Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - A (1)

6. RASÛLULLAH -Sallallahu aleyhi vesellem-’İN MEDİNEYİ MÜNEVVERE’YE VARIŞIYLA BÜYÜK BEDİR ĞAZVESİ ARASINDA GEÇEN OLAYLAR.. 3

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-’in Medine’ye Varması ve Orada Mescidini İnşa Etmesi 5

4. Ramazan Orucunun, Fıtır Sadakasının ve Mallarının Zekâtının Verilmesinin Emredilmesi: 9

5. Büyük Bedir Ğazvesi’nden Önceki Ğazve ve Seriyyeler: 10

İmâni Dersler ve Ölçüler. 11

7. BÜYÜK BEDİR ĞAZVESİ 15

BÜYÜK BEDİR ĞAZVESİ 17

1. Gazanın Seyri: 17

2. Küfrün Önderlerinin Helâk Olmaları: 19

Ebu Cehil'in Helâki: 19

Umeyye b. Halef'in Öldürülmesi: 19

Müşriklerin En Bedbahtı Ukbe B. Ebi Muayt'in Ölümü: 20

3. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'in En Kötü Durak Olan Cehennem Çukuruna Varmış Olan Küfür Ve Sapıklık Önderlerine Seslenmesi 20

4. Bedir Günü Meleklerin İnmesi: 21

5. Esirler Ve Ganimetlerin Mübah Kılınması: 21

6. İki Ordunun Karşılaştığı Gün Olan Furkan Günü’nde İmanî Parlak Manzaralar: 22

İmanî Dersler ve Ölçüler. 23

8. BEDİR'DEN SONRA UHUD'DAN ÖNCE MEYDANA GELEN OLAYLAR: 26

BEDİR’DEN SONRA UHUDDAN ÖNCE MEYDANA GELEN OLAYLAR.. 28

1. Küdr'de Suleym Oğulları Ğazvesi 28

2. Sevîk Ğazvesi 28

3. Zû Emar Ğazvesi: 28

4. Bahrân Ğazvesi: 28

5. Kaynuka Oğullarının Sürülmeleri: 28

Bazı Hususlar Ve İmanî Sonuçlar: 29

6. Ka’b b. el-Eşref'in Öldürülmesi: 29

İmanî Dersler ve Ölçüler: 30

9. UHUD ĞAZVESİ 33

1. Ğazvenin Bazı Özellikleri: 35

2. Ğazvenin Seyri Ve Olayları: 35

1. Şehidlerin Efendisi Hamza'nın Şehid Düşmesi: 40

2. Enes b. en-Nadr Radıyallahu anh'ın Şehadeti: 41

3. Cabir'in Babası Abdullah b. Haram’ın Şehadeti: 41

4. Huzeyfe'nin Babası El-Yemân (Allah İkisinden De Razı Olsun)'ın Şehadeti: 42

5. Amr b. el-Cemûh'un Şehadeti: 42

6. Abdullah b. Cahş'ın Şehadeti: 42

7. Mus'ab b. Umeyr radıyallahu anh'ın Şehadeti: 42

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in Hamrâu'l-Esed Gazasına Çıkması: 43

İmanî Dersler ve Ölçüler. 43

10. UHUD SAVAŞI VE HENDEK SAVAŞI ARASINDA OLAN OLAYLAR.. 47

1. Racî’ Günü. 49

İmâni Dersler ve Ölçüler: 49

2 -Maune Kuyusu Hadisesi 50

İmanî Dersler ve Ölçüler. 51

3- Benu Nadir’in Yurtlarından Çıkarılması 51

İmâni Dersler ve Ölçüler. 52

4- İkinci Bedir Ğazvesi 53

5- Dûmetu’l-Cendel Gazâsı 54

6- Dördüncü Yılda Gerçekleşen Diğer Olaylar: 54

11- AHZAB (HENDEK) SAVAŞI VE BENİ KURAYZA SAVAŞI 55

AHZAB (HENDEK) SAVAŞI 57

İmâni Dersler ve Ölçüler. 60

BENÎ KUREYZA ĞAZVESİ 62

İmâni Dersler ve Ölçüler: 64

***12- AHZAB VE BENİ KUREYZA HADİSELERİNİ TAKİP EDEN VE HUDEYBİYE ÖNCESİ MEYDANA GELEN OLAYLAR.. 65

12- AHZAB VE BENİ KUREYZA HADİSELERİNİ TAKİP EDEN VE HUDEYBİYE ÖNCESİ MEYDANA GELEN OLAYLAR.. 67

1- Ebu Rafii B. Ebi’l Hukayk’in Öldürülüşü. 69

İmâni Dersler ve Ölçüler: 69

2- Beni Lihyan Ğazvesi 71

3 - Necd Seriyyesi Ve Sümame b. Usal Olayı 72

İmâni Dersler ve Ölçüler: 72

4- Muraysi Yani Beni Mustalık Ğazvesi 72

Bu Ğazve Boyunca Gerçekleşen İbret Dolu Hadiseler: 73

A- Abdullah b. Übeyy’in sözü: 73

İmâni Dersler ve Ölçüler: 74

B- Rasûlullah -Sallallahu Aleyhi Vesellem-‘e Kılıç Çekip “Şimdi Seni Benden Kim Kurtaracak?” Diyen Bedevinin Kıssası: 75

İmâni Dersler ve Ölçüler: 75

C- İfk Hadisesi 75

İmâni Dersler ve Ölçüler: 78

13- HUDEYBİYE ANTLAŞMASI 81

Hudeybiye Kıssasındaki Belgeler, Mucizeler Ve Olaylar: 87

İmâni Dersler ve Ölçüler: 89


6. RASÛLULLAH -Sallallahu aleyhi vesellem-’İN MEDİNEYİ MÜNEVVERE’YE VARIŞIYLA BÜYÜK BEDİR ĞAZVESİ ARASINDA GEÇEN OLAYLAR

 

Bu dönemi Medineyi Münevvere’de İslâm devletinin kurulması merhalesi olarak adlandırmamız mümkündür.

Bu bölüm şu konuları içermektedir:

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-’in Medine’ye varması ve orada mescidini inşa etmesi.

Muhacirlerle ensarı ikişer ikişer kardeşler kılma.

Yahudilerle antlaşma.

Çarpışmanın (savaşın) meşru kılınması.

Bu mübarek dönem içindeki olaylar.



Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-’in Medine’ye Varması ve Orada Mescidini İnşa Etmesi

 

Enes İbn Mâlik Radıyallahu anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye vardığında Medine Avâlîsinde Amr İbn Avf oğulları mahallesi olarak adlandırılan mahalleye yerleşti. Onların arasında on dört gece kaldı. Sonra Neccar oğullarının ileri gelenlerine bir adam gönderdi. Onlar kılıçlarını kuşanmış halde geldiler. Ben şu an Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in bineğe binmiş, terkisine de Ebu Bekir Radıyallahu anh’i almış ve Neccar oğullarının ileri gelenlerinin de etrafına toplanmış halini görüyor gibiyim. Ebu Eyyub’un avlusuna kadar geldi. O, nerede namaz vakti girerse orada namazını kılardı. Koyun yataklarında da namaz kılardı. Sonra mescidin inşa edilmesini emretti. Neccar oğullarının ileri gelenlerine adam gönderdi. Onlar da geldiler. Onlara:

“Ey Neccar oğulları! Bana şu bahçenizi satın” diye buyurdu. Onlar:

“Hayır vallahi, biz onun için ücret istemiyoruz. Onu ancak Allah için bağışlarız” dediler. Oranın içinde size söyleyeceğim şu şeyler vardı: Orada müşriklerin kabirleri, yıkıntılar ve bir de hurma vardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem müşriklerin kabirlerinin açılmasını emretti ve açıldı (yani içindekiler başka yerlere nakledildi). Yıkıntıların düzlenmesini emretti ve düzlendi. Hurmaların da kesilmesini emretti ve kesildi. Hurma sırıklarını mescidin kıble tarafına dizdiler. Sütunlarını da taşlarla ördüler. Onlar bu taşları taşırken bir yandan da şiir söylüyorlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de onlara iştirak ediyordu ve şöyle diyorlardı:

“Ey Allah’ım! Ahiret hayrından başka (gerçek) hayır yoktur,

Ensâra da muhacirlere de yardım eyle!”[1]

İbn İshak diyor ki: “Rivayet ettiklerine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Kulsum İbn Hidem’in yanında kaldı. Sa’d İbn Hayseme’nin yanında kaldığı da söylenmektedir. Kulsum İbn Hidem’in yanında kaldığını söyleyenler, Kulsum İbn Hidem’in evinden çıktığında insanlarla konuşmak üzere Sa’d İbn Hayseme’nin evinde oturduğunu söylemektedirler. Böyle yapması ise onun yanında ailesi bulunmayan bekâr biri olması dolayısıylaydı. Orası aynı zamanda Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in muhacirlerden olan ashabının içinde bekâr olanların eviydi.

Ebu Bekir Sıddık Radıyallahu anh da Habib İbn İsâf’ın yanında kaldı. Bir râvi diyor ki: “Onun evi Hârice İbn Zeyd’in evinin üstündeydi.”

Ali bin Ebi Tâlib Radıyallahu anh Mekke’de üç gün ve gece kaldı. Bu süre içinde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanında bulunan ve birtakım insanlara ait emanetleri yerlerine ulaştırdı. Bu işi bitirince arkadan Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e yetişti ve o da Kulsum İbn Hedim’in evinde kaldı.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Kuba’da, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Amr bin Avf oğullarının yanlarında kaldı. Bu süre içinde oradaki mescidini yaptı.”[2]

Sonra Cuma günü Yüce Allah onu onların arasından çıkardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Cuma vaktine Salim bin Avf oğullarının arasında olduğu sırada erişti. Onların arasında cuma namazını Rânuna vadisi denilen vadinin iç tarafında yapılmış olan mescidde kıldı. Bu cuma namazı onun Medine’de kıldığı ilk cuma namazı oldu.”[3]

İbn Seyyidi’n-Nâs diyor ki: “Medine onun gelişiyle aydınlandı. Onun oraya ayak basmasıyla birlikte gönüller neşe doldu. İbn Mâce yoluyla bize şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “Bişr İbn Hilâl es-Savvâf’ın, Ca’fer bin Süleymân ed-Dab’i’den, onun Sâbit’ten, onun da Enes bin Mâlik Radıyallahu anh’ten rivayet ettiğine göre Enes Radıyallahu anh şöyle söylemiştir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Medine’ye girdiği gün gelince oranın içindeki her şey aydınlandı. Vefat günü olunca da oradaki her şey karardı. Ne zaman Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den ellerimizi kaldırdıysak kalplerimizi tanımaz olduk.”[4]

İbn Ebi Hayseme, Enes Radıyallahu anh’ten rivayet etmiştir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Medine’ye girdiği güne şahid oldum. Ondan daha güzel veya daha aydınlık bir gün görmedim.”[5]

Buhari, Berâ bin Azib Radıyallahu anh’in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “Medine halkının Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in gelişiyle sevindikleri kadar herhangi bir şeye sevindiklerini görmedim.”[6]

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in üstün İslâm devletini te’sis ederken ilk yaptığı şey Mescidi Nebevi’sini inşa etmek oldu. (İbadet kastıyla) yolculuk da ancak onun bu Mescidine veya Mescid-i Haram’a yahut Mescid-i Aksa’ya yapılır. Bu durum (yani başlangıçta mescidin inşa edilmesi) bize mescidin (caminin) İslâm’daki önemini göstermektedir.

Onun Mescid-i Nebevi’si İslâm davetiyle kulların kalplerini ve beldeleri fetheden kahramanları yetiştiren üniversite olmuştur. Bu itibarla mescidin görevi sadece beş vakit namazın kılındığı yer fonksiyonu icra etmek olmamıştır. Bunun yanısıra orası aynı zamanda Nebevî bir medrese ve bir ilim merkeziydi. Mescid sahabilerin kalplerinin içinde eridiği pota oldu. Böylece o kalplerdeki asabiyet (kavmiyetçilik), kendini beğenmişlik, söz dinlemezlik duyguları eriyip kaybolmuştur. Mescid kalpleri şirk, kin ve hased duygularından arındıran körük görevi gördü. Böylece onun arındırdığı bu kalpler ümmetin en temiz kalplerinden, en derin ilme sahiplerinden ve en az tekellüfe girenlerinden meydana gelen sahabileri oluşturdular.

Mescidin fonksiyonu beş vakit namazın farz kılınmasının ardından, birinci hicri yılda da ezan uygulamasının başlatılmasıyla kemâle erdi.[7] Önceleri beş vakit namazın hepsinde farz olan namaz iki rek’attı. Hicretten sonra öğle, ikindi ve yatsı namazlarına iki, akşam namazına da bir rek’at daha ilave edildi.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem daha sonra Mescidi Nebevi’nin sol tarafına mü’minlerin anneleri olan temiz hanımları için odalar yaptı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem birinci hicri yılın sonunda sıddık kızı sıddıka olan ve hanımları içinde en çok sevdiği Aişe Radıyallahu anha ile evlendi. O zaman Aişe Radıyallahu anha dokuz yaşındaydı.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem mescidini inşa ettikten sonra muhacirlerle ensarı ikişer ikişer birbirlerine kardeş kıldı. Bunu yapmaktaki amacı iç cepheyi sağlamlaştırmak, aralarındaki bağları kuvvetlendirmek ve ensarın, Allah’ın dinine yardımcı olmak, O’nun şeriatını yüceltmek amacıyla yurtlarını ve mallarını terkeden muhacir kardeşlerinin sıkıntılarına ortak olmalarını sağlamaktı. Yüce Allah ensarı şu sözüyle övmüştür:

“Onlardan önce o yurda yerlaşen ve imana sarılanlar kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinden rahatsızlık duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile (onları) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9)

Prof. Dr. Ekrem Ziya el-Umeri diyor ki:

“Ensarın büyük fedâkarlık göstermesine ve iyilikte bulunmalarına rağmen muhacirlerin onurlu bir hayat sürmelerine imkân verecek bir sistemin kurulması ve bunun uygulamaya geçirilen bir kanunla garantiye alınması gerekiyordu. Muhacirlerin saygınlıkları ve konumları, onları hiçbir şekilde kendilerini ensarın bakımına muhtaç kimseler gibi hissetmelerine meydan vermeyecek bir yasal düzenlemeyle durumlarının düzeltilmesini gerektiriyordu. Bundan dolayı kardeşleştirme düzenlemesi getirildi. Bu uygulamanın başlatılması tarihiyle ilgili rivayetler arasında çok az farklılıklar vardır. Bütün bu rivayetlerin hepsi söz konusu uygulamanın hicretin birinci yılında başlatıldığı üzerinde birleşmektedir. Ancak Medine’deki mescidin inşa edilmesinden önce mi yoksa bu mescidin inşaatı sırasında mı başlatıldığı konusunda rivayetler farklıdır. Rivayetlerin açıkca ifade ettiğine göre bu uygulamanın ilanı Enes bin Mâlik Radıyallahu anh’in evinde olmuştur. Kardeşleştirme iki taraf yani muhacirler ve ensâr arasında oldu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem her bir muhacirle bir ensârı ikişer ikişer kardeşleştirdi. Kardeşleştirme işlemi doksan adamı kapsadı. 45 adam muhacirlerden, 45 adam da ensârdandı.

Kardeşleştirme sistemi kardeşleştirilenlere birtakım özel yükümlülükler getiriyordu. Öncelikle iki kişi arasında dayanışma uygulaması (muvâsât; sıkıntılara birlikte karşı durma, taraflardan birinin zora düşmesinde diğerinin ona yardımcı olması vs.) getiriyordu. Dayanışma (muvâsât) sadece belli şeylerle sınırlı değildi. Aksine, hayatın zorluklarını karşılamada maddi yardım olsun, birbirini gözetme olsun, karşılıklı ziyaretleşme, öğüt verme ve sevgi olsun yardım ve destek açısından yapılması gereken her şeyi kapsayacak şekilde mutlak anlamda kullanılmıştı. Hatta bu kardeşleştirme işlemiyle birlikte kardeşleştirilenlerin neseb yoluyla akraba olanlardan öncelikle birbirlerine mirasçı olmaları uygulaması getirildi. Bu uygulamayla kardeşleştirilenler birbirlerine kan yoluyla akraba olanlardan daha yakın ve daha ileri derecede birbirlerine bağlı kılınmışlardı.[8] Ancak bu miras uygulaması daha sonra Yüce Allah’ın şu sözüyle nesh edildi:

“Allah’ın kitabına göre, akrabalar (mirasta) birbirlerine daha yakındırlar. Allah her şeyi bilmektedir.” (Enfal, 8/75)

Bu nesih işlemi ise ganimetlerle ve yeni vatanlarında geçim kaynakları temin etmenin yollarını öğrenmeleriyle muhacirlerin durumları düzeldikten sonra oldu. Bu durum ensarın kardeşleri olan muhacirleri ne kadar üstün bir sevgiyle sevdiklerini ortaya koymaktadır.

Ebu Hureyre Radıyallahu anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ensar gelerek:

“(Ya Rasûlallah) Hurmalıklarımızı bizimle muhacir kardeşlerimiz arasında paylaştır” dediler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Öyle olmaz” buyurdu. Bunun üzerine ensar (Rasûlullah’ın da işareti üzerine muhacirlere) şöyle dediler:

“(Terbiye ve sulama) külfetini siz üzerinize alırsanız, biz de sizi mahsule ortak yaparız” Ensar ve Muhacirler:

“(Peygamberin emrini) işittik ve itaat ettik” dediler.[9]

Enes Radıyallahu anh’in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Abdurrahman bin Avf geldi. (Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onunla Sa’d bin Rebi el-Ensâri’yi kardeşleştirdi. Ona malının ve eşlerinin yarısını kendisine vermeyi (yani malının yarısını vermeyi ve iki eşinden birini boşayıp onun nikâhlamasına imkân sağlamayı) teklif etti. Bunun üzerine Abdurrahman şöyle dedi:

“Allah senin için eşlerini de malını da bereketli kılsın. Sen bana pazarın yolunu göster” dedi. O da kaymak ve yağ satarak biraz kâr sağladı. Birkaç gün sonra (Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onun üzerine safran kokusu sürünmüş olduğunu gördü. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Neyin var ey Abdurrahman?” diye sordu. O da:

“Ya Resulallah Sallallahu aleyhi vesellem! Ensardan bir kadınla evlendim” dedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Onun için ne kadar mehir verdin?” diye sordu. O:

“Bir çekirdek ağırlığında altın” dedi. (Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de:

“Bir koyunla da olsa velime (düğün yemeği) ver” diye buyurdu.”[10]

Safiyyurrahman el-Mubârekfuri diyor ki:

“Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye hicret ettikten ve Müslümanlar arasında inanç, siyaset ve düzende birliği sağlamak suretiyle burada yeni İslâm toplumunun oturduğu temelleri sağlamlaştırdıktan sonra Müslüman olmayanlarla ilişkilerini de belli bir düzene oturtma gereği duydu. Onun bu konudaki düşüncesi ise bütün insanlık için güven, barış, mutluluk ve iyiliğin şartlarını oluşturmaktı. Bunu (öncelikle) bölgeyi uyumlu tek bir yapıya kavuşturmakla yapmak istiyordu. Dolayısıyla bu konuyla ilgili, taassup ve taşkınlıklarla dolu dünyanın benzerini gerçekleştiremediği bir şekilde nelere müsamaha edileceği, nelerin sınırı aşmak sayılacağı hususunda birtakım kanunlar koydu.

Daha önce de belirttiğimiz üzere Medine’nin etrafını saran gayri Müslimlerden en yakında bulunanlar yahudilerdi. Onlar her ne kadar içlerinde Müslümanlara karşı bir düşmanlık besliyor idilerse de henüz herhangi bir şekilde direniş göstermemiş, husumetlerini dışa vurmamışlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onlarla bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmada din ve mal konusunda onlara mutlak hürriyet verdi. Sürgün, müsadere ve hasımlaşma siyasetine başvurmadı. Bu anlaşmanın uygulamaya geçirmesiyle Medine ve çevresi, başkenti Medine olan uyum içindeki bir devlet sıfatı kazandı. Tabir yerindeyse bu devletin devlet başkanı da Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’di. Bu devlette söz sahibi olanlar, yönetimde yetkili olanlar da Müslümanlardı. Böylece Medine İslâm’ın gerçek bir başkenti oldu.”[11]

İbnu’l-Kayyim -Rahmetullahi aleyh- diyor ki: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’de bulunan yahudilerle antlaştı ve kendisiyle onların arasında bir yazı (antlaşma metni) yazdı. Onların hahamları ve bilginleri olan Abdullah bin Selâm hemen harekete geçerek İslâm’a girdi. Geneli ise küfürde kalmaktan başka bir şeye razı olmadı.

(Medine’deki yahudiler) üç kabileden oluşuyorlardı: Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kurayza oğulları. Her üçü de (daha sonra) Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e karşı savaşa girdi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de Kaynuka oğullarına iyilikle muamele etti. Nadir oğullarını sürgüne gönderdi. Kurayza oğullarının da büyüklerini öldürdü, çocuklarını esir aldı. Haşr suresi Nadir oğulları, Ahzab Suresi de Kurayza oğulları hakkında inmiştir.”[12]

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in hicretinin birinci yılında, İslâm’ın belli bir güç sahibi olması ve devletini kurmasının ardından meydana gelen önemli gelişmelerden biri de Yüce Allah’ın Peygamber’ine ve diğer mü’minlere savaş için izin vermesidir.

İbnu’l-Kayyim -Rahmetullahi aleyh- diyor ki: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye yerleşince ve Yüce Allah onu hem kendi yardımıyla hem ensardan olan mü’min kullarıyla güçlendirince, öte yandan ensarın da daha önce kalplerinde bulunan düşmanlık ve kin duygularını kaldırıp kalplerini birbirine yaklaştırınca, Allah’ın dininin yardımcıları ve İslâm’ın askerleri olan bu kişiler, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’i çeşitli tehlikelere karşı korumaya başladılar., Bu kişiler onun için kendi canlarını feda ettiler. Ona olan sevgileri, kendi babalarına, çocuklarına ve eşlerine karşı olan sevgilerinin önüne geçti. Hatta onu kendi canlarından da üstün tuttular. Araplar ve yahudiler onlara aynı yaydan ok atmaya başladılar (yani hepsi onlara karşı birlik yaparak ortak hareket etmeye başladılar). Onlara karşı düşmanca ve savaşçı bir tutum içine girdiler. Her yandan kendilerini sıkıştırdılar. Yüce Allah ise onlara sabretmelerini, bağışlamalarını ve görmezlikten gelmelerini emrediyordu. Güçleri artıncaya ve durumları sağlamlaşıncaya kadar da böyle devam etti. Bundan sonra onlara savaş için izin verildi. Ancak henüz üzerlerine farz kılınmamıştı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurdu:

“Kendileriyle savaşılan (mü’minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (savaşa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir.” (Hacc, 22/39)

Bazıları: “Bu izin Mekke’de olmuştu. Bu âyetin geçtiği sure de Mekke döneminde inmiş surelerdendir” demişlerdir. Ancak bu iddia çeşitli yönlerden hatalıdır:

Birinci olarak: Yüce Allah onlara Mekke’deyken savaşmaları için izin vermemişti. Zaten Mekke’de savaşmalarına imkân verecek kadar güce sahip değillerdi.

İkinci olarak: Ayetteki anlatım ve ifade de bu iznin hicretten ve Müslümanların yurtlarından çıkarılmalarından sonra olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu âyetin devamında şöyle deniyor: “Onlar sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır.” (Hacc, 22/40) Burada sözü edilenler ise bizzat muhacirlerdir.

Üçüncü olarak: Aynı surede geçen: “Bunlar Rableri hakkında çekişen iki hasım taraftır.” (Hacc, 22/19) âyeti Bedir günü karşı karşıya gelen iki grup hakkında inmiştir.

Dördüncü olarak: Bu surenin sonunda (77. âyetinde) “Ey iman edenler!” diye hitab edilmektedir. Bu hitab ibaresini içeren âyetlerinse tümü Medenîdir (Medine döneminde inmiştir). “Ey insanlar” hitabı ise müşterektir (Mekkî âyetlerde de Medenî âyetlerde de geçmektedir.)

Beşinci olarak: Bu surede cihadla emredilmiştir. Cihadın ise elle yapılan şekli ve daha başka şekilleri bulunmaktadır. Cihad kavramı bunların hepsini içine alır. Mutlak anlamda cihadla emrin ise hicretten sonra olduğunda şüphe yoktur. Delil göstererek cihad etmek ise Mekke’de emredilmiştir. Bu emir de Yüce Allah’ın şu âyetinde geçmektedir:

“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve onlara karşı onunla (Kur’an’la) büyük bir cihad ver.” (Furkan, 25/52)

Bu sure (Furkan Suresi) Mekke döneminde inmiştir. Burada kastedilen cihad ise tebliğ ve delil göstererek cihad etmektir. Hac Suresinde emredilen cihada ise kılıçla cihad etmek de girmektedir.

Altıncı olarak: el-Hakim’in, Müstedrek’inde el-A’meş’ten, onun Said bin Cubeyr’den, onun da Abdullah bin Abbas Radıyallahu anh’tan rivayet ettiğine göre Abdullah bin Abbas Radıyallahu anh şöyle demiştir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Mekke’den çıktığında Ebu Bekir Radıyallahu anh şöyle söyledi: “Peygamberlerini çıkardılar. Biz Allah’tanız ve yine O’na döneceğiz. (İnnâ li’llahi ve innâ ileyhi râci’un). Onlar mutlaka helâk edileceklerdir.” Ardından Yüce Allah şu âyeti indirdi:

“Kendileriyle savaşılan (mü’minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (savaşa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir.” (Hacc, 22/39)

Bu ise savaş hakkında inen ilk âyettir.”[13] Bu rivayetin isnâdı Buhari ve Müslim’in şartlarına uygundur. Surenin siyâkı (ifadeleri), içerisinde Mekke döneminde inmiş âyetlerin de bulunduğunu gösteriyor. Şeytanın Peygamber -Aleyhisselam-’ın arzuladığı şeye fitne karıştırmasıyla ilgili kıssa[14] Mekke dönemine aittir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir.

Daha sonra Yüce Allah onlara, kendileriyle savaş etmeyenlere karşı değil de sadece savaş edenlere karşı savaşmayı farz kılmıştır. Bu konuda da şöyle buyurmuştur:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın, ancak haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

Daha sonra da bütün müşriklere karşı savaşmalarını farz kılmıştır. Yani savaşmak kendilerine önce yasaktı, sonra buna izin verildi, sonra savaşı önce başlatanlara karşı savaşmakla emrolundular, sonra da bütün müşriklere karşı savaşmakla emrolundular. Bu konuda ise iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu farz, farzı ayındır, diğer ve meşhur olan görüşe göre ise farzı kifâyedir.”[15]

Şeyh Muhammed el-Hudari -Allah kendisine rahmet eylesin-, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in hicretten sonra cihad konusundaki tutumunu özetleyerek anlatıyor. Onun ifade ettiğine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in düşmanlar karşısındaki çarpışması aşağıdaki esaslar üzere olmuştur:

1. Mekke müşriklerinin savaş açan kişiler (muharipler) olarak değerlendirilmesi. Çünkü düşmanlığı önce onlar başlatmışlardı. Müslümanlara da onlara karşı savaşma ve ticaret mallarını müsadere etme hakkı doğmuştu. Bu, Yüce Allah Mekke’nin fethine izin verinceye veya iki taraf arasında geçici bir ateşkes sağlanıncaya kadar devam etti.

2. Yahudilerin hıyanetleri ve müşriklerin tarafını tuttukları görülünce onlarla da çarpışıldı. Sürgün ve öldürme yoluyla onların tarafından gelecek tehlike tamamen bertaraf edilinceye kadar da bu çarpışma devam etti.

3. Her ne zaman Araplardan bir kabile Müslümanlara karşı saldırıda bulundu veya Kureyş kabilesiyle işbirliği yaptıysa ona karşı da savaş yapıldı.

4. Hıristiyanlar gibi kitap ehlinden olanlardan herhangi birileri düşmanlığı başlattıysa (saldırıyı başlatan taraf olduysa), İslâm’ı kabul edinceye ve aşağılığı kabullenerek cizye verinceye kadar onlara karşı da savaşıldı.

5. Müslüman olan herkes kanını ve malını emniyete almış oluyordu, ancak üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekiyordu. Müslüman olmak öncesiyle olan bağlantısını kesiyordu (yani Müslüman olan bir kimse geçmişte yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmuyordu.)[16]

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Medine’ye gelişiyle Bedir ğazvesi arasında geçen bu mübarek dönemde bazı önemli gelişmeler oldu. Şimdi, bu gelişmelerden özetle söz edecek sonra Allah’ın izniyle, “imâni dersler ve ölçüler” kısmına geçeceğiz.

1. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Kuba’da yanında kaldığı Kulsûm bin Hedm, ardından da nakiblerden (ensar adına Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’le anlaşmaya gelen elçilerden) olan Es’ad bin Zurâre vefat etti. Es’ad bin Zurâre Radıyallahu anh ikinci Akabe bey’atının yapıldığı gece Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e ilk bey’at edenlerdendi. Sözü edilen iki kişinin her ikisi de ensardandı.

Bu arada muhacirlerden de Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in süt kardeşi olan Osman bin Maz’un Radıyallahu anh vefat etti. Muhacirlerin yaşlılarından ve çokca ibadet edenlerindendi. Baki’ kabristanına gömülen ilk kişi olmuştur.

Bu arada Mekke’deki müşriklerden el-Velid bin Muğire öldü. Rivayet edildiğine göre o, ölüm anı yaklaşınca bağırmaya başladı. Ebu Cehl kendisine:

“Niye bağırıyorsun amca?” diye sordu. O da:

“Vallahi ben öleceğimden dolayı bağırmıyorum. Ama İbn Ebi Kebşe’nin dininin Mekke’de üstün geleceğinden korkuyorum” dedi. Ebu Cehl de:

“Korkma. Ben onun üstün gelemeyeceği üzere garanti veriyorum” dedi. Yine Mekke müşriklerinden el-As bin Vâil de bu arada öldü. Böylece Yüce Allah Müslümanları bu iki azgının şerrinden kurtarmış oldu.

2. Bu dönemde muhacirlerin bir çocukları dünyaya geldi ki o da (daha sonra) oruç ve namaz düşkünü bir süvari olarak tanınan Abdullah bin Zubeyr Radıyallahu anh’di. Ebu Bekr Radıyallahu anh’ın kızı Esmâ Radıyallahu anh hicret ederek Medine’ye geldi. Kubâ’ya yerleştiği sırada Abdullah bin Zubeyr Radıyallahu anh’ı dünyaya getirdi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem tatlı bir şeyi ağzında çiğneyerek bebeğin ağzına koydu ve kendisi için bereketle dua etti. Müslümanlar onun doğumuyla sevindiler. Bu dönemde ensardan ilk dünyaya gelen çocuk da en-Nu’man bin Beşir Radıyallahu anh oldu.

3. Bu dönemde meydana gelen gelişmelerden biri de kıblenin Mescid-i Aksa tarafından Mescid-i Haram tarafına çevrilmesidir.

İbnu’l-Kayyim -Rahmetullahi aleyh- şöyle diyor: “Yüce Allah”ın kıbleyi önce Mescid-i Aksa tarafına doğru yapmasında sonra Mescid-i Haram tarafına çevirmesinde büyük hikmetler; Müslümanlar, müşrikler, yahudiler ve münâfıklar için de birer imtihan vardı. Müslümanlar: “Duyduk ve itaat ettik” dediler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bildirildiğine göre onlar şöyle demişlerdir:

“Bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır.” (Ali İmran, 3/7)

Onlar Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdi. Dolayısıyla onlar için ağır bir şey olmadı. Müşrikler ise: “Bizim kıblemize doğru döndüğüne göre bizim dinimize dönmesi de ihtimal dahilindedir” dediler. Oysa o kıbleye doğru dönmesi sırf onun hak olması (vahiyle bildirilmesi) dolayısıylaydı. Yahudiler de:

“Kendinden önceki peygamberlerin kıblelerine muhalefet etti. Peygamber olsaydı peygamberlerin kıblelerine doğru namaz kılardı” dediler. Münâfıklar da şöyle dediler:

“Muhammed ne tarafa doğru yöneleceğini bilmiyor. Eğer birincisi hak idiyse şimdi onu bırakmış oldu. İkincisi hak ise o zaman da demek ki birinci kıblesinde batıl üzereydi.”

İnsanların kafaları çalışmayanları bu şekilde pek çok dedikodu çıkardılar. Sonuç itibariyle Yüce Allah’ın şu sözünde bildirdiği şey gerçekleşti:

“Şüphesiz bu sadece Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimselerden başkasına ağır gelir.” (Bakara, 2/143)

Bu, Allah tarafından bir imtihandı. Allah, kimin peygambere uyduğunu ve kimin de ökçelerinin üzerine geriye döndüğünü ortaya çıkarmak için kullarını bu şekilde imtihan etmişti.[17]

 

4. Ramazan Orucunun, Fıtır Sadakasının ve Mallarının Zekâtının Verilmesinin Emredilmesi:

 

Şeyh Muhammed el-Hudari şöyle diyor: “Bu yılın yani hicretin ikinci yılının Şa’ban ayında, Yüce Allah İslâm ümmetine Ramazan ayı orucunu tutmalarını farz kıldı. Ondan önce Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem her aydan üç gün oruç tutuyordu. Oruç bu dinin direklerinden ve ondaki nizamı tamamlayan unsurlardandır. İnsan tabiatı kendi nefsini sevmeye, özellikle onun yararına olanı elde etmek için çaba harcamaya yatkındır. Bunu yaparken kendi dışındaki ihtiyaç sahiplerini ve düşkünleri görmezlikten gelir. Mutlaka onları, sahip oldukları imkânları ihtiyaçlarını gidermelerine yetmeyen kimselerin, ihtiyaç içinde olduklarını görmeye zorlayan bir zorlayıcının olması gerekir. Bu konuda ise, açlık ve susuzluğu tatmaktan daha etkili bir şey yoktur. Çünkü nefis bu ikisini tadınca yumuşar ve ahlâki özellikleri düzelir. Böylece sadakalar dağıtmak ona kolay gelir. Bundan dolayıdır ki hikmet sahibi olan şeriat koyucu (Allah) orucun arkasından fıtır zekâtını vacib kılmıştır. İnsanın bu zekâtı gönülden gelen bir cömertlikle ve samimi bir sevgiyle verdiğini görürsün.”[18]

Yine bu yılda malların zekâtını vermek de farz kılındı. Bu ise, fakirlerin ve düşkünlerin, zengin kardeşlerine herhangi bir zarar vermeden onların mallarından yemelerine imkân sağlayan biricik düzendir. Mal varlığı yirmi dinara yahut iki yüz dirheme varır ve bunun üzerinden bir yıl geçerse onun kırkta birini yani yüzde iki buçuğunu zekât olarak vermek gerekir. Mal varlığı arttıkça o oranda zekât verilir. Taassubdan uzak akıl sahibi biri hemen ilk bakışta, bu düzenin zenginlere herhangi bir zarar vermediği halde, çeşitli milletlerin fakirlerinin kendi devletlerinin sistemlerine karşı çıkmalarına ve uygarlığın güçlendirilmesi, toplumsal güvencenin sağlanması ilkelerini yerleştirme çalışmalarına dair zorlukların hafifletilmesini sağladığını görür.[19]

 

5. Büyük Bedir Ğazvesi’nden Önceki Ğazve ve Seriyyeler:

 

İbn Abdi’l-Berr diyor ki: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye vardığı ay olan Rebiu’l-evvel ayının kalan kısmında ve o yılın bütün kalan kısmında Medine’de ikamet ederek Allah’a davet etmeye ve Allah’ın kendisine bildirdiklerini öğretmeye devam etti. Hicretin ikinci yılının Safer ayına kadar da bu şekilde devam etti. Safer ayında ise bir ğazve için çıktı. Medine’de de yerine Sa’d bin Ubade’yi bıraktı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem o seferinde Veddan’a kadar gitti ve Damra bin Abdilmenât bin Kinâne oğullarıyla bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmayı onların adına başkanları Mahşiyy bin Amr imzaladı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem daha sonra Medine’ye döndü ve hehangi bir savaşa girmedi. Bu Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in bizzat kendisinin çıktığı ilk ğazve oluyordu.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Ebvâ ğazvesinden döndükten sonra  Safer ayının kalan kısmını, Rebiu’l-evvel ayını ve Rebiu’l-ahir ayının ilk günlerini Medine’de geçirdi. Bu süre içinde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem amcası Hamza bin Abdilmuttalib’i muhacirlerden otuz süvariyle birlikte el-İys tarafına deniz kenarında bir sefere gönderdi. Bu seriyyede ensardan kimse yoktu. Bu seriyye Mekke halkından olan kâfirlerden Ebu Cehl’in önderliğinde üç yüz süvariyle karşı karşıya geldi. O zaman onların içlerinden Mecdi bin Amr el-Cuheni aralarına girdi ve onun aracılığıyla iki grup anlaştı. Dolayısıyla aralarında herhangi bir çarpışma olmadı. Ancak o seriyyenin içinde yer alan Sa’d bin Ebi Vakkas Radıyallahu anh bir ok attı. Bu, Allah yolunda atılan ilk ok olmuştu. O gün kâfirlerin arasından Mikdad bin Amr ve Ukbe bin Gazvân Müslümanların tarafına kaçtı. Bu ikisi daha önce Müslüman olmuşlardı. Ancak o güne kadar Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gitmek için bir yol bulamamışlardı.

Daha sora Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, Medine’ye varışının üzerinden bir yıl geçtikten sonraki Rebiu’l-ahir ayında bir ğazveye çıktı. Medine’de de yerine Saib bin Osman bin Maz’un Radıyallahu anh’ı görevlendirdi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bu ğazvede Radva taraflarındaki Buvat’a kadar gitti. Daha sonra Medine’ye döndü ve herhangi bir çarpışmaya girmedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem o Rebiu’l-ahir ayının kalan kısmını Medine’de geçirdi.

Cemadâ aylarının (Cemâdiye’l-ulâ ve Cemâdiye’s-sâniye aylarının) bir kısmını ğazveyle geçirdi. Bu ğazve esnasında Medine’de Ebu Seleme bin Abdi’l-esed’i görevlendirdi. Uşeyra tarafına doğru biraz yol aldı. Cemâdiye’l-ulâ ayının kalan kısmını ve Cemâdiye’l-âhire ayından birkaç geceyi burada geçirdi. Orada Mudlic oğullarıyla bir anlaşma yaptı. Sonra Medine’ye döndü ve herhangi bir çarpışmaya girmedi.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, Uşeyra’dan döndükten sonra Medine’de sadece on gün veya buna yakın bir süre kaldı. Kurz İbn Câbir el-Fihrî Medine’nin sürülerine baskın düzenledi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem da onu ele geçirmek üzere çıktı. Bedir tarafında Sefvân Vadisi diye adlandırılan vâdiye kadar ilerledi. Ancak Kurz’un izini kaybedince Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem da Medine’ye döndü.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Kurz bin Câbir’i ele geçirmek üzere çıktığı ve Birinci Bedir Ğazvesi olarak adlandırılan bu seferinden döndükten sonra Cemâdiye’l-âhire ayının kalan kısmını ve Receb ayını Medine’de geçirdi. Receb ayında Abdullah bin Cahş’ı muhacirlerden sekiz kişiden oluşan bir grupla sefere çıkardı. Abdullah bin Cahş’ın eline bir yazı verdi ve iki gün yürüyünceye kadar bu yazıyı okumamasını, bu kadar mesafeyi katettikten sonra açıp okumasını istedi. Arkadaşlarından da kimseyi zorlamamasını emretti. Abdullah bin Cahş, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in kendisine emrettiğini yaptı. Yazıyı açıp baktığında içinde şu ifadenin yazılmış olduğunu gördü: “Benim bu yazımı okuduğunda Mekke ile Tâif arasındaki Nahle’ye varıncaya kadar ilerle. Böylece orada Kureyşlileri gözle ve bizim için onların haberlerini öğren.”

Abdullah bin Cahş Radıyallahu anh yazıyı okuyunca: “Duyduk ve itaat ettik” dedi. Sonra bu durumu ve içlerinden kimseyi zorlamayacağını arkadaşlarına bildirdi. Kendisinin Allah rızası için, kendisine uyanlarla birlikte harekete geçeceğini, hiç kimse uymazsa dahi yalnız başına ilerleyeceğini ifade ederek şehadeti isteyenin harekete geçmesini, ölümden hoşlanmayanın da geri dönmesini istedi. Onlar da şöyle dediler:

“Hepimiz senin arzuladığını arzuluyoruz. İçimizde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in emrini dinleyip itaat etmeyecek kimse yoktur.” Böylece o (Abdullah bin Cahş) Radıyallahu anh harekete geçti ve onunla beraber arkadaşları da harekete geçtiler. Hicaz yoluna doğru yöneldi. Sa’d bin Ebi Vakkas ve Utbe bin Gazvân’ın sırayla bindikleri develeri kaçtı. O ikisi bu deveyi yakalamak isterken geri kaldılar. Abdullah bin Cahş diğerleriyle birlikte ilerlemeye devam etti ve Nahle’ye kadar vardı. Yanlarından Kureyşlilerin kuru üzüm ve bazı ticaret eşyaları yüklü bir kervanları geçti. Kervanda Amr İbnu’l-Hadrami vardı. Müslümanlar aralarında istişare ettiler ve: “Biz şimdi haram aylarından olan Receb’in son günündeyiz. Eğer onları öldürürsek haram aydaki yasağı çiğnemiş oluruz. Onları bu gece bırakırsak o zaman da Harem’e girerler” dediler. Sonra onlarla karşı karşıya gelmek üzere görüş birliği yaptılar. Vakid bin Abdillah et-Temimi, Amr İbnu’l-Hadrami’ye bir ok attı ve onu öldürdü. Osman bin Abdillah ve Hikem bin Keysân’ı da esir aldılar. Nevfel bin Abdillah da kaçtı. Sonra ticaret mallarını ve adı geçen iki esiri (Medine’ye) götürdüler. Abdullah bin Cahş Radıyallahu anh: “Ganimet olarak ele geçirdiklerimizin beşte birini Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e bırakın” dedi ve öyle yaptılar. Bu İslâm’da ganimetten ayrılan ilk beşte bir pay oldu. Daha sonra Kur’an’ın şu âyeti indi:

“Allah’a ve (hakla batılın) ayrıldığı günde, iki topluluğun karşı karşıya geldiği o günde, kulumuza indirilmiş olana iman ediyorsanız bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiklerinizin beşte biri Allah, Rasulu, yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolda kalmış kişi içindir. Allah her şeye güç yetirendir.” (Enfal, 8/41)

Böylece Allah ve Peygamberi, Abdullah bin Cahş’ın bu konuda yapmış olduğu muameleyi takrir etmiş, ona razı olmuş ve İslâm ümmeti için kıyamet gününe kadar geçerli bir uygulama haline getirmiş oldu.

Bu ganimet aynı zamanda İslâm’da ele geçirilen ilk ganimet oldu. Söz konusu iki esir de ilk esirler, Amr İbnu’l-Hadrami de (müşrikler tarafından) öldürülen ilk kişi oldu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, Amr İbnu’l-Hadrami’nin haram ayda öldürülmesini tenkid etti. Bunun üzerine o seriyyeye katılanlar da yaptıklarına pişman oldular. Daha sonra Yüce Allah şu âyetini indirdi:

“Sana haram aydan, onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak büyük bir günâhtır. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a karşı nankörlük etmek, halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük bir günâhtır. Bozgunculuk ise öldürmekten daha fenadır. Onlar eğer güç yetirebilirlerse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner ve sonra da kâfir olarak ölürse, işte onların yaptıkları işler dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir ve işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.” (Bakara, 2/217)

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem söz konusu iki esir için fidye almayı kabul etti. Osman bin Abdillah daha sonra Mekke’de kâfir olarak öldü. el-Hikem bin Keysân ise daha sonra Müslüman oldu, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’le birlikte bulundu ve Ma’une kuyusu çarpışmasında şehit edildi. (Daha önce deveyi aramak üzere geri kalmış olan) Sa’d Radıyallahu anh ve Utbe Radıyallahu anh de Medine’ye sağ salim bir şekilde döndüler.[20]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler

 

1. Muhammed el-Gazali şöyle diyor: “İslam ümmeti nasıl olursa olsun hayatını sürdürmek gayesini güden; yaşamak için gerekli olan şeyleri elde ettiği sürece nereye gittiğine aldırış etmeyen ve rahatı yerinde olunca başka şey aramayan bir ümmet değildir. Örnek İslam toplumu hiçbir zaman bu şekilde düşünülemez. Müslümanlar, kendilerinin Allah’la olan bağlantılarını belirleyen, hayata bakış tarzlarına açıklık getiren, içerdeki işlerini özel birtakım prensiplere göre düzenleyen ve dışarıyla olan bağlantılarını belirli hedeflere göre yönlendiren belli bir inanca sahip kimselerdir. “Benim dünyada bütün arzum sadece yaşamaktır” diyen kimseyle, öte yanda: “Şerefimi kollayamadığım, hakları koruyamadığım, Allah’ı razı edemediğim ve kızdığım zaman O’nun için kızmadığım takdirde ayağımı bir adım atamam ve gözümü kırpamam” diyen kimseyi birbirinden ayırman gerekir.

Muhacirler vatanlarını servet veya üstünlük elde etmek için terketmediler. Onları karşılayan, bu yüzden kendi kavimlerine düşman kazandıran, uzaktaki için de yakındaki için de kendi boyunlarını hedef haline getiren ensar da bunu ne üzerinde anlaşma yapılırsa o şekilde yaşayabilmek için yapmamışlardı. Onların hepsi vahiyle aydınlanmak, Allah’ın rızasına kavuşmak ve insanların yaratılışının ve hayatın var edilişinin sebebi olan yüce hikmeti tahakkuk ettirmek istiyorlardı. İnsan Rabbine karşı çıktığında ve sadece kendi zevklerine uyduğunda sadece kınanmış bir hayvan veya taşlanmış bir şeytan değil midir? Bu itibarla Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, Medine’ye yerleşip belli istikrar sağladığı ilk dönemde öncelikle, risâletinin ayakta durması ve ilkelerinin açıklık kazanması için gerekli olan temelleri yerleştirdi. Bunlar da şu hususlarla ilgiliydi:

1. Ümmetin Allah ile olan ilişkisi (Allah’a karşı görev ve sorumlulukları).

2. Ümmetin fertlerinin birbiriyle olan ilişkileri.

3. Ümmetin, kendi dinlerini din edinmeyen yabancılarla ilişkileri.”[21]

Yine şöyle diyor: “Peygamberlerle arkadaşlık etmiş ve sağlıklarında onların yakınında bulunmuş mü’minlere safiyyetin kaynaklarından ve yücelmenin araçlarından daha başkalarına verilmeyenler verilir. Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem’in etrafını takva sahibi rabbani (Allah’a karşı sorumluluklarının tam şuurunda ve hayatlarını bu şuura göre düzenleyen) kimselerin oluşturduğu bir kitle sarmıştı. Onlar onun samimi öğrencileriydi. Onun sohbetiyle nefisleri arındı. Tabiatları güzelleşti. Böylece üzerlerindeki ilham nurları öyle parıldamaya başladı ki, hep hikmetli ve seçkin, isabetli sözler söylemeye başladılar.

