Sekizinci Bölüm Yıl - İslami Bilgiler - Piriintifada - 8. Sayfa
Sekizinci Bölüm
Yıl 1984!
Tüm giriş ve çıkışları tutulan mahallenin sokakları, silahlı İsrail askerleri, tanklar ve askeri araçlarla kaynıyordu. Her taraftan sarılan bina, Şeyh Yasin'in İslami irşad ve tebliğ faaliyetlerinin yürütüldüğü İslam Cemiyeti'ydi. Bürosu dâhil birçok oda, mescit, eğitim yerleri postallarla çiğnendi.
Şeyh Yasin başta olmak üzere yardımcılarından bişçok kimse buradan yahut evlerinden alınarak tutuklandı. İsrail yönetimi tarafından genel bir baskındı yapılan.
Vakit geçirmeden gözleri bandajlı bir halde sorgu odasına alman Şeyh Yasin, birçok işkence ve hakaretlere maruz kaldı. Sakat olması, tekerlekli sandalyede bulunması, başkasının yardımına muhtaç olması fayda vermedi. Oldukça şiddetli işkenceler yaşadı. Sorgucular onun bu tahammülü ve sabrı karşısında her yolu denediyseler de nafile...
- Bak, dedi sorgucu. Hakkında silah kaçakçılığı yaptığına dair istihbaratımız var. Aslında her şeyi biliyoruz. Bu şekilde eğitim ve yardım faaliyetleri adı altında örgütlenerek halkı silahlandırıp bize karşı isyan ve direnişe teşvik ettiğimin * Romun
mehmet aü gönül
ni bilmediğimizi mi sanıyorsun? İsrail'i yıkmayı hedef alan gizli emirlerinden haberimiz yok mu sanıyorsun? Gizli gizli bize karşı terörist yetiştirmenin cezasını bir gün çekeceğini bilmiyor muydun? Duyduğun gibi her şeyi biliyoruz. Sa- ' na zarar vermeden bize her şeyi anlatacaksın, tamam mı?
- Madem her şeyi biliyorsunuz, dedi Şeyh Yasin. Artık bir şey anlatmaya gerek yok.!
- Var var! Biz her şeyi biliyoruz; ama bir de senden duymak istiyoruz.
Şeyh Yasin sadece gülüyordu söylenenlere... Daha Önce de birkaç defa gözaltına alınması, kısa zaman aralıklarıyla tutuklanması, ona sorgu hakkında tecrübeler kazandırmıştı. Birden işkenceye ara verildi. İşkence odasındakilerin hepsi dışarı çıkarıldı. İçeri giren biri sesine merhametvari bir ton vererek konuştu:
- Vah, vah, vah! İnsan felçli bir adama bunu yapar mı?: Şeyh Yasin'in gözlerindeki bandajı çözdü. Biraz su içirdi.
- Bir ihtiyacın var mı? diye sordu.
- Hayır!
Yapmacık hareketlerine samimiyet yüklemeye çalışan
bu adama baktı Şeyh Yasin.
- Neden sana bu kadar hakaret ettiler, dedi adam. Suskundu Şeyh Yasin, konuşmak gelmiyordu içinden. Adam yine konuşmaya devam etti:
- Bak! Ben diğerleri gibi değilim. Konuşmaktan, anlaşmaktan yanayım. Şayet konuşmazsan sana çok daha kötü işkenceler yaparlar. Bu halinle sana yazık olur. Haydi, bu işi ikimiz aramızda halledelim ne dersin ha!
İçinde gizli bir tehdit olan bu sorgu tekniği, iyi ve kötü adam rolleri üzerine kuruluydu. Önceki kötü, sözde bu iyiydi. Bir çeşit Ali-Cengiz oyunu oynanıyordu.
Bir cevap vermek gereğini düşündü Şeyh Yasin, gözlerini ona dikerek konuştu:
- Demek konuşmamı istiyorsun ha! Vatanımızı ve toprağımızı işgal edip köylerimizi başımıza yıkan; insanlarımızı çoluk- çocuk, genç- yaşlı demeden katleden, halkımızı sürgünlere yollayan; Mescid- i Aksa'mızm hürmetini ayaklar altına alan size karşı ne dememi bekliyorsun ey Yahudi! Tutmayan bu ellerim ve ayaklarımdan bu kadar korktuğunuza göre korktuğunuzun başınıza gelmesi yakındır inşaal-lah!
Şeyh Yasin'in sözleri birer kurşun gibiydi. Böyle bir şeyi beki emiyor muşçasma birden deliye dönen adam tüm yumuşaklığını bir kenara bırakarak bağırdı:
- Yeter, yeter! Kes sesini! Sen başı ezileceklerin ilkisin. Sana az yapmışlar bile. İşkence neymiş göreceksin.
