Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Beşinci Bölüm Gazze! İmam Şafii Diyarı - İslami Bilgiler - Piriintifada - 5. Sayfa

Beşinci Bölüm

Gazze!

imam Şafii diyarı... Denizle dost, güzel şehir... Umut-    , ların filizlendiği ana kucağı... Yığın yığın Yahudi zulmü-nün muhacirlerini ağırlayan umudun mekanı...                    , :

- Hey! Ahmed Yasin! Bizi de bekle!..

Durup arkasına baktı. Peşinden koşan arkadaşları so­luk soluğa yetiştiler. Öndeki:

- Nereye Ahmed Yasin? diye nefes nefese sordu.

- Bakın! dedi küçük Ahmed Yasin, ileriyi arkadaşlarına işaret ederek. Haydi! Onları karşılamaya gidelim.

Yeni bir kafile geliyordu. Hep beraber kafileye doğru koşmaya başladılar. Çocuklardan kiminin ayaklan çıplak, kiminin üstü başı perişandı. Arkalarında bir toz bulutu bı­rakarak koştular.

Fakirliğin kol gezdiği bu yer, Gazze'nin Şati semtiydi. İleride burayı, Yahudi zulmünden dolayı köylerini terk eden Filistinli göçmenler yerleşerek genişletecek ve burası 'Şati Mülteci Kampı' diye anılacaktı. Bir yerleşim yerinden çok, varoşları andırıyordu. İki kerpiç bulan üst üste koy-

muş, üzerine birkaç ağaç koyup bir gecekondu yapmıştı. Durumu iyi olanlar biraz daha muntazam bir eve sahip ol­muşlardı.

Her geçen gün artan göçmenler Şati'yi büyütüyor, nü­fusunu artırıyordu. Gazze'ye en yakın Mısır ve diğer Arap ülkelerinden gelen yardımlar, muvakkat ve anlık sevinçler yaşatıyordu. Birleşmiş Milletler Mültecilere Yardım Yüksek Komiserliği (UNRWA) gözetiminde olan buraya, Nuseyrat, Han Yunus ve diğer göçmen kamplarına yapılan eğitim, sağlık ve gıda yardımları da yeterli değildi. Buram buram mazlumiyet kokan Şati, diğer yerleşkelerden farklı bir man­zara arz etmiyordu.

Uzaktan silueti görünen göçmen kafilesi yaklaştıkça, küçük Ahmed Yasin ve arkadaşları durdular. Gelenlerin gözlerinden okunan; sadece çile, sadece mazlumiyetti. Yor­gunluk akıyordu simalarından; gözlerde ise çaresizlik... Bulabildikleri yükte hafif, pahada ağır üç- beş kap- kaçak ve canlarıydı bu zulümden kaçırdıkları. Hüzün bulutları dola­şıyordu kafilenin üzerinde.

Sessizlik çökmüştü ortalığa. Kucaklarda ağlayan be­beklerin, yükleri taşıyan hayvanların ve taşıtların sesi kafi­lede canlılığın belirtileriydi. Herkes üzgün, herkes kızgındı. Kabaran bir öfke sineleri körüklüyor, dudaklarda lanetlere dönüşüyordu.

Kafileye bakan çocuklardan biri sayıklar gibi sordu:

- Acaba kim bunlar?

Beyaz entarisi ve başında kefiyesiyle ihtiyar bir Arap cevapladı soruyu:

- Kim olacak evlat! Benim, senin gibi öz yurdunda ga­rip düşmüş göçmenler bunlar, göçmenler... Yahudi zulmü­nün mazlumları...

Çocuk bön bön baktı ihtiyara. Pek anlamadıysa da, kü­çük hafızasına "göçmenler, Yahudi, zulüm" kelimeleri bir şeyler anlatmaya yetmişti. Kuruyan boğazına bir şeyler ta-* kılmişçasına yutkundu. Neden, bilmiyordu; ama üzülüyor-, du.