Değerli peygamberler öğretim ve eğitim yoluyla insanların vicdanlarına te’sir ederler. İnsanların içinde onlara en çok benzeyenler onların izlerini takib eden ve yollarından gidenlerdir. Bunların ilkleri de sağlıklarında onların sohbetlerinde bulunmuş, davetlerinin yüklerine ve cihadlarının zorluklarına ortak olmuş olan kitledir. Abdullah bin Mes’ud Radıyallahu anh diyor ki: “Kim birinin yolunu izleyecekse ölmüş birinin yolunu izlesin. Çünkü sağ olanın fitneye düşmeyeceğinden emin olunmaz.” Onlar Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabıydı. Bu ümmetin en üstünleri, en temiz kalplileri, en derin ilme sahip olanları ve en az tekellüfe girenleriydiler. Allah onları Peygamberine arkadaşlık etmeleri ve dini hâkim kılmaları için seçmişti. Onların üstünlüklerini bilin. Onların izlerinden gidin. Gücünüz yettiğince onların ahlâklarıyla ahlâklanın ve onların özelliklerini kazanın. Şüphesiz onlar dosdoğru bir hidâyet çizgisi üzereydiler.”[22]

2. Dr. Mustafa es-Sıbaî şöyle diyor:

“Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye vardığında yaptığı ilk iş mescid inşa etmek oldu. Bu bize mescid’in İslâm’daki önemini göstermektedir. İslâm’daki ibadetlerin tümü nefsi arındırmak, ahlâkı güzelleştirmek, Müslümanlar arasında yardımlaşma ve birlik bağlarını güçlendirmek, tavır ve gayelerinin bir olmasını, iyilik ve takvada yardımlaşmalarını sağlamak içindir. Caminin (mescidin) toplumsal açıdan önemli bir fonksiyonunun ve Müslümanların hayatlarında büyük bir manevi etkinliğinin olduğu kesindir. O, onların birliklerini sağlayan, nefislerini terbiye eden, kalplerini ve düşüncelerini uyaran, problemlerini çözen araçtır. Onların güçleri ve dayanışmaları mescidde kendini gösterir.

İslâm’da mescidin tarihini inceleyen bir kimse İslâm ordusunun birliklerinin, yüryüzünü Allah’ın hidayetiyle aydınlatmak üzere oradan harekete geçtiğini, Müslümanlar ve diğerleri için aydınlık ve hidâyet ışıklarının oradan yayıldığını, İslâm uygarlığı tohumlarının oradan serpildiğini ve büyütüldüğünü görecektir. İslâm tarihinin büyükleri olan Ebu Bekir Radıyallahu anh, Ömer Radıyallahu anh, Osman Radıyallahu anh, Ali Radıyallahu anh, Hâlid Radıyallahu anh, Sa’d Radıyallahu anh, Ebu Ubeyde Radıyallahu anh ve benzerleri sadece, merkezi mescid olan Muhammedî medresenin öğrencileri değil miydiler?”[23]

3. Muhammed Said Ramazan şöyle diyor:

“Müslümanlar arasında kardeşlik ve sevgi vesilelerinin yaygınlık kazanması İslâm’ın getirmiş olduğu düzenin ve kuralların bir sonucudur. Bu vesilelerin yaygınlaşması ancak mescid vasıtasıyla olmaktadır. Müslümanlar Allah’ın evlerinden bir evde günde mutlaka birkaç kez biraraya gelirler. Bu buluşmalarında mevki, mal ve yaşayış şartlarındaki farklılıklar ortadan kalkar, hepsi eşit şartlarda biraraya gelirler. Ülfet ve kardeşlik ruhunun bunları birleştirmemesi mümkün değildir. Aynı şekilde Müslümanlar arasında değişik alanlarda ve durumlarda eşitlik ve adalet ruhunun yayılması da İslâm’ın getirmiş olduğu nizamın ve koymuş olduğu kuralların bir sonucudur. Ancak Müslümanlar her gün aynı safta Allah’ın huzurunda biraraya gelmezlerse bir ruh yayılmaz. Bu şekilde kulluk konusunda aynı zemin üzerinde toplanmaktadırlar ve kalpleri bir olan Rablerine yönelmektedir.

İşte Müslümanların toplumlarında ve yeni devletlerinde tüm bu görünümlerinin ortaya çıkması amacıyla Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem en önce mescidi inşa ettirmek için harekete geçti.”[24]

4. Yine Dr. Mustafa es-Sıbaî şöyle diyor: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in muhacirlerle ensârı kardeşleştirmesinde İslâm’ın insanlar arasında gerçekleştirdiği ahlâki, yapıcı adaletin en kuvvetli görüntüsü kendini göstermektedir. Muhacirler Allah yolunda mallarını ve yurtlarını terketmiş bir kitleydi. Dünya malından hiçbir şeye sahip değil bir halde Medine’ye gelmişlerdi. Ensâr ise tarlalara, mallara ve birtakım mesleklere sahip olan zengin kimselerdi. Bu durumda kardeşin kardeşinin yüküne yardımcı olması, onun sıkıntılarına ortak olması, hayatın zorluğunu ve yükünü kaldırmasına yardımcı olması, evinde her ikisinin birden kalması için imkân olduğu sürece onu evinde barındırması, ihtiyacı olmadığı ve imkânları yeterli olduğu sürece malının yarısını ona vermesi için böyle bir uygulamaya başvuruldu. Dünyada hangi toplumsal adalet bu kardeşliği sağlayabilir?”[25]

5. Üstad Münir Muhammed el-Gadbân şöyle diyor:

“Bilindiği üzere savaş stratajisinde, savunmanın en başarılı yolu saldırıdır. Kureyşliler Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile savaşa girmekte ısrarlıydılar. Bu yüzden ilk girişimin onun (Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in) tarafından olması gerekiyordu. Bu yüzden birinci yılın tamamı Kureyş kafilelerine yönelik saldırılarla geçmiştir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem sekiz seriyye hazırladı. Bunların bir tanesi dışında hepsi Kureyş ticaret kervanlarına saldırı için gönderildi. Sadece bir tanesi Kurz İbn Câbir el-Fuhri’nin gerçekleştirdiği bir saldırıya karşı saldırı için gönderildi. Söz konusu seriyyelerin saldırıları hicretin birinci yılının Ramazan ayından ikinci yılının Ramazan ayına kadar devam etti. Bu seriyyelerin hepsinin kumandanları muhacirlerdendi. Dolayısıyla bu savaşın özel bir anlamı vardı. Ensarla yapılan antlaşmanın temeli, onların Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’i ve ashabını Medine’de korumaktı. Söz konusu seriyyeler ise kâfirlerle Medine dışında karşı karşıya geldi. Bu meselenin bir yönü. İkinci yönü ise şudur: Davet gençlerinin Mekke döneminde 13 yıl süreyle kendilerini tutmakla emrolunduktan sonra savaş konusunda eğitilmeleri gerekiyordu.

Üçüncü bir yönü: Kureyşlilerin, kendilerinin Mekke’de yaptıkları zulümden kaçan bu muhacirlerin öyle zayıf düşürülebilecek, basite alınacak kimseler olmadıklarını, aksine onların kendilerinden korkulması gereken güç sahibi insanlar olduklarını bilmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla bunu bildiklerinde herhangi bir çarpışmaya girişmeden önce bin kere hesap yapma gereği duyacaktı.

Dördüncü yönü: Kureyş’in davet karşısında takındığı kötü tutumundan dolayı yüklendiği yükün acısını tatması ve bu tutumunun cezasını çekmesi gerekiyordu. Bu arada Şam tarafına giden kervanlarının geçtiği yolların oluşturduğu hayat damarlarına Müslümanların hâkim olmasından sonra ticaretlerinin ve çıkarlarının hepsinin fırtınaya kapılacağını öğrenmiş oldular. Çünkü bu gelişmelerden sonra söz konusu yollardan geçmek onlar için vahim sonuçlara yolaçması ihtimali bulunan bir hareket olacaktı.”[26]

6. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Medine’ye getirdiği bir bereket de şu oldu: Orası bir vebâ ve humma beldesiydi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in muhacirlerden olan sahabileri de hummaya yakalandılar. Bunun haberi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e ulaşınca, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, onlara Medine’yi sevdirmesi ve vebâyı bu şehirin dışına atması için Allah’a dua etti.

Aişe Radıyallahu anha’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye vardığında Ebu Bekir Radıyallahu anh ve Bilal Radıyallahu anh sıtmaya yakalandı. Ben yanlarına girdim ve: “Babacığım kendini nasıl hissediyorsun? Ve Bilâl, sen kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordum. Ebu Bekir Radıyallahu anh kendisini sıtma nöbeti tuttuğunda şöyle diyordu:

“Ah bir bilseydim hiç Mekke vadisinde,

Etrafımı dikenli otlarla çevrili halde bir gece geçirecek miyim?

Bir gün Mecenne suyunun başına varabilecek miyim?

Şâme ve Tafil dağları gözüme hiç görünecek mi?”

Aişe Radıyallahu anha dedi ki: “Ben bundan sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gittim. Durumu kendisine bildirdim. O da şöyle buyurdu:

“Ey Allah’ım! Bize Medine’yi Mekke’yi sevdiğimiz gibi veya daha fazla sevdir. Bu yeri bizim için iyileştir. Buranın sa’ını ve muddunu (malını, tahılını, ticaretini) bereketli kıl. Hummasını buradan alıp kenarlara ilet.”[27]

Enes bin Mâlik Radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine, onun da Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den naklettiğine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ey Allah’ım! Medine’de, Mekke’de verdiğin bereketin iki katını ver!”[28]

el-Hafız şöyle söylemişti: “Yani dünya bereketinin iki katını ver. Bunu bir başka hadiste geçen: “Ey Allah’ım! Buranın sa’ını ve muddunu (malını, tahılını, ticaretini) bereketli kıl” sözünden anlıyoruz. Bundan daha kapsamlı bir anlamı kasdetmiş de olabilir. Ancak şer’i delile dayanan birtakım hususlar bunun dışındadır. Örneğin Mekke’de kılınan namazının sevabının Medine’de kılınan namazın savabından daha fazla olması gibi.”

Nevevi de şöyle diyor: “Zâhir olana göre bu bereket ölçülüp tartılan şeylerde ortaya çıkmıştı. Çünkü mudd bu tür şeyleri kapsarken diğerlerini kapsamamaktadır.[29] Bu durum (ölçülüp tartılabilen varlıklardaki bereketlilik) ise orada oturan biri tarafından farkedilebilir.”[30]

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem yine şöyle buyurdu:

“Medine halkından bir kişi kalmaksızın hemen hemen hepsi tuzun suda erimesi gibi erir.”[31]

Yine şöyle buyurdu:

“Medine’ye Deccal Mesih’in korkusu girmez. O zaman oranın yedi kapısı olur ve her kapıda iki melek bulunur.”[32]

Bu şehrin ve orada oturan halkın fazileytiyle ilgili hadisler hayli çoktur.

el-Cezâiri (Ebu Bekr el-Cezâiri) şöyle diyor: “Mü’minlerin kalplerinde Medine’ye karşı sevgilerini ve ölünceye kadar orada ikamet etme arzusunu artıran sebeplerden biri de Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in şu sözüdür: “Kim Medine’de ölmeye (yani ölünceye kadar Medine’de kalmaya) güç yetirebilirlerse orada ölsün (ölünceye kadar orada kalsın). Ben kıyamet günü onun için şahit veya şefaatçi olurum.”[33] Ömer Radıyallahu anh bunu biliyordu. Bundan dolayı şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Ben benden, senin yolunda şehid olmak ve Peygamberinin beldesinde ölmek istiyorum.”

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in yurdu haline gelmesi, Peygamber mescidinin orada bulunması, kabr-i şerifinin orada olması ve oradan diriltilecek olması Medine'ye fazilet ve şeref olarak yeterlidir.

Medinelilere gelince, onlar ensardırlar. İmana koşmakta ellerini çabuk tutmaları, Allah Rasûlünü ve mü'minleri barındırmaları, onlara yardımcı olmaları, onlarla birlikte hayatlarını paylaşmaları, onlar için bir şereftir. Yüce Allah şu buyruklarıyla onlardan övgüyle sözetmektedir:

“Onlardan evvel Medine'yi yurt edinip, imana sahib olanlar ise kendilerine hicret edenleri severler ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalblerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhacirleri) kendilerine tercih ederler." (el-Haşr, 59/9)

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ensarın şeref ve faziletini pekçok hadis-i şerifte dile getirmiştir. Onlardan bazıları şunlardır:

"İmanın alameti ensarı sevmektir. Münafıklığın belirtisi ise ensara buğzetmektir."[34]

"Ensarı ancak mü'min birisi sever. Onlara ancak münafık bir kimse buğzeder. Onları seveni Allah da sever. Onlara buğzedene Allah da buğzeder."[35]

Yine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

"Eğer hicret (etmiş) olmasaydım, ensardan bir kişi olacaktım. Eğer insanlar bir vadiden veya bir yoldan gidecek olurlarsa, ben ensarın izlediği vadiden ve yoldan giderim. Ensar asıl beden üzerine giyilen temel elbisedir. Diğer insanlar ise ikinci derecede gerekli elbiselerdir."[36]

7. Safiyyu'r-Rahman el-Mubarekfurî diyor ki:

Şaban 2 H./Şubat 624 miladi tarihinde yüce Allah kıblenin Beytu'l-Makdis'den Mescid-i Haram'a döndürülmesini emretti. Bu müslümanların saflarına karışıklık sokmak maksadıyla girmiş bulunan yahudilerden münafık kimseler ile (imanı) zayıf kimselere yaradı. Böylelikle bunlar müslümanlardan ayırdedildiler, onları bıraktılar ve eski hallerine geri döndüler. Böylelikle müslüman saflar ahidlerini bozan, hainlik eden pekçok kimselerden arınmış oldu.

Kıblenin değişmesi ile yeni bir dönemin başlangıcına inceden inceye bir işaret vardı. Bu yeni dönem müslümanların kıbleleri olan bu beldeyi ellerine geçirmedikçe son bulmayacaktı. Bir toplumun kıblesi olan bir yerin düşmanların ellerinde bulunması hayret edilecek bir iş değil midir? Eğer kıbleleri düşmanlarının elinde bulunuyor ise bir gün mutlaka onun kurtarılması kaçınılmaz bir işdir.[37]

8. Mahmud Şit Hattab "devriye birliklerinden dersler" başlığı altında şunları söylemektedir:

1. Keşif: Müslümanlar Medine-i Münevvere'nin etrafını saran ve Mekke-i Mükerreme'ye giden yolları tanımış oldular. Özellikle Kureyş için hayati bir önem taşıyan Mekke ile Şam arasındaki ticari yolu tanıdılar. Aynı zamanda bölgedeki kabileleri tanıma fırsatını buldukları gibi bazılarıyla barış antlaşmaları da yaptılar.

2. Savaş: Müslümanlar Kureyş müşrikleri ile civar kabilelere ve müslümanlarla dost olmayan Medineliler ile yahudilere karşı kendilerini savunabilecek kadar güçlü olduklarını ve gerek duyulduğu takdirde akidelerini savunma imkanına sahib olduklarını isbatladılar.

3. Gizlilik: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem gizliliği korumak ve düşmanın müslümanların hareketleri ile ilgili işine yarayacak bilgileri elde etme imkanından mahrum bırakmak için yazılı mektuplar vermeyi ilk olarak uygulamaya koydu.

4. Ekonomik kuşatma: Müslümanlar Mekke ile Şam arasındaki en önemli ticaret yolunu tehdit ettiler. Böylelikle Kureyş kafileleri bu yolu izledikleri vakit güvenlik altında olmuyordu.[38]


7. BÜYÜK BEDİR ĞAZVESİ

(İki ordunun karşılaştığı furkan günü)

 

Gazanın seyri

Küfrün önderlerinin helâk olması

Cehennem çukuruna vardıktan sonra Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in küfrün ve sapıklığın önderlerine seslenişi

Bedir günü meleklerin inmesi

Esirler ve ganimetlerin mübah kılınması

İki ordunun karşılaştığı gün olan furkan gününde imanın gözkamaştırıcı bazı manzaraları

İmanî dersler ve ölçüler



 

BÜYÜK BEDİR ĞAZVESİ

 

1. Gazanın Seyri:

 

İbnu'l-Kayyim (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) diyor ki: Bu yılın (hicri 2. yılı kastediyor) Ramazan ayında Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Kureyş'in Ebu Süfyan ile birlikte Şam'dan gelen kervanının haberini aldı. Mekke'den çıktığında peşine takıldıkları kervan da bu idi. O sırada yaklaşık kırk kişi idiler. Bu kervanda Kureyş'in çok büyük miktarda malları vardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bu kervana karşı çıkmak üzere müslümanlardan yola koyulmalarını istedi ve bineği hazır olan kimselere hemen harekete geçmelerini emretti. Bunun için fazla hazırlık yapmadı. Çünkü alelacele üçyüzon küsur kişiyle birlikte yola koyulmuştu. Beraberlerinde iki tane at vardı. Birisi Zübeyr b. el-Avvam'ın, diğeri Kindeli Mikdad b. el-Esved'in idi. Yetmiş tane de develeri vardı. İki ya da üç kişi bir deveye sırayla biniyorlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, Ali ve Mersed b. Ebi Mersed el-Ganevî aynı deveye sırayla biniyorlardı.[39]

Enes'den rivayete göre; Ebu Süfyan'ın gelmekte olduğu haberini alınca Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ashabı ile meşvere yaptı. Ebu Bekr konuştu, ona iltifat etmedi. Sonra Ömer konuştu, onun konuşması üzerinde de durmadı. Bunun üzerine Sa’d b. Ubâde kalkıp:

“Acaba bizi mi kastediyorsun ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer bizlere denize dalmamızı emredecek olursan hiç şüphesiz oraya dalarız. Eğer ölüm pahasına da olsa Berk el-Ğımad'a doğru yürümemizi emredersen bunu da yaparız.” (Enes) dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem insanlara yola koyulmalarını emretti. Onlar da yola koyuldular ve nihayet Bedir'de konakladılar. Kureyşlilerin sakaları yanlarından geçti. Aralarında Benül Haccac'a ait siyahi bir köle de vardı. Onu yakaladılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabı ona Ebu Süfyan ve arkadaşları hakkında soru soruyorlardı, o ise ben Ebu Süfyan hakkında bir şey bilmiyorum; fakat işte Ebu Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye b. Halef buradadırlar, diyordu. O bu sözleri söyleyince onu dövmeye koyuldular. Bunun üzerine köle:

“Tamam ben size bildireyim. İşte Ebu Süfyan burdadır” deyince, onu bıraktılar. Ona tekrar sordular, yine:

“Ebu Süfyan hakkında bir şey bilmiyorum, fakat işte Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, Umeyye b. Halef diğerleri arasında bulunuyor” dedi. Yine bunları söyleyince tekrar onu dövmeye koyuldular. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem da namaz kılıyordu. Bu hali görünce namazı bitirdi ve şöyle buyurdu:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki size doğruyu söyleyince onu dövüyorsunuz, size yalan söyleyince ilişmiyorsunuz.” (Enes) dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem: “Burası filanın ölüp devrileceği yerdir” diyor ve elini yere koyuyor, “burası, burası” diye yerleri gösteriyordu. Onların hiçbirisi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ‘in eliyle gösterdiği yerden başka bir yerde ölüp yıkılmadı.[40]

İbnu'l-Kayyim dedi ki: Ebu Süfyan'a gelince; o Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Medine'den çıktığını ve kendisine doğru gelmekte olduğu haberini öğrenince Gıfar oğullarından Damdam b. Amr'ı ücretle tutarak Mekke'ye Kureyş'in kervanlarının yardımına koşup, kervanlarını Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem'e ve ashabına karşı korumak için harekete geçmelerini sağlamak üzere imdad çağırmak için gönderdi. Bu imdad Mekke halkına ulaşınca onlar da çabucak harekete geçtiler ve bütün güçleriyle yola koyulmaya çalıştılar. Mekke eşrafından Ebu Leheb dışında kimse bu imdad kuvvetlerine katılmaktan geri kalmadı. Ebu Leheb de kendisi yerine, kendisine borcu bulunan birisini gönderdi. Çevrelerinde bulunan arab kabilelerinden de destek topladılar. Adiy oğulları dışında hiçbir Kureyş kabile kolu onlara katılmazlık etmedi. Adiy oğullarından kimse Kureyşlilerle birlikte çıkmadı.

Mekkeliler yüce Allah'ın buyurduğu şekilde: "Çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak ve Allah yolundan alıkoyanlar olarak." (el-Enfal, 8/47) yurtlarından çıkmışlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem haklarında buyurduğu şekilde kılıçlarıyla, mızraklarıyla Allah'a ve Rasûlüne karşı meydan okuyarak yola koyuldular. Onlar bir şeylere güç yetirecekleri zannıyla çıktılar, bir hamiyet ve bir öfkeyle gittiler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabına karşı kervanlarını ele geçirmek istedikleri, onunla birlikte bulunanları öldürmek istedikleri için hınçlı idiler. Daha dün Amr. b. el-Hadrami ile beraberindeki kervana hücum etmişlerdi.

Yüce Allah şu buyruğunda da ifade ettiği gibi herhangi bir sözleşme olmaksızın onları bir araya getirmişti:

"Eğer onlarla buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız, muhakkak vakit tayininde anlaşmazlığa düşerdiniz. Fakat Allah gerçekleşmesi gereken bir emri yerine getirmek için (sizi bir araya getirdi)." (el-Enfal, 8/42)

Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Bedir'e doğru yürüdü, Ebu Süfyan ise alt yolu takib ederek deniz sahiline ulaştı. Kurtulup kervanın himayesini sağladığını görünce Kureyşlilere:

“Artık geri dönünüz, sizler sadece kervanınızı korumak için çıkmıştınız”, diye mektub gönderdi. Kureyşliler Cuhfe'de bulundukları sırada bu haberi aldılar, geri dönmek istediler, fakat Ebu Cehil şunları söyledi:

“Allah'a yemin ederim, Bedir'e kadar gitmedikçe dönmeyeceğiz, orada kalacağız ve yanımızda bulunan arablara yemek yedireceğiz. Bundan sonra da arablar bizden korkacaktır”, dedi.

el-Ahnes b. Şerik geri dönmelerini söylediyse de ona karşı geldiler. Bu sefer kendisi ve Zühre oğulları geri döndüler. O bakımdan Zühre oğullarından bir kişi olsun Bedir'de bulunmadı. Daha sonra Zühre oğullarına Ahnes'in görüşüne uydukları için imrenilir oldu. O zamandan itibaren Ahnes de aralarında itaat edilen ve tazim gören birisi oldu.[41]

Prof. Dr. Ekrem el-Umerî diyor ki:

Ali Radıyallahu anh sahih bir rivayette müslümanların Bedir'de Ramazanın onyedinci gecesi karşılarında müşriklerin ordugahı bulunurken geceyi nasıl geçirdiklerini anlatırken şunları söylemektedir: "Bedir günü bizlerden Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem dışında uyumadık hiç kimse kalmadığını gördüm. O bir ağacın yanında sabaha kadar namaz kıldı, dua etti... Daha sonra geceleyin üzerimize yağmur yağdı. Yağmurdan korunmak için ağaçların altına çekildik, kalkanlarımızı kendimize siper ettik. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ise Rabbine dua etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu: "Allah'ım, eğer sen bu topluluğu helâk edersen sana ibadet olunmayacaktır." Tan yeri ağarınca: "Ey Allah'ın kulları namaza!" diye seslendi. Herkes ağaçların altından ve siper ettiği kalkanlarının gerisinden geldi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bizlere namaz kıldırdı ve savaşa teşvik etti."[42]

İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Bedir günü dedi ki:

“Allah'ım, ben senden (bana olan) ahdin ve vaadini diliyorum. Allah'ım, eğer bundan sonra dilersen sana ibadet olunmayacaktır...” Nihayet Ebu Bekir elinden tutarak: Bu kadar dua ettiğin yeter, dedi. Peygamber bulunduğu yerden dışarıya: "Bu topluluk bozguna uğrayacaktır ve arkalarını dönüp kaçacaktır" diyerek çıktı.[43]

İbnu'l-Kayyim (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) diyor ki: Yüce Allah o gece bir yağmur yağdırdı. Bu yağmur müşrikler için çok ağır bir yük oldu. Onların ilerlemesini engelledi. Müslümanlar için ise bir çeşit çisinti olarak yağdı. Onunla Allah onları temizledi, şeytanın üzerlerindeki pisliklerini giderdi. O yağmur ile yeri rahat yürünür bir hale getirdi, kumlar birbirini tuttu, ayaklar böylelikle yere sağlam bastı. Konaklama imkânları oldu ve bu yolla kalblerine sebat verdi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve ashabı (müşriklerden) daha erken suya vardılar ve gece yarısında suyun yanında konakladılar. Suları toplamak için havuzlar yaptılar. Diğer suları da taşla kapattılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve ashabı havuzların etrafında konakladılar. Savaş meydanını yüksekten kontrol edecek bir şekilde yüksekçe bir tepe üzerinde Peygamber efendimize bir çardak yapıldı. Peygamber burası filanın yıkılıp devrileceği yerdir, burası filanın yıkılıp devrileceği yerdir, burası da filanın yıkılıp devrileceği yerdir inşaallah, deyip eliyle işaret ediyordu. Adını verdiği hiçbir kimse eliyle gösterdiği yerden başka bir yerde yıkılıp devrilmedi.[44]

Müslümanlar Allah'tan yardım istediler, O'na sığındılar. İhlasla O'na dua ettiler, yalvarıp yakardılar. Yüce Allah da meleklere: "Şüphesiz ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalblerine korku salacağım." (el-Enfal, 8/12) diye vahyetti. Yüce Rasûlüne de: "Muhakkak ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum." (el-Enfal, 8/9) diye vahyetti. Bunun, melekler sizin hemen arkanızda olacaklardır, anlamında olduğu söylendiği gibi; melekler bir defada değil, arka arkaya peyderpey geleceklerdir anlamında olduğu da söylenmiştir.

Prof. Dr. Ekrem el-Umeri diyor ki:

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem savaşa bizzat kendisi iştirak ediyordu. Ali Radıyallahu anh dedi ki: "Bedir günü bizim Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanında korunmaya çalıştığımızı gördük. Aramızda düşmana en yakın kişi o idi, en şiddetli çarpışan kimsede oydu."[45]

Savaş önce teke tek çarpışmalarla (mübarezelerle) başladı. Utbe b. Rabia, arkasından oğlu el-Velid ve onun kardeşi Şeybe karşılarına er isteyerek ortaya çıktı. Ensardan bazı gençler karşılarına çıktıysa da onlarla mübareze yapmayı kabul etmeyerek, kendi kavimlerinden kimselerle çarpışmak istediklerini söylediler. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Hamza, Ali ve Ubeyde b. el-Haris’e onlarla teke tek çarpışmak için emir verdi. Hamza, Utbe'yi öldürdükten sonra Ali de Şeybe'yi öldürdü. Ubeyde ise Velid'e karşı durmuş ve biri diğerini yaralamıştı. Ali ve Hamza ona yardım ederek Velid'i de öldürdüler. Ali ile Hamza, Ubeyde'yi müslümanların karargahına taşıyıp, getirdiler.[46]

Mübarezinin sonucu Kureyş ordugâhında etkisini göstermiş ve bunun üzerine hücuma geçmişlerdi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem da ashabına kendilerine yaklaşacak olurlarsa önce müşriklere ok atmalarını emretti. Böylelikle Peygamber mümkün olduğu kadarıyla oklardan yararlanmak istemiş ve: "Onlar size yaklaşacak olurlarsa onlara ok atınız ve oklarınızı mümkün olduğu kadar ileriye atmakta birbirinizle yarışınız."[47] diye buyurmuştu.

Urve ve Katade'nin naklettiklerine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem müşriklerin yüzüne karşı çakıl taşları atmıştı.[48] Bunun sıhhatine şu âyet-i kerime delil teşkil etmektedir:

"Attığın zaman da sen atmadın, ama ancak Allah attı. Mü'minleri kendi nezdinden güzel bir imtihan ile denemek için (bunu yaptı). Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, her şeyi çok iyi bilendir." (el-Enfal, 8/17)

İbnu'l-Kayyim diyor ki: Derken savaş kızıştı ve savaşın fırtınalı hali devam etti. Çarpışma oldukça şiddetlendi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem dua ve yalvarmaya, Rabbine seslenmeye koyuldu. Hatta omuzları üzerindeki ridası yere düştü. Ebu Bekir es-Sıddîk ridasını yerine koyup şöyle dedi: Rabbine bu kadar yalvarman yeterlidir. Şüphesiz O sana verdiği sözünü yerine getirecektir.[49]

Nihayet zafere ulaşıldı, yüce Allah askerlerini indirdi. Rasûlüne ve mü'minlere destek verdi. Onlara müşriklerin kimisini esir almayı, kimisini de öldürmeyi nasib etti. Müşriklerden yetmiş kişi öldürdükleri gibi, yetmiş kişiyi de esir aldılar.[50]

 

2. Küfrün Önderlerinin Helâk Olmaları:

 

Ebu Cehil'in Helâki:

 

Abdu'r-Rahman b. Avf Radıyallahu anh dedi ki: "Bedir günü safta bulunduğum sırada bir de baktım ki sağımda ve solumda genç yaşta iki delikanlı duruyor. Onların yanımda olmalarından ötürü düşman bu taraftan bize saldırır düşüncesiyle kendimizi güvenlikte hissetmedim. Derken onlardan birisi diğerinden gizli bir şekilde:

“Amca bana Ebu Cehil'i göster.” dedi. Ben:

!Yeğenim onu ne yapacaksın?!” diye sordum. Şu cevabı verdi:

“Onu görecek olursam onu ya öldürürüm, yahut ben ölürüm diye Allah'a sözüm var” dedi. Bu sefer diğeri de öbüründen gizlice aynı şeyleri söyledi. (Abdu'r-Rahman b. Avf) dedi ki:

“O ikisi yerine iki yetişkin adamın arasında bulunmak beni bu kadar sevindiremezdi.” Onlara Ebu Cehil'i gösterdim. Her ikisi de onun üzerine bir kartal gibi atıldı ve ona darbeler indirmeye başladılar. O gençler Afra hatunun oğulları idi."[51]

Enes b. Malik'den dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Ebu Cehil'in ne yaptığını kim tesbit etmek ister?” dedi. İbn Mesud kalktı ve onun yere yıkılıncaya kadar Afra hatunun oğulları tarafından ona darbeler indirilmiş olduğunu gördü. İbn Mesud sakalından yakalayarak:

“Sen Ebu Cehil'sin”, dedi. Ebu Cehil:

“Böyle öldürdüğünüz bir adamın üzerine mi ya da kavmi tarafından öldürülmüş bir kimse üzerine mi (çıkıyorsun ya da çıkışıyorsun)” dedi. (Ravilerden) Ebu Micles dedi ki:

"Ebu Cehil: Keşke beni bir çiftçiden başkası öldürmüş olsaydı dedi."[52]

 

Umeyye b. Halef'in Öldürülmesi:

 

Abdu'r-Rahman b. Avf'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Umeyye b. Halef ile Mekke'de yakınlarımı ve taraftarlarımı koruması, Medine'de de ben onun yakınlarını ve taraftarlarını korumak üzere yazılı bir anlaşma yaptık. Ben "er-Rahman" deyince o: Ben er-Rahman diye bir şey bilmiyorum. Benimle cahiliye dönemindeki adın ile yazışma yap, dedi. Bunun üzerine ben de onunla "Abd-u Amr" diye yazışma yaptım. Bedir gününde insanların uyudukları bir sırada onu bulmak için çıktım. Bilal onu gördü. O da çıkıp ensarın bulunduğu bir topluluğun yanıbaşında durarak şöyle dedi:

“Ey Umeyye b. Halef, Umeyye kurtulsa bile sen kurtulmayacaksın.” Derken ensardan bir topluluk da bizim arkamızdan çıktı. Bize yetişeceklerini anlayınca onları meşgul etmek üzere geriye onun oğlunu bıraktım, onu öldürdüler fakat yine peşimizi bırakmadılar. Umeyye ağır birisi idi. Bizi yetiştiklerinde ben ona:

“Otur” dedim ve onu korumak üzere kendimi üzerine bıraktım. Fakat benim altımdan kılıçlarıyla ona ulaştılar ve nihayet onu öldürdüler. Onlardan birisinin kılıcı da ayağıma isabet etti. Abdu'r-Rahman b. Avf ayağının üst tarafındaki bu yaranın izini bize gösterirdi."[53]

 

Müşriklerin En Bedbahtı Ukbe B. Ebi Muayt'in Ölümü:

 

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem İrku'z-Zabiyye denilen yerde konaklayınca esirler arasında bulunan Ukbe b. Ebi Muayt'ın boynunun vurulmasını emretti. Bu hadiseden kâfir esirin öldürülmesinin caiz olduğu hükmü anlaşılmaktadır. Çünkü Ukbe, Mekkeli müşriklerin en bedbahtı idi. Çağdaş terimle söylenecek olursa o bir harb suçlusu idi. İşte bu üç bedbaht cehennem ateşine doğru sürüldüler. O ne kötü karar yeridir!

Müslümanlar Mekke'de iken onların verdikleri eziyetlerden, alaylardan neler çekmemişlerdi ki. Her çağın küfür önderlerine bu uğursuz sonucu müjdeleriz. Eğer Rablerine tevbe etmeyecek, akıllarını başlarına almayacak olurlarsa onları da bekleyen böyle bir sonuçtur. Çünkü şüphesiz yüce Allah mühlet verse de ihmal etmez: "Muhakkak Allah zalime bir mühlet verir, fakat onu bir de yakaladı mı bir daha bırakmaz."[54]

"Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O'nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir." (Hud, 11/102)

 

3. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'in En Kötü Durak Olan Cehennem Çukuruna Varmış Olan Küfür Ve Sapıklık Önderlerine Seslenmesi

 

Katade'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bize Enes b. Malik'in, Ebu Talha'dan naklettiğine göre Allah'ın Peygamberi Sallallahu aleyhi vesellem’in emri üzere Bedir günü Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden yirmidört kişi Bedir'deki kötü mü kötü, susuz kuyularından birisine atıldılar. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem bir topluluğa karşı zafer kazandı mı savaşı kazandığı alanda üç gece kalırdı. Bedirin üçüncü gününde emir vererek devesi hazırlandı ve onun üzerine yükleri bağlandı. Sonra yürüdü. Ashabı da arkasından gitti. Bize göre bir ihtiyacını karşılamak üzere gidiyor, dediler. Nihayet kuyunun başına dikildi ve onlara kendilerinin ve babalarının isimleriyle seslenmeye başladı:

“Ey filan oğlu filan, ey filan oğlu filan! Acaba keşke Allah'a ve Rasûlüne itaat etmiş olsaydınız daha iyi olmaz mıydı sizin için? Bizler Rabbimizin bize vaadettiğini hak olarak gördük. Sizler de Rabbinizin size vaadettiğinin hak olduğunu gördünüz mü?”

Bunun üzerine Ömer şöyle dedi:

“Ey Allah'ın Rasûlü sen olsa olsa ruhları bulunmayan birtakım cesetlerle konuşuyorsun.” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

"Nefsim elinde olana yemin ederim ki siz benim söylediklerimi onlardan daha iyi duymuyorsunuz." Katade dedi ki: Allah onlara azar olsun, onları küçültmek, onlar için bir intikam, bir hasret ve bir pişmanlık sebebi olsun diye söylediklerini duyacak şekilde onlara hayat verdi.[55]

Hafız (İbn Hacer) dedi ki: İleride el-Bera'nın rivayet ettiği hadiste görüleceği üzere Bedir'de öldürülen kâfirler yetmiş kişi idi. Kuyuya atılanlar sanki onların ileri gelenleri idiler. Ayrıca bunlar Kureyşli idiler. Sözü geçen şekilde özellikle onlara hitab edilmesi ne sebep, daha önceleri onların gösterdikleri inattır. Geri kalan ölüler ise başka yerlere atıldılar.[56]

Yine İbn Hacer şöyle demektedir: Yüce Allah'ın: “Çünkü sen davetini ölülere de işittiremezsin." (en-Neml, 27/80) buyruğunda geçen "ölüler" ile neyin kastedildiği hususunda tevil alimleri farklı görüşlere sahibtir. Aynı şekilde "kabirdekiler" (Fatır, 35/22) buyruğu ile de kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Aişe Radıyallahu anha bunu hakikat manasına almış ve bunu aslî bir delil kabul etmiştir. Böylelikle Peygamber efendimizin: "Sizler benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz." buyruğunu tevil etme gereğini duymuştur. Çoğunluğun görüşü de budur.[57]

 

4. Bedir Günü Meleklerin İnmesi:

 

Kitab ve sünnetteki deliller Bedir günü meleklerin indiğine ve müslümanlarla birlikte savaşmış olduğuna delil teşkil etmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz da: 'Muhakkak ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum' diye duanıza karşılık vermiştim. Allah bunu ancak bir müjde olsun ve o sayede kalbleriniz tümüyle rahatlasın diye yapmıştı. Yardım yalnız Allah katındandır. Şüphe yok ki Allah mutlak galibtir, Hakîmdir." (el-Enfal, 8/9-10)

İbn Abbas'tan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ömer b. el-Hattab bana şunları anlattı: Bedir günü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem müşriklerin bin kişi olduklarını, ashabının ise üçyüzondokuz kişi olduğunu görünce, Allah'ın peygamberi kıbleye yöneldi. Sonra ellerini uzatarak Rabbine şöylece seslenmeye koyuldu:

"Allah'ım, bana verdiğin vaadini gerçekleştir. Allah'ım, bana vaadettiklerini ver. Allah'ım, eğer bu müslüman topluluğu helâk edecek olursan, yeryüzünde sana ibadet olunmayacaktır.” O kıbleye yönelmiş ve ellerini uzatmış olduğu halde Rabbine dua edip devam etti. Nihayet ridası omuzlarının üzerinden düştü. Ebu Bekir yanına gitti, ridasını alarak tekrar omuzlarına koydu. Sonra arkasında durarak şöyle dedi:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Rabbine bu kadar seslenmen yeter. O sana verdiği sözü gerçekleştirecektir.” Bunun üzerine yüce Allah şu buyrukları indirdi:

“Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz da: 'Muhakkak ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum' diye duanıza karşılık vermiştim." (el-Enfal, 8/9)

Yüce Allah ona meleklerle yardım etti.

Ebu Zumeyl dedi ki: İbn Abbas bana anlattı, dedi ki: O gün müslümanlardan bir kişi, müşriklerden önünden giden bir kişinin arkasından hızlıca gitmekte iken ansızın yukarıdan bir kamçı darbesi sesini ve: İlerle ey Hayzûm diyen suvarinin sesini duydu. Önündeki müşrike baktı, sırt üstü yıkıldığını gördü. Ona yakından bakınca kamçı darbesi almış gibi burnunda iz bulunduğunu, yüzünün de yarılmış olduğunu ve bütün bunların da morarmış olduklarını gördü. Ensardan olan zat gelip bu durumu Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'a anlatınca Peygamber şöyle buyurdu:

“Doğru söylüyorsun. O üçüncü semadan gelen yardımcı meleklerdendir.” (Müslümanlar) o gün yetmiş kişi öldürdüler, yetmiş kişiyi de esir aldılar.[58]

Ensardan bir kişi de Abbas b. Abdu'l-Muttalib'i esir almıştı. Abbas şöyle dedi:

"Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin ederim. Beni esir alan bu değildir. Beni şakaklarının saçları biraz azalmış, insanlar arasında yüzü en güzel ve siyah beyaz bir at üzerinde olan birisi esir aldı. Ben onu burdakiler arasında görmüyorum." Ensardan olan kişi ise:

“Ey Allah'ın Rasûlü onu ben esir aldım”, dedi. Peygamber şöyle buyurdu:

“Sus, yüce Allah seni çok şerefli bir melek ile desteklemiştir.”[59]

Sahih-i Buhari'de şöyle denilmektedir: "Cebrail, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'a gelerek dedi ki:

“Siz aranızda Bedir'e katılanları nasıl görüyorsunuz?” Peygamber:

“Müslümanların en faziletlileri” ya da ona yakın bir söz söyleyerek cevab verdi. Cebrail:

“Meleklerden Bedir'de bulunanlar da böyle dedi."[60]

Şâyet: Tek başına Cebrail Allah'ın emriyle onların hepsini helâk edebilecekken meleklerin inişindeki hikmet nedir, diye sorulabilecek bir soruya;

es-Sübkî şu sözleriyle cevab vermektedir:

Bunun böyle olmasının sebebi, fiilin Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile ashabına ait olmasının, buna karşılık meleklerin de yüce Allah'ın kulları arasında uygulayageldiği sünnetine ve sebeplerin şekline riâyet ile ordulara yardım gönderme adetine uygun bir yardım olmasının istenmesidir. Hepsini de yapan yüce Allah'tır. Allah en iyi bilendir.[61]

 

5. Esirler Ve Ganimetlerin Mübah Kılınması:

 

İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanlar esirleri alınca Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Ebu Bekir ile Ömer'e:

“Bu esirler hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sordu. Ebu Bekir dedi ki:

“Ey Allah'ın Peygamberi, onlar amca çocuklarımız ve aşiretimizin insanlarıdır. Benim görüşüme göre onlardan fidye al. Böylelikle bu bizim için kâfirlere karşı bir güç olur. Olur ki; Allah onları İslama iletir.”

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem :

“Ey Hattab'ın oğlu (Ömer), senin görüşün nedir?” diye sordu. Ömer şöyle dedi:

“Hayır, Allah'a yemin ederim ben Ebu Bekir'le aynı görüşte değilim; fakat benim görüşüme göre bizlere onların boyunlarını uçurma imkanını ver. Ali’ye Akil bana filan (Ömer'in bir akrabası) verilsin, onun boynunu uçururuz. Çünkü bu esirler küfrün önderleri ve elebaşılarıdır.”

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Ebu Bekir'in söylediğinden hoşnut oldu; fakat benim dediğimi kabul etmedi. Ertesi günü yanlarına geldiğimde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile Ebu Bekir'in oturmuş ağlamakta olduklarını gördüm. Ben:

“Ey Allah'ın Rasûlü, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz, bana haber ver. Eğer benim de ağlayacağım gelirse ağlarım. Ağlayamazsam siz ağladığınız için kendimi ağlamaya zorlarım.” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Ben fidye aldıkları için arkadaşlarına arzedilenler dolayısıyla ağlıyorum. Bana onların azabı şu ağaçtan daha yakın olarak arzedildi.” -Yüce Allah'ın peygamberi yakın bir ağacı gösterdi- Ayrıca yüce Allah: "Yeryüzünde çokça savaşıp zaferler kazanıncaya kadar esirler(inden fidye) alması hiçbir peygambere yaraşmaz... Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş yiyin."  (el-Enfal, 8/67-69) buyruklarını indirdi ve yüce Allah onlara ganimetleri helal kıldı."[62]

Kasımî: "... Hiçbir peygambere yaraşmaz." buyruğunu tefsir ederken şunları söylemektedir. Böyle bir şey doğru olmaz, uygun düşmez, demektir. Maksat bizim peygamberimizdir. Farklı kıraatlerde de durum böyledir. Bu kıraatte "peygamber" lafzının nekre (belirtisiz) gelmesi ona karşı yumuşak bir ifade kullanılmak istenmiş olmasındandır; ta ki doğrudan doğruya sitem ile karşı karşıya bırakılmasın.

"Yeryüzünde çokça savaşıp, zaferler kazanıncaya kadar" buyruğu çokça savaşarak bu hususta ileri gidinceye, küfrü zelil kılıncaya, küfrün taraftarları azalıp, İslam güçleninceye, müslümanlar etraflarını istila edinceye kadar, demektir..."Düşmanlarına karşı çokça savaştı" ifadesi el-Esas adlı eserde belirtildiğine göre, onları öldürmekte ileri dereceye gitmek demektir. Yeryüzünde düşmanların çokça öldürülmesini anlatmak üzere bu ifadeler kullanılır. İbnu'l-Arabi bunun düşmanlarına galib gelip, onları kahredinceye kadar, demek olduğunu söylemiştir. er-Razi de şöyle açıklamıştır: Çoğunluk bunu öldürme hakkında yorumlamışlardır. Çünkü bir kimsenin başkasına karşı zaferi ve gücü bununla pekişir. Şair el-Mütenebbi şöyle demektedir:

"Yüksek şeref eziyetten kurtulamaz

Ta ki onun etrafına kanlar dökülünceye kadar."

Çünkü bu, ileri derecede korkutmayı ve heybetli görünmeyi gerektirir. Bundan ötürü yüce Allah bunu emretmiş bulunmaktadır.[63]

 

6. İki Ordunun Karşılaştığı Gün Olan Furkan Günü’nde İmanî Parlak Manzaralar:

 

Safiyyu'r-Rahman el-Mübarekfurî diyor ki: Bu savaşta akidenin gücünün ve prensiplerin sağlamlığının ön plana çıktığı göz kamaştırıcı manzaralar ortaya çıkmıştı. Bu savaşta babalar oğullarıyla, kardeşler kardeşleriyle karşı karşıya gelmişlerdi. İlkeler aralarında muhalefet sebebi olmuştu. Kılıçlar onları birbirinden ayırmıştı. Yenik düşen, kendisini yenik düşüren ile karşı karşıya gelmiş ve ona karşı duyduğu öfkesinin dinmesini sağlayacak tepkilerde bulunmuştu.[64] Bunlardan bir örnek:

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ashabına şunu bildirdi:

"Allah kendi yolunda şehid düşen kimselere cenneti vermeyi vacib kılmıştır." Bunun üzerine Umeyr b. el-Humam kalkıp şöyle dedi:

“Ey Allah'ın Rasûlü! Bu eni göklerle yer kadar olan cennet mi?” Peygamber:

"Evet" diye buyurdu. Umeyr:

“Oh oh ne güzel, ey Allah'ın Rasûlü”, dedi. Peygamber:

"Oh oh demene seni iten sebeb nedir?" diye sordu. Umeyr şu cevabı verdi:

“Allah'a yemin ederim. Böyle dememe sebeb olan tek husus o cennetin ehlinden birisi olmayı ümit edişimden başka bir şey değildir Ey Allah'ın Rasûlü.” Peygamber:

"Sen onun ehlindensin" diye buyurdu. Umeyr sarığının arasından birkaç hurma çıkartıp, onları yemeye koyuldu. Sonra şöyle dedi:

“Eğer ben bu hurmalarımı yiyip bitirinceye kadar hayatta kalacak olursam, şüphesiz ki bu uzun bir hayat olur.” Sonra elindeki hurmaları attı ve öldürülünceye kadar savaştı.[65]

Ömer b. el-Hattab Radıyallahu anh o gün dayısı el-Âs b. Hişam b. el-Muğire'yi öldürmüştü.

Savaşın bitiminden sonra Abdu'd-Dar oğullarından Mus'ab b. Umeyr müslümanlara karşı savaşa katılmış bulunan kardeşi Ebu Aziz b. Umeyr'i ensardan birisi tarafından yakalanmış, ellerinin bağlanmakta olduğunu görünce Mus'ab ensardan olan o zata şunları söylemişti:

“Bu adamı sıkı tut. Onun annesinin oldukça malı vardır. Belki (fazla) bir fidye vererek onu senden geri alır. Bunun üzerine Ebu Aziz, kardeşi Mus'ab'a: Benim hakkımda yapabileceğin tavsiye bu mu?” diye sordu.

Mus'ab:

“Evet, çünkü benim kardeşim odur, sen değilsin”, dedi.

