Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sekizinci Bölüm Yıl - İslami Bilgiler - Piriintifada - 8. Sayfa

 

Sekizinci Bölüm

Yıl 1984!

Tüm giriş ve çıkışları tutulan mahallenin sokakları, si­lahlı İsrail askerleri, tanklar ve askeri araçlarla kaynıyordu. Her taraftan sarılan bina, Şeyh Yasin'in İslami irşad ve teb­liğ faaliyetlerinin yürütüldüğü İslam Cemiyeti'ydi. Bürosu dâhil birçok oda, mescit, eğitim yerleri postallarla çiğnendi.

Şeyh Yasin başta olmak üzere yardımcılarından bişçok kimse buradan yahut evlerinden alınarak tutuklandı. İsrail yönetimi tarafından genel bir baskındı yapılan.

Vakit geçirmeden gözleri bandajlı bir halde sorgu oda­sına alman Şeyh Yasin, birçok işkence ve hakaretlere maruz kaldı. Sakat olması, tekerlekli sandalyede bulunması, baş­kasının yardımına muhtaç olması fayda vermedi. Oldukça şiddetli işkenceler yaşadı. Sorgucular onun bu tahammülü ve sabrı karşısında her yolu denediyseler de nafile...

- Bak, dedi sorgucu. Hakkında silah kaçakçılığı yaptığı­na dair istihbaratımız var. Aslında her şeyi biliyoruz. Bu şe­kilde eğitim ve yardım faaliyetleri adı altında örgütlenerek halkı silahlandırıp bize karşı isyan ve direnişe teşvik ettiği­min * Romun

mehmet aü gönül

ni bilmediğimizi mi sanıyorsun? İsrail'i yıkmayı hedef alan gizli emirlerinden haberimiz yok mu sanıyorsun? Gizli giz­li bize karşı terörist yetiştirmenin cezasını bir gün çekeceği­ni bilmiyor muydun? Duyduğun gibi her şeyi biliyoruz. Sa- ' na zarar vermeden bize her şeyi anlatacaksın, tamam mı?

- Madem her şeyi biliyorsunuz, dedi Şeyh Yasin. Artık bir şey anlatmaya gerek yok.!

- Var var! Biz her şeyi biliyoruz; ama bir de senden duy­mak istiyoruz.

Şeyh Yasin sadece gülüyordu söylenenlere... Daha Ön­ce de birkaç defa gözaltına alınması, kısa zaman aralıklarıy­la tutuklanması, ona sorgu hakkında tecrübeler kazandırmıştı. Birden işkenceye ara verildi. İşkence odasındakilerin hepsi dışarı çıkarıldı. İçeri giren biri sesine merhametvari bir ton vererek konuştu:

- Vah, vah, vah! İnsan felçli bir adama bunu yapar mı?: Şeyh Yasin'in gözlerindeki bandajı çözdü. Biraz su içirdi.

- Bir ihtiyacın var mı? diye sordu.

- Hayır!

Yapmacık hareketlerine samimiyet yüklemeye çalışan

bu adama baktı Şeyh Yasin.

- Neden sana bu kadar hakaret ettiler, dedi adam. Sus­kundu Şeyh Yasin, konuşmak gelmiyordu içinden. Adam yine konuşmaya devam etti:

- Bak! Ben diğerleri gibi değilim. Konuşmaktan, anlaş­maktan yanayım. Şayet konuşmazsan sana çok daha kötü işkenceler yaparlar. Bu halinle sana yazık olur. Haydi, bu işi ikimiz aramızda halledelim ne dersin ha!

İçinde gizli bir tehdit olan bu sorgu tekniği, iyi ve kötü adam rolleri üzerine kuruluydu. Önceki kötü, sözde bu iyiydi. Bir çeşit Ali-Cengiz oyunu oynanıyordu.

Bir cevap vermek gereğini düşündü Şeyh Yasin, gözle­rini ona dikerek konuştu:

- Demek konuşmamı istiyorsun ha! Vatanımızı ve top­rağımızı işgal edip köylerimizi başımıza yıkan; insanlarımı­zı çoluk- çocuk, genç- yaşlı demeden katleden, halkımızı sürgünlere yollayan; Mescid- i Aksa'mızm hürmetini ayak­lar altına alan size karşı ne dememi bekliyorsun ey Yahudi! Tutmayan bu ellerim ve ayaklarımdan bu kadar korktuğu­nuza göre korktuğunuzun başınıza gelmesi yakındır inşaal-lah!

Şeyh Yasin'in sözleri birer kurşun gibiydi. Böyle bir şe­yi beki emiyor muşçasma birden deliye dönen adam tüm yu­muşaklığını bir kenara bırakarak bağırdı:

- Yeter, yeter! Kes sesini! Sen başı ezileceklerin ilkisin. Sana az yapmışlar bile. İşkence neymiş göreceksin.

Hırsla, sinirli sinirli terk etti sorgu odasını. Bir sorgucu daha bozulmuş, çileden çıkmıştı. Çektiği ızdırabı ve gördü­ğü hakaretleri unutarak acı acı güldü içinden Şeyh Yasin onca halsizliğine rağmen.

Zindana konuldu Şeyh Yasin. Hz. Yusuf aleyhisselamm mekânına... Etrafını saran yarenleri çevresinde pervane ol­dular. Yardımcılarından bazılarına gözü ilişince sevinçler yaşadı, bu beton âlemde.

Çevresine göz gezdirdi. Bu tarihi binanın sağlıksız ve

kötü şartlan hemen göze çarpıyordu. Uzun koridorlar, ba­samak basamak aşağılara inen merdivenler, rutubetli ve nemli duvarlar, adım başı parmaklıklar... Tam bir zindandı burası. Baskı ve hakaretin, işkencenin sürdüğü bir mekândı. Aşman duvarlar nice zulme yıllar boyu şahitlik yapmıştı. Dört bir yanı taş ve betonla inşa edilen bu zindanda koğuş­ların kalabalık ve tıka basa olması, ayrı bir sorundu.

Dışarıdayken yardım ettiği ailelerin bir kısmı tutuklu ve mahkûm aileleriydi. Yetimler, öksüzler gibi boyunları bükük eşler, çocuklar görmüştü. Şimdi b manzaranın eksik fertleriyle iç içeydi. İşgale direnen adsız kahramanlarla be­raberdi. Yahudi zulmünün canlı şahitleriydi bu insanlar.

Kimi aylar, kimi yıllardır mahkemelere, duruşmalara çıkarılmamış mazlum Filistinli mahkûmlar gördü. Hepsi­nin gözlerinde direnişin izzeti, direnişin şerefi muştu muş-tuydu. Alınları nurdan bir aydınlık, yüzleri bir sürür abide-siydi bu karanlık dünyada.

Günler geçti; Şeyh Yasin'in aralarında olmasıyla zindan ehli daha neşeli, daha diriydi. Yapılan dersler, Kur1 an çalış­maları, tefsir- hadis sohbetleri, siyasi söyleşiler mahpusha­neyi Medrese- i Yusufiye'ye çevirmiş, bir canlılık getirmişti. Nihayet mahkemeye çıkarıldı Şeyh Yasin. Karşısındaki yargıçlara baktı. Gözlerindeki habis parıl­tıyı fark etmemek imkânsızdı. Manalı manalı süzüyorlardı Şeyh Yasin'i. Önce kimlik tespiti yapıldı. Daha sonra yargı­lanmaya geçildi: Savcı, kararı çoktan verilmiş yargılanma­nın iddianamesini okudu. Lehte ve aleyhteki tüm savunma­lardan sonra yargıç kararı açıkladı.

- ... Sanık Ahmet Yasin'in eğitim ve yardım faaliyetleri adı altında yasadışı örgütlenme yoluna gidip İsrail devleti­ni yıkmak, yerine İslami bir devlet kurmak için çalıştığı ve bu gayeye binaen silah kaçakçılığı yaptığı, yapılan soruş­turmalar ve iddia makamının sunduğu delillerle suçu sabit bulunduğundan on üç yıl hapsine...

Daha önceki birçok yargılama gibi sathi olan bu yargı­lama, tam bir tiyatroydu. Her şey adaletsizlik ye zulüm üzere kurulu olan işgalci bir gücün gösterisiydi. Kendi va­tanında, işgalcilere karşı direnmenin adı terörizm olmuştu. Halbuki işgalci barış havarisi kesilen masum (!) Yahudi'ydi.

Mahkemenin kararı halkın büyük tepkisine sebep ol­du. Sendikalar, kitle örgütleri, Öğrenciler gösteriler düzen­liyor, tepkilerini dile getiriyordu. Bir de ağlayanlar vardı kuytu köşelerde: Esir ve şehit çocukları, dullar, yetimler, fakirler, yoksullar, Kufan ve eğitim talebeleri... Kimileri için hami, kimileri için baba, kimileri için bir öğretmendi Şeyh Yasin. Artık duvarların arkasında; ama bu insanların dualarındaydı.

Şeyh Yasin, kararı büyük bir tevekkülle karşıladı. Zin­dan arkadaşları bir yandan seviniyor, bir yandan üzülüyor­lardı. Çünkü zindanın hasta ve felçli, bakıma muhtaç bir in­sanın yeri olmadığını biliyor, buna üzülüyorlardı. Çünkü dışarıdaki halkın ona ihtiyacı vardı: Dul ve yetimlerin, fakir ve yoksulların, öğrencilerin... Kısaca herkesin bir şekilde hamisi, bir şekilde ümidiydi.