Kafilenin son bineği de çocukları geçip Şati'ye girince, üzerlerine çöken durgunluğu bir ses bozdu:

- Arkadaşlar!... Haydi, yüzmeye gidelim.

- Haydi gidelim!..

- Evet, gidelim! Yüzmeye gidelim!

Çileye ve ızdiraba bağışıklık kazanmışçasına, az önceki manzaraya hiç şahit değillermiş gibi, sevinçle haykırdılar. Birden durdular. Bakışlar Ahmed Yasin'e odaklandı. Herke­sin sevdiği, kendisiyle arkadaşlık kurduğu zeki bir çocuktu. Yüzme konusunda en iyileri olduğu için, onsuz girilmezdi denize. Yapılan yüzme yarışlarında da kimse onunla boy öl*.'. çüşemezdi. Yaşından umulmayan bir hareketlilik, bir çevik-r-likle kıpır kıpırdı.

•

Bir suçlu gibi gizlene gizlene köşeyi döndü. Annesinin kızacağını biliyordu. İzin almadan yüzmeye gitmemeliydi,y Ama arkadaşlarının ısrarı karşısında dayanamamış, gitmiş­ti. Annesine doğruyu söyleyecek, yalana tenezzül etmeye­cekti. Hem dememiş miydi annesi; "Yalan söyleyeni Allah da, Peygamberimiz de sevmez" diye? Annesi, hatta ağabe-

yi Şihde bile kızsa, doğruyu söyleyecekti. "Evet, evet, doğ­ruyu söylemeliyim" dedi kendi kendine.

Evlerinin bulunduğu sokağa gelmişti. Aniden ağabeyi

Şihde'yle karşılaştı.

- Merhaba kardeşim, dedi ağabeyi. Nereden böyle?.. Cevap beklerken kardeşinin yüzü, saçları, teni dikkati­ni çekti. Kırmızımsı yüzü, büzülmüş cildi...

- Sen! dedi Şihde, kızarak, genizden geliyorsun değil mi? Annem çok kızacak. Dua et, iyi bir zamanına denk ge­lesin. Çabuk eve gidelim.

Başını Önüne eğmiş bir halde suçlu suçlu kapıya geldik­lerinde, annesiyle bir başka kadını sohbete dalmış gördüler. Annesinin bakışlarıyla karşılaştığında her şeyi anladığını belirten manalı manalı ifadeler karşısında, adeta erircesine bir gölge gibi içeri süzüldü. Bu badireyi de atlattığım düşü­nüyordu ki ağabeyi Şihde'nin sorusuyla karşılaştı:

- Derslerin nasıl gidiyor?

İlköğrenimini, Gazze'ye geldiklerinden beri İmam Safi İlköğretim okulunda tamamlamaya çalışıyordu. Zeki ve ba­şarılı bir öğrenciydi. Derme çatma bir yapıda akrabalarının ve çeşitli yardım kuruluşlarının da desteğiyle okuluna de­vam ediyordu.

Köyden göç ettiklerinin ikinci yılında ailesinin çektiği şiddetli fakirlik ve yoksulluktan dolayı, okuluna bir yıl ara vermiş, bir lokantada çalışmıştı. Aile ekonomisine yardım etmiş, katkıda bulunmuştu. Gece gündüz bulaşık yıkamak, masaları temizlemek ve yerleri süpürmek, onu hem yor­muş, hem düşündürmüştü. Bu deneyimden bir yıl sonra yi-

ne okuluna devam etmiş; azimle, gayretle çalışmıştı. Oku­yacak, ailesine bakacaktı. Onları fakirlikten, yoksulluktan kurtaracaktı.

Varsın, okulunun sıraları olmasındı. Varsın lüksten ve donanımdan yoksun olsundu. Yine de okuyacaktı. Yaşıtları­nın varlığı ve öğretmenlerinin gayreti, teşviği her şeye de­ğerdi.