İbn İshak dedi ki: Bana Âsım b. Ömer b. Katade'nin anlattığına göre -İbn Afra olarak bilinen - Avf b. el-Haris şöyle demiş:

“Ey Allahın Rasülü! Kulu ne yaparsa, Rab bundan dolayı güler?” Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

"Elbiselerini çemremiş olarak düşmanın arasına elini daldırmasıdır.” Bunun üzerine Avf üzerindeki bir zırhı çıkartıp bir kenara attı, sonra kılıcını aldı ve öldürülünceye kadar savaştı.[66]

 

İmanî Dersler ve Ölçüler

 

1. Yüce Allah bu mübarek ğazvede Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in Kureyş müşrikleri hakkındaki bedduasını kabul etti. İbn Mesud'un rivayet ettiği şu hadiste olduğu gibi: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Beytullah'ın yanında namaz kılarken müşrikler bir devenin iç organlarını getirip üzerine bıraktılar. Peygamber şöyle buyurdu:

"Allahım Kureyşi sana havale ediyorum” (Bu sözlerini üç defa tekrarladı). Sonra isim vererek şöyle buyurdu: "Allahım, Ebu Cehil'i, Utbe b. Rabia'yı, Şeybe b. Rabia'yı, el-Velid b. Utbe'yi, Ümeyye b. Halef’i ve Ukbe b. Ebu Muayt'ı sana havale ediyorum, sen onların hakkından gel"[67]

Bu altı kişi de Bedir gününde öldürüldü ve yüce Allah onların helâk edilmeleri ile Peygamberini sevindirdi, memnun etti. Yüce Rabbimizin Kitab-ı Kerim'indeki: "O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz." (el-Hicr, 15/95) buyruğu da gerçekleşmiş oldu.

Ebu Leheb Mekke'de idi, Bedir'e çıkmamıştı. Fakat o kâfirlerin ele başlarının öldürülmesi acısını tattı. Sonra yüce Allah, kısa bir süre sonra onu helâk etti ve onu ibret alanlar için, ibret alınacak bir hale koydu.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in azadlısı Ebu Rafi'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben Abbas'ın kölesi idim. O kavminden korktuğu için müslüman olduğunu gizliyordu. Ebu Leheb, Bedir'e katılmamış, yerine el-Âs b. Hişam'ı göndermişti. Ondan bir alacağı vardı. Ona: Bu savaşa benim yerime katıl, ben de senden alacağımdan vazgeçeyim, dedi. el-Âs teklifini kabul etti. Savaşın sonucu ile ilgili haber gelince, Allah Ebu Leheb'i hüsrana uğrattı. Ben de zayıf birisi idim. Odada oklarımı yontuyordum. Yanımda da Ummu'l-Fadl vardı. Aniden o fasık Ebu Leheb'in ayaklarını sürüyerek geldiğini gördüm. Nihayet gelip odanın direği yanında oturdu. Sırtı sırtıma dönüktü. İnsanlar: “İşte Ebu Süfyan b. el-Haris geldi”, dediler. Ebu Leheb dedi ki:

“Haydi kardeşimin oğlu, söyle bana insanların durumu nasıldı?” Ebu Süfyan:

“Hiç dedi. Allah'a yemin ederim. Onlarla karşılaşır karşılaşmaz hemen üstümüze çullanmalarına imkân verdik. Diledikleri gibi bizleri öldürüyor, istedikleri gibi bizden esir alıyorlardı. Bununla birlikte Allah'a yemin ederim ben insanları kıramadım.” Ebu Leheb:

“Peki neden?” diye sordu. Ebu Süfyan şu cevabı verdi:

“Ben siyah beyaz atlar üzerinde birtakım süvariler gördüm. Allah'a yemin ederim bunlar önlerinde hiçbir şey bırakmıyor, hiçbir şey karşılarında duramıyordu.” (Ebu Rafi) dedi ki: Bu sefer ben de odanın direğini kaldırdım ve:

“Allah'a yemin ederim onlar meleklerdi”, dedim. Ebu Leheb elini kaldırıp, yüzüme bir tokat indirdi. Ben de üzerine gittim. Beni kaldırıp, yere attı ve üzerime çıktı. Ummu'l-Fadl kalkıp, engel oldu. Ben de odanın (çadırın) direklerinden birisini alarak onunla ona vurdum. Başında oldukça büyük bir yara açtım. Ummu'l-Fadl:

“Ey Allah düşmanı, sen onun efendisi burda yok diye onu zayıf mı buldun?” dedi. Ebu Leheb zelil bir şekilde kalktı. Allah'a yemin ederim o sadece yedi gün daha yaşadı ve nihayet yüce Allah onda bir çıban çıkardı ve onu gebertti. İki oğlu, iki ya da üç gün onu defnetmeyip bıraktılar. Sonunda koktu. Kureyş'ten bir kişi oğullarına: Utanmıyor musunuz, dedi. Babanız evinde koktu. Bu sefer oğulları da: Biz bu yaranın bize bulaşmasından korkuyoruz. Çünkü Kureyşliler (adese denilen) bu çıbandan taundan sakınır gibi sakınıyor ve korunuyordu. Bir adam: Haydi yürüyün, ben de sizinle beraber geliyorum, dedi. (Ebu Rafi) dedi ki: Allah'a yemin ederim onu yıkamadılar. Sadece üzerine uzaktan uzağa su döktüler, sonra onu taşıyıp Mekke'nin üst taraflarındaki bir duvarın dibine onu attılar. Sonra üzerine taşları yığdılar."[68]

2. Süheylî, er-Ravdu'l-Unuf adlı eserinde şunları söylüyor:

Ebu Bekir, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'e nasıl olur da daha çok dua etmekten vazgeçmesini söylüyor ve onun Allah'tan umudunu pekiştirmeye, ona sebat vermeye çalışıyordu? Oysa Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in makamı, Makam-ı Ahmed'dir. Onun yakîni, herkesin yakîninden daha üstündür.

Hocamız Hafız’ı -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu hususta şöyle derken dinledim: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem havf (korku) makamında, arkadaşı ise reca makamında idi. Fazilet itibariyle her iki makam da aynıdır. O bu sözleriyle Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile Ebu Bekir es-Sıddîyk aynı durumda idi, demek istemiyor. Fakat havf ve reca imanın bulunması için mutlaka gerekli iki makamdır. Ebu Bekir o saatte Allah'tan ummak (recâ) makamında, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem da o konumda Allah'tan korkmak (havf) makamında idi. Yüce Allah da dilediğini yapandır. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem bundan sonra Allah'a yeryüzünde ibadet edilmeyeceğinden korktu. Onun böyle bir korkusu da bir ibadettir. Kasım b. Sabit ise hadisin manası hususunda bir başka kanaate sahib olup şöyle demektedir: Ebu Bekir es-Sıddîyk bu sözleri Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'i teskin etmek ve ona karşı duyduğu şefkatten idi. Çünkü o dua edip yalvarıp yakarmakta o kadar yorulmuş idi ki, sonunda ridâsı dahi omuzlarından düştü ve ona şöyle dedi: Bu kadar yeter ey Allah'ın Rasûlü! Yani kendini o kadar fazla yorma. Allah sana zafer vaadetmiş bulunuyor. Ebu Bekir ince kalbli, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'a karşı oldukça şefkatli birisi idi.[69]

3. Üstad Seyyid Kutub (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) Enfal suresinin girişinde özetle şunları söylemektedir:

Gücümüz yettiğince özetle anlatmaya çalıştığımız bu ğazve hakkında inmiştir Enfal suresi. Bu sure, bu ğazvenin görünür olaylarını ve onun arkasında herşeyi çekip çeviren ilahi kudretin yaptıklarını sunmak üzere indi. Yüce Allah'ın kaderini, ğazvenin olaylarındaki ilahi tedbirini açığa çıkartmaktadır bu sure ve bu ğazvenin ötesindeki bütün insanlık tarihinin seyir çizgisini ortaya koymaktadır. Sure bütün bunlardan Kur'ân'ın eşsiz dili ve Kur'ân'ın mucizevi uslubu ile sözetmektedir. Sure ashab-ı kiramın, enfale (ganimetlere) dair sorularını kayda geçirerek, Allah'ın ganimetler hakkındaki hükmünü açıklayarak, bu ganimetin Allah'a ve Rasûle ait olduğu belirtilerek, onları Allah'a karşı takvalı olmaya, aralarını ıslah etmeye davet ederek başlamaktadır. Daha sonra ganimeti onların kendi durumları ve kendileri için çekip çevirdikleri hususlarla, Allah'ın da kendileri için tedbir edip düzenlediği hususlarla birlikte, onların gördükleri yeryüzü vakıalarının boyutundan, bunun ötesinde ve kendilerinin de ötesinde kalan Allah'ın kudretinin boyutlarından sözetmektedir:

"Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkardığında gerçekten mü'minlerden bir kesim isteksizdiler. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi hakka dair seninle tartışıyorlardı. Hani Allah size o iki kesimden birinin sizin olacağını vaadediyordu. Siz ise kuvvet ve silah bulunmayan (kervan)'ın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da sözleriyle hakkı üstün kılmayı ve kâfirlerin arkasını kesmeyi istiyordu ta ki hakkı devamlı üstün kılsın, batılı yok etsin. Günahkârlar hoş görmese de.” (el-Enfal, 8/5-8)

Daha sonra onlara kendilerine gönderdiği ilahi yardımdan onlara kolaylaştırdığı zaferden, lütuf ve keremiyle takdir ettiği ecir ve mükafatlardan şöylece sözetmektedir:

"Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz da 'Muhakkak ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum' diye duanıza karşılık vermişti.'" (el-Enfal, 8/9)

İşte böylece surenin anlatımı bu alanda akıp gitmekte, savaşın tamamıyla yüce Allah'ın takdiri, O'nun tedbir ve iradesi, O'nun kumandası ve yönlendirmesi, O'nun yardımı, O'nun imdadı, O'nun fiili ve O'nun kudreti ile cereyan ettiğini, O'nun kaderi yolunda akıp gittiğini tescil etmektedir... Bu yolla da herşeyden önce savaşçıların ganimetlerle ilişkileri soyutlanmakta, onun Allah'a ve Rasûlüne ait olduğu vurgulanmaktadır. Öyle ki Allah ganimetleri tekrar onlara geri çevirdiğinde bu O'nun onlara bir lütuf ve ihsanı olmuştur. İşte bu şekilde onlar ganimet konusunda hertürlü ümit ve beklentiden soyutlanmakta, her türlü ganimet isteğinden arındırılmaktadırlar. Böylelikle cihadları Allah yolunda sadece O'nun için ihlasla yapılsın. Bundan dolayı bu gibi nassların varid olduğunu görüyoruz:

"Onları siz öldürmediniz fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ama ancak Allah attı..." (el-Enfal, 8/17)

"Şunu da hatırlayın ki bir zamanlar yeryüzünde azlıktınız ve zayıf görülüyordunuz. İnsanların sizi tutup, kapmasından korkuyordunuz da O sizi barındırdı. Sizi yardımıyla kuvvetlendirdi. Size en temiz ve en hoş şeylerden rızık verdi; ta ki şükredesiniz." (el-Enfal, 8/26)[70]

4. Üstad Mahmud Şit Hattab "Bedir'den Dersler" başlığı altında özetle şunları söylemektedir:

Her iki taraf devriye çıkardığı keşif kolları vasıtasıyla ani baskınları engellemek için bilgi elde etmek gibi bir fayda sağladılar. Her iki tarafın da karşı tarafın kuvvetleri ve bulundukları yerlere dair elde ettikleri bilgiler oldukça değerli ve faydalı idi. Burada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Kureyş'in sahib olduğu gücün miktarını bilmek hususunda savaştan önce iki Kureyş'li kölenin Rasûlullah tarafından sorgulanması hadisesinde esirlerin sorgulanmasının faydasını da açıkça görmekteyiz. Aynı şekilde Ebu Süfyan b. Harb’ın Bedir mevkiini keşfe çıkan müslümanların develerinin pisliğini tetkik sonucu ulaştığı netice ve bunların kimliklerini tesbiti de gerçekten göz kamaştırıcı bir hadise olmuştur.

Komutanlık:

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Bedir savaşındaki komutanlığının meziyetleri kahramanlık, sinirlere hakim olmak, savaştan önce, savaş sırasında ve savaştan sonra çeşitli toplantılar yapması, ashabını kendisi ile eşit görmesi gibi meziyetlerle ön plana çıktığını görüyoruz. Onları her hususta eşit görüyordu. Nitekim komutan Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ilk olarak savaşa uygun karargâh seçiminin şartlarını uygulamaya geçirdi ve bu karargâhın güvenliğini korumasını da gerçekleştirdi.

Disiplin, maneviyat ve akide:

Sağlam disiplinin, yüksek maneviyatın ve köklü akidenin müslümanların Kureyş'e karşı zafer kazanmasındaki etkisi açıkça ortaya çıkmıştır. Bu meziyetler her savaştaki her zafer için can alıcı meziyetler olarak kalmaya devam edecektir.[71]

5. Büyük Bedir ğazvesinin Medine-i Münevvere'de münafıklığın ortaya çıkışından önce gerçekleştiğinde şüphe yoktur. Münafıklar müslümanların gücünün açıkça ortaya çıktığı, şanlarının yükselip, ünlerinin etrafa yayıldığı, düşmanlarının kendilerinin heybetinden korkmaya başladığı mübarek Bedir ğazvesinden sonra İslama girmeye başlamışlardır. Yüce Allah sayı, araç ve gereçlerinin azlığına rağmen onlara zafer nasib etmiş ve şu buyruğuyla onlara olan lütuflarını hatırlatmıştı:

"Andolsun ki siz zayıfken Allah size Bedir'de yardım etmişti." (Al-i İmran, 3/123)

İşte bu mübarek topluluk, dinin direkleri, peygamber ve rasûllerden sonra müslümanların en faziletlileridirler. Onların faziletlerine dair pekçok rivayet varid olmuştur.

Ali Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kıyamet gününde davalaşmak üzere Rahman olan Allah'ın huzurunda ilk diz çökecek kişi ben olacağım." Kays b. Ubad dedi ki: Yüce Allah'ın: "Bunlar Rableri hakkında davalaşan iki hasımdırlar." (el-Hac, 22/19) buyruğu onların hakkında inmiştir. Bu kimseler ise Bedir günü mübarezeye çıkanlardı: Hamza, Ali ve Ubeyde ya da Ebu Ubeyde b. el-Haris ile Şeybe b. Rabia, Utbe b. Rabia ve el-Velid b. Utbe'dirler."[72]

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem bir diğer hadisinde şöyle buyurmaktadır:

"Ne bilirsin belki Allah Bedir'e katılanlara muttali olmuş ve onlara istediğinizi yapınız, ben size (günahlarınızı) bağışladım, demiştir."[73]

Hâtıb'ın bir kölesi Peygamber efendimize: Andolsun Hatıb cehenneme girecektir, deyince, Peygamber şöyle buyurmuştu:

"Yalan söylüyorsun, çünkü o Bedir'e ve Hudeybiye'ye katılmış bir kimsedir."[74]


8. BEDİR'DEN SONRA UHUD'DAN ÖNCE MEYDANA GELEN OLAYLAR:

 

el-Küdr'de Beni Süleym ğazvesi

Sevik ğazvesi

Zu Emer ğazvesi

Bahran'daki el-Furu’ ğazvesi

Kaynuka oğulları ğazvesi

Yahudi Ka’b b. el-Eşref'in öldürülmesi



 

BEDİR’DEN SONRA UHUDDAN ÖNCE MEYDANA GELEN OLAYLAR

 

1. Küdr'de Suleym Oğulları Ğazvesi

 

İbnu'l-Kayyim dedi ki: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem işini bitirdikten yedi gün sonra bizzat Suleym oğulları gazasına çıktı. Medine'de yerine Sibâ' b. Urfuta'yı vekil bıraktı. İbn Um Mektum'u vekil bıraktığı da söylenmiştir. el-Küdr denilen bir suyun kenarına kadar gitti. Orada üç gün kaldıktan sonra geri döndü. Herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmadı.[75]

 

2. Sevîk Ğazvesi

 

Daha sonra Ebu Süfyan b. Harb, Zülhicce ayında Sevik ğazvesine çıktı. Bu yıl hacc işlerini müşrikler idare etti. Ebu Süfyan Mekke'ye döndüğünde ve Kureyş'in de Bedir'den kaçanları geri gelince, Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem’in üzerine gaza yapıncaya kadar cünubluktan dolayı elinin suya değmeyeceğini adadı. Adağını yerine getirmiş olmak için Kureyş'ten iki süvari ile birlikte yola çıktı, Medine yakınlarında el-Arîd denilen yere kadar geldi. Oralarda birtakım hurma ağaçlarını yaktı, tarlalarında çalışan ensardan bir kişi ile onun antlaşmalısı olan bir kişiyi daha öldürdü, sonra geri döndü. Arkasından Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile müslümanlar onun peşinden gittiler. Bu sırada Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Medine'de Ebu Lübabe b. Abdilmünzir’i yerine vekil bırakmıştı. Rasûlullah Karkaratu'l-Kudr denilen yere kadar ulaştı. Fakat Ebu Süfyan ile müşrikleri ele geçiremedi. Onlar beraberlerinde azık olarak aldıkları yağla kavrulmuş çok miktarda seviki yüklerini hafifletmek maksadıyla yola bırakmışlardı. Bu seviki müslümanlar aldılar. Bundan dolayı bu ğazveye Sevîk ğazvesi adı verildi. Bu ğazve Bedir'den iki ay birkaç gün sonra hicretin ikinci yılında gerçekleşmişti.[76]

 

3. Zû Emar Ğazvesi:

 

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Zülhicce ayının geri kalan günlerini Medine'de geçirdi. Sonra Gatafanlıların üzerine gitmek maksadıyla Necid'e doğru gazaya çıktı. Medine'ye Osman b. Affan'ı yerine vekil bıraktı. Safer ayı boyunca Necid'de ikamet ettikten sonra geri döndü, herhangi bir savaş olmadı.[77]

 

4. Bahrân Ğazvesi:

 

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Rebiu'l-evvel ayında Medine'de kaldı. Sonra Kureyşlilerin üzerine gitmek amacıyla gazaya çıktı. Medine'ye İbn Um Mektum'u vekil bıraktı. Bahrân'a kadar vardı. Bahrân, Hicaz taraflarında bir madendir. Herhangi bir savaş olmadı. Orada hicretin üçüncü yılı Rebiu'l-evvel ve Cumade'l-ulâ aylarını geçirdikten sonra Medine'ye geri döndü.

 

5. Kaynuka Oğullarının Sürülmeleri:

 

Daha sonra Kaynuka oğulları üzerine gitti. Bunlar Medine yahudilerinden idiler. Peygamberle olan antlaşmalarını bozmuşlardı. Onbeş gün boyunca onları muhasara etti. Sonunda onun vereceği hükmü kabul ederek teslim oldular. Abdullah b. Ubeyy onlara şefaatçi oldu. Onun onlarla antlaşması vardı.

Nitekim Ubade b. es-Samit'in de onlarla antlaşması vardı. Kaynuka oğulları Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ahdini bozunca, Ubade b. es-Samit onlarla olan antlaşmadan vazgeçtiğini belirtti ve şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Ben Allah'ı, Rasûlünü ve mü'minleri veli (dost, yardımcı ve sırdaş) ediniyorum. Bu kâfirlerin antlaşmalarından ve onları veli edinmekten uzak olduğumu bildiriyorum. İşte Maide suresinde yer alan şu buyruklar onun ve Abdullah b. Ubeyy'in hakkında nâzil olmuştur:

"Ey iman edenler! Yahudileri de, hristiyanları da veliler edinmeyiniz. Onlar (ancak) birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Kalblerinde hastalık bulunan kimselerin: 'Zamanın aleyhimize dönmesinden korkuyoruz' diyen (kâfirlerden dost edinmek için) aralarında koştuklarını görürsün. Olur ki Allah fetih (zafer) nasib eder veya kendi katından bir emir verir de onlar da içlerinden gizlediklerine pişman olacaklardır. (Münafıkların münafıklığı açığa çıkınca) iman edenler de derler ki: 'Olanca güçleriyle sizinle beraber olacaklarına dair Allah adına yemin edenler bunlar mıdır... Sizin (asıl) veliniz ancak Allah'dır, O'nun peygamberidir ve mü'minlerdir." (el-Maide, 5/51-55)

Ubade b. es-Samit'in Allah'ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost ve veli edinmesi ile Kaynuka oğullarından onlarla olan antlaşma ve dostluk ilişkisinden uzaklaşması hakkında şöyle buyurulmaktadır:

"Kim Allah'ı, Rasûlü ve mü'minleri veli edinirse şüphesiz ki hizbullah, galib olanların ta kendileridir." (el-Maide, 5/56)

Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onların canlarını bağışladı ve serbest bıraktı. Onların sürülmeleri işi ile Ubade b. es-Samit'i görevlendirdi ve onlara üç gün süre tanıdı.[78]

Bunun sebebi ile ilgili olarak İbn Hişam şu rivayeti nakletmektedir: Arablardan bir kadın getirdiği bir takım eşyaları Kaynuka oğulları pazarında satmış, daha sonra onlardan bir kuyumcunun dükkanına oturmuştu. Onun yüzünü açmasını istedilerse de kadın kabul etmedi. Bu sefer kuyumcu elbisesinin bir tarafını sırtına iliştirdi. Kadın ayağa kalkınca, avreti göründü ve bunun üzerine güldüler. Kadın feryad edince müslümanlardan bir kişi kuyumcu üzerine atılarak onu öldürdü. Bu kuyumcu yahudi idi. Diğer yahudiler de müslümanın üzerine hücum edip, onu öldürdüler. Müslümanın akrabaları, müslümanları yahudilere karşı yardıma çağırdı. Müslümanlar oldukça öfkelendi, onlarla Kaynuka oğulları arasında kavga çıktı.[79]

 

Bazı Hususlar Ve İmanî Sonuçlar:

 

Üstad Abdu'l-Hamid Casim el-Bilalî diyor ki: O kadının bastığı o feryadı duyan kulaklar ve çarpan yürekler duydu. Bu yüreklerdeki kanlar gayret ve haysiyet ile yoğrulmuştu. Bu feryadı erkek suretindeki kimseler değil, gerçek yiğitler duydu ve imdada koştu. İşte o tarihten itibaren müslümanların nefislerinde namus için imdada koşmak derinlere kök saldı. Kadının namusu, şeref ve haysiyeti himaye altındadır. Yardım istediği takdirde milyonlarla müslüman onun imdat çağrısına koşar. Onların herbirisi her müslüman kadını bizzat kendi namusu gibi bilir. İsterse akide bağı dışında onunla hiçbir ilişkisi bulunmamış olsun. Nihayet Mut’asım döneminde o, saldırıya uğrayan şeref ve haysiyeti hakarete uğrayan bir kadının: "Ey Mut’asım! İmdadıma yetiş" dediğini duyar ve bu yardım çağrısı onun kalbini sarsar. Kanı kaynayıp coşar, savaş hazırlıklarını emreder. Hilafet yurdundan o kadının feryad ettiği toprakların üzerine yürümek üzere düşmanı te'dib etmek ve o kadına şeref ve haysiyetini, itibarını tekrar geri vermek için ordusunu hazırlar. Daha sonra müslümanların namusunu tahkir eden düşmanına karşı zafer kazanmış olarak geri döner.

Ya şimdi! Nice feryad karşılık görmemekte, suskun sistemlerin duvarlarına çarpıp geri dönmektedir. Her gün Filistin'deki kardeşlerimiz yahudilerin zulümlerinden dolayı feryad edip durmaktadırlar. Lübnan'daki kamplarda Bâtınilere mensub askeri birliklerden ötürü müslüman kadınlar feryad etmektedirler. Müslüman ve iffetli kadınlar Afganistan'da Rus ordusunun elleri altında çektiklerinden feryad etmektedirler. Filipinler'deki müslüman kadınlar, Bulgaristan'daki müslüman kadınlar her yerde her yerde feryad eden müslümanlar... Fakat kimse cevap vermiyor. İlk neslin o önder insanları ölüp gitti. Mut’asım'ın nesli de ölüp gitti, artık Mut’asım da yok. Müslüman kadınların feryadları karşılıksız, cevabsız kalmakta. Harekete geçen bir kıskançlık yahut galeyana gelen bir kan artık yok.[80]

 

6. Ka’b b. el-Eşref'in Öldürülmesi:

 

Cabir b. Abdullah Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Ka’b b. el-Eşref'in hakkından kim gelir?” diye sordu. “Çünkü o Allah'a ve Rasûlüne eziyet ediyor.”

Muhammed b. Mesleme ayağa kalkıp:

“Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Onu öldürmemi ister misin?” Peygamber:

“Evet” diye buyurdu. Muhammed:

“Bana bir şeyler söylemem için izin ver”, dedi. Peygamber:

“Ne istersen söyle” buyurdu. Muhammed b. Mesleme ona (Ka’b'e) gitti ve şunları söyledi:

“Bu adam bizden zekât vermemizi istiyor. O gerçekten bizi yordu. Şimdi ben senden ödünç istemeye geldim.”

Ka’b:

“Yine mi? Allah'a yemin ederim ondan daha çok usanacaksınız,” dedi. Muhammed:

“(Ne yapalım) bir kere ona uymuş bulunduk, dedi. Onu hemen bırakmak hoşumuza gitmez. Hele bir bakalım işinin sonu nereye varacak. Biz senden bize bir ya da iki vesk (hurma) ödünç vermeni istiyoruz.” -Hadisi bize bir sefer Ömer ve başkaları da anlattı. Orada "bir ya da iki vesk"den sözetmedi.- Ka’b:

“Bana rehin verin”, dedi. Onlar:

“Ne istersin” diye sordular. O:

“Bana hanımlarınızı rehin verin” dedi. Onlar:

“Sen arabların en yakışıklısı iken kadınlarımızı sana nasıl rehin verebiliriz”; dediler. Bu sefer:

“O halde çocuklarınızı bana rehin verin”, dedi. Bu sefer onlar:

“Çocuklarımızı sana nasıl rehin verebiliriz? Bu sefer onlardan herbirisine bir ya da iki vesk karşılığı rehin bırakıldın diye ona hakaret edilir. Bu bizim için bir utançtır. Fakat bunun yerine biz sana silahlarımızı rehin bırakalım”, dediler.

Onunla geceleyin Ebu Nâile ile birlikte gelmek üzere sözleştiler. -Ebu Nâile, Ka’b'in süt kardeşi idi.- Onları kaleye gelmeleri için çağırdı, yanlarına gitti. Karısı ona:

“Bu saatte nereye çıkıyorsun?” dedi. O:

“Gelen Muhammed b. Mesleme ile kardeşim Ebu Nâile'dir” dedi.

Amr'dan başkaları rivayetlerinde şöyle derler: Karısı:

“Ben kendisinden adeta kan damlayan bir ses işitiyorum”, dedi. Ka’b:

“Bu gelen benim kardeşim Muhammed b. Mesleme ile süt kardeşim Ebu Naile'dir dedi. Diğer taraftan kerem sahibi birisi geceleyin bir mızrak darbesi için dahi çağırılacak olursa bu çağrıyı kabul eder.”

(Ravi) dedi ki: Muhammed b. Mesleme beraberinde iki adam ile birlikte içeri girdi. Süfyan'a:

“Amr bunların adını söylemedi mi?” diye soruldu. O:

“Onların birilerinin adını verdi”, diye cevab verdi. Amr:

“Beraberinde iki adam ile birlikte geldi”, dedi. Amr'dan başkaları:

“Ebu Abs b. Cebr, el-Haris b. Evs ve Abbad b. Bişr adlarını verdiler.”- Amr dedi ki:

“Beraberinde iki adam ile geldi ve şöyle dedi:

“O yanımıza gelecek olursa, ben onun saçını tutup koklayacağım. Benim onun başını iyice yakaladığımı gördüğünüz vakit hemen ona darbelerinizi indirin.” Bir seferinde de: “Ka’b’ın başını size de koklatırım” diye rivayet eti.

(Ka’b) kemerini takınmış olarak yanına indi. Ondan hoş kokular geliyordu. (Muhammed):

“Bugün gibi güzel bir hoş koku görmedim” dedi. Amr'ın dışındakiler ise şöyle dedi: (Ka’b) dedi ki:

“Benim yanımda arab kadınlarının en hoş kokulusu ve arabların en mükemmeli vardır”, dedi. Amr dedi ki: (

“Muhammed) Başını koklamama izin verir misin?” dedi. Ka’b:

“Tabi” deyince, Muhammed onu kokladı. Sonra arkadaşlarına koklattı. Sonra da:

“Bana bir defa daha izin verir misin?” dedi. Ka’b:

“Evet” dedi. Onu iyice yakalayınca:

“Haydi onu öldürünüz”, dedi. Sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gittiler ve ona durumu haber verdiler.[81]

 

İmanî Dersler ve Ölçüler:

 

1. Hafız (İbn Hacer -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-) diyor ki: es-Süheylî dedi ki: Ka’b b. el-Eşref'in kıssasında kendisiyle sözleşme yapılmış bir kafir (ummi) eğer şâria küfredecek olursa -Ebu Hanife'ye hilafen- öldürülebileceği sonucu çıkmaktadır. Derim ki: Bu sonuç tartışılır. Çünkü müellifin (Buhari'nin) bu hadisi cihad bölümünde zikretmiş olması Ka’b'ın (muâhid değil) muharib olduğu sonucunu vermektedir. Diğer taraftan Buhari bu hadisin yer aldığı bölüme şu başlığı vermiştir: "Harb ehli olan kimseleri öldürmek." Yine bu hadisin yer aldığı bir diğer bölümde: "Savaşta yalan söylemek" başlığını kullanmıştır. Bu hadisten anlaşıldığına göre; eğer yapılmış olan İslama girme daveti genel olup, o davet müşrik bir kimseye ulaşmışsa davet yapılmadan o müşrikin öldürülmesi caizdir. Aynı şekilde savaşta gerek duyulan sözlerin söylenmesinin caiz olduğu da anlaşılmaktadır. İsterse o sözü söyleyen kimse sözün hakikat manasını kastetmesin. Yine bu hadiste sözü geçen Ka’b'ın karısının oldukça anlayışlı ve zeki olduğuna, söylediği sözlerin doğruluğuna, sesten kan damladığı şeklindeki ifadesi ile oldukça belâğatli konuşan birisi olduğuna da delalet olunmaktadır.[82]

2. İbn İshak dedi ki: Hasan b. Sabit, Ka’b b. el-Eşref'in öldürülmesini sözkonusu ederken şunları söylemektedir:

“İbnu’l-Hukayk ile karşı karşıya gördüğüm bir birliğin iyiliğini versin Allah!

Ve sana karşı da çıkmışlardı Ey İbnu’l-Eşref!

Parlak beyaz kılıçlarıyla gelceleyin geldiler size,

Sık ağaçlı inlerindeki arslanların rahatlığıyla;

Nihayet onlar, bulunduğunuz yerde size geldiler,

Size beyaz parlak kılıçlarıyla hızlıca öldüren şerbeti içirdiler.

Onlar bu işi, dinlerin adına intikam almak için yaptılar,

Bu uğurda (kendilerini) yok edebilecek herbir sebebi küçümsediler.”[83]

3. Silahlı çatışmalara girişmekte, ellerini çabuk tutmak isteyen bazı gençler böyle bir olayı benimsedikleri kanaate delil göstermek isterler. Oysa bunda kendilerinin lehine herhangi bir delil yoktur. Çünkü bu olay Medine'de olmuştu. Müslümanların bir devleti ve güçleri vardı. Bu gençlerin ise ne bir devletleri, ne de güçleri vardır. Ayrıca böyle bir uygulama o zaman dini aziz kılmak, kâfirleri korkutmak için yapılmıştı. Tamamıyla maslahatlar ihtiva ediyordu. Herhangi bir mefsedeti beraberinde getirmiyordu.

Mustaz’aflık dönemlerinde meydana gelecek bu gibi hadiselerin hemen arkasından ise, ortaya çıkan kötülükler, fesatlar, müslümanların kanlarının, namuslarının ve mallarının mübah kabul edilerek talan edilmesi şeklindeki sonuçlar ise basiret sahibi herkes tarafından açıkça görülecek hususlardır. Ayrıca böyle bir uygulamadan ümit edilen gerçek bir maslahat ta yoktur. Sadece birtakım maslahatların olacağı vehmedilmektedir. Bu gibi uygulamaları şeriat mübah görmemektedir. İslam davetinin vakıasını asgari ölçüde bilen ve bundan haberdar olan herhangi bir kimse de bunun caiz olacağına fetva vermez. Allah'tan yardım dileriz.

4. Bazı ilim adamları Muhammed b. Mesleme'nin söylediği: "Fakat biz sana silahlarımızı rehin veririz" sözü hakkında şunları söylemişlerdir: Onun böyle bir şey söylemesi onların silahlı gelişlerinden kuşkulanmaması içindi. Ayrıca bu olaydan ashab-ı kiramın söz ve davranışlarında kendilerine doğru bir uygulamanın ilham edildiği de anlaşılmaktadır. Esasen Allah emrini yerine getirmekte galib gelendir.

5. Buhari hadisteki "bana birşeyler söylemek için izin ver" deyip, Peygamber efendimizin ona: "Diyebilirsin" sözünden savaşta yalan söylemenin caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. Bunun için bu hadisin bulunduğu bahse: "Savaşta yalan söylemek" başlığını kullanmıştır.

Hafız İbn Hacer diyor ki: İbn Sa’d'ın olayı anlatmasından açıkça görüldüğü gibi onlar Peygamber efendimizden kendisinden şikayetçi olmak ve görüşlerini ayıplamak için izin istemişlerdir. İbn Sa’d'ın kullandığı ifadeler şöyledir: "Bunun üzerine (Ka’b'e) şöyle dediler: “Bu adamın bize gelmesi, bize beladan başka bir şey getirmedi. Arablar bizimle savaştılar ve elbirlik olarak üzerimize silahlarıyla geldiler."

İbn İshak'da da hasen bir senedle, İbn Abbas'tan şöyle dediği zikredilmektedir: "Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onlarla birlikte Bakiu'l-Ğarkad'e kadar yürüdü. Sonra onları yola koyarak şöyle dedi: “Haydi Allah'ın adıyla yola koyulunuz, Allah'ım sen onlara yardımcı ol."[84]



9. UHUD ĞAZVESİ

 

Ğazvenin bazı özellikleri

Gazanın olayları

Kahramanların şehid düştükleri yerler ve şehidlerin en büyükleri

İmanî Dersler ve Ölçüler



 

UHUD ĞAZVESİ

 

1. Ğazvenin Bazı Özellikleri:

 

Bu, zaferin ve bozgunun birarada bulunduğu bir ğazvedir. Münafıklık bu ğazvede en açık alâmetleri ve en belirgin nitelikleriyle ortaya çıktığı gibi, iman da insan ruhunda gerçekleştirdiği arzu ve isteklerin üzerine yükseliş, göklerin ve yerin Rabbine ihlâsla yöneliş gibi etkileriyle ortaya çıkmıştır.

Bu ğazve ashab-ı kiram için uygulamalı bir ders olmuştur. Bunun karşılığında ödenen şehitler ve yaralılardan, bir de Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi vesellem'a isabet eden yaralardan oluşan bedel ağır olmakla birlikte... Ancak alınan bu ders, çağlar boyunca kalıcı bir özelliğe sahibtir. Müslümanlar bu dersten zaferin ve bozgunun sebeplerini öğrenmektedirler. Yüce Allah'a tevekkül etmenin, O'na güvenip, dayanmanın güzel sonuçlarını, dünyaya göz dikmek, onun malına ve canın çektiği süslerine kapılmanın etkilerini öğrenmektedirler.

Kur'ânî dersler ile ashab-ı kiram'ın dikkatlerinin ders alınacak, öğüt alınacak noktalara çekilmesi son derece incelikli ve letafetli olmuştur. Bu derslerin üslubu yaralanmış ruhlara ve yara almış bedenlere son derece uygun bir şekilde idi. Yüce Allah zafer sevinci ve bedenen sağlık ve afiyet içerisinde bulundukları sırada Bedir ğazvesi akabinde onlara: "Sizler geçici dünya malını arzu ediyorsunuz (öyle mi?) Halbuki Allah ahireti ister. Allah Azizdir, Hakimdir. Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınıza karşılık herhalde size büyük bir azab dokunacaktı." (el-Enfal, 8/67-68) diye buyurmuşken;

Uhud'dan sonra onlara şöyle sesleniyordu:

"İçinizden kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de Ahireti istiyordu. Sonra sizi sınamak için sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber Allah sizi affetti. Allah mü'minlere lütufkârdır." (Al-i İmran, 3/152)

Daha sonra yüce Allah onları çok ince ve hassas bir şekilde teselli ederek yalanlayıcıların âkıbetini onlara hatırlatmakta, bunun eğitmek ve arındırmak maksadı ile gelip geçici bir aşama olduğunu belirtmektedir. Ama sürekli geçerli olan sünnet, yüce Allah'ın mü'min kullarına güç ve iktidar vermesi, güzel akıbetin takva sahibleri için helak ve yok oluşun da yalanlayıcılar için olduğudur. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sizden evvel birçok sünnetler gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezip dolaşın da (Allah'ın hükümlerini) yalanlayanların sonları nice oldu bir görün. Bu insanlar için bir açıklamadır, takva sahibleri için de bir hidayet ve bir öğüttür. Gevşemeyin ve üzülmeyin, siz eğer mü'minler iseniz muhakkak üstünsünüz." (Al-i İmran, 3/137-139)

Savaşın kazanılması yüce Allah'ın dostları ile düşmanları arasında gidip gelir. Fakat sonunda güzel âkıbet takva sahiblerinindir. Hak ehlinin gerçek dostu, mevlâsı Allah'tır, O onlara yeter, O onların kefilidir, onların mükâfatını vermek O'na aittir. Yüce Allah'ın düşmanlarının ise hiçbir dost ve mevlaları yoktur. Şehidleri mü'minler Rablerinin yanında bilir ve kabul ederler. Onların Allah'ın yanında sahib oldukları şeylerin dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha hayırlı olduğunu bilirler. Allah yolunda yaralanan bir kimse -ki Allah kendi yolunda kimin yaralandığını en iyi bilendir- mutlaka kıyamet gününde yarası kanayarak gelir. Yarasından akan kan renginde olmakla birlikte, ondan yayılacak koku misk kokusu olacaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer size (Uhud'da) bir yara dokunduysa, o topluluğa da (Bedir'de) öylece bir yara dokunmuştur. O günleri biz insanlar arasında döndürür, dururuz." (Al-i İmran, 3/140)

 

2. Ğazvenin Seyri Ve Olayları:

 

Büyüklerini ve aralarındaki küfrün önderlerini Bedir gününde feci bir şekilde kaybettikten sonra Kureyş'in kalbleri müslümanlara karşı kin, öfke ve hınç ile dolup taştı. Bunun için gücünü toparladı, antlaşmalılarının yardımlarını istedi ve üçbin savaşçı ile yola koyulup, Bedir ğazvesinden yaklaşık bir sene, bir ay sonra Medine'nin yakınlarına geldi. Bu gelişleri tercih edilen görüşe göre hicretin üçüncü yılı Şevval ayının ortalarına denk düşmüştür.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onların yola koyulduklarını öğrenince ashabı ile istişare etti. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem meydana gelen olaylara işaret eden bir rüya görmüştü. Ebu Musa'dan gelen rivayete göre o, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Rüyamda Mekke'den hurmalıkları bulunan bir yere hicret ettiğimi gördüm. Aklıma onun Yemame veya Hecer olduğu geldi. Ancak onun Yesrib şehri olduğunu gördüm. Yine aynı rüyamda benim bir kılıç salladığımı ve onun ön tarafının koptuğunu gördüm. Anladım ki bu, Uhud günü mü'minlere gelen musibetmiş. Sonra onu bir daha salladım, bu sefer o kılıç en güzel bir hal aldı. Baktım ki o da bunun getirdiği fetih (zafer) ve mü'minlerin toparlanmasıdır. Yine aynı rüyamda birtakım inekler gördüm. Allah daha hayırlıdır. Bir de baktım ki onlar Uhud günü mü'minlerden birtakım kimselerin şehid düşmesi demekmiş. Bir de baktım ki, hayır Allah'ın Bedir gününden sonra bize ihsan etmiş olduğu hayır ile sadakatin mükâfatıymış."[85]

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ashabı ile istişâre edince, genç ve Bedir'e katılmaktan mahrum kalmış kimseler ile cihada ve düşmanla kavuşmaya arzu ve istek duyan kimseler düşmanlarına karşı Medine'nin dışına çıkma görüşünü ortaya attı. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile ashab-ı kiram'ın yaşlıları ve aynı zamanda Abdullah b. Ubeyy b. Selul ise Medine'de kalmak ve Medine'ye girdikleri takdirde sokaklarda ve evlerin damlarının üzerinden onlarla savaşmak görüşünde idiler.

Ahmed, Cabir (b. Abdullah)'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Ben kendimi sanki koruması sağlam bir zırh içinde imişim gibi (rüyada) gördüm. Boğazlanmış birtakım inekler de gördüm. O sağlam zırhı Medine olarak, inekleri de Allah'a yemin ederim ki; hayır ile yorumladım.” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ashabına:

“Medine'de kalsak da; onlar Medine'den içeriye üzerimize gelecek olurlarsa, onlarla savaşırız”, dedi.

“Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Allah'a yemin ederiz, cahiliye döneminde bile Medine'nin içine girilerek üzerimize gelinmedi. İslam'dan sonra nasıl olur da Medine'ye girilerek üzerimize gelinir?” Affan rivayet ettiği hadisinde dedi ki:

“O zaman istediğiniz gibi olsun deyip, zırhını giyindi, silahlarını kuşandı.” Ensar dedi ki:

“Biz Allah Rasûlünün görüşünü reddettik. Bunun üzerine (Peygambere) gelip şöyle dediler:

“Ey Allah'ın Peygamberi o zaman istediğin gibi olsun. Şöyle buyurdu:

“Hiçbir peygamber zırhını giyinip, kılıcını kuşandıktan sonra savaşmadan onları çıkarmamıştır."[86]

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Kureyş ile karşılaşmak üzere Medine'nin dışına çıktı.[87] Yolda iken ordudan münafıkların başı Abdullah b. Ubeyy b. Selûl ordunun üçte birini -üçyüz savaşçıyı- alarak geri çekildi. Bu, bu ğazvenin ilk faydalı yönü olmuştu. Bu da münafıkların ayırdedilmesi idi. Onların samimi mü'minlerden ayırdedilmeleri idi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah'ın emri ile idi ve mü'minleri ayırdetmesi içindi. Bir de münafıklık yapanları açığa çıkarmak içindi. Onlara: 'Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunun' denildiği vakit: 'Eğer biz savaş olacağını bilseydik, arkanızdan gelirdik' dediler. Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındır. Onlar ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir." (Al-i İmran, 3/166-167)

Abdullah b. Ubeyy gerekçe olarak Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in kendisine muhalefet edip, başkalarının görüşünü kabul etmesini göstermişti. Yüce Allah ise şu buyruklarıyla onun bütün iddialarında yalancı olduğunu ortaya koymaktadır:

"Onlar ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir." (Al-i İmran, 3/167)[88]

Münafıkların bu sözlerinde durmayışları onlardan beklenen bir iştir. Çünkü fedakarlık ve bir şeyler vermeyi sağlayan Allah'a iman, O'nun sevabını ve rızasını ümit etmektir. Şâyet iman yoksa münafık kendisini niye tehlikeye atsın. Bu hainlik nerdeyse bazı mü'minleri de etkileyecekti. Ancak yüce Allah, Allah'ı sevdikleri, O'nun dininin zafere erişmesini arzu ettiklerinden ötürü bu kötü durumdan onları korumuştu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar." (Al-i İmran, 3/122)

Bu iki kesimden birisi ise (Hazreçlilerden) Selime oğulları, (Evslilerden) de Hârise oğulları idi.

Cabir Radıyallahu anh dedi ki: "O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcılarıydı." buyruğu bizler hakkında inmiştir. Sözü geçen iki zümre bizleriz. Harise oğulları ile Selime oğullarıyız. Biz yüce Allah: "Halbuki Allah onların yardımcılarıydı." buyruğundan ötürü bu buyruklar inmeseydi diye istemeyiz."[89]

İbnu'l-Kayyim (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle diyor: Râsulullah Sallallahu aleyhi vesellem o gün üstüste iki zırh giyindi. Sancağı Mus'ab b. Umeyr'e verdi. Cenahlardan birisinin başına ez-Zübeyr b. el-Avvam'ı, diğerinin başına ise el-Münzir b. Amr'ı kumandan tayin etti. O gün savaşa katılmak isteyen gençleri gözden geçirmiş, küçük yaşta bulduklarını geri çevirip, savaşa katılmalarıına izin vermemişti. Aralarında Abdullah b. Ömer, Üsame b. Zeyd, Esid b. Zuhayr, el-Bera b. Âzib, Zeyd b. Erkam, Zeyd b. Sabit, Arâbe b. Evs ve Amr b. Hazm da vardı. Savaşabilecek durumda olduğunu gördüğü kimselerin katılmasına da izin vermişti. Bunlar arasında da Semura b. Cundub ve Râfî b. Hadîc de vardı. O sırada onbeş yaşında idiler. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in geri çevirdiği kimseleri buluğ yaşından küçük olmaları dolayısıyla geri çevirmişti.[90]

Abdullah b. Ubeyy'in ordunun üçte birini alarak geri dönüşünden sonra İslam ordusunun sayısı yediyüz savaşçı idi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Abdullah b. Cubeyr'i elli okçu ile birlikte kendilerini arkalarından korumak üzere yerleştirmiş ve onlara yerlerinden ayrılmamalarını emretmiş idi.

Kureyş de üçbin askeri ile savaş nizamı aldı. Aralarında ikiyüz atlı vardı. Sağ cenahlarının başına Halid b. el-Velid'i, sol cenahlarının başına İkrime b. Ebi Cehil'i koymuşlardı. Savaş müslümanların ezici bir zaferi ile başladı.

Hakim, Müstedrek'inde İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in Uhud günü kazandığı zafer gibi bir başka zafer kazanmış değildir. -Ondan hadisi rivayet eden Ubeydullah b. Utbe- dedi ki: Biz bunu kabul edemedik. İbn Abbas dedi ki: Benimle bunu kabul etmeyen kimse arasında yüce Allah'ın kitabı hakem olsun. Yüce Allah Uhud günü hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Allah size verdiği sözünü aynen yerine getirmiştir. Hani o zaman O'nun izniyle onları öldürüyordunuz.”

İbn Abbas diyor ki: Burada buyruk onların öldürülmesi anlamını vermektedir.