Hırsla, sinirli sinirli terk etti sorgu odasını. Bir sorgucu daha bozulmuş, çileden çıkmıştı. Çektiği ızdırabı ve gördüğü hakaretleri unutarak acı acı güldü içinden Şeyh Yasin onca halsizliğine rağmen.
Zindana konuldu Şeyh Yasin. Hz. Yusuf aleyhisselamm mekânına... Etrafını saran yarenleri çevresinde pervane oldular. Yardımcılarından bazılarına gözü ilişince sevinçler yaşadı, bu beton âlemde.
Çevresine göz gezdirdi. Bu tarihi binanın sağlıksız ve
kötü şartlan hemen göze çarpıyordu. Uzun koridorlar, basamak basamak aşağılara inen merdivenler, rutubetli ve nemli duvarlar, adım başı parmaklıklar... Tam bir zindandı burası. Baskı ve hakaretin, işkencenin sürdüğü bir mekândı. Aşman duvarlar nice zulme yıllar boyu şahitlik yapmıştı. Dört bir yanı taş ve betonla inşa edilen bu zindanda koğuşların kalabalık ve tıka basa olması, ayrı bir sorundu.
Dışarıdayken yardım ettiği ailelerin bir kısmı tutuklu ve mahkûm aileleriydi. Yetimler, öksüzler gibi boyunları bükük eşler, çocuklar görmüştü. Şimdi b manzaranın eksik fertleriyle iç içeydi. İşgale direnen adsız kahramanlarla beraberdi. Yahudi zulmünün canlı şahitleriydi bu insanlar.
Kimi aylar, kimi yıllardır mahkemelere, duruşmalara çıkarılmamış mazlum Filistinli mahkûmlar gördü. Hepsinin gözlerinde direnişin izzeti, direnişin şerefi muştu muş-tuydu. Alınları nurdan bir aydınlık, yüzleri bir sürür abide-siydi bu karanlık dünyada.
Günler geçti; Şeyh Yasin'in aralarında olmasıyla zindan ehli daha neşeli, daha diriydi. Yapılan dersler, Kur1 an çalışmaları, tefsir- hadis sohbetleri, siyasi söyleşiler mahpushaneyi Medrese- i Yusufiye'ye çevirmiş, bir canlılık getirmişti. Nihayet mahkemeye çıkarıldı Şeyh Yasin. Karşısındaki yargıçlara baktı. Gözlerindeki habis parıltıyı fark etmemek imkânsızdı. Manalı manalı süzüyorlardı Şeyh Yasin'i. Önce kimlik tespiti yapıldı. Daha sonra yargılanmaya geçildi: Savcı, kararı çoktan verilmiş yargılanmanın iddianamesini okudu. Lehte ve aleyhteki tüm savunmalardan sonra yargıç kararı açıkladı.
- ... Sanık Ahmet Yasin'in eğitim ve yardım faaliyetleri adı altında yasadışı örgütlenme yoluna gidip İsrail devletini yıkmak, yerine İslami bir devlet kurmak için çalıştığı ve bu gayeye binaen silah kaçakçılığı yaptığı, yapılan soruşturmalar ve iddia makamının sunduğu delillerle suçu sabit bulunduğundan on üç yıl hapsine...
Daha önceki birçok yargılama gibi sathi olan bu yargılama, tam bir tiyatroydu. Her şey adaletsizlik ye zulüm üzere kurulu olan işgalci bir gücün gösterisiydi. Kendi vatanında, işgalcilere karşı direnmenin adı terörizm olmuştu. Halbuki işgalci barış havarisi kesilen masum (!) Yahudi'ydi.
Mahkemenin kararı halkın büyük tepkisine sebep oldu. Sendikalar, kitle örgütleri, Öğrenciler gösteriler düzenliyor, tepkilerini dile getiriyordu. Bir de ağlayanlar vardı kuytu köşelerde: Esir ve şehit çocukları, dullar, yetimler, fakirler, yoksullar, Kufan ve eğitim talebeleri... Kimileri için hami, kimileri için baba, kimileri için bir öğretmendi Şeyh Yasin. Artık duvarların arkasında; ama bu insanların dualarındaydı.
Şeyh Yasin, kararı büyük bir tevekkülle karşıladı. Zindan arkadaşları bir yandan seviniyor, bir yandan üzülüyorlardı. Çünkü zindanın hasta ve felçli, bakıma muhtaç bir insanın yeri olmadığını biliyor, buna üzülüyorlardı. Çünkü dışarıdaki halkın ona ihtiyacı vardı: Dul ve yetimlerin, fakir ve yoksulların, öğrencilerin... Kısaca herkesin bir şekilde hamisi, bir şekilde ümidiydi.