Yokluk insanı olgunlaştırır, ağırbaşlı ve sorumlu yapar­mış ya! Böylesi bir hayat küçük olmasına rağmen Ahmed Yasin'i dersleri hususunda başarılı kılıyordu.

Cevap bekleyen ağabeyine baktı:

- İyi, dedi. Derslerim gayet iyi ağabey. Yalnız...

- Yalnız ne?

- Yalnız öğretmenimiz bize sık sık "Çok çalışın, çok!.. Sizler bizim yarınlarımız, umutlarımız, istikbalimizsiniz" diyor. Ağabey! Sence neden böyle diyor?

Şihde gülümsedi:

- Biz, neden o güzel, o şirin köyümüzden buraya göç­tük? dedi. Bu yoksulluğu, bu çileyi neden çekiyor bu insan­lar? Vatanımızı, toprağımızı kimler, niçin işgal etti? Nerden geldi bu işgalci Yahudiler? Hiç bunları düşünmedin mi, sevgili kardeşim? Yine insanlarımızın neden ve niçin öldü­rüldüğünü de mi hiç düşünmedin? Öğretmeniniz çok doğ­ru söylemiş. Sen ve senin yaşıtların çok okuyacak; bizi bu hale sokan, insanlarımızı katleden, köylerimizi ve evlerimi­zi basan, toprağımızı işgal eden, Allah'ın lanetlediği bu Si­yonist ve zalim Yahudilere karşı umudumuz, istikbalimiz bacaksınız. Vatanımızı kurtaracak, insanlarımızın yaraları-

m saracaksınız... Belki şimdi anlamıyorsun beni, ama bü­yüdükçe daha iyi anlayacaksın sevgili kardeşim!

Şihde'nin son sözleri titrek bir şekilde çıkmıştı boğazın­dan. Babasının Ölümü ve Gazze'ye göçlerinden sonra, Şih-de babalık yapıyordu kardeşlerine. Hayat, ona erken bir ol­gunluk vermişti.

Birden Askalan yakınlarındaki köyü el- Cevra canlandı gözünde. Cevra'yı hiç unutmadı. Bahçelerini, evlerini, arka­daşlarını, Gazze'ye göçe zorlanışlarını... O görüntüleri na­sıl unutabilirdi ki? "Demek ki tüm bunlara sebep..."diye düşündü. "Yahudilermiş!.. Allah'ın laneti üzerinize olsun. Büyüyüp hepinizi öldüreceğim!"

Kızgın ve öfkeliydi küçük Ahmed Yasin. Kulağına ge­len sesler dikkatini celb etti. Kapının önünde annesiyle otu­ran kadının sesiydi duyduğu:

- ...Civar köyleri işgal ettiklerini duyuyorduk. Hazırlık­larımızı görmüş; güneye, Gazze'ye gelecektik. Erkeklerimiz sürekli tetikteydi. O gece köyümüze doğru geldiklerinin haberini alınca, biz kadınları ve çocukları acilen köyden uzaklaştırdılar. Köyümüze nazır bir tepeden arkamıza dön­düğümüzde gecenin siyah Örtüsünü, köyümüzü yakan alevler tutuşturmuştu. Kızıl kızıl göğe yükselen alevler... Top ve ağır makineli silahların seslerinden çatışmanın şid­detli olduğunu anladık. Erkeklerimize ne oldu, bilmiyor­duk. Sabahın ışıklarıyla kendimizi zor kurtarmıştık o lanet­lilerden. Uğradıkları her yeri yerle bir ediyor, yakıyor, ka­dın- çocuk, ihtiyar demeden katlediyorlar.

- Ya kocan?.. Kocan ne oldu? Haber alabildin mi? Hıçkırıklara boğuldu misafir kadın. Can evinden vu-

rulmuştu. Sesi ürkek bir ceylan misali çıktı.