"Nihayet sevmekte olduğunuzu (zafer ve ganimeti) size gösterdikten sonra yılgınlık gösterdiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz, isyan ettiniz. İçinizden kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi sınamak için sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber sizi affetti. Allah mü'minlere lütufkârdır." (Al-i İmran, 3/152)

Bununla yüce Allah okçuları kastetmektedir. Şöyle ki; Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onları bir yere yerleştirmiş, sonra da: "Bizim arkalarımızı koruyunuz. Öldürülmekte olduğumuzu görseniz dahi yardımımıza gelmeyiniz. Ganimet elde ettiğimizi görseniz gelip bize katılmayınız." demişti. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve beraberindekileri ganimet alıp, müşriklerin karargahını ele geçirince, bütün okçular yerlerinden ayrılarak onlar da karargaha girip, ganimet toplamaya koyuldular. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabının safları şu şekilde birbirine girmişti -diyerek ellerinin parmaklarını birbirine geçirdi- ve içiçe olmuşlardı. Okçular bulundukları yeri boşaltıp, orada gedik bırakınca o boşluktan (müşriklerin) atlıları Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabı üzerine hücum etti ve bu sefer birbirleriyle vuruştular, içiçe girdiler. Müslümanlardan çok kimse öldürüldü. Sabahleyin gün Allah Rasûlünün ve ashabının idi. O kadar ki müşriklerin sancaklarını tutanlardan yedi veya dokuz kişi öldürülmüştü. Müslümanlar dağa doğru ileri gitmişlerdi..."[91]

Buhari, el-Berâ b. Âzib Radıyallahu anh'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "O gün müşriklerle karşılaştık. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem de okçulardan oluşan bir askerî birliği bir yere yerleştirdi. Başlarına Abdullah'ı komutan tayin ederek, yerinizden ayrılmayın diye talimat verdi. Eğer bizim onlara karşı zafer kazandığımızı görürseniz, yerinizden ayrılmayınız, onların bize karşı zafer kazandıklarını görürseniz, bize yardıma gelmeyiniz. Karşı karşıya geldiğimizde onlar kaçtılar. O kadar ki; kaçarken kadınların elbiselerini bacaklarının üzerinden yukarı doğru toplayarak halhalları dahi görüldü. Bu sefer (okçular):

“Ganimete koşalım, ganimete!” dediler. (Komutanları) Abdullah şöyle dedi:

“Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem bize yerinizden ayrılmayın diye emir vermişti, dediyse de onlar kabul etmediler. Emre uymayınca, yüzleri başka istikamete dönmüş oldu ve bunun sonucunda da yetmiş kişi öldürüldü. Ebu Süfyan yüksekçe bir yere çıkarak:

“Aranızda Muhammed var mı?” diye seslendi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

"Ona cevap vermeyiniz" dedi. Bu sefer:

“Aranızda Ebu Kuhafe'nin oğlu (Ebu Bekir es-Sıddiyk) var mı?” diye sordu. Yine!

“Ona cevap vermeyin”, diye buyurdu. Ebu Süfyan:

“Aranızda Hattab'ın oğlu (Ömer) var mı?” diye sordu. (Cevap almayınca!) “Bunlar hep öldürüldüler. Eğer hayatta olsalardı cevap vereceklerdi”, dedi. Ömer kendisini tutamayarak şöyle dedi:

“Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı. Allah seni rezil ve rüsvay olmana sebeb olacak kimseleri hayatta bıraktı.”

Ebu Süfyan:

“Yücesin Hübel!” dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem

“ona cevap veriniz” diye buyurdu.

“Ona ne diyelim?” diye sordular. Peygamber:

"Allah en yücedir ve şanı en yüksek olandır" deyiniz. Ebu Süfyan:

“Bizim Uzza'mız var, sizin Uzza'nız yok” dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

"Ona cevap verin" diye buyurdu. Ashab:

“Ne diyelim” diye sordular, Peygamber:

"Allah bizim mevlamızdır, sizinse mevlanız yok" deyiniz diye buyurdu. Ebu Süfyan şöyle dedi:

“Bugün Bedir gününe karşılık olsun. Savaş dönüp dolaşır. Siz bazı yaralılara müsle yapıldığını (organlarının kesildiğini) göreceksiniz. Ben böyle yapılmasını emretmedim fakat beni rahatsız da etmedi.”[92]

Ashab Radıyallahu anhum arasında Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in öldürüldüğü şâyiası yayıldı. Nitekim yüce Allah: "Allah size keder üstüne keder vererek cezalandırdı." (Al-i İmran, 3/153) diye buyurmaktadır. İbn Cerir dedi ki: Doğruya en yakın görüş; "Allah size keder üstüne keder vererek cezalandırdı" buyruğu hakkında şu açıklamayı yapanların görüşüdür:

Ey mü'minler! Allah sizleri müşriklerin ganimetinden, onlara karşı zafer ve üstünlük elde etmekten mahrum bırakarak ve o gün size isabet eden yaralar ve sizden öldürülenlerin musibeti ile sizleri cezalandırdı. Halbuki daha önce bütün bu hususlarda sevdiğiniz şeyleri size göstermiştir. Rabbinizin emrine karşı gelmeniz, Peygamberinizin emrine muhalif hareket etmeniz dolayısıyla Peygamberinizin öldürüldüğünü zannetmenin ve düşmanınızın üzerinize gelmesi ile sizin onlardan çekinmenizin gam ve kederi ile sizi cezalandırdı.[93]

Buna aynı şekilde yüce Allah'ın şu buyrukları da delil teşkil etmektedir:  

"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse ökçelerinizin üstünde (dininizden) geriye mi döneceksiniz. Kim iki ökçesi üzerinde geriye dönerse, o Allah'a elbette zarar veremez. Allah şükredenlere mükafat verecektir." (Al-i İmran, 3/144)

Ashab-ı kiram'dan pekçok kimse kaçtı. Yüce Allah, onlara lütuf ve rahmeti ile onlardan hoşnut oldu, razı oldu, onları affetti. Nitekim yüce Allah'ın şu buyrukları buna işarettir:

"Peygamber arkanızdan size seslenip dururken, siz boyuna hiçkimseye dönüp bakmadan uzaklaşıp duruyordunuz." (Al-i İmran, 3/153)

Yüce Allah'ın şu buyruğu da aynı şekilde buna işaret etmektedir:

"İki ordunun karşılaştığı gün içinizden yüz çevirenleri ancak yaptıkları bazı işler yüzünden şeytan yoldan çıkarmak istemişti. Andolsun Allah da onları affetti, çünkü Allah (günahları) bağışlayandır, ceza vermekte acele etmeyen (Halîm)dir." (Al-i İmran, 3/155)

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte az sayıda kimse sebat etti. Bunlar arasında Talha b. Ubeydullah, Sad b. Ebi Vakkas, Ebu Düccane ve ensardan Ebu Talha vardı. Nitekim semadan melekler de inerek Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'ı savunmak üzere savaştı.[94]

Kays'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben Talha'nın, kendisi ile Uhud gününde Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'ı koruduğu elini çolak olarak gördüm."[95]

Hafız (İbn Hacer) şöyle demektedir: Bunun açıklaması Hakim'in, el-İlel adlı eserinde Musa b. Talha yoluyla gelen rivayette yer almaktadır: "Uhud günü otuzdokuz yahut otuzbeş yara aldı. Parmağı kaptu şehadet parmağı ile ona bitişik olan (baş) parmağını kastetmektedir."

Tayalisi’nin de İsa b. Talha'nın, Aişe'den diye kaydettiği rivayette Aişe validemiz şöyle demiştir: "Ebu Bekir, Uhud gününden sözettiğinde: O gün tamamıyla Talha'ya ait bir gündü, derdi. (Ebu Bekir) devamla dedi ki: Ben geri dönen ilk kişi oldum. Bir adamın Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in önünde çarpışmakta olduğunu gördüm. (Bari) bu Talha olsa, dedim. Çünkü ben orda değilsem de hiç olmasa kavmimden birisi olsun demiştim. Benimle onun arasında müşriklerden bir kişi vardı. Bir de baktım ki o Ebu Ubeyde imiş. Nihayet Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'a vardığımızda bize: “Arkadaşınıza dikkat edin”, dedi. Talha'yı kastediyordu. Bir de baktık ki onun parmağı kopmuş. Onunla ilgilendik ve durumunu düzelttik."

Cabir yoluyla gelen ve Nesai'nin kaydettiği hadiste de şöyle denilmektedir: "Müşrikler Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'a yetişmiş, o da: “Bunlara karşı kim durur” demiş, Talha: Ben diye cevab vermişti." deyip, onlarla birlikte Ensardan bulunan kimselerin öldürülüşünü sözkonusu etti."[96]

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in önünde savaşıp, böyle bir zamanda bu büyük şerefe nail olanlardan birisi de Sa’d b. Ebi Vakkas Radıyallahu anh.'dır. Said b. el-Müseyyeb'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sa’d b. Ebi Vakkas'ı şöyle derken dinledim: "Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Uhud gününde ok torbasında bulunan okları önüme saçarak: “At, anam babam sana feda olsun.” dedi."[97]

Uhud günü güzel bir şekilde sınavdan geçmiş olan bu kahramanlardan birisi de Ebu Dücane Simât b. Hareşe'dir. Enes'ten rivayete göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Uhud günü bir kılıç eline almış ve şöyle demişti:

“Bunu benden kim alır?” Orada kim varsa herkes elini uzattı, ben ben dedi. Bu sefer Peygamber:

“Bunu hakkıyla kim alır” diye sordu. Orada bulunanlar ellerini geri çektiler. Fakat Simât b. Hareşe Ebu Dücane:

“O kılıcı hakkıyla ben alırım” dedi. O da o kılıcı aldı ve onunla müşriklerin kafalarını ikiye ayırdı."[98]

Uhud günü güzel bir şekilde sınav veren bu kahramanlardan birisi de ensardan olan Ebu Talha'dır. Enes'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Uhud gününde insanlar Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'i bırakıp geri çekildi. Ebu Talha ise Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in önünde durmuş, birtakım kalkanlarıyla ona siper yapıyordu. Ebu Talha iyi ve çokça hızlı ok atan birisi idi. O gün elinde iki ya da üç yay kırıldı. Bir kişi onun yanından bir ok torbası ile geçer. Ona: “Ebu Talha'nın önüne bu okları saç”, derdi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Uhud'dakilere bakıyor fakat Ebu Talha ona: “Anam babam sana feda olsun, onlara bakma. Bunların attıkları oklardan bir ok sana isabet edebilir. Benim göğsüm senin göğsüne siperdir”, derdi. O gün Ebu Bekr'in kızı Aişe ile Um Süleym'i de gördüm. Eteklerini topladıklarından ötürü ayaklarındaki halhallarını görüyordum. Onlar sırtlarında kırbalar taşıyorlar ve savaşanların ağızlarına boşaltıyorlardı. Sonra tekrar geri dönüyor ve yine kırbaları dolduruyorlar, geri dönüyorlar ve sularını savaşanların ağızlarına boşaltıyorlardı. Kılıç Ebu Talha'nın elinden iki ya da üç defa düşmüştü."[99]

Önünde semadan gelen meleklerin çarpıştığı kimselerden birisi de Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem idi. Sa’d Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben Uhud günü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte onun önünde (onu korumak üzere) çarpışan iki adam gördüm. Üzerlerinde beyaz elbiseler vardı. Ne ondan önce onları görmüştüm, ne de sonra onları gördüm."[100]

Hafız (İbn Hacer): O iki melek Cebrail ile Mikail idi demiştir. Çünkü Müslim'de bir başka yoldan Mis'ar'den gelen rivayette böyle denilmektedir ki; o hadisin sonlarında: "Cebrail ile Mikâil'i kastediyor" denilmektedir.

Uhud günü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yüzü yaralandı. Küçük azı dişi kırıldı, başındaki miğfer yarıldı. Anam babam ona feda olsun. Enes'den rivayete göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in küçük azı dişi Uhud günü kırıldı, başı da yaralandı. O akan kanlarını siliyor ve şöyle diyordu:

"Kendilerini Allah'a davet eden peygamberlerini yaralayan ve küçük azı dişini kıran bir toplum nasıl iflah olabilir?” Bunun üzerine yüce Allah: "O işten sana hiçbir şey düşmez." (Al-i İmran, 3/128) buyruğunu indirdi.[101]

Ebu Hazim'den rivayete göre o Sehl b. Sa’d'ı Uhud günü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yaralanmasına dair ona soru sorulurken dinlemiş ve şöyle demiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yüzü yaralandı, küçük azı dişi kırıldı ve başında miğfer yarıldı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in kızı Fatıma kanı yıkıyordu. Ali b. Ebi Talib Radıyallahu anh da kalkan ile (taşıdığı) suyu döküyordu. Fatıma suyun kanın artmasından başka bir işe yaramadığını görünce bir hasır parçası alıp onu yaktı, kül etti. Sonra o külü yaraya yapıştırdı ve kan durdu."[102]

Mü'minlerin sıkıntıları, gam ve kederleri artıp, Allah kalblerini arındırıp, göğüslerindekini sınavdan geçirip, dilediği kimseleri şehadete kavuşturarak şahit edindikten sonra, üzerlerine aralarından sadık olanları bürüyen bir güvenlik ve bir uyuklama gönderdi. Bu onların musibetlerini hafifletti ve kalblerini pekiştirdi. Şüphe, tereddüt ve kötü zan sahibi olan kimseler ise kendi canlarını kurtarmak sevdasına düştüler. Şeytanlar onları oyuncak haline getirdi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize bir emniyet, bir uyuklama indirdi ki o (uyuklama) içinizden bir kısmını örtüp bürüyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüşlerdi. Allah'a karşı cahiliyet zannı gibi hakkın dışında bir zan besliyorlardı. 'Bu işten bize bir şey (pay) var mı?' diyorlardı. Deki: 'Herşey Allah'ın elindedir.' Onlar sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar. 'Bizim bu işten bir payımız olsaydı, burada öldürülmezdik' diyorlardı. De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yatacakları yerlere çıkıp giderler (ve yine öldürülecekler)di. Allah göğüslerinizdekini yoklamak, kalblerinizdekini temizlemek için (böyle yaptı). Allah kalblerin özünü çok iyi bilendir." (Al-i İmran, 3/154)

Üstad Seyyid Kutub (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şunları söylemektedir: Hezimetin dehşeti, korkunçluğu ve sebeb olduğu karışıklık akabinden hayret verici bir sükûnet geldi. Rablerine dönen, peygamberlerinin yanına koşan mü'minlerin ruhlarını bürümüştü bu sükûnet. Huzur içinde kendilerini ona teslim ettikleri ve onları kapsayıp, bürüyen oldukça letafetli bir uyuklama idi bu.

"Sonra o kederin ardından üzerinize bir emniyet, bir uyuklama indirdi." (Al-i İmran, 3/154)

Bu gerçekten şaşırtıcı bir olay; Yüce Allah'ın mü'min kullarını çepeçevre kuşatan, Allah'ın rahmetine işaret eden bir olay. Yorulmuş, bitkin düşmüş, korkuya kapılmış kimselerin bir anlık dahi uyuklaması onların ruhlarında adeta bir büyü etkisi yapar ve onları yepyeni bir varlık olarak ortaya çıkmalarını sağlar. Diğer kesime gelince, bunlar kendi nefislerinin meşguliyetine kapılıp, kendilerini kurtarma sevdasına düşen, imanları sallantıda bulunan ve cahilli tasavvurlardan henüz kendilerini kurtaramamış kimselerdi. Bunlar nefislerini büsbütün halis bir şekilde Allah'a teslim edememişlerdi. Onlar bütün varlıklarıyla Allah'ın kaderine teslim olmamışlardı. Kalbleri kendilerinin başına gelen musibeti huzurla kabul etmemişti. Oysa bu, kalbleri arındırmak için başlarına gelmiş bir bela idi. Yoksa Allah'ın kendi dostlarından elini çekerek onları düşmanlarına teslim etmesi demek değildi. Şanı yüce Allah, bu yolla küfrün, şerrin ve batılın lehine nihâî bir hüküm vermiş olmuyordu.

Şüphesiz bu akide sahiblerine -öğrettiği pek çok husus arasında- şunu da öğretmektedir:

Kendileri, kendi öz nefislerinde bile bir şeye sahip değildirler. Onlar herşeyleriyle Allah'a aittirler. Onlar Allah yolunda cihada çıktıkları vakit O'nun için cihada çıkarlar, O'nun için hareket ederler, O'nun için savaşırlar. Kendi şahsiyetlerinin bu cihadda bir başka hedefleri yoktur.[103]

Ebu Talha Radıyallahu anh'dan dedi ki: Ben Uhud günü uyuklamanın bürüdüğü kimseler arasında idim. Kılıcım elimden defalarca düştü. O elimden düşüyor, ben onu alıyorum, o düşüyor, ben onu alıyordum."[104]

Kureyş savaş alanını bırakıp, gidince Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şehidleri defnetmek işiyle uğraştı. Onların kanlarıyla, elbiseleriyle defnedilmelerini emretti. Şehidler yıkanmadı. Cenaze namazlarını da kılmadı. Şehid düştükleri yerde defnedilmelerini emretti. Cabir b. Abdullah'tan dedi ki: "Uhud gününde halam bize ait olan kabristanda gömmek üzere babamı Medine’ye getirmişti. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in münadisi: "Öldürülenleri ölü düştükleri yere geri götürünüz."[105] diye nida etti. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Uhud'da öldürülenlerden iki kişiyi aynı kefene sarar, sonra da: "Bunların hangileri Kur'ân'dan daha çok biliyordu." diye sorardı. Eğer onlardan birisine işaret edilirse, lahdde onu öne koyardı ve şöyle buyurdu: "Ben bunlara şahidim." Sonra kanlarıyla defnedilmelerini emretti. Üzerlerine namaz da kılmadı, onları yıkamadı da."[106]

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem vefatından önce onlara karşı bir özlem duymuştu ve onların cenaze namazlarını kılmıştı. Böylelikle adeta onlara veda eder gibi idi.

Ukbe'den rivayete göre Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem bir gün Medine'nin dışına çıktı ve Uhud'da şehid düşenler üzerine cenaze namazını kılar gibi namaz kıldı. Sonra minbere çıkıp şöyle dedi:

"Ben sizden önce varmış olacağım ve ben sizin hakkınızda bir şahidim..."[107]

Uhud kahramanlarının ve şehidlerin en büyüklerinin düştükleri yerler:

Bu bölümde oldukça güzel sınavlar verdikten, kahramanlığın ve fedakârlığın az rastlanır örneklerini ortaya koyduktan sonra, şehid düşen büyük şahsiyetlerin kıssalarını sözkonusu edeceğiz. Yüce Allah'dan şehidler yurdunda bizleri de onlarla beraber kılmasını, onları sevmenin faydasını göstermesini, gerçek dostlarından onlar gibi hareket etmek isteyen kimselere onların yolundan gitmeyi nasib etmesini niyaz ederiz.

 

1. Şehidlerin Efendisi Hamza'nın Şehid Düşmesi:

 

Hamza, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in amcası ve onun süt kardeşidir.[108]

 Allah'ın ve Allah'ın Rasûlünün arslanıdır. O kılıcıyla pekçok kâfirin kellesini uçurmuş bir arslandır. Onun öldürülmesi haince bir pusu sonucunda olmuştu. Yoksa kahramanların karşı karşıya geldikleri savaş alanında olmamıştı.

Cafer b. Amr b. Umeyye ed-Damri'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Ubeydullah b. Adiy b. el-Hiyar ile birlikte çıktım. Hıms'a vardığımızda Ubeydullah b. Adiy bana dedi ki:

“Ne dersin Vahşi'nin yanına gidip, ona Hamza'yı öldürmesini soralım mı?” Ben:

“Olur” dedim. Vahşi, Hıms'da yerleşmiş idi. Onun nerede olduğunu sorduk. Bize:

“İşte o orada köşkünün gölgesinde bulunan kişidir. Oldukça kalabalıktı. Onun yanına gittik ve az yakınında durduk. Selam verdik, selamımızı aldı.” (Cafer) dedi ki:

“Ubeydullah da yüzünü sarığı ile kapatmıştı. Vahşi onun sadece gözlerini ve ayaklarını görüyordu.” Ubeydullah:

“Ey Vahşi beni tanıyor musun?” diye sordu. (Cafer) dedi ki:

“Ona bir baktı, sonra “hayır, Allah'a yemin ederim seni tanımıyorum”, dedi. Şu kadar var ki; şunu biliyorum. Adiy b. el-Hiyar, Ebu'l-İs kızı Um Kıtal diye anılan bir kadın ile evlendi. O kadının ondan Mekke'de bir çocuğu oldu. Ben de o çocuğa süt emzirecek birilerini arıyordum. Bu çocuğu annesiyle beraber götürdüm ve onu annesine uzattım. Sanki ben senin o ayaklarını o zaman görmüş gibiyim. (Cafer) dedi ki:

“Ubeydullah yüzünü açtı, sonra:

“Bize Hamza'nın öldürülmesini anlatmaz mısın”, dedi. O da:

“Anlatayım dedi. Hamza, Bedir'de Adiy b. el-Hiyar'ın oğlu Tuayme'yi öldürmüştü. Efendim Cubeyr b. Mut'im bana:

“Şâyet amcam karşılığında Hamza'yı öldürürsen sen hürsün”, dedi. İnsanlar Ayneyn yılı çıktıklarında -Ayneyn Uhud karşısında bir dağ olup, onun ile Uhud arasında bir vadi vardır- ben de insanlarla savaşa çıktım. Savaşmak üzere saf olduklarında Sibâ ortaya çıkarak:

“Benimle teke tek dövüşecek var mı?” dedi. Hamza b. Abdu'l-Muttalib karşısına çıkarak şunları söyledi:

“Ey kızların sünnetçisi Um Enmar'ın oğlu Sibâ’! Sen Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesine mi kalkışmışsın?” (Vahşi) dedi ki: Sonra üzerine bir hamle yaptı, geçmiş bir gün gibi oluverdi. (Vahşi devamla) dedi ki: Bir kayanın altında Hamza için pusuya yattım. Bana yaklaşınca ben de ona harbe mi fırlattım ve onu apışlarının arasına sapladım, kalçalarından çıktı. İşte o sebeble ölüverdi. İnsanlar geri döndüklerinde ben de onlarla birlikte döndüm. İslam Mekke'de yayılıncaya kadar Mekke'de kaldım. Sonra Taif'e çıkıp gittim. Taifliler Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'a elçiler gönderdi. Bana da: “O, elçilere dokunmaz”, denildi. Ben de onlarla birlikte çıktım, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına vardım. Beni görünce:

“Sen Vahşi misin?” dedi. Ben:

“Evet” dedim.

“Hamza'yı sen mi öldürdün”, dedi. Ben:

“Sana ulaşan haberler gerçektir”, dedim. Bu sefer:

“Peki yüzünü bana göstermeme imkânın var mı” dedi. (Vahşi devamla) dedi ki: Ben de çıkıp gittim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in vefatından sonra yalancı Müseylime çıktı. Kendi kendime: Ben de Müseylime'nin üzerine çıkıp gideceğim. Hamza'nın karşılığında onu öldürmek boynumun borcu olsun, dedim. Ben de orduya katıldım ve olanlar oldu. Bir de baktım ki; (tozlardan) adeta kül renkli bir deve gibi saçı başına karışmış birisi bir duvar üzerinde ayakta dikiliyor. Ona da harbemi attım ve tam göğsünün ortasına sapladım. Sırtından, omuzları arasından çıktı. (Vahşi) dedi ki: Ensardan bir adam ileri atıldı ve kılıcını tepesine indirdi.[109]

 

2. Enes b. en-Nadr Radıyallahu anh'ın Şehadeti:

 

Enes Radıyallahu anh'dan dedi ki: Amcam Enes b. en-Nadr Bedir savaşına katılmamıştı. Bunun üzerine:

“Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Ben müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah müşriklerle yapılacak bir savaşta benim de hazır bulunmamı kısmet ederse Allah neler yapacağımı görecektir.”

Uhud gününde müslümanlar geri çekilince şöyle dedi:

“Allah'ım, bunların yaptıklarından ötürü -kendi arkadaşlarını kastediyor- sana özür beyan ediyorum. Ötekilerinin -müşrikleri kastediyor- yaptıklarından da uzak olduğumu sana bildiriyorum. Daha sonra ileri atıldı. Önüne Sa’d b. Muaz çıktı. Ey Sa’d b. Muaz dedi. Nadr'ın Rabbine yemin ederim ki, ben cennetin kokusunu şu Uhud'un berisinden alıyorum.” Sa’d dedi ki:

“Ey Allah'ın Rasûlü, ben onun yaptıklarını yapamadım.” Enes dedi ki:

“Onda kılıç darbesi, mızrak dürtmesi ya da ok yarası olarak seksen küsur yara tespit ettik. Onun öldürüldüğünü ve müşriklerin onun azalarını kestiğini gördük. Onu sadece kızkardeşi parmak uçlarından tanıyabildi.”

Enes dedi ki: “Bizler şu: "Mü'minler arasında Allah'a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdir." (el-Ahzab, 33/23) âyetinin onun ve benzerlerinin hakkında inmiş olduğu görüşünde idik veya öyle zannediyorduk.[110]

 

3. Cabir'in Babası Abdullah b. Haram’ın Şehadeti:

 

Cabir b. Abdullah’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Babam öldürülünce yüzünün üzerinden örtüyü açıp, ağlamaya koyuldum. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem beni teskin etmeye çalışıyor fakat bana ağlamayı yasaklamıyordu. Halam Fatıma da ağlamaya başladı. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

"İster ağla, ister ağlama! Siz onu kaldırıncaya kadar melekler hep kanatlarıyla onu gölgelendirip durdu."[111]

Yine Câbir b. Abdullah Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Uhud savaşı yaklaşınca geceleyin babam beni çağırdı ve şunları söyledi: Benim gördüğüm o ki, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabından öldürülecekler arasında ilk öldürüleceklerden birisi olacağım. Allah'a yemin ederim, ben de benim için Rasûlullah'ın canından sonra senden daha değerli bir şey geriye bırakmıyorum. Benim bir borcum var. Benden sonra borcumu öde. Kızkardeşlerin hakkında da sana hayırlı bir şekilde davranmanı tavsiye ediyorum. (Cabir) dedi ki: Sabahı ettiğimizde ilk öldürülen o oldu. Bir başkası ile birlikte bir kabre onu defnettim. Daha sonra başkası ile beraber aynı kabirde onu bırakmak hoşuma gitmedi. Altı ay sonra onu çıkardım, kulağı dışında onu ilk koyduğum gün gibi duruyordu.[112]

Yine Cabir b. Abdullah Radıyallahu anh'dan, dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bana dedi ki:

“Şüphesiz Allah perde arkasından olmadıkça hiç kimseyle konuşmaz, fakat o babana yüzyüze, aralarında herhangi bir perde ve aracı bulunmadan konuştu ve ona: "İstediğini iste; diye buyurdu..." diye hadisin geri kalan bölümünü kaydeder.[113]

 

4. Huzeyfe'nin Babası El-Yemân (Allah İkisinden De Razı Olsun)'ın Şehadeti:

 

Mahmud b. Lebid'den dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Uhud'a çıkınca Huzeyfe'nin babası el-Yeman b. Câbir ile Sâbit b. Kays b. Zâurâ kalelerde kadınlar ve çocuklarla beraber kaldılar. Her ikisi de oldukça yaşlı idi. Biri diğerine şöyle dedi: Hay babasız kalasıca, biz neyi bekliyoruz? Allah'a yemin olsun bizim herhangi birimizin ömründen geriye ancak bir eşşeğin susuyacağı kadar kısacık bir süre kalmış bulunuyor.[114] Nasıl olsa bugün yarın öleceğiz. Niye kılıçlarımızı alıp da Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'e kavuşmayalım? dedi. Böylelikle müslümanların arasına katıldılar. Müslümanların onların geldiklerinden haberleri yoktu. Sabit b. Kays'i müşrikler öldürdü. Babam Huzeyfe ise müslümanların kılıçları altında kaldı ve onu bilmeden öldürdüler. Huzeyfe: Babam, babam deyince, onlar: Allah'a yemin ederiz onu tanımadık, dediler -ki doğru söylemişlerdi.- Huzeyfe dedi ki: Allah size mağfiret buyursun. O merhametlilerin en merhametlisidir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onun diyetini ödemek istedi. Huzeyfe o diyeti müslümanlara tasadduk etti. Bu da Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanında onun değerini daha da arttırdı.[115]

 

5. Amr b. el-Cemûh'un Şehadeti:

 

Amr oldukça topal birisi idi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte gazaya katılan dört genç oğlu vardı. Rasûlullah Uhud'a çıkacağı vakit onunla birlikte çıkmak istedi. Oğulları ona:

“Allah sana ruhsat vermiş bulunuyor. Yerine otursan olmaz mı? Biz senin yerine gidiyoruz. Allah sana cihad yükümlülüğünü yazmamıştır,” dediler. Amr, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına giderek şöyle dedi:

“Şu benim oğullarım seninle birlikte cihada katılmaktan beni engelliyorlar. Allah'a yemin ederim ben şehid olacağımı ve bu topallığımla cennete gireceğimi ümit ediyorum.” Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ona şu cevabı vermişti:

"Allah senden cihad yükümlülüğünü kaldırmış bulunuyor." Oğullarına da:

"Ne diye onu bırakmıyorsunuz, belki Allah ona şehadeti nasib edecektir?" dedi. Bunun üzerine Amr, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte Uhud'a çıktı ve Uhud günü şehid oldu.[116]

 

6. Abdullah b. Cahş'ın Şehadeti:

 

Said b. el-Müseyyeb'den dedi ki: Abdullah b. Cahş dedi ki: Allah'ım, sana and veriyorum. Yarın düşmanla karşılaşacağımda beni öldürsünler, burnumu, kulaklarımı kessinler. Sonra sen bana: Bu niye böyle oldu diye soracaksın, ben de: Senin yolunda (böyle oldu) diyeceğim. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Yüce Allah'ın verdiği andın ilk kısmını gerçekleştirdiği gibi son kısmını da gerçekleştireceğini ümit ediyorum.[117]

 

7. Mus'ab b. Umeyr radıyallahu anh'ın Şehadeti:

 

İbn İshak dedi ki: Mus'ab b. Umeyr öldürülünceye kadar Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanında çarpıştı. Onu Leys'li İbn Kamia öldürdü. Onun Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem olduğunu zannediyordu. Kureyş'in yanına dönerek: Muhammed'i öldürdüm, dedi.[118]

Cenab'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ın rızasını arayarak Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte hicret ettik. O bakımdan ecrimizi Allah verecektir. Kimimiz yoluna koyuldu gitti ve ecrinden hiçbir şey (dünyada) yemedi. Bunlardan birisi de Mus'ab b. Umeyr'dir. Uhud günü öldürüldü. Geriye sadece çizgili bir kumaş parçası bıraktı. Onunla baş tarafından onu örtecek olursak, ayakları dışarda kalıyordu, ayaklarından itibaren onu örtecek olursak, başı dışarda kalıyordu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

"Siz başını örtün, ayakları üzerine de izhir otundan bırakın. Kimimizin de mahsulleri olgunlaştı şu anda da onları toplamaktadır."[119]

 

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in Hamrâu'l-Esed Gazasına Çıkması:

 

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Ebu Süfyan ordusunun tekrar Medine'ye geri döneceğinden çekindi. Hatta onun böyle düşündüğüne dair bilgi de elde etti. Bunun için ashab-ı kiram'ı yola çıkmaya çağırdı. O bakımdan şehidler için duydukları kedere veya üzerlerindeki yaralara teslim olmayıp aldırmadılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte çıktılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem da yalnızca dün kendisi ile birlikte olanların beraberinde çıkmaları şartını koştu. Hep birlikte çıktılar ve nihayet Hamrau'l-Esed denilen yere vardılar. Burası Zu'l-Huleyfe'ye gitmek isteyen kimse için yolun sol tarafında kalan Medine'den sekiz mil uzaklıkta bir yerdir. Buhari, Aişe Radıyallahu anha'dan rivayetine göre; "(Uhud'da) yaralandıktan sonra yine Allah'ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar, onlardan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır." (Al-i İmran, 3/172) buyruğu hakkında Urve'ye şunları söylemiştir: "Kardeşimin oğlu, senin büyük babaların ez-Zübeyr ile Ebu Bekir bunlardandır. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Uhud günü o malum isabeti alıp da müşrikler onu bırakıp gittikten sonra geri dönmelerinden çekindi ve şöyle buyurdu: “Kim onların peşinden gidecek?” Ashab arasından yetmiş kişi ortaya çıktı. Ebu Bekir ile ez-Zübeyr onlar arasındaydı."[120]

Hafız (İbn Hacer) dedi ki: Buhari'nin: "Allah'ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar" buyruğu bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili bir başlıktır ve bu âyet Uhud ile alakalıdır, demektir. İbn İshak dedi ki: Uhud Şevval ayının yarısında cumartesi günü olmuştu. Ertesi gün pazar Şevval ayının onaltısında Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in müezzini insanlar arasında “düşmanın arkasından gidileceğini ve dün savaşa katılanlar dışında bizimle birlikte kimse çıkmayacağını bildirdiğini” ilan etti. Cabir b. Abdullah çıkmak hususunda ondan izin istedi, ona beraberinde çıkması için izin verdi. Peygamber düşmana korku salmak ve başlarına gelen bu musibetin kendilerini düşmanlarını takib etmek hususunda güçten düşürmemiş olduğu kanaatini uyandırmak için çıkmıştı. Hamrau'l-Esed'e ulaşınca Huzaa'lı Sa’d b. Ebi Mabed ile karşılaştı. Abdullah b. Ebi Bekr'in bana anlattığına göre, ashabının karşılaştığı musibetten dolayı ona taziyetlerini bildirdi ve er-Ravha denilen yerde Ebu Sufyan ile beraberindekiler ile karşılaştığını ona söyledi. Onlar kendi kendilerini kınıyarak: Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabının önemli bir bölümünü ve eşrafını öldürdük de onların kökünü kurutmadan geri döndük, dediklerini ve Medine'ye geri dönmek istediklerini bildirdi. Bu sefer Ma'bed onlara: “Muhammed'in sizi takib etmek üzere Medine'de kalıp (Uhud'a) onunla birlikte gelmeyenlerden benzerini görmediğim bir topluluk ile arkanıza düşmüş bulunuyor”, dedi. (İbn İshak) dedi ki: Bu onların görüşlerini uygulamaya koymaktan onları vazgeçirdi ve Mekke'ye geri döndüler. Abd b. Humeyd de İkrime'den buna yakın bir rivayeti mürsel olarak kaydetmektedir.[121]

 

İmanî Dersler ve Ölçüler

 

Merhum İbnu'l-Kayyim bu ğazveden çıkartılan fıkhî sonuçları, hikmetleri ve güzel sonuçları oldukça geniş bir şekilde ele almıştır. Merhum İbnu'l-Kayyim zaten bir konuyu ele alıp hakkında söz söyledi mi, ondan sonra gelenlerin yeni bir şey söylemeleri çok zor olur ve ondan sonra gelenler bu meselede adeta ona muhtaç kalır. Biz de onun zikrettiklerini özetleyeceğiz. Eğer daha fazla bir şey söyleme imkânını da bulursak, onları da kaydedeceğiz. Yüce Allah bizleri ve onu rahmeti ile, rızası ile kuşatsın ve bizleri temenni ettiğimizin de ötesindeki emellere kavuştursun:

1. İbnu'l-Kayyim -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu ğazvenin ihtiva ettiği fıkhî hükümler ile ilgili olarak açtığı bölümde şunları söylemektedir: Bu fıkhi hükümlerin bazıları şunlardır:

- Cihada başlamakla artık onu devam ettirmek bağlayıcı bir hüküm olur. Hatta zırhını giyinip silahlarını kuşanan ve cihada götüren işleri yapmaya başlayıp savaşa çıkmak için hazırlıklarını yapan bir kimse bile cihada çıktıktan sonra düşmanı ile savaşmadıkça geri dönemez.

- Müslümanlar bulundukları yerde düşmanları üzerine gelecek olurlarsa ona karşı yurtlarından dışarı çıkmaları icap etmez, aksine yurtlarında kalarak ve orada onlarla savaşmaları caizdir.

- İmam (İslam devletinin meşru başkanı) raiyesinin bazı mülklerinde -Malik hoşlanmayacak olsa dahi- bazı tasarruflarda bulunması caizdir.

- Buluğa ermemiş ve savaşma gücü bulunmayan çocuklara imam savaşa katılmaları için izin vermez.

- Kadınlar ile birlikte gazaya çıkmak ve cihadda onların hizmetlerinden yararlanmak caizdir.

- Enes b. en-Nadr ve diğerlerinin yaptığı gibi düşmanların arasına dalmak caizdir.

- İmam bir yara almış ise müslümanlara oturarak namaz kıldırır.

- Kişinin Allah yolunda öldürülmesi için dua etmesi caizdir.

- Şehid hakkındaki sünnet uygulama yıkanmaması, cenaze namazının kılınmaması, elbiseleri dışındaki bir şeyle kefenlenmemesidir. Bunun yerine şehid kanıyla ve yaralarıyla defnedilir; ancak elbiseleri alınmış ise başka şeylerle kefenlenir.

- Şehidler hakkındaki sünnet uygulama,  şehid düştükleri yerde defnedilmeleri ve başka bir yere taşınmamalarıdır.

- İki yahut üç kişinin aynı kabirde defnedilmesi caizdir. Kur'ân'ı daha çok bilen öne yerleştirilir.

- Cihada katılmamakta Allah’ın mazeretli kabul ettiği kimseler hakkında cihad vacib (farz) değilse bile cihada çıkmaları caizdir.

- Müslümanlar cihad esnasında kafir olduğu düşüncesiyle kendilerinden birisini öldürecek olurlarsa imamın onun diyetini Beytu'l-Mal'den ödemesi gerekir.[122]

2. Yine İbnu'l-Kayyim -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- özetle şunları söylemektedir:

Uhud vakasında ortaya çıkan bazı hikmetler ve güzel sonuçlar:

Şanı yüce Allah Al-i İmran suresinde bunların esaslarını ve en önemlilerini işaret etmiş bulunmaktadır. Yüce Allah bu vak'a ile ilgili olayları anlatmak üzere: "Hani sen (bir sabah) erkenden mü'minleri savaşa elverişli yerlere yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın." (Al-i İmran, 3/121) ile başlamakta ve altmış âyet boyunca bu olaydan sözetmektedir. Bu güzel sonuçlardan bazıları:

Onlara masiyetin, bozguna uğramanın ve anlaşmazlığa düşmenin kötü âkıbetini göstermek ve onlara isabet eden bu musibetin aslında masiyetin uğursuzluğundan ötürü geldiğini öğretmektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Allah size verdiği sözünü aynen yerine getirmiştir. Hani o zaman O'nun izniyle onları öldürüyordunuz. Nihayet sevmekte olduğunuzu size gösterdikten sonra yılgınlık gösterdiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz, isyan ettiniz. İçinizden kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra sizi sınamak için sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber sizi affetti." (Al-i İmran, 3/152)

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'e isyan etmelerinin, anlaşmazlıklara düşmelerinin ve bozguna uğramalarının akıbetini tattıktan sonra artık bozguna uğramaya sebeb teşkil eden hususlara karşı alabildiğine uyanık kaldılar ve oldukça tedbirli davrandılar, bu sebeplerden sakınabildikleri kadarıyla sakındılar.

Yüce Allah'ın rasûlleri ve ona tabi olanlar hakkındaki hikmetli takdiri, kimi zaman onların düşmanlarına karşı zafer kazanmaları, kimi zaman da onlara karşı zafer kazanılması şeklindedir. Fakat nihai güzel akıbet, Allah'ın Rasûllerinin ve onlara tabi olanlarındır. Böylelikle sadık ve samimi olan ve olmayan ayırdedilsin. Nitekim Herakliyus, Ebu Süfyan'a böyle demişti:

“Onlarla hiç savaştınız mı?” Ebu Süfyan:

“Evet” diye cevab vermişti. Herakliyus:

“Peki sizinle onun arasında savaş nasıldı?” diye sorunca, Ebu Süfyan:

“Değişik, kimi zaman o bize karşı zafer kazanıyor, bir diğerinde biz ona karşı zafer kazanıyoruz”, demişti. Herakliyus:

“İşte peygamberler böylece sınanır. Fakat sonra da güzel âkıbet onların olur”, demişti.[123]

Samimi mü'min, yalancı münafıktan ayırdedilir. Yüce Allah müslümanları Bedir gününde düşmanlarına karşı muzaffer kılıp, onların bu zafer haberleri etrafa yayılınca onlarla beraber gerçekte onlarla birlikte olmayan kimseler de zahiren İslama girdi. Bundan ötürü yüce Allah'ın hikmeti gereği kullarına mü'min ile münafığı birbirinden ayırdedebilecek bir mihneti sebeb olarak halketti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah mü'minleri üzerinde bulunduğunuz bu halde asla terketmez. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah peygamberlerinden kimi dilerse seçer." (Al-i İmran, 3/179)

Allah'ın gerçek dostlarının ve hizbinin ubudiyetlerini, rahatlık ve bolluk zamanlarında da, darlık ve sıkıntılı zamanlarda da sevdikleri ve sevmedikleri hususlarda ortaya çıkarmak ister. Onlar sebat gösterecek olurlarsa gerçekten onun kullarıdırlar, demektir.

Şâyet yüce Allah her zaman onlara yardım etse, her yerde düşmanlarına karşı onlara zafer verse nefisleri azgınlaşır, dikleşir ve baş kaldırır. Yüce Allah kullarını ancak hem rahatlık, hem de bolluk bir arada ıslah eder. O bakımdan hikmeti gereği kullarının faydasına olanı tedbir eden O'dur.

O, onları mağlûbiyet ve güçlerinin kırılması ile mihnete uğratırsa zelil olur, kırılırlar. Bunun neticesinde de aziz olmayı ve ilahi yardıma mazhar olmayı hakederler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun ki siz zayıfken Allah size Bedir'de yardım etmişti." (Al-i İmran, 3/123)

Şanı yüce Allah mü'min kulları için lütuf ve mükâfat yurdunda amelleri ile ulaşamayacakları mevkiler hazırlamıştır. O bakımdan kendilerini bu mevkilere ulaştıracak sebebleri onlar için hazırlamış bulunmaktadır.

Her zaman esenlikte kalmak, yardıma mazhar olmak ve zenginlik ruhları azgınlaştırır ve dünyaya meylettirir. Bu ise nefsin yüce Allah'a doğru ve âhiret yurduna yol alışında ciddi bir çaba ve gayret göstermesini engeller.

Şanı yüce Allah kullarından kendisini sevmelerini ve rızası uğrunda kanları akan şahidler ve şehidler edinmek ister. Böyle bir dereceye ulaşmak ancak oraya götürecek sebep ve yollardan geçerek mümkün olur.

Şanı yüce Allah düşmanlarını helak etmek ve onları mahvetmek istediği vakit, onlara bunun sebeblerini hazırlar. Bu sebeplerin en büyüklerinden birisi de -kâfirliklerinden sonra- azgınlıkları, tuğyanları ve gerçek dostlarına eziyet vermekte aşırı gitmeleridir. Böylelikle o dostlarını günahlarından, kusurlarından arındırır. Bu yolla da düşmanlarının yok edilip, helak edilmelerini gerektiren sebebler daha da artar. Nitekim yüce Allah: "Bir de Allah mü'minleri temizlesin, kâfirleri de helak etsin diye." (Al-i İmran, 3/141) diye buyurmaktadır.

Uhud vakası Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ölümünden önceki bir mukaddime ve bir haberci idi. Yüce Allah onlara sebat verdi ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ölmesi ya da öldürülmesi dolayısıyla ökçelerinin üzerine gerisin geri dönüp gitmelerinden dolayı onları azarlamıştır. Aksine yapmaları gereken onun dini ve tevhidi üzerinde sebat etmek ve bu halde ölmektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse, ökçelerinizin üstünde (dininizden) geriye mi döneceksiniz? Kim iki ökçesi üzerinde geriye dönerse o Allah'a elbette zarar veremez. Allah şükredenlere mükâfat verecektir." (Al-i İmran, 3/144)

3. Muhammed el-Gazzali özetle şunları söylemektedir:

Bedir vakası kâfirlerin ilâhî yardımdan mahrum kalıp yenildiklerini ifade ediyorsa, Uhud vakası da aynı şekilde münafıkların açığa çıkmaları faydasını getirmiştir. Nice zararlı görülen bir olay fayda sağlar. Nice bedenler hastalıklarla sıhhat bulur.

Bu vakada emirlere karşı gelmenin doğurduğu sonuçtan, derin bir ders alınabilir. Müslümanlar bu yolla itaatin değerini öğrenirler. Tek bir emrin hükmü altında bulunan bir cemaat yahutta fertleri ve kesimlerine dizginlenemeyen ferdi arzuların egemen olduğu bir cemaat; hiçbir mücadele ve çarpışmada başarı elde edemez. Hatta ne savaşta, ne barışta bu gibi toplumlar şerefli olamazlar. Mü'miniyle, kâfiriyle bütün ümmetler bu gerçeği bilirler.

Karışıklığa ve baş kaldırmaya en hızlı koşan insanlar başkanlığa göz dikmekle birlikte, başkanlıktan uzaklaştırılan kimselerdir. Abdullah b. Ubeyy işte kendi özel istekleri uğrunda bir ümmetin geleceğini feda eden böyle bir kesime örnektir. Savaşın gelişmesi nasıl bir seyir alırsa alsın, yerlerinden ayrılmamak şeklindeki emirlere karşı gelen okçular ise, bir zaaf ve şaşkınlık dönemi geçirdiler. Bu esnada dünya sevgisi ve dünyanın geçici metaına yöneliş türünden nefislerinde yer etmiş bazı kalıntılar uyanıverdi. Bunun akabinde de olanlar oldu. İşte bundan dolayı müslümanlar işleri aleyhlerine ters çeviren o musibetten ötürü dehşete kapılınca yüce Allah onlara bu işin kaynağının kendileri olduğunu açıkladı. Yoksa o onlara vermiş olduğu bir sözü gerçekleştirmezlik etmedi, herhangi bir haklarını vermeyerek onlara zulmetmedi:

"Böyle iken başlarına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca mı: 'Bu bize nereden geldi?' dediniz. Deki: 'O kendinizdendir.' Şüphesiz Allah herşeye güç yetirendir." (Al-i İmran, 3/165)[124]

4. el-Kasımî yüce Allah'ın: "Sonra sizi sınamak için sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber sizi affetti. Allah mü'minlere lütufkârdır." (Al-i İmran, 3/152) buyruğunu açıklarken şunları söylemektedir:

Yani sizi onlara zarar vermekten alıkoydu. Nihayet durum değişti, zafer yer değiştirdi. Bunda açıkça görüldüğü üzere mü'minlere bir çeşit lütufkârlık vardır. "Sizi sınamak için" yani sizi onlardan geri çevirmeyi yüce Allah'a tevbe etmeniz için, size bir mihnet kılmak için, O'na dönüp, O'ndan mağfiret dilemeniz için, bu mihnette onun emrine muhalefet ettiniz ve ganimete meylettiniz. Daha sonra yüce Allah şu buyruklarıyla onları affettiğini onlara bildiriyor: "Bununla beraber sizi affetti.” İmanınız dolayısıyla size böyle bir lütufta bulundu. "Allah mü'minlere lütufkârdır.” Bütün hallerde böyledir. Zafer halinde olsun, ibtilâ halinde olsun. Çünkü Allah'ın ibtilâsı gizli bir lütuf ve ihsandır. Böylelikle zorluklara karşı sabra, sıkıntılı hallerde sebata eğitilmiş olsunlar, yakînleri sağlamlaşsın ve yakîn onların bir melekesi haline gelsin. Yüce Allah'ın hiçbir toplumun halini onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe, değiştirmeyeceğini kesin olarak bilsinler, dünyaya, dünyanın süslerine meyletmesinler, hakkı unutmasınlar. Böyle bir musibet bazı kimseler için dünyevi bir ceza olsun ki bu yolla günahlarından arınsınlar ve şehadet mertebesine nail olsunlar. Yüce Allah'a tertemiz bir şekilde kavuşsunlar. Bu anlamdaki açıklamaları el-Kâşânî yapmıştır.