Şeyh Yasin zindanda olmasına rağmen, dışarıdaki teş-kilatsal faaliyetler olduğu gibi devam etti. Sanki o varmış
gibi yardımlar yapılıyor, Öğrencilere İslami dersler veriliyor, sportif ve sosyal içerikli faaliyetler devam ediyordu. Zira kurulan yapı zayıflamayacak tarzda, sağlam bir şekilde yıllardır sürüyordu.
Şeyh Yasin'in zindandaki mahrumiyetinden bu yana ön bir ay geçmişti. îlk defa bu kadar uzun kalmıştı zindanda. Bu Yusufî hayatı kendisi için bir lütuf, bir ihsan-ı ilahi belledi. Bu güne kadar insanlarla iç içe, insanlarla birlikte yoğun kalabalıklardaydı. Fark etmemişti manevi eksikliklerini. Nefsi zaafiyetlerini kemale erdirmek için, zindan bir çi-lehaneydi. Bir arınma, nefsi terbiye ve ıslah yeri olarak idrak etti zindanı. Sabır ve irfan mektebi anlayışıyla gönlünü tefekküre, dilini teşbihe, kalbini zikre adadı. Hayatının mücadele içindeki hızlı gelişimini, zindanın Yusufi öğretisiyle süsledi. Maneviyatını zenginleştirip nefsine sükûnet, ruhuna letafet verdi. Hayatına yön veren gönül zenginliği ve ruhunun yol göstericiliğini gece-gündüz ibadetinde, sünnetin ihyasında ve nafilenin Allah'a yakınlaştırıcı olma vasfında gördü. Bir tekkeye girmiş gibi kemale yönelen bir gidişata doğru yol aldı. Bu ayların, sonraki hayatında bir dönüm noktası olduğunu anlayacaktı. Bu diriler kabri, bu gerçek dostlar edinme diyarı onun hayatının mekteplerinden en
önemli mektepti.
İsrail'in zulüm dolu zindanlarını, Müslüman mahkûmlar gülsen- i cennete çevirmişti. Mahpuslar Şeyh Yasin'den ve ilminden faydalanıyor, halka halka, koğuş koğuş bir mektep inşa ediyorlardı. Onun varlığı kısa bir sürede zindanın varlığını değiştirmiş, bir Medrese- i Yusufiyeye çevirmisti. Gündüzü ilim, gecesi ibadetti. Hayırlı günler yahut fertlerin gücü nispetinde belli zamanlar oruçla geçirildi. Aşk ve vecdin şahikasını yaşadı gönüller. Dışarıda eğitim faaliyetlerini koordine eden Şeyh Yasin'i Yüce Allah bu insanlar için mi bu mekânda tutuyordu acaba? Kim bilir?
Şeyh Yasin'in mahpus olduğu bu döneme kadar Filistin'de İsrail'e karşı yer yer direniş gösteren birçok örgütlenme vardı. Kimi Yaser Arafat'ın FKO'sü gibi demokrat, kimi milliyetçi, kimi de sol söylem sahibi direniş gruplarıydı. Hepsinin de ortak noktası işgale karşı kararlı eylemlerde ve direnişte bulunmaktı.
Tunus'a sürgün edilen Arafat, Tunus'taki karargâhından Örgütünü yönlendirirken, bazı örgütler de Filistin topraklarında ısrarla eylemlerini ve direnişlerini sürdürüyordu. Fakat Ekim 1985'in başında İsrail jetlerinin Arafat'ın Tunus'taki ikametgâhını bombalaması sonucu FKÖ, sürgünden sonra ikinci büyük darbeyi aldı. Bu bombardımanın ardından, FKÖ'nün karargâh binası yok olurken, binanın çevresinde bulunan elli kişi de öldü. İsrail jetlerinin sınırları aşan bu saldırganlığının emrini veren, o sıralarda başbakan olan Şimon Perez'di.
Yine bu yıl içinde İsrail'in artan zulmüne karşı, Ahmed Cibril liderliğindeki Filistin Halk Cephesi, büyük bir direniş gösteriyor, işgale karşı mücadeleden geri durmuyordu. Birçok örgüt İsrail askerlerini, casuslarını yahut önemli adamlarını kaçırıp Filistinli mahkûmlara karşılık serbest bırakırdı. Bu taktik revaçta olan bir yöntemdi. Zira işgalci İsrail,
kaçırılan adamlarının mevki ve konum olarak değerli olduklarını biliyor, ölülerini dahi geri istiyordu. Bunda Yahudi ırkının "seçkin ırk" olma dogması da etkiliydi. Bu milli ırkçılık nev- i şahsına münhasır bir İsrail öğretişiydi.