Şeyh Yasin zindanda olmasına rağmen, dışarıdaki teş-kilatsal faaliyetler olduğu gibi devam etti. Sanki o varmış

gibi yardımlar yapılıyor, Öğrencilere İslami dersler veriliyor, sportif ve sosyal içerikli faaliyetler devam ediyordu. Zira kurulan yapı zayıflamayacak tarzda, sağlam bir şekilde yıl­lardır sürüyordu.

Şeyh Yasin'in zindandaki mahrumiyetinden bu yana ön bir ay geçmişti. îlk defa bu kadar uzun kalmıştı zindan­da. Bu Yusufî hayatı kendisi için bir lütuf, bir ihsan-ı ilahi belledi. Bu güne kadar insanlarla iç içe, insanlarla birlikte yoğun kalabalıklardaydı. Fark etmemişti manevi eksiklikle­rini. Nefsi zaafiyetlerini kemale erdirmek için, zindan bir çi-lehaneydi. Bir arınma, nefsi terbiye ve ıslah yeri olarak id­rak etti zindanı. Sabır ve irfan mektebi anlayışıyla gönlünü tefekküre, dilini teşbihe, kalbini zikre adadı. Hayatının mü­cadele içindeki hızlı gelişimini, zindanın Yusufi öğretisiyle süsledi. Maneviyatını zenginleştirip nefsine sükûnet, ruhu­na letafet verdi. Hayatına yön veren gönül zenginliği ve ru­hunun yol göstericiliğini gece-gündüz ibadetinde, sünnetin ihyasında ve nafilenin Allah'a yakınlaştırıcı olma vasfında gördü. Bir tekkeye girmiş gibi kemale yönelen bir gidişata doğru yol aldı. Bu ayların, sonraki hayatında bir dönüm noktası olduğunu anlayacaktı. Bu diriler kabri, bu gerçek dostlar edinme diyarı onun hayatının mekteplerinden en

önemli mektepti.

İsrail'in zulüm dolu zindanlarını, Müslüman mahkûm­lar gülsen- i cennete çevirmişti. Mahpuslar Şeyh Yasin'den ve ilminden faydalanıyor, halka halka, koğuş koğuş bir mektep inşa ediyorlardı. Onun varlığı kısa bir sürede zinda­nın varlığını değiştirmiş, bir Medrese- i Yusufiyeye çevirmisti. Gündüzü ilim, gecesi ibadetti. Hayırlı günler yahut fertlerin gücü nispetinde belli zamanlar oruçla geçirildi. Aşk ve vecdin şahikasını yaşadı gönüller. Dışarıda eğitim faaliyetlerini koordine eden Şeyh Yasin'i Yüce Allah bu in­sanlar için mi bu mekânda tutuyordu acaba? Kim bilir?

Şeyh Yasin'in mahpus olduğu bu döneme kadar Filis­tin'de İsrail'e karşı yer yer direniş gösteren birçok örgütlen­me vardı. Kimi Yaser Arafat'ın FKO'sü gibi demokrat, kimi milliyetçi, kimi de sol söylem sahibi direniş gruplarıydı. Hepsinin de ortak noktası işgale karşı kararlı eylemlerde ve direnişte bulunmaktı.

Tunus'a sürgün edilen Arafat, Tunus'taki karargâhın­dan Örgütünü yönlendirirken, bazı örgütler de Filistin top­raklarında ısrarla eylemlerini ve direnişlerini sürdürüyor­du. Fakat Ekim 1985'in başında İsrail jetlerinin Arafat'ın Tu­nus'taki ikametgâhını bombalaması sonucu FKÖ, sürgün­den sonra ikinci büyük darbeyi aldı. Bu bombardımanın ar­dından, FKÖ'nün karargâh binası yok olurken, binanın çev­resinde bulunan elli kişi de öldü. İsrail jetlerinin sınırları aşan bu saldırganlığının emrini veren, o sıralarda başbakan olan Şimon Perez'di.

Yine bu yıl içinde İsrail'in artan zulmüne karşı, Ahmed Cibril liderliğindeki Filistin Halk Cephesi, büyük bir direniş gösteriyor, işgale karşı mücadeleden geri durmuyordu. Bir­çok örgüt İsrail askerlerini, casuslarını yahut önemli adam­larını kaçırıp Filistinli mahkûmlara karşılık serbest bırakır­dı. Bu taktik revaçta olan bir yöntemdi. Zira işgalci İsrail,

kaçırılan adamlarının mevki ve konum olarak değerli ol­duklarını biliyor, ölülerini dahi geri istiyordu. Bunda Yahu­di ırkının "seçkin ırk" olma dogması da etkiliydi. Bu milli ırkçılık nev- i şahsına münhasır bir İsrail öğretişiydi.