Daha sonra şöyle söylemektedir: Yüce Allah'ın: "Nihayet sevmekte olduğunuzu size gösterdikten sonra" buyruğunda masiyetin büyüklüğüne dikkat çekilmektedir. Çünkü onlar yüce Allah'ın kendilerine verdiği sözü yerine getirmekle, onlara ikramda bulunduğunu gördüklerinde; yapmaları gereken masiyetten uzak durmaktı. Fakat masiyeti işlemeye kalkıştıklarında bu ilahi lutuf ve ikramdan mahrum edildiler.

Yüce Allah'ın: "Bununla beraber sizi affetti." buyruğunun zahirinden anlaşıldığına göre yüce Allah tevbe etmeden onları affetti. Çünkü burada tevbeden sözedilmemektedir. Bu da yüce Allah'ın bazan büyük günah sahiblerini affedebileceğinin delilidir.

Yüce Allah'ın: "Allah mü'minlere lütufkârdır." buyruğu hakkında da şunları söylemektedir: Bu, büyük günah işleyen kimsenin mü'min olduğunun delilidir. Çünkü bu âyet-i kerimede sözü edilen günah büyük bir günahtır.[125]

5. Yine el-Gazzalî şöyle demektedir: Müslümanların duydukları acı ve ıstırabı kalblerine gömmelerine, başlarına gelen musibetin sebeb olduğu kederlere teslim olmayışlarına rağmen etraflarındaki düşmanların çokluğu kendilerini zayıf düşüren etkenlere direnmelerine sebeb teşkil edip, yine de insanlara hala güçlü olduklarını ve bu güçleriyle kendilerine zarar vermek için tetikte bekleyenlerin tuzaklarını boşa çıkarabilecek durumda olduklarını da gösterdiler. Onların durumları şairin şu beyitinde ifade ettiği hale uygundur:

"Musibetimize sevinenlere karşı metanetli görün ve sen onlara

Benim zamanın musibetlerinden ötürü sarsılmayacağımı göster."[126]


10. UHUD SAVAŞI VE HENDEK SAVAŞI ARASINDA OLAN OLAYLAR

 

- Üçüncü yılda Raci’ Günü,

- Dördüncü Yılda Maûne Kuyusu Hadisesi,

- Beni Nadir’in yurtlarından çıkarılması,

- İkinci Bedir Gazâsı,

- Beşinci yılda Dûmetu’l-Cendel Gazâsı,

- Hicri dördüncü yılda geçen diğer bazı olaylar.



 

UHUD SAVAŞI VE HENDEK SAVAŞI ARASINDA OLAN OLAYLAR

 

1. Racî’ Günü

 

Ebu Hureyre Radıyallahu anh’den şu rivayet edilir: “Nebi sallallahu aleyhi vessellem on kişilik bir grubu davetçi olarak gönderdi. Başlarına Asım b. Ömer b. el-Hattâb’ın (ana tarafından) dedesi Asım b. Sâbit’i emir olarak görevlendirdi. Grup, Usfan ile Mekke arasında bir yere gelince Huzeyl kabilesinden Lihyanoğulları denilen bir oymağa onların vardığı bildirildi. Lihyanoğullarından yüz kadar okçu, onların peşine düşüp izlerini sürerek konakladıkları yere geldi. Orada, davetçilerin Medine’den yanlarına azık olarak aldıkları hurmaların çekirdeklerini gördüler.

“Bu, Yesrib (Medine) hurmasıdır” dediler. Davetçi gruba ulaşıncaya kadar izlerini sürdüler. Onlar, Asım ve arkadaşlarına yetişince Asım ve arkadaşları bir tepeye sığındılar. Okçular gelip onların etrafını kuşattılar ve

“Yanımıza inerseniz sizden hiçbir kimseyi öldürmeyeceğimize kesin söz veriyoruz” dediler. Asım:

“Ben, bir kâfirin himayesine girip aşağı inmem” dedi ve

“Allah’ım! Nebini durumumuzdan haberdar et!” diye dua etti. Bunun üzerine savaşmaya başladılar. Sonunda, Asım’ın da içinde bulunduğu yedi kişiyi ok atarak öldürdüler. Geriye; Hubeyb, Zeyd ve başka biri daha kaldı. Okçular onlara öldürmeyeceklerine dair kesin söz verdiler. Bu söz üzerine onlar da okçuların yanına indi. Okçular onları yakalayınca yaylarının kirişlerini söküp onlarla üçünü de bağladılar. Hubeyb ve Zeyd’in yanındaki üçüncü kişi -ki o Abdullah ibn Târik’tir- bunu görünce “Bu, verilen söze ihanetin başlangıcı” diyerek onlarla gitmemek için direndi. Müşrikler, onu beraberlerinde götürebilmek için uğraştılar ama o bunu yapmadı ve onu öldürdüler. Hubeyb ve Zeyd’i alarak yola çıktılar. Mekke’ye gelince de onları sattılar. Hubeyb’i Amir b. Nevfel’in oğullarından Hâris oğulları satın aldı. Çünkü Hubeyb Bedir savaşında Hâris’i öldürmüştü. Hubeyb, (haram aylar geçinceye kadar) onların yanında esir olarak kaldı. Onlar, Hubeyb’in öldürülmesi kararında birleşince, Hubeyb, Hâris’in kızlarından traş olmak için bir ustura istedi ve bir kadın ona ustura verdi. Kadın bunu şöyle anlatır: Çocuğum ben farkına varmadan onun yanına gitti. Hubeyb onu dizine oturttu. Bunu görünce çok korktum. Korktuğumu anlayınca elinde ustura olduğu halde bana şöyle dedi:

“Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Allah’ın izniyle böyle bir şey yapacak değilim.” Kadın şöyle dedi:

“Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim. O günlerde Mekke’de hiç bir meyve olmadığı ve zincirlerle bağlı olduğu halde onu üzüm salkımı yerken gördüm. Bu ancak Allah’ın ona verdiği bir rızıktı.” Hubeyb’i öldürmek için Harem bölgenin dışına çıkardılar. Hubeyb dedi ki:

“Beni bırakın da iki rekat namaz kılayım.” Namazdan sonra yanlarına gelip

“Eğer ölümden korktuğum için namazı uzattığımı zannetmeyecek olsanız daha da kılardım.” Öldürülmeden hemen önce iki rek’at namaz kılmayı ilk başlatan o idi. Hubeyb şöyle dedi:

“Allah’ım! Kaç kişi olduklarını say (ve onları teker teker öldür.) Sonra şu şiiri söyledi:

“Müslüman olarak öldürüleyim de

Hangi yana düşersem düşeyim aldırmam!

Bu, Allah rızası içindir ve O dilerse,

Parçalanmış bir cesedin azâlarını mübârek kılar.”

Daha sonra Ukbe b. el-Haris yanına giderek onu öldürdü. Kureyşliler, Asım’ın cesedinden bir parça getirmeleri için onu tanıyan adamlar gönderdiler. Çünkü Asım, Bedir savaşı’nda Kureyş’in ileri gelenlerinden birini öldürmüştü. Allah da onun üzerine bulut gibi arı sürüsü gönderdi ve bu arı sürüsü onu Kureyş’in adamlarından korudu. Onun cesedinden hiç bir şey alamadılar.[127]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1. Hafız (İbn Hacer) şöyle der: Hadiste, üzerinde bir kâfirin hükmünün geçerli olmasını kabullenememesi nedeniyle esirin, kendisine verilen güvenceyi reddedebileceği ve öldürülse bile kendisini teslim etmeyebileceğine işaret vardır. Bu, zor olanı yapmak isterse olur. Ruhsatla amel etmek isterse yaşam güvencesi isteyebilir. Hasan el-Basrî şöyle der: Bunda bir beis yoktur. Sufyan es-Sevri ise şöyle demiştir: Bunu hoş görmem. Yine hadiste; müşriklere verilen sözü yerine getirmek, çocuklarını öldürmekten kaçınmak, öldürülmek istenene iyi davranmak, velilerin kerametini isbat, müşriklerin tümüne beddua etmek, öldürülmeden önce namaz kılmak zikredilmiştir. Ayrıca yüksek sesle şiir okuma olayı vardır. Öldürülmeden önce yüksek sesle şiir okuması Hubeyb’in inancının kuvvetine ve dininde kararlılığına delildir.

Hadiste, Allah’ın müslüman kulunu dilediği şekilde imtihan etmesine işaret edilmiştir. Bu, ona sevap kazandırmak içindir ve Allah, onun bu sevabı kazanacağını önceden bilir. Şayet, Rabbin dilemeseydi onlar bunu yapamazlardı. Yine, müslümanın duasının yerine getirilmesi, ona hayatında ve öldükten sonra hürmetle davranılması ve düşündükçe buna benzer anlamlar hadiste belirtilmiştir. Allah, Asım’ın duasına, cesedini müşriklerden koruyarak karşılık vermiştir. Şehadetle şereflendirmek için onu öldürmelerine engel olmamıştır. Cesedinin parçalanmasına ve saygınlığının çiğnenmesine imkan vermemesi onun kerametindendir. Ayrıca, Kureyş müşriklerinin haram bölgeyi ve haram ayları kutsal gördüğüne de işaret vardır.[128]

2. Hadiste; sahabenin, Nebi sallalahu aleyhi ve sellem’in sünnetine verdiği büyük öneme işaret vardır. Hubeyb, müşriklerin elinde esir olmasına ve vakit geçirilmeden öldürüleceğini bilmesine rağmen traş olma sünnetini yerine getirmeye dikkat ediyordu. Bunun için ödünç ustura istedi. Burada, ümmetin içerisinde bulunduğu durum nedeniyle müslümanların bu gibi şeylerle meşgul olmamaları gerekir gerekçesiyle bir çok sünneti ve hatta farzlardan bir çoğunu önemsemeyenlere bir ibret vardır. Gerçekte, sünnete önem verilmesi ve İslâm’ın ölçülerinin topluca ele alınmasıyla, Allah’ın dinini hakim kılmaya çalışma arasında bir çelişki yoktur.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder.” (el-Hacc, 22/40)

“Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7)

Allah azze ve celle’ye yardım, dinine yardım etmek ve şeriatıyla amel etmektir. Allah yardımcımız olsun!

 

2 -Maune Kuyusu Hadisesi

 

Enes b. Mâlik Radıyallahu anh’den şu rivayet edilir: “Rı’l-Zekvan, Usayye ve Benî Lıhyân kabileleri Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den düşmana karşı yardım istediler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onlara Ensardan yetmiş kişiyi yardıma gönderir. Onları, o vakit “Kurrâ” diye isimlendirirdik. Gündüz odun toplar, geceleyin namaz kılarlardı. Mekke ile Usfan arasında bulunan Maûne Kuyusu’na gelince ihanet ederek onları öldürdüler. Bu, Nebi sallalahu aleyhi ve sellem’e bildirildi ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bir ay müddetince sabah namazlarında Arap kabilelerinden bazılarına  Rı’l-Zekvân, Usayye ve Beni Lıhyân’a beddua ederek kunutta bulundu. Enes dedi ki: Onlar hakında Kur’an olarak şunu okurduk, sonra bu nesh olundu: “Bizden kavmimize iletiniz ki, bizler Rabbimize kavuştuk. O bizden hoşnud oldu, bizi de hoşnud eti.”[129] Bu, muhtasar bir rivayettir. Sahih’te olduğu için önce bunu zikrettik.

Burada, Ahmed’in ve Taberâni’nin değişik senetlerle rivâyet ettiği başka rivayetler de var. Heysemi bu senetler için, “Ricalleri, sahihin ricalleridir” der. Bunlardan biri, Abdurrahman b. Kaib b. Mâlik ve başkalarının rivayet ettiğidir. Mulaibu’l-Esinne denilen Amir b. Mâlik, müşrik olarak Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem yanına gelir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onu İslâm’a çağırır ve şöyle der:

“Ben müşrik birinin hediyesini kabul etmem.” Amir b. Mâlik,

“Ey Allah’ın Rasulü! Elçilerinden dilediğini gönder, ben onu koruyacağım” der. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Necd ahâlisine davetçi olarak bir grup gönderdi. Bu grubun içinde kendisine “Mu’tik Liyemût” denilen Münzir b. Amr es-Sâidi de vardı. Amir b. Tufeyl onları haber aldı ve Süleymanoğullarını savaşa çağırdı. Onlar da, onunla birlikte savaşa çıktılar. Ve Maûne Kuyusu yakınlarında Amr b. Umeyye ed-Dâmrî hariç hepsini öldürdüler. Amir b. Tufeyl onu alıp serbest bıraktı.

Sahihi (Buhari)’de Hişam b. Urve’den şu rivayet edilir: Babam bana şunu anlattı. Maûne Kuyusu yakınlarında onlar öldürülüp Amr b. Umeyye ed-Dâmrî’nin de esir edildiği vakit Amir b. Tufeyl bir ölüyü göstererek ona

“Bu kim?” dedi. Amr b. Umeyye,

“Bu, Amir b. Fuheyra’dır” dedi. Amir b. Tufeyl dedi ki:

“Öldürüldükten sonra onun semaya kaldırıldığını gördüm. Öyle ki gökle yer arasındayken ben ona bakıyordum. Sonra geri konuldu.” Nebi sallalahu aleyhi ve sellem’e haberleri ulaşınca onların şehadetini duyurarak şöyle buyurdu:

“Arkadaşlarınız şehit edildiler. Onlar, Rabblerine şöyle dua etmişlerdi:

“Rabbimiz! Kardeşlerimize bizim durumumuzu; bizim senden râzı olduğumuzu, senin de bizden râzı olduğunu bildir.” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bu olayı sahabilerine bildirdi.

Maûne Kuyusu günü öldürülen sahabiler içinde Urve b. Esmâ İbni’s-Salt da vardı. Urve İbnu’z-Zubeyr onun ismiyle isimlendirildi. Yine Münzir b. Amr onların arasındaydı. Münzir de onun ismiyle isimlendirildi.[130]

Buhari’nin rivayetinde Enes Radıyallahu anh’den şu nakledilir: “Haram b. Milhan şöyle dedi:

“Bana, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in etkinliğini tebliğ etmem için eman verir misiniz?” O böyle konuşurken. Bir adama gizlice işaret ettiler. O da Haram’ın arkasından gelerek mızrağını sapladı. Hemmâm dedi ki: “Sanırım mızrak onu delip geçti. Haram bunun üzerine şöyle dedi:

“Allahu ekber! Kâbe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki başardım!”[131]

Enes Radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilir: “Enes’in dayısı Haram b. Milhan, Maûne Kuyusu günü mızrakla vurulduğu zaman kanı eliyle yüzüne ve başına sürerek şöyle dedi: “Kâbe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki başardım!”[132] Bu olay İbn İshak’ın tercih ettiği görüşe göre hicrî dördüncü yılın Safer ayında olmuştur. Bu görüşe; İbn Kayyım Zâdu’l-Mead’da ve başkaları da katılmıştır.

 

İmanî Dersler ve Ölçüler

 

1. Gazali şöyle der: “İslâm’ın Arap Yarımadası’ndaki varlığını sağlamlaştırmasındaki başarısı bir çok kalbi sapmaktan korumuştur. Şüphe yok ki müslümanların geleceği düşünmeleri ve daha çok fetih arzulamaları İslâm’a kin duyanların kinlerini artırdı. İntikam ve düşmanlık için bekleyenler kendi kendilerini aldatarak müslümanları şu şeklide tanımlıyorlardı:

“O zaman münafıklarla, kalplerinde hastalık bulunanlar, (sizin için) “Bunları, dinleri aldatmış” diyorlardı. Halbuki kim Allah’a dayanırsa, bilsin ki Allah Aziz’dir, Hakim’dir.” (el-Enfâl: 8/49)

Ancak bu düşmanlık Bedir Zaferi’nden sonra uzun bir süre gizli kaldı. Belki de bu zafer, tereddüt içerisinde bulunan zayıf kimselerin çoğunu yeni dinin bayrağı altında toplanmaya sevketti. Olaylar müslümanların aleyhine değişip, müslümanlar bazı yenilgilere uğrayınca bastırılmış kinler yeniden alevlendi ve İslâm düşmanları her yerde müslümanlarla savaşa kalkıştı.[133]

2. Bu kıssada Ebu Bekr’in mevlâsı Amir b. Fuheyra için açık bir keramet vardır. Keramet, dostlarından biri üzerinde Allah azze ve celle’nin gösterdiği olağan dışı rahmani bir olaydır. Samimiyetlerinin işaretleri ve imanlarının belirtileri apaçık olan, cihatları göz kamaştıran Sahabe-i Kiram’dan buna daha layık kim olabilir!

Yine bu kıssada Haram b. Milhân’ın açık bir menkıbesi vardır. Onun, şehadeti arzu etme ve şehit olmayı temenni etmedeki samimiyetine işaret vardır. Öyle ki, yüzünden ve başından kan sızınca “Kâbe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki kazandım” der. Allahu Teâlâ’dan bizlere lütfundan bağışlamasını ve bizleri kendi yolunda şehadetle rızıklandırmasını dileriz. Bu, günahlara keffaret olur. Ve bizleri, o önder imamlara ve şerefli velilere kavuşturmasını dileriz.

3. Maûne Kuyusu olayı ve diğerleri Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in gaybı bilmediğine delildir. Buna başka deliller de işaret eder. Bunlardan biri Allah azze ve celle’nin şu kavlidir.

“De ki: Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiç bir fenalık dokunmazdı.” (A’râf: 7/188)

Allah azze ve celle, yalnız O, gaybı bilendir. Peygamberler ve melekler, Rabblerinin kendilerine bildirdiğinin dışında gayb hakkında bir şey bilmezler.

“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar.” (el-Cinn: 72/26-27)

 

3- Benu Nadir’in Yurtlarından Çıkarılması[134]

 

İbn İshak şöyle der: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem daha sonra kendisi dokunulmazlık verdiği halde (Yezid b. Ruman bana böyle rivâyet etti) Amr b. Umeyye ed-Damrî tarafından öldürülen Amiroğullarından bu iki kişinin diyeti konusunda yardımcı olmaları gerektiğini bildirmek üzere Benû Nadir’e gitti. Benû Nadir ve Beni Amir arasında bir anlaşma ve ittifâk vardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem öldürülen bu iki kişi hakkında onların yardımcı olmalarını bildirmek için gelince dediler ki:

“Evet, ey Eba’l-Kâsım! Yardımcı olmamızı dilediğin şekilde sana yardım edeceğiz.” Sonra aralarında yalnız kaldılar. Dediler ki:

“Bu kişiyi bir daha bu halde bulamazsınız.” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onların evlerinden birinin duvarı dibinde oturuyordu. Şöyle dediler:

“Hangi adam bu evin üzerine çıkar ve üzerine bir kaya yuvarlar da bizi ondan kurtarır?” Onların içinden Amr b. Cahhâş b. Ka’b adında biri bu işi gönüllü olarak üzerine aldı. Dediği gibi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in üzerine kaya atmak için evin üzerine çıktı. Bu arada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem aralarında Ebu Bekr, Ömer ve Ali’nin de bulunduğu bir grup sahabeyle (Allah onlardan razı olsun) birlikteydi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e yahudilerin yapmak istedikleri semâdan bir vahiyle bildirildi. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem kalktı ve Medine’ye dönmek üzere yola çıktı. Nebî sallalahu aleyhi ve sellem sahabilerini bekletince sahabiler O’nu aramaya çıktılar. Medine’den bir adama rastladılar ve ona Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’i sordular. Adam da:

“O’nu Medine’ye girerken gördüm” dedi. Bunun üzerine sahabiler Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in peşinden gittiler ve O’na ulaşınca Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onlara Yahudilerin yapmak istedikleri ihaneti haber verdi. Onlara, Beni Nadîr’in üzerine yürümek ve Beni Nadir ile savaşa hazırlanmalarını emretti.

İbn Hişam şöyle der: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’de vekil olarak İbn Ümmi Mektûm’u bıraktı. İbn İshak şöyle der: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem yanındakilerle Beni Nadîr’e varıncaya kadar yürüdü. İbn Hişam:

“Bu, Rebiulevvel ayında idi. Onları altı gece kuşatma altında tuttu. Ve bu arada içkiyi haram kılan âyet indi.

İbn İshak şöyle der: “Nadir oğulları kalelere sığındılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem hurma ağaçlarının kesilmesini ve yakılmasını emretti. Bunun üzerine onlar:

“Ey Muhammed! Sen bozgunculuğu yasaklar, bozgunculuk yapanı ayıplardın. Ne oluyor da hurmalıklar kesiliyor ve yakılıyor” diye bağırdılar.

Şöyle der: “Aralarında Abdullah b. Ubeyy b. Selûl, Vedîa, Mâlik b. Ebi Gavgal, Suveyd ve Râis’in de bulunduğu Beni Avf b. Hazreç’ten bir grup Beni Nadir’e

“Yerinizde kalın, biz sizi teslim etmeyeceğiz. Sizinle savaşılırsa biz de sizinle birlikte savaşırız. Siz yerinizden çıkartılırsanız biz de sizinle birlikte çıkarız” şeklinde haber gönderdi. Nadir oğulları onlardan bu yardımı bekledi fakat onlar bunu yapmadılar. Allah, kalplerine korku saldı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den kendilerini topraklarından çıkarmasına karşın kan dökmemesini ve develerin taşıyabileceği kadar -silahlar hariç- mallarından yanlarına almayı istediler. O da bunu kabul etti. Develerin taşıyabileceği kadar mallarını yanlarına aldılar. Onlardan biri evini yıkarak kapısını çıkardı, devesinin üzerine koydu ve onunla yola koyuldu. Nadir oğulları böylece Hayber’e doğru çıktılar. Bazıları da Şam’a yürüdü.[135]

Bu savaşta el-Haşr Suresi’nin tamamı nazil oldu. Bu sure en-Nadir Suresi olarak da isimlendirilir. Saîd b. Cubeyr’den şöyle dediği rivayet edilir: “İbn Abbas’a dedim ki: el-Haşr Suresi... Şöyle dedi: en-Nadir Suresi de[136] İbn Ömer Radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Nadir oğullarının Hurma ağaçlarını yaktırdı ve kestirdi. Bu yer, Buveyre Mevkiidir. Bunun üzerine şu ayet indi:

“Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir.” (el-Haşr, 5)[137]

İbn Ömer Radıyallahu anh’dan Nebi -sallalahu aleyhi ve sellem-’in Nadiroğulları hurmalığını yaktırdığı rivayet edilir. İbn Ömer der ki: Bu hurmalık hakkında Hassân b. Sâbit şunları söyler:

Lueyyoğullarının efendileri aleyhine kolay oldu

Buveyre’de yayılan yangın

İbn Ömer Radıyallahu anh şöyle der: Bunun üzerine Ebu Süfyan İbnu’l-Hâris ona şöyle cevap verir:

Allah bu yakmayı bir iş edip de sürdürsün

Ve Medine etrafını da alevli bir ateş yaksın

Yakında bileceksin Buveyre’ye hangimiz uzakta olacak

Ve bileceksin (Mekke ve Medine) arazilerimizden hangisi zarar görecek.[138]

Suheyli şöyle der: “Beni Nadir’in mallarının Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e ait olduğunda kimse ihtilaf etmedi. Çünkü müslümanlar onların üzerine ne atla ne de deveyle saldırdılar. Aslında aralarında hiç bir çarpışma olmadı.”

 

İmâni Dersler ve Ölçüler

 

1. Gazali şöyle der: Bu savaşta el-Haşr Suresi bütünüyle nazil oldu. Yahudilerin kovuluşu surenin başında Allah azze ve celle’nin şu kavliyle vasfedilir:

“Ehl-i Kitap’tan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah, onlara beklemedikleri yerden geliverdi.” (el-Haşr, 59/2)

Sonra Kur’an; yahudilere, müslümanlara ihanetlerinde ve savaşta yardıma çalışan, onları erzak ve mühimmat yardımı sözü vererek müslümanlarla savaşmaya teşvik eden Medine münâfıklarının bu davranışını gözönüne seriyor: Şöyle buyurur:

“Münâfıkların Kitap ehlinden dostlarına: Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz, dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.” (el-Haşr, 59/11)

2. Muhammed Said Ramazan el-Buti şöyle der:

“Bu, yahudilerin içine işlemiş hıyanet ve ahde vefâsızlığın ikinci kez tezâhürüdür. Daha önce Beni Kaynuka’nın yeltendiği olayda yahudilerin hıyanetinin başka bir şeklini görmüştük. Bu, sayılamayacak kadar olayın doğruladığı tarihi bir gerçektir. Onları kuşatan ilahî lânetin sırrı da buradadır. Bu lâneti, Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki açıklaması da tescil etmiştir:

“İsrailoğullarından kâfir olanlar Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.” (el-Maide: 5/78)

Şöyle der: Beni Nadir’in hurma ağaçlarını kesme ve yakma olayı ittifakla sabittir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in bu ağaçlardan kestirdiği sadece bir kısmıdır. Kalanları öylece bırakmıştır. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem’in bir kısmını kestirip bir kısmını da bırakarak yaptığı bu işi doğrular nitelikte Kur’an ayeti nazil olmuştur: Bu, Allahu Teâlâ’nın şu kavlindedir:

“Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir.” (el-Haşr: 59/5)

Alimlerin geneli bu olaydan, düşman ağaçlarının yok edilmesi konusundaki şer’î hükmün imam’ın ya da komutanın düşmana zarar verme açısından uygun görmesine bağlı olduğu görüşünü çıkarmıştır. Durum gerektirdiğinde kâfirlerin ağaçlarını kesmenin ve yakmanın mubah olduğu noktasında söylediklerimiz İbni Ömer Radıyallahu anh’in mevlâsı Nafi’nin, Mâlik’in, Sevrî’nin, Ebu Hanife’nin, Şafiî’nin, Ahmed, İshak ve Cumhuru Fukahânın görüşüdür.

Leys b. Sa’d, Ebu Sevr ve Evzâi’den bunun caiz olmadığı görüşü rivayet edilir.[139] İmamlar, müslümanların düşmanla savaşmadan onlardan elde ettikleri ganimetin “fey” olduğunda birleşerek, fey’in kullanımı ve korunmasının İmam’ın faydalı göreceği şekilde yapılacağında ittifak etmişlerdi. İmam’ın, savaş esnasında alınan ganimetlerin paylaşımı gibi orduya paylaştırması gerekmez. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Beni Nadir’den alınan fey’in paylaştırılmasında izlediği yolu da buna delil olarak getirirler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem -görüldüğü gibi- Beni Nadir’in mallarını yalnızca muhacirlere tahsis etmiştir ve bunu doğrular şekilde de Kur’an ayeti inmiştir.[140]

3. Allah azze ve celle, bu surede münâfıkların iç yüzünü ortaya döktüğü gibi, yahudilerin de gerçek yüzünü gözler önüne serer:

“Sizinle topluca savaşamazlar, ancak mustahkem mevkilerde yahut duvarların ardında savaşabilirler Kendi aralarında düşmanlıkları şiddetlidir. Sen onları bir arada sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır. Bu onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarından kaynaklanır.” (el-Haşr: 59/14)

Kasimî şöyle der: “Sizinle savaşamazlar...” Yâni yahudiler ve kardeşleri, “Ancak, topluca surlarla çevrilmiş kasabalarda savaşırlar” Yani kalelerde; yüz yüze karşılaşmak üzere ortaya çıkmazlar. “Yahut duvarlar arkasından...” Yâni sizden aşırı korktukları için duvarların arkasından savaşırlar. “Kendi aralarında düşmanlıkları şiddetledir.” Zemahşeri şöyle der: Yâni nitelendirildikleri cesaret yalnızca kendi aralarında savaştıkları zamandır. Sizinle savaşırlarsa onlarda o güç ve kuvvet kalmaz. Çünkü; Allah ve Resulü’ne karşı savaşta cesur olan korkaklaşır, izzetli olan zillete düşer. “Sen onları bir arada sanırsın ama kalpleri darmadağınıktır.” Görünüşteki ittifakları dolayısıyla birlikte olduklarını zannedersin. Gerçekte maksatlarının farklı olması, çıkarlarının çatışması ve hak ve batıl konusundaki anlaşmazlıkları nedeniyle kalpleri darmadağınıktır. “Bu” Muhayimi şöyle der: Yâni içlerindeki ayrılığa rağmen görünüşteki birliktelikleri “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarından kaynaklanır.” Bu, tamamıyla mahvolma sonucunu doğuran korkaklıklarına neden olur.

Bu üç ayette, yahudilerle mücadele etmeleri ve onların üzerine yürümeleri için mü’minlere bir teşvik, mü’minlerin yardıma uğrayıp başarıya ulaşacakları yolunda bir müjde vardır.[141]

 

4- İkinci Bedir Ğazvesi

 

İbn İshak şöyle der: Sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Şaban ayında Ebu Süfyan ile karşılaşmak için Bedr’e çıktı ve oraya varınca sekiz gece Ebu Süfyan’ı bekleyerek orada kaldı. Ebu Süfyan Mekke ehli ile birlikte Zahran yakınlarındaki Mecenne’ye kadar geldi. Sonra kendisinde geri dönüş fikri belirdi. Dedi ki: “Ey Kureyş Topluluğu! Bu karşılaşma ancak süt içtiğiniz ve araçları gözettiğiniz bir yılda sizin için daha faydalı olur. Oysa içerisinde bulunduğunuz bu yıl kurak bir yıldır. Ben dönüyorum, siz de dönün!”

Böylece beraberindeki insanlar geri döndüler. Mekkeliler onları “sevîk ordusu” olarak isimlendirirdi. Şöyle derlerdi: Siz ancak sevik[142] içmek için çıktınız.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Ebu Sufyan’ı söz verdiği karşılaşma için bekledi. Kendisine Mahşa b. Amr ed-Damrî geldi. O, Vedân gazâsında Beni Damra’nın başına bıraktığı vekildi. Şöyle dedi:

“Bu suyun yanına Kureyş’le karşılaşmak üzere mi geldin?” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Evet ey Beni Damra’nın kardeşi! Bununla birlikte dilersen seninle bizim aramızda olan anlaşmayı bırakıp Allah seninle bizim aramızda hükmünü verinceye kadar mücâdele edelim” O da şöyle dedi:

“Hayır, vallahi ey Muhammed! Bizim senin böyle bir şey yapmana ihtiyacımız yok.” Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine orada kaldı. Daha sonra oradan ayrılarak Medine’ye döndü.[143]

 

5- Dûmetu’l-Cendel Gazâsı

 

İbn İshak şöyle der: (Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem) Bedir’de Zilhicce’nin sonuna kadar bir ay kaldı. O yıl, müşrikler karşılaşmadan kaçtılar. Bu, dördüncü yılda olmuştur. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem daha sonra Dûmetu’l-Cendel Gazâsı’na çıktı.

İbn Hişâm şöyle der: Rebiulevvel ayında oldu. Medine’ye Sibâ’ b. Urfuta el-Gıfâri’yi vekil bıraktı.

İbn İshak dedi ki: Sonra, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem oraya varmadan önce geri döndü ve hiçbir tuzakla karşılaşmadı. O yılın kalan kısmında Medine’de ikamet etti.[144]

 

6- Dördüncü Yılda Gerçekleşen Diğer Olaylar:

 

1. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in halası Berra binti Abdülmuttalib’in oğlu Ebu Seleme Abdullah b. Abdulesed el-Mahzûmi’nin vefatı. O sahabilerden Medine’ye ailesiyle birlikte ilk hicret edendi. Daha sonra müşrikler onunla ailesini ayırdılar.

2. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in kızı Rukiyye’nin oğlu Abdullah b. Osman b. Affân’ın altı yaşındayken vefât etmesi.

3. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in torunu, Fatımatu’z-Zehra Radıyallahu anha’nın oğlu Hüseyin b. Ali Radıyallahu anh’nin doğumu.

4. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in “Ümmü’l-Mesâiîn” lakaplı Zeyneb binti Huzeyme b. el-Haris el-Hilaliyye ile evlenmesi.

5. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem’in, Ebu Seleme Radıyallahu anh’ın vefatından sonra iddet müddetinin bitiminde Ümmü Seleme ile evlenmesi.


11- AHZAB (HENDEK) SAVAŞI VE BENİ KURAYZA SAVAŞI



 

AHZAB (HENDEK) SAVAŞI

 

Musa b. Ukbe dedi ki: Hendek Savaşı, dördüncü yılın Şevvali’nde idi. İbn Hazm da bu görüşü tercih eder. Bu görüşe, Buhari’nin İbn Ömer yoluyla rivayet ettiği şu hadisi delil gösterirler: Uhud Savaşı’nda İbni Ömer ondört yaşındayken Nebi Sallallahu aleyhi veselleme gösterildi de Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem (savaş için) ona izin vermedi. Hendek Savaşı’nda onbeş yaşındayken gösterildi ve ona (savaşması için) izin verdi. İbn İshak ve diğer Megâzi alimleri, İbni Ömer’in Uhud’da ondördün başında olması ve Ahzâb’da onbeşini tamamlamış olması ihtimali nedeniyle, Hendek Savaşı’nın beşinci yılda olduğu görüşünü tercih ettiler.

Ebu Sufyan Uhud’da Nebi Sallallahu aleyhi vesellem’e bir yıl sonra yeniden karşılaşma sözü vermişti. Bir yıl sonra kurak bir yıl olduğu için yoldan geri dönmüştü. Bu da Ahzâb’ın Uhud’dan bir yıl sonra olmadığına delâlet eder.

Hafız İbn Hacer şöyle der: Beyhakî bu ihtilafın sebebini şöyle açıklamıştır: Seleften bir grup tarihi hicretten sonra gelen Muharrem’den itibaren sayarlardı ve öncesindeki Rebiu’levvel’e kadar olan ayları saymazlardı. Nitekim, Yakub b. Süfyan, Tarihi’nde bu sayımla hareket eder ve Büyük Bedir Savaşı’nın birinci yılda, Uhud Savaşı’nın ikinci yılda ve Hendek Savaşı’nın da dördüncü yılda olduğunu zikreder. Bu yapılan, o sayıma göre doğrudur fakat sayım, tarihi hicret senesinin Muharremi’nden itibaren kabul eden Cumhur’un görüşüne ters, dayanaksız bir sayımdır. Buna göre Bedr ikinci yılda, Uhud üçüncü yılda ve Hendek de beşinci yılda olmaktadır. Kabul edilen de budur.[145]

İbn Kayyım Rahimehullah şöyle der:

“Hendek Savaşı’nın sebebi şuydu: Yahudiler, Uhud Savaşı’nda müşriklerin müslümanlara galip geldiğini görüp Ebu Sufyan’ın müslümanlarla bir yıl sonra karşılaşmak üzere söz verdiğini, bir yıl sonra bu karşılaşma için yola çıkmasına rağmen bir sonraki yıla karar verip geri döndüğünü öğrenince, Sellâm b. Ebi’l Hukayk, Sellâm b. Mişkem, Kinâne b. Rebi’ ve başkalarının da içinde bulunduğu bir grup yahudi ileri geleni Mekke’ye, Kureyş’e gittiler. Onları, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e karşı savaşa teşvik edip kışkırtıyorlardı. Kendi açılarından onlara zafer vâdettiler. Kureyş de bunun üzerine onlara icâbet etti. Sonra Gatafân’a gittiler ve onları da savaşa çağırdılar. Onlar da kendilerine olumlu cevap verdi. Daha sonra diğer Arap kabilelerini savaşa çağırmak üzere dolaştılar. Kabul edenler onlara katıldı. Kureyş, Ebu Sufyan komutasında dörtbin kişiyle yola çıktı. Beni Süleym’de Merru’z-Zehrân’da onlara katıldı. Beni Esed, Fezârâ, Eşcâ’ ve Benî Murra kabileleri de yola çıktı. Gatafân kabilesi de Uyeyne b. Hısn komutasında geldi. Hendek Savaşı’na katılan kâfirler onbin kişiydi.”[146]

Nebi Sallallahu aleyhi vesellem Sahabe-i Kirâm ile istişâre ettiğinde kendisine kuzey yönüne, Harratu’l Vâkım ile Harratu’l Vebera’nın arasına hendek kazılması işaret edilir. Araplar o güne kadar hendeği bilmezlerdi. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bu fikri benimsedi. Ashâb-ı Kirâm ile birlikte handek kazmaya başladı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bu işte onlara katılıyor, kazının onlara getirdiği meşakkati hafifletiyordu. Sahabiler, soğukta ve karınları aç bir halde bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Enes Radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem hendek kazılan yere gitti. Muhacirleri ve Ensâr’ı soğuk bir kuşluk vaktinde hendek kazarlarken gördü. Onların, kendileri adına bu işi yapacak köleleri yoktu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onların çektiği zorluğu ve açlığı görünce şöyle buyurdu:

“Allah’ım Gerçek yaşam ahiret yaşamıdır.

Sen, Ensâr ve Muhacir’e mağfiret eyle!”

Sahabiler de şöyle cevap verdiler:

Bizler Muhammed’e bey’at edenleriz.

Hayatta kaldığımız müddetçe cihad etmek üzere.[147]

İbn Battâl “Allah’ım! Gerçek yaşam âhiret yaşamıdır” kavli hakkında şunları söyler: Bu, İbn Ravâha’nın sözüdür. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bu sözü örnek olarak getirmiştir.

Sahabe’nin üzerine, kendileri aleyhine güçbirliği yapan ve savaş için toplanan grupların yanında şiddetli bir açlık, soğuk ve korku da bir arada gelmişti. Münâfıkların nifakı ortaya çıktı. Bu konuda Ahzâb Suresi’nin baş tarafı nâzil oldu.

“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt tarafından) üzerinize yürüdükleri zaman, gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman, işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münâfıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: Meğer Allah ve Rasulu bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı” (el-Ahzâb: 33/9-13)

Şiddet ve musibetin özelliklerinden biri de mü’minlerin ayrılması ve kötü zanların her türlü görüşe sürüklediği münafıkların ortaya çıkarılmasıdır. Münafıklar; Allah’ın Rasulü’ne ve mü’min kullarını onları yoketmeleri için düşmanlarına teslim edebileceğini zannederler. Allah azze ve celle’nin mü’min kulunu -onun Allah katındaki değerinin artması ve samimi olanların samimiyetinin açığa çıkması için- musibetle imtihan ettiğini bilmezler. Allah azze ve celle münafıkların bu noktadaki sözlerini şöyle anlatır:

“İşte o zaman. münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: Meğer Allah ve Rasulü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: Gerçekten evlerimiz emniyette değil, diyerek Peygamber’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı. Medine’nin her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman savaşmaları istenseydi, şüphesiz hemen savaşa katılırlar ve evlerinde pek eğlenmezlerdi” (el-Ahzâb: 33/12-14)

Allah azze ve celle’nin Peygamberini desteklediği ayetler ve mucizeler bu gibi durumlarda ortaya çıkıyordu.

Cabir Radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilir: Biz, Hendek günü çukur kazıyorduk. Karşımıza çok sert bir yer çıktı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’e gelerek

“Bu kaya hendekte karşımıza çıktı” dediler. O da

“Ben ineyim” buyurdu. Sonra, karnına taş bağlanmış olarak kalktı. Üç gündür hiç bir şey tatmadan orada kalmıştık. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem kazmayı aldı ve kayaya vurdu. Kaya darmadağın, ince kuma döndü.

“Ey Allah’ın Resulü! Eve gitmeme izin ver” dedim. Eve gelince eşime

“Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in üzerinde dayanılmaz bir hâl gördüm, bir şeylerin var mı?” dedim.

“Biraz arpa ve bir keçi oğlağı var” dedi. Hemen oğlağı kestim. Eşim de arpayı öğüttü ve eti çömleğe koyduk. Hamur mayalanıp çömlek de ocakta pişmek üzereyken Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’e geldim ve

“Biraz yiyeceğim var Ey Allah’ın Rasulü! Sen ve bir veya iki kişi bize buyurun” dedim.

“Yiyeceğin ne kadar?” dedi. Miktarını bildirince

“Çok ve güzel” dedi ve

“Eşine söyle, ben gelinceye kadar çömleği kaldırmasın, ekmeği fırından almasın” buyurdu. Sonra (yanındakilere)

“Kalkın” dedi. Bunun üzerine Muhacirler ve Ensâr kalktı. Câbir eşinin yanına girince,

“Allah iyiliğini versin! Nebî Sallallahu aleyhi vesellem Muhacirleri, Ensâr’ı ve yanında bulunanları getiriyor” dedi. Eşi de

“Sana yemeğin miktarını sordu mu?” dedi. (Câbir şöyle der) Ona:

“Evet” dedim. Bu arada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Giriniz ve birbirinizi sıkıştırmadan serbestçe oturunuz” buyurdu. Sonra ekmeği paçalamaya ve üzerine et koyup sahabilere sunmaya başladı. Her defasında fırının ve çömleğin ağzını kapatıyordu. Gelenler doyuncaya kadar ekmek bölüp içine et koyarak dağıtmaya devam etti. Yemekten geriye kalan kaldı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Câbir’in hanımına:

“Bundan ye ve hediye et. Çünkü insanlara açlık isabet etmiş” buyurdu.[148]

Hafız İbn Hacer şöyle der: Bu kıssa Ahmed’in Müsned’inde ve Nesâi’de Berâ b. Azib hadisi olarak hasen bir isnadla ve şu ekleme ile yer alır: Berâ şöyle der: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bize hendek kazılmasını emrettiğinde, hendeğin bir yerinde karşımıza kazmaların fayda vermediği büyük bir kaya çıkmıştı. Bu durumu Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’e şikayet ettik. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem geldi ve kazmayı aldı.

“Bismillah /Allah’ın adıyla” dedi ve bir vuruşta üçte birini kırdı. Şöyle buyurdu:

“Allahu ekber! Şam’ın anahtarları bana verildi. Allah’a yemin olsun ki Şam’ın kızıl saraylarını şu anda görüyorum” Sonra ikinci kez vurdu ve üçte birini daha kırdı. Şöyle buyurdu:

“Allahu ekber! Fars’ın anahtarları bana verildi. Allah’a yemin olsun ki Medâin’in beyaz saraylarını görüyorum” Sonra, “Bismillah/Allah’ın adıyla” diyerek üçüncü kez vurdu ve kayanın kalanını da kırdı. Şöyle buyurdu:

“Allahu ekber! Yemen’in anahtarları bana verildi. Allah’a yemin olsun ki San’â’nın kapılarını şu an bulunduğum yerden görüyorum”[149]

Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bizzat kendisi toprak taşıyordu. Berâ Radıyallahu anh şöyle rivayet eder: Nebî Sallallahu aleyhi vesellem Hendek günü toprak taşıyordu. Öyle ki karnını toprak örtmüş (veya karnı toza bulanmış) durumdaydı. Şöyle buyuruyordu:

“Allah’a yemin olsun ki Allah olmasaydı biz doğru yolu bulamazdık”

“Sadaka da vermez, namaz da kılmazdık!”

“(Allah’ım!) Üzerimize sekinet indir”

“(Kâfirlerle) karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl”

“Şüphesiz onlar bize saldırdılar”

“Onlar bizim için fitne istediklerinde buna karşı çıkarız.”

“Karşı çıkarız, karşı çıkarız” kelimelerini söylerken sesini yükseltirdi.[150] Sonra hendek kazıldı. Onbeş günde kazıldığı söylenir. Yirmidört günde kazıldığı, bir ayda kazıldığı da söylemiştir.

İbn Abdilber şöyle der: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem hendeği bitirdiğinde Kureyş, Kinâne ve Tihâme ehlinden katılanlarla birlikte yaklaşık onbin kişiyle geldi. Gatafân kabilesi de Necd ahâlisi ile beraber geldiler ve Uhud civarlarında konakladılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve müslümanlar üçbin kişiyle çıkarak Zahru Sal’a gelerek orada karargahlarını kurdular. Hendek onlarla müşriklerin arasındaydı. İbn Şihab’ın görüşüne göre, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’de imam olarak İbn Ummu Mektum’u bıraktı.[151]

Beni Kurayza yahudileri ihanet edip -yahudilerin her zaman ve mekandaki adetleri olduğu üzere- ahitlerini bozunca durum mü’minler aleyhine zorlaştı. Beni Kurayze yahudilerinin bulundukları yer müslümanları arkadan vurmaya uygun bir yerdi. Müslümanlar, Allah azze ve celle’nin şu kavlinde anlattığı duruma düştüler:

“Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizlere ordular gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir. Hani onlar size hem üstünüzden hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı.” (el-Ahzâb, 33/9-11)

Prof. Dr. Ekrem el-Umeri şöyle der: Kureyşliler hendeği görünce şaşırdılar ve nasıl geçeceklerini bilemediler. Ne zaman hendeği aşmaya çalışsalar müslümanlar kendilerini ok yağmuruna tuttu. Muhasara şiddetlendi ve yirmidört gece sürdü. Aralarında ok atışının dışında harp olmadı. Katâde, kuşatmanın bir ay; Musa b. Ukbe ise yirmi gece sürdüğünü söyler.

İbn İshak ve İbn Sâd bazı müşriklerin hendeği geçtiğini bildiren isnadsız rivayetler zikretmişlerdir. Bunlardan beşinin ismini, Ali Radıyallahu anh’ın Kureyş’in süvârisi Amr b. Abduved’in karşısına çıktığı ve onu öldürdüğünü, Zübeyr Radıyallahu anh de Nevfel el-Mahzûmi’yi öldürdüğünü ve geri kalan üç kişinin karargâhlarına kaçtıklarını zikrederler. Buna rağmen, müşriklerin hücumları kesilmedi. Öyle ki Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve müslümanlar, muhasara günlerinin birinde ikindi namazını vaktinde kılamadılar ve güneş battıktan sonra kıldılar. Korku namazı henüz meşrû kılınmamıştı. Korku namazı, daha sonra Zâtu’r Rikâ ğazvesinde meşru kılınmıştır.[152]

Siyer kitapları; Nuaym b. Mes’ud b. Amir’in müslüman olduğunu, onun nasıl İslâm’ı kabul ettiğini ve Nebî Sallallahu aleyhi vesellem in ona “Sen bir tek kişisin. Elinden geldiğince düşmanı bizden uzaklaştırmaya bak” dediğini; bunun üzerine Nuaym’ın toplanmış olan gruplar ve yahudiler arasında ayrılık çıkarmak için çalştığını zikreder. Bu, sahih ve müsned bir delile dayanmamaktadır. Bu rivayetlere yönelmekten daha iyisi, ayetlerin belirttiği ve sikâ (güvenilir) râvilerin rivayet ettiğine bakmaktır. Ayetler, Allah azze ve celle’nin, kâfirlerin üzerine bir rüzgar ve ordular (yani melekler) gönderdiğine işaret etmiştir. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem “Sabâ rüzgarı yardımıma gönderildi. Ad kavmi de “debûr” rüzgarı ile helâk edildi” buyurur. Allah azze ve celle; ordusunu üstün kılan, kuluna yardım eden, kâfir grupları tek başına hezimete uğratan şüphesiz O’dur. Müslümanlar açlığın, korkunun ve soğuğun en şiddetli noktasındaydılar. Buna rağmen ellerinden geleni yaptılar. Ancak, mü’minlerin sıkıntısı artıp güçleri ve kuvvetleri kalmayınca o mutlak galip güç devreye girer ve mü’minlere Mevlâları ve Rableri Allah azze ve celle yardım eder: (Rabbi’nin ordularını ancak O bilir)

Bu savaşta Evs kabilesinin önde geleni ve ölümünde Rahman’ın Arşı’nın titrediği Allah’ın velilerinden bir veli, Sa’d bin Muaz Radıyallahu anh yaralandı.