Bu sırada Ahmed Cibril'in liderliğindeki Filistin Halk Cephesi Örgütü birtakım Yahudileri kaçırmıştı. İşgalci İsrail ile muhtelif zamanlarda yapılan müzakereler sonucu 1260 Filistinli mahkûma karşılık elindeki Yahudileri bırakacaktı. Siyonist İsrail'in kabul ettiği bu mübadelede bırakılan 1260 Filistinli mahkûmlardan biri de Şeyh Yasin oldu.
Tevekkülle karşılanan kader-i ilahi, şükür ve hamdle neticelenen lütfü ilahiyle nihayet buldu. Şeyh Yasin artık serbestti. Yüce Allah; Şeyh Yasin hiç ummadığı ve beklemediği halde kendi dışında cereyan eden bir olayı, onun necatına vesile kıldı. Zira Yüce Allah tevekkül sahibi teslimiyetçi kullarına ikramını, ummadıkları bir anda verir. Her şey ve herkesten ümitlerin kopup kalplerin dergâhına yöneldiği; bir samimiyetin, mazlum, yetim, dul, fakir, yoksul kalplerin ümit beslediği; halkın dualarının yönlendirdiği bir kader- i ilahinin lütfü ve ikramıydı. Bu lütufia manevi sorumluluğunu idrak eden Şeyh Yasin işgale karşı verilen direnişe değişik boyutlar kazandırmak için mücadele meydanına yeniden atıldı.
O gün büyük bir sevinç, büyük bir coşkuyla Filistinliler özgürlüğe kavuşan mahkûmları bağırlarına bastılar. Nice evde olduğu gibi Şeyh Yasin'in mütevazı evinde de bir coşku yaşanıyordu. Çocukları; etrafında pervane misali dönüyor, babalarına kavuşmanın sevinciyle gülücükler saçıyorlardı. Anneleri Halime Hatunun gözleri ışıl ısıldı. Takriben bir yıllık ayrılık süresince evinde hep bir sessizlik, bir sükûnet vardı. Şimdi ise evi yine eski neşesine kavuşmuş, şenlenmişti.
Abdi, on- on bir yaşlarında gelişkin bir çocuk olmuştu. Sevinci, yüzünden okunuyordu. Kızları da babalarının etrafını çevirmiş; kimi sarılmış Öpüyor, kimi de çekiştiriyordu. Şeyh Yasin, hepsini sevdi, iltifat etti: Abdi'yi/ küçük Meryem'i, Abdulhamit'i, Abdulğani'yi... Çocuklarını tek tek dinliyor, alakalı alakasız konuşmalarını/sözlerini kesmiyordu.
Özellikle kızlarının aşırı ilgisi onu etkilemiş, duygulan-dırmıştı. Şefkat ve merhameti nedense çocuklara karşı fazlaydı. Hele şehit ve esirlerin çocuklarıyla yetimleri görünce daha bir duygulanırdı.
Kızma baktı. Onları edepli, iffetli ve haya timsali birer mümine olarak yetiştirmek, en büyük arzusuydu. Çocuklarının, Özelikle kızlarının çok olmasının maddi olanaklarının az olmasıyla ilgisi yoktu. İnsanlar, onun felçli olmasını az çocuk sahibi olması gerektiğine yorsalar da; o, Allah'ın takdirinin tecelli edeceğini biliyordu.
Kız ya da erkek ilahi takdirden başka bir şey değildi. Bunu böyle bir teslimiyetle kabullenirken, insanlara neler oluyordu ki? Cehaletin ürünü olan, ruha sıkıntı veren bu düşüncelere sürekli karşı durdu. Kız çocuklarını erkeklerden ayırmadı. Hep sevdi, hep okşayıcı sözlerle gönüllerini aldı. Kalbin meyvesi olan çocukları, hele kızları bir başka sever, bir başka görürdü.
Etrafını çeviren çocuklarına baktığında cıvıl cıvıl koşuşturmalarını görünce, onları ne de çok sevdiğini daha bir anladı. Hemen her sabah onları görmeden evden ayrılmazdı. Sık sık onlarla konuşmadan, mutluluklarını paylaşmadan geçen her gün hep bir şeylerin eksikliğini hissederdi. Rabbi-ne şükretti, sonsuz sonsuz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi