

Başlarda çok yadırganmasına rağmen kararlı ve ta­vizsiz tutumu onun ile alay etmeye çalışıp onu bundan men etmek isteyenlere geri adım attırmıştı. Çiğdern'in ola­yı ile, "Ben şunu çok iyi anladım ki İslam'ın emrettiği her şeyde muhakkak insanın faydası vardır. O emri yerine ge­tirmediğimiz zaman da hep zararlı çıkan, yine biz insanlar olmuşuzdur. O halde kesinlikle örtünmek ve ölüme kadar da bir daha açılmamak bir mü'mine olarak boynumun bor­cudur" demişti.

Başta bunu tuhaf karşılayan Ayşe Hanım, kızmdaki değişiklikleri hatırlayarak; "Sen bilirsin, istiyorsan örtünürsün" demiş ve onu kendi kararı ile baş başa bırakmış­tı. Şükrü Bey sevinmiş ve hatta; "Aferin kızım güzel bir seçim yaptın" diyerek Fatma'yı desteklemişti. Okulda başta sorunlar ile karşılaşmıştı. Bazı hocaları sınıftan çık­masını istemiş, bazıları onu idareye şikayet ederek disip­lin kuruluna vermeye kalkışmıştı. Ama sonunda hepsi bu tavırlarından vazgeçerek okulun da son ayı olduğundan karışmamışlardı.

Böylece okulun son gününe gelinmişti. Okula başı açık, etek giyerek başlamış, sonunda ise tepeden tırnağa örtülü olarak bitirmişti. İçinde hüzün vardı Fatma'nın. Çok dur sevdiği arkadaşı yoktu çünkü. Aslında daha çok Çiğdem'in böylesi bir duruma düşmesi ve ona yardım edememesi onu üzüyordu. Hatta için için kahrediyordu. Çiğdem'in intihar girişiminin nedenini öğrenmişti Fatma. Şimdiye kadar hiç kimseye söylememişti. İntiharından kaç gün sonra bir mektup gelmişti Fatma'ya. Bu mektup Çiğdem'dendi. İnti­har girişiminden bir gün önce kaleme alınmıştı.

Başından geçen olayları,tek tek anlatmış ve intihar edeceğini|belirterek mektubun sonunda: "Canım arkada-şım! Umarım, bu sırrımı saklarsın. Çünkü, bu sırrımı sade­ce sen biliyorsun ve o şahıs biliyor. Eğer başarabilirsem, önce onu sonra da kendimi öldüreceğim. Bu sırrımı sakla" demişti. Eğe'r bu olmasa idi, çoktan her şeyi anlatmış ve çarpık düzenin insanları düşürdüğü hali gözler önüne ser­meye çalışmıştı. Ama arkadaşının isteğini yerine getirmiş, bu sırrı hiç kimseye hatta çok sevdiği Hatice'ye bile açma­mıştı. Sadece "tahminimde haklıymışım." diyerek dikkat­leri Tarık'ın üzerine çekmiş, yalnız detaylara girmemişti.

Karnesini almış, eve gelmeye hazırlanırken, Tuba:

— Fatma! diye seslenerek onun yanma geldi. Biz bu akşam arkadaşlar ile bir veda gecesi düzenleyeceğiz, gelir misin? Çoktandır seni aramızda görmüyoruz. Bu gece ara­mızda olmanı istiyoruz. Ne dersin gelecek misin? dedi.

— Sadece kızlar mı gelecek, yoksa erkekler de olacak mı?

— Ya sana ne, sen gel. Hem sana ne erkeklerden, sen bir kenara çekilirsin.  Onlarla  konuşmaz, ilgilenmezsin,

olur biter.

— O kadar basit öyle mi? Allah bilir ne tür oyunlar hazırlamışsınızdır. Erkekler ile kol kola girip dans bile edersiniz. Gece yarışma kadar tepinip durursunuz.

— Veda gecesi bu kızım. Herhalde eğleneceğiz. Ağla­yacak halimiz yok ya. Hem mezun da olduk. Onu kutluyoruz.

—  İnsanlar ayrılıklarda üzülürler. Siz ise seviniyor­sunuz, öyle mi? Çiğdem'i ne çabuk unuttunuz? Niçin bu duruma düştüğünü az çok hepiniz tahmin edebiliyorsu­nuz.

— O aptallık yaptı. Kendisini çok fazla kaptırdı, Hem onun bizim konumuzla ne alakası var?

— Ne demek ne alakası var? Siz de orada erkekler ile el ele kol kola olmayacak mısınız? Bu gecenin yarın öbür gün sizlerden de birinin intiharına sebep olmayacağı ne malum? Hem Müslüman olarak yabancı erkeklerle yalnız kalmamız, onlarla iç içe olmamız, haram. Hem de şiddetle haram.

— Bakıyorum sofuluğun tuttu yine. Düne kadar er­keklerle gezip tozan sen değil miydin? Parklarda şurada burada gezmelere giden hatta mektuplaşan?..

— Utanıyorum... Evet, o günleri hatırladıkça utanı­yorum. Ama insanlardan değil. Çünkü insanlar o yaptıkla­rımı utanılacak hareketler, davranışlar olarak görmüyorlar. Utanıyorum, ama Allah'tan utanıyorum, Hazreti Resulullah (as)'tan utanıyorum. Onların haram kıldığı bir şeyi yapmış olmaktan utanıyorum. Allah'a şükür hakikati gör­düm ve tövbe ederek geri döndüm.

— Sen tam radikalleşmişsin. Ben şimdiye kadar da bir hevestir gelip geçer diye düşünüyordum. Oysa sen tam bir dinci olmuşsun.

—  Dindar olmak bizim için övünülecek bir şeydir. Bununla isimlendirilmek bana onur veriyor. Ben Müslüma-nım diyen herkes dindardır aslında. Bazıları gereklerini ye­rine getirir. Bazıları getirmez, fark buradadır. İslam yaşan­mak için gelmiş. Sâdece bilinmek için değil. Ona inananlar da onu yaşamak zorundalar. Ancak bu şekilde görevlerini yerine getirmiş sayılırlar.

— Biz o kadarını bilmiyoruz. Biz böyle gördük. Aile­lerimiz (\e Müslüman; ama örtünmeyi istemiyorlar. Hatta örtünsek bize kızarlar. Erkekler ile arkadaşlık yapmamıza kızmıyorlar. Gezip tozmamıza kızmıyorlar. Biz bu geceleri onlardan habersiz mi yapıyoruz sanıyorsun? Bizim düğün­lerimizde erkek-kız kol kola, kadm-erkek kol koladır. Baba­larımız da bunu yapıyor, erkek kardeşlerimiz de bunu ya­pıyor, çevremizdeki insanlar da.

— Evet insanı üzen ve hayretler içinde bırakan bir durumdur bu. Haram olduğunu bile bile yapıyorlar bunu. Hangisine sorsan haramdır; ama adet olmuş diyeceklerdir. Bunun kadar üzücü olan; biz yeni neslin onların bu yanlış­larını, doğru olarak görüp böyle anlayıp kabullenmemiz-dir. Oysa ki "Biz atalarımızı bu şekilde gördük." diye cevap verenlere Allah:"Ya onlar yanlış yol üzerinde iseler?" diye karşılık veriyor. Bizler de akıl sahibiyiz. Allah bizden de hesap soracak ve kesinlikle "Annemizi, babamızı bu şekil­de gördük, biz de böyle yaşadık suç bizim değil." Şeklinde cevabımız bizi azaptan kurtaramayacaktır.

Çünkü, Kur'an-ı Kerim'de elimizde, İslami kitaplar da, Allah Resulü (sav)'nün hayatı da. Tüm bunları istersek okuyabiliriz. Bunun dışında çevremizde İslam'ı yaşamaya çalışan binlerce insan mevcut. Onlar da bizlere anlatıyorlar. Ama biz onlardan çok, keyfimiz nasıl istiyorsa öylece hare­ket ediyoruz.

Bak! Ben gözlerinin önündeyim. Daha önceki hayatı­mı en iyi bilenlerdensin. Şimdi bana baktığında, farklılık görüyorsun. Neden? Çünkü daha önce İslam'ın sadece inanç işi olduğunu sanıyordum. Şimdi ise hem inanç ve hem de yaşam şekli olduğunu anladım. Onun için bu fark­lılık ortaya çıktı. Toplumumuz da bunu birbirinden ayır­mak zorunda. Yani İslam'a inanmak ile onu yaşamak bir bütündür.En çağdaş ülkenin kadını bile, İslam'a girdiğinde onun gereklerini yaşamak için hayat tarzını değiştirir.

— Ne yani... Müslümanız diye illa bunları yaşamak zorunda mıyız? Hem kalbimiz temiz olduktan sonra...

—  Evet, yaşamak zorundayız. Allah'ın Peygamberi (sav) bir hadisinde; "Mü'min ile kâfiri birbirinden ayıran en büyük alamet namazdır." buyuruyor. Namaz kılmadı­ğında sen ve bir Hıristiyan günlerce beraber kalsanız, o senin Müslüman olduğunu nereden anlayacak? Ağzın ile söylesen bile sana "Hani yaşantın benimki gibi. Benden farksız yaşamıyorsun.  Müslümanlık sadece ağızla  mı olur?" der.

Yaşamadığın zaman insanları ikna edemediğin halde Allah'ı nasıl ikna edeceksin? O, kalpleri en iyi bilendir.

Kalplerin temiz olup olmadığını en iyi bilen O'dur. Nice "kalbimiz temizdir" deyip de dünyanın pisliğini yapanlar gördük. Halkın malını mülkünü gasp edenler, faiz yiyen­ler... bunlar da "kalbimiz temizdir" diyorlar. Siz sadece kendinizi avutuyorsunuz. Bu söze kendiniz bile inanmı­yorsunuz. Ben de eskiden böyle derdim, ama şimdi kendi­mizin bile o yalanımıza inanmadığımızı anladım. Bunun için Tubacım, zararın neresinden dönülse kârdır.

— Sizim evi biliyorsun. Gelmek istersen ikindiden sonra oraya gel. Oradan beraber, kiraladığımız düğün salonuna gideriz. Gelmek istemezsen de sen bilirsin.

— Hayır, gelmeyeceğim. Gel burada mezuniyetini tebrik edeyim. Ara sıra görüşelim. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Seni de kara çarşafın altına akmayana kadar bı­rakmam!

— Zor alırsın. Belki de ben seni ondan çıkarır tekrar eski haline döndürürüm.

— Görürüz bakalım. Oldu... Hadi kendine iyi bak.

— Sen de... Sık sık ara olur mu?

Tamam der gibi başını salladı Fatma. Okulunu başa-rı ile bitirmenin sevinciyle eve doğru yöneldi. Allah'a hamd ediyor ve hayırlı olmasını diliyordu. Bir ara saatine bakarak "Ooo, saat epey ilerlemiş. Sahi ya bugün Zeh-a run nişanı da var. Oraya da yetişmem lazım" diyerek adımlarını hızlandırdı. Ve gelip üzerini değiştirerek annesi-ne karnesini de gösterdikten sonra:

— Anne! Biliyorsun, dedi. Bugün bizim Hatice'nin adaşlarından birinin nişanı var. Ben de davetliyim. Bir hediye almam iyi olacak. Ne dersin?

— Çok iyi olur kızım. Yalnız şu anda götürmek zo­runda değilsin. İstersen de babana uğra ondan bir miktar para alıp hediyeni al.

— Çok iyi olur. Ona bir yüzük almayı düşünüyorum.

Nasıl, makbule geçer mi?

— Geçer, neden geçmesin ki... Hem de çok iyi olur. Eğer maddi durumları düşükse çok daha iyi olur.

— Hatice'nin dediğine göre damadın maddi durumu pek iyi değilmiş. En iyisi ben yüzük alayım.. Babam dük­kanda olur değil mi?

— Olur olur, nereye gidecek ki?

— Peki, ben çıkıyorum, diyerek evden çıktı. Hatice'yi almak için onların kapısını çaldı. Hatice de hazırlanmış onu bekliyordu.

— Ben de seni bekliyordum.

— Bizim dükkana uğrayabiliriz değil mi? Bir hediye almak istiyordum.

— Fazla uzun sürmez inşaallah. Fazla geç kalmaya­lım. Onlara yardımcı olmam lazım.

— Hayır, fazla uzun sürmez. Bir miktar para alıp ora­dan da bir yüzük alıp gideriz.

— Oöoho! Yüzük işi uzun sürer. Biz bayanlar kolay kolay bir şey beğenmeyiz.

— Çabuk gideriz, çabuk. Merak etme. Babasından aldığı bir miktar para ile kuyumcular

çarşısına girip beraber bir yüzük beğendikten sonra nişan evine yöneldiler. Evde onları Sümeyye karşıladı.

— Esselamu aleyküm, dedi Hatice.

— Aleykumusselam. Nerede kaldınız? Dünya kadar işimiz var. Haydi haydi hemen çabuk üzerinizdekileri çıkarıp işe...

— Dur hele! Biraz soluklanalım. Ne acelen var? Da­ha misafirler bile tam olarak gelmiş değil.

— Haydi haydi söylenme, seni bugün çok çalıştıraca­ğız, diye Hatice'ye takılan Süraeyye, Fatma'ya-

— Ifİafyır, sen misafirimizsin. Sen otur ve gelin adayı­mız hanım efendi ile sohbet et. Sana biraz tecrübe aktarsın. Yarın öbür gün sana da lazım olur, dedi.

— Ne misafiri, bana misafir muamelesi mi yapacak-smız? Bakııvbunu kabul etmem.

— Bu seferlik bizi seyret. Tecrübe kazan, başka sefer sen de çalışırsın. Bak! İşte Zehra da geldi.

— Hoş geldiniz.. Sefalar getirdiniz. Nerede kaldınız? Hatice:

— Biraz işimiz çıktı. Ancak gelebildik, dedi. Zehra Fatma'ya döndü;

— Başım gözüm üstüne geldin, aziz misafirim. Na­sılsın? İyisin inşaallah.

— Allah razı olsun, çok iyiyim. Sizi gördükçe daha da iyi oluyorum. Sen nasılsın?

— Nasıl olayım.? Nişanlanan bir kız gibiyim. Hem gü­lüyorum, hem ağlıyorum. Hani böyle derler ya! Haydi gel biz şuraya geçip sohbetimize orada devam edelim. Bunların işleri vardır. Diğerlerine dönerek; "İyi çahşm, nişanımda olumsuzluk istemem. Misafirlerin çok memnun ayrılması lazım, tamam mı?!" dedi. Bu latifesi ile gülüştüler.

Fatma ile Zehra sohbete dalmışlardı bile.

— Sahi siz nasıl evleniyorsunuz? diye sordu Fatma.

— Herkesin evlendiği gibi.

— (Gülümseyerek) Biliyorum da... Tanışmanız nasıl oluyor? Son dönemlerde flört diye bir şey çıkmış. İslam'da o haram. Peki çiftler birbirlerini nasıl tanıyorlar?

— Senin de dediğin gibi flört denilen şey İslam'da yok. İslam'da görücü usulü dedikleri çiftlerin evlenmek kastı ile bir araya gelmeleri var,

— Peki sadece bir kez birbirini görmek yetiyor mu?

Daha sonra sorun çıkmıyor mu?

— Bunun öncesi de var. Öyle pat diye olmuyor ki...

— Öncesi mi, o nasıl oluyor?

— Meraklısın bakıyorum. Öğrenmek için merak ge­rekli. Meraklı olman hoşuma gitti, İlmi konularda tabii ki...

— Bu hep kafama takılan bir soruydu. Daha Önceleri bu görücü usulü ile evlenenlerin nasıl evlilikten sonra sorunlu olmadıklarını, hatta çoğunun geçimsiz olduğunu dü­şünüyordum. Ama aynı zamanda da etrafımda görücü usulüyle evlenip mutlu olanlar da çoktu. Bu hep kafamda çelişki olarak kaldı. Acaba hangisi daha doğru diye düşü­nüyordum. Şimdi bu sorumun cevabını bulmak istiyorum.

— Vermeye çalışırım. Erkek ve kız tarafı görüşme ol­madan önce birbirleri hakkında araştırma yaparlar. Örne­ğin ben; bana teklif geldiğinde damat adayı hakkında bana bilgi verildi. Yani karakteri, şahsiyeti... Bunları açmam ge­rekirse; sinirli mi değil mi, sert mi yumuşak mı, cömert mi cimri mi, hepsinden önemlisi İslami davadaki fedakârlıkları, şuuru, takvası, ihlası, İslami şahsiyeti ile ilgili onu tanı­yanlar tarafından muvahhid Müslümanlar aracılığıyla ba­na bilgi verildi. Aynı şekilde benim de bilgilerim bu saydı­ğım çerçevede kendisine veriliyor. Tabi kız tarafının biraz daha geniş oluyor: Ev işlerindeki beceriklilik, misafir ağır­lama, itaat, yumuşak başlılık... gibi bilgiler verilmeye çalı­şılıyor. Bu bilgiler ışığında her iki taraf düşünüp taşındık­tan sonra eğer tamâm görüşelim derlerse görüştürülürler. Görifş'türülmenin amacı tabi ki fiziki güzelliktir. Ne de olsa her iki taraf da insan. Bazen insanın kanı kaynamı-yor. Bugünkü deyimiyle beğenme olmuyor. O zaman evli­lik gerçekleşmiyor. Bazen dış görünüşe fazla önem verme­yen çiftler de çıkıyor. Bunlar ahlaki yapıdan dolayı birbir­lerini kabul ediyorlar.                           

— Peki ya bilgi yanlış çıkarsa ne olacak? Sadece bir­birini görmekle ve beğenmekle mutlu olunuyor mu? Yani bizzat tanımakla, tanıtılarak tanımak arasında fark var. Bu sorun olmuyor mu?

— Evlilik kısmı, Türk filmlerinde olduğu gibi tama­mı ile toz pembe geçmez. Bizzat tanımaktan kasıt eğer ön­cesi diyalogsa, kardeşime şu kadarını söyleyeyim, evlilik öncesi beraberlik genelde yapmacık, suni hareketler doğu­ruyor. Yani karşı tarafı kaybetmemek için yapısında olma­yan tavırlar sergilenir. Bunlar evlilikten sonra genelde ha­yal kırıklığı doğurur. "Sen eskiden böyle değildin, çok de­ğiştin" sözünün temelinde evlilik öncesi ilişkilerdeki suni, yapmacık hareket ve tavırlar yatmaktadır. Bu tür evlilikler genelde daha çok mutsuz ediyor çiftleri. Oysa ki İslami usul evlilik akdi olduğu için kaybetme endişesi yok. Bunun için de yapmacık tavırlar sergilemeye gereksinim duyul­muyor.

Bilgilere gelince, bilgi getirenler güvenilir kimseler­dir. Bilhassa bizim için bilgi getirenler bizi iyi tanıyorlar. Birbirine uygun yapıdaki insanları bir araya getirmeye ça­lışıyorlar. Ama mutlu bir evlilik bina etmek, İslami bir aile­nin temelini atmaktır ki zaten İslam'ın çiftlere getirdiği ev­lilik içindeki karşılıklı yükümlülükler vardır. Bunlara her iki taraf uymak zorundadır. Uymadıkları zaman haliyle mutsuzluk ve huzursuzluk doğar. Pekala da tüm evlilikler mutlu olacak diye bir kural yok. İslami anlayışla evlenen çiftlerde de mutsuz olanlar olabiliyor. Bunun da temelinde yine genelde çiftlerden birinin ya da ikisinin İslam'ın belir­lediği kaide ve kurallara uymaması ve görevlerini hakkıy­la icra etmemesinden kaynaklanıyor.

—  İslami yükümlülükler dedin, nedir bunlar? Biraz açar mısın?

— Aslında bunlar çok geniş konular. Bu hususun sı­nırlarını Allah Kur'an-ı Kerim'de belirlemiştir. Ayrıca bir çok hadisi şerif de varid olmuştur. Bununla beraber bu ko­nularda yazılmış birçok eser var. Ben kısaca değineyim:

Hazreti Resulullah (as) bir hadislerinde; "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkek­ler üzerinde haklan vardır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkı; kadının ona itaat etmesi, malını koruması, evine istemediği kimseleri almamasıdır. Kadının erkek üzerindeki hakkı ise; erkeğin, zamanın Örfüne ve gücüne göre giyimini, yeme-içmesini, barınmasını temin etmesidir." şeklinde buyuruyor.

Allah Resulü (sav) çok veciz bir şekilde bu haklan di­le getirmiştir. Tabii muhtelif yerlerde, çeşitli hadislerde bunlar detaylı açıklanmıştır. Bunlar için ilmihal kitaplarına bakılabilir.

En baştaki hakkı, erkeğin; kadının ona itaat etmesi­dir ki masiyeti yani'Allah'a ve Resulü'ne isyanı emretmedikçe... Birinin kocası ona açılmasını emrederse veya na­maz kılmamasını, oruç tutmamasını vs. isterse, kadın ona itaat etmez. Ama eğer içinde isyan yoksa, itaat etmek zo­rundadır,

Dikkat edersen burada çok ince bir nükte var. Erkek kısmı hep hakimiyeti ister. Yapı olarak beyledir. Allah kadına, kocana itaat et dediğinde bir anlamda kadını kocası­nın şerrinden emin kılıyor. Nasıl diyeceksin?.. Kocasına baş kaldırıp da şiddetle karşılaşmayan çok az kadın vardır. Kadının kocasına itaat etmemesi, onun şiddet görmesine ve belki de ilerde boşanmanın oluşmasına sebebiyet veri­yor. Bunun getirdiği yıkım ayrı bir konu, oraya girmeye­lim. Ama itaat eden kadın, eğer erkek ahlaksız, yani bozuk karakterli değilse, bir müddet sonra inanır mısın, kocasına her istediğini yaptıracak dereceye geliyor. Çünkü erkek kısmı, kendisine itaat edene değer verir. Aynı zamanda da, değer verdiği şeyi elinden kaçırmak istemez. Bu sebeple eşini incitmemeye özen gösterir.

Malını koruması da çok önemlidir. Çünkü, o parayı kazanmak için çalışıp duran şahıs, malının çarçur edildiğini gördüğünde bu ona dokunur. İlk başlarda sorun olmasa da bu sonradan sorun olur. Kadının, kocasının malını ondan izinsiz harcamaması, ondan izinsiz kimseye vermeme­si, eşyalarına özen göstermesi ve kadının tok gözlü olması, israf yapmaması... kısaca malı koruma anlamına gelir.

Üçüncü şık zaten açıktır. Erkeğin istemediği kimseyi eve almaması kadının sadakatini gösterir. Bu da erkeğin, yersiz kuruntulara kapılmasını Önler. Evlilikte sevgi ve saygının yanında güven de esastır. Bir evlilikte güvensizlik oldu mu, o evlilik biter. İşte bu üçüncü maddeye riayet, o güveni oluşturur, İkincisi saygıyı, üçüncüsü güveni... Bu üç şey evlilik binasını ayakta tutan kolonlardır.

Kadının, erkek üzerindeki haklan da; kocanın hanı­mının ve çocuklarının tüm masrafını üstlenmesidir. Giyim, barınak, içecek, doktor vs. tepeden tırnağa her şey... Aynı zamanda da onlara İslami bir yaşantının ortamım hazırla­ması ve bunun öncülüğünü yapması, ev halkına kötü dav­ranmaması, onları sevmesi, sayması, onlara değer vermesi, verdiği sözü yerine getirmesi, onları küçük düşürmeme­si... Kısacası genel anlamda baskıcı ve zorba olmamasıdır. Fatma, anlatılanları pür dikkat dinlemişti. Zehra an­latacaklarını bitirince Fatma:

—  Allah razı olsun, dedi. Kısa ve Öz bir anlatım ile beni aydınlattın. İnşaallah kendi çapımda ben de araştırma yaparım ve sohbetlere katılarak bilgi edinirim. Zaten okul da bitti. Camiye başlamaya karar verdim.

—  Tebrik ederim. Çok güzel bir karar. Biz de senin gelmeni dört gözle bekleyeceğiz. İnşaallah hem senin ve hem de bizim için hayırlı olur.

— Konuşmaya daldık unuttum. Damat adayı.. Kim, nasıl biri?..

— Damat adayı üniversite okuyor. Muhacir, yani ev­den ayrılmış. Yalnız yaşıyor.

— Muhacir mi neden?

—  Babası,  İslami davadan vazgeçmesini  istemiş. "Eğer vazgeçmezsen evimden git!" deyince o da; "Ben davamdan Vazgeçmem, çekip giderim" diyerek evden ayril-mış. Her n'alde yaklaşık bir yıldır da eve gitmiyor.

— Peki nerde kalıyor?

—  Nerde kaldığını bilmiyorum. Yalnız tahminimce bazı arkadaşlarının evinde kahyordur. Yani her muhacire bir ensar bulunur.                              

— Doğru, muhacir ensarsız olmaz. Hiçbir iş yapmı­yor tabii..

— Nasıl, çok Önemli bir iş yapıyor. Camide ders ve­riyor. Kastın dünyevi işse, hayır. Şu anda yapmıyor. İnşaal­lah evlendikten sonra yapar.

— Mesleği falan var mı?

— İnan ki o kadarını sormadım. Zaten beni ilgilendi­ren iş yapıp yapmadığı değil, İslami davada hizmet ehli olup olmadığı ve ne kadar fedakâr olduğu... Geçime gelin­ce, açlıktan ölmeyiz ya... Önemli olan Müslümanca yaşa­mak. Mücahid ve mücahideler yetiştirmek. Gerisi dünyaya düşkün olanların düşüneceği şeyler. Zaten muhacirdir de­diklerinde tamam dedim, bununla yaşanır.

— Neden öyle düşündün?

— Muhacirler İslam için her şeylerinden vazgeçtikle­ri için daha içten, samimi, duygu yüklü olurlar. Ayrıca insanı ahiret kurtuluşuna götürürler. Yiğit olurlar. Hazreti Ali; "Kızlarınızı yiğitlere verin. Onları sevmezlerse bile zulüm de etmezler" diyor. Bir de onlarla beraber olup onların çek­tikleri sıkıntılar, zorluklar ve meşakkatlerde destek olundu­ğu için onların kazandıkları hayrm aynısını kazanmak da var. Bu da az işle çok şey kazanmak demektir. Hazreti Re-sulullah (as)'a gelip; "Ya Resulullah! Erkekler cihada çıkı­yorlar, cihadın en büyük hayrını kazanıyorlar. Oysa cihad biz kadınlara farz değil, çıkmıyoruz. Peki o hayra biz nasıl nail olacağız?" diye soran bayan sahabeye Hazreti Resulul­lah (as); "Erkeklerinize sorun çıkarmamanız, onlara destek olmanız, onlar cihadda iken onların malına, mülküne, ço­cuklarına bakmanız size kocalarınızın hayrının aynısını ka­zandırır" buyurarak biz kadınlara büyük bir hazinenin yo­lunu göstermiş az emekle çok kazanmayı öğretmiştir.

— Desene kârlı bir iş yapmışsın.   

— Dilerim bu kârlı işi tüm kardeşler yapmaya çalışır­lar da dünya malını, rahatını değil; davayı, ahireti ön plan­da tutarak evlilik tercihlerini ona göre yaparlar,

Bu arada Hatice yaklaşarak;

—  Ne   fısıldaşıyorsunuz? dedi. Konuşmanızı biraz erteleyin. Misafirler gelmeye başladı.

Misafirler yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı. Zeh­ra'nın ailesinin maddi durumu normaldi. Üç odalı evlerinin tüm odaları misafirlerle dolmuşiu. Misafirlere adet üzere tatlı ve şerbet türü içecekler hazırlanmıştı. Misafirlerini  ağırlamanın telaşı vardı burada da, her nişan evinde olduğu gibi.

Zehra ve Fatma da mutfağa geçerek diğerlerine yar­dım etmeye başladılar. Bir yandan bardaklar, tabaklar hazırlanırken diğer yandan tatlı ve pastalar yerleştiriliyor, içecekler dolduruluyordu. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı oda­larda oturmuşlardı. İkramlar bu durum göz önüne alına­rak yapılıyordu.

HafjiÇe, Zehra'ya döndü:

—  Geç oluyor. Hadi gel. Senin hazırlanman lazım. Fatma, istiyorsan sen de bizimle gel, diyerek hep beraber Zehra'yi hazırlamak için çocuklara ayrılan odada onu ha­zırlamaya başladılar.

Fatma merakla sordu:                

— Çalgı falan kullanılmıyor herhalde...

— Evet, toplumumuzda adet olan çalgı hem kullanı­lış şekli ile hem de erkek ve kadınların karışmasından do­layı haramdır. Bunu biliyorsun zaten.

— Onu biliyorum da... Sadece bayanların bulundu­ğu yerde de çalınmıyor mu?

— Hayır, onun yerine başka şeyler yapıyoruz. Bunu da şu anda söylemem. Bekle ve gör, dedi Hatice.

Gelin adayını giydirip başına güzel bir örtü de Ört­tükten sonra, onu misafirlerin bulunduğu geniş odaya gö­türdüler. Odaya girip oturdular. Salavat-ı şerifeler çekilme­ye ve tekbirler getirilmeye başlanmıştı. Salavatlardan ve ara sıra çekilen tekbirlerden sonra ikramlar yapılmaya baş­landı. Bir yandan ikram edilenler yeniyor, diğer yandan da sohbetler yapılıyordu. Tabii ki konu evlilik üzerine ve geli­nin durumu idi. Şerbetler içilmiş, tatlılar, baklavalar, kuru pastalar yenmiş, sıra geline takılacak hediyelere gelmişti. Gelin herkesin görebileceği bir yere oturtulup hediye ver­mek isteyenler, gelip geline getirdikleri takıları takmaya başladılar. Fatma da getirdiği yüzüğü götürüp Zehra'nın parmağına taktı.

—  Allah mesut ve mutlu bir hayat versin, diyerek tebriklerde bulunduktan sonra yerine dönerek Hatice'ye;

—  Sahi Hatice! Bu nişan biraz farklı, dedi. Benim gördüğüm daha önceki nişanlara benzemiyor. Mesela şu takı ve hediye konusu... Adetlerde takıyı takanın ismi anı­lıp yüksek sesle ne taktığı dile getiriliyor. Oysaki burada öyle bir şey yok. Herkes sessizce gidip takısını takıyor, he­diyesini verip geliyor, neden?

— Çok güzel bir soru. Aslında herkesin bunun üze­rinde düşünmesi lazım. Biz, yüksek sesle ilan etmiyoruz. Çünkü, buraya davetli olanların tümünün maddi durum­larının yeterli olmadığı malum. Bağırıhp ilan edildiği zaman herkesin dikkatleri buna yoğunlaşıyor. Haliyle kimin ne getirip getirmediği belli oluyor. Bu durumda maddi du­rumu olmayanlar, mahcup olup utanıyor. Belki de sırf bu mahcubiyeti yaşamamak ve utanılacak duruma düşmemek için borçlananlar oluyor. Bu da onlara eziyet veriyor. Bu tür günler, güzel ve mutlu bir hayata atılan ilk adımlardır. Bu günlerde mutlu olmak lazım. Mutsuz değil. Bunun için sessiz takılması daha münasip. Hem ahlaken ve hem de in­sani olarak böyle olması daha güzel. Dikkat edersen kimi gidip hediyesini takarken kimi de oturmuş sohbet ediyor. Kimse fazla merak içinde değil. Bu da söz ettiğim olumsuz­lukları bertaraf ediyor. Az daha unutuyordum. Seninle ko­nuşmaya daldım, çam sakızı çoban armağanı getirdiğim hediyeyi ben de takıp geliyorum, diyerek kalktı. Zehra'ya doğru gitti. Getirdiği bir altını, can arkadaşına takarken;

— Dilerim Hz. Fatma ve Aişe gibi mutlu ve bahtiyar olursun. Onların yaşantısına benzer bir yaşantıya ulaşırsın, dedi. Onıi tebrik ettikten sonra hazırladıkları programı uy­gulamak için Sümeyye'nin yanma gidip hazırlıkların ne durumda olduğunu sordu.

— Hazırlıklarımız tamam.. Erkeklere ses gitmemesi kaydıyla Haniler söyleyeceğiz. İlahilerimiz hazır. İstiyorsanız başlayalım.                                  

Takı takma işi de bitmiş, sıra artık ilahileri söyleme­ye gelmişti. Sesi güzel üç bayan, seslerini fazla yükseltme­den ilahi söylemeye başladı. Biri bitince diğerine başlıyor­lardı. Bazen diğer misafirler de eşlik ediyor, hep beraber ilahi söylüyorlardı.. Fatma, sorunun cevabını bulmuştu. Çalgı yerine ilahiler söyleniyor, bazen de salavat-ı şerifler getirilip, tekbirler çekiliyordu. Bu ilahi faslı da bitmişti. Sa­at de yavaş yavaş ilerliyordu.

Evin hanımı genç kızları çağırarak getirilen meyvele­rin hazırlanıp, dağıtılmasını istedi. Zaten bundan sonra program bitecek ve herkes evine dağılacaktı.

Hatice'nin ağabeyi Hüseyin de nişan evinde idi. Çünkü damat adayı Hasan'di. Hasan'ın ailesi, Hasan'la ilgilenmedikleri için, İslami cemaat ve onun yakın arkadaşlan ilgilenmişlerdi. Nişan evine de oluşturdukları küçük bir topluluk ile gitmişlerdi. Hasan'm nişanı olur da Hüse­yin ve Hamdullah olmazlar mı?.. Ne var ki Hasan çok utangaç olduğundan nişan evine gelmemişti. Neticede ni­şan bitmiş, konuklar evlerinin yolunu tutmuşlardı.

— Çok yorulduk, ama değdi doğrusu. Çok güzel bir nişan oldu. Umarım evlilikleri de böyle güzel olur, dedi Büşra eve doğru ilerleyip Hüseyin ile konuşurlarken.

— Biz yorulmadık dedi. Sadece yedik, içtik. Bol bol İslami sohbet yaptık. Biraz dünyanın garipliğinden söz açıldı. Bir yandan şehid verilip cezaevlerine giriliyorken, bir yandan da evleniliyor. Çok tuhaf!.. Dünya hayatı böyle işte... Mücadele içinde oldu mu insan, her şeyi bir arada yaşıyor, görüyor, tadıyor...

Büşra:

— Hayat, bu tür şeylerle tatlanıyor zaten, dedi. İsla-nıi bir mücadele olmadığında dünyanın ne tadı var ki? Evet zor ve zahmetli, ama olsun. Allah için olduktan sonra gam değil. İnanır mısm, başımın dik olmasını sağlayan, be­nim aileme tavız vermeyip yine onlara teslim olmamak için yaptığım hicretimdir. Eğer teslim olsaydım, Allah bilir şu an ne durumda olurdum. İrnanm gitmesidir insanı mahfe­den, yok edip tar-u mar eden, hem dünyada hem de ahiret-te rezil eden. Bunun dışında başka hiçbir şey değil.

Eşini takdir eden sözler döküldü Hüseyin'in dudak­larından:

— Senin bu mücadele azmini, İslam'a olan bağlılığı­nı, cesaretin ve daha önemlisi bana engel değil, destek olup beni takviye etmeni takdir ediyorum. Bilhassa "Yemin ede­rim davadan döndüğün gün seni terk ederim. Allah muha­faza bir gün İslam'a ve Müslümanlara ihanet içine girersen seni kendi ellerimle öldürürüm" sözünü hatırladıkça sana olan muhabbet ve sevgim artıyor. Allah'a hamd ediyorum. Dilerim tüm bacılar bu anlayışta olurlar. Eşlerine davada engel değil, destek olup onların davada daha çok hizmet etmeleri için ellerinden geleni yaparlar.

— Damat adayı hicretliydi değil mi?

— Evet, hem hicretli, hem de işsiz güçsüz. Doğrusu bacı yaman çıktı. Hareketi takdire şayan. Hem maddi ola­rak hiçbiri şey istemedi. Hem de hicretli birini tercih etti.

Büşra:

— Bizim kardeşlerin geneli böyle dedi. Davada olup mücadele ettikten sonra gerisine bakmazlar. Tek tük me­mur, maaşlı ya da zengin birilerini tercih edenler oluyor. Ama çoğunluk adayın İslami hayatına ve mücadeledeki yerine bakıyor. Muhacir de olsa fark etmiyor, mahkum da olsa... Ya da bunların akıbetleriyle karşı karşıya olabilecek­ler de olsa. Yeter ki İslami Cemaatle olsunlar. Bizim kardeş­leri dünya malına ve hayatına düşkün mü sanıyorsun?

— Olmadığını biliyorum. Bu da bizleri sevindiriyor. Asıl olan İslami bir yuva kurabilmek. Rızk Allah'a aittir. Bugünün fakiri yarının zengini, bugünün zengini de yarı­nın fakiri olabilir. Eğer ölçü dünya olursa, insanlar zarar eder. Çünkü akıbetler Allah'ın ilmindedir. Bu yüzden Al­lah'a dayanmak ve onun rızasını umarak evlilik yapmak

mamyorum ki insanı bu işte felaha erdirir.

Karı koca önde hem konuşuyorlar hem de ilerliyor-larken Hatice ve Fatma da geriden onları takip ediyordu. Bir gün de böyle geçmişti.

 

16- Bölüm

 

— Eb-cet, hev-vez, kele-men, sa-fes...

— Çok güzel, aferin, dersini çok iyi okudun.

— Hoçam, dünkü dersimi evde okudum. Burada da okudum.

— Çok güzel hadi bir daha oku.  

— Kul hu vvallahu ehad. Allahussamed.

— Aferin, çok güzel. Şimdi bugünkü dersini okuya­lım.... Aferin, mükemmel. Evde de birkaç kez oku, tamam mı?

— Tamam hocam, zaten okuyorum.

— Nasıl gidiyor Fatma? Bakıyorum iyi anlaşıyorsu­nuz.

— Çok şükür. İnan o kadar güzel ki.. Hayatımın bir anlam ifade ettiğini, camiye gelip Kur'an-ı Kerim dersi ver­meye başlamamdan bu yana fark ettim. Allah'ın kelamı Kur'an-ı Kerim'i öğretmek, onun lafızlarını çocukların terte­miz güzel beyinlerine işlemek kadar güzel bir şey olamaz. Va Rabbi! İslam ne kadar da güzel.

Camiye başladığında Kur'an-ı Kerim okumasını bilmiyordu Fatma. Hatice'nin davet etmesi ile gelmişti. Başta yanaşmamış, İslami kitap okuyup sohbetlere katılmayı ye­terli görmüştü. Diğer yandan da Kur'an-ı Kerim okumasını bilmemenin eksikliğini hep hissediyordu. Bazen Kur'an-ı Kerim'i eline alır, açar; "Keşke seni okumasını bilseydim" der, bunun burukluğunu yaşardı.

Daha fazla dayanamamış ve camiye gidip KuYan-ı Kerim dersi almaya karar vermişti. Bu kararında Hatice'nin ısrarlı davetinin de çok etkisi olmuştu. Defalarca Hatice, kendisi ile yaptığı sohbetlerde onu camiye davet etmiş, Kur'an-ı Kerim okumanın, öğrenmenin ve Öğretmenin fazi­letinden bahsetmişti. Sonunda onu ikna etmeyi başarmıştı.

Camiye gittiğinde Elif-ba'dan başlamıştı. Hemen he­men vaktinin çoğunu Kur'an-ı Kerim okumaya öğrenmeye ayırdığından, uzun sürede kat edilecek mesafeyi kısa süre­de almıştı. Bu arada bitirdiği her kitabın da dersini verdiği için öğrencilerin arasında hoca olarak anılmaya başlamıştı. Nihayet Kur'an-ı Kerim'i hatmetmiş, artık bir hoca gibi ca­mide ders veriyordu.

Fatma, artık diğer hocalar gibi tüm tebliğ çalışmala­rında yerini almıştı. Çok kitap okuduğundan İslami kültü­rü epey yükselmiş; ziyaretlerde sohbet yapmaya, öğrencile­re kıssa, siyer, fıkıh dersleri vermeye çalışıyordu.

—  Bizim bugünkü kıssamızı sen anlatıyorsun değil mi? diye sordu Hatice.

— Evet, inşaallah anlatmaya çalışırım.

Camiye başladığından beri iki kez camiye polis baskı­nı olmuştu. İlki camiye yeni başladığı döneme rast geliyordu. Kendi deyimi ile "şok" olmuştu. Polisin camiyi basma­sı, çocukları zorla dışarı çıkarmaları, hocaları tehdit edip bir daha camiye gelmemelerini, gelirlerse yakalayacaklarını söyleyip Hatice'nin ellerini coplamaları... Hayretler içinde seyretmişti bütün bunları. Bundan daha ilginci ve acayibine gideni ise; hocaların ve çocukların fazla etkilenmeyip polis gittikten sonra tekrar camiye dönerek etrafı toparladıktan sonra, kaldıkları yerden derslerine devam etmeleriydi.

Hata'on yaşlarındaki bir öğrenciye; "korkuyor mu­sun?" diye sormuş, öğrenci; "neden korkayım ki, biz Kur'an-ı Kerim okuyoruz. Onlar bizi dövseler de yine gelip camide ders alacağız" demesi, onu çok daha fazla etkilemiş ve hayretler 'içinde bırakmıştı. Gerçekten kendisi de şahit olmuş, geçen süre içinde tüm baskı ve dayatmalara rağmen cami öğrencileri artmış, azalmamıştı. Bu baskınlar ailelerin İslami duygularını kabartmış ve onların çocuklarını, cami­ye daha fazla göndermelerini sağlamıştı. Yavaş yavaş alış­mıştı Fatma. Çünkü her gün bir başka camiye baskın dü­zenlendiği haberi geliyor ve öğrenci ile hocaların buna rağ­men ısrarla camiye gitmeye devam ettiklerini duyuyordu.

Camide ders verdikleri için ülke çapında binlerce gencin yakalandığım, her yakalananın yerine bir başkasının geçip onun kaldığı yerden ders vermeye devam ettiğinin haberlerini de, her gün ama her gün duyuyordu. Bu da onun ve diğer hocaların azmini ziyadesi ile arttınyordu.

Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra Fatma:

— Bugün Hz. İbrahim (as)'in hayatını anlatacağız, di­yerek konuyu anlatmaya başladı: Hz. İbrahim (as)'in doğduğu devirlerde insanlar taştan, tahtadan ve başka şeyler­den yaptıkları heykellere ibadet ediyorlardı. Bu heykelleri kendilerine "rab" kabul ediyor ve onların önünde secdeye gidiyorlardı. Onlara hediyeler ve kurbanlar adayarak onla­rı yüceltiyorlardı.

Hazreti İbrahim, onların bu yapıklarını hiç beğenmi­yor; "Bu cansız, duymayan, görmeyen, konuşmayan şeyler nasıl olur da insanların tanrısı olabilirler" diyerek putlara hiç ibadet etmiyordu. Derken Allah ona peygamberlik ver­di. Peygamberlik geldikten sonra, en başta babasına; "Baba tüm kainatı yaratan tek bir Allah var. Sizi duymayan, gör­meyen, sizinle konuşmayan, kendi elinizle yaptığınız hey­kellere niye tapıyorsunuz? Size ne zarar verebilirler, ne de fayda. Gel tek olan Allah'a ibadet et" diyerek tebliğde bu­lundu. Babası heykel yapan bir ustaydı. Yaptığı heykelleri satarak geçimini sağlıyordu. Hazreti İbrahim'in bu sözü üzerine babası ona kızıp davetini kabul etmedi.

Hazreti İbrahim tüm şehir halkının bir şölen için şehir dışına çıktığı bir günde, eline bir balta alıp şehrin heykelle­rinin bulunduğu tapmağı gider. Balta ile tüm heykelleri parçalar. Yalnız en büyüklerini kırmaz.

— Hocam, niye onu kırmadı?

— İyi dinle, niye kırmadığım anlatacağım. En büyük­lerini kırmaz ve baltayı onun boynuna asar. Şehir halkı geri dönüp putların bulunduğu yere giderler. Aman Allah'ım bir de ne görsünler?! Tüm putlar kırılmış. Kim yapmış, kim yapmış diye kendi aralarında tartışmaya başlarlar. İçlerin­den biri; "Bu şehirde İbrahim diye biri var. O bizim heykel­inilerden.söz edip onlara dil uzatıyordu. Olsa olsa o yapmış­tır." diyerek Hazreti İbrahim'in yapmış olabileceğini söyler. Hemen gidip onu getirirler. Krallarının huzuruna çıkarırlar. Tüm halk oradadır. Merak içinde ne olacağını beklerler. Hazreti İbrahim getirilip kralın Önüne çıkarılır.

— Hocam kralın adı neydi?

— Kralın adı Nemrut'tur. Kral ona; "Bizim tanrılara bunu sen mi yaptırl?" diye sorar. Hazreti İbrahim; "Neden şu büyük Atân puta sormuyorsunuz? Bakın balta da onun boynunda asılı duruyor. İyisi mi siz ona sorun. O belki size anlatır" diye cevap verir. Nemrut; "Bizimle alay mı ediyor­sun? Cansız t?ir heykel nasıl konuşsun?" der. Hazreti İbra­him; "Madem cansız ve dilsizdir, sizinle konuşamıyor, hare­ket edemiyor ve saldırılara karşı kendirû koruyamıyor, o halde niçin onlara ibadet ediyorsunuz? Gelin, gökleri ve ye­ri yaratan, eşi ve benzeri olmayan, tüm canlıları yaratıp yer­yüzüne ve gökyüzüne yayan tek bir Allah'a ibadet edin!" diye cevap verir. Nemrut; "Peki senin söz ettiğin Allah, baş­ka ne yapar?" deyince Hazreti İbrahim; "Benim Rabbim, hem öldürür, hem de diriltir" der.

Nemrut:

— Bu toprakların Rabbi benim. Ben de hem öldürür, hem diriltirim. Getirin iki tane köle, diye emir verir. Kölele­ri getirirler. Askerlerine emir vererek, "Birini öldürün" der. Hemen onu öldürürler. "Diğerini de bağışlıyorum" diyerek; "Bak ben de öldürüp diriltiyorum" diye İbrahim'e cevap verir.

Bunun üzerine Hazreti İbrahim; "Benim Rabbim güneşi doğudan doğurur, hadi sen de batıdan getir" deyince Nemrut aptallaşır ve hemen emir vererek; "Büyük bir ateş hazırlayın ve tanrılarınıza bunu yapanı yakın!" der. Tümü müşrik olan halk ateşi hazırlamak için harekete geçer.

— Hocam, onu yakacaklar mı?

— İstiyorsan bunu da bir başka dersimizde öğrene­lim. Geri kalanını yarın anlatacağım inşaallah.

—  Hocam, bugün anlatın, ne olur bugün anlatın uğultuları yükselince Fatma;

— Çok merak ediyorsanız yarın gelmezlik yapmayın, dedi. Sonra cami hocalarına dönüp;

— Unutmayın! Öğleden sonra ziyaretlerimiz var. Biz de .... yerde buluşuruz, diyerek Hatice ile oradan ayrılırlar.

— Mevlüde abla geleceksin değil mi? diye sordu 5ü-meyye.

— İnşaallah böyle bir hayırdan mahrum kalmak ister miyim hiç?

— Ya çocuklar?..

— Onları kardeşime teslim ederim. Zaten şu anda ev­de. Onu evine yollamam olur biter.

— Sizler de ayrıca cami komşularım ziyaret edecekti­niz değil mi?

—  Evet! Ayrıca bu gün Zeyneb teyze de bize katıla­cak. Böylece ben, Sultan ve Zeyneb teyze, inşaalîah ziyaret­lerimizi gerçekleştireceğiz, dedi Zehra.

Zehra evlenmiş, sade bir düğün ile dünya evine gir­mişti. Hasan muhacirdi. Bu yüzden de maddi durumu düşüktü. Arkadaşlarının yardımıyla aldığı düşük kalitede iki halı, iki kilim, pencereleri kapatacak kadar perde, bir masa, birkaç sandalye, set üstü bir ocak, küçük bir gardırop ve Zehra'nın çeyiz olarak getirdiği birkaç parça mutfak eşyası ile iki odalı, mütevazı bir ev kurmuşlardı.

Zehra mehir olarak hiçbir şey istememiş, ne verirler­se razı olacağını söylemişti. Bunun için Hasan'm aldığı bir bilezik ve nişan yüzüğü mehir olarak sayılmıştı.

Her ikisi de camiye, gidip, Kur'an-ı Kerim derslerini vermeye d^yam ediyorlardı. Allah'ın bir lütfü olarak kısa sürede birbirlerine ünsiyet sağlamış, kalplerinde güzel bir sevgi oluşmuştu. Yaşadıkları ev zamane evlerine göre yok­sul olsa da, kalplerindeki sevgi ve Allah için hizmet onları birbirine kenetliyordu. Daha çok İslam'a ve İslami çalışma­ya sarılmalarına sebep oluyordu. "Dünya malı gelip geçici­dir." şeklindeki Allah'ın kesin hükmüne imanları, onları bu yaşamdan dolayı hüzünlendirmiyordu. Tam aksine ahiretin sonsuz nimetlerini kazanmaya bir basamak yapmak için el­lerinden geleni yapıyorlardı.

Zehra, sözüne sadık çıkmış, dünya malına tamah et­meyip eşini bu konuda hiç zorlamamıştı. Düğünde kendisi­ne gelen hediyelerden, paraya çevrilebilenleri paraya çevi­rerek eksiklerini onlar ile tamamlamaya çalışmıştı. Takıları­nın bir kısmını da eşine vererek, Hasan'm bir iş kurmasına yardımcı olmak istemiş, Hz. Hatice (r.anha) annemizin mis­yonunu sürdürmeye layık bir mü'mine olmuştu.

Hasan evlendikten sonra bir seyyar arabası satın almış ve bu araba ile seyyar satıcılık yapmaya başlamıştı. Bu arada camideki Kur'an-ı Kerim derslerini ve tebliğ çalışmalarını hiç aksatmadan yerine getiriyor, muvahhid Müslümanların yol göstermesi ile elindeki tüm imkanları kullanarak, İslami çalış­malarını tüm hızıyla sürdürmeye çalışıyordu.

Camide ders verdiği için bir-iki kez yakalanmış, gün­lerce gözaltında çeşitli işkencelerden geçirilmiş, sonuçta serbest bırakılmıştı. Polis tarafından bir daha camiye gitme­mesi konusunda tehdit edilip baskı yapılmasına rağmen, o yine de camideki dersinden geri kalmamış, kaldığı yerden devam etmişti. İslami çalışmaları, mürted örgüt elemanları­nı rahatsız ediyor olmasından, onların da hedefiydi. Çün­kü, çalışmaları birçok gencin İslam'a dönmesine, caminin çocuklar ile dolmasına sebepti. Sosyal ilişkileri çok güçlü ol­duğundan cami ahalisi ve çevresi tarafından da çok sevili­yordu. Hasan dendi mi, akan sular dururdu. Ziyaret ettiği aileler onu dinlemekten zevk alıyordu. Bu nedenle de bir çok aile muvahhid Müslümanları sevmeye başlamış ve ço­cuklarını camiye göndermişti.

Hasan'ın tüm bu güzel haslet ve çalışmaları gözden kaçmamış olacak ki bir gün cami çıkışı eve giderken saldırıya uğramış, vücudundan aldığı çok sayıdaki kurşun yara­sı ile oracıkta ruhunu rabbine teslim edip şehadet şerbetini içmişti.

Kafirler, İslam'ın hiçbir zaman kalplere girmesini is­temez. İstemediği için de ahlakları gereği iman dolu kalple­rin sahiplerine olmadık baskı ve işkencelere başvururlar. Bunun faydasız olduğunu görünce de öldürmekten, Müslüman kanı akıtmaktan bir an bile geri durmazlar. Tarih say­faları zalim, tağut, kafirlerin vahşet, işkence ve katliamları ile doludur. Kimileri diri diri yakılmış, kimilerinin çocukla­rı öldürülüp kendileri, kızları ve eşleri köleleştirilmiş, kimi­leri çarmıha gerilmişti. Hazreti Zekeriyya testere ile ikiye ayrılmış, Bilal, Habbab, Ammar, Sümeyye, Yasir, Hubeyb ve daha niceleri... işkence, baskı, talan, hicret... Bunlar yetme­yince öldürülmüşlerdi. Bugün de tevhid erleri baskıya uğ­ruyor, zulüm ve işkencelerden geçiriliyor, bu da yetmeyin­ce aziz, pak kanları dökülüyordu. Mazlum beldenin toprak­ları kana doymuştu.

KüfüÂ1 tek millettir. Adı, rengi, şekli ne olursa olsun fark etmez. /Hedef İslam oldu mu düşmanlıkta birleşirler, Kimi tevhid erlerini yakalayıp işkencelerden geçirerek zin­danlara atıyor; kimi de kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden katlediyor. Tarih tekrar şanlı bir İslami mücadeleye tanık oluyor. "Önceki ümmetlerin başlarına gelenler sizin de ba­şınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?"

Eğer önceki ümmetlerin başlarına gelenler, sizin de başınıza geliyor ise bilin ki doğru yoldasınız. Çünkü, küf­rün, zulmün, tuğyanın saltanatını sarsıyorsunuz demektir. Düşmanınızın acizliği ve korkaklığı onun zulme ve işkence­ye başvurmasına sebep oluyor.

Peki ya Zehra... Şehadet haberini alınca haykırmıştı: "Allah-u Ekber, Allah'tan geldik ona döneceğiz. Davamız sağ olsun. Bir şehid daha kazandık. Bana şehid hanımı ol­mayı nasip eden Allah'a hamd olsun. Evet, onun ayrılığı için ağlıyorum; ama bu ağlayışımın sebebi, gözlerimin Önünden kaybolmasından, onu özleyecek o İm anıdandır. O, çok arzuladığı ve hiçbir zaman dilinden düşürmediği şehadete kavuştu. Tüm Müslümanların başı sağ olsun. Cami öğ­rencilerinin başı sağ olsun. Kendilerine çok faydalı olacak hocalarını kaybettiler. Üzüntümün çoğu davanın bir yiğit erini kaybetmesinden, yoksa benim yalnız kalmamdan de­ğildir. Hiçbir dava şehidsiz olmaz. Yıllardır şehid olan yüz­lerce yiğitten daha iyi değildi o. Çok sevdiği ve özlediği dostlarına kavuştu. Hepsinden önemlisi tek maşuku olan Allah'a kavuştu. Selam söyle bizden ey şehid se...." Bitire-memiş, kelimeler boğazına düğümlenmişti.

Her Perşembe ziyaret vardı. Şehid mezarları ziyaret edilip, unutulmadıkları, asla unutulmayacaklarını dile ge­tirmek ve Yasin okuyup dualar etmek için... Her gidişinde Hasan'ı da ziyaret ederdi Zehra. Ozlüyordu onu. Çarşafının altında gözyaşı dökerdi hep. Kısa sürmüştü evlilikleri; ama Hasan kalbinde yer etmişti.

Zehra, evliliğinin altıncı ayında dul kalmıştı. Bir baş­ka sarılmıştı hizmete. Hasan'm şehadeti onu daha çok İslam'a hizmet etmeye yöneltmişti. Islami cemaatin çalışma­larına eskisinden daha çok iştirak etmeye başlamıştı. Ha­san'ı şehid edenlerin hesabı tutmamıştı. Şehadet Müslü­manları daha çok gayrete getiriyordu çünkü...

Programları gereği iki gruba ayrılmış, ziyaretlere baş­lamışlardı. Mevlüde, Fatma, Sultan ve Hatice önce hasta olan hanımım ziyaret etmek için Mevlûde'nin dayısının evi­ne gelmişlerdi. Mevlûde'nin dayısı, mürid olduğundan gü­zel bir İslami hayatı vardı. Maddi olarak hali vakti yerinde İdi. On bir çocuğundan altısı erkek, beşi kızdı. İki katlı evinin ikinci katında oturuyordu. Alt kata da büyük oğlunu yerleştirmişti. Mevlûde'nin dayı kızı Halime onları karşıla­dı. Dayısının çocukları İslami hayatı yaşamaya çalıştıkların­dan, kızlar örtülüydüler. Hastanın yanma geçip, hal hatır sordular. Şifa dileklerinden sonra Fatma, ziyarete uygun olarak bir konu seçip kısa bir sohbete başladı.

— Dünya, imtihan dünyası olması hasebiyle çeşitli şekillerde imtihan 'oluruz. Bazen nimet, bazen bela, bazen musibetleri ile karşılaşırız ve tepkilerimiz ölçülüp değerlen­dirilmek üzere kaydedilir. Başımıza gelen musibet ve bela­lar genelde iki sebepten dolayıdır: Birincisi, Alİah mü'min kullarına âhirette ceza vermemek için işledikleri günahlara karşılık dünyada çeşitli şekillerle, isabet ettirdiği bazı bela ve musibetler vesilesiyle günahlarını affeder. Bu da mü'mi-nin isyan etmeyip sabretmesine bağlıdır.

Kiminin de derecesi yükselsin diye başına birtakım sıkıntılar gelir. Bu sıkıntılardan biri de hastalıktır. Allah-u Teala bir süreliğine kulundan sağlığını alır. Mü'min kul bu duruma girdiğinde Allah'a tövbe ve istiğfar etmeli ve aka­binde de Allah'tan şifa dileyerek başına gelene sabretmeli-dir. Ta ki Alİah ona şifa versin. Hazreti Eyyüb (as) hastalı­ğında sabretmiş ve Allah'a olan bağlılığı daha da artmış, azalmamıştır. Bu, mü'minler için güzel bir örnektir. İşlediği­miz günahların eğer cezasını ahirette çekersek çok daha bü­yük eziyetlerle karşılaşırız. Bunun yanında hastalıkta, Al­lah'a isyan etmemek, ona dua edip istiğfar etmek, günahla-nrmzı affettirir. Allah katında derecemizi arttırır.

Fatma'nın sohbetini ilgi ile dinliyordu hasta ve yakmlan. Sohbet bittiğinde Mevlüde'nin hasta olan yengesi; "Sizin gelmeniz bizi ziyadesiyle sevindirdi. Bu güzel sohbeti­niz için de Allah sizden razı olsun" diye dua etmişti.

Zehra, Zeynep Hanım ve Sümeyye de cami komşula­rından bir eve gitmişlerdi. Evde ev sahibesi ve iki kızı ile beraber dört kız daha bulmuşlardı. Genç kızların tesettüre ri­ayet etmedikleri ilk bakışta göze çarpıyordu. Ortalama yir­mi yaşlarındaki bu genç kızlar, ziyaretten bir hayli etkilen­mişlerdi. Zehra'nın ortama uygun olarak bir konu seçip ko­nuşmaya başlaması ile kızların ziyaretçilere hayranlık ve il­gisi daha da artmıştı.

Zehra sohbetine devam etti:

— Bizler Müslüman olduğumuz için İslami bir hayat yaşamalıyız. Bunda bizim için zorunluluk vardır. Üzerimize farz olan ibadetlerimizi yapmalı ve haramlardan da uzak durmalıyız. İslam'ı bir bütün olarak alıp onu o şekilde yaşa­malıyız. Aksi halde Kur'an-ı Kerim'de "Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?" hitabı ile karşı kar­şıya kalırız. Bu da Allah muhafaza Yahudilerin bir özelliğidir. Her halde hiçbir Müslüman onlar gibi olmak istemez.

Zekat vermek zorunda olduğumuz gibi faiz de yeme­meliyiz. Dedikodu, koğuculuk, söz getirip götürmekten de sakınmamız gerekmektedir. Örtünmemiz gerektiği gibi, açı­lıp saçılmaktan da uzak durmalıyız. Ben namaz kılayım, ama örtünme eyim; zekat vereyim, ama oruç tutmayayım demek, İslami olmayan yanlış bir düşüncedir. Onun için, İs­lam'ın tüm emir ve yasaklarını gücümüz yetinceye kadar yapmaya çalışalım.

Kızlardan biri dayanamadı;

— Ne yapabiliriz ki?.. Bizim elimizden bir şey gelmi­yor. Camiye gelmek istesek bite ailelerimiz izin vermez. Bu­nunla beraber, bugüne kadar biz de böyle gördük, böyle ya­şıyoruz. Bunun dışında yapabileceğimiz pek bir şey de yok. Sizin kadar cesur değiliz. Sizin kadar kararlı da olamıyoruz.

Bir diğer genç kız arkadaşından cesaret alarak;

—  İnan ki kardeş, gar zor namazlarımızı kılıyoruz, dedi:        

Diğer'birisi de:

— Aslında yaşamasak da yaşayanlara engel olmama­lıyız. Hatta yapabilirsek onlara destek olmalıyız. Evet, bunu yapmalıyız, dedikten sonra., kusura bakma sözünü kestik. Buyurun devam edin, çok güzel konuşuyprsun, seni dinli­yoruz, diyerek Zehra'ya ricada bulundu. Zehra sohbetine kaldığı yerden devam etti.

—  Biz, camilerde Kur'an-ı Kerim dersi veriyoruz. Bundan dolayı da üzerimize baskı uyguluyorlar. Camileri basıp bizi zorla dışarı çıkarıyorlar. Bu çocuklar, bu toplu­mun, bizlerin çocuklarıdır. Biz, onlara ders veriyoruz. Sizler suskun kalmamalısınız. Bizlere destek olmalısınız. Olmaz­sanız, üstüne de çocuklarınızı camiye göndermeme gibi bir vaziyet alırsanız, Allah bunu kesinlikle kabul etmez. Bu şl-kilde davrananları muhakkak sorumlu tutup onları hesaba çeker. Çünkü birileri Kur'an-ı Kerim'i aramızdan kaldırmak istiyor. Bakın İmam Hatipleri hemen hemen kapattılar. Kur'an-ı Kerim kurslarım kapattılar. Camilerde de dersleri yasaklıyorlar. Sırf Kur'an-ı Kerim'i kaldırmak, yeni neslin Kur'an-ı Kerim'den uzak büyüyüp ondan bihaber olmasını sağlamak için. Bunu yavaş yavaş yapıyorlar. Bakın başörtü­sünü, önce üniversitelerde yasakladılar. Sonra da tüm resmi kurumlarda. Bununla da kalmayıp İmam-Hatiplerde de ya­sakladılar. Eğer yapabilirlerse günlük hayatta bile yasakla­ma yoluna gideceklerdir.

Genç kızlar ilgi ile dinliyorlardı Zehra'yı. Konuştukça açılıyordu Zehra. İlk gittikleri evde genç kızlar ile karşılaş­mak sevindirmişti Zehra ve arkadaşlarını. Bunun için fırsa­tı kaçırmamış, sohbet edip hepsini camiye davet etmişti.

— Hazreti Resulullah (as) döneminde kadınlar aynen erkekler gibi camiye gidip namaz kılmışlardır. Hazreti Resulullah (as) imamlığında saf tutarak cemaat olmuşlardır deyince genç kızlardan biri şaşırmış bir vaziyette:

— Erkekler ile iç içe mi kılıyorlardı? dedi.

—  Hayır, en arkada saf tutup namaz kılmışlardır. Hazreti Resulullah (as)'m onlara ayırdığı haftanın bir gü­nünde toplanıp onun sohbetlerini dinleyerek ondan ders al­mışlardır. Tüm sorunlarını Hazreti Resulullah (as)'a götü­rüp ondan cevap istemişlerdir.

Cami, tüm Müslümanların ibadet yeridir. Sadece er­keklerin değil. İslami adaba göre hareket edildikten sonra bayanların da gitmesinde bir mahzur yoktur.

Kaç yıl Öncesine kadar kız çocukları belli bir yaşa ka­dar erkek hocalardan ders alıyorlardı. Ama bugün bayanlar camilerde kız öğrencilere ders veriyorlar. Bunun kıymetini bilmemiz lazım.

Zehra sohbetin bitiminde evdekilerden iltifat görmüştü. Evdeki genç kızlar çok memnun olmuş, tekrar bek­lediklerini belirtmişlerdi.

Mevlüde'nin dayısının evinden ayrılan Fatma ve di­ğerleri, programlarındaki ikinci eve gelmişlerdi. Tesettür­den söz açıldığı için Fatma bu konuda konuşmaya başla­mıştı:

— Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de Nur Suresinde; "Mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, kendiliğinden görünen kısmı müstesna ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar. Ziynetlerini kocaları veya babaları veya kocala­rının babcMarfveya oğullan veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kar­deşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya er­kekliği kalmamış hizmetçileri yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göster-mesinler. Gizledikleri ziynetlerinin bilinmesi için de ayakla­rını yere vurmasınlar. Ey müminler, hepiniz Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz" buyurmaktadır. Şehit bir alim bu ayet ile ilgili olarak şunları anlatır:

"Erkek ve kadının birbirine meyli ikisinin yaratılışın­da vardır. Bu insanoğlunun yeryüzünde çoğalması için zorunludur. Bu yaratılıştan gelen meyil daimi olup zaman za­man sükunete kavuşsa da yine geri döner. Onu devamlı tahrik etmek onun ihtirasını arttırır. İstediğini gerçekleştir-meyince de tahrik olmuş sinirler yorulur. Bu devamlı bir iş­kence haline gelir. Bakış; arzu uyandırır, hareket; tahrik eder, gülüş ve şakalaşma teşvik eder. Bu meyli ima eden konuşmadaki vurgu bu arzuyu kışkırtır. İşte burada Allah "Gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar..." aç ve hırsızca bakışlarla veya gizliden gizliye tahrik eden ve erkeklerin içinde gizli fitneyi uyandıracak şekilde fütursuz­ca bakmasınlar, diyor.

Kadın için süs, fıtratına uygun olarak helâldir. Her kadın güzel olma ve güzel görünmeye meraklıdır. Süs, asır­dan aşıra değişse de esası yaratılışta birdir. Güzel olma ve güzelliği tamamlayarak bunu erkeklerin gözleri önüne ser­me arzusu...

İslam bu fıtri arzunun karşısında değildir, ancak bu­nu düzene koyar. Buna tek erkek yönünde yön verir. Bu er­kek de kadının hayat arkadaşıdır. Ancak bu erkek kendin­den başka hiç kimsenin göremeyeceği, bu kadına ait yerleri görebilir. Ayetteki "Ceyb" ifadesi, elbisenin göğsündeki yırtmaçtır. "Ğamar" ise baş, gerdan ve göğüs örtüşüdür. Bununla kadın fitne yerlerini örter. Bunları aç gözlere ma­ruz bırakmaz.

Cahiliyet devrinde kadın, bugünkü modern cahiîiyet devrinde olduğu gibi hiçbir şey ile örtülü olmayan göğsünü ileri doğru çıkararak erkekler arasında dolaşan bir fitne ara­cıydı. Belki saçlarının ucunu, boynunu ve kulak memeleri­ni de açıkta bırakıyordu. Ne zaman ki Allah kadınlara baş örtülerini yakalarının üzerine salmalarını ve ziynetlerinin kendiliğinden görünen kısmı müstesna açmamalarım em­retti. Bunun üzerine Müslüman bayanlar Hazreti Ayşe (r.anha)'nin anlattığı gibi harmaniyelerini yırtarak onunla örtünmüşlerdir.