Aişe Radıyallahu anha’dan şöyle dediği rivâyet edilir: “Hendek günü Sa’d yaralandı. Kureyş’ten kendisine Hıbbân b. el-Arıka denilen birisi ok atarak onu kolundan yaralamıştı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bizzat ilgilenmek için mescidde kendisine mahsus bir çadır kurdurdu...”[153] Bu hadis, inşaallah, Beni Kurayza Savaşı anlatılırken tam olarak ele alınacak.

Huzeyfe Radıyallahu anh; zayıflık, açlık, soğuk ve korku içerisindeki hallerini, Allah azze ve celle’nin kâfirlerin üzerine şiddetli rüzgar, korku ve paniği nasıl gönderdiğini anlatır. Bu onları, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ‘in şehrinden geri dönemeyecek bir şekilde çıkarıp uzaklaştırır.

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste İbrahim et-Teymi babasının şöyle dediğini anlatır: Huzeyfe’nin yanındaydık. Birisi şöyle dedi:

“Şayet Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in zamanında olsaydım, onunla birlikte savaşır ve bu uğurda zorluklara göğüs gererdim” Bunun üzerine Huzeyfe ona dedi ki:

“Sen bunları yapabilir miydin?!” Ahzâb gecesi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte olduğumuzu hatırlıyorum. Bizleri şiddetli bir soğuk ve rüzgar sarmıştı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Şu kavimden bir haber getirecek yok mu? Ta ki Allah onu Kıyamet günü benimle beraber kılsın!” Sustuk ve bizden hiçbir kimse cevap vermedi. Sonra yine

“Şu kavimden bir haber getirecek kimse yok mu? Ta ki Allah onu, Kıyamet günü benimle beraber kılsın!” buyurdu. Sustuk ve bizden hiçbir kimse cevap vermedi. Sonra tekrar

“Şu kavimden bir haber getirecek kimse yok mu? Ta ki Allah onu kıyamet günü benimle beraber kılsın” buyurdu. Sustuk ve bizden hiçbir kimse cevap vermedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Kalk, ey Huzeyfe! Onların ne durumda olduğu haberini bize getir.” Söyleyecek bir şey bulamadım. Çünkü kalkmam için beni ismimle çağırmıştı. Şöyle buyurdu:

“Git ve bana onların haberini getir. Ama ürkütüp de benim üzerime kışkırtma!” Yanından ayrıldığımda sanki hamamda yürüyordum. (Soğuğu hissetmiyordum.) Nihayet yanlarına vardım ve Ebu Süfyan’ı sırtını ateşle ısıtırken gördüm. Yayın ortasına bir ok yerleştirdim ve onu vurmak istedim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in “Onları ürkütüp benim üzerime kışkırtma” dediğini hatırladım. Eğer atsaydım onu muhakkak vururdum. Yine hamamda yürür gibi (hiç bir soğuk hissetmeden) geri döndüm. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelince, onların durumunu haber verdim. Anlatmayı bitirince soğuğu hissettim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, üzerinde namaz kıldığı abayı üzerime örttü. Sabaha kadar uyumuşum. Sabah olunca Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem “Kalk ey uykucu” diyerek beni uyandırdı.[154]

Müşrik grupların hezimeti hakkında özetle şöyle demek gerekir: Allah azze ve celle, Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem’in duasına icabet etmiştir. Bu duayı: Bunari, Abdullah b. Ebu Evfâ Radıyallahu anh’dan şöye rivayet eder: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem müşrik gruplara beddua etti ve şöyle dedi:

“Allah’ım! Kitab’ı indiren, hesabı çabuk gören Allah’ım! Onları bozguna uğrat ve onları sars!”[155]

Allah azze ve celle şöyle buyurur: (Onların üzerine rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular gönderdik) Mücahid şöyle der: Allah onların üzerine rüzgar gönderdi. Bu rüzgar, eşyalarını birbirine kattı, çadırlarını söktü ve onları çekip gitmek zorunda bıraktı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöye buyurur:

“Sâbâ (rüzgarı) ile zafere ulaştırıldım.”[156] Sâbâ doğudan esen bir rüzgardır. Bu nedenle, Nebî Sallallahu aleyhi vesellem müşriklerin gruplarının bozguna uğramasındaki bütün önceleğin Allah azze ve celle’ye ait olduğunu belirtirdi. Ebu Hureyre Radıyallahu anh’den, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“Allah’dan başka ilah yoktur. O; askerini izzetli kıldı, kuluna yardım etti ve müşrik grupları sadece o mağlup eti.”[157] Bu savaş, kâfirlerin Medine’ye yaptıkları saldırıların sonuncusu oldu. Süleyman b. Sard’dan şu rivayet edilir: Müşrik gruplar kendisinden uzaklaştırıldığında Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle dediğini duydum: “Şimdi biz onlarla savaşmaya gideceğiz, onlar bize savaşmaya gelmeyecekler. Biz onların üzerine yürüyeceğiz.”[158]

Hafız İbn Hacer şöyle der: İsrail’in rivayetinde geçen “hıyne ucliye/uzaklaştırıldığı zaman” sözü, “bırakıp döndüler” anlamındadır. Burada, onların istekleri dışında, Allah Teâlâ’nın Resulü için onları uzaklaştırmasıyla geri döndüklerine işaret vardır. Ayrıca şöyle der: Bu olayda peygamberlik işaretlerinden bir işaret vardır. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bir sonraki sene umre yapmak ister. Fakat Kureyş O’nun Kâbe’ye girmesini engeller. Aralarında bir anlaşma yapılır. Bu, Kureyş anlaşmayı bozana kadar sürer. Bu da Mekke’nin fethine sebep olur ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in söylediği olay gerçekleşir. Bezzâr, bu hadis’e şâhid olarak, Câbir’den şu hadisi rivâyet eder: Kâfirler, Ahzâb günü savaşı için büyük bir kalabalık toplanmışlardı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem o gün şöyle buyurdu:

“Bundan sonra kesinlikle sizinle savaşmaya gelmeyecekler. Fakat siz onlarla savaşmaya gideceksiniz.”[159]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler

 

1. Bu savaşta iki ordu arasında çarpışma olmamasına rağmen müşriklerin çokluğu, Beni Kurayza’nın ihaneti, rüzgar, aynı anda gelen dondurucu soğuk, Medine’de açlık baş göstermesi gibi yaşanılan şartlar onu mü’minlerin inançlarını imtihan açısından en şiddetli savaşlardan biri haline getirdi. Bunu Allah azze ve celle’nin şu kavlinden daha güzel hiç bir şey anlatamaz:

“Gözlerin yıldığı, yüreklerin gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman...” (el-Ahzâb: 33/10)

Yavaş yavaş nifak görülmeye, kalplerdeki hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. Hatta bazılarının şöyle dediği rivayet edilir: Muhammed bize Kisrâ’nın ve Kayser’in hazinelerinden yemeyi vadediyordu. Oysa bugün hiçbirimiz tuvalete giderken canından emin değil. Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, evlerine dönmek için onların korumasız olduğunu öne sürerek izin istiyorlardı. Allah azze ve celle şöyle buyurur:

“Halbuki evleri korumasız değildir. Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı” (el-Ahzâb, 33/13)

Zor durumlar münafıkların nifakını ortaya çıkardığı gibi mü’minlerin imanını da ortaya çıkarır. Allah azze ve celle şöyle buyurur:

“Mü’minler, düşman birliklerini gördüklerinde. İşte Allah ve Resulü’nün bize vâdettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını artırdı” (el-Ahzâb, 33/22)

2. Allah azze ve celle’nin bu savaşta, zor şartlara karşı peygamberine ve mü’minlere desteği büyük ve tam bir destekti. Bu destek, bazen mucizelerle, bazen de kerametlerle oluyordu. Cabir b. Abdullah’ın evinde olanlar, Huzeyfe Radıyallahu anh’ın başına gelenler, Allah’ın ona soğuğu hissettirmemesi ve hamamdaymış gibi sıcakta yürümesi, Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in hendekte gördükleri ve sahabilerine büyük fetihler müjdelemesi gibi... Bedir de olduğu gibi, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte savaşmak üzere melekler iniyordu. Allah, onu koruyacak melekler gönderiyordu. Müslümanlar, Uhud günü bu durumun farkına varmışlardı. Ancak bu savaşta Allah azze ve celle; kâfirlerin kalbini titreten ve korku salan meleklerle; çadırlarını söküp dağıtan, ateşlerini söndüren ve devrilmedik hiçbir kap-kaçak bırakmayan bir rüzgarla Resulü’nü destekledi. Dolayısıyla, müslümanlar din için ve Alemlerin Rabbi’nin hükmünü hakim kılmak için güçlerini ve kuvvetlerini ortaya koydukları zaman; imkanları, kâfirlerin ellerindeki imkanlardan az olsa bile Allah azze ve celle kullarını kendi katından ordularla destekler:

“Rabbi’nin ordularını ancak O bilir” (el-Müddessir, 74/31)

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte savaştıkları gibi melekler iner ve savaşır demiyorum. Fakat Allah’ın orduları sadece melekler değil ki!... Allah azze ve celle öyle durumlar ve sebepler hazırlar ki bunlarla mü’min kullarının zafere ulaşmasını sağlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bizim ordumuz, şüphesiz üstün gelecektir” (es-Saffât, 37/173)

“Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere. hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz” (Gâfir, 40/51)

Yardım sadece peygamberlere has değildir. Bilakis mü’minlerin tümünedir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

“Mü’minlere yardım etmek de bize düşer.” (er-Rûm, 30/ 47)

Bu durum, Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’nin vefâtından sonra gelen, büyük İslâmi fetihlere imza atmış olanlarda görülür. Allahu Teâlâ’dan bizi bu din ile izzetli kılmasını ve bu dini de bizimle yüceltmesini dileriz.

3. Bu savaşta ve Bedir Savaşı’nda, Allah azze ve celle’ye tam olarak boyun eğmenin faydası görüldü. Nasıl görülmesin ki? Alemlerin Rabbi, imkanların sahibi, el-Kavî, el-Metin olan Alah azze ve celle’ye tevekkül; imkanların azlığını fazlasıyla telafi etmişti. Tıpkı Musa aleyhisselam kendisine (Yakalandık) denildiğinde (Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir) demesi gibi...

Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in, Ebu Bekir Radıyallahu anh’in kendisine “Onlardan biri ayaklarının ucuna baksa bizi görürdü” demesi üzerine “Üzülme, Allah bizimledir” demesi gibi...

Allah azze ve celle şöyle buyurur:

“Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar” (ez-Zümer, 39/36)

“Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir.” (et-Tâlâk, 65/3)

4. Yine bu savaşta: Komutanlara, askerlerinin yanında ayrıcalıklı davranmamaları öğretilir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem hendek kazılmasına katılmayıp otursaydı, yönlendirme ve kontrol ile yetinseydi kimse O’nu ayıplamazdı. Fakat O; açlıklarını paylaşıyor, karnına taş bağlıyordu. Bizzat kendisi toprak taşıyordu. Anam-babam O’na feda olsun. O, yeryüzüne ayak basan en şerefli kişidir. Şüphesiz, Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in hendek kazılmasına katılması ve sahabileri için dua etmesi, İbn Ravaha’nın şiirinden parçalar okuması onların kazı esnasında karşılaştıkları zorlukları hafifletiyor, çektikleri açlık ve korkuyu unutturuyordu. Bütün iyi işlerde en önde olan insan Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’dir. O; komutanlara, alimlere, abidlere ve öğretmenlere örnektir.

“Andolsun ki, Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem’de sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Alah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (el-Ahzâb, 33/21)

5. Bu savaşta yahudilerin sadakâtsizlikleri ve ihanetleri bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Öyle ki, müşrik grupların Medine etrafına toplanmalarının sebebi onlardı. Sonra, en şiddetli bir zamanda ve kritik bir durumda Beni Kurayza yahudilerinin ihaneti, öteki kâfir kuvvetlerle birlikte müslümanlara karşı savaşmaları... Oysa aralarındaki anlaşmaya göre müslümanlara yardımcı olmaları gerekirdi. Bu yahudilerin tabiatıdır. Beni Nadir’in başına gelenlerin üzerinden fazla bir zaman geçmemesine rağmen ihanet etmeleri, onların vazgeçemedikleri ve bir türlü terkedemedikleri huylarıdır.[160] Bu nedenle, Allah azze ve celle onları şöyle vasfeder:

“Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı?” (el-Bakara: 2/100) Onlar, Mesihu’d-Deccâl’in adamlarıdır. Mesihu’d-Deccâl öldürüldüğünde yahudilerden oluşan ordusu hezimete uğrar. Hangi yahudi bir taşın ya da bir ağacın arkasına saklanırsa o taş ya da ağaç konuşur ve şöyle der: Ey Müslüman! Bu arkamdaki yahudi, gel ve onu öldür. Ancak gargad ağacı konuşmaz. Çünkü o, yahudilerin ağacıdır.

6. Gazali şöyle der: İnsanların kriz anındaki davranışları büyük farklılık arzeder. Bazısı zayıftır, çabuk erir ve suyun köpüğü taşıdığı gibi gelişen olaylar ve akımlar onu sürükler. Bazısı da serttir, şiddetli fırtınalardan geçer ve dayanıklılığı karşısında onun şiddeti azalır, hafif bir köpüğe dönüşür.

Evet; bazı insanlar zorluklara, onlar onu yakalamadan idrak etmek için saldırır. Bunu dile getiren şair söyle der:

Geç kaldım, hayatın kalmasını istedim. Bulamadım...

Kendim için öne atılmaktan başka bir hayat

Bazıları da korktuğu zaman paniğe kapılır ve geri kaçar. Yaşama ve hayatta kalma isteği arttıkça kaçışı hızlanır. Kur’an-ı Kerim böyle sabırsız insarların Ahzâb Savaşı’ndaki durumunu şöyle açıklar:

“De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur; ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir?) Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar ne de bir yardımcı...” (el-Ahzâb: 33/16-17).

 

BENÎ KUREYZA ĞAZVESİ

 

Aişe -Radıyallahu anha-’dan:

“Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, Hendek’ten dönünce, silahı bıraktı ve yıkandı. O sırada gelerek başındaki tozları silen Cibril şöyle dedi:

“Silahı bıraktın. Vallahi ben Silahı bırakmadım. Haydi onlara hücum etmek için çık”.Rasûlullah

‘Nereye?’ diye sorunca

‘Kureyzaoğullarına’ diyerek hedef gösterdi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, onlara doğru hücum etti.[161]

Enes-Radıyallahu anh-’den

Allah Resûlü Sallallahu aleyhi vesellem, Beni Kureyza’nın üzerine yürüdüğü zaman, Ganem oğulları sokağından geçtikleri sırada Cibrîl’in kafilesinin çıkardığı tozların yükselmekte olduğunu hâlâ görür gibiyim.”[162]

Hiç kuşkusuz bu ğazvenin sebebi, Hendek savaşında da geçtiği gibi Kureyza Yahudilerinin Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile yapmış oldukları antlaşmalarını bozmaları ve ona karşı savaşta Ahzab ordularına yardım etmeleridir. Hâfız, bu ğazvenin Zilkade’den geriye kalan dokuzuncu gönünde yapıldığını ve İslam ordusunun mevcudunun üçbin olduğunu söyledi.

İbn Sa’d müslamanlarla beraber üçyüzaltı atın olduğunu belirtti.[163]

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onların kalelere kapanıp savunma imkanı elde etmelerini engellemek için orduyu o bölgeye intikal ettirmede acele etti.

İbn Ömer -Radıyallahu anh-’den

“Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, Ahzab muharebesinden döndüğünde şöyle buyurdu

“Hiçbiriniz ikindiyi Beni Kureyza’ya varmadan kılmasın,” İkindi vakti kimisine yolda erişti. Kimisi:

“Oraya varmadan ikindiyi, kılmayalım” derken; diğerleri de:

“Kılalım zira Rasûlullah’ın bu emriyle amacı seferde çabuk davranmamızdır” dedi. Bu durum PeygamberSallallahu aleyhi vesellem’e anlatılınca kimseyi ayıplamadı.”[164]

Ahmed, Sa’d b. Muaz’ın yaralanması ve Hendek savaşı hakkında Aişe’den şu rivayeti nakletti:

“Hendek savaşı günü, savaşan halkın peşinden gittim. Arkamda, derinden bir yük sesi geldiğini işittim. Dönünce, Sa’d Muaz ile kardeşinin oğlu Haris b. Evs’i gördüm. Bir kalkan taşıyordu. Olduğum yere çöktüm.

Sa’d b. Muaz’ın sırtında dar bir zırh gömlek vardı. Kolları, zırhtan dışarı çıkmıştı.

Sa’d, halkın en iri yapılısı ve en uzunu idi. Kendisi şöyle diyordu:

“Biraz bekle! Çarpışmaya katılır bir oğlak,

Ölmek ne güzel, gelince ecel!”

Kalkıp bir bahçeye girdim. Orada, müslümanlardan bir kaç kişi bulunuyordu.

İçlerinde Ömer b. Hattab’la, gözlerinden başka yeri görünmeyen miğferli bir zat da vardı.

Ömer:

“Sen ne diye geldin? Vallahi sen gerçekten çok cüretlisin. Nasıl bir felakete uğramaktan emin olabilirsin?” diyerek bana çıkıştı.

O, beni böyle kınadığı zaman, yer yarılıp yerin dibine geçmeyi istedim.

Miğferli zat, miğferi yüzünden yukarı doğru kaldırdı. Meğer, Talha b. Ubeydullah imiş.

Talha:

“Ey Ömer! Allah senin iyiliğini versin. Sen bugün çok oldun. Doğru ve isabetli görüşlülük veya yüce Allah’a doğru kaçış, nerede kaldı?!’diye çıkıştı.

Sa’d b. Muaz’ı kolundan okla vuran, Kureyş müşriklerinden Kays b. Arıka idi.

Sa’d yaralandıktan sonra: Allah’ım! Benî Kureyza’nın akıbetlerini, cezalandırıldıklarını görüp gözüm aydın oluncaya ve sevininceye kadar benim canımı alma, diye dua etti.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye döndükten sonra Mescide Sa’d b. Muaz’ın üzerine deriden bir çadır kurulmasını emretti.

Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem Beni Kureyza’ya doğru harekete geçti. Yolda Mescid komşusu Gasemoğullarına uğradı.

Onlara:

“Yanınızdan kimse gelip geçti mi? diye sordu.

“Ey Allah’ın Resulü yanımızdan Dihye b. Kelbi gelip geçti”, dediler.

Dıhye’nin yüzü ve sakalı Cibril Aleyhisselam’a benziyordu.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Kureyza’nın bölgesine girerek onları yirmibeş gece boyunca kuşatma altına aldı.

Kuşatma şiddetlenip etkisini göstermeye başlayınca onlara “Gelin Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in hükmünü kabul edin” teklifi yapıldı.

Kureyza Yahudileri bu konuyu Ebu Lübabe b. Abdulaziz ile istişare ettiler. Ebu Lübabe, onlara Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in hükmünün öldürülmeleri olacağını işaret etti.

Yahudiler:

“Biz, Sa’d b. Muaz’ın hükmüne razı oluruz”, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Sad’ın getirilmesi emretti. Kavmi merkebin üzerine deriden bir yatak serdikten sonra onu merkebe bindirdiler. Kendileri de, onun çevresinde yürüyerek Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in karargahına doğru hareket ettiler.

Evsliler yolda sürekli Sa’d b. Muaz’a

“Ey Ebu Amr! Müttefiklerin hakkında iyi davran, merhametli ol”, diye telkinlerde bulunuyorlardı.

Sa’d onlara cevap vermiyor ve kimseyle konuşmuyordu.

Kavminin baskıları artınca onlara dönerek şöyle dedi:

“Vallahi, Sa’d’in Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasına bakmayacağı an gelmiştir” dedi.

Ebu Said şöyle dedi: Sa’d b. Muaz, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelirken, Peygamber “Kalkın, büyüğünüzü karşılayın, onu indirin” buyurdu.

Ömer (r.a.):

“Efendimiz (büyüğümüz) Allah’tır”, dedi. Sahabeler onu bineğinden indirdiler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Haydi onlar hakkında hükmünü ver”, buyurdu.

Sa’d bin Muaz:

““Ben onlar hakkında savaşçılarının boynunun vurulması, çocuklarla kadınların esir edilmesi ve mallarınının müslümanlar arasında taksim edilmesine hükmettim” dedi.

Sa’d, Benu Kureyza hakkında bu hükmü verince, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Sen, onlar hakkında. Allah’ın hükmüne uygun hüküm verdin” dedi. Sa’d sonra şöyle dua etti:

“Ey Allah’ım! Eğer Kureyş müşrikleriyle bir çarpışma daha bıraktınsa, beni de, o çarpışmada bulunmak üzere, sağ bırak, yoksa ruhumu al”

Aişe şöyle devam etti. Bu olaydan sonra Sa’d tekrar kan kaybetmeye başladı ve rahatsızlığı şiddetlendi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onu Mescid’de kurduğu çadırına iade etti.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, Ebu Bekr ve Ömer onun yanında idiler. Muhammed’in nefsi elinde olana yemin olsun ki ben odamda iken Ebu Bekr ile Ömer’in ağlamalarını birbirinden seçebiliyordum. Onlar Allahu Teala’nın “Kendi aralarında birbirine karşı merhametliler” buyurduğu gibiydiler.

Alkame şöyle dedi: Ben sordum:

Ey Valide, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ne yapıyordu?

Aişe: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem kimseye ağlamazdı fakat acısını sakalını tutarak belli ederdi.”[165]

Şu ayetler Beni Kureyza hakkında nazil olmuştur:

“Allah ehl-i kitaptan onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, ve bir kısmını da esir alıyordunuz.

Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah’ın herşeye gücü yeter.” (Ahzab, 33/26-27)

Kasımî şöyle dedi: “Ve enzelellezîne zâheruhum” Yani savaşta Rasûlullah’a karşı müşrik ordularına yardım edenler demektir.

“Min ehli’l-Kitap: Ehli kitabtan” Yani Beni Kureyza onların ataları baskılarından kaçarak Hicaz’a gelmişler ve birçok bölgelere yayılmışlardır.

“Min seyasihim: Kalelerinden” Yani içinde bulundukları kalelerinden.

“Ve Kazefe fî Kulûbihimu’rrub” Ve kalplerine korku attı. Yani uygun bir karşılık olarak kalplerine korku saldı.[166]

İbn Kesir şöyle dedi: Kalelerinden inip teslim olan Yahudiler Medine’ye götürülüp çeşitli evlerde hapsedildiler. Daha sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Çarşıya gitti ve o civara çukurlar kazılmasını emretti. Sonra tutuklu bulunan Yahudi erkekleri gurup gurup getirilerek boyunları vurulup o çukurlara atıldılar. İçlerinde Allah’ın düşmanı Huyey b. Ahtab ve reisleri Ka’b bin Esed de bulunmaktaydı. Boynu vurulan erkeklerin toplam sayıları altıyüz veya yediyüz civarındaydı.

Bâliğ olmamış erkek çocukları ise kadınlar ve mallarıyla beraber taksim edildi.[167]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- İbn Kesir şöyle dedi: Çünkü onlar antlaşmalarına rağmen müşriklerle yaptığı savaşta Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e karşı müşriklere destek verdiler ve müslümanları arkadan vurmaya kalkıştılar. Bu şekilde müslümanlara büyük bir korku endişe yaşattılar. Sonra Allah, onların hilelerini kendi aleyhlerine çevirdi, müşrikleri eli boş gönderdikten sonra, müslümanları ortadan kaldırmak isteyen, izzet peşine düşen hainleri zillete düşürerek onların köklerini kazıdı. Bu sebeble Allahu Teala şöyle buyurmuştur.

“Bir kısmını öldürüyor ve bir kısımını da esir alıyordunuz.”

Yani savaşçı erkeklerin öldürülüp, kadın ve çocukların köle alınması.

İmam Ahmed, Atiyyetü’l-Kuraziyy dedi ki: Kureyza günü peygambere arz olunmuştuk. Edeb yerinde kıl bitmiş olan, öldürülüyor, kıl bitmemiş olana yol veriliyor, öldürülmüyordu.

“Ben de, edeb yerinde kıl bitmemiş olanlarındandım. Bana da, yol verilmiş, dokunulmamıştı.” Tüm sünnet ehli bunu rivayet etmiş, Tirmizî ‘de Hasen Sahih, olduğunu söylemiştir.[168]

2- Kâsimi şöyle dedi: Bu gazve ile Allahu Teala müslümanları kendilerine sürekli vefasızlık ve ihanet eden Yahudilere komşuluktan kurtardı. Geriye sadece Hayber’e sığınıp, orada müşrikleri müslümanlara karşı kışkırtıp, ahzab savaşına neden olan ilere gelenleri kaldı.[169]

3- Bazı alimler şöyle dedi: Ey Allah’ım! Taşkınlığın sonu ne de kötü imiş! Bir toplum güven içinde yaşarken, liderleri birtakım şeyler elde etmek için ihanet ve anlaşmayı ihlal ederek, halklarını büyük bir zarar ve sürgüne uğratırlar. İşte Hicaz yahudilerinin başına gelen bundan başka birşey değildir. Onlar ile müslümanlar arasında, ittifak ve saldırmazlık antlaşması vardı, huzur ve güven içinde yaşıyorlardı. Fakat Yahudiler çekemezlik ve azgınlıkları yüzünden bu antlaşmalara riayet etmediler ve böylece kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamış oldular. Allah onların hallerini düzeltemeyecektir. “Allah’ın her şeye gücü yeter”

4- Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem “Hiçbirini ikindiyi Beni Kureyza’ya varmadan kılmasın” emri ve onun, kaçırmamak için namazı yolda kılan ve bu emrin zahiri gereğince yolda kılmayıp kaçıranlara tepki göstermemesi hakkın birden fazla olabileceğine delil değildir. Her müctehid orada ictihadında isabet etmiştir. Fakat burada tüm çabasını ortaya koyduğu halde, yanlış ictihad yapmış kimse mazurdur. Yoksa Hak birdir, birden fazla değil. Bunun bir benzeri Allahu Teala’nın şu kavlidir:

“Böylece bunu (bu hükmü) Süleyman’a biz öğretmiştik. Zaten, onların herbirine hüküm ve ilim vermiştik.” (Enbiya, 21/79)

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ‘in şu kavli de bu hususa şahittir: “Bir hakim ictihad edip doğruyu bulursa iki sevap, ictihad edip yanlışlık ederse bir sevap alır.”[170]

Müctehid, tam veya eksik, her halükârda sevap alır. O, hatasında mazurdur. Çünkü asla hakka muhalefet etmek istememiştir. Bilakis hakikate ulaşmak için tüm bilgi ve imkanlarını kullanır. Bazı kimselerin bu kıssa ile yaptıkları, alimlere ait bütün söz ve içtihatların doğru kabul edileceği yönündeki istidlalleri epey yaygınlaşmıştır. Bunlar böylece, imamları taklid etmeyi ve ihtilaf edilen meselelerin şer’i delillerini bilmemeyi kendileri için uygun bir yol olarak benimserler. Tâ ki; onlar için artık taklid asıl olmuş, bu şekilde onlar ile Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem arasındaki bağ kapukluğa uğramış olur.

Hafız şöyle demiştir: Bu rivayetten mutlak olarak tüm müctehidlerin isabet ettikleri sonucunu çıkarmak, açık değildir. Kınanmama, tüm imkanlar kullanıldıktan sonra ictihad edilmesi durumunda söz konusudur. Bundan tüm imkanlarını kullandığı halde yanlış karar veren müctehidin günah işlemediği sonucu çıkar. İkindi namazı olayı şudur: Bazı sahabeler yasağı hakikati üzerine hamlettiler ve ikinci yasağı, birinci yasağa tercih ederek, namaz vaktinin çıkmasına aldırmadılar. Ki birinci yasak namazın vakitini kaçırmama yasağıdır. Yine o günlerde Hendek savaşında çarpışmalar nedeniyle birkaç vakit namazın geçirilmesi hadisisenden namazın vaktinin geçirilebileceği neticesini çıkardılar. Diğer grup sahabe ise, buradaki yasağı hakikati üzerine değil de, Beni Kureyza’ya hızla hareket etmeye teşvik anlamında kinaye olarak anladılar.

Cumhur, bu hadiseden ictihad eden kimsenin günah işlemediği sonucunu çıkardı. Çünkü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem her iki taraftan da kimseyi kınamadı. Eğer günah söz konusu olsaydı, günah işleyeni kınaması gerekirdi.[171]

5- Sa’d b. Muâz -Radıyallahu anh-’ın menakibi hakkında derecesinin yüksekliğini ve makamının büyüklüğünü gösteren birçok sahih hadis varid olmuştur. Nasıl olmasın ki o, Ensâr’ın reisi idi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de: “Büyüğünüzü kalkıp karşılayın” diyerek onun, bu konumunu teyid etmiştir.[172]

Câbir -Radıyallahu anh-’den Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle dediğini işittim:

“Arş, Sa’d b. Muâz’ın ölümü ile titredi.”[173]

Berâ -Radıyallahu anh-’dan: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e ipek bir kumaş hediye edildi. Sahabe, bu kumaşa dokunuyor ve yumuşaklığına şaşırıyorlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem “Bunun yumuşaklığına mı şaşırıyorsunuz? Sa’d b. Muâz’ın mendilleri bundan daha hayırlı veya daha yumuşaktır” diye buyurdu.[174]

Enes’den: “Sa’d b. Muâz’ın cenazesi taşınırken münafıklar “Ne hafif” dediler. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ise: “Onun cenazesini melekler taşıyorlardı” buyurdu.[175]

***

12- AHZAB VE BENİ KUREYZA HADİSELERİNİ TAKİP EDEN VE HUDEYBİYE ÖNCESİ MEYDANA GELEN OLAYLAR

 

1- Ebu Rafii b. Ebu’l Hukayk’in öldürülmesi.

2- Beni Lihyan Ğazvesi

3- Necd Seriyyesi ve Sümame b. Usal hadisesi.

4- Muraysî Gazvesi (Benü’l Mustalık) Ve Bu Gazvenin  Hadiselerinden:

a- Münafıkların başı Abdullah bin Übeyy’in: Medine’ye döndüğümüz zaman izzet ve kuvveti daha fazla olan, zayıf ve zelil olanı oradan çıkaracaktır, sözü.

b- Rasulullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e kılıç çeken bedevinin olayı.

c- İfk hadisesi



 

1- Ebu Rafii B. Ebi’l Hukayk’in Öldürülüşü

 

İbn Kayyim -Rahmetullahi aleyh- şöyle dedi: Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Müşrikleri Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e karşı savaş için kışkırtanlardan biri de Ebu Rafii idi. Arkadaşı Hubey b. Ahtab Beni Kureyza ile beraber idam edilmesine rağmen, o kurtulmuştu. Hazrec, Allah düşmanı Ka’b b. Eşref’e suikast düzenlemişti. Evs de bu yolda geri kalmak istemedi ve onlar da bir diğer Allah düşmanı Rafi’yi ortadan kaldırmak istiyordu. Allah, Rasulünün eli ile bu iki kavmi hayırda birbirleriyle yarıştırıyordu. Evs, bu iş için Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den onay istediler, o da onayladı. Bunun için tamamı Seleme oğullarından olan bir ekip oluşturuldu. Ekipte şunlar vardı. Komutan olarak Abdullah b. Atik, Abdullah b Enis, Ebu Katade el-Haris b. Rabii, Mesud b. Sinan ve Hüzaî b. Esved.[176]

Buhari’nin Bera b. Âzib’den naklettiği bu suikastın hikayesi:

“Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Yahudi Ebu Rafii’yi öldürmek üzere Ensar’dan bir ekip gönderdi ve başlarına da Abdullah b. Atik’i seçti. Ebu Rafii, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e hakaretler etmekte ve düşmanlarını ona karşı kışkırtmaktaydı. Hicaz bölgesinde kendisine ait bir kalede yaşamaktaydı. Ekip, onun kalesine akşam olup insanlar kaleye çekilmek üzereyken ulaştılar. Abdullah arkadaşlarına:

“Siz burada bekleyin. Ben gidip içeri girmek için kapıcılara bir oyun yapacağım”, dedi ve gitti. Kapıya yaklaşınca sanki bir iş görüyormuş gibi giysisini başına çekti. insanlar içeri girdiler. Kapıcı ona:

“Ey Allah’ın kulu içeri giriyorsan çabuk gir, kapıyı kapatacağım”, diye bağırdı. Abdullah içeri girdi ve gizlendi. Sonrasını Abdullah şöyle anlattı.

Kapıcı kapıyı kitleyip anahtarlarını üzerine astı. Gizlendiğim yerden çıkıp anahtarları aldım ve kapıyı açtım. Arkadaşları sohbet için Ebu Rafii’nin yanında ona ait bir odada toplanmışlardı. Onlar gidince içeriye daldım. Her kapıyı açtığımda, tekrar arkadan kilitliyordum ki onu öldürmeden insanlar beni yakalayamasınlar. Ebu Rafii’inin yanına vardığımda onun karanlık bir odada çoluk çocuğuyla beraberdi. Odanın neresinde oturduğunu tam olarak anlamak için

“Ey Ebu Rafii, diye seslendim.

“Kim o” diye karşılık verince sesin geldiği yöne doğru hızla ilerledim ve kılıcım ile bir darbe vurdum. Fakat dehşet içindeydim ve işi bitirememiştim. Çığlık atmaya başlayınca odadan çıkıp yakın bir yere gizlendim. Sonra tekrar odaya girip (sesimi değiştirerek):

“Bu çığlık ta neyin nesi ey Ebu Rafii”, dedim. O:

“Anan ağlasın, az önce bir adam odada kılıcıyla bana saldırdı”, diye karşılık verince tekrar kılıçla üzerine saldırdım ve vurmaya devam ettim. Fakat yine öldüremedim. Sonra kılıcın keskin ucunu karnına bastım. Nihayet Ebu Rafii arkasına devrildi. Sonra kapıları teker teker açarak kaçmaya başladım. İlerlerken merdivenden düştüm ve baldır kemiğim kırıldı. Sonra “onu öldürdüğümü kesin olarak bilinceye kadar burada saklanacağım” deyip sabah oluncaya kadar saklandım. Sabah olup horoz ötünce birisi kale duvarına çıkarak “Hicaz ehli taciri Ebu Rafii” ölmüştür, diyerek onun ölümünü ilan etti. Bunun üzerine arkadaşlarımın yanına gidip: “Bu iş tamam, Allah, Ebu Rafii’yi katletmiştir”, dedim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelince olayı ona anlattım. Bana “ayağını uzat” dedi. Ayağımı uzattım. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ayağımı okşadı ve sanki hiç birşey olmamış gibi ağrısı geçiverdi”.[177]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- Hafız şöyle dedi: Bu hadisten birçok sonuç çıkarabiliriz.

Kendisine davet uluştığı halde, küfürde israr ve inat eden kafirin ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e karşı eli, malı ve diliyle saldıranların katlinin caiz olması, harb ehline karşı casusluk yapmanın ve onlara karşı hile kullanmanın, çarpışmada onlara karşı şiddetli olmanın cevazı, sayısı az müslümanın kendilerinden daha kalabalık kafirlere karşı koyabileceği, Abdullah’ın Ebu Rafii’nin sesine ve ölüm habercisinin haberine itibar etmesinden dolayı, delil ve işaretle hükmün caiz olması. Allah daha iyi bilir.[178]

2- Bu olay aynı zamanda Sahabenin hayırlarda birbirleriyle nasıl yarıştıklarını da gösterir. Hayırda yarışmak meşru ve hatta Allahu Teala’nın buyruğunun bir gereğidir:

“İşte onda yarışanlar yarışsınlar” (Mutaffifin, 83/26)

Ama dünya için yarışmak kötülenmiştir: Allahu Teala şöyle buyurdu:

“Çoklukla övünmek sizi o derecede oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.” (Tekasür, 102/1-2)

Bu, dünya malının daha çok elde etmek için girişilen bir yarıştır. Selef’ten bazıları şöyle dediler: Birisi seninle dünya hususunda yarışıyorsa, Sen onunla din hususunda yarış. Bazıları da şöyle dediler:

Kimsenin seni Allah’a yakınlık hususunda geçmemesini sağlayabiliyorsan, bunu yap. Allahu Teala şöyle buyurdu:

“Rabbinizden  bir mağrifete ve cennete koşun” (Hadid, 57/21)

Bu, din hususundadır. Dünya hususunda ise şöyle buyurdu:

“Yerin sırtlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin” (Mülk, 67/15)

Allahu Teala ahiret meselesinde “yarış ve koşu” emrederken, dünya geçimini kazanmada “yürüyün” buyurdu.


 

2- Beni Lihyan Ğazvesi

 

İbn İshak şöyle dedi: Sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Zilhicce, Muharrem, Safer ve Rebî ayları boyunca Medine’de kaldı ve Kureyza’nın fethinin altıncı ayı Cemadil ûla ayında Racîi faciasının müsebbipleri Habib b. Adiyy ve arkadaşlarını cezalandırmak üzere Beni Lihyan’a sefer başlattı. Onları ani bir baskına uğratmak için Şam’a gidiyormuş izlemini verdi.[179]

İbn Kayyim şöyle dedi: Medine’de yerine vekil olarak İbn Ümmü Mektum’u bıraktı. Sonra hızla hareket ederek, o kavmin vadilerinden bir vadi olan Guran vadisine ulaştı. Burası Emec ve Usfan arasında bir yerdi ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabı burada şehid edilmişlerdi. Burada ashabını rahmetle andı ve onlara dua etti. Beni Lihyan müslümanların geldiğini anlayıp, dağ başlarına kaçıştılar. Müslümanlar onlardan kimseyi yakalayamadı. İki gün boyunca burada konaklayıp, etrafa birlikler sevkedilmesine rağmen kimseyi ele geçiremediler. Sonra Usfan’a hareket ettiler ve orada Mekke’lilere üzerlerine saldıracakları izlenimi vererek korkutmak için Kurau’l Gamim’e on kişilik bir süvari birliği gönderdiler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem daha sonra ashabıyla tam ondört gece ayrı kaldığı Medine’ye döndü.[180]


 

3 - Necd Seriyyesi Ve Sümame b. Usal Olayı

 

İbn Kayyım -Rahmetullahi aleyh- şöyle dedi: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem sonra Necd yöresine doğru bir süvari birliği sevketti. Onlar da Beni Hanife’nin reisi Sümame b. Usal’i esir alıp, getirdiler.[181] Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-’den: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Necd yöresine doğru bir süvari birliği gönderdi. Onlar da Beni Hanife’den Sümame b. Usal isimli bir adamı yakalayıp getirdiler ve onu Mescid’in direklerinden birine bağladılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onun yanına varıp:

Ey Sümame! Gönlünde ne var? İçinden ne geçiriyorsun? diye sordu. Sümame: “Ey Muhammed; gönlümde hayır var. Eğer, sen beni öldürecek olursan asil birini öldürmüş olursun. Eğer, sen, bana iyilik edersen, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun!”

Eğer kurtulmam için benden mal istersen, dilediğin kadar iste al” dedi.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onu kendi haline bıraktı.

Ertesi gün olunca, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Sümame’ye

“Ey Süame, gönlünde ne var, ne düşünüyorsun?” diye sordu. Sümame de

“Gönlümde, dün sana söylemiş olduğum şey var. Eğer bana iyilik edersen, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun.

“Eğer kurtulmam için benden mal istersen, dilediğin kadar iste al” dedi.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem yine onu kendi haline bıraktı.

Ertesi gün olunca, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Sümame’ye

“Ey Sümame, gönlünde ne var, ne düşünüyorsun?” diye sordu. Sümame de:

“Gönlümde dün sana söylemiş olduğum şeyler var, dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

“Sümame’yi serbest bırakın”, buyurdu.

Sümame serbest bırakılınca Mescid’e yakın hurmalığa gitti ve yıkandıktan sonra mescide girip:

Ben, şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın rasulüdür.

Ey Muhammed! Vallahi, yanına geldiğim zaman, yer yüzünde bana senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu. Fakat şimdi senin yüzün bana, bütün yüzlerin en sevimlisidir.

Vallahi, yanına geldiğimde, bana, senin dininden daha sevimsiz gelen bir din yoktu.

Fakat şimdi, senin dinin bana, dinlerin en sevimlisi ve sevgilisidir.

Vallahi, yanına geldiğimde, bana, senin yurdundan daha sevimsiz gelen bir yurt yoktu.

Fakat şimdi, senin yurdun bana yurtların en sevimlisi ve sevgilisidir.

Senin süvarilerin beni yakaladıkları zaman umre için yola çıkmıştım. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onu müjdeledi ve umre yapmasını emretti.

Mekke’ye geldiği zaman ona

“sen dinden mi çıktın?” diye çıkıştılar. Sümame:

“Hayır, fakat vallahi ben Allah’ın elçisi olan Muhammed ile beraber İslam’a girdim. Vallahi bundan sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem izin vermedikçe size Yemame’den bir buğday tanesi gelmeyecektir dedi.”[182]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- Hafız şöyle dedi: Sümame olayında kafirin mescide bağlanması, gayri müslim esirlere ikram edilmesi, affın önemli ve büyük sonuçlar doğurması ki, Sümame karşılıksız olarak affedildiği anda, nefretinin, sevgiye dönüştüğünü söylemiştir. Yine kafir bir kimse hayırlı bir işe başlayıp sonra müslüman olursa, onun o işini tamamlaması gerekir. İslam’a girmesinde fayda görülen ve kavminden başkalarını da İslam’a sokabilecek kimselere daha hoşgörülü ve nazik davranılır. Küfür diyarlarına, ordu birliklerinin sevki ve onlardan yakalanların esir alınması ve onu öldürmek veya yaşamını bağışlamak hususunda müslümanların muhayyer olduğu hususlarını da bu hadisten almış oluyoruz.[183]

 

4- Muraysi Yani Beni Mustalık Ğazvesi

 

Muhammed b. İshak’dan: O, bana, Asım b. Ömer b. Katade ve Abdullah b. Ebu Bekir ve Muhammed b. Yahya b. Hibban’dan her biri Benî Mustalık ğazvesi hakkında şunları anlattılar.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, Benî Mustalık’ın kendisi için asker toplayıp hazırlandığını duydu. Onlara karşı harekete geçti ve onlarla kendi sulak arazilerinde karşılaştı. O yerin adı “el-Muraysî” idi. Kadîd mıntıkasından sahile kadar uzanıyordu. Orada çarpıştılar. Mustalikoğulları mağlup oldular. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in eşi Cüveyriye’nin babası ve kavmin reisi olan el-Haris b. Ebu Dirâr da orada öldürüldü. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onlardan birçok esir aldı ve onları müslümanlar arasında paylaştırdı. Elde ettiği esirler içinde daha sonra evlendiği Cüveyriye de vardı.”[184]

İbn İshak şöyle dedi: Sonra, hicri altı yılı, Şaban ayında Hüzaa’dan Beni Müstalık ğazvesî yapıldı.[185]

Buharî rivayet etti: “Nafî’ye yazdım. O da bana şöyle yazdı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Beni Mustalık’a ansızın bir baskın düzenledi ve savaşçılarını katledip çoluk çocuklarını esir aldı. O gün, Cüveyriye de esirler arasındaydı. Bunu bana, o ğazveye iştirak etmiş olan İbn Ömer anlattı”[186]

Aişe -Radıyallahu anha-’dan:

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Benî Mustalık’tan alınan esirleri müslümanlar arasında paylaştığı zaman Cüveyriye bt. el- Haris, Sabit b. Kays b. eş-Şemas veya onun amcası oğlunun payına düştü. Cüveyriye, onunla hürriyetini elde etmek üzere mükatebe yaptı. O, görenlerin mutlaka ilgisini çeken güzel ve cazibeli bir kadındı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelerek özgürlüğe kavuşması için kendisine yardım etmesini rica etti. Allah’a yemin olsun ki onu odamın kapısında görür görmez irkildim ve Rasûlullah’ın dikkatini çekeceğinden kaygılandım. RasûlullahSallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelerek:

“Ya Rasûlallah , ben kavmin lideri el-Hars b. Ebu Dirar’ın kızı Cüveyriye’yim. Başımıza malum musibet geldi ve ben Sabit b. Kays veya onun amca oğlunun payına düştüm onunla özgürlüğüm için mükatebe yaptım. Senden bu konuda yardım diliyorum”, dedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Sana bundan daha hayırlı birşey önereyim mi?” diye sordu. Cüveyriye:

“O nedir ey Allah’ın Rasulü?” dedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Mükatebe borcunu ödeyeyim ve seninle evleneyim” buyurdu. Cüveyriye:

“Tamam, ey Allah’ın Rasulü”, dedi. Rasûlullah:

“O halde bunu yaptım” buyurdu.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Cüveyriye ile evlendiği haberi insanlara ulaşınca, insanlar “payımıza düşen bu köleler Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in hısımlardır” deyip, onları özgürlüklerine kavuşturdular. Cüveyriye, evlenerek kavminden yüz kişinin özgürlüğünü sağlamıştır. Kavmine ondan daha bereketli bir başka kadın bilmiyorum”[187]

 

Bu Ğazve Boyunca Gerçekleşen İbret Dolu Hadiseler:

 

a- Münafıkların başı Abdullah b. Übeyy’in Medine’ye döndüğümüz zaman izzet ve kuvveti daha fazla olan, zayıf ve zelil olanı aradan çıkaracaktır, sözü.

b- Kılıcını Resulluh Sallallahu aleyhi vesellem’e kaldırıp: “Seni benden kim koruyacaktır?” diyen bedevinin hadisesi.

c- İfk olayı

Şimdi bu olayları daha ayrıntılı olarak açıklamaya başlayalım. Yardım Allah’tandır.

 

A- Abdullah b. Übeyy’in sözü:

 

“Medine’ye döndüğümüz zaman, izzet ve kuvveti daha fazla olan, zayıf ve zelil olanı oradan çıkaracaktır.”

Cabir b. Abdillah -Radıyallahu anhuma-

Bu ğazvede su tartışması yüzünden Muhacirlerden bir adam Ensar’dan bir adamı dövdü. Ensar’dan olan adam:

“Ey Ensar, yardım edin” Muhacirlerden olan adam da:

“Ey Muhacirler, yardım edin” diye kavimlerini yardıma çağırdılar.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Onların bu çağrılarını işitince

“Bırakın, şu cahiliye davasını. Çünkü o kokuşmuş pis bir iştir.” buyurdu.

Bu olayı işiten Abdullah b. Übeyy yanındaki münafıklara

“Demek öyle Vallahi eğer Medine’ye dönersek izzet ve kuvveti fazla olanlar, zayıf ve zelili oradan mutlaka çıkaracaktır” dedi. Onun bu çirkin sözü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e ulaşınca, yanında bulunan Ömer:

“Ya Resulallah, beni bırak ta şu münafığın boynunu vurayım” dedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

“Hayır, insanlar Muhammed ashabını öldürüyor derler.” buyurdu.

Başlangıçta Ensar, Muhacirden daha kalabalık idi. Fakat sonra muhacirlerin sayısı onları geçti”[188]

Hafız şöyle dedi:

“Biz Ğazvede idik” sözü; İbn İshak, bu ğazvenin Benî Mustalık ğazvesi olarak isimlendirdi. İbn Ebu Ömer, o da Süfyan’dan yoluyla rivayet edildiği kadarıyla bu İsmailî’nin nezdinde de böyledir. Der ki: Onlar, bu ğazvenin, Beni Mustalık Ğazvesi olduğu görüşündedirler.

İbn Ebu Hatim, Akîl yoluyla, Zühri’den, O da Urve b. Zübeyr ve Amr b. Sabit’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Müreysî ğazvesine çıkmıştı. Bu sefer esnasında Rasûlullah, Sallallahu aleyhi vesellem Kafâ el-Müşellel ile sahil arasında bulunan Menat putunu yıkmıştır.