- Bir müddet sonra şehadet haberini aldım Salah'ımm Ne acıydı Allah'ım! Ne acı... Allah bizi onun ve şehitlerimi­zin şefaatine nail etsin.

- Amin bacım, amin. Zor bir dönemden geçiyoruz. Me­tin olmak lazım. Allah için sabretmek ve direnmek gerek. ,. Erkeklerimiz, çatışırken şehit düştü. Biz kadınlara düşen de   , erkeklerimizin bize emanet bıraktıkları çocuklarımızı; baba­ları gibi birer mücahit, birer direnişçi olarak Allah için yetiş­tirmektir.

Sürüp gidiyordu; kapı önü muhabbeti. Konusu bir coğ­rafyanın kaderi, bir ulusun kederiydi.

Çocuk aklıyla Ahmed Yasin'in söylenenlerden çıkardı­ğı sonuç; "Okumak, büyük bir adam olup vatanını lanetli Yahudilerden kurtarmak" oldu.

Şati Mülteci Kampı'nda hayatın tüm ızdıraplarına rağ­men, zaman su misali akıp gidiyordu. Her gün gelişine şa­hit olunan bir göçmen kafilesini, bir diğeri unutturuyordu. Artık küçüğüyle-büyüğüyle herkes bağışıklık kazanmıştı acıya, ızdıraba. insanlar acılarla yaşamayı öğrenmiş, yaşa­nan realiteyi kabullenmişti.

Ahmed Yasin 14-15 yaşlarmdaydı. İlköğrenimini ta­mamlayarak, er-Rihal ortaokulunda öğrenimine devam edecek bir döneme girmişti. Gözünde yüksek idealler tütü­yor, küçük aklı büyük şeyler düşünüyordu. Kamptaki ya-Şantıyı, yoksulluğu, fakirliği ve yaşanılan zulmü gördükçe Sımsıkı sarılıyordu kitaplarına. Umuda sarılır gibi...

Yaz mevsiminin sıcaklığı, o gün kendini iyice hissettir-

62

. mehmet ali gönül

pîr-i İntifada

misti. İçinde, sabahtan beri tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Nedendir bilmiyordu, ama canı sıkılıyordu. Sabah evden çıktığında annesi nasıl da sarılmıştı sebepsiz sebepsiz. Ku­caklamış, bağrına basmış, dualarla üstüne başına okuyup üfleyerek uğurlamıştı. "Ne oluyor? "dercesine bakmıştı an­nesine. Sevgisini doya doya seyrettiği bir çift ceylan gözüne Şahit olmuştu karşısında.

Bu duygular içindeyken arkadaşlarıyla karşılaştı. Yüz­meye gittiklerini öğrenince gitmekte tereddüt etti Önce. Sı­cak havayı düşündükten sonra, sıkıntısı dağılır ümidiyle is­temeye istemeye aralarına katıldı. Sanki ayakları onu kade­rine sürüklüyordu. Ölümüne dek sürecek kaderine.

O gün akşama doğruydu. Yasinlerin evinden ölü çık­mışçasına feryatlar- figanlar yükseldi semaya. Konu- kom­şu toplandı. Eve giren- çıkan artıyordu durmadan.

İçeri yeni giren telaşlı bir komşu kadın:

- Ne oluyor? dedi. Allah aşkına!

- Yüzerken, dedi Ahmed Yasin'in annesi. Kafasının üs­tüne düşmüş. Çocuklar haber verdiler. Şihdem hemen ko­şup hastaneye kaldırdı. Kim bilir şimdi nasıl? Zaten sabah­tan beri yüreğimde, aha şuramda bir sıkıntı, bir endişe do­laşıyordu. Ah oğlum! Ahmed'im! Vah, yetimim! Vah, başı­ma gelenler!

Çevresinde acısını paylaşan, üzüntüsünü hafifletmeye çalışan sesler yükseliyordu:

- Geçmiş olsun! Allah şifalar versin komşu!

- Allah onu korusun!