Güzellikte önemli olan insanlık yönüdür. Bedeni aça­rak sağlanmaya çalışılan güzellik hayvani bir güzelliktir. Ve insan onu, arzulardan hayvanca duygulara kapılarak arzu­lar. İslam fitneden emin ortamlarda tesettür şeklini hafifle­tiyor. Bu itibar ile beşer ve şehevi arzularla bakmaları muh­temel olmayan yakın kimseleri, bu mahremiyetten istisna kılıyor. Bunlar; babalar, çocuklar, kayın pederler... ve mü­min kadınlardır. Gayri Müslim kadınlara gelince bunlar olabilir kijköcalarına veya kardeşlerine yahut da kendi ya­kınlarına Müslüman kadınların güzelliklerini veya mahre­miyetlerini anlatırlar. O nedenle Müslüman bayan, gayri müslim t?ir bayanın yanında açılmaz. Nitekim Hazreti Re-sulullah (as) bir hadisinde; "Bir kadın başka bir kadına çıp­lak olarak yanaşmasın, çünkü onu kocasına anlatabilir. Böy­lece erkeğin onu görüyormuş gibi olmasına vasıta olur" di­ye buyurmaktadır. Bunun için bir mümine kadın kesinlikle bir başka kadının özelliklerini ne kocasına ne de kardeşleri­ne anlatmamahdır.

Bu açık ayete ve bu anlattıklarımıza rağmen birileri kalkıp da; ''Hayır, örtünme farz değildir" derse biz de ona; "Sen bir fitnecisin, kalbi bozuk, toplumun fesada girmesini isteyen ve de Hazreti Resulullah (as)'a ve Kur'an-ı Kerim'e iftira etme cüretinde bulunacak kadar budala ve ahmaksın" deriz. Kesinlikle ama kesinlikle kadının tüm vücudunu ör­tecek ve aynı zamanda vücut hatlarını belli ettirmeyecek ve giyildiğinde yine dikkati çekmeyecek bir dış libasının olma­sı lazım.

Hatice'nin teyzesinin evinde idiler. Fatma'nın örtü ile ilgili bu güzel sohbetini evdeki genç kızların, bazı komşu kızların ve kadınların ilgisini çekmişti. Sohbetten sonra bir genç kız sordu:

— Gerçekten bizler hakkı ile İslam'ı yaşamıyoruz. Şa­yet yaşıyor olsaydık elin gavuruna özenip açılıp saçılmaz-dık. Bizler İslam'dan uzaklaştırılmışız. Ben şu anda Örtün­müyorum, ama bundan sonra inşaallah örtüneceğim. İs­lam'ı da öğrenmeye çalışacağım. Sizin de sık sık bizi ziyaret etmenizi istiyorum. Bizim ev yapışıktaki evdir. En kısa za­manda beklerim.

— Allah razı olsun. İnşaallah geliriz. Eğer okuma yaz­manız varsa gelişimizde okuyup bilgi sahibi olmanız için si­ze kitap getirmek istiyoruz, dedi Hatice.

— Çok memnun olurum. Kitap okuma alışkanlığım yok. Hatta okulu bitirdikten sonra hiçbir kitabın ağzını aç­mış değilim. Ama İslam'ı öğrenmek için okuyacağım, diye­rek memnuniyetini dile getirdi genç kız.

Fatma, Hatice ve diğerleri ziyaretlerini yaparlarken, Zehra ve arkadaşları da ilk gittikleri evden bir başka eve gitmişlerdi. Gittikleri evin hanımı ve iki kızı onları iyi kar­şılamıştı. Bir müddet karşılıklı konuşmalar olmuş, söz dö­nüp dolaşıp İslami Cemaat'e gelmişti. Evin hanımı İslami Cemaat hakkında yapılan menfi söylentiler ve camide veri­len Kur'an-ı Kerim dersleri ile ilgili asılsız yalan ve dediko­dulardan söz etmişti. Onun bu söylentilerine karşı Sultan, Kur/an-ı Kerim'den Hucurat Suresinin "Ey iman edenler! Eğer fasıkm biri size bir haber getirirse onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da sonra et yeter ki hur'an susmasın tiğinize yanarsınız" şeklinde 6. ayetini okuyarak söze başla­mıştı.

— Fasık açık günah işleyen, dedikodu yapıp insanla­rın arasını bozan, insanlara iftira ederek onları lekeleyen.. kısacası fitne fesad çıkaran kimsedir. Bu tür kimselerin ge­tirdikleri haberlere hemen inanmamamız gerektiğini belirti­yor Alİah.; Fasıkların getirdikleri haberlere şüphe ile bakma­lı ve araştırma yapmalıyız. Eğer araştırma yapma imkanı­mız yoksd ona inanmamak, inanmaktan daha iyidir.

Sultan konuşuyor ve söylenenlerin ne denli yalan oldu­ğunu, söyleyenlerin de bunu sadece lekelemek amacı ile söy­lediklerimi güzel bir şekilde izah etmeye çalışıyordu. Evin ha­nımı ve kızları da dikkatle dinliyorlardı.

— Bugün İslami bir mücadele içinagirip İslam'ı yaşa­mak isteyen ve topluma şuur ve bilinç kazandırmaya çalı­şan İslami Cemaat'e çeşitli şekillerde iftiralarda bulunulu­yor. Bunları söyleyenleri, eğer hakkı ile araştırırsak görece­ğiz ki, bu şahısların hayatlarında kesinlikle İslam'dan eser yoktur. Bunların tek amacı bu İslami çalışmayı baltalayıp yok etmektir. Çünkü, kalplerindeki düşmanlığı açık bir şe­kilde dile getirmiyorlar, getirmekten korkuyorlar. Bunun için de aslı olmayan uyduruk şeylerle lekelemeye çalışıyor­lar. Hani derler ya "Çamur at, tutmazsa izi kalır." Bunların I yaptıkları da budur. Bu gün camilerde şu güzel ve temiz ruhlu çocuk ve gençleri, Kur'an-ı Kerim terbiyesinde büyü­tüp yetiştirmeye çalışmaktan başka hiçbir gayemiz yoktur. Sultan, Zehra ve Zeynep Hanım, bu konularda uzun uzadıya sohbet etmişlerdi. Yapılan menfi propagandaların sadece lekelemekten ibaret olduğunu, tarihin her döneminde din düşmanlarının bu yola başvurduklarını belirttiler. Hatta Hz. Peygamber (sav)'in dahi çok çeşitli şekillerde iftiralarla karşılaştığım kendisine; "Deli, sihirbaz, şair..." gibi çok çirkin saldırılarda bulunulduğunu, bu tür söylentilerin Islami çalış­maları baltalamaktan başka bir amaç taşımadığını ve Müslü­manların bunlara inanmaması gerektiğini, dile getirdiler. Ak­si halde oyuna gelineceği ve bu yüzden İslami bir çalışma içinde olan Müslümanlara düşman olunacağı, böylece yapı­lan günaha da ortak olunacağım., uzun uzun konuştular. Dinleyiciler, anlatılanlardan bir hayli etkilenmişlerdi. Ger­çekten de her söylenene inanıldığında, Yüce Allah'ın da de­diği gibi ".. .yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da sonra ettiğinize yanarsınız." ayetinin kapsamına girileceğini söyle­diler. "Bundan sonra her söylenene inanmayacağız," diyerek orada hazır bulunanlar sonuna kadar Kur'an-ı Kerim çalış­masına destek olacaklarını belirtmişlerdi.

Kalkma zamanı geldiğinde, çocuklarını ve kendileri­ni de camiye davet etmişti Zehra. Kendileri de "Kapımız si­ze her zaman açık. İstediğiniz zaman gelebilirsiniz" diyerek onları tekrar ziyaret için davet etmişlerdi.

Bugünkü ziyaretleri çok güzel geçmiş, bu güzel mo­ral ile evlerine dönmüşlerdi.

 

17- Bölüm

 

—  Kim o? Hayırdır inşaallah! Sabahın köründe kim olabilir, diye mırıldandı kapıyı açmaya doğru giderken.

— Benim Emine, cevabını alınca kapıyı açtı.

— Aman Allah'ım! Ne oldu sana Öyle? Girsene, geç otur şöyle. İyi misin? Pek iyi görünmüyprsun.

— İyiyim; ama biraz yorgunum. Akşamdan beri yat­mış değilim. Sabah erkenden fırsatını bulup kaçmayı başardım.

—  Gözündeki morluk, yüzündeki  şişikler nedir? Bunlar nasıl oldu, kim yaptı?

—  Sence kim yapmış olabilir, ya da kimler yapmış olabilirler?

— Baban ve ağabeylerin...

— Onlardan başkası buna cesaret edebilir mi sence?

— Yorgunsun, biraz dinlen, kendine gel konuşuruz,

dedi Zehra.

Hemen kendi odasında Emine'ye bir yatak sererek dinlenmesi için yatmasını sağladı. Eşi şehid olduktan sonra

ev eşyalarını alıp baba evine yerleşmişti Zehra. Ailesi, eşyalarını bir odaya yerleştirerek odayı ona tahsis etmişlerdi. Zaten evin en büyük çocuğuydu. Kendinden küçük üç kız, üç tane de erkek kardeşi vardı. Çocuğu olmamıştı Zeh­ra'nın. Erkek kardeşleri de henüz küçüktü.

— Kimdir o sabahın köründe gelen, kızım? diye sor­du annesi.

— Emine'ydi anne.

— Hangi Emine?

— Hani şu ailesi tarafından baskı görüp bazen dövü­len, çarşafı falan yırtılan... hatırladın mı?

— Yine ne olmuş, dövmüşler mi yoksa?

— Herhalde... yüzü gözü morluklar içindeydi. Fazla detaya girmedim. Çok yorgundu. Dün akşamdan beri yatma­mıştı. Bunun için konuşmadık. Hemen dinlenmesini sağla­dım. Şu an uyuyor. Kahvaltıyı hazırlayalım uyandırırız.

— Ne kadar acımasız bunlar. Allah belalarım versin. Örtünüp namaz kılıyor diye bir genç kıza bu yapılır mı hiç?

— Söze gelince "hepimiz Müslümanız" diyorlar. Ay­nı zamanda da örtündü, camiye gidiyor diye gençler ve genç kızlar görülmedik baskıya ve şiddete maruz kalıyor­lar. Defalardır Emine bu şekilde dayak yemiş, başörtüsü ba­şından alınmış ve yırtılmış olarak bize geliyor. Her gelişin­de de evdeki bazı renkli kumaşları başına sarıp geliyordu. Bu gün de eteklerinden bir tanesini yırtıp, onu başına sara­rak, çarşafı olmadığı için de güneş doğmadan gelmiş, adeta gece karanlığını kendine çarşaf yapmıştı.

— Allah hayrını kabul etsin. Allah onu bu zorluklar­dan kurtarsın... Hadi kızım onu uyandır da kahvaltı yapalım. Çoktandır yemek yememiş olabilir. Aç acına yatmıştır şimdi garibim.

Zehra, Emine'yi uyandırıp kendisine elbise ve başörtü­sü getirdi. Hazırlanıp yemeğe gelmesini istedi. Emine güzel bir abdest alıp sünnetlerini kıldıktan ve elbiselerini de değiş­tirdikten sonra oturma odasına geçti. Zehra'nın annesi:

—  Hoş geldin kızım, sefalar getirdin, başım gözüm üstüne geldin, dedi. (Bıxwer hati keçam. Ser seremin, ser ça'vemm rahatı.)

—  Hoş bulduk teyze. Allah razı olsun, diyerek elini öpmek istedi. Ama Zehra'nın annesi el öptürmeyip, Emine'nin yüzünü defalarca öperek; (Xweda vvan ıslah ke. Xweda rahma xwe hteke qizam. Çewa deste wan çu te, ev eziyet dane te...) "Allah onları ıslah etsin, Allah sana rah-met etsin kızım. Nasıl elleri kalkıyor sana, bu eziyeti sana reva görüyorlar?" dedi. Bir yandan söyleniyor, bir yandan da ağlıyordu. Zehra dayanamadı:

— Yeter anne! Burasını yas evine çevirdin. Sen değil miydin "aç, nasıl yattı" diyen. Şimdi de vaveylada onu ge­çiyorsun.

— Hadi gel kızım gel, açsın şimdi.

— Gerçekten açım. İki gündür yemek yemedim.

— Niye kızım, sana yemek vermiyorlar mıydı? (Çıma qizam qey nan nedıdane te.)

—  Yemek veriyorlardı da moralim bozuk olduğun­dan iştahım yoktu.

— Yazık, yazık bir deri bir kemik kalmış! (VVelat we-lat! Maye çerm u hesti.)

— Yeter anne! Moral vereceğine neler söylüyorsun.

Uzun süredir böylesine huzurlu bir kahvaltıyı ilk kez yapıyordu. Genelde evde kendisi ile alay edilip, laf atıldı­ğından hep tartışma ve kavga olurdu. Bundan dolayı sofra­ya oturmaz, herkes yiyip kalktıktan sonra mutfakta yalnız basma yerdi.

— İnanır mısınız?.. Uzun bir süredir ilk kez böylesine

güzel ve huzurlu bir kahvaltı yapıyorum. Gözleri dolarak hüzünlü bir sesle:

— Ne vardı sanki beni anlayış ile karşılasalardı, dedi. Onların hayatında, İslami hiçbir şey yok. Benim yaşamımı da hazmetmediler. İlla ki onlar gibi yaşamak zorundaymı-şım. Neymiş? Siz şeriatçısınız deyip, yıllardır çektirmedik­leri eziyet kalmadı. Eğer arkadaşların; "Sabret, bir şey ol­maz, İslami hayatından taviz vermeden evde kal" sözleri olmasaydı, çoktan evi terk etmiştim. Ama son olay artık da­yanılacak gibi değildi. Düpedüz beni kişiliksizleştirmek ve İslam'dan uzaklaştırmak için bir oyundu.

— Seni üzmemek için sormadık. Sahi neler oldu? An­latmak ister misin? diye sordu Zehra.

—  Kızım, kahvaltısını bitirsin, siz daha sonra konu­şursunuz.

Zehra'nın annesinin bu sözü üzerine kahvaltılarını sessizlik içinde yapmaya başladılar.

Emine mutluydu. Tek endişesi Muvahhidlerin onu tekrar eve gönderebilecekleri ihtimali idi. Gerçi bu sefer iş çok ciddiydi. "Mümkün değil, beni göndermezler" diye dü­şündü. "Nasıl göndersinler ki?... Yok hayır mümkün değil göndermezler!" Çünkü artık iş çığırından çıkmış, sabır sı­nırlarını aşmıştı. Zaman sabretme zamanı değil, zaman ta­vır koyma zamanıydı. "Ben de tavrımı onları terk ederek koydum. Ya Rabbi! Sen şahit ol ki... benim dayanma gücüm kalmadı."

Son cümle dilinden dökülmüş, Zehra ve annesi de duymuştu. .Kahvaltı nihayet bitmiş, sofrayı kaldırıp bulaşıkları da yıkadıktan, sonra Zehra ve Emine odaya geçtiler.

— Salondaki fotoğraf... Hasan'm mıydı?

— Evet, annem ve babam onu çok sevdiklerinden ve şehid olduğu için fotoğrafını büyütüp salona astılar.

— Adlında bir yönden çok şanslısın. Şehid hanımı ol­mak herkese lâsmet olmaz. Haberini alınca ciğerim parçalandı. Senin eşin olduğunu bilmiyordum.^Akşam abim eve gelip; "Bu gün yine bir şeriatçıyı öldürdüler. Bunun için çok sevinçliyim" deyip bana dönerek; "Emo! Seni ben kendi el­lerimle öldüreceğim" demişti. Daha sonra, seni gördüm ve eşin olduğunu söyledin.

— Allah'a şükürler olsun. Endişem onun yolunu hak­kıyla yürütememek ve ona layık olamamaktır. Yoksa dul kalmam fazla sorun değil. Sahi konu başka şeye geçti, seni unuttuk. Anlatsana neler oldu?

— Yıllardır üzerimde süren baskıyı biliyorsun. Tüm bu baskılara karşı defalarca hicret etmek istediğimi beliritirn. Her defasında sabretmemin daha hayırlı olduğu söy­lendi. Ben de itaat ederek tüm baskılara mümkün mertebe taviz vermeden sabretmeye çalıştım. Lakin son olay sabret­memin ötesinde bir şey. Benimle normal yollardan baş edemeyince.. tüm baskılara rağmen onlara taviz verip de inan­cımdan dönmediğim için, kendilerince de artık çaresiz kal­dıklarından insan onuruna yakışmayacak bir yola başvur­dular. Beni zorla amcamın oğluna nikahlamayı kararlaştır­dılar. Amcamın oğlu ise dinsizin teki, tam bir ateist. Allah, peygamber, din inancı hiç yok. Aynı zamanda içkici, ku­marcı, eline geçen parayla alemler yapan ahlaksızın biri. Bi­zim akrabalardan kaç tanesinin kızını istedi; ama kimse ona kız vermeye yanaşmadı. Hatta hepsinin ortak sözü şudur: "O serseriye kim kız verir? Kızlarımızı ateşe mi atalım?" İş­te bu adama beni nikahlamak istiyorlar. Gerekçe olarak da "Ancak seni o yola getirebilir." diyorlar. Bunu bana söyle­diklerinde çılgına döndüm.  "Ölürüm de onunla evlen­mem" deyip bağırıp çağırmaya başladım. Kendimi kaybet­miştim. Ne dediğimi ben de bilmiyordum. Benim tepki gös­termem ve tavır koymam, babamın ve ağabeylerimin zoru­na gitti. Üzerime çullandılar. Biri dövüyor, yorulunca diğe­ri başlıyordu. Ne kadar dövdüler bilmiyorum. Kendimden geçmişim. Ayıldığımda annem ve küçük kardeşlerim başu­cumda durmuş ağlıyorlardı. Bir gün boyunca vücudumun ağrısından, yataktan çıkamadım. Namazlarımı bile otura­rak kılıyordum. Bu sabah fırsatını buldum. Ayrıca çarşafım olmadığından gördüğün şekilde örtünüp gece karanlığını da fırsat bilerek evden kaçmayı başardım. Ölsem de bir da­ha o eve gitmem. Zaten gitmem ölümümden beter olur. O serseriyle kesin evlendirirler beni.

Bunu da sırf beni rencide edip İslami hayattan uzak­laştırmak için yapıyorlar. Zaten İslam'da mü'min bir kadı-dur

yeter ki kur'an susmasın kafir biri ile evlenmesi haramdır. Bu adam tam bir kafir. Materyalistin biri.

— Ge!, canım arkadaşım! Sana şöyle güzel bir şekilde sarılayım.

İki arkadaş sarılmıştı. Bir müddet gözyaşı dökerek çe­kilen çilelerin ağırlığı ve bu ağırlıkla beraber verdiği haz ve huzuru düşünüyorlardı. Neler çekilmemişti ki!..

Gencecik yağız' gibi cleiikanhlar kurşunlara hedef olup gejncecik yaşta kara toprağa girmiş, yetmişlik dedeler acımasızca katledilmiş, kadın, çocuk gözetilmeden sırf Isla-mi bir hayat yaşanıp küfre teslim olunmadığı için vahşice şehit edilmiş yüzlerce Müslüman...

Bu yetmiyormuş gibi şimdi de çocuk, genç, yaşlı, ka­dın demeden yine sırf İslami kimliklerinden dolayı, Müslü­manlar cezaevlerine konuluyor, vahşice işkencelerden ay­larca nasipleniyorlardı.

Döktükleri gözyaşları, çekilen bu acılar sırf Allah uğ­runda başlarına gelenlerin kabul görmesi içindi.

— Seni bu şartlarda kesinlikle geri göndermezler. Ar­kadaşlar, seni onlara teslim etmezler. Sen hicret ederek, onlara teslim olmayacağını ispatladın. Bak muvahhidlerin Şe-hid Rehberi, hicret ve muhacerat ile ilgili olarak söyledikle­rine: "Tevhid uğrunda mücadele veren evvelki ümmetleri, en başta peygamberleri ve onların izleyicileri olan kahra-tanları düşünün. İslam'ın hak davasının insanlığın ve tari­hin onların omuzları üzerinde yükseldiğini göreceksiniz.

Ashab-i Kehfin kıssasına bakın. Dönüşü olmayan muhaceratm kahramanlarını göreceksiniz. Rablerine iman eden o gençler zalim topluluk ve yönetimleri nasıl arkaları­na alarak terk ettiler. Biliyorsunuz muhacerat kaçmak değil­dir.

Muhacerat müminlerin, baş eğmezlerin güç yetiremeyince teslim olmayışlarının ifadesidir. Muhacir gözden dökülen yaş gibidir. Yüksek dağlardan geldiği yerin koku­sunu teneffüs ederken, dağlar kadar büyük zulüm dağları­nı hatırlar.

Bir muvahhid, güç yetiremediğinden muhacir oldu­ğunu andıkça, içten içe insanı ağlatmaz mı? Muhacir anıl­dıkça gurbet ve hasret ile beraber anılır. İnsanı duygulandı­ran, kalp yakanların başında muhacerat olsa gerek.

Davet tarihinde, davaların oluşumunda ve davaların zafere ulaşmasında muhaceratm önemli ağırlığının olması da bilinen bir gerçektir. Ya da beni duygulandıran, kalbime fazla dokunan bir şeydir muhacerat.

Dolayısıyla şimdi dava uğruna küçük yaşında garib bir muhaceratı yaşayan gençlere fazla meylim vardır. Be­nim yanımda çok nazdardırlar."

Bu satırları okurken gözyaşlarını tutamamıştı her iki­si de. Hicreti yaşayan Emine, muhacir eşi olan Zehra...

— Şehit Hasan çok okurdu bu yazıyı. Okuduğu za­man; "Ne kadar büyük bir iş başardığımı hatırlarım." derdi. Bunun için de mutlu olurdu. Biliyordum, görüyordum. Bu yazıyı okuduğu zaman rahatlardı: "Ya Rabbi! Beni Ku/an-ı Kerim'de övgülere boğduğun muhacirlerden kabul et. Şahit ol ki, sadece ve sadece senin rızan için kovuldum. Teslim ol­maktansa hicreti tercih ettim. Benden kabul buyur, beni tes-dııh    Romun

lim olanlardan eyleme. Beni sadece sana boyun eğip teslim olanlardan eyle!" diye dua eder ve bana dönerek, "Zehra, sen de amin de!" derdi.

Güzel arkadaşım benim, Allah hicretini kabul etsin.

Bugünkü ziyaret programlarına Fatma'nın teyzesini de almışlardı. Fatma, teyzesi ile yaşıt sayılırdı. Bunun için çok samimiydiler.,Teyzesi kayınvalidesinin evinde kalıyor­du. Bundan-dolayı ev halkı kalabalıktı. Fatma ve arkadaşla­rının gitrAesi ile evde teyzesi ve kaynanası, teyzesinin gö-rümceleri.ve teyzesinin kaynanasının kız kardeşinden olu­şan toplam dokuz bayan vardı. Hal hatır, havadan sudan konuşmalardan sonra konu ahiretteki hesap ve azaptan açı­lınca Fatma, cehennem azabından ve kafirlerin başına gele-cek şiddetli azabla ilgili ayetlerle izaha başlamıştı.

— Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de cehennemdekile-rin azaplarını şu şekillerde haber veriyor: "Muhakkak ki zakkum ağacı, günahkarların yiyeceğidir. Erimiş maden gi­bidir. Karınlarında kaynar suyun kaynaması gibi. Onu ya­kalayın, cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra azap olarak başına kaynar su dökün. Tat bakalım, hani şerefli olan, de­ğerli olan yalnız sendin."

Duhan Suresinin 43-49. ayetlerinden sonra Allah'u Teala Vakıa Suresinin 42-46. ayetlerinde de; "Onlar kızgın ateşte kaynar sulardadırlar. Ve kapkara bir dumandan göl­ge içindedirler. Ne serindir, ne de hoştur. Çünkü, onlar bun­dan önce sefahate dalmışlardı. Büyük günah işlemekte dire­nir dururlardı." diye buyuruyor.

Kur'an-ı Kerim'de bunlara benzer yüzlerce ayet var. Orada ölüm yok. İlelebet, sonsuza kadar kafirler için dehşetli azaplar vardır. Düşünebiliyor musunuz? Yedikleri zakkum denilen ağaç, karınlarında suyun kaynaması gibi kaynıyor; ama o su da değildir. Erimiş maden gibidir. Yani çok kaim ay­nı zamanda fokur fokur kaynayan bir maden... Televizyon­larda yanardağları görmüşsünüzdür. Ağır ağır ve fokurdaya-rak kaynar. Bir de bunun insan karnında olması!.. Zaten baş­ka bir ayette, bağırsak ve iç organları paramparça ettiği anla­tılıyor. O acıyı, çok şiddetli, bir şekilde hissediyor cehennem ehli ve parçalandıktan hemen sonra tekrar eski haline dönüp yine parçalanıyorlar. Bu, hep bu şekilde devam edip duruyor. Bir başka ayette Allah'u Teala onlara; "Onlara irinli su içirilir, yutmak isterler, ama yutamazlar. Derileri yandıkça hemen ye­nisi ile değiştirilir." der. Bu şekilde cehennem ehlinin azabı devam edip durur. Susayıp su isterler. Kendilerine irin, kan ve terden oluşan bir içecek verilir. Ayette de denildiği gibi bu­nu bir türlü içemezler. Yemek yemek isterler, yemekleri zak­kum ağacıdır ki; o da cehennemde yetişir. Onu yediklerinde ne hale düştüklerini anlatmıştık.

Sevgili Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyurur: "Allah (cc) Cebrail'i, cehennem meleklerinin başı olan Malik'e göndererek bir miktar ateş alıp yemeği pişir­mesi için Adem Peygambere vermesini emreder. Cebrail de Allah'ın emrini yerine getirmek üzere Malik'e başvurdu­ğunda aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Malik;

— Ey Cebrail, ne kadar ateş istiyorsun?

Cebrail;

— Bir hurma tanesi kadar. Malik;

— Sana istediğin bu miktarı verirsem kuşkusuz o ateş yerde ve gökte neye dokunursa derhal eritir.

Cebrail;

— Öyle ise yarısını verin.

—  Ey Cebrail! Bu kadarını da verirsem yine onunla yeryüzündeki bitkilere dokunulduğunda hemen yanıp kav-ruluverirjer, der.

Bunun üzerine Cebrail (as) Allah'a; "Ya Rabbim ne kadar ateş alayım?" diye sorar. Allah (cc) Cebrail'e bir zerre

kadar almasını emir buyurur. Cebrail de cehennem ateşin­den bir zerre kadar alıp cennet ırmaklarından tam yetmiş tanesinde yetmiş kez yıkayarak onun hararetini hafifletir, sonra da Adem Peygambere getirir.

Bu ateşi dağlardan birine koyan Adem (as), bir de ba­kar ki, o bir zerrecik ateşin şiddeti karşısında dağ eriyiverir. deş de doğruca eski yerine gider. Geride sadece taşlar ara­sında dumanları kalır. İşte bu gün kullandığımız ateş ce­hennem ateşinin sadece dumanlarından ibarettir."

Fatma bunları anlatırken kendisi ve etrafındaki dinle­yicilerin korkudan benizleri atmıştı. Kimseden çıt çıkmıyor, terkes pür dikkat Fatma'yı dinliyorlardı. Fatma devam etti:

— Allah Resulü (sav) buyuruyor ki. "Cehennemde 70 bin vadi vardır. Bu 70 bin vadide ise 70 bin kol vardır. Ve her kolda da 70 bin yılan ve 70 bin akrep... Gerek kafir ve gerekse münafık, cehennem ehli, bunların hepsine uğrama­dan cehennemin dibine varamaz."

Başka bir hadislerinde de şöyle buyuruyor: "Hüzün kuyusundan Allah'a sığınırız. O, Cehennemde bulunan, ce­hennemin kendisinin bile günde yetmiş kez sıcaklığından dolayı Allah'a sığındığı bir kuyudur. Alİah'u Teala onu ri­yakar kullan için hazırlamıştır."

Hazreti Resulullah (as) yine bir hadislerinde der ki; "Zaman gelir cehennemlikler öyle bir acıkır ki, bunun tesi­ri bütün o şiddetli cehennem azabına karşı eşit olur. Her ye­mek diye feryat ettiklerinde, kendilerine açlığa faydası ol­mayacak ve onları beslemeyecek olan zehirli dikenlerden yemek verilir. Fakat bunları sindiremezler. Hemen akıllarına dünyada yemekleri hazmetmek için içtikleri şarap gelir. Şarap isterler. Kendilerine şarap olarak dikenli bardaklarda irin verilir. Onlar irini ağızlarına yaklaştırdıklarında diken­ler yüzlerini yırtarlar. İçtikleri midelerine indiği vakit, mi­delerini parça parça eder. Cehennem bekçilerini çağırıp; "Ne olur, Allah (cc)'a dua et de bir gün olsun azabımızı ha­fifletsin." diyerek yalvarırlar. Bunun üzerine cehennem ze­banileri onlara; "Sizlere açık delillerle peygamberler gelme­di mi?" diye sorarlar. Onlar da; "Evet geldi, ancak biz inan­madık" diye cevap verirler. Zebaniler, "Öyle ise şimdi yal-varın yalvarabildiğiniz kadar. Kafirlerin duası boşunadır" derler. Onlar "Bize Malik'i çağırın" derler. Malik'i çağırdık­larında onlar Malik'e; "Rabbimiz, hakkımızda iyi bir hü­küm versin" derler. Malik; "Siz burada kalacaksınız" der. (Bunların bu yalvarışları ile Malik'in olumsuz cevap vermesi arasında tam bin yıl geçer.) Bu sefer kendi kendilerine "Bİz en iyisi Allah(cc)'a yalvaralım. Çünkü bizim için Allah'tan daha hayırlısı yoktur" derler. AUah'u Teala'ya; "Ey Rabbimiz! Şikayetimiz üstün geldi. Biz, sapıklıkta kaldık. Bizi, cehennemden çıkar. Bir daha isyana dönersek o zaman biz zalimlerden oluruz" derler. Allah onlara; "Sesinizi ke­sin, bir daha konuşmayın!" diye buyurur. İşte o vakit onlar gerçekten kendileri için iyilikten ümit olmadığını anlarlar. Hasret, pişmanlık içinde kalırlar.

Dendiğine göre cehennemdeki yılan ve akreplerin sokmalarından dolayı duyulan acı, bin yıl devam eder.

Cehennemin korkunçluğu ile ilgili olarak çok sayıda ayet ve hadis vardır. Peki üç günlük dünya için değer mi acaba? Vücudumuzun her hangi bir yeri yandığında gün­lerce, belki de haftalarca acısından kıvranır dururuz. Ya şu korkunç cehennem ateşine nasıl dayanacağız? Bu dünyada ölüm var. Ölüm ile beraber o acı da sona erer, ama Öbür dünyada ölüm de yok.

Allah bizden çok şey istemiyor. Ona kul olmamızı, emirlerim yerine getirmemizi, ona itaat etmemizi istiyor. Buna karşılık da bizi nimetlendireceğini söylüyor. Biz in­sanlar ne yapıyoruz? Birkaç günlük dünya hayatının geçici, beş para etmez eğlencesine dalıyoruz. Yetmiş, seksen yaşın­da bir insanı getirin, otursun ve hayat hikayesini anlatsın. Göreceksiniz ki tüm hayat hikayesi ya bir gün ya da daha az sürer. İşte onun tüm yaşamı, o bir gündür. Çünkü yaşa­dıklarının hepsi mazi olup geride kalmıştır.

Geç olmadan aklımızı başımıza alıp hayatımızın geri kalan kısmını Allah yolunda geçirelim. Ona ibadet ve itaat edelim. Bizi kınayanların kınamasından çekinmeye-lim. Onların bize verecekleri eziyet, cehennemin bir anma bile bedel olamaz. Dilerim Rabbim bizi cehennem azabın­dan korur.

— Teyze, teyze! Ne oldu, aman Allah'ım!

— Fenalaştı, hemen su getirin, çabuk olun!

— Teyze, teyze kendine gel!

Evde bir anda koşuşturmaca başlamıştı...

 

18- Bölüm

 

— Kim o?.diye sordu genç kız, çalman zil üzerine.

— Benim, açar mısınız, diye nazikçe cevap verdi Zehra.

Aldığı cevapla kapıyı hafifçe araladı genç kız. Arala­dığı kapıdan kapı önündekileri dikkatlice süzdü Önce. Yüz hatları değişmeye başlamıştı. Kapıyı tam olarak açtı.

— Buyurun, kimi aramıştınız, diye donuk bir ses ve soğuk bir yüz ifadesi ile sordu.

— Biz camide Kur'an-ı Kerim dersi veriyoruz. Bu mü­nasebetle cami komşularımızı bir ziyaret edelim dedik.

Aldığı cevap hoşuna gitmemişti genç kızın. Karşısın­da duran üç tesettürlü bayanı tekrar dikkatle süzdü. Elleri­ni pantolonunun cebine koyarak karşısındakini küçümser bir eda ile;

— Sizinle tanıştığımızı sanmıyorum. Tanımadığımız kimseleri de evime almam, dedi.

Genç kızın cevabına Zeynep Hanım yumuşak ve şef­kat dolu bir ifade ile;

— Kızım biz tanışmıyorsak bile böylece tanışmış olur, dedi.

Zeynep Hanımın bu sözüne sinirlenmişti genç kız: — Nerden kızın oluyorum?! Hem biz, sizin ne bizi zi­yaret etmenizi ne de tanımanızı istemiyoruz. Biz, sizin dü­şüncenizde insanlar değiliz. Ayrıca biz çocuklarımızı cami­ye göndermiyoruz. Bunun için bizi ziyaret etmenizin gere­ği yok.