Bu sefer de Ensar ve Muhacir’den iki adam kavga etmiş ve Muhacir, Ensar’dan olan adamı dövmüştü. Bunun üzerine Ensardan olan adam Ensar’ı, Muhacir de Muhacirleri yardımına çağırmış ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem kıvılcımlanan bu fitneyi ortadan kaldırmıştı. Bu olaydan sonra münafıklar Abdullah b. Übey’in yanına toplanarak ona:

“Sen sözü dinlenilir bir kişi idin. Şimdi ise kimseye ne faydan ne zararın var” dediler. O da:

“Eğer Medine’ye dönersek, izzet ve kuvvet sahipleri, zayıf ve zelil olanı mutlaka oradan çıkaracaktır, dedi. Ve böylece bu kıssayı uzunca rivayet etti.”[189]

“Ey Ensar” hadi şunlara karşı yardıma gelin anlamındadır. Kötü ve kokuşmuş bir Cahiliye çağrısı diye nitelenen şey de işte böylece herkesin taraftarlarını karşılıklı çatışmak üzere çağırması demektir.[190] İbn Abdilber şöyle dedi: Abdullah b. Übeyy’in sözünü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e Zeyd b. Erkam ulaştırdı. Abdullah b. Übeyy sözünü inkar etti. Bunun üzerine Münafikun Süresi nazil oldu ve durumu tüm gerçekliğiyle ortaya serdi. Vahyin nazil olmasından sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Zeyd’e

“Ey delikanlı, kulakların yanılmadı ve Allah senin doğru söylediğini tasdik etti” dedi.

Münafıkların başı Abdullah İbn Übeyy’in oğlu Abdullah, babasının bu hareketine karşı çıktı ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelerek şöyle dedi:

“Vallahi ey Allah’ın Rüsulü sen aziz, o ise zelildir” Bir diğer rivayete göre ise şöyle demiştir.

“Vallahi ey Allah’ın Resulü, izzete en layık olan sen, zillete en layık olan da O’dur. Vallahi eğer sen dilersen onu Medine’den hemen çıkarırız”

Sa’d b. Ubade’de şöyle dedi:

“Ey Allah’ın elçisi, sen onun kusuruna bakma. Allah seni bize gönderdiği zaman kavmi lider yapmak için ona tac hazırlıyordu. Fakat sen gelince, o, senin onu bundan mahrum ettiğini düşünüyor. Göründüğünün aksi bir inançta ise muhakkak ki kaybetmiş ve hüsrana uğramıştır. Bize iman izhar ediyor, içinden gizlediğinin hesabını ise Rabbine verecektir.”

Abdullah b. Übeyy’in oğlu Abdullah da şöyle dedi:

“Ya Rasulallah, eğer babam hakkında duydukların için onu öldürmeyi istiyorsan bırak bu işi ben yapayım. Ensar benim kadar babasına iyi davranan ve ona karşı iyi olan insan daha görmemiştir. Ve ben Ya Rasulallah, başka birine babamı öldürmesi için emretmenden çekiniyorum. Eğer böyle yapacak olursan babamın katilinin insanlar arasında dolaşmasına sabredemeyip, bir müslümanı öldürerek cehenneme girerim. Resullullah Sallallahu aleyhi vesellem ona güzel sözler söyledi, dua etti ve “babana iyi davran, senden hayırdan başka birşey görmesin” buyurdu

Bu ğazve dönüşünde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve müslümanlar Medine’ye dönünce, İbn Übeyy’in oğlu Abdullah, babasını şehrin girişinde durdurarak ona:

“Vallahi, Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem sana giriş izni vermedikçe Medine’ye giremezsin,” dedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onun Medine’ye girmesine izin verdi.[191]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- Şerefli isimler, müslüman cemaatini bölmek ve parçalamak amacıyla kullanılırsa bu durumda kokuşmuş, iğrenç bir Cahiliye davasına dönüşür.

Muhacir ve Ensar isimleri, sahiplerinin şerefini gösteren, Allah’ın onlara överek verdiği isimler idi. Allahu Teala şöyle buyurdu:

“Öne geçen ilk muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan  razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır”. (Tevbe, 9/100)

Savaşlarda Muhacirlerin bir sancağı, Ensar’ın bir sancağı vardı. Fakat bu isimler ne zaman ki müslümanları bölmek anlamında kötü bir şekilde kullanıldı, o zaman Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bunu reddederek: “Kokuşmuş cahiliye davasını bırakın” buyurdu. Allah daha iyi bilir ya Ehli Sünnet Menheci ya da Selefi Menhec diye isimlendirilen metoda bağlılıklarından ötürü değil de; biri cemaatine selefi ismini, diğeri Ehli Sünnet, öteki Ensaru’s-Sunne ismini alem olarak seçmiş olup da, sırf taassublarından dolayı ayrılığa düşenler de, sözedilen kötülemenin kapsamına girerler. Ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı hadisindeki kurtulmuş fırka sahabeler ve Kitab ve Sünnet hakkında onların akidesi ve anlayışı üzere olan fırkadır.

Sahih Menhec’e sahip müslümanları, çatısı altında faaliyet yürüttükleri birtakım simgelere ve isimlere göre ayırarak bölmek caiz değildir. Her samimi müslümanın, müslümanları sahih anlayış ve Sahih Akide üzerinde birleştirmek, kaynaştırmak için çalışması gerekir.

2- Bu kıssada imanın izzet ve şerefinin, kafir ve münafıkların da zilletlerinin ve ayrıca izzet ve şerefin tamamen Allah’a ait olduğunun ve onun ancak itaatle elde edilebileceğinin beyanı vardır. Allahu Teala şöyle buyurdu:

“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin tamamı Allah’ındır. O’na ancak güzel sözler yükselir” (Fatır, 35/10)

Münafıkların başı Abdullah b. Übeyy’in oğlu Abdullah tarafından yolunun kesilmesi ve Rasûlullah izin verinceye kadar Medine’ye girememesi onun için en büyük bir zillet ve utanç olmuştur. Böylece kimin izzetli, kimin zelil olduğu birkez daha görülmüş oldu.

3- Yine bu kıssadan, büyük zararın, küçük zarar ile atlatılmasının meşru olduğunu anlıyoruz. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in İslam izhar eden arkadaşlarını öldürttüğü haberinin yayılması hiç kuşkusuz büyük bir ziyandır. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem daha büyük olan böyle bir zararı önlemek için Abdullah b. Übeyy’in hile ve desiseleri anlamındaki zararlara tahammül etmiştir.

4- Yine bu kıssada Peygamberimiz’in şerefi ve münafıkların eziyetlerine sabrı göz önüne serilmektedir. O, peygamberlerin en şereflisi ve hepsinin imamıdır. Eğer, Abdullah’a babasını öldürmesini emretseyi, Abdullah, Allah ve Resulünün rızasını kazanmak için hiç tereddüt etmeden bunu yapardı. Fakat o, Abdullah’a babasını öldürmesini değil “ona iyilik yapmaya devam etmesini” emretti. O, asla kendisi için değil, sadece Allah için intikam alırdı. Hiç kuşkusuz onun hayatı boyunca birçok çile ve eziyetlere maruz kalması ve tüm bunlara sabetmesi Allah’ın o’nu şereflendirmek o’na ikram etmek için artırdığı yüksek derecesi ve üstünlüğünün alametlerindendir. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun.

 

B- Rasûlullah -Sallallahu Aleyhi Vesellem-‘e Kılıç Çekip “Şimdi Seni Benden Kim Kurtaracak?” Diyen Bedevinin Kıssası:

 

Cabir b. Abdillah -Radıyallahu anh-’dan Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile bareber Necd ğazvesinde idik.

Dikenli bir yer olan Kaile vadisine geldiğimiz zaman Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem inip bir ağacın altında gölgelendi ve kılıcını ağaca astı. İnsanlar da dağılıp buldukları ağaçların altında gölgelenmeye başladılar. Biz bu halde iken, Resullullah Sallallahu aleyhi vesellem’in bizi çağırdığını duyduk. Koşup yanına vardığımızda bir bedevinin Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bize: Ben uykuda iken bu adam gelip, üzerime kılıç çekti ve

“Şimdi seni benden kim kurtaracak?” dedi. Ben

“Allah!” deyince, kılıcını kınına sokup, yere oturdu” buyurdu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onu cezalandırmadı”[192]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- Bu kıssada Allahu Teala’nın: “Allah seni insanlardan koruyacaktır” kavlinin tasdiki vardır. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in hayatında bundan önce bunun gibi birçok olay yaşanmıştır. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’i öldürmeye niyetlenen Ebu Cehl olayı- Sahihi Müslim’de geçer-, Suraka olayı, Uhud savaşında yaşananlar, Beni Nadr sürgünü olayı ve ileride Hayber Ğazvesinde gelecek olan zehirli koyun eti olayı bunlardan başlıcalarıdır.

2- Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in imanının kuvveti, Allah’a olan bağlılık ve güveni görüyoruz. Nice insanlar, Allah’ın vaadi gerçekleşmek üzere iken, zor anlarda sabredememiş, tereddüt ve korkuya kapılmamışlardır.

3- Yine bu kıssada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yüksek ahlâkını, cahilleri affedişini ve kendi şahsı için intikam almaması ve kimseye kızmamasını görüyoruz. Allah’a davet eden İslam davetçilerinin de kendilerini bu yüksek ahlak üzere eğitmeleri gerekir. Zira onların büyük önder ve örnekleri Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’dir.

“Andolsun ki, Rasûlullah’da, sizin için, Allah’a ve iharet gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır” (Ahzab, 33/21)

 

C- İfk Hadisesi

 

İbn Şihâb şöyle dedi: Bana, Urve b. Zübeyr. Said b. Müseyyeb, Alkame b. Vakkas, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mesud, ifk hadisesi hakkında Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in hanımı Aişe’den anlattılar. Onlardan herbirinden bu hadisi ayrı ayrı dinledim ve bazılarının bu hadisi, diğer bazılarına göre daha iyi anlamış olduklarını, bazılarının eksik bıraktığını, diğer bazılarının doldurduğunu ve herbirinin sözlerinin diğerlerinin sözlerini doğruladığını gördüm. Onlar, Aişe şöyle dedi, dediler:

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kur’a çekerdi. Buna göre, Benî Mustalık seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Bu sefer Hicab (örtünme) ayeti nazil olduktan sonra idi. Beni Hevdec içerisinde deveya bindirdiler. (Konak yerlerinde de) Hevdec içinde indirilirdim. Dönüşte Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada ordu hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Benim, içinde yolculuk ettiğim Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı kadınlar daha zayıf idiler. O nedenle hevdec’in hafifliği onların içinde benim olmadığımı anlamalarına yetmemiştir. Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada göz kapaklarıma bir ağırlık çöktü ve uyumuşum, sabahleyin (askerleri arkadan takib ederek bırakılan şeyleri toplamakla görevli olan) Safvan b. Muattal es-Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce birkaç kez görmüş olduğundan beni görüp tanıdı. Devesini durdurdu İnna lillahi ve inna ileyhi raciun “Peygamber’in hanımı burada kalmış!” dedi. Bu ses üzerine birden uyandım ve  hemen çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu. Öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve bu sırada helak olan olmuştu. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy’in iftiracıların başını çektiğini öğrendim.

Urve şöyle dedi: Bu işi halk arasında yayan kişi o idi. İnsanlar onun yanına gelir ve hep bu meseleyi konuşur sonra gidip başka yerlerde yine bu meseleyi konuşurlardı. Ve yine Urve şöyle dedi: İfk cemaatine başka kimseler de dahil olmasına rağmen ben sadece Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsase ve Hamne bt. Cahş’ı biliyorum. Fakat onlar, Allahu Teala’nın zikrettiği gibi bir gruptur. Ve bu işin başını da Abdullah b. Ubeyy’in çektiği söylenmekteydi.

Yine Urve şöyle dedi: Aişe, yanında Hassan’a küfredilmesinden hoşlanmaz ve onun şu sözlerin sahibi olduğunu hatırlatırdı: “Hiç şüphesiz, benim  babam, babamın babası ile benim şeref ve namusum, Muhammed’in şerefi için size karşı bir kalkandır”

Aişe şöyle devam etti: Medine’ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersizdim. Fakat Medine iftira haberiyle çalkalanmakta imiş ve bu durum Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in de kulağına ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla igilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye nerdeyse aklım çatlıyordu. Rasûlullah’tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.

Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah’ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda

“Yok olsun Mistah” diye bağırdı.

“Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı’na  katılmış olan oğlunu böyle lanetliyorsun?” dedim.

“Sevgili kızım” diye söze başladı ve şöyle devam etti: “Onun ne rezalet heveslisi olduğundan haberin yok mu? Ardından da bana iftira kampanyasıyla ilgili her şeyi anlatmaya başladı. Bu korkunç hikayeyi duyunca kanım dondu. Hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.

Ben yokken Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, Ali ve Usâme b. Zeyd’le bu konuyu konuşmuş. Usâme hakkımda güzel sözler söylemiş “Ey Allah’ın Resulü, hanımından iyilikten başka birşey görmedik. Onun  hakkında  yayılanlar yalan ve iftiradan ibarettir” demiş. Ali ise “Ey Allah’ın Resulü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi  araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor” demiş. Hizmetçi çağrıldığında o “Seni Hakla  gönderen Allah’a yemin ederim ki , ondan kötü bir şey görmedim. Ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuya kalır ve bir keçi gelip onu yer” demiştir.

“Aynı gün, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor:

“Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah’a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım.” Bunun üzerine Sa’d b Muâz[193] (doğrusu Useyd b. Hudayr olacak) ayağa kalkıp,

“Ey Allah’ın Rasulü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim, diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa’d b.Ubade ayağa kalkarak:

“Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun” diye karşılık veriyor. Useyd ona cevap vererek:

“Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun” demiş. Bunun üzerine mescidde, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in orada olmasına rağmen büyük bir kargaşa başlıyor.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onların öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor.”

Aişe şöyle devam etti. O günümü bütünüyle ağlamakla geçirdim.

Ne gözümün yaşı diniyor, ne de gözüme uyku giriyordu. Bu halde iki gece, bir gündüz ağladım. O kadar göz yaşı döktüm ki, annemle babam ağlamaktan ciğerim parçalanacak sandılar. Annemle baban yanımda oturdukları ve ben de ağlamakta olduğum sırada, Ensar’dan bir kadın benden izin istemiş, ben de, izin vermiştim. O da oturup benimle birlikte ağlıyordu.

Biz bu durumda iken, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem içeri girdi. Selam verdikten sonra oturdu. Halbuki , Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, bundan önce, aleyhimde iftira kampanyası başladığından beri yanımda hiç oturmamıştı. Bir ay geçtiği halde bu konuda kendisine bir vahiy de gelmemişti.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem oturunca, Şehadet getirdikten sonra: “Ey Aişe”, diyerek söze başladı:

“Senin aleyhinde bana, şöyle sözler ulaştı. Sen isnatlardan beri ve uzak isen, yakında, Allah, senin onlardan beri ve uzaklığını açıklayacaktır.

“Şayet, böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah’tan bağışlanmak dile ve ona tevbe et!

Çünkü kul, günahını itiraf ve arkasından da, tevbe ettiği zaman, Allah, onun tevbesini kabul eder” dedi.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, sözlerini bitirince, gözümün yaşı kesildi. O derece kesildi ki, bir damla bile kalmadı.

Hemen, babama dönüp

“Rasûlullah’a bu hususta benim adıma cevap ver!” dedim. Babam:

“Vallahi, Rasûlullah’a ne diyeceğimi bilemiyorum” dedi.

Anneme

“Rasûlullah’a bu hususta benim adıma sen cevap ver!” dedim.

Annem de:

“Vallahi, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e ne diyeceğimi bilemiyorum” dedi.

Bunun üzerine şehadet getirip yüce Allah’a hamd ettim ve O’nu layık olduğu üzere, sena ettikten sonra söze başladım.

Ben, küçük yaşta bir kadın olduğum için, Kur’an’dan kendimi savunacak çok ayet okuyamazdım.

“Vallahi; dedim, ben anladım ki: Siz bu lafları işitmişsiniz ve hatta onlar, gönüllerinizde yer etmiş, onlara inanmışsınızdır.

Farazâ ben, size bu işten berîyim desem bana inanmazsınız. Yahut ben kötü bir işi yaptım diye itirafta bulunacak olsam- ki Allah, biliyor ben, böyle bir şeyden beriyimdir- Siz beni hemen tasdik edersiniz!

Vallahi, ben, kendim için de, sizin için de, Yakub’un oğulları ile olan misalinden başka getirecek misal bulamıyorum.

Nitekim, o zaman, o: “Artık, bana düşen güzelce sabr edip katlanmaktır. Sizin, şu söylediklenize karşı yardımına sığınılacak, ancak, Allah’tır” demiştir dedim.

Sonra dönüp yatağıma yattım. Vallahi, o zaman, ben yapılan iftiradan beri ve uzak olduğumu, Allah’ın muhakkak, beni ondan berî kılacağını biliyordum.

Fakat, vallahi, Yüce Allah’ın işim hakkında Kuran’da tilavet edilir bir vahiy indireceğini sanmıyordum. Şahsımı ilgilendirecek bir iş için Kuran’da Allah tarafından dile getirilmekten kendimi çok uzak ve aşağı görüyordum.

Ben, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in uykuda bir rüya göreceğini ve Allah’ın o rüya ile, beni isnadlardan berî kılacağını, uzak tutacağını bekliyordum.

Vallahî, daha Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, yerinden kalkmamış ve ev halkından hiç biri de, dışarı çıkmamış idi ki, Ona vahiy geldi. Kendisini vahyin ağırlık ve şiddetinden titremek gibi vahiy alâmetleri bürüdü. Vahy sırasında, kış günleri bile kendisinden, inci tanesi gibi ter dökülürdü.

Aişe şöyle devam etti: Vahy’in ağırlığı üzerinden kalktığı zaman, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem sevincinden gülüyordu. Bana ilk söylediği söz şu oldu:

“Müjde ey Aişe! Yüce Allah, seni kesin olarak berî kıldı.” buyurdu.

Ben, o sırada öfkelenmiş bulunuyordum. Annem ve babam bana:

“Kalk yanına var da, Rasûlullah’a teşekkür et” dediler. Ben:

“Vallahi, ben ne kalkıp O’nun yanına varırım, ne O’na teşekkür ederim! Ben ancak, o kötü şeylerden beni berî kılan ayetleri indiren Allah’a hamd ve şükür ederim” dedim.

Allahu Teâla şu on ayeti indirdi:

“Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur...” (Nur suresinin 11. ayetinden itibaren on ayet)

Allah, bu ayetler içinde benim beraatimi ilan etti. Yüce Allah, beraatim hakında bu ayetleri indirince, babam Ebu Bekr -Radıyallahu anh- kendisine olan akrabalığı ve yoksulluğundan dolayı yardım ettiği Mıstah b. Usase için: “Aişe’ye bu iftirayı söyledikten sonra, Vallahi, ben de, Mıstah’a hiç bir zaman bir şey vermem!” diye yemin etmiştir.

Bunun üzerine, Allahu Teâla: “Sizden, fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin...” ayetini indirdi.

Ebu Bekr:

“Vallahi, ben, Allah’ın beni bağışlamasını elbette arzu ederim!” dedi ve Mıstah’a veregeldiği nafakayı tekrar vermeye başladı ve:

“Vallahi, ben artık bunu ondan hiç bir zaman kesmem” dedi.

Aişe şöyle devam etti: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Zeyneb bt. Cahş’a da:

“Ey Zeyneb, Aişe hakkında bildiğini söyle” diye sormuştu.

Zeyneb:

“Ya Rasûlallah, Ben işitmediğimi işittim, görmediğini gördüm, demekten sakınırım. Vallahi ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum” dedi.

Zeyneb, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in hanımları arasında güzelliği ve Peygamber yanındaki konumu ile kendisini eşit görür ve rekabet ederdi. Yüce Allah, onu dindeki takvası sayesinde korudu. İftiracıların söylediklerini benimseyip körü körüne anlatmaya ve yaymaya koyulan kardeşi Hamne bt. Cahş ise, iftiralarıyla helak olan kimselerle beraber helak olup gitti.” İbn Şihab şöyle dedi: İşte şu beş on kişi olan o kimselerin hadisinden bana ulaşan budur. Sonra Urve şöyle dedi: Aişe şöyle demiştir. Vallahi, hakkında dedikodu üretilen adam şöyle demiştir. “Subhanallah! Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki kesinlikle bir kadının omuzunu açmış değilim.” Bu adam sonra Allah yolunda şehid edildi.”[194]

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- Bu hadise, tüm insanların efendisi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem için, o vakit henüz yirmi yaşlarına bile varmamış olan müminlerin annesi Aişe için, Peygamberlerden sonra Allah’ın dostlarının en üstünü olan Ebu Bekr Sıddık için, annesi ümmü Ruman için, Bedr’e katılan ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ‘in kendisi için hayırlı bir kimse olarak şahitlik ettiği ve bundan sonra Allah’ın kendisini şahadetle rızıklandırdığı Safvan b. Muattal için namus ve şerefi itham edilen Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e mi, yoksa müminlerin annesi, Rasûlullah’ın sevgili eşi, ancak dini, ahlakı ve güzelliği için sevdiği, Kureyş’in en temiz ve soylu tamamı müslüman olan bir ailenin kızı olan Aişe için mi ağlayacaklarını bilemeyen müminler için elli gün boyunca süren büyük bir acı ve ızdırap kaynağı olmasına rağmen, aynı zamanda müminler için büyük ders ve ibret aracı olmuştur:

“Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir.” (Nur, 24/11)

Evet bu olayda nice acılar ve hüzünler olduğu gibi, ümmetin eğitimi için bu acılardan çok daha büyük ibretler ve dersler bulunmaktadır. Bu bela başlarına çatan müminler, zerre kadar dahi zulmetmeyen Allah’u Teala’dan büyük ecirler aldılar. “Bir kul bir haksızlığa uğrayıp da buna sabrederse, Allah onun izzetini artırır”[195]

Beraati hakkında kıyamete kadar okunacak ayetin inmesi Aişe’yi ne kadar yükseltti ve mutlu etti! Zira o, en fazla, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in bir rüya görmesini bekliyordu. Artık ayet onun beraatini ilan ederken bunun aksini kim iddia edebilirdi? Şia’nın o ve babası hakkındaki görüşleri ne kadar da çirkindir! Bu olay münafıkların nifakını, müminlerin de imanını ortaya çıkarmıştır.

Bu kampanya’da başrolü oynayan kişiyi Allahu Teâla ahirette büyük bir azap ile müjdelemiştir. Bu olayı, basit ve önemsiz birşeymiş gibi dillerine dolayan müminler ise, had cezasına çarptırılarak, bu günahlarından arındırılmışlardır. Böylece onlar, kendileri dışındaki müminler için birer ibret olmuşlardır. Günahları önemsememekten dolayı nice fitne ve musibetler zuhur etmiştir. Bu hadisenin en korkunç yanlarından biri de Evs ve Hazrec kabileleri arasında büyük bir fitnenin kapısını aralamış olmasıdır. Fakat Allahu Teâla bu kapıyı sonsuza kadar kapadı. Belki bu hadise olmadan da namusa iftira ve doğruluğu bilinmeyen haberlerin taşınmasının haram olduğu hükme bağlanabilirdi. Fakat bu ayetlerin, sözkonusu musibetin yaşanmasından sonra gelmesi, onların bir ilaç gibi karşılanmasını sağlamıştır. Bu da, ümmetin eğitimi için izlenen Rabbani metodun gereğidir. Bu şekilde iman ehlinin imanı artmış, münafıkların da şapkaları düşmüştür.

Yine bu hadisede, Allahu Teâla’nın, mihnet ve dayanılmaz belalardan sonra, sabreden kullarını nasıl ferahlattığı onları huzur ve mutluluğa çıkardığı görülmektedir. Sıddîka, (Aişe) babası, annesi ve hatta Rasullullah Sallallahu aleyhi vesellem sıkıntı ve ızadırapları doruğa ulaştığı bir anda, gelen vahiy ile bir anda üzüntüleri yok olmuş, ve sevince garkolmuşlardır.

Zemahşerî şöyle dedi:

Bu hadisenin onlar için hayırlı olmasının anlamı, bu hadise sebebiyle büyük sevaplar kazanmalarıdır. Zira bu hadise, büyük bir bela ve musibet idi. Bu olay hakkında herbiri bağımsız olan onsekiz ayet inmiştir. Bu, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ‘in makamını izhar ve O’nu teselli müminlerin annesinin de beraatini ilan etmek, ehli beyti arındırmak, bu olayı dillerine dolayanları veya duyup da inkar etmeyenleri şiddetle kınamak içindir. Bu ayetler dini faydalar, düşünenlerin gözlerinden kaçmayacak hüküm ve adab kuralları içermektedir.[196]

2- Ebu’s-Suud şöyle dedi: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem insanların en temizi olduğu gibi, Aişe’nin de kadınların en temizi olduğu bu hadiseyle açığa çıkmış oldu. Bu hadise onun hakkındaki uydurma ve dedikoduların ne kadar batıl olduğunu gösterir. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

“Onlar (iftiracıların ) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağış ve güzel bir rızık vardır” (Nur, 24/26) O da cennettir.[197]

3- Kurtubî şöyle dedi: Hişam b. Ammar, Malik’in şöyle dediğini işittim, dedi: Ebu Bekr’e söven azarlanır, Ömer’e söven azarlanır, ancak Aişe’ye söven katledilir. Zira Allahu Teâla  şöyle buyurdu.:

”Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutum tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır.” (Nur, 24/17) Kim Aişe’ye söverse Kur’an’a muhalefet etmiş olur, Kim de Kur’an’a muhalefet ederse öldürülür.

İbn Arabî şöyle dedi: Şafii’nin arkadaşları şöyle dediler. Aişe’ye söven de diğer müminlere söven kimse gibi te’dib edilir. “Eğer inanmış insanlarsanız” ayeti buna delil olamaz. Bunun benzeri Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse iman etmemiştir”[198] hadisidir. Eğer Aişe’ye sövmek imansızlık olsaydı, o zaman “Bir kimse zina ettiği esnada mümin değildir”[199] hadisini de hakiki anlamda almamız gerekirdi.

Biz deriz ki durum Şafiilerin iddia ettikleri gibi değildir.

İfk ehli Aişe’yi fuhuşla suçlamışlar, Allahu Teâla onu bu isnaddan uzak etmiştir. Allah’ın uzak olduğunu bildirdiği bir hususta onu suçlamaya devam ederse Allah’ı yalanlamış olur. Allah’ı yalanlamak da küfrün ta kendisidir. İşte Malik’in sözünün anlamı budur. Basiret sahipleri için ayetin işaret ettiği husus da budur. Fakat, kim Aişe’ye Allah’ın onu uzak ettiği meseleden başka bir meselede suç isnad ederse, bu küfür değildir, bunun cezası te’dibdir.[200]

4- İbn Kayyım Rahmetullahi aleyh şöyle dedi: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in hanımıyla ilgili söylentileri duyar duymaz, onu hemen yalanlamayıp da, onun hakkında araştırma ve danışmalarda bulunmasının sebebi nedir? Oysa ki, o hanımının iffet ve temizliğini herkesten daha iyi biliyordu. Bu iftiraları işitir işitmez niçin çoğu faziletli Sahabe gibi “Subhanallah, bu büyük bir iftiradır” demedi?

Cevab: Bu Allah Teala’nın bu kıssayı birtakım hükümlere ve kıyamete kadar Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve tüm ümmet için imtihan ve musibetle deneme kılması sebebiyledir. Böylece bu hadise ile birtakım insanlar yücelirken, diğer bazı insanlar da alçalmışlardır. Allah, doğru yola girenlerin doğruluk ve imanlarını artırmış, zalimleri ise ancak hüsran ve zarar olarak artırmıştır. İmtihan ve musibetle deneme gereği Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den vahiy kesilmiş ve onlar bir ay boyunca bu konuda vahiy inmesi için iştiyakla beklemişlerdir. Bu, Allah’ın bu olaydaki hikmeti gereğidir. Böylece gerçek müminlerin, adalet, doğruluk, Allah Resulü Ehli Beyt ve Allah’ın sadık müminleri hakkındaki iman ve sebatları artmış, münafıklar da ancak iftiralarını; nifaklarını artırmışlardır. Onların gizledikleri Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem ve Müminleri için açığa çıkarılmış, bu iftira kampanyaya maruz kalan aile ise; Allah’a olan bağlılık, güven ve yakarışlarını sürdürmüşler ve Rablerinden başka herşeyden ümit kesmişlerdir. Artık Sıddîka Aişe, Rabbinden başka herşeyden ümidini kesmişti. O, bu makamın hakkını verdi, kendisine beraati hakkında müjdeli haber gelmesinden sonra, Anne babasının

“Kalk, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e teşekkür et” dememeleri üzerine şöyle demiştir:

“Vallahi ben, ne kalkıp onun yanına varırım, ne ona teşekkür ederim. Ben ancak, o kötü şeylerden beni, berî kılan ayetleri indiren Allah’a hamd ve şükür ederim” Aynı şekilde vahyin bir ay boyunca kesilmesinin hikmetlerinden biri de şu ki, olayın üzücü boyutlara ulaşması, müminlerin Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e bu konuda vahiy indirilmesini büyük bir istekle beklemelerine neden olmuştur. Toprağın suya en çok susadığı bir anda yağmurun yağması gibi, insanların vahye en çok muhtaç kaldıkları bir anda vahy’in gelmesi, onları büyük bir sevinç ve huzura garketmişler, bu vahiylerle gelen hükümlere dört elle sarılmışlardır. Şayet vahiy hemen bu olayın başlangıcında inmiş olsaydı, bu hükümlere ilgi aynı hararetle olmayabilirdi. Ayrıca Allahu Teâla, Resulü ve pak ailesinin savunmasını kendisi yaparak, onların kendi katındaki büyük makamlarını izhar etmek istemiştir.[201]

5- Hafız şöyle dedi: Bu hadiste yukarıda geçen faideler dışında başka birçok faydalar vardır. Bunlar:

– Bir topluluk hakkında, genel ve mücmel olarak konuşmanın cevazı

– Kur’a çekmenin meşru oluşu. Kadınlar arasında kura çekilebileceği ve kişinin yolculukta, savaş halinde dahi hanımını yanında götürebileceği hususlarını bu hadisten anlıyabiliyoruz.

– Kişinin kendisi hakkında, faziletini ifade eden; insanların kendisi hakkındaki övgü ve yergilerini de içeren olaylar anlatmasının cevazı. Bunun, başkalarının da kendi başına gelenlerden ibret almaları için yapabilir. Başkalarının günah işlemesine engel olmaya çalışmak, onları kendi hallerine bırakıp, günaha düşmelerini umursamamaktan iyidir.

– Yine bu hadisten ihtiyaç duyulması durumunda sözün üzerine basılarak vurgulanması hususunu anlamaktayız.

– Hevdec, kadını barındırması açısından ev yerine geçer.

– Her ne kadar bu deve için ağır bir yük olsa da, kadının deve üzerindeki hevdece binmesinin cevazı.

– Bir kadına yabancı olanların, ona perde gerisinden hizmet edebilecekleri hususu.

– Kadının, bedenine giymediği birşey ile örtünebileceği.

– Az da olsa malı korumanın ve onu zayi etmemenin gereği. Aişe’nin gerdanı altın veya değerli taşlardan değildi. Buna rağmen onu zayi olmaktan korumaya çalışmıştır.

– Kadının yüzünü kendisine yabancı olan erkeklere karşı örtmesinin gerekliliği.

– Yine bu hadisten, yayılan kötü bir işin, doğruluk derecesinin ve kendisine kötülük isnat edilen kimsenin, daha önce böyle bir suçlamaya maruz kalıp kalmadığının araştırılması sonuçları elde edilir.

– Daha önce iyiliğiyle bilinen bir kimse kötülükle itham edildiği zaman, araştırma sonucu hakkında olumsuz bir şey bulunamamışsa, bunun onun suçsuzluğuna delil olması.

– “Onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyoruz” şeklindeki tezkiye ifadesinin, işinin gizli tarafları araştırılan kişinin adaletini ifade için hakkında yeterli bir söz  olduğu hususu

– Yine hadisten, sıkıntı zirveye ulaştıktan sonra onun peşini ferahlık takip eder. Ayrıca burada tıpkı Aişe’nin yaptığı gibi işlerinde Allah’a dayananların faziletini görmekteyiz.

– Yine burada Allah yolunda infak teşvik edilmektedir. Özellikle de yakın akrabalar için. Ayrıca, kendisine kötülük yapana iyilikle mukabelenin veya kötülük edeni bağışlayan kimsenin Allah’ın bağışlaması ile ödüllendirildiği hususunu görmekteyiz.

– Yine bu hadiste, şaşkınlık halinde “Subhanallah” denilmesi hususunu, gıybetin onu dinleme ve yaymanın kötülüğünü görüyoruz. Hele bu gıybet bir de masum bir mümini töhmet altında bırakıyorsa bunun günahı kat kat daha fazladır. Ayrıca kötülükleri yaymanın haram olduğu hususunu görüyoruz.[202]


13- HUDEYBİYE ANTLAŞMASI

 

– Hudeybiye Hadisesi

– Hudeybiye Hadisesindeki ayetler, mucizeler ve olaylar.

– İmâni dersler ve ölçüler



 

1- HUDEYBİYE ANTLAŞMASI

 

Buhari, İbn Şihab’dan rivayet etti. İbn Şihab şöyle dedi: Urve b. Zübeyr bana Misver b. Mahreme ve Mervan’dan -ki birinin hadisi değerininkini tastik ediyor.- Şöyle dediklerini rivayet etti.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Seferine (Medine’den) çıkmıştı. Yolun bir kısmına vardıklarında Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem beraberindekilere:

“Halid b. Velid birtakım Kureyş süvarileriyle gözcü olarak Ganim mevkiindedir. Şimdi siz yolun sağ tarafını tutunuz!” buyurdu. Vallahi Halid Peygamber’le maiyetinin hareketini anlamadı. Nihayet Halid, ordumuzun kaldırdığı kara tozu gördü de hayvanına ayağıyla vurup koşturarak Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in geldiğini Kureyş’e bildirmek üzere süratle gitti. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem de ordusuyla yürüdü. Nihayet Seniyye mevkiine gelmişti ki, oradan Kureyş’in karargâhı üzerine inilirdi. Burada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in devesi çöktü.

İnsanlar “Kasva çöktü kaldı, Kasva çöktü kaldı” demeye başladılar. Hayvan çökmekte ısrar ediyordu. Halk yine: “Kasva çöktü kaldı, Kasva çöktü kaldı” demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

“Kasva çöküp kalmadı, onun çökmek huyu da yoktur. Fakat vaktiyle Mekke’ye girmekten Fil’i men eden şey şimdi de Kasva’yı men etti.” buyurdu. Bundan sonra Rasûlullah:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki. Kureyş, Allah’ın Harem dahilinde muhterem kıldığı şeylere tazim kasdederek benden ne kadar zor talepte bulunursa ben onu muhakkak onlara vereceğim,” buyurdu.

Sonra Kavsa’yı sürdü. Hayvan hemen sıçrayıp kalktı. Râvi demiştir ki: Bu defa Rasûlullah Kureyş tarafından dönerek nihayet suyu az olan “semet” kuyusu yolu üzerindeki Hudeybiye mevkiinin son sınırlarına indi. Bu az suyu insanlar birer parça almış ve halkın orada barınması için su bırakmayıp kuyunun suyunu tamamen çekmişlerdi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e susuzluktan şikayet ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ok mahfezesinden bir ok çıkardı. Sonra onlara bu oku Semed kuyusuna koymalarını emretti. Vallahi o anda kuyunun suyu coşmaya başladı. Suyun bu feveranı, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabı oradan dönünceye kadar, onları suya doyurmak için devam etti.

Rasûlullah ile beraberindekiler bu halde iken Huzâî’ Büdeyl b. Verkâ kendi kabilesi Hüzâa’dan birkaç kişi ile çıkageldi. Mekke ve civarındaki Tihame kabileleri arasında Hüzâîler, öteden beri Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in sırdaşı idi.

Büdeyl gelince Rasûlullah’a:

“Haberiniz olsun, Kureyş’in Ka’b b. Lüey ile Amir b. Lüey kabileleri Hudeybiye surlarının en zengin menbalarına kondular. Sütlü ve yavrulu develeri de yanlarında bulunuyor. Şimdi ben onları bu halde bıraktım geliyorum. Bunlar muhakkak size karşı savaşacaklar. Ve sizi Beyt-i Şerif’e girmekten men edecekler”, dedi. Rasûlullah da şöyle buyurdu.

“Fakat biz, hiç bir kimse ile harbetmek için gelmedik. Biz yalnız umre yapmak niyetiyle geldik. Bununla beraber savaş, Kureyş’in maddi ve manevi bütün güçlerini zaafa ve onları hayli zarara uğratmıştır. Eğer Kureyş arzu ederse ben onlarla aramızda bir mütareke müddeti tayin ederim. Onlar da benimle diğer insanların arasını serbest bıraksınlar, karışmasınlar. Eğer ben, galip olursam, Kureyş müşrikleri de insanların girdiği bu itaat yoluna girmek isterse girebilirler. Şayet ben galip gelmezsem, bu ihtimale göre de müşrikler benimle savaşmaktan kurtulup rahata ererler.

Eğer Mekkeliler, böyle bir mütarekeyi kabul etmez ve diğer Araplarla beni, kendi halimize bırakmayıp müdahale etmek isterlerse, nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şu savunduğum İslam uğrunda başım bedenimden ayrılıncaya kadar Mekkelilere karşı cihad edeceğim, bu kesindir. Şu da kesindir ki Allah, Kur’an’daki yardım vaadini yerine getirecektir.”

Bunun üzerine Büdeyl b. Verkâ Rasûlullah’a

“Şimdi bu sözlerini ben Kureyş’e bildiririm”, dedi. Ve ravinin beyanına göre, Kureyş’in karargâhına vardı. Ve:

“Şimdi ben yanınıza şu adamın (Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in) yanından geliyorum. Şöyle bir söz söylediğini işittim. İsterseniz anlatayım”, dedi. Kureyş’in sefihleri:

– “Senin bize ondan bir şey haber vermene ihtiyacımız yoktur”, diye karşıladılar. Fakat içlerinden doğru görüşlü biri:

– “Haydi işittiğin söz ne ise söyle bakalım”, dedi. Büdeyl onun şöyle dediğini işittim, diye Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in sözlerini birer birer anlattı. Bunun üzerine Urve b. Mesud ayağa kalkarak Kureyş’e şöyle seslendi:

“Ey kavm! Siz benim babam yerinde değil misiniz?” dedi, Onlar:

– “Evet!” diye tastik ettiler. Bunun üzerine:

– “Ben de sizin oğlunuz yerinde değil miyim?” dedi. Onlar:

– “Evet”, diye tasdik ettiler. Sonra Urve:

– “Beni bir şüphe ile ithâm eder misiniz?” diye sordu.

Buna da:

– “Hayır”, diye cevap verdiler. Bu defa Urve:

– “Ukaz halkını size yekün halinde yardıma davet ettiğimi ve onların bundan kaçınmaları üzerine kendim çoluk çocuğum ve bana itaat eden etbaımla size yardıma koştuğumu pekâlâ bilirsiniz değil mi?” dedi. Onlar da bir ağızdan:

– “Evet, biliriz” diye tastik ettiler. Bunun üzerine Urve:

– “Bu adam size hayır ve kurtuluş yolu gösteriyor. O yola yönelin ve beni bırakın ona gideyim!” dedi. Mekkeliler: “Haydi git!” diye izin verdiler. Urve geldi ve Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’le görşümeye başladı. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem de Urve’ye Büdeyl’e söylediği sözlere benzer sözler söyledi. Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem’in; bir mütareke kabul etmeseler Kureyş ile sonuna kadar savaşacağı söylemesi üzerine Urve şöyle dedi:

– “Ey Muhammed! Senin kavmini kesin bir yenilgiye uğrattığın farz edersek bana söyler misin: Senden önce Araplardan kendi kavmini toptan yok eden bir kimse işittin mi? Ya mesele diğer şekilde gerçekleşirse ve Kureyş size galip gelirse? Vallahi ben aranızda şeref sahibi kimseler olduğunu biliyorum, bu muhakkak. Yine ben birtakım kabilelerden toplanmış düşük kimseler de görüyorum ki, bunlar savaş sırasında kaçıp seni yalnız bırakabilecek yapıda insanlardır.” Ebu Bekr -Radıyallahu anh- Urve’nin sahabeye hakaret içeren bu sözlerine dayanamayarak Urve’ye:

– “Haydi sen, Lat’ın kıçını yala! Biz mi Rasûlullah’ı yalnız bırakıp, savaş meydanından kaçacağız”, diyerek ona sövdü. Urve:

– “Bu da kim?” diye sordu. Sahabeler:

– “Ebu Bekr”, dediler Urve:

– “Ah Ebu Bekr! Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer üzerimde -henüz karşılık verip ödeyemediğim- bir iyiliğin olmasıydı elbette ben de sana cevap verirdim”, diye karşılık verdi.

Ravi diyor ki: Urve, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’e söz söylemeye devam etti.  Konuşma esnasında (Arapların adeti üzere) Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in sakalını okşuyordu. Bu sırada Muğire b. Şube (ki Urve’nin kardeşinin oğludur) başında miğfer ve yalın kılıç bir halde Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in yanıbaşında durup onun korumalığını yapıyordu. Ve Urve ne zaman Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in sakalını okşamaya teşebbüs etse, Muğire hemen kılıcının kınının ucuyla Urve’nin eline vuruyor ve Ona:

– “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in sakalından elini çek!” Uyarısında bulunuyordu.

Muğire’nin bu uyarıları üzerine Urve başını kaldırarak: “Bu da kim” diye sordu Sahabeler:

“Muğire b. Şube’dir”, dediler. bunun üzerine Urve:

– “Ey gaddar! Ben hala senin hıyanetini tazmine çalışmakla meşgul değil miyim?” dedi. Muğire, Müslüman olmadan önce Cahiliyede bazı kimselerle yol arkadaşlığı etmiş ve yolda bunları öldürüp mallarını almış, sonra Medine’ye gelip müslüman olmuştu. Getirdiği bu malları Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e sunduğunda, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Müslümanlığın, bizim katımızda değerlidir. Fakat bu malların, helal yoldan elde edilmediğinden, biz bunlara dokunmayız”, buyurmuştu.

Sonra Urve, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in ashabını izlemeye başladı. Ve arkadaşlarına:

– “Bu ne saygı! Vallahi o birşey emredince ashabı anında emrini yerine getirmeye koşuyor. Abdest aldığı zaman, onun abdest suyundan bir damla almak için birbirlerine giriyorlar. Bir şey söylerken huzurunda ona seslerini kısarak cevap veriyorlar. Ona saygılarından, yüzüne de dikkatle bakamıyorlar”, dedi. Sonra Urve Kureyş’in yanına geldi ve izlenimlerini şöyle anlattı.

– “Ey insanlar, Vallahi ben, vaktiyle birçok kralın huzuruna sefir olarak çıktım. Kayserin, Kisra’nın, Necaşi’nin huzurlarına çıktım. Fakat bunların hiçbirinin adamlarının, Muhammed’in ashabının Muhammed’e tazim ettikleri kadar krallarını tazim ettiklerini görmedim. Muhammed’in ashabı, onun tükrüğü ile bile teberrük ediyorlar. O abdest aldığı zaman da, abdest suyundan kapmak için birbirlerine giriyorlar. O, söz söylerken ashabı hafif bir sesle tasdik ve cevap veriyorlar. Muhammed’in ashabı, tazim için onun yüzüne dikkatle bakamıyorlar.

Şimdi Muhammed size güzel bir barış görüşü sundu. Bunu kabul edin”, dedi.

Bunun üzerine Kinane oğullarından birisi Kureyş’e hitaben:

– “Beni bırakın, Muhammed’in yanına bir kere de ben gideyim”, dedi. Onlar da:

– Pekâlâ git, dediler. Kinane’den olan bu kişi, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ve ashabına doğru gelirken, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Bu gelen, filan kimsedir. Öbür kabiledendir, onlar hac ve umre kurbanlarına saygı gösterirler. İşaretli kurban develerini bu zatın gözü önüne salın!” buyurdu. Sahabeler bütün kurbanlık develeri onun geliş güzargahına salıverdiler. Ve yüksek sesle “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk” diyerek Kinanî’yi karşıladılar. Kinanî zat kurban develerini ve halkın telbiye seslerini görünce şaşırdı ve :

– “Subhanallah! Bu zatı Beyt’i ziyaretten men etmek, bunlara karşı uygun olmayan bir davranıştır” dedi. Kureyş’in yanına döndüğünde de:

– “Ben bunların umre için kesecekleri kurban develerini işaretlenmiş bir halde gördüm. Doğrusu bunları Beyt’i ziyaretten men etmeyi uygun görmem”, dedi.

Sonra Kureyşliler arasında Mikrez b. Hafs denilen birisi kalkıp:

– “Buna müsade edin de Muhammed’e bir de ben gideyim”, dedi. Onlar da:

– “Haydi git!” dediler. Mikrez, Rasûlullah ve ashabına doğru gelirken, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Şu gelen Mikrez’dir, gaddar bir kimsedir”, buyurdu. Mikrez, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile görüşmeye başladı

Bu esnada Suheyl b. Amr çıkageldi. Suheyl gelince Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem  sahabelere:

– “Artık işimiz bir dereceye kadar kolaylaştı”, buyurdu.

Suheyl gelince, Rasûlullah’a:

– “Haydi, kalem getir, sizinle aramızda bir mütareke yaz”, dedi.

Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem katibi Ali b. Ebi Talib’i çağırdı ve:

“Bismillahirrahmanirrahim yaz”, buyurdu. Bunun üzerine Suheyl cahiliyye taasubunua kapılarak:

– İyi ama ben, RAHMAN kelimesi nedir, bilmiyorum. Fakat vaktiyle senin de yazdığın gibi “bismikellahümme: Allah’ım senin isminle, diye yaz!” dedi. Müslümanlar da bir ağızdan:

– “Vallahi biz onu yazmayız, ancak Bismillahirrahmanirrahim yazılmasını isteriz”, demişlerdi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, Ali’ye

– “Haydi Bismikellahümme yaz!” buyurdu. Sonra da: “Bu kitab, Muhammed Rasûlullah’ın mazmununa hüküm ve imza ettiği muahednamedir” diye yazmasını emretti. Suheyl buna da itaraz ederek:

– “Vallahi biz, senin Resulullah olduğunu bilmiş ve tasdik etmiş olsak seni Beyt’i ziyaretten men etmez ve seninle savaşmazdık. Buraya Muhammed bin Abdillah yaz”, dedi. Bu teklif üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem

– “Vallahi siz yalanlasanız da ben Allah’ın elçisiyim” buyurdu. Ve Ali b. Ebi Talib’e:

– “Haydi, Rasûlullah kelimesi yerine Muhammed b. Abdillah yaz” dedi. Ali:

– “Vallahi ben senin Rasûlullah ünvanını kesinlikle silemem!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bu kitabeti eline alıp, Muhammed b. Abdillah yazdırdı.