- İnşaallah kötü bir şey olmamış! oun

- Evhamlanma komşu! İyi şeyler düşün!

Aradan bir-iki ay geçti. Ahmed Yasin eve getirilmiş, hasta yatağında sırtüstü yatıyordu. O gün eve henüz getiril­diği için ziyaretçilerin biri kalkıyor, diğeri oturuyordu.

Akrabaları Yasin ailesini yalnız bırakmamış, hastanede tedavisine kadar hep yanlarında yer almışlardı, Sürekli maddi ve manevi yardımlarda bulunup onları himaye et­meyi ihmal etmemişlerdi. Zaman; Yasin ailesini yalnız bı­rakmayıp, koruyup kollama zamanıydı.

Hastanede oldukları süre içinde ağabeyi Şihde ona sü­rekli bakıcılık yapmış, doktorlarla konuşmuş, ilaçlarını ver­miş, ihtiyaçlarını görmüştü. Bu sebeple ziyaretçiler gelişme­leri hep ona soruyorlardı. O da bıkmadan- usanmadan an­latıyordu olan biteni:

- Kafasının üstüne düşmüştü o gün. Arkadaşları sahile çıkardıklarında yetiştim. Baygındı. Yuttuğu suyu çıkardım. Hastaneye getirdiğimizde uzun uzun tetkikler, muayeneler oldu. Hatta bazı ecnebi doktorlar da muayene ettiler. Neti­cede boyun kemiğinin kırıldığını söylediler. Bu yüzden tüm vücudu felç olmuş. Bir-iki ay boyunca yapılan tüm tedavi­lere rağmen, felcinde düzelme olmadı.

Yatağında yatan kardeşine baktı Şihde üzgün üzgün:

-  Sağlam bir adam gibi uzanmış yatıyor, dedi. Ama boynundan aşağısı felçli... Vücudunu hareket ettiremiyor. tfırazcık kıpırdama olsa da yaşı ilerledikçe...

Konuşmadı Şihde. Boğazında düğümlenmişti sözcük-

er Yatağındaki kardeşine gözleri takıldıkça böyle olurdu

eP- Kardeşi artık bir yatalaktı. Ömür boyu hep böyle kala-

;                                                                    oun ♦ Romun

çaktı.

Üzüntüyle tekrar konuştu:

- Halbuki o gün!.. O gün yüzmeye gitmeseydi tüm bun­lar olmayacaktı.

Ziyaretçilerden yaşlı biri teselli etti Şihde' yi:

- Şihde! Evladım! Bu Allah'ın takdiridir. Elimizden Ah-med Yasin için, ancak dua gelir. Şu saatten itibaren pişman­lık fayda etmez. Unutma ki her türlü tedbir, takdire zemin hazırlayan bir sebeptir. Olmuşa ve ölmüşe çare olmadığını herkes bilir. Şimdi bu olayı kabullenmek ve kardeşine yar­dımcı olmak senin ve bizlerin görevidir. Bizler akrabaların olarak her zaman yanında olacağız inşaallah. Sen ve annen

böyle bilin.

- Allah razı olsun, dedi Şihde memnun bir şekilde.

Bu hali ilk zamanlar zor gelmişti Ahmed Yasin'e. Ka-bullenemiyordu hareketsiz yatmayı. O aktif, hareketli, ye­rinde durmayan, kıpır kıpır çocuk şimdi zorunlu bir sükû­nete mecbur kalmıştı. Rüyalarında koşarcasına yürüyor; Şa-ti'yi, Gazze'yi sokak sokak adımlıyor; el-Cevra'yı dağlarıy­la, tepeleriyle uçarcasına geziyor, sahilde arkadaşlarıyla oyunlar oynuyordu. Fakat gözlerini açınca, acı gerçek yü­züne tokat gibi iniyordu.