Hava bir anda buz kesilmişti. Genç kız olmadık şekil­de tepki göstermiş, hatta kendilerini küçük düşüren sözler sarf etmişti. "Neden acaba?" diye düşündü Zehra. "Herhal­de bunlar da yapılan iftiraların etkisinde kalmışlar" diye mantık yürüttü. Sonra; "Hayır, sizinle aynı görüşten deği­liz, demişti. Demek mesele başka... Belki de hakkımızda yalan ve dedikodularda bulunanlardan birileri de bunlar... Her şeye rağmen buradan güzel ayrılmalıyız" diye düşün­dü ve sakin bir şekilde;

— Çocuklarınızı gÖndermiyor olabilirsiniz. Biz sade­ce sizleri ziyaret ederek tanışmak istiyorduk, dedi.

Aldığı cevap ile daha da pervasızlaşmıştı:

— Gidin buradan, bir daha da gelmenizi istemiyoruz, Bu arada içerden bir genç kız daha gelmişti, Ağzında­ki çikleti şapırdatarak olanları izliyordu. Belli ki evde ikisin­den başka kimse yoktu. Zehra tekrar şansım denemek için;

— Yanlış düşünüyorsunuz, oturup konuşsaydık ina­nıyorum ki fikrinizi değiştirirdiniz. Böyle önyargılı davranmanız gerekmiyor. İnsanlar tanışıp konuşurlarsa hakikati anlarlar, dedi.

Zehra'nın bu güzel yakınlaşması genç kızı daha çok sinirlendirmiş olacak ki arkadaşına dönerek, "İçeri girelim"  deyip onu içeri aldı. Kapıyı kapatmadan tekrar Zehra ve di­ğerlerine dönerek;

— Biz o hakikati anlamak istemiyoruz. Bunun için de bir daha gelmeyin, diyerek kapıyı kapattı.

Kapanan kapının ardından "Peki, iyi günler" demeyi ihmal etmedi Zehra.

Oradan ayrılırlarken suskundu üç arkadaş. Önceki ziyaretleri çok güzel geçmişti: Ama olsun hep güzel gidecek değildi ya!.. Allah Resulü (sav) de tebliğ çalışmalarında de-falarca kovuluyordu. Bir çadırdan kovulduğunda hemen diğerine gidiyor, oradan da kovulduğunda bir diğerine gi­diyordu. Muhakkak ki O'nun takipçilerinin de başına bun­lar gelecekti. Önemli olan davetçinin görevini yerine getir­mek için çaba sarf etmesiydi. Hidayet Allah'm elinde idi. Suskunluğu Zehra bozdu:

— İnşaallah bu ev halkını bir daha ziyaret edeceğiz. Hatta kovulursak tekrar geleceğiz. Bizim kovulmamız, az­mimizi kırmamak, bilakis şeytana ve onun yardımcılarına karşı daha kararlı ve azimli bir şekilde mücadelemizi sür­dürmeliyiz. Bu insanları yoldan çıkaran şeytan ve onun ar­kadaşlarıdır. Bu insanlara yardım etmeliyiz ki, şeytan ve onun arkadaşlarını yenebilsinler. Bunun için ziyaretlerimizi sürdüreceğiz, diyerek yavaş yavaş yürüdü. Kapısından çev­rildikleri evden sonra birkaç sokak ötedeki şehit ailelerin­den birini ziyarete gittiler. Ev sahibesi onları çok güzel kar­şılayıp içeri buyur etti.

 Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Gelişinizle bizi  ettiniz.

— Hoş bulduk, Allah razı olsun, diye mukabelede bulundu Zehra.

Karşılıklı hal hatır sormalar ve iltifatlarla sohbete baş­lamışlardı. Ev sahibesi 28-29 yaşlarında üç çocuk annesi idi. En büyük çocuğu kızdı. Sekiz yaşlarındaki Yasemin, hem okula gidiyor, hem de camide ders görüyordu. Annesi Mü­nevver Hanım, kızının camiye gitmesi ile mesrur oluyordu. Münevver Hanım eşini bir yıl önce menfur bir saldırıda şe­hit vermişti. Eşinin şehadetinden sonra üç çocuğu ile yalnız yaşıyordu. Yaptığı el işleri ve mü'min kardeşlerinin yardım­ları ile geçimini sağlamaya çalışıyordu. Zor şartlarda yaşa­masına ve sıkıntılara rağmen Münevver Hanım, kanaatkar ve şakire kullardan idi. Temiz fıtratı ve güzel imanı ile nur­lu bir yüze sahipti. İslam'a olan bağlılığı, haliyle onu azim­li, sebatkar, kararlı kılıyordu. Cami hocalarını çalışmaların­dan dolayı takdir ediyor ve çok seviyordu. Kendisi de baş­ka bir camiye gidip ders veriyordu.

Zehra ve diğer hocalar her fırsatta onu ziyarete gidi­yor, karşılıklı sohbet yapıyorlardı. Bugün de programların­da vardı. Ayrıca üzücü hadiseden sonra Münevver Hanımı ziyaret onları biraz ferahlatacaktı.

Karşılıklı güzel iltifat ve latifelerden sonra konu cen­netten açılınca Zeynep Hanım hadislerle cennetten söz et­meye başladı:

— Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: "Bir tellal; "Ey cennet ehli! Size artık hastalığı olmayan devamlı bir sıhhat, ölümü olmayan ebedi bir hayat, ihtiyarlığı olmayan ebedi bir gençlik ve sonu gelmeyen ebedi nimetler vardır" diye nida eder."

Diğer bir hadislerinde de şöyle buyuruyor; "Cennetin duvarlarında bir kerpiç altından, bir kerpiç gümüştendir. Toprağı zaferan ve çamuru ise misktendir. Cennet ırmakları misk tepelerinin veya misk dağlarının eteklerinden çıkar."

"En düşük bir cennetimin süs ve mertebesi, ziynetle­ri bütün dünyanın süs ve ziynetleriyle karşilaştırılırsa, Aziz ve Celil olan Allah'u Teala'nm ahirette bu süsü, bütün dün­yanın süs ve ziynetlerinden daha üstün gelirdi."

"CenÇne'tlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme gidip herkes yerini aldıktan sonra, bir tellal, cennetliklere hitaben: "Ey cennet ehli! Allah'u Teala'nm size bir vaadi var. Onu ,yerüıe getirmek ister." diye seslenişte bulunur. Cennetlikler: "Rabbimizin bize olan vaadi nedir? Bizim se­vaplarımızı ağır getirmedi mi? Bütün bu aimetleri vermedi mi? Daha ne kaldı," derler. Bunun üzerine Allah'u Teala, aradaki perdeyi kaldırır. Böylece cennet ehli onun cemaline bakarlar. O'nun cemaline bakmaktan daha güzel ve zevkli bir şey onlara verilmemiştir."

"Cennete giren, nimetlere erişir. Darlık çekmez. Elbi­sesi eskimez, gençliği yıpranmaz. Cennette gözlerin görme­diği, kulakların duymadığı, akla ve hayale gelmeyen nimet­ler vardır."

Hadisleri okuyarak cennet ehlinin halinden ve nimet­lerinden söz ederek tatlı bir sohbete dalmışlardı. Zeynep Hanım hadislerle en doğru haberleri veriyordu. Zehra ha-hrladığı birkaç ayeti de okuyarak sohbeti renklendirdi. Orada onlara altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır."

"... Onların orada sözleri selamdır..."

"... Onlar orada karşılıklı tahtlar üzerindedirler..."

"... Baldan, sütten nehirler vardır..."

Münevver Hanım da hatırladığı kadarı ile bir hadisi anlatmaya çalıştı.

— Hatırladığım kadarıyla Allah Resulü (sav) bir ha­dislerinde şöyle buyuruyor: "Cennete en son giren (cehen­nemde cezasını çektikten sonra) şahsa: "Gözünün gördüğü kadarı senindir," diyor Allah. Adam cennete girerken Allah tekrar ona "Dünya ve onun içindekileri kadar olanın hepsi senindir." diyerek onu cennete koyuyor. Sultan;

— Biz insanlar, çok cahil ve zalimiz, dedi. Bu üç gün­lük dünyayı ve içindekileri sonsuz bir hayata tercih ediyo­ruz. Dünyaya meyledip ahireti unutuyoruz.

— öleceğimizi ve elimizde hiçbir şey kalmayacağını bile bile, dedi Münevver Hanım.

— Allah bizi, O'na itaat edip hakkıyla ibadet edenler­den eylesin. Dünyada da ahirette de güzellikler versin. Al­İah Resulü (sav); "Dua edip cenneti istediğinizde Firdevs Cennetim isteyin. O cennetlerin en üstünüdür," diyor. Biz de; "Ey Rabbimiz, bize Firdevsi ver" diyerek dua ediyoruz.

—  Beni bugün çok memnun ve mutlu ettiniz. Allah da sizi mutlu etsin.

— Biz de çok memnun ve mutlu olduk. Bilhassa geri çevrildiğimiz evden sonra senin güler yüzünle karşılaşma­mız, Allah'ın zorluktan sonra verdiği güzelliktir. Yeter ki Allah'a olan güvenimiz sarsılmasın.

— Sizi geri çevirenler, sizi tanımıyorlar. Tanısalardı, kesinlikle sizleri başları üzerinde ağırlarlardı. İslami Cema­at, Allah'ın bu topluma bir hediyesidir; ama kıymeti bilin­miyor.

Sultan;

— Biz, tüm Müslümanları kardeş kabul ediyoruz, de­di. Onlar bize dil uzatsalar da, bizi kötüleseler de, bize baş­ka gözle ba'ksalar da... Biz onları kardeş görüyoruz. Ve ke­sinlikle de^üfrün oyununa gelip onlara karşı tavır almayacağız.     

Zehra;

— Umarım, onlar oyuna gelmezler de İslami cemaat­ler arasında kardeşlik bağları güçlenir ve vahdet oluşur. Biz, bunun için hep dua ediyor ve elimizden geleni yapıyoruz, dedi.

Kapının çalması ile Münevver Hanım kapıyı açmak için odadan çıktı. Yasemin okuldan gelmişti. İçeri girer girmez heyecanla konuşmaya başladı.

— Anne, anne! Polisler okula geldiler. Öğretmenimi­zi tutuklayıp götürdüler.

— Nerden gördün, sınıftan mı aldılar?

— Yok yok onu çağırdılar, aşağı indi, onu götürürler­ken pencereden gördük. Onu, onu dolmuşa bindirdiler! An­ne, öğretmenimize ne yapacaklar, onu hapse mi atacaklar?

— Bilmiyorum kızım.

— Anne! Öğretmenimizi hapse atmasınlar. Ben onla­rı hiç sevmiyorum.

— Neden?

— Camiye gelip bizi kovuyorlar, dövüyorlar. Hocala­rımıza da kızıp onları siyah sopalarla dövüyorlar. Öğretme­nimizi de yakaladılar. Ben onlara sevmiyorum. Hiç sevmiyorum.

Münevver Hanım, kızının anlattıkları ile hüzünlenmişti.

— Bak misafirlerimiz var.

— Kimler?

— Odaya git görürsün.

Heyecan ile içeri giren Yasemin, içerdekileri görünce utanarak geri kaçıp annesine;

— Anne içerde hocalar var, dedi.

— İyi ya kızım yanlarına gidip hoş geldiniz de. Omuz sükerek;

— Utanıyorum, ben açım, dedi.

Kızma yemek hazırladıktan sonra misafirlerin yanma geçti Münevver Hanım.

— Yasemin'in Öğretmenini yakalamışlar. Zehra;

— Kimmiş öğretmeni? dedi.

—  Bilmiyorum, ama tahminimce İslami Cemaatten­dir.

Sultan;

— Bunların İslam'a hiç tahammülleri yok, dedi. Zehra;

— Merak etmeyin, zalimin zulmünde boğulacağı gün yakındır, diyerek sohbetine devam etti.

 

19- Bölüm

 

Saat gece yansından sonra 02:00'ı gösteriyordu. Po­lis merkezinin operasyon biriminde yoğun bir hareketlilik vardı. Hazırlık için koşuşturma içinde olan özel harekat ti­mi ve sivil polislerin komiseri olduğu her halinden belli olan şahıs, hazırlık yapmakla meşgul olan diğerlerine azar-layici bir şekilde emirler yağdırıyordu:

— Çabuk olun, acele edin, çok oyalanıyorsunuz!.. Nihayet operasyon ekibi hazırlanmış, hepsi bir araya

toplanmıştı. Operasyon amiri karşılarına geçip konuşmaya başladı.

— Elimizde,bulunan şahıs tüm çabalarımıza rağmen konuşmuyor. Kendisinden herhangi bir bilgi elde edeme­dik. Bunun için evine baskın düzenleyeceğiz. Çok dikkatli olmamız lazım. Çatışma çıkabilir. Ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Çatışma çıkarsa, ateş etmekten çekinmeyin. Evi yoğun ateş altına alın...

Yapacakları operasyon ile ilgili olarak bilgi vermeye  ediyordu. Polislerden biri söz almak için elini kal­dırdı. Komiser birinin elini kaldırdığını görünce çok öfke-erırrüş olacak ki, sert bir ses tonuyla ve bağırarak;

— Konuşacaklarım henüz bitmiş değil. Konuşmamı bitirdiğim zaman size söz hakkı vereceğim. O zaman istediğinizi sorar ya da konuşursunuz, dedi.

Polis yavaşça elini indirdi. Soru sormak ya da konuş­mak için izin istediğine pişman olmuştu. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, kulaklarına kadar kızarmıştı. Sanki vücudunun ısısı iki misli artmış, terlemeye başlamıştı. Belli ki komiserin bu sözleri gururuna çok dokunmuştu. Öfkeden burnundan soluyarak; "Pis herif, en iyisini hep sen bilirsin zaten!" diye sessizce mırıldandı. Bunu söyledikten hemen sonra korku ve endişe ile etrafına baktı. Yanlarında bulunan diğer polis­lerin umursamadığını görünce; "Oh be! Kimse duymamış" dercesine ferahlamıştı,

Komiser konuşmasını bitirmiş, sorusu olan var mı? diye sormuştu. Kimseden ses çıkmayınca, komiser:

— Acımak yok, bunu unutmayın. Evi ararken çok dikkatli ve titiz arayın. Ev halkına acımasız ve sert davra­nın. Bunların anladığı dil bu. Evde yaşı büyük erkekleri ve elimizdeki adamın eşini tutuklayacağız. Haydi herkes iş ba­şına!., diyerek emir verdi.

Operasyon ekibi tam teçhizatlı, maskeli bir şekilde iki cip, iki minibüs ve iki taksi ile yola çıkmış, operasyon yapa­cakları eve doğru ilerliyorlardı. Ana caddelerden ikisini, birkaç ara sokağı da geçtikten sonra gitmeleri gereken yere varmışlardı. Eve yaklaşık elli metre kala araçları durdurup indiler. "Cellat" lakaplı terörle mücadele komiseri, genellik­le İslami çalışmalar yapan Müslümanlara yönelik operas­yonları yöneten, bu operasyonda da başı çekendi. Merkez­de yaptığı konuşmadan sonra içi rahatlamış olacak ki, tüm polisler araçlarından indikten sonra yanlarına gidip bizzat operasyonu yönetmeye başladı.

—  121  ve ekibi! Sizler şu evin damına çıkın, kuş uçurtmamalısımz. 156 ve ekibi! Siz evin hemen karşısında­ki sokak başlarını tutun. Diğer bir ekibe dönerek, "Siz de bi­nanın giriş çıkışlarını kontrol altına alın" dedi.

Evin her tarafını abluka altına almışlardı. Sanki basa­cakları ev, içinde kadın ve çocukların bulunduğu bir ev de­ğil de, askeri bir kışlaydı.

On-ön beş kişiden oluşan bir grup merdivenleri ses­sizce çıkıyordu. Ellerindeki silahlan-her an ateş edecek va-ziyette tuüıfıuşiardı. Basacakları evin kapısına geldiklerin­de, bir grup yukarı merdivene çıkıp bekledi. Diğer grup da aşağı merdiveni tutmuştu. Gecenin sessizliğinde sadece ne­fes alış verişleri vardı.

Ellerindeki tüm ağır silah] ıra ve hazırlıklara rağmen korku ve endişe hepsinin gözlerinden okunuyordu. Sessizlik bir süre devam etti.

Ramazan ayma girilmiş, yeni girilen Ramazan'm he­yecanını yaşıyordu herkes.

Hatice, Fatma ve diğerleri bir araya gelmiş, Ramazan ve ondaki hayırlarla ilgili sohbet dersine başlamışlardı.

"Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden dokuz nüktedir" diye okumaya başla­dı Hatice.

— Ramazan-ı Şerifteki oruç, İslamiyet'in beş erkanı­nın birincilerindendir. Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem de Cenabi-i Hakkın Rububiyet'ine, hem insa­nın içtima-i hayatına, hem şahsi hayatına, hem nefsin terbi­yesine, hem ilahi nimetlerin şükrüne bakar. Cenabı Hakk yeryüzünü bir nimet sofrası suretinde yarattı. Bütün nimet çeşitlerini o sofrada yayarak Rahman ve Rahim olduğunu ifade ediyor.

"Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakiki ve halis, azametli ve umumi bir şükrün anahtarıdır. Çünkü diğer vakitlerde mecburiyet altında olmayan insanların çoğu, hakiki açlık hissetmedikleri vakit, çok nimetlerin kıymetini bilmiyorlar. Kuru bir ekmekle bile iftar vaktinde çok büyük değer kaza­nıyor. Böylece, padişahtan en fukaraya kadar herkes Rama-zan-i Şerifte o nimetlerin kıymetini anlamakla bir manevi şükre ulaşır.

"İnsanlar iş-uğraş yönünden çeşitli surette yaratıl­mışlardır. Certabı-ı Hak o ihtilafa binaen, zenginleri, fukara­ların yardımına davet ediyor. Halbuki zenginler, fukarala­rın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa nefisperest çok zenginler bulunabilir ki; açlık ve fakirliğin ne kadar elim ve onların şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Halbuki insaniyetteki hemcinsine şefkat, hakiki şükrün bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkatle mükelleftir.

"Nefis kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hatta hayali bir rububiyet ve keyfi hareketlerle terbi­ye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususen, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gafil de olmuşsa, bütün bütün gasıbane, hırsızcasma ilahi nimeti hayvan gibi yutar.

"İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi malik değil, memluktur. Hür değil, abdtir. Emir olunmazsa en adi ve en rahat şeyi de ya­pamaz. Elini suya uzatamaz. Hayali rabliği kırılır. Abd olur, hakiki görevi olan şükre gider.

"İnsan nefsi gaflet esnasında kendisini unutuyor. İçinde bulunduğu acziyeti, sınırsız fakirliği ne kadar zayıf olduğunu, musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozu­lur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Ade­ta çelikten bir vücudu varmış gibi, ölmeyecekmiş gibi ha­yaller kurar. Dünyaya saldırır. Şiddetli bir hırs ile tamah ile ve şiddetli,alaka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzet­li ve menfâatti şeye bağlanır. Kendini tam şefkatle terbiye edeni, yararcısı Allah'ı unutur. İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve inatçılara zaafını ve acziyetini ve fakir­liğini hatırlatır.

"Kur'aı Kerim bu ayda nazil olmuş olduğundan Kur'an-ı Kerim'i yeni nazil oluyormuş gibi okumak ve din­lemek, o hitabı Resulullah (sav)'den işitiyor gibi dinlemek, belki Hazreti Cebrail (as)'den, belki Mütelcellim-i Ezeli'den dinliyor gibi bir Kudsi halete mazhar olmak...

"Ramazan-ı Şerifte amellerin sevabı bire bindir. Kur'an-ı Kerimin her bir harfinin on sevabı var. On iyilik yazılır, on cennet meyvesi getirir. Ramazan-ı Şerifte ise her bir harfin on değil, bin ve Ayet-ül Kürsİ gibi ayetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında da daha çoktur. Kadir gece­sinde otuz bin iyilik, güzellik ve hasene sayılır.

"Nefis Rabbini tanımak istemiyor. Firavunca bir şe­kilde Rablik istiyor. Ne kadar azap edilse o damar onda ka­lır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin Firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir. Kul olduğunu gösterir.

"Evet, her bir harfi otuz bin baki meyveler veren Kur'an-ı Kerim, öyle bir nurani Tuba ağacı hükmüne geçiyor ki milyonlarla o baki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü'minlere kazandırır.

"Orucun kemali ise; mide gibi bütün duyu organları­nı, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri, insani cihazlara dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Mesela, dilini yalandan, gıybetten, kötü tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; gözünü na­mahreme bakmaktan; kulağını fena şeyleri işitmekten men edip gözünü ibrete ve kulağını hak söze ve Kur'an-ı Ke­rim'e sarf etmek..."

Üstad Bediüzzarnan'm Ramazan Risalesini okumaya devam etti Hatice. Risalenin nihayetinde arkadaşlarına hitaben:

— Ramazan'm ve orucun Allah indindeki değeri ve bizlere kazandırdığı büyük ve sayısız sevapları göz Önünde bulundurarak, içine girdiğimiz Ramazan-ı Şerifi eda etme­ye gayret göstermeliyiz. Her zaman asli görevlerimiz ara­sında bulunan fakir fukarayı gözetme, komşu haklarına dikkat ve riayet etme, şehid ve tutuklu ailelerini ziyaret et­me., gibi görevlerimizin eksikliklerini bu Ramazan'da ta­mamlamaya çalışmalı ve daha güzel daha mükemmele doğru ilerlemenin başlangıcı yapmalıyız.

Şimdiye kadar yapmadığımız, tembellik gösterdiği­miz ibadetlerimizi arttırmak ve hayatımızda yer etmesi için bu Ramazan-ı Şerifi fırsat bilerek yeniden bazı şeylere baş­lamalıyız. Örneğin; Allah Resulü (as) "Ramazanda kılman nafile (sünnetler) farz hükmüne geçerler." hadisini şiar edi­nerek nafile namazlarımızı arttırmalıyız. Bilhassa namaz sünnetlerimizi kaçırmamaya özen göstermeliyiz, Sahura kalkıldığı için gece ibadetine kendimizi alıştırmalıyız. Sahu­ra her kalkışımızda muhakkak "Teheccüd" namazı kılalım ki, onun bereketi kat kat artsın.

Üstad'm dediği gibi Ramazan ayı; Kur'an-ı Kerim ayıdır. Bu ayda bol bol Kur'an-ı Kerim okuyalım. Çünkü okuduklarımızı anlarsak daha çok faydalanırız. Bu ayda ai­lelerimiz, iftar yemekleri vererek çevredeki fakir-fukaraları davet edecekler. Bizler de bu hayırdan pay almak için, ye­mek yapma işinde canla başla çalışmalıyız. Ayrıca inşaallah cami komşuları, akraba, hasta, arkadaş, şehit ve tutuklu ai­leleri ziyaretlerimize tam hızla devam edeceğiz.

Genç kızlar sohbete dalmış konuşuyorlarken zil ısrar­lı bir şekilde çalmaya başladı. Kapı açılmış gelen kişi salonda heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Içerdekilerse sesi tam blarak işitemediklerinden bir şey anlamıyorlardı. Merak içinde kalmışlardı. Fatma dayanamayıp konuştu:

— Hatice! Bakar mısın, ne olmuş? Meraklandım doğ­rusu.

—  Evet, ben de meraklandım. Bir bakıp geliyorum,

diyerek odadan çıktı.

Oturma odasına geçti. Yengesi ve annesinin yüz ifa­delerinden bir şeyler olduğu seziliyordu. İlk başta sormak­tan korktuysa da ağlamadıklarını görünce düşündüğü şey olmadığına kanaat getirerek annesine;

—  Hayırdır anne, böyle telaşlı telaşlı kapıyı çalan kimdi? Kötü bir şey yok inşaallah..

— Yok kızım yok. Olan da zaten beklediğimiz ve he> saba kattığımız şeyler. Eşi ve çocukları cezaevinde olan bunca insandan daha iyi değiliz.

— Babam mı yakalandı?

— Hayır, camiyi basıp Hüseyin abin, Hamdullah, Or­han ve camide bulunan birkaç öğrenciyi almışlar. Diğer öğrencileri de dağıtıp bir daha camiye gelmemeleri için tehdit etmişler.

— Haberi getiren kimdi?

— Camiye giden öğrencilerden biri dükkana gidip babana haber vermiş. Baban da Selçuk'u göndermiş. Evi de basabilirler, haberiniz olsun diyordu.

— Yengem burada mı kalacak?

—  Onu birkaç günlüğüne bir yerlere misafir olarak göndeririz. Bu zalimler onu da alabilirler. Bunların dini, imanı, vicdanı yok. Küçücük çocukları yakaladıklarına gö­re onu da yakalarlar.

— Hemen haber vermeleri iyi oldu. O zamana kadar suskun kalan Büşra;

— Benim bildiğim Hüseyin dirençlidir, dedi. Görece­ği işkencelere pes edecek biri değil. Beni ona karşı koz ola­rak kullanmayacaklarını bilsem, buradan bir adım dahi at­mazdım. Ne var ki genelde onları eşleri ile tehdit ediyorlar. "Eşlerinizi getirip işkence yapacağız, hatta onları soyaca­ğız" diyorlar. Çeşitli işkence ve taktiklere başvuruyorlar. Bu da bazen onların dirençlerini kırıyor. Bunun olmarrfası için tedbirimizi almamız iyi olacak.

— Üzgün müsün yenge? Kendimizi üzmemizin bir yararı olmaz herhalde.

—  Doğru, yakalanan herkes için üzülürüm. Sadece Hüseyin için değil. Tek suçlan camide ders vermek olan yüzlerce gencecik fidanın zindanlarda tutulmasından üzgü­nüm. Ben, yıllardır eşleri zindanda olan kardeşlerimden da­ha iyi değilim. Benim çocuklarım, onların çocuklarından daha iyi değil. Mücadele içinde olup dert ve ızdırap çek­mek, pasifleşip rezil olmaktan çok daha üstündür. Biz, üstün olana talibiz.

Zeynep Hanım konuşmaya daldıklarını görünce;

— Hadi kızım, misafirlerine haber ver. Onları eve gönder ki biz de hazırlıklarımızı yapalım, dedi.

Annesinin uyarısı ile misafirlerinin yanma döndü Hatice. İçerde meraklı bakışlarla karşılaşınca:

— Polis camiyi basmış. Hüseyin abim ve iki arkada­şıyla beraber cami öğrencilerinden birkaç tanesini yakala­mışlar. Babam haber göndermiş, dedi.

— Ptlp nereye götürmüşler?

— Sabah mı basmışlar?

— Bunlar bizden ne istiyorlar, anlamadım ki... Habjce -tutulduğu soru yağmuruna cevap vermek için:

— Nereye götürdüklerini bilmiyoruz, dedi. Abim on­lar sabah ders veriyorlar. Herhalde ders saatinde basmışlar. Bunlar bizden ne istiyorlar sorusuna gelince... İslam'ı yaşa­mamamızı,  Kur'an-ı  Kerim'den  uzak  durmamızı,  gayri Müslim ülkeler gibi bir hayat tarzı benimsememizi, camile­re gitmememizi, Kur'an-ı Kerim dersi vermememizi, kısaca­sı dinimizden uzaklaşmamızı istiyorlar. Şimdi arkadaşlar zaten konuşacak bir şey kalmadı. Ramazan programımızı da belirledik. Hakkınızı helal edin. Polis burayı da basabilir. Sizlerin de risk altında kalmamanız için sizi evlerinize gön­dermek zorundayım. Tekrar hakkınızı helal edin. Yarın ca­mide görüşürüz inşaallah.

Misafirlerin gitmesi ile Zeynep Hanım, Büşra ve Ha­tice evi toplamaya başladılar. Ev toparlanmıştı. Büşra kü­çükleri hazırlarken, Zeynep Hanım:

— Hatice, kızım sen de hazırlan, dedi. Yengenle beraber git. Hem yengen ile beraber olursun, hem de senin bu­rada olmana da gönlüm razı değil.

— Benim burada olmamda herhangi bir sakınca var mı? Bence gitmeme gerek yok.

— Yengen yalnız kalmasın. Ayrıca bunların işi belli olmaz. Bakarsın seni de alırlar.

— Tamam ben de hazırlanayım öyleyse.

Hatice de hazırlanmıştı. Büşra ile çıkmak üzere iken;

— Size eve gelmeniz için haber gördermeyene kadar, sakın gelmeyin, dedi Zeynep Hanım. Bol bol dua edin. Şu­nu unutmayın ki zor anlarda yapılan dualar geri çevrilmez. Ayrıca Allah kendisine sığınanları korur. Şu anda elimizden dua etmek ve Allah'tan yardım dilemek geliyor. Zorluklar­dan sonra kolaylıklar vardır. Bunun için "... inananlar, Al­lah'a güvenip dayansınlar" ayetini hep hatırlamalıyız.

Kızlarını ve torunlarını öpüp dualar ederek yolcu etti Zeynep Hanım.

 

20- Bölüm

 

Gecenin tüm sessizliği üzerindeydi yine bugün. İn cin uykudaydı. Sadece Allah'a kul olmaya çalışan; Şey-tan'm: "Halis: kulların müstesna" dediği ihlaslı kullar uya­nık ve Rablerjne kulluk ediyorlardı.

Uyanık olan başkaları da vardı. Onların işleri gece ya­rısından sonra başlıyordu. Onlar, mesaice başladıklarında çığlıklar, iniltiler, ah'lar etrafı sarıyor, şeytanlar bile yapılan­lardan dolayı vaveyla ediyorlardı.

Çırılçıplak bir genç, elleri arkadan bağlanmış, kollan arasından geçirilen uzun bir kalas ile ayakları yerden kesi­lecek şekilde asılı duruyordu. Vücudunun tüm ağırlığı kol­larına yüklenmiş, bedeni soru işareti şeklini almıştı. Çok acı çekiyor olmalıydı ki bazen tekbir getiriyor, bazen de bağırı­yordu. Bu asılış şekline işkence literatüründe "Filistin Askı­sı" deniliyordu. Filistin askısında bulunan genç çektiği acı­lar yetmiyormuş gibi başına üşüşen, insanlıktan nasibini al­mamış işkencecilerin soru yağmuruna tutulmuştu.

— Konuşacak mısın? Yoksa işkenceye devam mı ede­lim?

Hüseyin:

—  Ne konuşmamı istiyorsunuz, size defalarca ifade verdim. Söylediğim hiçbir şeye inanmıyorsunuz, dedi.

Bitkin ve inleyerek cevap vermeye çalışıyordu zar zor.

— Hikaye anlatıyorsun, hikaye... Örgütsel bağlantı­larını anlat. Camiye sizi kim gönderiyor, raporları kime veriyorsunuz? Tanıdığın örgüt adamlarının isimlerini, örgüt içindeki faaliyetlerini tek tek anlat. Bu istediklerimizi anla­tacaksın. Aksi halde başına geleceklerden biz sorumlu ol­mayacağız.

— Söyledim size ahh.. Kollarım yerinden kopacak gi­bi... Camiye Kur'an-ı Kerim dersi vermek için gidiyorum. Örgütsel bir bağlantım yok, hiçbir illegal veya legal örgüte bağlı değilim. Ahh.. Allah'u Ekber...

Çığlığı arşı a'layı inletmişti Hüseyin'in. Verdiği cevap hoşlarına gitmemiş olacak ki işkencecilerden biri elinde co­pu hayalarına indirmişti Hüseyin'in.

— Doğru konuş, bizi kandıracağını mı sanıyorsun? Sen istediğimiz cevabı verene kadar bu durumda kalmaya devam edeceksin.

— Ahhh...! Ahhh,,!!! Allah'u Ekber, size doğru söylü­yorum. Allah korkusu yok mu sizde?

Çok acı çektiği belliydi (Bunun acısını yaşayanlar bi­lir, defalarca ölmek gibi bir şeydir.) Cop tüm hızıyla defalarca aynı yere inmişti.

—  Keyfin bilir, doğruyu konuş. Bu gidişle bir daha Çocuğun olmaz. Kendine acımıyorsan ailene acı.

— Camide ıhh.. Ku/an dersi veriyorum. İnansanız da ıhhh.. înanmasanız da ıhhh,,, bu böyle ahh..! Allah'u Ekber.

Ahhh!..

— Öldün mü lan? Adamın sesi çıkmaz oldu. Hey sen öldün mü? Numara yapıp bizi kandıracağını mı sanıyor­sun? Hey sana söylüyorum.

Elindeki copla hareketsiz kalan Hüseyin'i dürtüyor ve bunları söylüyordu. Amirleri Hüseyin'in hareketsiz ol­duğunu görünce telaşla;

— Bayıldı mı!? Öldü mü bu? Bir bakın, diye bağırdı. Kontrol etmeye başladılar.

— Komiserim, bayılmış, dedi polislerden biri.

—  Bayılır tabi, hemen indirin, götürün suya tutun. Sonra da Hücresine atın. Keçi gibi inatçı, ölüp kalacak eli­mizde. Yine da konuşmuyor.

Hüseyin'in askıda olması yetmezmiş gibi aldığı cop darbeleriyle beraber son olarak ayakları bağlanmıştı. Bir iş­kencecinin üzerine çıkmasıyla da bacakları ve kolları geril­mişti. Soru işaretinin düzleştirilmesi gibi... Bu son işkence-ye dayanamamış, yine bayılmıştı.

—  Bu adamın konuşmaya niyeti yok. Evini basmak için hazırlıklar tamam mı?

— Tamam komiserim. Herkes hazır.

—  Eşini getirip karşısına çıkarınca bülbül gibi öter. Bunlar en ağır işkencelere dayanırlar; ama namuslarının ele geçmesine asla..

Her zaman olduğu gibi Hacı Abdullah uyanmış, Rab-binin huzurunda kıyam, rüku ve secdeye duruyordu. Yavaş yavaş Kur'an-ı Kerim'i okurken aklım oğlundan alamıyor­du. Acaba ne durumdaydı? Şimdi bu caniler olmadık işken­celer yapacaklardı. Oraya gidip de haftalarca işkence gör­meyen hatta bazen aylarca bu ağır işkencelerden geçmeyen hemen hemen kimse yoktu. Namaz kılarken bu düşüncelerden kendini alamıyordu. Gözleri dolu dolu bitirdi namazı­nı. Ellerini açarak; "Ya Rabbi! Beni affet. Senin huzurunda senden gayrisini düşündüğüm için beni bağışla, lakin bunu Sen'den gafil olduğumdan değil, sana dua, yalvarış, yakarış ve zalimleri Sana şikayet olarak benden kabul et. Şahidsin ki yakalanıp da şu anda işkence gören oğlum ve onun gibi­lerinin tek suçlan Sen'in dinini yaşayıp yaşatmaya çalış­maktır. Camide Sen'in kitabını Müslüman toplumun çocuk­larına öğretmeye çalışırlarken yakalandılar. Sen buna şahid­sin. Onlara yardım et, görecekleri ağır işkencelerde ayakla­rını sabit kıl, dillerine mukayyet ol, onları iman dolu bir kalple çıkar. Onları zaferle mükafatlandır. Sabır ve sebat ver. Ya İlahi! Ey yardımcısı olmayanların yardımcısı, yar­dım et!.." dedi. Duasını henüz yeni bitirmişti ki; zil ısrarlı ıs­rarlı çalınmaya başladı. Bir yandan da kapı tekmeleniyor­du. Hacı Abdullah anlamıştı. Sakin bir şekilde gürültüden uyanmış çocuklarına, sakin olmalarım, paniğe kapılmama­larını, korkmamalarını söyleyerek kapıya yöneldi.

— Gecenin bu saatinde kapıma dayanan kim? dedi.

— Açın polis!

—  Polis olduğunuzu nereden bileyim? Saat sabahın 03:00'ü. Evimde ne işiniz olabilir ki?

Kapının diğer tarafındakilerin hoşuna gitmemiş ola­cak ki,

— Sana kapıyı aç diyorum. Biz polisiz. Evi arayıp gi­deceğiz, diye bağırdılar.

— Kapımıza her dayanıp da polis olduğunu söyle­yenlere kapıyı açarsak halimiz ne olur?

— Fazla konuştun, kapıyı açacak mısın, yoksa kıra­lım mı?

— Polis olduğunuzdan emin olmak istiyorum. Bunun için kimliğinizi kapının altından atın.

— Öyle mi?.. Ulan sen kendini nerde sanıyorsun? Bu­rası "Olağanüstü Hal Bölgesi" ve biz polisiz. İstediğimiz şe­kilde, istediğimiz evi basarız. Gerekirse kafanıza da sıkarız. Şimdi açıyor musun, açmıyor musun? Kapıyı kırarak içeri girersem, hepinizi kurşuna dizerim.

Hacı Abdullah polis olduklarını anlamış ve ciddi ola­rak söylediklerini yapacaklarına inanıyordu. Çünkü yıllar­dır onlar için bu tür şeyler olağan olmuştu. Evlerin basılıp insanların infaz edilmesi, kadın, genç, yaşlı, çocuk demeden yakalanın işkencelerden geçirilmesi hep yaşanmış şeylerdi. Bunu pekala yapabilirlerdi. Ve kimseye de hesap vermez­lerdi. Kapıyı açtı Hacı Abdullah. Açar açmaz içeri daldı bir­kaç kişi. Yüzleri maskeliydi, biri silahını Hacı Abdullah'ın göğsüne dayadı.

Çocuklar, iri yarı, silahlı, bombalı, maskeli bu adam­ları görünce korkudan annelerine ve birbirlerine sokulmuşlardı. Komiserleri olacak biri Hacı Abdullah'a yönelerek:

—  Kimliğini getir, dedi. İçeri dalmış diğer polislere de, "Hemen odaları arayın, ama çok dikkatli ve titiz arayın, aranmadık yer kalmasın, tamam mı?" diye emirler yağdır­dı. Polisler;

— Baş üstüne komiserim, diyerek odalara daldılar. On beş kişi içeri girmiş, odaları didik didik aramaya

başlamışlardı. Gördükleri tüm dolapları açıyor içindekileri yerlere savurarak arama yapıyorlardı. Elbise dolapları, ya­takların bulunduğu dolap, vitrin, kısacası ne varsa arama i ile dağıtılıyor ve yerlere atılıyordu. Kütüphane ve aynı zamanda da Mesdd olarak kullanılan odaya giren po­lislerden biri salona gelerek;

— Amirim! Burada bir sürü kitap var. Ne yapmamızı istersiniz, diye sordu.

"Cellat" lakaplı komiser;

— Hangi odaymış bu? (Hacı Abdullah'a dönerek) Sen de gel, bize yardımcı olursun, deyip Hacı Abdullah beraberlerinde kütüphane odasına gittiler.

Komiser:

— Aboov! Bu kadar kitap senin mi, dedi.

— Evet, benim.

— Molla mısın?

— Hayır, değilim.

— Peki bunca Arapça kitabı ne yapıyorsun?

— Okuyorum.

— Benimle dalga mı geçiyorsun? Hani Molla değil­din?!..

— Evet değilim. Ama bu, benim Arapça bilmediğim anlamına gelmez.

— Evet.. Abdullah... yoksa Hacı Abdullah mı deme­liyim? Her neyse... Söyle bakalım örgüte ne zaman katıl­dın?

— Örgüt mörgütlerle ilişkim yok benim.

— Ama oğlun öyle söylemiyor, senin Örgüte mensup olduğunu, hatta üst düzey olduğunu söylüyor.

— Oğlum öyle bir şey söylemez.

— Ne yani yalan mı atıyorum?

Cevap vermedin, demek yalan attığımı düşünüyorsun?

— Ne söylediğini sen daha iyi bilirsin.

Birden bir tokatla sarsıldı Hacı Abdullah. Komiser ya­şma bakmadan içindeki kin ve öfkeyi tokatla küsmüştü. Gözleri sinirden dolu dolu olan Hacı Abdullah:

— Utanmadın değil mi? Babanın yaşındayım, baba­nın! Yoksa sen babanı da mı dövüyorsun? Sizler böyle saldırgan olduğunuz müddetçe size karşı duracaklar da sürek­li olacaktır, dedi.   '

— GflSünlar, olsunlar, (bağırıyordu komiser) Olsunlar bakalım, yulardır rahat yüzü görmedik, çoluk çocuğumuz­dan uzak, her gün vurulma tehlikesi ile karşı karşıyayız. Marksist örgüt yetmiyormuş gibi şimdi de İslamcılar çıktı. Siz var ya siz-, Marksist örgütten daha tehlikelisiniz.

— Neden, ne yaptık ki? Benim oğlum ne yaptı da ya­kalandı? Camide Kur'an-ı Kerim dersi vermesinin dışında başka bir suçu var mı? İslam ülkesinde İslam'ı yaşamak suç mu?

—  Evet suç, kanunen camilerde ders vermek suç. Hem sizin namazınıza, orucunuza karışan mı var? Camiler­den ezan sesi yükselmiyor mu? Daha ne istiyorsunuz? (Bunları söylerken bağırıyordu)

— Eğer İslam; namaz kılıp, oruç tutmaktan ibaret ol­sa idi Kur'an-ı Kerim bir bütün olarak değil, belki elli ayet olarak inerdi.

— O kadarını bilmem, siz dini siyasete alet ediyorsu­nuz. Siz oyuna geliyorsunuz!

—  Asıl oyuna gelen, İslam'a savaş açanlardır. Bu Memlekette sırf başörtülü olduğundan kızlar okula alınma-yxp coplanıyorsa, sırf camide ders verdiği için gençler tu­tuklanıp işkencelerden geçirilip yıllarca zindanlarda tutuluyorsa, oyuna gelen ve huzur istemeyen bunları yapanlardır. — Biz laik bir ülkede yaşıyoruz. Bu devletin kanunla­rı var. Bu kanunlara bu devlette yaşayan herkesin uyma zo­runluluğu var. Uymadığın zaman kanunsuzluk yapıyorsun demektir. O zaman da cezai müeyyideler uygulanır. Siz de bu kanunsuzlukları yapmayın. Okulda başörtüsü yasaksa takmasınlar. Camilerde Kur'an dersi vermek yasak. Bu ya­sakları çiğneyenler cezalandırılır. Öyle değil mi Hacı Ab­dullah?

— Dinin de kuralları vardır. Dinin de koyduğu kural­lara uymak zorunluluğu vardır. Laiklik insanların çıkardığı bir rejimdir. İslam ise Allah'ın insanlar için seçtiği bir sis­temdir. Hangisinin kurucusu daha büyük ve hangisinin gü­cü her şeye yetiyorsa ya da tüm kainat içindekilerle beraber kiminse ona uymak lazım.

— Demagoji yapma! Hangisi daha büyükmüş, hangi­si daha güçlüymüş... İçinde yaşadığın memleketin kuralla­rına uymak zorundasın.

— Ben de Öyle yapıyorum zaten. Bunun aksini yap­mış değilim. Bu memleketin sahibi ne diyorsa onu yapmak için elimden gelen gayreti sarf ediyorum.

— Ne demezsin, onun için mi akşamdan beri benim­le tartışıyorsun? Oğlun onun için mi örgütlere katılıp devle­ti yıkmaya çalışıyor? Kanunlara uyma anlayışın bu mu se­nin?

—  Bu memleketin ve dünyanın sahibi Allah'tır. Ben onun emirlerine uymak için çabalıyorum.

— Delirtme beni Hacı Abdullah! Sözü dönüp dolaşıp

Allah'a getirme...

Komiser ve Hacı Abdullah tartışa dursun diğer tarafta baskıncılardan ikisi küçük çocukları ürkütüyordu:

—  Söyle bakalım, evinize kimler geliyor, misafir ge­lenlerin isimlerini biliyor musun? Yengen nereye gitti? Ba­ban ve abin İslamcı mı?

Küçükler maskeli adamların karşılarında yeterince ürkmüş olmakla beraber sorulan sorulara karşı tam anla­mıyla ezilip büzülmüşlerdi. Baskıncıların ısrarlı sorularına;

—  Bilmiyorum, cevapları veriliyordu. Bu cevapları alan baskincılar daha çok-'soru soruyorlardı. Bu sahneye daha fazla dayanamayan Zeynep Hanım:

—  Bırakın çocukları, bacak kadar çocuklardan ne isti­yorsunuz? 'Evi basıp talan etmeniz yetmiyormuş gibi şimdi de küçük çocukları mı ürkütüyorsunuz? Zaten sizi maskeli görünce yeterince korktular, dedikten sonra küçüklerin ko­lundan tutarak, "VVerın law, werın qet ne tirsin" (Gelin yav­rum gelin, sakın korkmayın) diyerek çocukları yanma çekti.

Baskıncı, bu sefer Zeynep Hanıma dönerek:

— Nerde?.. Hüseyin'in eşi nerde? Nereye kaçırdınız onu?

—  Nereye kaçıracağız, kaç günlüğüne ziyarete gitti. Oğlumu yakalamanız yetmiyormuş gibi, şimdi de gelinimi mi yakalamak istiyorsunuz? Yok burada, nerde olduğunu da bilmiyoruz. Çekip gidin buradan!

—  Ben sizi bilmez miyim, haber alır almaz uçurdu-nuz onu buradan. Ama biz onu buluruz, hiç merak etme­yin.

—  Madem yakalayacaksınız, neden bizden soruyor­sunuz? Hem niye gelinimi istiyorsunuz, o size ne yaptı ki? Ayrıca oğlum size ne yaptı?

— O yasadışı örgütlerle çalışıyor, camiye gidip örgüt adına ders veriyor. Mutlaka gelinin de camiye gidiyordur. Belki sen de gidiyorsun. Çünkü siz çoluk çocuk hepiniz bu işin içindesiniz.

—  Müslümamz, camiye gideriz. Bu suçsa hepimizi yakalayın. Senin anan, baban camiye gitmiyor mu? Onları

niye yakalamıyorsun?

— Siz örgüt adına gidiyorsunuz, sizi onun için yaka­lıyoruz.

— Biz hiçbir örgütten değiliz, bu sizin iftiranızdır. Ca­mileri kapatmak istiyorsunuz, bunu açıktan yapamıyorsu­nuz, bu sefer bahaneler bulmak için bu tür oyunlara baş vu­ruyorsunuz.

Komiserin içeri girmesiyle;

— Her yer temiz komiserim, bir şey bulamadık diye rapor verdi, Zeynep Hanımla konuşan baskıncı.

— Tamam, hazırlanın gidiyoruz. Kitapları bir kutuya doldurun, ayrıca Hacı Abdullah da bizimle geliyor. Birkaç gün misafir edeceğiz onu. Oğlunu Özlemiştir şimdi.

Elindeki telsizle merkezi arayarak;

— 301'den 452'ye... tamam, dedi.

— 452 dinlemede, tamam.

— Gezintimiz sona erdi. Bir paketle beraber geliyo­ruz, tamam.

— Hazırlanın gidiyoruz, diye talimat vererek ayrıldı­lar evden. Yanlarında Hacı Abdullah da vardı.

 

21- Bölüm

 

İçeri giren Zeynep Hanım içerdekilere:

— Hâlâ hazırlamadınız mı? diye sordu.

— Hazırlıyoruz Zeynep Teyze, az kaldı, diye cevap ver­di Fatma.

Fatma'nın cevabı üzerine Zeynep Hanım;

— Müsaade ederseniz kızım ile biraz-yalnız kalıp konuş­mak istiyorum, dedi.

Hüseyin abisinin yakalanmasının üzerinden aylar geç­mişti. Hüseyin, yirmi gün göz altında kalmış, daha sonra tu­tuklanarak cezaevine konulmuştu. Diğer iki arkadaşı Hamdul­lah ve Orhan ise serbest bırakılmışlardı. Hacı Abdullah, evinde yapılan baskında yakalanıp gözaltına alınarak yaklaşık bir haf­ta sorgulanmıştı. Yaşlı olduğuna bakılmaksızın işkence görmüş ve hakaretlere maruz kalmıştı. Sorgulanıp savcılığa çıkarılmış ve oradan serbest bırakılmıştı.

Her evlenme çağına gelen genç kız gibi Hatice'yi de iste­mişler. "Ağabeyim çıkmadan evlenmem" dediyse de, Hüseyin ağabeyinin "evlensin" diye cezaevinden haber yollamasıyla ik­na olmuştu. Damat adayı hayatını bütünü ile İslami davaya adamış, tüm zorluk ve meşakkatlere rağmen İslami mücadele­sinden geri kalmayan muvahhid erlerdendi. Zaten Hatice de böylesi olmazsa evlenmem demişti. Kendisine düğün için ne istiyorsun diye sorulduğunda "Mehir, Allah'ın emri olmasaydı onu da almazdım. Mehri, gücüne göre versin. Diğer şeylere gelince, ben evliliğimi evin içini eşyalarla doldurmak için yapmı­yorum. Dünyaya dalıp oyalanmak için de yapmıyorum. Ben evliliği İslami bir yuva kurmak ve hizmetimi orada da sürdür­mek için yapıyorum." demişti.

Görüşmelerinin üzerinden birkaç ay sonra evlilik vakti gelip çatmıştı. Odada gelini hazırlamak ile meşgul olanlar çık­mış, Zeynep Hanım kızı ile baş başa kalmıştı. Elini kızının başı üzerinde gezdirerek:

— Kız vermek ne de zormuş. Hem de tahminimden da­ha zor, diyerek kızının karşısına oturdu. Hatice'ye şefkatle ba­karken konuşmaya başladı. "Bak kızım! Fırsat buldukça senin­le bu konularda konuşmaya gayret ettim. Bundan sonra da ka­pım her zaman sana açıktır. Yardıma olabilirsem, her zaman yardımcı olmaya çalışırım. Lakin şunu Mç unutma! Asil kadın evinin içindeki sorunları ailesine bile anlatmayandır. Evlilik her zaman toz pembe geçmez. En mutlu çiftlerin bile aralarında so­runlar doğar. Önemli olan çiftlerin bu sorunları kendi araların­da çözüme kavuşturmalarıdır. Böylesi bir durumda oturup ko­nuşarak sorunu ortaya koyun ve kim hatalı ise hatasını kabul edip bir daha yapmamaya gayret etsin. Şunu unutma kızım, hatalarda ve yanlışlarda inat ve devamlılık mutsuzluğun kay­nağıdır. Çünkü bu, zamanla huy olmaya başlar. Böylece onu düzeltmek imkansızlaşır. Evlilik karşılıklı sevgi ve saygı üzeri­ne kurulur. Sen eşine saygı gösterirsen o da sana saygı gösterir. Günümüz genç kızlarının televizyonlardan aldıkları anlayışlar­la ve Özentilerden takındıkları tavırlar, evliliği çıkmazlara götü­rmüştür. Bunu hiç unutma, İslam'ın getirdiği evlilik anlayış yeter ki hur'an susmasın huzurun, saadetin, temiz bir nesil ve toplumun oluşmasını sağ­lamaya yöneliktir. Bunun için herkese bir görev dağılımı yapıl­mıştır. Eşler buna riayet ederlerse inşaallah mutsuz evlilikler ol­maz.

Sen, sen ol kızım; kocanı, hakimiyetinin altına almaya ça­lışma, onun erkeklik onurunu muhafaza etmeye çalış, malını çarçur etme, ne israf et ne de cimri davran, kocanın ailesine ken­di ailene gösterdiğinden daha çok ilgi ve alaka göster. Bu onu mutlu eder've ailesinin yanında daha çok sevimli kılar. Ayrıca o da senin ailene aynı saygı ve ilgiyi gösterir. Kanaatkar ol, elinde­ki ile yetirttnesini bil. Dünya malına fazla tamah etme. Bil ki dünyaya meylettikçe seni çeker. Daha baştan o konuda nefsini dizginle. Kocanın yaptıklarıyla ilgili soru sorma, onun sana söy­ledikleriyle yetin. Bilhassa dava konularında hiç soru sorma. Kocana hizmet et, unutma o da sabahtan akşama kadar sizin için didinip duruyor. Ayrıca insan sevdiğine hizmet eder. Bunu küçüklük ve aşağılık saymaz. Kocanın ayıplarını başkalarının yanında anlatma. Unutma karı-kocanın odasına melekler bile girmez. Bu kutsiyeti ve oradaki sırları sen de muhafaza et.

Ana-kız baş başa vermiş konuşuyorlardı. Bir ananın ev­ladına verebileceği en güzel nasihatleri vermeye çalışıyordu Zeynep Hanım. Hatice bu güzel nasihatleri can kulağı ile dinli­yordu. Genç kızlığa adım atmasından bu yana annesi bu konu­larda onu en iyi şekilde yetiştirmeye gayret göstermişti. Sık sık özel sohbetler yapıp nasihatlerde bulunmuştu. Şimdi de yılla­rın özetini ve kitaplarda olmayan şeyleri sunuyordu. Onlar ko­nuşurlarken Fatma kapıyı çaldı, girebilirsiniz cevabıyla içeri gi­ren Fatma:

— Teyze üzgünüm, ama gelini almaya gelmişler, biz son hazırlıkları yapalım, dedi.

Zeynep Hanım:

—  Tamam kızım, zaten konuşacaklarımız da bitmişti. Ben de misafirlerimin arasına döneyim, diyerek dışarı çıktı.

Fatma diğerlerini de çağırarak Hatice'nin son hazırlıkla­rını tamamlamaya başladılar. Eşyalarını (çeyiz) hazırladıkları valizlere iyice yerleştirip Hatice'nin de çarşafını giydirerek ba­şına bandajını da bağladıktan sonra Fatma:

— Gelin hem ağlar hem de gülerek gider denirmiş. Sen pek Öyle olmuşa benzemiyorsun, dedi.

— Ben ne ağlanm, ne de gülerim. Sadece Rabbimden bu evliliğin bana dünya ve ahirette hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

— Peki nasıl bir duygu, heyecanlı mısın?

— Korkuyorum, hem de tahmin edemeyeceğin kadar çok.

— Neden, ölüme mi gidiyorsun?

— Bazen evlenen arkadaşlarımızın korkuyoruz demele­ri tuhafıma giderdi. Bize, "Ancak evlendiğinizde anlarsınız" dediklerinde; "Anlayacak ne var ki?" derdim kendi kendime. Şimdi onları çok daha iyi anlıyorum. Gerçekten bu duygu ge­linlik giyildiğinde anlaşılır. Bunun için sen gelin olduğunda an­larsın.

— Hadi kızlar! Gitme zamanı, misafirler gelini götürmek için acele ediyorlar, diye seslendi Zehra.

Zehra'nın seslenişi ile Hatice'yi salona çıkardılar. Salona çıkan Hatice'yi gören misafirler, salavat ve tekbir getirmeye başladılar. Gelin, damadın akrabaları tarafından evden çıkarıla­na kadar bu salavat ve tekbirler devam etti. Fatma ve Zehra, Sümeyye gibi Hatice'nin yakın arkadaşları ve küçük kız karde­şi de onunla gelin arabasına binmişlerdi. Hatice ise ağlıyordu.

 

22- Bölüm

 

Fatma bugün yine erken uyanmış, okula gidecek olan kardeşlerine ve iş yerine gidecek olan babasına kahval­tı hazırlamaya başlamıştı. Sabah namazından sonra genelde uyumamaya \ özen gösteriyordu. Bir cüz Kur'an-ı Kerim okuyuncaya kadar kardeşlerinin okul saati yaklaşıyordu. Bunun için de genelde namazdan sonra tryumuyordu. Kah­valtıyı hazırladıktan sonra tek tek kardeşlerini uyandırıp hazırlanmalarına yardımcı oldu. Çocuklar okul giysilerini giydikten sonra babasını da uyandırmak için kapılarım tık­lattı. Kapı sesiyle uyanan Ayşe Hanım saate bakıp "Maşaal-lah! Bizim kız saat gibi. Bugün yine yatmamış" diyerek Şük­rü Beyi uyandırdı. Hazırlanıp salona çıktı Ayşe Hanım. Mutfakta hazırlık yapan Fatma'nın yanma giderek:

— Namazdan sonra yatmadın mı kızım? diye sordu.

—  Hayır anne. Kur'an-ı Kerim okudum. Biliyorsun fazla hızlı okuyamıyorum. Ayrıca mealini okuduğum için epey zaman geçiyor. Zaten zamanın nasıl geçtiğini pek fark etmiyorum.

— Senin bu güzel davranışlarını gördükçe bir gün evlenip gitmer beni şimdiden üzüyor. Bir gün gidersen ben sensiz ne yaparım?

—  Ser değil miydin,  "Senden kurtulacağım günü dört gözle bekliyorum" diyen?!

— O zaman başkaydı. Sen o zaman kontrol edilemez biriydin. Hatırlamıyor musun, sana bir iş yaptırmcaya ka­dar canım çıkıyordu. Ama şimdi namaza başlayıp camiye gittiğinden beri, elim ayağım olmuşsun. Adeta kardeşleri­nin ikinci annesi olmuşsun. Suyun ateşe dönüşeceğine ina­nırdım da senin böyle değişeceğine inanmazdım!

— İslam anne İslam! Bir kalbe girdi mi o kalpte inkı­laplar olur. Çorak topraklar bile yemyeşil olur. Karanlıklar aydınlığa çıkar. Hem ayrıca ne demişler: "Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim". Benden şikayetçi ol­duğun dönemdeki arkadaşlarım farklıydı, bugünkü arka­daşlarım farklı. Kime her fırsatta "Anne-babanıza saygılı olun, onlara hürmet edin. Allah'a isyan etmedikçe onlara "öf" bile demeyin. İsyanı emretseler bile onları kıracak dav­ranışlarda bulunmayın. Onlara hep iyilikte bulunun. Evde­ki işlerinizi en iyi şekilde yapmaya çalışın." şeklinde telki-natlar yapılsa, benim şu anki halimi alır. İnan anne, beraber olduğum arkadaşlar bunu da az görüyorlar. Daha da iyi ol­mamızı her fırsatta dile getiriyorlar.

—  İnanıyorum kızım, inanıyorum. Eğer gözlerimle görmeseydim belki inanmazdım. Ama sendeki bu değişiklikleri ve güzellikleri gördükçe, arkadaşlığın ne kadar da önemli olduğunu daha iyi anladım. Allah'a binlerce kez şü­kürler olsun ki bu eve geldik ve bu temiz aile ile tanıştık.

Hepimizin hayatı değişti. Dünyaya dalmış her şeyi unut­muştuk. Müslüman olduğumuzu söylüyorduk. Ama bu sözden öteye geçmiyordu. Ne doğru dürüst namaz kılıyor­duk, ne de helal ve haram sınırlarına riayet ediyorduk. Bu evi yaptığımızda sırf gösteriş için aldığım eşyaların borçla­rını ödemeyip haftalarca hatta aylarca babanın düştüğü bu­nalım... Aman Allah'ım ne korkunçtu! Geceleri korkudan yatamıyordum. Her an babanın canına kıyabileceği endişe-l'dırtacak gibiydi. Biz rahat edelim derken büs­bütün huzursuzluk ve kaos dolu bir hayatın içine girmiştik. Hacı Abdullah'ın babana hem maddi hem de manevi yar­dımları olmasaydı belki de şimdi çok feci olaylar yaşamış olabilirdik. Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Allah onlardan razı olsun. Hacı Abdullah babanfe, Zeynep Hanım benimle, Hatice de seninle ilgilenip bizim kendimize gelme­mize yardımcı oldular. Artık hayatımızda hem İslam var, hem huzur, hem saadet, hem de güzellikler ve iyilikler var. Bu arada Şükrü Bey hazırlanmış mutfağa gelmişti. Anne-kızm fısıldaştığını görünce:

— Ne o?.. Yine ana-kız kafa kafaya vermiş neler ko­nuşuyorsunuz Öyle? dedi.

—  Ne olacak, hayatımızdaki değişiklikleri konuşu­yorduk, dedi. Daha sonra Fatma'ya dönüp konuştu: "Hadi kızım sofrayı hazırlayalım da kardeşlerin okula geç kalma­sınlar."

Sofra hazırlanmış, kahvaltı yapılırken Ayşe Hanım, Şükrü Beye;

— Biliyorsun bizim komşu hacı Abdullah'ın kızı kaç gün önce evlenmişti. Bu gün Fatma ile beraber onu ziyarete gitmek istiyorduk, ne dersin, gidelim mi? diye sordu.

— İyi olur, üzerimizde emekleri çoktur. Hacı Abdul­lah'ın sevinci benim sevincim, üzüntüsü benim üzüntüm-dür. Sakın eli boş gitmeyin.

—  Biz de hediye almak için para isteyecektik, dedi Ayşe Hanım.

— Tabi tabii, ne kadar lazımsa vereyim. Hacı Abdul­lah'a canım feda. Yalnız güzel bir şey alın. Altın cinsi bir şey alırsanız daha iyi olur. Bu tür şeyler her an paraya çevrile­bilir. Zaten muvahhid müslümanlann durumları belli de­ğildir. Her an iş yapamaz hale gelebilirler. Bilhassa böyle fe­dakar gençler daha çok tehlike içindeler. İleriyi de düşün­mek lazımdır.

—  Evet baba, gerçekten çok güzel düşündün. Her gün Müslümanlar tutuklanıyor, ya da mahkum oluyor, ki­misi de şehid oluyor. Mücadelenin neler getireceği belli de­ğil. En kötü ihtimaller göz önüne alınıp hazırlık yapılmalı. En iyisi sizin dediğiniz gibi bir hediye almak, diyerek baba­sını onayladı Fatma.

Kahvaltı yapılmış, küçükler okula, Şükrü Bey de iş yerine gitmek için evden çıkmışlardı. Ayşe Hanım ve Fatma da sabah temizliğine başlamışlardı. Son günlerde biraz ra­hatsızdı Ayşe Hanım. Bunun için Fatma;

— Anne! Sen otur, dinlen. Biliyorsun fazla çalışmak senin için iyi değil. Ben işleri hemencecik hallederim, diye­rek annesini oturttu.

Tüm işlerini yapmış, biraz dinlendikten sonra Annesine;

— Ben camiye gideceğim, ders vakti dedi. Geç kalma-sam iyi olur. Biliyorsun her sabah ders yerimizi Öğrenciler gelmeden önce temizliyoruz. Arkadaşları yalnız bırakma-sam iyi olur. Camiden döndükten sonra Hatice'yi ziyarete gideriz.

— Olur kızım, ben de bu arada Zeynep Hanıma uğra­rım. Hatice'nin yokluğunu az da olsa unutturmamız iyi olur.         

— Çok güzel ve ince bir düşünce... Ben çıkıyorum. Camiye doğru giderken karşısında tanıdık bir yüz

gördü. Evet bu okul arkadaşı Zozan'dı. Tesettürlü olduğu için Zozan onu tanımamıştı. Tam geçerken Fatma seslendi:

— Zozan!

Arkasına dönen Zozan, şaşkın bir yüz ifadesiyle;

— Evet, nereden tanışıyoruz? diye sordu.

— Nerden mi tanışıyoruz? Hadi örtülü olduğum için yüzümü tam görmüyorsun. Sesimi de mi tanımadın?

—  Hayır tanıyamadım. (Bunu söylerken şaşkınlığı hala üstündeydi)

—  Benim, Fatma. Şimdi tanıdın mı? diyerek tanıttı kendisini.

— Fatma, sen ha!... tahmin etmeliydim.

— Etmeliydin ya... Zaman kırgınlıkların en iyi ilacı­dır derler. Küs ayrıldığımızı unuttun demek.

— Unutmadım, hayır unutmadım. Lakin ben arkadaş­lığımızın bittiğini sanıyordum. Sence de öyle değil miydi?

— İnsanların düşüncelerine saygılı olunursa arkadaş­lıklar neden bitsin ki. Samimiyet kalmasa bile insani olarak bir merhaba deyip hal hatır sormak güzel olsa gerek, sence de öyle değil mi?

— Haklısın, sana karşı saygısızlık yaptım. Düşüncen benimkine ne kadar aykırıysa da alay edip dalga geçmek hoş değildi. Ama örtündüğünü görünce şoke olmuştum. En yakımmdaki arkadaşımı başkası benden almıştı. Hem de ben her fırsatta ideolojimi size benimsetmeye çalışırken... İşte bunu hazmedemedim. Bunun için de sana saldırı duru­muna geçtim.

— insanlar hür düşünürler. Akıllı insanlar en doğruyu seçmesini bilirler. Evet sen her fırsatta sosyalizmi anlatıp bize benimsetmeye çalışıyordun. Fakat söylediklerin ile gerçek ha­yatın hep çelişiyordu. Eşitlik diyordun; ama fakir komşuna hiç yardımın dokunmuyordu. Özel mülkiyet yok diyordun; kolunda bilezikler, boynunda kolye vardı. Bunları bir gün bir arkadaşına; "Al senin olsun" dediğini görmedim. Bunlar gibi çok çelişkiler vardı. İnsan ya düşündüğü gibi yaşamalı ya da düşüncesini yaşantısına göre değiştirmeli. Kısacası İslam ba­na daha cazip ve çekici geldi. Ben de onu tercih ettim. Gördü­ğün gibi inandığım şekilde yaşamaya çalışıyorum. Bu arada konuşmaya daldık, hal hatır sormayı unuttuk. Nasılsın ne ya­pıyorsun, evlendin mi, daha bekar mısın?

—  iyiyim, teşekkür ederim, gördüğün gibi sağlığım yerindedir. Çalışıyorum. Bir siyasi partide sekreterlik yapı­yorum. Evliliğe gelince, daha erken görüyorum. Madem sen sordun ben de aynı soruları sorayım.

— Ben de iyiyim, sağ ol. Çalışmıyorum, camide ders veriyorum. Kitap okuyorum, evde kardeşlerimin eğitimiyle ilgileniyorum.

— Yaa!.. Camiye gidiyorsun! Kur'an okumasını bili­yor muydun?

— Hayır, ama öğrendim. Şu anda da ders veriyorum.

— İyi güzel, seni taktir ediyorum. İnancı uğrunda ça­lışıp hizmet etmek güzeldir.

— Bizim evi biliyorsun. İstediğin zaman gelebilirsin. Telefonu da biliyorsun. Telefon da açabilirsin. Bir ihtiyacın olduğunda çekinmeden gelebilirsin. İmkanlarım dahilinde sana yardımcı olmaya çalışırım.

— Sâ'ğ ol Fatma, biliyorum vefalı kızsın. Kin gütme­men de beni şaşırttı doğrusu. Sana uğramaya çalışırım. Ge-îemezsem. telefon açarım.

—  Biz ihsanları Allah için sever ve onlara Allah için kin güderiz. Benim senden küsmem, inancıma saldırman-dandı. Ama şimdi biliyorum ki aynı yanlışı yapmazsın. Bu­nun için de küs kalmamızın bir anlamı yok. Ben camiye geç kalıyorum. Yoksa seni eve davet ederdim. Kusura bakma.

— Doğrusu mahcup oldum. Ben olsaydım, sana yap­tıklarımı biri bana yapsaydı, kesinlikle barışmazdım. Ken­dine iyi bak, görüşürüz.

— Görüşürüz inşaallah.

İki eski dostun okuldan sonraki ilk karşılaşmalarıydı. Zozan'm hakaretler yağdırdığı o günden bu güne hiç görüş­memişlerdi. Ne Fatma onu aramış ne de o Fatma'yı... Ayrı­lıp camiye doğru giderken tekrar arkasına dönüp Zozan'a baktı. Daracık bir kot pantolon giymiş, üstünde de kolsuz bir V yaka tişört, ayağında bez bir ayakkabı, saçı boyalı ve kısaydı. Biraz seyrettikten sonra geri dönüp hızla camiye doğru ilerledi.

Ders bitmiş, Fatma Hazreti Musa (as)'m hayatını an­latmaya başlamıştı:

— Mısır'da yaşayan İsrailoğullan, Mısır kralı tarafın­dan köle yapılmışlardı. Çünkü İsrailoğulları tek Allah'a inanı­yorlardı. Mısırlılar ise putlara tapıyorlardı. Bunun için Mısır kralı Firavun, onlara saldırılarda bulunup köle yapmıştı.

Bir gün Firavun bir rüya görür. Rüyasında çok kor­kar. Hemen sihirbazları ve kahinleri (falcı) çağırır ve rüyası­nın tabir edilmesini ister. Sihirbazlar ve kahinler Firavun'a; "Senin memleketinden biri çıkacak ve seni Öldürüp memle­ketini ele geçirecek. Bu kimse de Israiloğullarından olacak." derler. Bunun üzerine Firavun emir verir. Der ki; "Tüm İs-railoğullannm yeni doğacak erkek çocuklarını öldürün." Bu emir üzerine İsrailoğullannın yeni doğmuş tüm erkek çocukları Öldürülmeye başlanır. Hazreti Musa (as)'ın anne­si oğlunu tahtadan bir beşiğin içine koyup onu Nil nehrine bırakır. Tahtadan beşik, suyun üstünde kayık gibi gider. Ne kadar gittiği bilinmez; ama Firavun ve karısı Nil kıyısında bir yerde oldukları sırada bu beşik onların bulunduğu yere gelir. Askerler hemen beşiği alarak kralları olan Firavun'un yanma gelip; "Nehirde bu çocuğu gördük, öldürelim mi?" diye sorarlar. Firavun; "Öldürün" deyince karısı; "Hayır öl­dürmeyin. Kimlerden olduğunu bilmiyoruz. Onu evlatlık alıp biz büyütelim" der. Firavun;

— Hayır! Büyük ihtimalle bu İsrailoğullarmdandır.

Onu öldürün,

Fatma konuyu anlatırken camiye birileri girmişti. Bu gürültüyle bir müddet sessizlik oluştu. Birden ders verdikleri odaya üç kişi dalıp;

— Biz polisiz, hemen burayı boşaltın! Hadi çocuklar bir an Önce burayı boşaltın, diye bağırdılar.

Polisler konuşurken daha önceki komiser daldı içeri. Önce dikkatlice herkesi bir güzel süzdü. Tanıdığı bir-iki simayla beraber yeni1 simalar vardı. İyice süzdükten sonra ta­nıdığı simalara yönelerek yüksek ve kaba bir ses tonuyla;

— Daha önce size bir daha camiye gelmeyin deme­dim mi? diye bağırdı. Ne laf anlamaz insanlarsınız. İlla ki sertleşmek mi ya da sizleri yakalamamız mı gerekiyor? He­men çıkın dışarı, bir daha da camiye gelip ders verdiğinizi görmeyeyim.

Komiserin bu sert çıkışma Fatma;

— Biz burada Kur'an-ı Kerim dersi veriyoruz. Başka da yaptığımız bir şey yok, dedi. Bu cevabı üzerine komiser;

— Buraya gel bakayım, kimliğini de getir, dedi.

— Kimliğim yok yanımda.

— Kimliğin neden yok? Türk vatandaşı değil misin?

— Kimliğim var; ama yanımda değil.

— O halde adın ne, nerde oturuyorsun, babanın adı ne, ne iş yapıyor?

— Adım Fatma, baba adım Şükrü, birkaç sokak ötede oturuyorum, babam esnaflık yapıyor.

Komiser öğrencilerin çıkmadığını görünce bağırdı:

— Size çıkın dedim! Boşaltın burayı, çabuk olun! Fatma komiserin bağırıp çağırması üzerine;

— Çocukları korkutuyorsunuz, dedi. Ayrıca niçin boşaltmamızı istiyorsunuz? Size ne zararımız dokunuyor? Kur'an-ı Kerim dersi vermek yasak mı?

— Ooo, hanımefendinin dili uzunmuş! Evet Kur'an-ı Kerim dersi vermek yasak. Daha önce de kaç kez buraya ge­lip sizi uyarmıştım. Hemen boşaltın burayı, yoksa olacak­lardan ben sorumlu olmam.

Ders bitmişti zaten. Fatma huzursuzluk çıkmasın ve çocuklar incinip zarar görmesinler diye öğrencilere yavaş yavaş dağılıp eve gitmelerini söyledi. Hocalarının iznini alan cami öğrencileri camiyi boşaltmaya başladılar. Herkes gittikten sonra geriye Fatma, Zehra ve Sultan kalmıştı. Di­ğer hocalar da ayrılmışlardı.

Fatma komisere;

— Biz çarşaflarımızı giymek istiyoruz, bunun için çık­manız gerekiyor, dedi.

— Giyinin, sizi tutan mı var? Hem ayrıca burayı ara­mamız gerekir. Bunun için çıkamayız.

—  Bu söylediğiniz sizce ne kadar doğru bir şey? Ma­dem Önlem alıyorsunuz, o halde beraberinizde bayan polis getirin. Rica ediyorum, çıkın çarşaflarımızı giymek istiyoruz.

Komiser, Fatma'nın akıllıca tavrına karşı diğer polis­lere döndü.

—  Çıkalım giyinsinler, diyerek dışarı çıktılar. Onların çıkmasıyla çarşaflarını hemen giyerek kapıyı açtılar. Fatma acele etmelerini söylemişti. Çünkü gecikirlerse bu onlara ba­hane olur, hem içeriyi dağıtırlar, hem de kendilerini kafakola götürebilirlerdi. Bu da huzursuzluklara neden olurdu.

Fatma'nın kapıyı açmasıyla komiser:

— İyi, çabuk hazırlandınız, çıkın bakalım, diyerek diğer polislere içeri girip aramalarını emretti.

Polisler ayakkabılarla içeri gireceklerken Zehra:

— Biz bu odada hem Kur'an-ı Kerim okuyor, hem de namaz kılıyoruz. Ayakkabılarınızı çıkarmanız daha iyi olmaz mı? diye uyanda bulununca polisler mahcup bir şekil­de ayakkabılarını çıkarıp içeriyi aramaya başladılar. Bu se­fer dağıtmamaya özen gösteriyorlardı. Ne de olsa onlar da inançlı idiler. Ne v,ar ki birkaç kuruşluk dünya menfaati için böylesi bir işe girmiş ve kendilerini kaybetmişlerdi. Halbu­ki o güzel Kur'an sesinin camilerde susturulması hiçbir iman ve vicdan sahibinin kabul edeceği bir şey değildi. Biz emir kuluyuz bahanesiyle kendilerinin bile inanmadığı düzmece nedenlerle camileri basıyor ve öğrencileri dağıtıp hocaları tutukluyorlardı. Okullardan başörtüsü bahanesiyle genç kızlarımızı alıkoyup engelliyorlar, onlara destek çıkan yaşlı analarımızı da yaşına bakmaksızın gözaltına alıp ha­karetler yağdırıyorlardı...

Arama bittikten sonra bahçeye çıkan baskıncılar, ko­miserlerinin karşısına çıkıp "Her yer temiz komiserim!" diyerek kenarda beklemek üzere yana çekildiler. Komiser; Fatma, Zehra ve Sultan'a dönerek konuştu:

— Bakın kaç defadır size söylüyorum. Camide ders vermek yasak, kanunen bunu yapamazsınız; bir daha sizi burada görmeyeyim. Gerçi siz laf anlamıyorsunuz, keçiden daha inatçısınız. Ama artık size karşı çok daha sert olmaya başlayacağım. Bir daha sizi burada görürsem, size terörist muamelesi yapar, karakola götürür, aklınızın ucundan geç­meyen şeyler yaparım. Tamam mı, anladınız mı?

Kızlar hiçbir tepki vermeden komiserin tehditlerini dinliyorlardı.

Komiser iyice bağınp-çağırdiktan sonra,

— Haydi gidin şimdi, diyerek onları camiden çıkardı.

Kızlar camiden çıkıp bir müddet sessiz yürüdüler. Fat­ma arkasına dönüp baskıncıların gidip gitmediğini kontrol etti. Minibüsleri ayrılmıştı. "Demek gittiler" dedi kendi ken­dine. Onlar yürürken birkaç cami öğrencisi yanlarına geldi.

— Hocam, yarın camide ders var mı? diye sordular.

—  Tabi, tabi... arkadaşlarınıza haber verin, herkes gelsin dedi Fatma. Hem ayrıca bugün yapamadığımız yarışmamızı yarın yapacağız. Bunun için herkes gelsin.

Fatma'nın cevabıyla öğrenciler arkadaşlarına haber vermek üzere koşarak oradan ayrıldılar. Fatma arkadaşları­na döndü:

—  Bugün Hatice'yi ziyaret edecektik, dedi. Onu bu mutlu günlerinde üzmemek için sakın bu menfur olaydan söz etmeyelim. Onun güzel haberler alması daha iyi olur. Mesela bugün yeni gelip ders almaya başlayan üç öğrenci­den söz edelim, diyerek arkadaşlarıyla anlaştı. Misafirleri geleceğinden, hazırlık yapmak için zaman kaybetmeden eve yöneldi.

 

23- Bölüm

 

Allah'u Teala Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor, diye söze başladı Fatma.

"Bazınız bazınızı gıybet etmesin. Hanginiz ölü karde­şinin etini yemekten hoşlanır, bundan tiksindiniz değil mi?"

Hazreti Peygamber (sav) bir hadislerinde; "Gıybetten sakınınız. Zira gıybet, zinadan daha şiddetlidir. Çünkü zina eden kimse, tövbekar olur, Allah da kendisini af eder. Fakat gıybet edilen af etmeyinceye kadar, gıybet eden af edilmez" diye buyuruyor.

Yine Enes (ra)'ın rivayetinde Resul-i Ekrem (sav) şöy­le buyurmuştur: "Miraca çıktığım gece, tırnakları ile yüzlerini tırmalayan birtakım kimseler gördüm. Cebrail (as)'e; "bunlar kimdir?" diye sordum. O da; "bunlar, insanları gıy­bet edip gizli hallerini araştıranlardır" dedi.

Yine diğer bir hadislerinde: "Ey diliyle iman edip kalpleriyle inanmayanlar! Müslümanları gıybet etmeyin, onların gizli hallerini araştırmayın. Kim din kardeşinin giz­li halini araştırırsa, AUah'u Teala da onun gizli hallerini araştırır. Allah'u Teala kimlerin gizli hallerini araştırırsa, onu evinin içinde de açığa çıkarır ve rezil eder" şeklinde ferman buyuruyor.

Enes (ra) diyor ki: Resul-i Ekrem bir gün oruç tutma­mızı emretti, sonra da "Ben izin vermeden kimse orucunu açmasın" buyurdu. Herkes orucunu tuttu. Akşam olunca teker teker müracaat edenlere, iftar müsaadesi verildi. Bu arada bir adam gelerek;

— Ey Allah'ın Resulü, iki genç kız oruç tuttu ve yorul­dular. Zat-ı Alinize gelmeye utanıyorlar. Müsaade buyurursa­nız iftar etsinler, dedi. Resul-i Ekrem (sav) müsaade etmedi. Adam iki defa daha geldi. Sonunda Resul-i Ekrem; "Onlar oruç tutmadılar. Bütün gün insanların etini yiyenler nasıl oruçlu olurlar? Git onlara söyle, oruç tuttularsa istifra (kus­mak) etsinler bakalım" buyurdu. Adamcağız gitti gerekeni söyledi. Onlar da aynı şeyi yaptı ve kan parçaları kustular. Adam Resul-i Ekrem (sav)'a gelerek vaziyeti bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer kusmayıp bu par­çalar midelerinde kalsaydı, onları cehennem ateşi yerdi."

Gıybet; duyduğu zaman, insanın hoşuna gitmeyecek olan bir kusurunu gıyabında söylemektir. Buna Türkçe'de "Çekiştirme" derler. Bu kusur, insanın kıyafetinde, yaratılı­şında, ahlakında ve akrabasında, her nerede olursa olsun fark etmez. Sözünde olsun dünyalığında olsun, Ahireti hususun­da, hatta elbisesinde, evinde ve binitinde olsun hepsi birdir.

Bedeni gıybet şudur: Gözü şaşıdır, bir gözü kördür, başı keldir, yüzü sivilcelidir, boyu kısa veya uzundur, siyahtır, sarıdır gibi duyduğu zaman kişinin canını sıkacağı ek­siklikleri saymaktır.

Nesebi gıybet ise babası ameledir, kötü insandır, cim­ridir, içkicidir ve hoşuna gitmeyecek herhangi bir şey ile sahibini anmaktır.

Ahlaki gıybete gelince, kötü huyludur, cimridir, kibir­lidir, riyakardır, hiddetlidir, korkaktır, acizdir, tahammülsüzdür, yüreksizdir, öfkeye kapılır şeklindeki konuşmalarla birini vasıflamaktir.

Hırsızdır, yalancıdır, içkicidir, kumarbazdır, zalimdir, haindir, namaza ve zekata tembeldir, namazı güzel kılmaz, pislikten kaçınmaz, anne babasına itaat etmez, zekatı ver­mez, doğru taksim etmez, orucunu korumaz gibi sözler de dini gıybe$e girer.

Buna mukabil dünyevi gıybet ise bir kişi için edepsiz­dir, insanlara ihanet eder, milletin hakkına riayet etmez, her yerde kendisini haklı görür, çok konuşur, çok yer, çok uyur, vakitsiz uyur, oturacağı yeri bilmez gibi söylenen sözlerdir. Bir kimsenin elbisesi hakkında da geniştir, dardır, uzundur, kısadır, kirlidir şeklinde sarf edilen sözlerdir.

Hz. Aişe anamızdan yapılan şu rivayet ilgi çekicidir. "Bir gün bir kadın evimize geldi. Gittiği zaman elimle kısa boylu olduğunu işaret ettim. Resul-i Ekrem "Kadının gıybe­tini yaptın" diye buyurdu"

Ayrıca taklit suretiyle eğlenmek de gıybettir. Ve belki de gıybetin en ağırıdır. Konuşmalarım, yürümelerini, sallanmalarını ve diğer hallerini taklit gibi. Bütün bunlar ya­saktır.

Gıybetin bir çeşidi de gıybet edenin hevesini arttırıp onu daha fazla konuşturmak maksadıyla -güya şaşkınlık izhar ederek- onu gıybete meyil ettirmekle olur. Bu sayede gıybet eden, daha fazla konuşmuş olur. Mesela, biri; "Yahu, şaşılacak şey, ben onu böyle bilmezdim, şimdiye kadar o za­tı hep iyi tanımıştım, ben ondan bu işi hiç beklemezdim. Allah bizi şerrinden korusun" gibi konuşmalar yapar ki bütün bunlar gıybet edeni ve yapılan gıybetleri tasdik ve teşviktir. Hatta değil bu hareketlerle, yalnız susarak dinlemek de teş­vik ve gıybete ortaklıktır. Nitekim ResuM Ekrem (as); "Din­leyen de gıybet edenlerden biridir" buyurmuştur.

Bu okuduklarımız gıybetle ilgili olanlardı. İstiyorsa­nız biraz da "Koğuculuk, laf getirip götürmeyle ilgili bir şeyler okuyalım.

Fatma'nın misafirleri sessiz ve dikkatle dinliyorlardı onu. Fatma okumaya devam etti:

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de; "Dili ile çekiştirip yü­zünden de alay edenin vay haline" buyurmuştur.

Alİah Resulü (as) bir hadislerinde, "Size kötüleri ha­ber vereyim mi? Söz gezdirmekle insanlar arasında dolaşıp dostların arasını bozan ve kusursuzlara ayıp arayanınızdır" buyurdu.

Ebu Zerr'in bir rivayetinde Allah Resulü (as), "Kim bir müslümam haksız yere rezil etmek için, bir sözü ifşa ederse, Yüce Allah kıyamet günü bu yüzden onu cehenne­me atmakla rezil eder" buyurmuştur.

Bilmiş ol ki, koğuculuk umumiyetle birinin aleyhinde konuşulan sözü sahibine ulaştırmak demektir. Mesela; "Fa­lan senin hakkında şöyle şöyle dedi" gibi. Bununla beraber koğuculuk yalnız buna mahsus değildir. Mutlak surette ho­şa gitmeyen bir şeyi açıklamak da koğuculuktur. Bu izah, is­ter söyleyenin, ister söylenen kimsenin ve ister daha başka birinin hoşuna gitmeyen bir şey olsun, hepsi birdir. Aynı za­manda bu ifşa; söz, yazı ve işaretten hangisi ile olursa olsun fark etmez.

İnsana yakışan, insanların hallerinden hoşa gitmeyecek bir şeyi gördüğü zaman o konuda susmasıdır. Ancak bir müslümana faydası dokunacak veya bir kötülüğü önleye-cekse, onu açıklayabilir. Mesela; birinin bir başkasının hak­kını yediğini gördüğün zaman ona şehadet edersin. Çünkü burada bir hak vardır. Bunun dışındakiler koğuculuk ve sır­rı ifşa etmektir.

Hakimin birini, dostlarından biri ziyarete gelir. Ziya­reti esnasında diğer kardeşlerinden birinin kendi aleyhin­deki sözlerini anlatır. Hakim ona der ki: "Bu ziyaretin çok kötü oldu.(Çünkü ziyaretinde üç cinayet işledin. Birincisi; kardeşlerimle aramı açtın. İkincisi; kalbimin huzurunu ka­çırdın. Üçüncüsü; sana olan itimadımı kaybettin."

Süleyman b. A.Melik, Zühri ile bir arada otururken adamın biri yânlarına geldi. Süleyman adama dönerek;

—  Duyduğuma göre aleyhimde şöyle şöyle konuş­muşsun, dedi. Adam:

— Hayır, ben öyle bir şey konuşmadım, deyince Sü­leyman:

— Ama bana bunu haber veren doğru bir insandır, dedi. Bunun üzerine söze karışan Zühri:

— Hayır, sana haber veren Nemman'dır. Nemman ise asla doğru sözlü ve sadık olamaz, dedi."

Fatma, haftanın bir günü genellikle komşularını eve davet edip İslami sohbetler yapıyordu. Bugün yine onları davet etmişti. İkramları yaparken misafirlerin dedikoduya başlaması üzerine evde bulunan İmam Gazali'nin kitabını getirmiş, müsaade isteyip nazik bir dille biraz okumak iste­diğini söylemişti. Misafirler konunun ehemmiyetini kavra­mış olacaklar ki içlerinden biri;

— Fatma kardeş, gerçekten bizler bu tür konulara hiç ehemmiyet vermiyoruz dedi. Bırak ehemmiyet vermeyi sohbetlerimiz hep birilerini çekiştirip alay etmek ve onlara gülmekle geçiyor.

Bu içten itirafa Fatma sevinmişti. — Allah Resulü bir hadislerinde; "Gıybetçi, gıybete başladığında şeytan onun ağzına bal çalar" buyurmaktadır. Bu hadisten de anlaşılacağı gibi, bu tür konuşmalar ne ya­zık ki insanları çok celbediyor. Konuştukça daha çok konuş­mak geliyor insanın içinden. Halbuki Alİah'u Teala Kur'aıv ı Kerim'de "Ancak mü'minler kardeştir." diye buyuruyor. Bu ayeti kerime ile Allah mü'minleri kardeş ilan etmiştir. Kardeşliğin en baştaki şartı sevgidir. Halbuki bu tür şeyler aradaki sevgi bağlarını zayıflatır. Hatta çoğu kez nefrete, öf­keye ve kin tutmaya sebep olur. Nice dostlar gıybet ve söz getirip götürmeden dolayı ayrılıp düşman olmuşlardır. Kendimiz kusurlar içinde yüzmemize karşın başkalarının kusurlarıyla uğraşmak, onları başkalarına anlatmak çok ga­rip bir durumdur. Şunu unutmayalım ki birilerinin bizi çe­kiştirmesi nasıl hoşumuza gitmiyorsa, bizim de başkalarını çekiştirmemiz onların hoşuna gitmiyordur.

Allah Resulü (as) bir hadislerinde; "Kendiniz için is­tediğinizi mü'min kardeşiniz için de istemedikçe hakkıyla iman etmiş olmazsınız" diye buyuruyor. O halde Peygam­berimize kulak verelim ve kendimiz için istediğimizi mü'min kardeşimiz için isteyelim, kendimiz için istemedi­ğimizi onlar için de istemeyelim. Ancak böyle yaparsak imanın tadına ulaşırız. Kırgınlıklar, düşmanlıklar, küsmeler olmaz. Bir düşünün, burada söylediğimiz bir sözümüzün hakkında konuştuğumuz kişinin kulağına gitmesi bizi ne kadar da utandırır. Eğer utanıyorsak yapmamalıyız. Çünkü eğer hakkında konuştuğumuz şahıs bizden konuştuğumu­zu sorarsa yalan söyleriz ki, o zaman yine bir günah işlemiş oluruz. Bu sefer gıybetçi iken yalancı da olmuş oluruz. Ya da mahcubiyet içine girer ve bir daha bu kardeşimizin yü­züne bakamaz oluruz.

— Çok doğru söylüyorsun Fatmacığım. Lakin kendi­mizi bir türlü alamıyoruz, bundan nasıl kurtulabiliriz. Bu çirkin davranış hayatımızdan nasıl çıkar?

— Öncelikle şunun her zaman aklımızda olması la­zım ki Alİah'her yerde hazır ve nazırdır. Bizi işitiyor ve hiç­bir şey O'na gizli değildir. Bununla beraber, gıybet yapmak istediğimizde kendimizi ilk önce gıybetini yapacağımız şahsın yerine koyalım. Yine onu karşımızdaymış gibi hayal edelim; ayrıca bunu niçin söylediğimizi ve kendi kusurları­mızı göz önüne getirelim. Eğer biz kusursuz isek ve hakkın­da konuştuğumuz kişi karşımızda olsaydı, söyleyecekleri­mizden ve de Allah'tan da utanmıyorsak, o zaman konuşa­lım. Hangimiz utanmaz, arlanmaz olmak isteriz? Tabii ki hiç birimiz. O halde bu tür davranışlardan kaçınmalıyız. Halbuki insana yakışan bilhassa Müslümanlara yakışan bir­birlerine hep güzellikleri, iyilikleri tavsiye etmeleridir. Şa­yet biz sohbetlerimizde Allah ve Resulünün emirlerine uyarsak inanıyorum ki bu kötü alışkanlıktan kurtuluruz.

Aynen gıybet gibi hatta daha da yıkıcı özelliğe sahip olan söz getirip götürmek ise şahsiyetli, kişilikli, sadık hiç bir insana yakışmaz. O tür İnsanlar nasıl şahsiyetli olsunlar ki? Biri ona güvenip yanında bir şey söylemiştir, o da kalkıp onu hemen diğerine ulaştırmıştır. Halbuki gıybet edeni din­leyerek o da gıybet etmiş bununla da kalmayıp o söylenen­leri kalkıp gıybet edilene ileterek ikinci bir suç ve günah işlemistir. Boylelerine bizim dilimizde fitneci, fesatçı derler. Bu tür insanlar kesinlikle güvenilir değildirler. Çünkü bize söz getiren bizimkini de başkasına götürür. Bunu hiç unut­mayalım. Bu tür insanlar dost değildirler. Bilhassa samimi arkadaşların arasında söz getirip götürenlerin niyeti kötü­dür. Dostlukları bitirmek istediklerinden böyle yaparlar. Bunun için çok dikkatli olmalıyız. Bu tür insanlarla karşılaş­tığımızda yapılacak en iyi şey onları dinlemeyip yaptıkları hareketin kötülüğünü anlatıp onları bundan menetmemiz-dir. Böylece fitne ve fesadın Önüne geçmiş oluruz.

Fatma uzun uzun gıybet ve koğuculuğun zararlarını anlatıp onlardan uzak durmanın faydalarını dile getirdi. Bu tür şeylerin yerine İslami konularda konuşmanın yararları­nı, insanların arasını bozmaktan çok aralarım düzeltme yo­luna gidilmesi gerektiğini konuştu. Yüce Allah'ın, iyiliği emredip kötülükten nehy edin emrini yerine getirmeye yö­nelik çaba sarf etmişti bugün. Misafirleri sohbetini çok sev­diklerinden davetine her zaman icabet ediyorlardı. Bu soh­betlerin etkisiyle komşuların bir çoğu namaza başlamış, ki­tap okuyup örtünmek istediğini söylemişti. Hatice'yi evlen­meden önce sırayla çağırıyorlardı. Hatice'nin gitmesiyle Fatma her şeyi üzerine alarak en güzel şekilde tebliğ çalış­malarını devam ettiriyordu...

 

24- Bölüm

 

Bugün herkeste bir sevinç, bir heyecan yaşanıyor­du. Hatice,'haberi alır almaz soluğu babasının evinde almıştı. Sevinçten^ağlıyordu Zeynep Hanım. Annesinin gözyaşı dök­tüğünü gören Hatice, "Demek insanlar sadece üzülüp hüzün-lendiklerinde ağlamazlar. Bazen de sevinçten ve neşeden de ağlarlar" diyerek annesine sarılmış, ağlamaya başlamıştı.

Hüseyin'in yakalanışının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti. Camide İslami örgüt adına Kur'an-ı Kerim dersi vermek suçundan yargılanmış, polisin düzmece ifadeler hazırlayıp zorla imzalatmasından ifadelerdeki çelişkileri iyi değerlendirmişti avukat.

Mahkeme bu çelişkileri göz önüne alarak Hüseyin'i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmıştı. Hüseyin bugün tahliye olmuştu. Aileyi bu denli sevindiren haber buydu işte.

Hüseyin cezaevinde kaldığı sürede eşi, çocukları, an­nesi, babası ve kardeşleri her hafta ziyaret etmişlerdi onu.

Siyasi tutuklulara bu dönemlerde açık görüş olmadı­ğından haftada bir kapalı görüş yaptırılıyordu. Büşra, eşini her zaman olduğu gibi bu dönemde de desteklemiş, onu üzecek hiçbir davranışta bulunmadığı gibi görüşmelerinde de onu üzecek olayları anlatmaktan imtina etmişti. Nihayet bugün hasret bitecek, vuslat gerçekleşecekti.

Hatice ve Zeynep Hanımın yanma Büşra da gelmişti. Hatice ile yengesi sarılıp bir müddet ayakta gözyaşı döktüler. Büşra, "Allah'a hamd olsun, çıkmasından çok, zulme göster­diği direniş beni sevindiriyor. Bir İslam şehidi bu konuda; "Küfür karanlığının karanlık gecelerinden olan zindan, mü­minin davasının hakimiyetine engel olunmasına dayanama­yıp karşı çıkınca karşılaştıklarına andır. Mücadele için bir adım, bir safhadır. Davetçinin karşılaştığı bir imtihandır. Ora­da çekilen ızdırap, dökülen gözyaşı bu davanın oluşumunda dökülen kan gibidir. Dava uğruna dökülmesi arzulanan ka­nın en önemli temizlenme yeridir. Mümin, müminlerle bera­ber mücadeleye katıldığından başkaldırmıştır. Çünkü kendi­sini baş eğmeyecek bir konumda tutacak olan bir cemaat sü­recine girmiştir. Cemaatsiz yaşaması, Kur"an-ı Kerimin cema-atsiz bırakılması demek olduğundan böyle şerefli bir yola gir­miştir. Kendi toplumunun, halkının Kukandan koparılmış ol­ması ve kafirlerin kanunları ile idare edilmesi zulmünü kabul etmediğinden, dolayısıyla verdiği bir mücadele neticesinde zindana düşmüştür. Zindana düşen ya vazifesini icra etmiştir, ya da o yoldadır. Davasını şerefle temsil etmiştir. Davasının mevcudiyetiyle, tebliğ ve davet yaparak müminlerin uyan­masına sebep olmuştur" diyor. Hatice:

— Canım yengem, hep davayı düşünmen, kişisel is­tek ve sevinçlerden çok, davayı sevmen ve onun için isteklerde bulunman beni onurlandırıyor. Ağabeyim bu yönden çok şanslı, dedi.

— Dilerim bizim yaşadığımız bu sevinç ve güzelliği tüm Müslümanlar yaşarlar. Allah zindan kapılarını ardına kadar açar da Allah erleri özgürlüklerine kavuşurlar. Onlar­la beraber aileleri de rahat bir nefes alırlar.

— Amin yenge, amin!..

Zeynep Hanım mutfağa geçmiş, akşam yemeği için hazırlıklara başlamıştı. Hüseyin'in en sevdiği yemekleri ya­pacaktı. Ne1 de olsa aylardır ev yemeği yememişti. Gerçi Zeynep Hanım da ondan farksız değildi. Oğlu yakalandı­ğından beri yemek yiyemez olmuştu. Bu yemek yiyemeyi-şi, musibeti kabullenemediğinden değil, ana yüreğindendi. Ne de olsa analar gerçek sevgili ve yüreği yanık cananlardı. Oğlunun bırakılmasıyla bir canlılık gelmişti Zeynep Hanı­ma. Öyle ki ilahi bile söylemeye başlamıştı.

Elhamdu lilîahi Latif Hizba Xwedaye sermedi Dawa dikin şer'a şerif, ewji mel ber çave xwe di Dineme İslama sefa, rehber Muhammed Mustafa ÇHır'an imame pır wefa şer'a Muhammed bernedi.

Zeynep Hanım, Hatice ve Büşra'nm geldiklerini fark etmemişti. Kızlar bir müddet sessizce onu dinlediler. Zeynep Hanımın mutfak tezgahından yüzünü çevirmesiyle kızların kendisini dinlediklerini fark etti. Gülümseyerek:

— Wek dıza hurt çı dikin? (Hırsızlar gibi ne yapıyor­sunuz?) dedi ve kızlarına takıldı.   ,

— Mego eme kefate bıdızm. (senin sevincini çalalım dedik.) Sesin de güzelmiş, şimdiye kadar fark etmemiştim, dedi Hatice.

— Haydi çocuklar yemeği yetiştirelim. Hüseyin'in bıra­kılması niyetine bugün mevlit veriyoruz. Baban, Selçuk'u çev­redeki fakir komşularımızı çağırması için görevlendirdi. Gel­meyenlere de biz yemek göndereceğiz. Bunun için yapacak çok işimiz var. Haydi bakalım "Bismillah" deyip başlayın.

Zeynep Hanımın emir vermesiyle kızlar kolları sıva­yıp yemeği akşama yetiştirmek için işe koyuldular. Hem çalışıyor hem de sohbet ediyorlardı.

Hatice;

— Kur'an-ı Kerim'de geçen ayetleri yaşamadıkça insan hakkıyla anlayamıyor. Yüzeysel yorumlardan öteye geçmi­yor. Allah-u Teala'nın; "Önceki ümmetlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" ayeti gibi imanın imtihan edileceğini belirten ayetler, yaşan­dığı zaman daha iyi anlaşılıyorlar. Bugün mücadele içinde olan muvahhidler bunu yaşayarak anlıyorlar. Yaşananlar farklılık gösterse bile mahiyet olarak aynıdır. Sadece şartlar ve zamanın değişik olmasından şekil değiştirmiştir. Verilen mücadelede yüzlerce şehidin verilmesi, binlerce çocuğun ye­tim kalması, binlerce genç, yaşlı ve çocuğun işkencelerden ge­çirilip tutuklanması, bizlerin cennet yolunda olduğumuza ve hakkıyla peygamberi takip edenlerden olduğumuza delildir. Bu da bizi ziyadesiyle sevindiriyor. Yaşananlar bizlere tarifi imkansız acılar bile verse bu ayetlerin muhatabı olanlardan olmamız bizleri teselli ediyor, dedi.

— Evet... hem teselli ediyor, hem de onurlandırıyor. Neler yaşanmadı ki sırf İslami bir hayat yaşayıp muvahhidlerle beraber olduğundan babası tarafından şehid edilen Aliler, kocası tarafından şehid edilen Nezife gibi kardeşler, yollara döşenen mayınların patlamasıyla kadın, çocuk ve yaşlıların parçalanması, uygulanan boykotlardan günlerce aç kalmaları, camilerde dövülüp taşlanmalar, daha neler ya­şanmadı ki! Bu tür şeyler halen yaşanmaya devam ediyor. "Ölümüm Allah yolunda olduktan sonra idam sehpaların­dan pervam yoktur" diyor Şeyh Said. İnşaallah bizim de pervamız olmayacaktır.

Konuşmaya daldıklarından zilin sesini duymamışlar­dı. Zilin çalmasıyla Zeynep Hanım kapıyı açmaya gitti.

— Kim o?

— Benim hanım, aç kapıyı.

Kapının arkasındaki ses Hacı Abdullah'mki idi. Sesi ta­nıdığından hemen açtı kapıyı Zeynep Hanım. Kapıyı açınca donakaldı. Zeynep Hanım birkaç saniye bakakalmıştı. Karşı­sındaki Hüseyin idi. Hacı Abdullah cevap serdikten sonra ke­nara çekilmiş, oğlu Hüseyin'i kapının önüne getirerek eşine sürpriz yapmıştı. Geleceğini bildikleri ve onu bekledikleri halde, karşısında görünce tarifsiz bir duyguyla bakakaîmıştı oğluna. Annesinin bakakaldığım gören Hüseyin;

— İçeri almaya niyetin yoksa geldiğim yere geri dö­neyim. Ne dersin? deyince oğlunun elinden tutarak içeri çekti Zeynep Hanım.

Defalarca öptü, öptü, öptü oğlunu. Hem öpüp sarılı­yor, hem de sevinç gözyaşları döküyordu.

Küçük Selman'm; "Baba, baba!..." çığlığıyla kendine geldi Hatice ve Büşra. Hatice koşarak salona geçip ağabeyi­nin boynuna sarıldı. Büşra hepsinden belki de daha çok se­vinmesine rağmen utandığından ktzararak hayat arkadaşı­na gözü dolu bir şekilde;

— Hoş geldin, Allah kefaret edip günahlara bedel kıl­sın, diyebilmişti.

Zeynep Hanım;

— Odaya geçelim, salonda kaldık. Kızım Hatice, ağa­beyine banyoyu hazırla. Yok, yok kızım Büşra sen hazırla. Sen daha iyi becerirsin, diyerek odaya geçtiler. Oturduktan sonra Zeynep Hanım eşine;

— Hacı bey, sen yalnız mı karşılayıp getirdin? Başka kimse yok muydu? diye sordu.

—  Hayır, ben yalnız olur muyum, amcası, dayısı, komşumuz Şükrü Bey... kısacası iki araba dolusu gitmiştik.

—  Peki onlar nereye gittiler, neden buraya gelmedi­ler? Bu gün yemeğe davetli olduklarını söylemeyi unutma­dın inşaallah.

— Yemeğe mi, ne yemeği, böyle bir şey söylemiş miy­din, haberim yok. Her kime söylemişsen bana söylememiş.

Zeynep Hanım telaşlanmıştı.

— Ne yani haberin yok muydu? Evden çıktığında sa­na söylemiştim. Hatta Selçuk'u komşuları çağırması için görevlendirmiştim. Unuttun mu yoksa?

— Hayır unutmadım.

— Unutmadıysan neden söylemedin.

— Söylemediğimi kim söyledi?

— Sen şimdi söylemedin mi?

—  Ben haber vermediğimi söylemedim ki... sadece ne yemeği olduğunu söyleyip, kime söylemişsen bana söylemediğini söyledim.

— E., ben zaten sana söylemiştim.

— Madem öyle kendime bir sorayım. Oğlum Selçuk bir ayna getir, diyerek hayat arkadaşına latife yaptı. Anne ve babalarının bu güzel diyalogunu gülerek izliyorlardı ço­cuklar. Herkes neşe ve sevinç içindeydi.

— Hacı Bey bana takılmayı bırak da ne zaman gele­ceklerini söyle.

— Akşam namazından sonra inşaallah misafirlerimiz gelmeye başlarlar. Hazırlığınızı ona göre yapın.

Herkes bir taraftan Hüseyin'e soru soruyor, Hüseyin de sorulan sorulara cevap veriyordu.

— Ağabey, zamanınız nasıl geçiyordu, dedi Hatice.

— yamanımız nasıl mı geçiyordu? Eğer yaşadıkları­mız Allah içinse aldığımız nefes bile ibadet hükmüne geçer. Bunun izin zindanda geçen saatlerimizi, günlerimizi, ayla­rımızı hesaba katmadan, Rabbimizin bizim için münasip gördüğü zindan imtihanımızı en iyi ve güzel şekilde değer­lendirmeye çalışıyorduk. Cezaevi insanın dünya ile bağları­nı bil fiil koparıyor. Bunun için dünyevi meşguliyetler orda hemen hemen sıfıra iniyor. Bunun üzerine insan bütünüyle ahirete yöneliyor. Yani zindan bir ibadethane, bir tefekkür-hane, bir medrese, bir Yusufî mekândır. İşte şu anda zin­danda olanlar bunu yapmaya çalışıyorlar.

—  Peki abi üzülüyor muydunuz? Zindana düşmek sizi üzüyor muydu veya umutsuzlanıyor muydunuz?

— Esaret kabul edilebilecek bir şey değildir. Yalnız bi­zim kabul etmediğimiz, Allah (cc)'m bizim için takdir ettiği şey değil, zulmen esaret altında bulunup bilfiil İslami hiz­metten uzak kalışımızdı. Üzülmeye gelince, bir İslam da-vetçisi bu konuda şöyle söylüyor: "Mü'min, zindanda neye üzülür? Zindanı ibadethaneye, tefekkürhaneye çevirmediğine üzülür. Herkese uyum, tahammül, sabır, mukavemet, ibadet konularında örnek olmadığına üzülür. Cemaatine ve arkadaşlarıyla cemaatsel ilişkilere yeterince uymadığına üzülür. Daralmca dava kardeşlerini üzdüğüne üzülür. Do­layısıyla mü'minler için içerde olsun, dışarıda olsun tek sı­kıntıları kulluk vazifesini bihakkın yerine getirememekten, davasını gereği gibi temsil edememekten ve Allah'ın huzu­runa, geçmiş İslam mücahitlerinin arasına girmeye yüzü­nün tutmaması endişesidir.

Mücadele açısından zindanın karanlığı, meyve yetiş­tiren, tohumlan gizleyen toprağa benzer. Gizlilik, görün-mezlik, ihlası çağrıştırır. İhlas ise kurtuluşu müjdeler."

İşte güzel bacım, zindandaki muvahhidlerin üzüntü­sü, orayı hakkıyla değerlendirememektir. Ümitler ise Yusuf (as)'m ümididir. Yusuf (as) zindana köle girdi, zindandaki efendi olarak çıktı. Zindana bedel Allah ona Mısır'ın sultan­lığını verdi. Ahiretteki mükâfatı ise hesap edilemez.

Hüseyin konuşurken Büşra gelerek kaynanasının ku­lağına bir şeyler fısıldayıp Hatice'yi de çağırarak mutfağa geçti. Zeynep Hanım gelininin haber vermesiyle oğluna;

— Hüseynemm, rabe law serexwe bışo. (Hüseynim, kalk oğlum yıkan) dedi.

— Anlatacaklarımın devamı yemekten sonra İnşaal-lah, diyerek kalktı Hüseyin.

 

25- Bölüm

 

Hatice, Zehra, Sultan, Emine sözleştikleri üzere Fatma'nın evinde bir araya gelmişlerdi. Fatma misafirlerini en iyi şeÜılde" ağırlamaya çalışıyordu.

— Hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Misafirler de mukabelede bulunarak memnuniyetle­rini dile getirdikten sonra Fatma, Hatice'ye döndü.

— Hüseyin Abi ne yapıyor, durumu nasıl? Özgürlü­ğe alışabildi mi?

— Allah razı olsun, iyidir. Sen benden daha yakınsın, senin daha iyi bilmen lazım.

— Doğru... Nasıl da unutmuşum senin artık ayrı ev­de yaşadığını! Ama olsun yine de sen onun bacısısın, benim bilmediğim çok şeyi bilirsin.

— İnan ki Fatma, abim zindandan çok faydalanmış. Manevi olarak çok güzel yararlanmış. Şu anda gece namaz­larını hemen hemen hiç kaçırmıyor. Çokça Kur'an-ı Kerim okuyor. Cezaevindeki manevi havayı kaybetmek istemedi­ğini devamlı dile getiriyor. Ayrıca kültürel olarak da kısa süre kalmasına rağmen güzel bir birikim elde etmiş. Özgür­lüğe gelince; Allah Resulü (as)'nün buyurduğu gibi, "Dün­ya müminin zindanıdır." Ruhlar özgür olduktan sonra bedenlerin nerde olduğu fazla Önemli olmasa gerek. Mümin için önemli olan inancından taviz vermeden İslami bir ha­yat yaşamasıdır. İslami bir hayat olmadıktan sonra dışarıda olunmuş ne fayda? Birkaç günlük dünya hayatı eğer, ebedi bir zindana sebep olacaksa o hayatı yaşamamak çok daha hayırlıdır. Dünya zindanı geçer, yıllar sonra bile olsa biter. Ama ahiret zindanından ne kaçış var ne kurtuluş.. Bunları karşılaştırdığında insan, dünya zindanlarını ahiret zindan­larına tercih etmelidir. İnşaallah Rabbim, bizlerden kabul eder.

— İnşaalah, diyerek Emine'ye yöneldi.

— Emine bacı, evlilik nasıl gidiyor?

—  Hamd olsun, çok şükür. İslami kaideler üzerine kurulmuş bir aile ortamı kadar dünyada güzel başka hiçbir şey yoktur. O cehennemden beni çıkarıp cennet bahçesine koyan Rabbime şükürlerimi eda etmeye çalışıyorum.

—  Baban onlarla ilişkin yok herhalde. Evlendiğini duymuşlar mı?

— Evlendiğimi duymuşlar. Babam, "Onu evlatlıktan reddediyorum" demiş. Birkaç kez telefonda annemle görüştüm. Onu eve davet ettim. Babamdan çekindiğinden do­layı gelmedi. Üzerindeki korkuyu atarsa geleceğini umuyo­rum.

Emine evden ayrıldıktan kaç ay sonra kendisi gibi muhacir bir gençle evlenmişti. Allah çektiği onca meşakkat ve zorluklara mukabil huzurlu ve mutlu bir evlilik ile onu sevindirmişti. Eşiyle çok güzel anlaşıyor, mutlu bir aile tab­losu sergiliyorlardı. Evlendikten sonra camiye de gitmeye başlamıştı. Şimdilik Kufan-ı Kerim okumayı öğreniyordu. Ayrıca diğer arkadaşlarıyla ziyaretlere iştirak ederek üzerine düşen görevlerini de yapmak için elinden gelen gayreti gösteriyordu.

Hal hatır faslından sonra adetleri gereği her seferinde içlerinden biri sohbet yaptığından bugün de sohbet sırası Fatma'ya gelmişti. Fatma hem ev sahipliği yapacak hem de sohbeti işleyecekti bugün.

Bunun için hazırladığı konuyu kitaptan okumak ga­yesiyle kitaplığından kitabı aldı.

— İstiyorsanız sohbetimize başlayalım. Bugün Üs-tad'dan okuyalım istiyorum. İnşaallah faydalanmaya çalışı­rız. Bugün -Risalelerden "Uhuvvet Risalesi"ne hazırlandım.

— Bismillah... (Salat ve selam getirip kısa bir sure okuduktam sonra Fatma konuyu izah etmeye başladı.)

"Mü'minler kardeştirler. Siz de kardeşlerinizin arası­nı düzeltin ve Allah'tan korkun ki, rahmete erişesiniz." (Hucurat: 10)

"Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de ba­karsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir." (Fussilet: 34)

"O takva sahipleri bollukta ve darlıkta bağışta bulu­nanlar, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını af edenlerdir. Allah da iyilik yapanları sever." (Al-i îmran: 134) ayetlerinin sırrıyla bütün mü'minler kardeşlik ve sevgiye davet edilir. Ayrıca mü'minleri kin, düşmanlık, ikilik, ihtilaf ve bölünmekten men edecek sebepler gösterilerek, bu ayet­lerin mühim sırları tefsir edilir.

Birincisi: Kin ve düşmanlığın hakikatte son derece çirkin ve zulüm olduğunu izah eder.

İkincisi: Düşmanlık ve muhabbet duygularının birbi­rine aydınlık ve karanlık gibi zıt olduğunu, ikisinin bir arada bulunamayacağını izahla, kin ve adavetin (düşmanlık) hikmet bakımından da zulüm olduğunu izah eder.

Üçüncüsü: "Hiçbir günahkar, başkasının günahını yüklenmez." (Fatır: 18) ayetinin mealinde, bir mü'minde bulunan bir tek kusuru yüzünden diğer masum sıfatlarını da mahkum edercesine, ona kin ve düşmanlık beslemenin ne derece zulüm olduğunu tefsir eder.

Dördüncüsü: "Tarafgirlikle bakan, hiçbir kusuru gör­mez. Garazlıkla bakan, gizli kusurları da açığa çıkarır." sirnyla kin ve adavetin şahsi hayat açısından dahi zulüm ol­duğunu beyan eder. Bununla beraber, dört esaslı kaide ile mü'minin mü'mine karşı nasıl davranması gerektiğini ga­yet güzel açıklar.

Beşincisi: İnat ve tarafgirlikle ortaya çıkan kin ve ada­vetin toplumca da gayet muzır olduğunu "Ümmetimin ihtilafı rahmettir" hadisi şerifinin de izanıyla açıklar.

Altıncısı: Adavet ve inadın manevi hayat ve doğru kul­luk bakımından da zararlı olduğunu beyan eder.

- Üstad bun­ları başlıklar halinde aldıktan sonra şöyle devam ediyor:

— Ey mü'mine kin ve düşmanlık besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir evde bulunsan, se­ninle beraber dokuz masum ile bir cani var; bu cani için ge­miyi batırman veya evi yıkman nasıl ki zulümse, aynen öy­le de, sen, bir Rabbani ev olan bir mü'minin vücudunda iman ve İslamiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yir­mi masum sıfat varken sana güzel gelmeyen, hoşuna gitme­yen bir kötü sıfat yüzünden ona kin ve düşmanlık bağla­makla o manevi evin vücudu manen batırmak ve yok et­mek, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi gaddarca bir zulümdür.

Kısaca Üstad şunu söylüyor: Mü'min kardeşinin kötü bir huyundan dolayı diğer tüm güzel huylarını hiçe sayıp ona kin ve düşmanlık beslemek ona yapılmış bir zulümdür. Halbuki güzel huylarını görmek ve bunlardan dolayı kötü huyu görmezden gelme ya da kin ve düşmanlık beslemek­ten çok ona yardımcı olup o kötü hasletini tedavi etmesine yardımcı olmak lazımdır. Üstad devamla şöyle diyor:

— Düşmanlık etmek istersen, kalbindeki adavete düşmanlık'et, onun kaldırılmasına çalış. Hem en fazla sana zarar veren' nefs-i emarene ve heva-i nefsine adavet et, ısla­hına çalış. O kötü nefsin hatırı için, mü'minlere adavet et­me. Eğer düşmanlık etmek istersen, kafirler, zındıklar çok­tur, onlara düşmanlık et. Evet nasıl ki muhabbet sıfatı mu­habbete layıktır, öyle de adavet hasleti her şeyden evvel kendisi adavete layıktır. Eğer hasmına garip gelmek istersen fenalığa karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla karşılık verirsen husumet ziyade olur. Zahiren mağlup bile olsa, kalben kin bağlar, düşmanlığı devam eder. Eğer iyilik­le mukabele etsen pişmanlık duyup sana dost olur. Acaba, bir günlük bile düşmanlığa değmeyen bir şeye bir sene kin ve adavetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder? Bo­zulmamış hangi vicdana sığar?

Üstad; affedici olmayı, sevmeyi, kardeşliği perçinle-meyi, illaki düşmanlık yapılacaksa insanı ateşe götüren nefsi emmareye düşmanlık beslenmesinin, nefsin heva ve heveslerine kin beslenmesinin gerektiğini belirtiyor. Çünkü mü'min kardeşimizin yapacağı kötü veya yanlış bir davra­nış zahirde bize zarar verse bile batında kendisine zarar ve­riyor. Çünkü herkesin hesap vereceği bir Zat-ı Vahid var. Dysa ki nefs-i emmarenin zarar verdiği kişinin kendisidir.

Bunun için de asıl kin ve düşmanlık yapılması gereken nefs~i emmaredir. Ayrıca Üstad bize şu tavsiyede de bulu­nuyor. Diyor ki: "Eğer mü'min kardeşinden sana karşı kötü bir şey sadır olsa bil ki onun bu hareketinin müsebbibi şey­tan ve şeytanın dostlarıdırlar. Bu düşmanlığı o mümin kar­deşine değil şeytana ve onun arkadaşlarına göster."

Bizler Allah tarafından kardeş ilan edildiğimizden şunu unutmamalıyız ki, kardeşimizin kusurunu kendi ku­surumuz kabul edip o kusuru düzeltmeye çalışmalı ve kar-deşimize yardımcı olmalıyız, istiyorsanız Allah Resulü (as)'nün şu güzel hadisiyle sohbetimizi bitirelim: "Kim bir kardeşinin herhangi bir ayıbını, kusurunu veya kabahatini görmezlikten gelir ya da örterse Allah da onun kusur ve ka­bahatlerini örtecektir."

Sohbetlerini bitirip Fatiha okuduktan sonra Hatice:

— Biliyorsunuz, sürekli yapmamız gerekli olan akra­ba, komşu, cami öğrencilerinin ailelerinin ziyaretleri, ilgi­lendiğimiz arkadaşlarımızın ziyaretleri, hasta ziyaretleri, tutuklu ve şehit ailelerini ziyaretlerimize hiç ara vermeden devam edeceğiz, dedi.

Cami arkadaşları bu konularla ilgili olarak program­larını da yaptıktan sonra Hatice'nin dışındakiler evlerine gitmek üzere ayrıldılar. Hatice gitmemişti, çünkü onun Fat­ma ile konuşacakları vardı.

— Fatma, arkadaşların da gitmesiyle seninle konuşa­cak bir mesele vardı. Ne dersin, konuşalım mı?

— Tabi, ne demek. Seninle her şeyi konuşurum. Bu­yur seni dinliyorum.

Hatice ne konuşacağını, daha doğrusu nerden başla­yacağını düşünmek için bir süre sessiz kaldı.

— Hayrola, önemli bir şey mi ki böyle düşüncelere daldın?

—  Gerçekten  önemli.  Çünkü insan hayatının en Önemli olaylarından birisidir sana söyleyeceğim şey.

— E... Hadi, meraktan delirteceksin beni... Bir de de­diğin gibi önemli bir şey değilse var ya, elimden çekeceğin var.       

Fatma'nın bu.sevgi dolu sözüyle gülüştü iki can dost.

— Aslında çoktandır sana.bu teklifi yapmak istiyor­dum. Lakiîv ağabeyimin tutuklu olmasından dolayı onun çıkmasını beklemeyi uygun gördüm.

Fatma, Hatice'nin söylediklerinden pek bir şey anla­mamıştı, 

—  Bana söyleyeceğin şeyle ağabeyinin ne ilgisi var diye sordu.                                          

— Evet var, çünkü o yakalanmadan önce konuyu ba­na açmıştı, onunla bu yüzden ilgisi var. Yakalanmasıyla da şimdiye kadar kaldı. Uzun sözün kısası Fatmacığım, ağabe­yimin camide ders verdiği ve her şeyiyle muvahhidlerin hizmetinde bulunup İslam'a hizmet eden bir arkadaşı var.

— Dur, dur, tahmin ettiğim şeyi söylemeyeceksin her­halde...

— Ne tahmin ediyorsun bilmiyorum ama söyleyece­ğim şey hem sünnet gereği olması gereken bir şey, hem de insani ve Islami açıdan yapılması lazım olan bir şeydir. Bu açıdan kaçılması değil yapılması lazım gelen bir şeydir.

— Evet, tahmin ettiğimi söyleyeceksin.

— Eğer tahminin evlilikse evet. Sana söylemeye çalış-kğım onun ta kendisidir.

Hiç beklemediği bir zamanda almıştı bu teklifi, bunun için bir an ne diyeceğini bilemez bir halde dona kalmış­tı. Bir süre sessiz kalmıştı iki dost, iki arkadaş. Sessizliği ilk bozan Hatice oldu.

— Evet, kısacası evlilik teklifine ne diyorsun? Abim benden  cevap bekliyor. Acele etmen gerekmiyor.  Eğer olumlu bakarsan sana onun hakkında detaylı bir bilgi geti­receğim, bunları değerlendirdikten sonra, eğer yine evet dersen uygun bir zaman ve ortamda sizleri görüştürürüz. Nihai kararını da görüşmeden sonra verirsin.

— O zaman biraz düşüneyim. Çünkü gerçekten şim­dilik öyle bir şey düşünmüyordum. Evet evlilik eğer Alİah kısmet ederse başımızdan geçecek. Beni düşünmeye sevk eden evliliğin kendisi değil. Şu an hazır olup olmamamdır. tnşaallah kısa bir sürede sana bir cevap veririm.

— Tamam, senin mürüvvetini görmek beni çok sevin­direcek. Buradayken senin evlendiğini görmek istiyorum.

— Ne demek yani buradayken, gitmek gibi bir duru­mun mu var?

— Yok, öylesine söyledim. Hem kaderde ne olacağını ancak Allah bilir. Bunun için fırsatları iyi değerlendirmek gerekiyor. Şimdi eğer müsaade edersen ben kalkayım.

— Bu sözünün altında bir şey vardı; ama bakalım, ha­yırlısı.

Hatice kalkıp gitmişti. Fatma'yı ise derin düşünceler almıştı. Kendisine getirilen teklifi düşünüyordu. Bir de Ha­tice'nin son söylediği dikkat çekiciydi. Hem teklifi, hem de Hatice'nin en son söylediğini anlamak için düşünceler için­de odasına geçti.

 

26- Bölüm

 

Aradan bir ay geçmişti. Hamdullah pek belli ettir-mese de heyecanlı olduğu her halinden belliydi.

Hatice'nin teklifini kabul etmişti Fatma. Hatice damat adayı hakkında gerekli bilgileri Fatma'ya vermiş, Fatma da bu bilgiler ışığında Hamdullah ile görüşebileceğini söyle­mişti.Haber Hamdullah'a ulaşmıştı. Harriclullah'm da gö­rüşmeyi kabul etmesi üzerine devreye; Zeynep Hanım girmiş ve Ayşe Hanıma konuyu açmıştı. Ayşe Hanımın da oluruyla Hamdullah'ın annesine haber gönderilmişti.

Hamdullah'ın annesi gelin adayını görmek için Zey­nep Hanımın da yardımıyla Ayşe Hanımlara bir gün misa­firliğe gitmişti. Gelin adayım görüp beğenmesiyle gençlerin birbirlerini görmelerine zemin hazırlanmıştı. Ayşe Hanım, Şükrü Beyin de olurunu aldıktan sonra Hamdullah'ın aile­sine Zeynep Hanımın aracılığıyla haber vermesi üzerine gençleri görüştürmek için gün ayarlaması yapılmış ve o gün gelip çatmıştı.

İşte bugün, o gündü. Gençler birbirleriyle görüştürü-leceklerdi. Anne-oğul beraber çıktılar evden. Gidecekleri ev uzak olduğundan önce bir minibüse bindiler. Dalgındı Hamdullah, hiç konuşmadı. Minibüsün, inecekleri yere gel­mesiyle ana-oğul arabadan indiler. Yavaş yavaş ilerlerken annesi dayanamadı.

— Oğlum neden konuşmuyorsun, dilini mi yuttun yoksa?

— Allah Allah sen böyle değildin. Heyecanlanman çok doğal oğlum; ama gelin adayını gördüğünde onunla konuş ve şartlarını söyle. Şimdiden konuşun ki yarın öbür gün sorun çıkmasın. Çünkü yayıldığında, sorunları çözmek zor olur. Tamam mı oğlum?.. Beni dinliyor musun?

Evet dinliyordu, ama ne konuşacağını tasarladığı için annesine cevap vermedi.

Zili çaldı Hamdullah. Kapıyı Hüseyin açtı. Arkadaşı­na yardımcı olmak için iş yerinden eve gelmişti.

Hüseyin ve Hamdullah ayrı bir odaya geçtiler. Zey­nep Hanım da misafiri Asya Hanımı ayrı bir odaya aldı.

Zeynep Hanım:

— Hoş geldiniz, iyisiniz inşaallah, dedi.

— Hoş bulduk, Allah razı olsun.

—  Geldiğinizi haber vermek için birazdan çocuğu gönderirim, Bu arada biz de biraz konuşuruz.

— Nasıl isterseniz. Hayırlısı olur inşaallah.

— Sizi endişeli görüyorum. Yanılıyor muyum?

—  Evet endişeliyim. Helal süt emmiş birini bulmak bu zamanda epey zor olmuş. Bilhassa yakından tanımadı bir insan için endişeler daha çok oluyor.

—  Doğrudur, ama evlilik kısmet işidir. Hani derler ya, bir kızı yüz kişi ister; ama bir kişiye kısmet olur. Kimin kime kısmet olacağım ancak Allah bilir. Bu kıza gelince, onu çok yakından tanıyoruz. Ahlakı, edebi, çalışkanlığı, saygısı ile tüm binada çok sevilen biridir. Talibi çok çıkmasına rağ­men İslami.bir şahsiyet taşımadıklarından kabul etmemişti. Biz bile kendisine teklif götürdüğümüzde birkaç gün dü-şündü. Çünkü, evliliğin ağır bir yük olduğunu, bunu kaldı­rıp kaldıraçtı aya cağını tam olarak bilmediğini söylemişti. Bu da onun işin bilincinde olduğunu gösterir. Kaldı ki be­nim yanımda- Hamdullah'ın Hüseyin'den hiç farkı yok. Ona zarar verecek hiçbir girişimde bulunmam. Şayet ona yakışmasaydı kesinlikle ona tavsiyede bulunmazdım. Buna emin olabilirsin.

— Sağ ol kardeş. Hamdullah benim en büyük oğlum. Onun mutlu olmasını çok istiyorum. Bunun için de yaşı faz­la olmamasına rağmen onu evlendirip mürüvvetini görmek istedim.

— inşaallah kardeş, inşallah.

Hamdullah'ın annesinin endişesi her halinden belliy­di. Ne de olsa anneler bu konuda çok titiz ve tutucu olurlar.

Zeynep Hanım, hem haber göndermek ve hem de mi­safirlerine bir şeyler ikram etmek için ayağa kalktı.

— Müsaade ederseniz ben Ayşe Hanımlara bir haber göndereyim.

— Çok iyi olur. Fazla kalmazsak...

Zeynep Hanım misafirinden müsaade isteyip dışarı çıktı. Gençlerin bulunduğu odanın kapısını tıklayarak Hü­seyin'in çıkmasını bekledi.

— Buyur anne.

— Oğlum ben yukarıya haber gönderiyorum. Ayrıca misafirlerimize ikram için bir şeyler hazırlayacağım haberi­niz olsun.

— Tamam anne.

—  Arkadaşınla konuş.  Yukarıda  fazla utanmasın. Yanlarında ben olacağım, bunun için serbest konuşsun. Tüm şartlarını söylemeye çalışsın. Yüz yüze konuşurlarsa daha iyi anlaşırlar.

— Senin yanlarında olman çok iyi olacak. Ben de öy­le düşünüyordum.

Hüseyin içeri gitti. Zeynep Hanım da kızını çağırarak onu Ayşe T Tanımlara haber vermek üzere yukarı kata yolla­dı.

Zeynep Hanım ikramları hazırladıktan sonra gençle­re verilecek ikramları bir tepsiye yerleştirip tekrar kapıyı tıklattı.

— Al oğlum, yukarıya da haber yolladım. Biz meyve­lerimizi yerken haber gelir, hazır olduğumuzda yukarı çıkarız.

— Tamam anne!

Zeynep Hanım hazırladıklarıyla misafirlerinin yanı­ma geçti.

— Haber gönderdim. İstiyorsan biz meyvelerimizi yi­yelim. Sonra yukarı çıkarız.

— Neden zahmet ettiniz, ne gereği vardı? dur

— Ne demek, misafirim olacaksın da ben sana bir şey ikram etmeyeceğim. Olacak şey mi? Hem yeriz, hem de ko­nuşuruz.

Zeynep Hanım ve misafiri meyvelerini yerlerken Ay­şe Hanımlara haber götüren küçük geldi.

— Anne, haber verdim. Biz müsaidiz , gelebilirler de­diler.

— Tamam kızım, abin onlara da haber ver, hazırlan­sınlar birazdan gideriz.

Ayşe,-'Hanım misafirlerini içeri buyur ederek bayanla­rı ayrı, gençleri ayrı bir odaya aldı.

—  Hoş'geldiniz, sefalar getirdiniz, dedi. Misafirleri­nin hal hatırlarını sorarak konuşmaya başladılar.

Bayanlar konuşurken Fatma içeri girdi.

— Hoş geldiniz Zeynep teyze. (Hamdullah'ın annesi­ne dönerek) Teyze siz de hoş geldiniz, diyerek dışarı çıktı.

Ömründe bu kadar utandığını hatırlamıyordu Fatma. Yüzü kızarmış, utancından ateş parçasına dönmüştü. İçerde fazla beklememiş, tekrar Hatice'nin yanma dönmüştü.

Hatice, arkadaşını bu önemli gününde yalnız bırak­mamıştı. Cami dönüşünde evine gitmeyip buraya gelmiş ve geldiğinden beri de tecrübelerini biricik arkadaşına aktarı­yordu. Ne de olsa yaşamışlar daha iyi bilirlerdi. Fatma'nın içeri girmesiyle Hatice:

— Kız yüzüne ne oldu böyle, kırmızıya mı boyadm? dedi.

— Alay etme! Ne kadar zormuş, çok utandım. Bu kadar utanacağımı hiç tahmin etmiyordum.

— Dur bu ne ki, kaynana adayına hoş geldin demek­le bu hale düştüysen kim bilir damat adayı ile görüştüğün­de ne hallere düşersin. Belki de bayılırsın.

— Sağ ol, çok iyi moral veriyorsun. Bana buraya mo­ral vermeye mi yoksa moralimi bozmaya mı geldin? Kimden yanaşın, benden mi, onlardan mı?

— Ben haktan yanayım.

—  Şimdi misafirlere ikramda mı bulunmam lazım, yardımcı olsana bana... Annesinden bu kadar utandıysam, onun karşısına nasıl çıkacağım!? Oysa ki okulda erkeklerle arkadaşlık yapmama, dolaşmama rağmen zerre kadar utan­ma yoktu, ama şimdi görüyor musun?

— Evet işte buna imanın meyvesi derler. Allah Resu­lü (as), "Haya imandandır" demiş, iman kalpte ne kadar yer ederse o kalbin sahibi o derece hayalı, edepli ve utangaç olur. Bilhassa kadın kısmında bu kendisini çok belli eder. Üzülme, bilakis sevin! Haya kadının şanmdandır. Utanmak eksiklik değildir. Utanmamak eksikliktir.

Bu arada Zeynep Hanım içeri girdi.

— Fatma, kızım hazır mısın? Misafirimizin annesi bi­raz acele ediyor. Bir an önce sizi buluşturalım.

— Peki teyze ben hazırım.

— Heyecanlısın herhalde. Fazla heyecanlanma. Kafa­nı fazla eğip adayın seni görmesini zorlaştırma. Söylemek istediklerini söyle, bu konuda çekingen davranma. İnşaal-lah hayırlısı olur.

Hatice'ye dönerek;

— Hadi kızım sen diğer tarafa geç. Hem misafirimize de hoş geldin dersin. Bu arada biz de Hüseyin ağabeyi buraya alacağız ki görüşmeyi gerçekleştirelim, dedi.

— Yanlarında sen mi bulunacaksın anne?

— Evet kızım.

Hatice, Fatma'ya dönerek;

— Böylece serbest konuşabilirsin, dedi. Zşynep Hanım;

— pyet, zaten ben de gençlerin bazı şeyleri serbestçe konuşmalarına imkan sağlamak için bu yolu seçtim, dedi. Daha sonra devam etti: "Haydi kızlar dışarı, Hatice sen odaya geç, Fatma sen de mutfağa geçip misafirlere içecek bir şeyler hazırla. Bu arada ben de Hüseyin'i odadan alıp görüşme için genci yalnız bırakayım."

Kızlar çıktıktan sonra Zeynep Hanım Hüseyin ve Hamdullah'ın bulunduğu odanın kapısını tıkladı;

— Hüseyin, gelir misin?

— Buyur anne.

— Oğlum seni diğer odaya alalım. Hamdullah oğlum yalnız kalsın ki görüşmeyi gerçekleştirelim.

— Tamam anne, haber verip geleyim.

İçeri girip Hamdullah'a haber verdi. Onun hazır ol-masmı tembihledikten sonra odadan ayrıldı Hüseyin.

Hamdullah yalnız kalmıştı. Heyecanlıydı biraz. Hem heyecanını bastırmak ve hem de can sıkıntısını gi­dermek için ilahi mırıldanmaya başladı. İlahiyi mırılda­nırken birden Hasan'ı hatırladı. Görücüye çıkacağı zaman gelin adayının evine beraber gitmişlerdi. Ne kadar da takılmıştı o zaman:

— Dur hele dur,

— Ne var, ne oldu?

— Hele bir yüzüne bakayım. Zaten rengin kırmızıya çalıyor. Böylece büsbütün kırmızı olmuşsun.

— Gerçekten çok mu belli ediyor heyecanlı olduğum?

— Ellerin, ayakların titriyor, fark etmiyor musun?

— Tamam heyecanlıyım, ama o kadar da değil, sahi çok mu beîli ediyor_

—  Üfff... Bilmeyen binlerce kişiye konferans verece­ğini, bunun için bu kadar heyecanlandığını sanacak.

—  Ben gitmiyorum arkadaş, geri dönüyoruz. Bu iş burada biter.

— Deli misin, bizi bekliyorlar. Hem şaka yaptım. İnan ki heyecanlı filan değilsin.

—  Yok kesinlikle geri dönüyoruz. Beni rahatlatmak için böyle söylüyorsun.

Hamdullah, Hasan ile arasındaki bu tatlı sohbetten Zeynep Hanımın içeri girmesiyle sıyrıldı. Zeynep Hanım çarşaflı olduğundan başta tanıyamadı.

Zeynep Hanımın selamına karşılık verdikten sonra susup başını eğdi.

—' Utanma oğlum, benim, Zeynep teyzen. İlk önce gelip biraz heyecanını yatıştırmak istedim.

Hamdullah buna çok sevinmiş ve rahatlamıştı. Başı­nı kaldırıp; "Acaba şimdi ne olacak" der gibi Zeynep Hanı­ma baktı. Bu bakışında ne olduğunu Zeynep Hanım sez­mişti.