Bu sırada Ahmed Cibril'in liderliğindeki Filistin Halk Cephesi Örgütü birtakım Yahudileri kaçırmıştı. İşgalci İsrail ile muhtelif zamanlarda yapılan müzakereler sonucu 1260 Filistinli mahkûma karşılık elindeki Yahudileri bırakacaktı. Siyonist İsrail'in kabul ettiği bu mübadelede bırakılan 1260 Filistinli mahkûmlardan biri de Şeyh Yasin oldu.

Tevekkülle karşılanan kader-i ilahi, şükür ve hamdle neticelenen lütfü ilahiyle nihayet buldu. Şeyh Yasin artık serbestti. Yüce Allah; Şeyh Yasin hiç ummadığı ve bekleme­diği halde kendi dışında cereyan eden bir olayı, onun neca­tına vesile kıldı. Zira Yüce Allah tevekkül sahibi teslimiyet­çi kullarına ikramını, ummadıkları bir anda verir. Her şey ve herkesten ümitlerin kopup kalplerin dergâhına yöneldi­ği; bir samimiyetin, mazlum, yetim, dul, fakir, yoksul kalp­lerin ümit beslediği; halkın dualarının yönlendirdiği bir ka­der- i ilahinin lütfü ve ikramıydı. Bu lütufia manevi sorum­luluğunu idrak eden Şeyh Yasin işgale karşı verilen direni­şe değişik boyutlar kazandırmak için mücadele meydanına yeniden atıldı.

O gün büyük bir sevinç, büyük bir coşkuyla Filistinliler özgürlüğe kavuşan mahkûmları bağırlarına bastılar. Nice evde olduğu gibi Şeyh Yasin'in mütevazı evinde de bir coş­ku yaşanıyordu. Çocukları; etrafında pervane misali dönü­yor, babalarına kavuşmanın sevinciyle gülücükler saçıyorlardı. Anneleri Halime Hatunun gözleri ışıl ısıldı. Takriben bir yıllık ayrılık süresince evinde hep bir sessizlik, bir sükû­net vardı. Şimdi ise evi yine eski neşesine kavuşmuş, şen­lenmişti.

Abdi, on- on bir yaşlarında gelişkin bir çocuk olmuştu. Sevinci, yüzünden okunuyordu. Kızları da babalarının etra­fını çevirmiş; kimi sarılmış Öpüyor, kimi de çekiştiriyordu. Şeyh Yasin, hepsini sevdi, iltifat etti: Abdi'yi/ küçük Mer­yem'i, Abdulhamit'i, Abdulğani'yi... Çocuklarını tek tek dinliyor, alakalı alakasız konuşmalarını/sözlerini kesmi­yordu.

Özellikle kızlarının aşırı ilgisi onu etkilemiş, duygulan-dırmıştı. Şefkat ve merhameti nedense çocuklara karşı faz­laydı. Hele şehit ve esirlerin çocuklarıyla yetimleri görünce daha bir duygulanırdı.

Kızma baktı. Onları edepli, iffetli ve haya timsali birer mümine olarak yetiştirmek, en büyük arzusuydu. Çocukla­rının, Özelikle kızlarının çok olmasının maddi olanaklarının az olmasıyla ilgisi yoktu. İnsanlar, onun felçli olmasını az çocuk sahibi olması gerektiğine yorsalar da; o, Allah'ın tak­dirinin tecelli edeceğini biliyordu.

Kız ya da erkek ilahi takdirden başka bir şey değildi. Bunu böyle bir teslimiyetle kabullenirken, insanlara neler oluyordu ki? Cehaletin ürünü olan, ruha sıkıntı veren bu düşüncelere sürekli karşı durdu. Kız çocuklarını erkekler­den ayırmadı. Hep sevdi, hep okşayıcı sözlerle gönüllerini aldı. Kalbin meyvesi olan çocukları, hele kızları bir başka sever, bir başka görürdü.

Etrafını çeviren çocuklarına baktığında cıvıl cıvıl koşuşturmalarını görünce, onları ne de çok sevdiğini daha bir an­ladı. Hemen her sabah onları görmeden evden ayrılmazdı. Sık sık onlarla konuşmadan, mutluluklarını paylaşmadan geçen her gün hep bir şeylerin eksikliğini hissederdi. Rabbi-ne şükretti, sonsuz sonsuz.