Alışması kolay olmadı bu hayata. Annesi sürekli moral veriyor; eli ayağı oluyordu. Çevresi, akrabaları hep yardım­cı olmaya çalışıyorlardı. Hele yaşıtları, arkadaşları etrafında pervaneydi.

Yavaş yavaş bu halini büyük bir olgunlukla kabullenen Ahmed Yasin, arkadaşlarının getirdiği kitapları okumaya başladı. Bu, onun hayatının dönüm noktası oldu. Okudu,

okudu, hep okudu... Yeni bir âlemi keşfedercesine okuyor, gün geçtikçe birikimi artıyordu.

Yılmadı Ahmed Yasin, hayata küsmedi. Bir vesileyle sahip olduğu tekerlekli sandalyesini ne çok sevmişti. Uzun bir müddet göremediği Şati'nin sokakları daha farklı görü­nüyordu gözlerine. Okulu, arkadaşları... "Ne çok Özlemi­şim" dedi kendi kendine.

Er-Rihal Ortaokulu, derken 1958 yıllarında da Filistin Lisesi'ni bitirdi. Üç yıldan bu yana İhvan-1 Müslimin hare­ketinin içinde yer almış, sohbet ve derslerine katılmıştı. Mı­sır'ın dört bir yanma yayılmış, köylerine kadar uzanmıştı İhvan hareketi... Halk İslami şuur ve bilinçle tanıştıkça uh-revi bir mesuliyet duyuyor; ders halkalarına, sohbet halka­larına koşuyordu. Henüz bu yaşındayken Ahmed Yasin, o sohbetlerden faydalanıyor, İslami bilincini artırmaya çalışı­yordu. Azim ve gayreti bitmek bilmiyordu. Bilgiye susayan bir insan olup çıkmıştı. Kim bilir belki de vücudunun üçte ikisi işlevsiz olunca, zihni daha bir kuvvetlenmişti. Çalış­mayan bedeninin enerjisi beynine kaymışçasına üstün bir performans gösteriyor; okuduğu, kaydolurcasına belleğine yerleşiyordu.

Liseyi bitirdikten sonra bazı İslam âlimlerinden özel dersler aldı. Yanı sıra şahsi çalışmalarıyla da kendisini çok :yi yetiştirdi. Zaten buna istidadı vardı. Özel öğrenimiyle beraber Arap Edebiyatı ve İslam Kültürü üzerine iyi bir şe­kilde gelişti.

Eğitimini tamamladıktan sonra genç Ahmed Yasin bir camide İmam- Hatip olarak görev aldı. Camilerde halka va-

66

- mehmet ali gönül

azlar verdi. Siyonist İsrail'e karşı halkı mücadeleye çağırıp şuur aşılamaya çalışıyordu.

Tekerlekli sandalyesinden haykırıyordu: - Kardeşlerim! Silkinin ve kendinize gelin. Evlerimiz, ocaklarımız ve vatanımız işgal edildi. Köylerimiz talan edil­di. Halkımız kendi vatanında göçmen oldu. Hâlâ Yahu­di'nin zulmü ve hakareti devam etmekte... Nice köyümüz, nice insanımız sürgün yaşamakta. Mazlumlar diyarına dön­dü Füistinimiz. Yahudi'ye karşı mazlumlar safında, ne diye yer almayalım? Bugünden sonra hayat, direnmek olmalıdır. Kardeşlerimize, insanlarımıza yardım etmek olmalıdır. Sa­vaşmak olmalıdır. "Size ne oluyor ki Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi bu zalim kavimden kurtar! 3ize katından bir sahip, bîr yardımcı gönder!' diye feryat ^den kadın, ço­cuk ve mustazaflar adına savaşmıyorsunuz?"11 demiyor mu yüce Rabbimiz? Üzülme günü değil, mücadele günü­dür bugün. Filistin için, vatanımız için...

Ahmed Yasin aynı zamanda bir müddet öğretmenlik de yaptı. Öğrencilere dini dersler verdi. Gözleri 'Filistin' di­ye çakmak çakmak yanan öğrencilere...

İnsan eğitmek, insan yetiştirmek... Hamura şekil verir gibi insana şekil vermek, doğru ve güvenilir bilgiyle mü­cehhez kılmak... Öğretmek; kutsal bir meslekti. Körpe di­mağlara bilgiyle yön ve istikamet vermek ayrı bir lezzetti. Günlerden bir gün!..

Öğrencilerine tekerlekli sandalyesinden ders veriyor­du. Cıvıl cıvıl, hareketli, bakışları sevgi kokan çocuklara baktı. Yokluk ve yoksulluk içinde bir şeyler öğrenme heve-ımn • Konimi

pİM intifada

67

sinde bu körpe dimağ sahibi çocuklara, İslami şahsiyet aşır hyordu. İstikbale yatırım yapıyordu bu eğitimiyle, bu gay­retiyle. Fıtratlarına yöneltiyordu taze beyinleri. Kur*an'a, İs­lam'a, Allah'a ve Resulüne...

Aklına çocukluğu geldi. Öğretmeninin sözlerini hatır­ladı: "Çok çalışın, çok!... Sizler bizim yarınlarımız, umutla­rımız, istikbalimizsiniz" diyordu öğretmeni sık sık. Bu duyguyu aşılamak için didinen yaşlı öğretmenini minnet­le andı.

- Öğretmenim!

Karşısında sevimli bir öğrenci... Gözlerinde Filistin, gözlerinde mazlumiyet, gözlerinde umut vardı.

- Evet yavrum! Bir şey mi söyleyecektin?

- Öğretmenim! Ben sizi çok seviyorum, dedi çocuk ma­sum masum.

Bu ani gelişmeye hem şaşırdı, hem sevindi. Gülümsedi.

- Ben de seni çok seviyorum Yavrum!

- Allah'a dua etsem iyileşir misiniz öğretmenim?

Yüreğinde bir şeylerin titrediğini hissetti. Ne kadar sa­mimi, ne kadar masum sözlerdi. Arı, duru, gösterişten uzak, içten sözler...

Öğrencisinin bu sözleri üzerine ortamı bir sessizlik kapladı. Herkesin kulağı olanlardaydı. Aniden kuş cıvıltıla-rı gibi sesler yükselmeye başladı sınıfta.

- Biz de, biz de öğretmenim! Dua edelim Allah sizi iy-leŞtirsin.

Konuşacak takat bulamadı önce. Çocuklara bakakaldı. grencileri onu çok seviyordu. Felçli olması onlarla daha

Dun * Romnn

O

bir yakınlaştırmaşü onu. Etrafında pervane misali kelebek kelebek uçuyor, yardıma uğraşıyorlardı. Hele sohbetlerinde Peygamberimiz aleyhisselatü vesselamın çocuklarla olan özel ilişkilerini anlatırken, sınıftan çıt çıkmazdı. "Bir kere­sinde Sevgili Peygamberimiz aleyhisslelatü vesselam..." di­ye başladı mı ortalık sütliman olurdu sınıfta.

Onlara ^benliklerini, ahlakı, edebi, Allah ve Resulünü aşılamakla şuurlu bir toplum inşa etmeyi amaçlamıştı. İçin­de yaşadıkları cehaletin karanlığını, islam'ın nuruyla ay­dınlatmalıydı. Yaşanan Yahudi zulmüne direnecek yeni bir nesil yetiştirmek için çabalıyordu. Tebliğ ve irşad!.. Bu gaye­yi unutmadı Ahmed Yasin. Yaşadığı bu tabloyu tefekkür et­ti mutlu mutlu.