— İnşaallah şimdi kızımız gelir. Sana ikramda bulu­nacak, sakın utanma. Görüşmenin amacı sizlerin birbirinizi görmeniz, beğenip beğenmemenizdir. Çünkü İslam'da kar­şılıklı rıza temel alınmaktadır. Siz gençlerin rızası olmadan bu iş olmaz.

Zeynep Hanım konuşurken Fatma, üzerinde kahve fincanları bulunan bir tepsi ile içeri girdi. İlk önce Zeynep Hanıma yöneldi. Zeynep Hanım kahvesini alıp, sehpanın üstüne bıraktı. Daha sonra Hamdullah'a yöneldi. İlk başta utanmıştı H'amdullah. Fatma kendisine yönelince tüm cesa­retini toplayıp^Fatma'ya baktı. Kahvesini alırken yakından görme imkanı olmuştu.

Fatma, kahve ikramından sonra Hamdullah'ın tam karşısına geçerek oturdu.

Bir süre ikisi de hiç konuşmadan durdu. Bazen Ham­dullah bakıyor, o gözünü kaçırdığında bu sefer Fatma bakıyordu.

Gençlerin konuşmadığını gören Zeynep Hanım, orta­mı ısındırıp rahatlatmalarını sağlamak istedi.

—  Bakın gençler, birbirinizie konuşun, ne söylemek istiyorsanız söyleyin. Çünkü burada karşılıklı konuşmanız, karar vermenize çok yardımcı olacaktır.

Zeynep Hanımın bu tavsiyesiyle cesaretlenen genç­lerden ilk önce Hamdullah söze girdi.

—  Benim kişisel olarak pek bir şartım yoktur. Zaten islam'daki evlilik kuralları belli. Kişisel olarak bu kaidelere riayet edilmesini istiyorum. Her iki tarafın en iyi şekilde gö­revlerini yerine getirmesinden yanayım. Bunun dışında şu anda maddi imkanlarım ayrı bir ev tutmama mani. Bunun için ailemle oturmak zorundayım. Bunun zorlukları var. Anne ve baba hakkı fazla, anne-babama en iyi şekilde mu­amele edilmesini, onlara saygı gösterilmesini senden bekle­rim.

—  İnşaallah bu beklentiye en güzel şekilde karşılık veririm. Ama bunun bir şart olmasını istemiyorum. Çünkü birlikte yaşamamızdan sorun çıkabilir. Saygılı olmaya ge­lince İslam'ın bir emri olması hasebiyle tüm büyüklerimize saygılı olmak zorundayız.

— Bilindiği gibi bir mücadele içindeyiz. Mücadelenin neler getireceğini önceden kestirmek imkansızdır. Ben her şeyimle muvahhidlerin emrinde olduğum için onların söy­leyeceğini yapmak zorundayım. Bu konuda sorun çıkarıl­mamasını istiyorum.

— İnşaallah hizmet konusunda sorun çıkarmak değil, destek olmak gayretinde olacağız. Çünkü sizin gibi biz de aynı şekilde hizmet etmek gayretini taşıyoruz. Yeri gelmiş­ken ben de bu konuda aynı şeyi beklerim. Hizmetlerime en­gel olunmamasını isterim.

— Bu yolda ölüm, muhaceret, zindan ve belki daha bilmediğimiz bir çok tehlikeler ve imtihanlar mevcut. Bunların bilinmesi ve ona göre karar alınması gerektiğim düşü­nüyorum.

— Evet, ben de aynı kanıdayım. Şunu bilmenizi isti­yorum; sizin kalbinizdeki imanın istediklerini benim kal­bimdeki iman da benden istiyor. Sizin görevleriniz farklı olabilir. Başa gelenler Allah için olduktan sonra bize sabretmek ve azimle yolumuzu sürdürmek düşer,

— Benim başlıca söylemek istediklerim bunlar. Sizin söyleyecekleriniz varsa dinliyorum.

— En başta şunu söyleyeyim. Benim ilk şartım, senin her hal-u kârda davadan ayrılmamandır.

— (Biraz gülümseyerek) inşaallah bu konuda kararlı olursun.

— Ayrıca, eğer teklife evet deyip, ailenle beraber otur­mayı kabili'edersem, benim İslami çalışmalarıma engel ol­mak isterlerse bu konuda itaat etmemi beklememelisin. Ay­rıca onları senin ikna etmen lazım.

—  Bur konuda büyük sorumluluk bana düşüyor, evet...

— Mehir olarak gücünüz neye yetiyorsa... Sizi bu ko­nuda zor durumda bırakmak istemem.

— Allah razı olsun, ev eşyası olarak...

— Ben dünyalık için değil, İslami bir yuva kurmak için evleniyorum. Bir evin ihtiyaçları ne ise ve gücünüz on­lardan neye yetiyorsa, gücünüze göre alırsınız.

— Özel istediğiniz bir şey yok mu?

— Hayır, bu konuda muhayyersin. Ayrıca, ailemi zi­yaret konusunda beni zor durumda bırakmamanızı istiyo­rum.

— İnşaallah öyle bir şey olmaz. Lakin, sizin de bunu bilmeniz lazım ki bu konuda vasatı yakalamanız gerekiyor.

— Anlıyorum...

Kısa bir sessizlik olmuştu yine. Gençler belli ki konu­şacakları başka nelerin olduğunu düşünüyorlardı.

Zeynep Hanım gençleri pür dikkat dinlemiş, konuş­malarına hiç müdahalede bulunmamıştı. İçin için seviniyor­du. Böylesi güzel şartları bu zamanda kaç insan yapabilirdi. Şimdiki gençler evlenecekleri zaman oturup konuştukların­da dünya malını istemekten ve lüks eşyalar talep etmekten başka hiçbir şey yapmıyorlardı. Bunları düşünürken Ham­dullah;

— Sizin dünya malını istemediğiniz malumumuz. Pe­ki ya aileniz, onlar bu konuda ne düşünüyorlar acaba? diye bir soru daha yöneltti.

— Onlar farklı düşünüyor olabilirler. Yalnız kesinlik­le dünya malı, eğer olacaksa bu işe mani olmaz. Ailem bu konuda ailenizi zor durumda bırakmaz. Onlar için öncelik­li olan, sizin davada olup hizmet etmenizdir. Bu konuda müsterih olabilirsiniz.

İki genç tekrar sükut elbisesine büründüler. Gençlerin artık konuşacak bir şeylerinin olmadığına kanaat getiren Zeynep Hanım;

— Herhalde konuşacaklarınızı konuştunuz. Eğer söy­leyeceğiniz başka bir şeyiniz kalmamışsa, Fatma kızım biz kalkalım. İnşaallah hayırlısı olur, diyerek ayağa kalktı Zey­nep Hanım. Onun kalkmasıyla Fatma da ayağa kalktr. Gençler son bir kez daha bakıştıktan sonra Zeynep Hanım ve Fatma'nın çıkmasıyla görüşmeleri bitmişti.

Hamdullah yalnız kalmıştı. Görüşmeyi değerlendiri­yor ve net bir karar almaya çalışıyordu. Gerçi birkaç gün düşünebilirdi; ama kararını vermiş görünüyordu. Çünkü;

"beğenmeyeceğim eş adayı ile şartlarımı görüşmem" şeklinde daha Önce kendi kendine aldığı kararı vardı. Fatma ile şartlan konuştuğu için olumlu karar aldığı belliydi. Olum­lu kararını gözden geçiriyor ve görüşme sahnelerini gözü­nün önünde canlandırmaya çalışıyordu. O, bunları düşü­nürken, Zeynep Hanım ve Ayşe Hanım selam vererek içeri girdiler.

İçeri girdiklerini gören Hamdullah, annesi yaşındaki hanımlara saygı mahiyetinde ayağa kalkıp selamlarını aldı.

Zeynep Hanım;

— Kalkma oğlum, Alİah razı olsun, rahatsız olma, de­di.                 :

Bu feefef Ayşe Hanım söze girmişti;

— Nasılsın oğlum, iyisin inşaallah?

— Alİah razı olsun, çok şükür iyiyim.

— Kusuruma bakma, seni hem görmek hem de senin­le konuşmak istedim. Muhakkak biliyorsun... Fatma benim en büyük çocuğum. İlk evlendireceğim evladım da oluyor aynı zamanda. Bunun için bir yanlışa düşmemek ve yarın öbür gün; "Bana yardımcı olmadınız, anne ve baba olarak beni uyarabilirdiniz. Böylesi bir şeyin olmamasını sağlaya­bilirdiniz" şikayetiyle karşılaşmamak için.

— Anlıyorum, bu sizin en doğal hakkınız. İstediğini­zi sorabilirsiniz, sorularınıza en iyi' şekilde cevap vermeye çalışırım.

—  Biliyorsun, ana ve babalar çocuklarının mutlu ol­masını isterler. Zaten güzel giden evliliklere kimsenin diyecek bir şeyi yok. Lakin mutsuz ve huzursuz evlilikler hem eşleri hem de aileleri mutsuz ve huzursuz eder. İşte bunun için çok dikkatli olmamız gerekiyor. Bu aynı zamanda sizler için de geçerlidir. Bu sizin de iyiliğiniz içindir.

—  Muhakkak ki benim hakkımda ön bilgiye sahipsi­nizdir. Çünkü beni en iyi tanıyanlardan biri Zeynep teyzenin oğlu Hüseyin'dir. Ayrıca kendileri de beni çok iyi tanırlar.

— Zaten eğer bugün ilk adımları atmışsak bu güzel insanların tavsiyesi ve onlara olan güvenimizin bir neticesidir. Onların senin hakkında söyledikleri bize yetiyor aslın­da. Ne var ki insan yine de kendi görüp konuşmadıkça tam rahatlayamıyor. Rahatlamak için seni görüp seninle konuş­mak istedim.

— Kendi hakkımda size şunu söyleyeyim. Lise mezu­nuyum. Üniversite sınavlarına girdim, kazanamadım. Şu anda babamın marangoz dükkanında çalışıyorum. Bunun yanında camiye gidip Kur'an-ı Kerim dersi veriyorum.

— Ailenle beraber oturacaksınız. Anneniz öyle söylü­yordu.

— Evet, şu anda maddi imkanlarım ayrı bir ev döşe­meye yetmiyor.

—  Ailen bu konuda sana gerekenleri yapmayacak mı? Annen de ilk evladını evlendiriyor. Bunun için ellerin­den geleni yapacaklarını söylüyorlar.

— Ailemi zorlasam istediğimi yaparlar. Yalnız ben bunu yapmak istemiyorum. Aynı zamanda ailemle İslami açıdan ilgilenecek, onlara yardımcı olacak, helal ve haram, İslami emirleri, Hz. Peygamber Aleyhisselatu wesselamm sünnetini anlatıp onlara İslami bilinci verecek birinin evde bulunmasını istiyorum. Bunun için şu anda evde kalmayı  daha münasip görüyorum.

— Çok güzel düşünüyorsun. Sizin gibi gencecik yaş­ta Alİah için çalışıp mücadele eden gençleri görünce kendi­mizden ve yaptıklarımızdan utanıyoruz. Aynı zamanda da Allah'a binlerce kez şükrediyoruz.

— Rabbimize hamd olsun ki bizleri genç yaşımızda İslami bir hayat yaşamaya ve O'nun kitabını okuyup okut­maya muvaffak kıldı. Son nefesim ize kadar da O'nun yolu­nu sürdür^ye ve dinini tebliğ etmeye ahitliyiz. İnşaallah ahdimizi yerine getiririz.

— trişaallah, Allah sizin gibi gençleri toplumda ço­ğaltsın. Kimi ryerlerde inancından dolayı başörtüsü taktığı için gencecik kızlar görülmedik zulüm ve baskıya uğruyor­lar. Tüm bu baskılara rağmen kararlı ve azimli bir mücade-le veriyorlar. Buralarda da camilerde Allah'ın kitabını öğret­mek isteyen gençler ve genç kızlar baskı ve zulüm görüyor­lar. Tüm bunlara rağmen azim ve kararlılıkla İslami yaşan­tı ve davranışlardan ödün vermiyorlar. Bunları gördükçe erimemek elde değil.

— Bizlere dua edip destek olmanız bizim azim ve ka­rarlılığımızı artırıyor. Siz büyüklerimizden ve ailelerimiz­den bunu istiyoruz.

—  Sizlere her konuda destek olup yardımcı olmak boynumuzun borcudur. İlahi bir yükümlülük olarak bunu yerine getirmeye çalışacağız. İnşaallah eğer kısmetse bu ev­lilik işi olur. Bizim için önemli olan kızımızın evleneceği şahsın İslami bir hayatının olması ve Allah yolunda müca­dele etmesidir. Bu vasıflar taşındıktan sonra bizim için başka şeyler sorun olmaz.

Ayşe Hanımın son sözlerine karşın Zeynep Hanım:

— Hamdullah oğlumuz inşaallah bu vasıflan taşıyor ve sonuna kadar da taşımaya devam edecektir, dedi. İslami evliliklerde asıl olan evliliğin İslami bir temel üzerine ku­rulmasıdır. Muvahhidlerin tavsiye ve desteğiyle, eğer kıs­met olursa bunu başaracak biridir.

Ayşe Hanım:

— Allah'tan hayırlı olmasını dilerim, dedi.

Bu kısa söyleşiden sonra kadınlar Hamdullah'tan memnun bir şekilde odadan ayrıldılar. Odadan çıkıp salona geçtiklerinde Ayşe Hanım Zeynep Hanıma döndü.

— Çok temiz ruhlu bir genç. Çok iyi bir İslami terbi­ye almış. Kızımı mutlu edeceğine inanıyorum.

— Evet, dedi Zeynep Hanım. Küçük yaşta İslam Ce-maati'nin terbiyesi altına girmiş ve bu terbiye ile büyümüş olması onu küçük yaşta hem olgunlaştırmış, hem de ona ki­şilik kazandırmış.

— Doğru, bu bariz bir şekilde gözüküyor.

 

27- Bölüm

 

Düğün günü gelip çatmış, Fatma'y1 çok sade bir düğün ile,-gelin etmişlerdi. Tekbirler ve salavatlar eşliğin­de gelinlik olarak giydirilen çarşaf ile baba evinden koca evine yolcu edilmişti.

Yöredeki düğünlerin aksine çalgı çalınmamış, tüm konu komşu, akrabalar davet edilip düğün yemeği yenmiş ve tekbirler ve salavatlarla düğün sona ermişti.

Fatma, koca evine getirilmiş, kadınların bulunduğu odalardan birine götürülmüştü. Düğün davetlilerinden hediye olarak takı alanlar tek tek gelip takılarını takıp teb­rik ediyorlardı. İlahiler söylenip salavatlar ve tekbirler çe­kilerek bu güzel tören daha bir güzelleşiyordu.

Yemekler yenmiş, İslami bir çerçevede düğün yapıl­mış ve sona ermişti. Gelinin yanında; Hatice, Sultan, Emi­ne ve küçük kardeşleri kalmışlardı.

— Yabancı bir eve gelmek nasıl bir duygu? diye sor­du Hatice.

— Çok garip ve zor. Sevinç, korku, heyecan, ayrılık acısı ve aynı zamanda da yeni bir hayata başlamanın ve güzelliklere ulaşabilmenin verdiği ümit; hepsi iç içe. Hiç­bir zaman bu denli karmaşık duygulara kapılmış değildim.

Sultan:

— Kaynana evinde olman, sana zor anlar yaşatabilir dedi. Onu da kaynanan ve kaymbabana saygıda kusur etmeyip onlara hizmet etmekle aşarsın. İnsan olan, iyilikler karşısında etkilenip mahcubiyet içine girer.

Emine, Sultan'ı tasdik etti.

—  Ben, bu konuda bir şey diyemeyeceğim. Çünkü, kaynana evinde olmak farklı. Yalnız Sultan ablanın dediği çok doğru. Sevilip sayıldıklarında fazla sorun çıkmıyor.

Hatice;

— Bildiğiniz gibi ben de kaynana evindeyim. Bizler bir davayı temsil ettiğimizden, bizden beklentileri çok farklı oluyor. Belki başkası yaptığında kusur olmayacak bazı şeyleri biz yaptığımızda bu eksiklik olarak görülüyor. Bunun için de gerçekten çok dikkatli ve titiz davranmalı-yız,dedi arkadaşlarına.

Sultan Hatice'yi onayladı.

— Evet, bilhassa İslami hayatımıza çok dikkat etme­liyiz. Helâl ve haram sınırlarına çok sıkı bir şekilde riayet etmeliyiz. İbadetlerimizde hassas olmalı, bilhassa namazı­mızı vaktinde kılmaya dikkat edip özen göstermeliyiz.

Hatice tecrübelerini aktarmaya devam etti.

— Evde, kayın ve görümcelerin var. Eğer seni sever­lerse, seni dinler ve yenge olmanla beraber abla olarak da kabul ederler. Yok eğer sevmezlerse, huzur ortamı zedele­nir. Bilhassa kaynanan ile aranın bozulmamasma özen  göster. Sana her söylenene cevap vermek zorunda değil­sin.

—  Nasıl yani? Cevap vermemem saygısızlık sayıl­maz mı?

—  Bundan kastım, kaynanan seni eleştirdiğinde, azarladığında sana kızdığında ona cevap verme. Sessiz kal veya onu yatıştıracak latifelerle ortamı yumuşatmaya ça­lış. Yoksa/masumca sorulara tabii ki cevap vereceksin.

— Cjamm arkadaşım, şunu hiç unutma! dedi Sultan. Kocan sabah çıkıp akşam gelir. Erkekler yorgun döndükle­rinde, güler yüz ve güzel yüzle karşılaşmak isterler. Buna çok dikkat et.' Özen göster. Üstünün başının temiz ve düz­gün olmasına özen göster. Bu senin kocanın kalbinde yer etmene sebep olur.

Hatice sözü aldı:

—  Kaynanan veya diğerleriyle yaşadığın sorunları mümkünse kocana anlatma. Onu iki arada bir derede bırakma. Çünkü bir tarafta annesi ve ailesi diğer tarafta da sen. Eğer onu arada bırakacak bir duruma düşürsen huzur bulamazsın, mutluluğa ulaşamazsın.  İslam'ın emrettiği vazifeleri yerine getirmeye özen göster.

Fatma, şanslıydı. Çünkü, ona iyiyi, güzeli tavsiye edip tecrübelerini aktaran arkadaşları, dostları vardı.

Hatice, evlendiği zaman annesinin kendisine anlat­tıklarım ve tavsiyelerini can arkadaşına aktarmaya başla­mıştı.

— Fatmacığım, sana annemin sık sık bana söylediği ve evlendiğim gün tekrar hatırlattığı tavsiyelerini söylemek istiyorum.

— Çok memnun olurum. O kadar çök memnun olu­rum ki, anlatamam. Sizin gibi dostlarım olduğu için çok şanslıyım. İnsan birçok şeyi okumuş olmasına rağmen, ba­şa gelmeden anlayamıyor. Sizi can kulağıyla dinliyorum.

—  Annem anlatırdı. Tam hatırlamıyorum, ama bir yerlerden okumuş ya da dinlemişti.

— Dinliyorum, hem de merakla...

— Anlatacağım şey, bir annenin, kızının iyiliğini is­tediği için ona yaptığı nasihatler ve tavsiyelerdir. Şöyle:

"Kızım! Eğer bir kız anne-babasmın servet ve zen­ginliğinden dolayı kocaya muhtaç olmaması söz konusu olsa idi; senin herkesten ziyade müstağni olman lazım ge­lirdi. Fakat öyle olmadığı gibi erkekler bizim için yaratıldı­ğı gibi, biz de onlar için yaratılmışızdır.

Ey kızım! Sen ana-babanın evinden, büyüyüp yetiş­tiğin yuvadan çıkıp bilmediğin ve şimdiye kadar alışmadı­ğın bir adamın evine gidiyorsun. Ona itaat et ki seni sev­sin ve senden hoşnut olması için gereken her şeyi yapsın. Sana şimdi söyleyeceğim şeyleri ezberle ve yapmaya çalış ki kocanla geçinmeye muvaffak olasın. Sultan söze karıştı.

— Hatice güzel anlat ki hepimiz faydalanalım. Evli­lik öyle bir şey ki her zaman nasihat dinlemeye ve kendi­ni yenilemeye ihtiyaç hissettiriyor. Aksi halde sonu pek iyi...

Hatice devam etti.

— İstediklerini yerine getirmeye itina etmeli hoşnut olmadıkları şeylerden de kaçınmalısın. Evini, üstünü, ba­şını temiz tutmaya özen göstermelisin. Görüldüğünde ve­ya kokusu alındığında hoşlanılmayacak olan şeylerden kaçınmalısın ki, kendinden iğrenilip gözünden düşmeyesin.

Fatma merakla sordu:

— Aynı şeyi onlar da yapıyorlar mı? İşten dönmele­rinin dışında üst başlarına dikkat ediyorlar mı? Ne de olsa biz de insafniz.

— Evet yapıyorlar, lakin bazıları pek o kadar önem­semiyor. Bu gibileri, eşlerinin yardım ve teşviki ile bu huylarından vazgeçebiliyorlar. Kimisi de kendisine çok özen gösteriyor. İşte böylelerine karşı çok dikkatli olmak lazım. Çünkü, eşini de hep bakımlı ve düzgün _plarak görmek is­ter. Bunu görmeyince de ondan yavaş yavaş soğuyup uzaklaşmaya başlarlar. Bunun için dikkatli olunması la­zım.

Fatma yine araya girdi:

— Annenin nasihatleri bitti mi? Çok güzel şeylerdi.

— Bitmedi... Uyuyacağı, yemek yiyeceği vakitleri ta­kip etmelisin. Yani bunları hangi vakitte yapmayı alışkanlık haline getirmişse, o vakitleri gözetip yatağını hazır etmeli­sin. Zira açlık insanı ateşlendirir. Uykusuzluk da öfkelendi­rir.

Sultan;

— Gerçi şuurlu erkekler o kadar önemsemezler. Yi­ne de yemek ve uyku çok önemli bir mesele. Güzel yemek­ler her zaman için onları memnun eder, dedi.

— İstiyorsanız bitireyim, zaten az kaldı, dedi Hatice. Kocanın malını muhafaza ile israf ve teleften kaçınmalısın. İsyan ve muhalefet de güzel değildir. Kızım, sakın ola ki kocan kederli iken yanında ferah durmayasm, onun ferah vaktinde de keder göstermeyesin!

Bu esnada Fatma'nın kaynanası içeri girince kızlar ayağa kalkıp buyur ettiler. Kaynanası gelinin yanma gele­rek, cebinden çıkardığı gerdanlığı boynuna takıp yüzünü Öptükten sonra,

— Xweda we mesut bıke la w. (Allah sizi mesut etsin yavrum) Burası artık senin evin. Ben de senin annen gibiyim. Ortak hayatlar hep güzel geçecek diye bir kural yok. Bazen güzel, bazen acı, bazen tatlı olur. Önemli olan gü­zelliklerin çoğunlukta olmasıdır. İnşaallah hep beraber bu­nu başarmaya çalışırız, dedi.

Hatice başını salladı:

—  Çok güzel söylediniz teyze. Siz ona kızınız gibi davranırsanız, o da size annesi gibi bakarsa inanıyorum ki, örnek gelin kaynana olursunuz.

— İnşaallah kızım, inşaallah.,. O zaten benim kızım gibi.

Kaynanası odadan çıktıktan sonra Sultan saatine baktı.

—  Hatice! Geç oluyor, artık kalkalım. Eve ancak gi­deriz.

Emine de aynı fikirdeydi.

— Gerçekten de geç oldu. Biz, kalkalım artık. İnşaal­lah kaç gün sonra tekrar geliriz.

Kızlar kalkma kararı alıp gelini tekrar tebrik ettikten sonra vedalaşıp ayrıldılar.

Onların gidişi ile Fatma yalnız kalmıştı. Geldiğinden beri ilk kez dikkatli bir şekilde odaya göz gezdiriyordu. Dikkatlice odaya bakmaya başladı. Kapının açıldığı yön­deki duvarda güzel bir gardrob, onun yanında elbise san­dığı, sol tarafında bir dikiş makinesi vardı. Makinenin üs­tündeki du(varda ise güzel bir levha asılıydı. Levhaya dik­katlice bakıp ne olduğunu anlamaya çalıştı. Çok güzel yal­dızlı bir hat j-le besmele yazılı idi. Yerde odayı kaplayacak şekilde halrserilmişti. Sağ tarafında ve avluya bakan pen­cerenin altında dört kişinin oturabileceği iki tane kanepe vardı.

Yeni gerdiği evin döşemesini görünce annesi ile ev­lerini ilk döşedikleri anı hatırladı. Gözleri_dolmuştu. Ağlamamak için direndi, direndi, direndi; ama başaramadı. Gözyaşları yavaş yavaş akmaya başlamıştı. Kısık bir sesle şu cümleler ağzından dokülüverdi:

"Ya Rabbi! Sen yardım et. Bu evliliği bana, eşime, ai­leme ve eşimin ailesine hayırlı ve selametli kıl. Evliliğimi İslami hayatıma destek yap. İslami hayatımın daha güze­le, daha kemale ulaşması için vesile kıl. Bana fazlından te­miz bir nesil nasip et. Bizi şaki çocuklarla imtihan etme. Said ve temiz ruhlu çocuklar nasıp eyle. Yardımını esirge­me ya İlahi, ya Rahman, ya Rahim!..

Bu güzel münacatı yaparken gözyaşlarını da tutamı­yordu. Çeçenistan'ı düşündü. Acaba orada genç kızlar kendisi gibi gelin olabiliyorlar mıydı? Peki ya Filistin'deki genç kızlar?!. Gözyaşları dinecek miydi bir gün?. Şehadet saldırısı yapan genç kız, gelinlik olarak bombalarla bezen­miş, düğününe de binlerce mazlum ve İslam aşığı Filistin­li kardeşleri katılmıştı, Ya Afganistan'dakiler, Cezayir'de-kiler, dünyanın diğer bölgelindeki Müslüman kardeşleri...

"Ya Rabbi! Tüm Müslümanlara yardım et. Kardeşle­rimizin gözyaşlarını dindir, onları esaret ve zulüm altın­dan kurtar. Bugün dünyanın her tarafında Müslümanlar zulüm altında inliyor. Sırf başörtüsü taktığı için, kardeşle­rimiz dövülüyor, okullarından atılıyor. Sen yardım et. Ya İlahi!.." dudaklarından dökülen yakarış ve yalvarışlar ile, "mü'minler, bir vücudun azaları gibidirler, bir azanın ağ­rıması tüm vücudu etkiler." Hadisini mırıldanarak sessiz­ce dünya Müslümanları için gözyaşı dökmeye başlamıştı. Çünkü Müslümanlar dünyanın her tarafında kan ağlıyor­du. Bu durumda sevinip neşeli olmak çok zordu.

Fatma ve onun gibileri bunu çok iyi biliyorlardı.

Evliliğinin üzerinden tam üç ay geçmişti. Her za­man olduğu gibi bugün yine sabah erken kalkmış, ev işle­rini yapmaya başlamış, okula gidecek kayınlarına ve işye­rine gidecek eşiyle kayınbabasına kahvaltı hazırlığı içine girmişti. Erken uyandığı için ev işlerini daha çabuk ve gü­zel yapıyordu. Çünkü, böyle olduğunda aceleye gelmiyor­du.

Gelin geldiği günden beri baba evinden edinmiş ol­duğu bu adetini burada da en güzel şekilde sürdürmüştü. Çalışkanlığı ve temizliği ile kısa sürede ev içinde sevilme­ye başlamış, kaynanası ve kayınbabası tarafından her

zaman takdir edilmişti. Kaç kez kaynanası, camiye gitmeme­sini istemiş, Fatma'nın "niçin istemiyorsunuz?" sorusuna yanıt verememişti. Bu, Fatma'nın, ev işlerini sabah erken yapıp cami saatinde yapacak başka iş bırakmamasından kaynaklanıyordu. Bunun için kaynanası bir süre sonra ca­mi konusunda sorun çıkarmamaya, hatta camiye gidebil­mesi için, o1 da erken uyanıp ona yardım etmeye başlamış­tı. Öyle ki gelin kaynana değil, ana-kız olmuşlardı.

Fatm.îbadetlerindeki titizliği, helâl ve harama olan hassasiyeti, edebi, terbiyesi, yumuşak başlılığı ile hepsinin kalbinde taht kurmuştu. Defalarca kaynanası çevrelerin­deki kimilerinin; "Gelininizden memnun musunuz?" so­rusuna: "Bir oğlumuz vardı, artık bir kızımız da oldu. Onun gibi bir gelin verdiği için Allah'a nö1 kadar şükretsek azdır." diyordu.

Kayınları ve görümceleri ile yakından ilgileniyor, hemen hemen tüm sorunlarında onlara yardımcı olmaya gayret gösteriyordu. Bunun için de sorunları olduğunda ağabeylerinden utandıkları için yengelerine açıyorlardı. Ku/an-ı Kerim okumaları için onları camiye götürüyor, namaz ve diğer ibadetlerinde onlara yardımcı oluyordu. Büyük yaştaki iki görümcesi Hamdullah'ın ve onun teşvi­ki ile çarşaf giymeye başlamışlardı. Eşi Hamdullah'ın, ca­mi konusunda babası ile olan sorunları Fatma'nın ev halkı üzerinde bıraktığı etkiden dolayı kalmamıştı. Hamdullah'ın babası; "Camilerde okuyanlar çok güzel bir terbiye­den geçiyorlar. Bunu gelinimde bariz bir şekilde gördüm. Bunun için oğlum ve gelinime engel olmak değil, destek olmak en baştaki görevimdir." diyerek memnuniyetini her defasında dile getiriyordu.

Fatma, kahvaltıyı hazırladıktan sonra Hamdullah'ı uyandırdı. Daha sonra kaynanasının odalarını tıklatarak uyanmalarını sağladı. Çocukları da uyandırıp giyinmele­rine yardımcı olduktan sonra kahvaltı için herkesin gelme­sini beklerken, görümcesi yanma gelerek;

— Yenge! Biraz konuşabilir miyiz? diye sordu.

— Tabi canım, buyurun.

— Duyduğum kadarıyla beni amcamın oğluna iste­yecekler. Oysa ben, muvahhid ve İslam'a hizmet eden bi­risi ile evlenmek istiyorum. Abim ile konuşmaya utandım. Bana bu konuda yardımcı olmanı istiyorum.

— Nerden duydun? Bizim böyle bir şeyden haberi­miz yok. Haber kaynağın sağlam mı?

—  Evet, haber kaynağım sağlam. Geçenlerde am­camlara gittiğimde amcamın kızı ağzından kaçırdı.

— Ağzından mı kaçırdı, yoksa bilinçli mi söyledi?

—  Bilemiyorum, ağzından kaçırmış gibi gözüktü; ama tepkimi ölçmek için de söylemiş olabilir.

— Nasıl bir tepki gösterdin peki?

— İstemediğimi, hiç kimseyle evlenmeyeceğimi söy­ledim.

— O ne dedi?

— Baban evet derse, sen karşı mı çıkacaksın, dedi.

— Bak canım, İslam'da karşılıklı rıza şart. Eğer kar­şılıklı rıza yoksa hiç kimse, kimseyi böyle bir şey için zor­layamaz. Baban da seni zorlayacak biri değil.

—  Evet, babam beni zorlamaz, lakin onlar babamı zorlarlar. Böylece babam da onların etkisinde kalarak ben' iknaya çalışır. Bu da beni zor durumda bırakır. O zaman babamı nasıl kırabilirim ki?

—  Sen tepkini göstermişsin. İşe olumsuz baktığını net bir şekilde belirtmişsin. İnşaallah bu tavrın onları bu işten vazgeçirir. Bunun için fazla üzülme.

— Korkuyorum yenge, ya ısrar ederlerse...

—  Korkma. Ben abin ile konuşurum. Onları seni böyle bir şeye zorlamamaları için ikna etmeye çalışırız.

— Çanım yengem, ne olursun bu işin üzerinde dur. Annem ve babam seni dinlerler. Seni kırmazlar. Israrla onlara benim bu işte gönülsüz olduğumu söyle.

— Tamam canım, sen merak etme. Fatma ve görümcesi konuşurlarken kaymbabası on­lara seslendi.                                    

— Fatma kızım! Sizi bekliyoruz. Zeliha ile ne fısılda­mıyorsunuz öyle? Hadi çabuk kahvaltıya gelin.

— Tamam geliyoruz, diye kaymbabasma cevap ver­dikten sonra Zeliha'ya döndü. Fazla dert etme kısmet ne ise o olur. Hem ayrıca biz üzerinde dururuz. Kahvaltımızı yapalım da camiye geç kalmayalım.

— Tamam yenge. Beni rahatlattın. Allah razı olsun.

Herkes kahvaltısını yapıp erkekler ve çocuklar çık­tıktan sonra bulaşık ve geri kalan temizliği de yapan Fat­ma ve görümceleri camiye gitmek için hazırlandılar. Çar­şaflarını giyip çıkarlarken kaynanası:

—  Fatma kızım, bugün programınızda caminin dı­şında bir şey yoksa erken gelirseniz sevinirim. Kendimi bugün pek iyi hissetmiyorum, dedi.

— İnşaallah, bir-iki ziyaretimiz vardı; ama rahatsız­sanız yerime Zeliha'yı gönderir, ben eve gelirim.

— Yok kızım, yok. Sen git Zeliha gelsin. Sen yapaca­ğın hayırdan mahrum olma.

—  Tamam o zaman. (Zeliha'ya dönerek) Biz fazla oyalanmadan gidelim, diyerek evden çıktılar.