Masumiyetin pür ve taze olduğu bu sözleri güzel bir dua olarak kabullendi. Çocuklara bakarak sevgiyle ko­nuştu:

- Sevgili çocuklar! Beni çok duygulandırdınız. Umarım bu güzel sözleriniz, dilek ve temennileriniz Allah Teala ka­tında nazlı bir dua olur. Yüce Allah'a dua etmeyi ihmal et­meyin. Ben de sizler için dua edeceğim. Hem iyi birer Müs­lüman, hem de çalışkan, zeki, ahlaklı ve... ve yaşadığımız bu sıkıntılardan halkımızı ve vatanımızı kurtaracak insan­lar olmanız için. Vatanımızı işgal edenlere karşı kalpleriniz­de hep bir kin, hep bir öfke taşıyın çocuklar. Bugün kimini­zin babası, kiminizin annesi, kiminizin kardeşi yoksa sebe­bi; vatanımızı işgal eden, evlerimizi ve köylerimizi basıp in­sanlarımızı öldüren işgalci Yahudilerdir. Çok okuyacak, çok çalışacak ve onları topraklarımızdan kovacaksınız. Bakın!

Benim ellerim, ayaklarım hareket etmiyor. Fakat çok çalış­tım, çok okudum. Sonunda çok şey öğrenerek size faydalı olmaya çalışıyorum. Sakatlığımı bahane etmedim. Siz de gayretli olun. Çok okuyup, çok çalışın. Daha iyi seviyelere gelerek insanlarımıza hizmet edin. Sözlerimi şimdi anlama-sanız da ileride daha iyi anlayacaksınız. Ama şunu hiçbir zaman unutmayın: İyi bir Müslüman ve Allah'a iyi bir kul olmak birinci hedefimizdir. Aksi taktirde onun rızasını ka­zanamayız. Bunu unutmayın tamam mı çocuklar?..

Ruhunda sükunet rüzgârları esiyordu. Öğrencileriyle beraber olmak, onlara bir şeyler öğretmek mutlu kılıyordu Ahmed Yasin'i. Kendisini de ihmal etmiyor, müspet ve dini ilimlerde özel gayretlerini artırıyordu.

İslami ilimlerin yeri bir başkaydı hayatında. "İslam Ta­rihi" ona siyaset ilmini sevdirmiş, yaşadığı zulmün neden­lerini öğretmişti. Öyle ya! Filistin'in işgali, Kudüs'ün esare­ti.. . Hayber ve Selahaddin Eyyubi'ye nazireydi. Yahudi in­tikam alıyordu asırlar sonra...

Sonra "Hadis" ilmiyle şahsiyet oluşturmanın canlı ör­nekliğini, "En Büyük Öğretmeni" Resulullah aleyhisselatü vesselamın vahiyle şekillenmiş, yoğrulmuş ve yönlendiril­miş kişiliğini müşahede etti. "Tefsir" ile ilahi emirlerin hazzı-na, Allah Teala'nin kutsal öğretisinin çeşnisine vardı. Hâsıl-1 kelam, gün oldu Fıkıh, gün oldu Akaid, gün oldu Tasavvuf okudu. Bir potada eriterek, bir şahsiyet oluşturarak...

Manen bir olgunluk dönemi geçiren Ahmed Yasin, özel gayretleriyle de okuduğu ilimlerde derinleşmeyi düşünü­yordu. Aynı zamanda müsbet ilimlerde de gelişmeyi, aka-

demik bir eğitime ve sistematik bir donanıma sahip olmayı istiyordu.

Önceleri gizliden gizliye fısıldasa da, sonraları gönlü Nil'in ilim havzası el-Ezher'i dile getirdi. Bilgiyle mücehhez olmayı ve insanlarına şuur, bilinç aşılamayı diliyordu Rab-binden. Şu yaşadıkları zulme boyun eğmenin tek sebebi, halkı kuşatan cehalet değil miydi? Panzehiri; halkı aydın­latmak, İslami şuur ve direniş ruhu aşılamaktı. Halkının makûs talihini geleceğin silahı olan ilimle, eğitimle kırmak­tı. Zafer, cehaletle elde edilemezdi.