Antlaşmasının başlığı “Ya Rab! Senin isminle başlarım Bu mektup, Muhammed bin Abdillah’ın mazmununa hüküm ve imza etiği bir antlaşmadır” şeklinde yazıldıktan sonra, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem mütarekenin şartlarını teklif ederek Suheyl b. Amr’e:

– “Siz bizimle Beyt’i şerif’in arasını serbest bırakın da Beyt’i tavaf edelim”, buyurdu. Suheyl bu teklife de itiraz ederek:

“Vallahi sizin’le Beyt (Ev= Kâbe)’in arasını boş bırakmayız. Çünkü Arab milleti cebren ve kerhen istila olunduk, diye hakkımızda dedikodu eder. Ancak, gelecek seneden itaberen umre yapabilirsiniz”, dedi. Ali bu maddeyi yazdıktan sonra Suheyl b. Amr, şöyle bir madde teklif etti:

– “Sana bizden bir adam gelirse, o gelen adam senin dininden olsa bile, onu bize geri vereceksin.” Bu teklife müslümanlar şaşırarak:

– “Subhanallah! Biz müslümanlara iltica eden bir müslüman, müşriklere nasıl iade edilir?” dediler. Onlar bu halde iken Suheyl b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel ayakları bağlı olduğu halde seke seke geldi. Ebu Cendel müslüman olmuş ve bu nedenle hapsedilmişti. Hapisten kaçarak kendisini zar zor müslümanların arasına atmıştı. Bunun üzerine Süheyl:

– “İşte ey Muhammed! Sana karşı imza edeceğin antlaşmanın birinci maddesi gereğince bunu bana geri iade etmelisin!” dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Biz antlaşmayı henüz imza etmedik bile”, buyurdu Suheyl:

– “O zaman vallahi ben de seninle hiç bir madde üzerine antlaşma yapmam2, dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Haydi, bunu bana bağışlayıp imza et!” buyurdu. Suheyl

– “Ben bunu kesinlikle sana bırakmam,” diye reddetti. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Hayır, bu işi hatırım için yap!” buyurdu. Suheyl, ısrarla:

– “Asla yapmam”, dedi. Mikrez, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e hitaben:

– “Haydi bunu sana bağışladık”, dedi. Fakat müşrik hayetinin başkanı Suheyl bunu kesinlikle reddetti. Ebu Cendel, babasının inadından ümitsizliğe uğrayarak:

– “Ey Müslümanlar topluluğu! Müslüman olarak geldiğim halde, şimdi beni müşriklere geri iade mi edeceksiniz?” diye haykırdı. Ebu Cendel, gerçekten Allah yolunda Kureyş tarafından ağır işkencelere maruz bırakmıştı.

Bu acıklı durumdan etkilenen Ömer b. Hattab şöyle demiştir:

“Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına varıp:

– “Sen Allah’ın Hak Peygamber’i değil misin?” dedim. Rasûlullah:

“Evet Hak Peygamberim!” buyurdu. Ben:

– “Biz müslümanlar hak, düşmanlarımız batıl üzere bulunmuyorlar mı?” dedim Rasûlullah:

– “Evet öyledir”, buyurdu. Ben:

– “O halde dinimiz uğrunda bu alçaklığı niçin kabul edelim”, dedim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:

– “Muhakkak ki ben Allah’ın Peygamberiyim ve ben (bu maddeyi kabul etmekle) Allah’a isyan etmiş değilim. Allah bana yardım edecektir”, buyurdu. Ben yine:

– “Vaktiyle sen bize yakında Beyt’e varıp, onu tavaf edeceğiz! Diye haber vermedin mi?” dedim.

Rasûlullah:

– “Evet ama ben sana Beyt’i bu yıl tavaf edeceğiz diye bir haber verdim mi?” buyurdu.

– “Hayır”, dedim. Rasûlullah:

– “Her hâlükârda sen Beyt’e varıp onu tavaf edeceksin”, buyurdu.

Ömer b. Hattab demiştir ki: Bunun ardından Ebu Bekr’in yanına vardım ve:

– “Ey Ebu Bekr, bu adam Allah’ın hak Peygamberi değil midir?” dedim. O da:

– “Evet Hak Peygamberdir”, dedi. Ben:

- “Biz müslümanlar hak, düşmanlarımız batıl üzere bulunmuyor mu?” dedim. O da:

– “Evet öyledir!” diye cevap verdi. Tekrar ben:

– “Öyle ise niçin biz dinimizi küçültüyoruz?”

– “Ebu Bekir: Behey adam! Muhammed Allah’ın Peygamberidir. O, Rabbine asi değildir. Allah onun yardımcısıdır. Sen hemen onun emrine sarıl. Vallahi Muhammed Hak üzeredir”, dedi. Ben tekrar:

– “O bize Medine’de: Beyt’e varacağız, tavaf edeceğiz, demedi mi?” diye sordum. Ebu Bekr:

– “Evet öyledir. Fakat sana bu sene varıp tavaf edersin diye mi haber verdi?” Ben de

– “Hayır”, dedim. Ebu Bekr:

– “Dur bakalım, yakın bir zamanda sen Beyt’e varıp onu tavaf edeceksin!” dedi.

– Ömer -Radıyallahu anh- : Bu itirazlarımdan dolayı daha sonra kefaret olarak birçok salih ameller işledim, demiştir.

Ravi diyor ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem antlaşmasının yazılıp imzalanması bittikten sonra sahabelere:

– “Haydi artık kalkın, kurbanlarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş edin”, buyurdu Ravi diyor ki: Vallahi sahabeden hiç kimse kalkmadı .Hatta Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bu emrini üç kere tekrarladı. Ashab’dan hiç biri kalkmayınca Rasûlullah hanımı Ümmü Seleme’nin yanına girdi.

Ona “şu halkı görüyor musun? Emrediyorum da kalkmıyorlar” diye, onların kayıtsızlığını anlattı. Ümmü Seleme.

– “Ey Allah’ın Peygamberi! Emrinizin yerine getirilmesini isitiyor musunuz? Şimdi dışarı çık, kimseyle konuşmadan kurbanını kes ve sonra da berberini çağırıp tıraş ol”, dedi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Ümmü Seleme’nin yanından çıktı. Ve kimseyle konuşmadan kurbanını kesti ve berberini çağırarak tıraş oldu. Sahabeler Rasûlullah’ı bu halde görünce onlar da kalkıp kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş etmeye başladılar. Kederlerinden dolayı neredeyse tıraş ederken birbirlerini keseceklerdi.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem tıraş olduktan sonra huzuruna müslüman kadınlar geldi. Bu hususta nasıl hareket edeceğini beyan için Allahu Teala şu ayeti kerimeyi indirdi.

“Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imtihanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz. Onları kafirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirlerini) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kafir kadınları nikahınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyiniz. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Mümtehine, 60/10)

Bu ayetin nüzûlü üzerine Ömer, şirk üzere bulunan iki karısını boşadı. Bunlardan birisiyle Muaviye b. Ebu Süfyan, diğeriyle de Safvan b. Ümeyye evlendi.

Sonra Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye döndü. Peşlerinden Kureyş’in halifi olan Ebu Basir müslüman olarak geldi. Bunu istemek üzere de Kureyş iki kişi gönderdi. Bunlar Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’e:

“Bize karşı imzalandığın antlaşmayı hatırlatırız”, dediler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de antlaşma gereği Ebu Basir’i bu iki kişiye iade etti. Bunlar Ebu Basir ile yola çıktılar. Nihayet Zülhuleyfe’ye eriştiler. Dağarcıklarındaki hurmadan bir miktar yemek için oraya indiler. Ebu Basir bu iki kişiden birine:

– “Ey fülan, Vallahi şu kılıcını ben, emin ol çok güzel zannediyorum”, dedi. Kılıcın sahibi olan adam kılıcını çekerek:

– “Evet vallahi bu kılıç çok iyidir. Bunu birçok kez denedim”, dedi. Ebu Basir de:

– “Müsaade et de bakayım”, dedi. Ve bir fırsat bulup elinden aldı. Kılıcı alır almaz. Huneys denilen o adama vurdu ve onu öldürdü. Öbür adam kaçarak Medine’ye geldi. Koşarak Mescide girdi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onun telaşlı halini görünce:

– “Şu adam muhakkak bir korku görüp geçirmiştir”, buyurdu. Kevser denilen bu adam Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelip. O’nu:

– “Vallahi, efendim öldürüldü. Engellemezseniz ben de öldürüleceğim”, dedi. Bu sırada Ebu Basir de geldi ve:

– “Ya Rasulallah! Vallahi, Allah sana sözünü tutturdu. Beni müşriklere iade ettin. Sonra Allah beni onlardan kurtardı”, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem sahebeye hitaben:

“Anası helak olası Ebu Basir’e hayret olunur, bu adamın savaşa neden olmasından korkarım.” Ebu Basir Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in bu sözlerini işitince kendisini tekrar müşriklere iade edeceğini anladı. Peygamberimizin yanından ayrıldı ve deniz sahiline doğru gitti. Orada “İys” mevkiine yerleşti.

Ravi dedi ki: Suheyl’in oğlu Ebu Cendel bir grup müslüman ile birlikte müşrikler arasından kaçarak Ebu Basir’e iltihak etti. Bundan sonra artık müslüman olan herkes Kureyş’ten kaçarak Ebu Basir’e katılmaya başladı. Nihayet Ebu Basir’in yanında önemli bir güç toplandı. Vallahi bunlar, Kureyş’in Şam’a bir ticari kafilesinin gittiğini duyar duymaz hemen onlara saldırır, adamları öldürerek, mallarına el koyarlardı.

Kureyş, kendilerini sıkıntıya sokan bu durumun giderilmesi için Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına Ebu Süfyan’ı gönderdi. Kureyş, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’den Allah rızası için ve akrabalık haklarına hürmeten, Ebu Basir ve arkadaşlarının durdurulmasını rica ediyordu. Artık bundan sonra Mekke’den Medine’ye gidişleri serbest bıraktıklarını açıklıyorlardı.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Ebu Basir cemaatine bir mektup yazarak onları artık Medine’ye davet etti. Bunun üzerine Allahu Teâla şu ayeti kerimeleri indirdi:

“O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, Mekke’nin göbeğinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah yaptıklarınızı görendir” (Feth, 48/24) Ve hatta şu kavline kadar:

“O zaman küfredenler, kalplerine taasubu, cahiliyyet taasubunu yerleştirmişlerdi.”

Onun Allah’ın Peygamberi olduğunu, Bismillahirrahmanirrahim’i kabul etmemeleri ve Onunla Kâbe arasına girmeleri, işte tüm bunlar bu cahiliyyet taasubundan kaynaklanmaktaydı.”[203]

İbn Kayyim -Rahmetullahi aleyh- şöyle dedi: Müslümanlarla Mekkeliler arasındaki barış antlaşmasının maddeleri şöyleydi:

– On yıl boyunca savaşa son verilmesi

– İnsanların karşılıklı olarak birbirlerinden emin olmaları

– Müslümanların bu yıl geri dönüp, Umrelerini gelecek yıldan itibaren yapmaları. Ertesi yıl olunca müslümanlar Umrelerini rahat yapabilecek ve Mekke’de üç gün kalabilecekler.

– Mekke’ye ancak hafif silahlarıyla girebilecekler.

– Müslümanlardan, Mekke’ye gidenler geri iade edilmeyecek, ancak müşriklerden müslümanlara katılanlar geri iade edilecektir.

– Bu anlaşmanın maddelerine karşılıklı riayet edilecek, hırsızlık ve ihanet yapılmayacaktır.

Sahabeler bu antlaşmanın bazı maddelerine tepki gösterip

“Ya Rasûlallah, nasıl olur da bizden onlara giden, iade edilmez de, onlardan bize gelen iade olunur?” dediler. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Bizden onlara giden kimsede hayır yoktur, Allah onu bizden uzaklaştırmıştır. Onlardan bize gelip de iade etmek zorunda olduğumuz insanlar içinse Allahu Teala bir çıkış yolu gösterecektir”[204]

 

Hudeybiye Kıssasındaki Belgeler, Mucizeler Ve Olaylar:

 

1- Bu mucizelerden biri şudur: Hudeybiye kuyusunun suyu, bir damla kalmamacasına kurumuştu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ağzından ona biraz tükürük damlattı ve dua etti. Bundan sonra kuyunun suyu o kadar çoğaldı ki bütün sahabeler ondan kana kana içtiler. Berâ b. ‘Âzib -Radıyallahu anh-’den: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem gelip kuyunun başına oturdu. Sonra, içinde biraz su bulunan bir kab istedi. Getirilen suya tükürdü ve onu kuyuya boşattı. Ve içinden dua etti. Kuyu biraz kendi haline bırakıldıktan sonra su ile dolmaya başladı. Müslümanlar kendileri ve hayvanları kana kana ondan su içtiler”[205] Bir diğer rivayette ise Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in abdest alıp, ağzını çalkaldığı ve kuyuya ağzındaki suyu boşalttığı geçmektedir.

Berâ -Radıyallahu anh-’den: “Sizler fethi, Mekke’nin fethi olarak görürsünüz. Evet Mekke’nin fethi, fetihtir. Fakat biz fethi, Hudeybiye seferindeki Rıdvan Beyatı olarak görürüz. Bindörtyüz kişi idik. Kuyuya vardık. Bir damla bile su yoktu. Bu durum Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’e ulaşınca, gelip, kuyunun başına oturdu. Sonra içinde biraz su bulunan bir kab istedi. Getirilen sudan abdest aldıktan sonra ağzını çalkaladı ve içinden dua etti. Abdest ve çalkantı suyunu kuyuya döktü. Kuyu biraz kendi haline terkedildikten sonra, suyla dolmaya başladı. Müslümanlar da hayvanları da ondan kana kana içtiler.”[206]

2- Bir diğer mucize: Sahabenin yanında, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in birliğindeki su dışında, hiç su kalmamıştı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem elini o ibriğe soktu ve en son neferine kadar herkes abdest alıncaya kadar parmakları arasından su fışkırmaya devam etti. Câbir -Radıyallahu anh-’den:

“Hudeybiye seferi sırasında insanlar susadılar. Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem ise yanında bulunan ibrikten abdest almaktaydı. İnsanlar, abdest aldığını görünce ona doğru yürüdüler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onlara:

“Size ne oldu?” diye sordu.

“Ya Rasûlallah, senin ibriğinde bulunan su dışında, içecek ve abdest alacak hiç suyumuz kalmadı,” dediler. Râvi dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem elini ibriğe soktu ve o anda, ibrikten pınardan su kaynar gibi su favaran etmeye başladı. Ondan içtik ve abdest aldık.”[207]

3- Hac ve umrede hastalık veya başa bir rahatsızlık gelmesi halinde, verilmesi gereken fidye hükme bağlandı.

Ka’b b. ‘Ucre -Radıyallahu anh-’den: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onun yanında durmuş. Ka’b’ın başında bitler cirit atıyormuş. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem sormuş.

“Bu böcekler seni rahatsız edip eziyet ediyorlar mı?”

Ravi: Ben, “evet” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu.

“Öyleyse başını traş et”. Biz Hudeybiye’de idik ve Müslümanlar hala Mekke’ye girebileceğimizi ümit ediyorlardı. Allahu Teala fidye hükmünü indirdi. Ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ona:

“Altı yoksulu doyurmasını veya bir koyun kurban etmesini veya üç gün oruç tutmasını emretti.”[208]

4- Yıldızlardan yağmur istemenin yasaklanması ve bunun küfür olduğunun öğretilmesi:

Zeyd b. Halid -Radıyallahu anh-’den: “Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem, bize Hudeybiye’de, gece yağan yağmurun ardından sabah namazı kıldırdı. Namaz bitirip bize dönerek şöyle buyurdu:

“Ey Cemaat, Rabbiniz ne dedi biliyor musunuz?”

“Allah ve O’nun Resûlü bilir.” dediler.

“Şöyle buyurdu” dedi.

“Kullarımdan bir kısmı bana iman etmiş, bir kısmı ise kafirlik etmiş olarak sabahladı.

Allah’ın lütfu ve rahmetiyle bize yağmur yağdı diyenler bana (Allah’a) inanmış ve yıldızlara küfretmiş oldu. Fakat, falan yıldız sayesinde bize yağmur yağdırıldı diyenler bena küfredip, yıldızlara inanmış oldu.”[209]

5- Yine Hudeybiye seferinde fetih suresi inmiştir.

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş  ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni dosdoğru bir yola iletir.”

Bu konuda daha önce Berâ’nın hadisini zikretmiştik:

“Sizler fethi Mekke’nin fethi olarak görürsünüz. Evet, Mekke’nin fethi, fetihtir. Fakat biz fethi, Hudeybiye seferindeki Rıdvan beyatı olarak görürüz...”[210]

İbn Kesîr -Rahmetullahi aleyh- şöyle dedi: Bu mübârek Sûre, Hudeybiye seferinde müşriklerin, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in beraberindekilerle Mescid-i Haram’a girmelerini engellemeleri olayından sonra müslümanların Medineye’ye döndükleri hicri altıncı yılın Zilkâde ayından sonra nazil olmuştur. Bu seferde müşrikler, Rasûlullah ile Allah’ın Evi (Kâbe) arasına girmişler ve O’nun ziyaretine engel olmuşlar, sonra aralarında bir barış ve mütareke antlaşması imzalamışlardı. Antlaşma gereği, müslümanlar bu sene geri dönecekler, Allah’ın Evini ancak gelecek sene ziyaret edebileceklerdi. Bu surenin tefsirinde de ayrıntısıyla ele alacağımız gibi bu antlaşma başta Ömer b. Hattab olmak üzere sahabelerden birçoğunun tepkisini çekmiştir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem kuşatmaya maruz kalarak, kurbanını Hudeybiye’de kesmek zorunda kalmıştır. İşte bu sefer dönüşü Allahu Teala bu Sûreyi indirerek, bu seferin bir tahlilini yapmış ve bu antlaşmayı, orta ve uzun vadede müslümanlara sağladığı faydalar ve güzel neticeler itibariyle fetih olarak isimlendirmiştir.[211]

Bu büyük Sûre, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve sahabeler Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn için birçok büyük ve güzel müjdeler içermektedir. Böylece, bu anlaşma ile zedelenmiş onurları tamir edilmiştir. Onlar bu müjdelere cidden hasret idiler. İşte Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in kurbanlarını kesmeleri ve başlarını traş etmeleri şeklindeki emrini de bu yüzden geciktirmişlerdi. Sanki Allahu Teala’dan kalplerini ferahlatacak başka bir emir gelebileceğini ümit ediyorlardı. Fakat ne zaman ki Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in emrine itaat ettiler, Allahu Teala onlara teselli ve müjde dolu bu Sûreyi indirdi. Bu antlaşmanın “fetih” olarak isimlendirilmesi de bu müjdelerden biridir. Sonra kısa bir süre sonra bu fethin işaret ve belirtileri görünmeye başladı. Yine bu Sûre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e işlediği ve işlemediği bütün günahların bağışlandığını müjdelerken, müminleri de “Cennet” ile müjdeliyordu. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ağacın altında biat eden hiç kimse cehenneme girmeyecektir.”[212]

Allahu Teâla şöyle buyurdu:

“(Bütün bu lütuftur) mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.” (Feth. 48/5)

Müjdelerden bir diğeri ise Hayber’in fethi müjdesidir:

“Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vadetmiştir. (Feth, 48/20)

Bu ganimetlerin Hayber ganimetleri olduğu söylenmiştir.

Bu müjdelerin en büyüğü ise Allah’ın onlardan razı olduğunu haber vermesidir ki, bu cennetten daha büyüktür:

“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven indirmiş ve onları yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.” (Feth, 48/18)

 “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür” (Tevbe, 9/72)

 “Allah da, Elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takvâ sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.” (Feth, 48/26)

Ve onlara, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e saçlarını traş ederek korkusuzca Mescid-i Haram’a girdiğini gösterdiği rüyanın mutlaka gerçekleşeceği müjdesini verdi. Bu rüya gerçekten de bu olaydan tam bir yıl sonra Hicri 7. yılı, Zilkade ayında, müslümanların izzet ve şeref içinde Mescid-i Haram’a girerek, geçen senenin Umresini kaza etmeleriyle gerçekleşmiş oldu. Böylece Allah’ın dini yeryüzünde hakimiyetini kurmaya başlamıştır.

“Bütün dinlereden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen odur. Şahit olarak Allah yeter.” (Feth, 48/28)

Şeyhu’l-İslam (İbn Teymiyye) şöyle dedi: “Allah onu, güç, zafer ve teyid bakımından üstün kıldığı gibi ilim, hüccet ve beyan bakımından da tüm dinlerden üstün kıldı. Yeryüzünün her tarafı bu din ve bu dinin ümmeti ile doldu. Onların hakimiyetleri daimi ve kalıcıdır. Yahudiler ve onlardan sonra gelenlerin kurdukları hakimiyetin yok olması gibi, onların hakimiyetleri yok olmaz.”

İbn Hacer de şöyle dedi: “Allahu Teala bununla, Hudeybiye antlaşması ve Mekke’ye girip Beyt’i tavaf etmeden dolayı sahabelerin yaşadağı büyük hüzünü onlara Mekke’nin fethini müjdeleyerek teselli etmektedir.”[213]

Bu Sûre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve arkadaşlarının Tevrat ve incil’deki vasıflarının ifadesi ve Allah’ın onlara övgüsü ile sona erdi. Sûre baştan sona kadar müminlere müjdeler, övgüler ve Allah’ın onlardan razı olduğunun ilânı ile doludur. Allah’ın onlara lütfu gerçekten çok büyük olmuştur. Biz de o Yüce Allah’ın lütfundan dileriz.

 

İmâni Dersler ve Ölçüler:

 

1- İbn Kayyım -Rahmetullahi aleyh- özetle şunları söyledi:

“Hudeybiye Kıssasından Çıkartılabilecek Bazı Fıkhî Sonuçlar:

– Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Umreye hac mevsimlerinde çıkması. Yola Zilkade ayında çıkmıştır.

– Hac için olduğu gibi Umre için de Mîkat yerinde ihrama girmek daha faziletlidir.

– Kıran da olduğu gibi İfrad Umrede de kurbanlıkları sürmek sünnettir.

– Zorunlu durumlarda güvenilir müşriklerden yardım talebinde bulunmak caizdir. Çünkü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in müşrikler içindeki Huzaî ajanı müşrik idi.

– Mükellef olmayana da nisbet edilse batıl söz reddedilir. Zira Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Kusva çöktü kaldı, kusva çöktü, kaldı, diyenlere: “Kusva çöküp kalmadı, onun çökme huyu da yoktur” buyurdu.

– Bir kimseyi beraberindeki binek ve saire ile isimlendirmek sünnettir.

– Müşrikler, bidat ehli ve facir kimseler, Allah’ın muhterem kıldığı şeylere saygıya yönelik birşey taleb ettikleri zaman onların bu isteklerine uyulur.

– Mekke yakınlarına giden bir kimsenin Harem sınırlarına girip namazlarını orada kılması gerekir.

– Devlet başkanı, müslümanların yararına gördüğü zaman düşmanlarla barış talep edebilir.

– Savaşta, güç gösterisi ve övünmek kötülenmiş birşey değildir. Zira Muğire b. Şu’be’nin tam techizatlı olarak Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanıbaşında bekleme adeti yoktu.

– Antlaşmalı kafirlerin malları da koruma altındadır. Zira Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Muğîre’nin müşriklerden  gasbettiği malları kabul etmemiş, fakat bu olay onun İslam’a girmesinden önce olduğu için tazmin etme yoluna da gitmemiştir.

– Müslümanların maslahatı icabı kâfir elçilerin saygısızlığına katlanması.

– Balgam ve kullanılmış suyun temiz olduğu.

– İyiye yormanın hoş karşılanması. Zira Süheyl’i görünce: “İşiniz kolaylaştı” buyurmuştur.

– Bir şeye yemin eden veya birşey vaad eden kimse bunun için belli bir vakit belirtmemişse, bu şimdiki zaman için değil, sonraki zaman içindir.

– Kuşatılan kimse kurbanını kuşatıldığı yerde keser “Bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir.” (Feth, 48/25) kavli, kurbanların kesildiği yerin Harem bölgesi olmadığını gösterir.

– Kuşatılan kimseye kaza gerekmez. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem kimseye Umrelerini kaza etmesini emretmemiştir.

– Emrin, hemen yerine getirilmesi gerekir. Aksi halde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onların, emrine icabeti geciktirmelerine kızmazdı.

– Asıl olan delilin hususi kıldığı şeyler hariç hükümlere ümmetini de iştirak ettirmektir. Bu nedenle Ümmü Seleme O’na “Kimseyle konuşmadan çık, kurbanını kes ve başını traş et” demiştir. Ümmü Seleme Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem böyle yaptığı taktirde insanların ona uyacaklarını biliyordu.

– Hicret eden mümin kadınların kocalarına verdikleri mihir geri iade edilir ve karı -kocalık ilişkisi son bulur.[214]

2- Ve yine özetle şunları söyledi:

Bu mütarekenin kapsadığı bazı hükümlere işaret faslı

– Bu mütareke, Allah’ın Elçisini ve ordusunu şereflendirdiği “büyük fethin” bir başlangıcı olmuştur.

– Bu mütareke, bizzat fetihlerin en büyüğü olmuştur. İnsanlar birbirlerinden güvende olmuşlar, müslümanlar kafirlerin içine girerek onları İslam’a davet imkanı bulmuşlar, Kur’an’ı dinletmişler, onlarla açıkça ve güven içinde tartışmışlar ve dinlerini açıklamaktan korkan insanlar, bu emniyet ortamında dinlerini serbetçe yaşama ve açıklama olanağına kavuşmuşlardır.

– Bu hadiseyi Allahu Teala, müminleri hoşlarına giden ve gitmeyen her hususta, işitip itaat etme eğitimi için kullanmış ve onlar bu eğitimden başarıyla çıkarak, kazançların en büyüğü olan Allah’ın rızasını kazanma bahtiyarlığına erişmişlerdir.

– Allahu Teala, Resulü ve müminler için verdiği bu hükmü Resulü için ayette belirttiği, geçmiş ve gelecek tüm günahların affına, üzerindeki nimeti tamamlamaya, ona büyük bir zafer vermeye ve müminlere cennet ve rızasına kavuşmaya sebeb kılmıştır.[215]

3- Hafız şöyle dedi: Bu hadisten ayrıca istişâre, görüş alış verişi, tabiilerin gönüllerini hoşnut kılmanın fazileti. Dinin aslını ilgilendiren işlerden olmaması şartıyla, müslümanlar ister güçlü ister zayıf olsunlar, esenlikleri için gerekli bir yol olduğu açığa çıkmışsa dini işlerinde müsamaha anlamındaki bir takım şeylerin caiz olmasını ve bu yolda eleştirilere katlanılmasını anlıyoruz. Ayrıca tâbi olanın imamına, görünüşte kısa vâdede aleyhlerine olan şey için itiraz etmemesi gerekir. Çünkü imam, tecrübe ve bilgisi ile, yaptığı işin getirilerini daha iyi bilecek durumdadır. Hele bu imam bir de vahiy ile desteklenmiş ise!

Yine burada, karineler doğruluğunu gösteriyorsa kafir’in verdiği habere güvenmenin caiz olduğunu anlıyoruz. Hattabî şöyle dedi: Bunun delili, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellemin casus olarak Kureyş’e gönderdiği Huzaî kabilesine mensup şahsın o zaman daha henüz kafir olmasıdır. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in kafir olmasına rağmen bu şahsı görevlendirmesinin nedeni, Kureyş’in içine rahatlıkla girebilmesi ve bilgi toplayabilmesidir. Bundan kafir bir doktorun sözüne güvenilebileceği sonucu da çıkar. Ben derim ki: Bu Huzaî’nin müslüman olmuş, fakat İslam’ını gizleyen bir şahıs olma ihtimali de vardır. Dolayısıyla Hattabi’nin dediği şey iddiasına delil olamaz. Allahu Teâla doğruyu daha iyi bilir.[216]

4- Doktor Hâfız Muhammed el-Hakemî şöyle dedi:

Misver b. Mahreme ve Mervan b. Hakem’in hadisinde Resullullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Bişr b. Süfyan el-Hüzaî’yi casus olarak Mekke’ye gönderdiği geçmektedir.

Bazı alimler bundan hareketle, cihadda müşriklerden faydalanabilineceği sonucunu çıkarmışlardır.

İbn Kayyım şöyle dedi: Cihadda zorunlu hallerde güvenilir müşriklerden yardım almak caizdir. Zira, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in Hüzaî’li casusu müşrik idi ve rahatlıkla kafirlerin arasına girip, istihbarat yapabiliyordu. Bu da Müslümanların çıkarına idi. İbn Kayyım ve ondan önceki alimlerden Mecdüddin İbn Teymiyye ve müteahhirinden bazı alimler bu görüştendirler.

Fakat hadisin zahirinde, Cihadda müşrikten yardım alınmasına delil yoktur. Zira ne bu hadis’te ne de diğer rivayetlerde Hüzaî’nin o zaman kafir olduğuna dair herhangi bir delil yoktur. Bilakis tam aksine onun Hudeybiye’den önce müslüman olduğuna dair sözler vardır.

İbn Abdilberr şöyle dedi: Bişr b. Süfyan b. Uveymir el- Hüzaî hicri altı yılında müslüman oldu ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onu casus olarak Mekke’ye Kureyş’e gönderdi. Zührî’nin Urve’den, o’nun da Misver ve Mervan’dan rivayet ettiği Hudeybiye hadisinde zikredilen şahıs budur. “Ladir-i Estat’da iken Hüzaî casusu geldi ve o’na Kureyş’in haberlerini bildirdi” Bu şahsın Bişr b. Süfyan olduğu söylemiştir. İbn Hacer İbn Abdilberr’in bu sözlerini yorumsuz olarak nakletmiştir.

Zerkanî şöyle dedi: Henüz yeni müslüman olması nedeniyle casus olarak Bişr b. Süfyan b. Amr’ı seçti. Çünkü o da Şevval ayında müslüman olmuştu ve kimse ondan şüphelenmiyordu. Onun müslümanlığının sübut bulmadığını farz etsek bile, hikayesi ihtimalden dolayı müşrikten yardım istemeye delil olamaz. Hele bir de bu sahih hadislere ters ise![217]



[1] Buhârî (7/311-312) Menâkıbu’l-Ensâr.

[2] Burada kastedilen Kubâ mescididir. Ve o takvâ üzere te’sis edilen ilk mesciddir.

[3] Tehzibu Sîreti İbn Hişâm (108-109). Mektebetu’s-Sunne baskısı.

[4] Kaynağı inşallah ileride Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in vefatıyla ilgili kısımda gelecek.

[5] el-Hakim (3/12) “Bu hadis Müslim’in şartına göre sahihtir. Ancak Buhârî ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır” demiş, Zehebi de ona muvafakât etmiştir.

[6] Uyunul’l-Eser fi Fununi’l-Meğazi ve’ş-Şemâil ve’s-Siyer (2/13). Hadisi Buhârî (7/305) Menâkıbu’l-Ensâr’da rivayet etmiştir.

[7] Buhârî (1/553) Salât. Müslim (5/195) Aişe -Radıyallahu anha-’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Namaz en önce iki rek’at olarak farz kılınmıştı. Daha sonra yolculuktaki namaz bu hali üzere bırakıldı, ikamet halindeki (yolculuk dışındaki) namaz ise (üç veya dört rek’ata) tamamlandı.” Bu hadisi Buhârî, Hicret (7/314)’te şu ibareyle rivayet etmiştir: “Namaz iki rek’at olarak farz kılındı. Sonra Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- hicret etti. O zaman dört rek’at olarak farz kılındı ve yolculuktaki namaz ilk hali üzere bırakıldı.”

[8] el-Mucteme’u’l-Medeni fi Ahdi’n-Nubuvve Hasâisuhu ve Tanzimâtuhu’l-Ulâ (74-76) özetle.

[9] Buhârî (7/113) Menâkıbu’l-Ensâr. (Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in muhacirlerle ensârı kardeşleştirmesi.

[10] Buhârî (7/317) Menâkıbu’l-Ensâr. Tirmizî (2015) el-Birr ve’s-Sıla. İbn Mâce (1907).

[11] er-Rahiku’l-Mahtum (225-226) özetle.

[12] Zâdu’l-Meâd (3/65).

[13] el-Hakim (2/66) Bu hadisin Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş Zehebi de ona muvâfakât etmiştir. Ahmed bin Hanbel (1/216). Tirmizî (3170).

[14] Bkz. Hacc, 22/52.

[15] Zâdu’l-Meâd (3/69-71).

[16] Nuru’l-Yakîn fi Sîreti Seyyidi’l-Murselin (85) Daru’l-Kalem.

[17] Zâdu’l-Meâd (3/66-67).

[18] Nuru’l-Yakîn (90-91) özetlenerek.

[19] Nuru’l-Yakîn (91) özetlenerek.

[20] İbn Abdilberr’in ed-Durer fi’htisari’l-Meğâzi ve’s-Siyer’inden özetlenerek. (95-101). Dâru’l-Me’arif baskısı.

[21] Fıkhu’s-Sîre (190).

[22] Fıkhu’s-Sîre (202-204) özetle.

[23] es-Sîretu’n-Nebeviyye, ed-Durus ve’l-iber (74).

[24] el-Buti, Fıkhu’s-Sîre (152-153) özetle.

[25] es-Sîretu’n-Nebeviyye, ed-Durûs ve’l-İber (75-76) el-Mektebetu’l-İslâmiyye.

[26] el-Menhecu’l-Harekiyyu fi’s-Sîreti’n-Nebeviyye (1/232-233).

[27] Buhârî (7/308) Menâkıbu’l-Ensâr.

Mecenne: Mekke’den birkaç mil uzaklıkta bir su.

Şâme ve Tafil: Mekke yakınlarında iki dağ. Ancak el-Hattabi şöyle diyor: “Bunların iki dağ olduğunu sanıyordum. Daha sonra iki göze (su kaynağı) olduğunu öğrendim.”

Bir rivayette bildirildiğine göre de Aişe -Radıyallahu anha- şöyle söylemiştir: “Biz oraya geldiğimizde orası Allah’ın en vebalı yeriydi. İçinde acı su akan bir vadiydi.”

Hafız İbn Hacer diyor ki: “İçinde acı su akan bir vadiydi” sözüyle Medine’de neden çok veba görüldüğünün sebebini ortaya koymak istemiştir. Çünkü burada ifade edilen nitelikteki su hastalığa sebep olan bir unsurdu. (Fethu’l-Bâri, 4/121)

[28] Buhârî (4/117) Fedâilu’l-Medine.

[29] Yani mudd bir ölçektir. Dolayısıyla bu ibarenin kullanılmasıyla mudd ile ölçülüp tartılabilen şeyler kastedilmiş olmaktadır. Bu ibare bir tür şeyleri kapsar ama diğerlerini kapsamaz. –Çeviren-

[30] Fethu’l-Bâri (4/117-118) özetle.

[31] Buhârî (4/112) Fedâilu’l-Medine.

[32] Buhârî (4/113) Fedâilu’l-Medine.

[33] Tirmizî (13/274) Menâkıb. Tirmizî: “Bu hadis hasen, garibdir. Eyyub es-Sicistâni’den nakledilmiştir” demektedir. İbn Mace (3112), el-Albâni bu hadisin sahih olduğunu söylemektedir.

Hafız (İbn Hacer) şöyle der: Racî’ dışkının adıdır. Dönüşkenliği dolayısıyla bu şekilde isimlendirilmiştir. Burada kastedilen Hüzeyl beldelerinden bir yerin adıdır. Olay, oranın yakınlarında gerçekleşmiş ve onunla isimlendirilmiştir. “Bir tepeye sığındılar” sözüyle kastedilen yüksek bir tepedir. “Allah’ım! Resulü’nü durumumuzdan haberdar et” sözü Tayâlisi’nin İbrahim b. Said’den rivayetinde şu ziyade ile gelmiştir. “Allah, Asım’ın duasını kabul etti ve durumunu Rasulü’ne bildirdi. Rasûlullah da onlar şehit edildikleri gün bunu sahabilerine bildirdi.” Burayde’nin rivayetinde ise şu şekildedir: “Asım dedi ki: Allah’ım! Bugün ben senin rızân için dinini koruyorum. Sen de benim cesedimi koru.” Çoğunluğun rivayetinde “Mâ in ubâli” şeklinde, el-Kesmiyhini’nin rivayetinde ise “Fe lestu ubâli” şeklinde gelmiştir ve bu vezne daha uygundur.

[34] Buhârî, (1/80) İman; Müslim, (2/63) İman, (8/116) İman.

[35] Buhârî, (7/141); Müslim, (2/63)

[36] Buhârî, (7/644) Meğezi; Müslim, (7/152) Zekat.

[37] er-Rahiku'l-Mahtum, (s. 238)

[38] General Mahmud Şit Hattab, er-Rasûl el-Kaid (Komutan Peygamber), s. 93-94'den kısaltılarak

[39] Bu, İbn İshak'ın Sîre (I/63; I/414)'deki açıklamalarıdır. Ahmed'in Müsned'inde (3901, 3965), İbn Mesud'dan gelen hadiste şöyle denilmektedir: Bedir gününde her üç kişiye bir deve düşüyordu. Yani sırayla o üç kişi o deveye biniyorlardı. Ebu Lubabe ile Ali b. Ebi Talib Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'ın nöbet arkadaşları idiler. (İbn Mesud) dedi ki: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'ın yürüme sırası gelince ikisi de ona: Biz senin yerine yürürüz dediler. O şu cevabı vermişti: “Siz benden güçlü değilsiniz, ben de size göre ecir kazanmaya muhtaç olmayan birisi değilim." Hakim (III, 20) hadisin sahih olduğunu belirtmiş, Zehebî de bu hususta ona muvâfakât etmiş, Zadu'l-Mead tahkikinde hadisin hasen olduğu belirtilmiştir.

[40] Müslim, (12/125, 126) Cihâd ve Siyer.

[41] Zadu'l-Mead, (3/174)'den kısaltılarak

[42] el-Muctemau'l-Medeni fi Ahdi'n-Nubuvve (Peygamber döneminde Medine toplumu), Müşriklere karşı cihad (46); Hadisi Ahmed Müsned'de rivayet etmiştir. (el-Fethu'r-Rabbani, 21/30, 36)

[43] Buhârî, (7/335) Meğâzî.

[44] Zadu'l-Mead, (3/175-176); Aynı hususa Ahmed, (1/117)'deki bir hadis ile Müslim'in Enes'den rivayet ettiği hadis işaret etmiş bulunmaktadır ki daha önce geçmişti.

[45] Hadisi Ahmed, Müsned, (2/228)'de rivayet etmiş olup, Ahmed Şakir, sahih demiştir.

[46] Ebu Davud, (2648) Cihâd, İbn Hacer hadisin sahih olduğunu belirtmiş, Münzirî hakkında bir hüküm vermemiştir. el-Albâni ise Sahihu Ebi Davud, (2321)'de sahih olduğunu belirtmektedir.

[47] Buhârî, (7/356) Meğâzî; Ebu Davud, (2646)

[48] Hakîm b. Hizam'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bedir gününde Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem aldığı emir üzere bir avuç çakıl taşı aldı ve bize karşı döndü ve o çakıl taşlarını attı. Çakıl taşlarını atarken şöyle buyurdu: “Yüzler bedbaht olsun.” Bunun üzerine biz de bozguna uğradık. Yüce Allah da:"Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı."  buyruğunu indirdi. Heysemi dedi ki: Hadisi Taberânî rivayet etmiş olup, senedi hasendir. İbn Abbas'tan gelmiş bir rivayet bu hadise şahitlik etmektedir. İbn Abbas'ın hadisini de Taberânî rivayet etmiştir. Heysemi de, bu hadisin ravileri Sahih'in ravileridirler, demiştir.

[49] Müslim, (12/84) Cihâd ve siyer. Hadis ileri de uzun uzadıya gelecektir.

[50] Zadu'l-Mead, (3/180-181)'den kısaltılarak.

[51] Buhârî, (7/358) Meğâzî.

[52] Buhârî, (7/342) Meğâzî; Müslim, (12/160) Cihâd ve Siyer

Nevevi şunları söylemektedir: "Keşke beni bir ziraatçiden başka birisi öldürseydi" sözünde kastettiği kişi ziraatçi ve çiftçidir. Arablara göre bu eksik bir şahsiyettir. Ebu Cehil bununla kendisini öldüren ve ensardan olan Afra'nın iki oğluna işaret etmektedir. Ensar ise ziraat ve ekin sahibi kimseler idiler. Sözünün anlamı şudur: Eğer beni çiftçi olmayan birisi öldürseydi, bu benim daha hoşuma gider ve bana daha yakışırdı. Bundan dolayı benim için bir kusur da sayılmazdı. Nevevi, Şerhu Sahih-i Müslim dipnotunda (12/100)

[53] Buhârî, (4/560) Vekâle. Bu hadisin yer aldığı bölümün Buhârî'deki başlığı şöyledir: “Müslüman bir kimse dar-ı harbte ya da dar-ı İslam'da harbi olan birisine vekalet verecek olursa, bu caizdir.” Umeyye'nin oğlunun adı Ali b. Umeyye'dir. "Çoluk çocuğumu koruması üzere" ifadesi ise kişinin yakınları, ailesi demektir. el-Esmai bu sözü kişinin kendilerine meylettiği kimseler olarak açıklamıştır. Kişinin ailesi ve malı hakkında da kullanılır.

[54] Ebu Davud, (2669)'da bu manada rivayet etmiş, el-Münzirî hakkında bir şey söylememiştir. el-Heysemi, Mecmau'z-Zevâid'de, İbn Abbas'tan şöyle dediğini zikretmektedir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Bedir esirlerine seslendi. Onlardan herbirisinin fidyesi dörtbin (dirhem) idi. Ukbe b. Ebi Muayt ise fidyeden önce öldürülmüştü. Ali b. Ebi Talib kalkıp onu öldürmüş ve “peki ey Allah'ın Rasûlü küçük çocuklara kim bakacak?” deyince, “onlar için ateş vardır” demişti.

Heysemi dedi ki: Bunu Taberânî, Kebir ve Evsat'ta rivayet etmiş olup, ravileri sahih hadisin ravileridir. Mecmau'z-Zevaid, (6/89).

[55] Buhârî, (7/350-351) Meğâzî.

[56] Fethu'l-Bari, (7/352).

[57] Fethu'l-Bari, (7/354).

Kur'ân'ın ve sünnetin zahiri neyi gösteriyorsa onu kabul etmek gerekir. İlim adamlarının zikrettikleri üzere bunları bir arada telif etme yolu şudur: Yüce Allah'ın: "Sen ölülere işittiremezsin."  (en-Neml, 27/8) buyruğu zahirinden anlaşılan manaya göredir ve umumidir. Peygamber efendimizin: "Siz benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz." ifadesi ise hususidir. Hususi olan ile umumi olan birbirine tearuz etmez (çatışmaz). Aslolan ölülerin diğer âyet-i kerimenin de delalet ettiği üzere işitmedikleridir: "Sen kabirlerde bulunanlara işittiremezsin."  (Fatır, 35/22) Ama yüce Allah peygamberine bir mucize olmak üzere onları azarlamak, onların zillet ve azablarını daha da arttırmak için bunlara onun sözlerini işittirmiştir.

[58] Müslim, (12/85-86) Cihâd ve Siyer. Nevevi dedi ki: Peygamber efendimizin bu şekilde yalvarıp yakarması, ashab-ı kiram'ın onu bu halde görmesi ve böylelikle onun dua ve niyazı ile kalblerinin güç kazanması içindi. Bununla birlikte dua da ayrıca bir ibadettir. Yüce Allah ona iki kesimden birisini vaadetmişti: Ya kervan ya ordu. Kervan çekip gitmişti ve elden kaçmıştı. O bakımdan diğerinin elde edileceğinden yana emindi; fakat yüce Allah'tan bunun acilen verilmesini ve müslümanlara herhangi bir eziyet ulaşmadan bunu gerçekleştirmesini dilemişti.

[59] Müsned, (1/117); Ahmed Şakir dedi ki: Hadisin senedi sahihtir. Heysemi dedi ki: Ravileri Harise b. Mudarrib dışında sahih hadisin ravileri olup, o da sika bir kimsedir. (Mecmau'z-Zevaid, 6/75-76)

[60] Buhârî, (7/362-363) Meğazî.

[61] Fethu'l-Bari, (7/364)

[62] Müslim, (12/86-87) Cihâd ve Siyer.

[63] Mehâsinu't-Te'vil, (8/97-98)

[64] er-Rahiku'l-Mahtum, (260)

[65] Hadisi Ahmed, (3/136-137); Müslim, (13/45); Hakim, (3/426)'da rivayet etmişlerdir.

[66] İbn Hişam, Siyre, -er-Ravdu'l-Unuf ile birlikte-, (3/39)

[67] Bu hadisin kaynakları daha önceden gösterilmiş bulunmaktadır.

[68] Heysemi dedi ki: Hadisi Taberânî ve el-Bezzar rivayet etmiş olup, senedinde Huseyn b. Abdullah b. Ubeydillah bulunmaktadır. Ebu Hatim ve başkaları onun sika olduğunu söylerken, bir topluluk zayıf olduğunu söylemişlerdir. Diğer ravileri sikadırlar. Mecmau'z-Zevâid, (6/89)

[69] er-Ravdu'l-Unuf, dipnot, (3/47), İbn Hişam Sîre’si ile birlikte

[70] Fi Zilali'l-Kur'ân, (3/1463-1464)'ten kısaltılarak.

Müslim "sana enfalden soruyorlar..."  buyruğunun nüzul sebebi ile ilgili olarak Mus'ab b. Sa’d'ın babasından naklettiği şu rivayeti kaydetmektedir: Benim hakkımda dört âyet nazil oldu. Bir kılıç ganimet alındı. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'a getirildi, “Ey Allah'ın Rasûlü bana onu nafile olarak (karşılıksız olarak) ver” dedi. Peygamber “onu koy” dedi. Sonra yine kalktı, yine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ona: “O kılıcı aldığın yere koy” dedi. Sonra yine kalkıp! “Ey Allah'ın Rasûlü bana onu nafile olarak ver” dedi. Yine Peygamber: “Onu koy” dedi. Tekrar kalkıp, “ey Allah'ın Rasûlü onu bana nafile olarak ver. Ben hiçbir faydası olmayan bir kimse gibi mi değerlendirileceğim” dedi. Yine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ona: “Onu aldığın yere koy” diye buyurdu. (Babası) dedi ki: Bunun üzerine şu: "Sana enfalden soruyorlar. De ki: 'Enfal Allah'ın ve Rasûlünündür'" âyeti nazil oldu. (Müslim, (12/50)

[71] er-Rasûl el-Kaid (Komutan peygamber), (121-122)

[72] Buhârî, (8/297-298) Tefsir.

[73] İnşaallah Mekke'nin fethi anlatılırken bu hadisin kaynakları gösterilecektir.

[74] Müslim, (16/57) Fedâilu’s-sahâbe; Tirmizî, (13/245) Menakıb.

[75] Zadu'l-Mead, (3/189); Bu olayı İbn Hişam, (3/135); İbn Sa’d, (2/31); İbn Seyyidi'n-Nas, (1/294); İbn Kesir, (2/539)'da zikretmektedirler.

[76] ed-Durer fihtisari'l-Meğazi ve's-Siyer, (139-140)'da biraz tasarruf ile

[77] Aynı eser, (140); Ayrıca bk. İbn Hişam, (3/136); İbn Sad, (2/30)

[78] Bk. Zadu'l-Mead, (3(190); ed-Dürer, (139-140); Tehzibu's-Sîyre, (139-140); Nuru'l-Yakîn, (106-107)

[79] İbn Hişam, Sîre -er-Ravdu'l-Unuf ile birlikte-, (3/137)

[80] Mevakif Terbeviyye mine's-Siyre'n-Nebeviyye, (24-25)

[81] Buhârî, (7/391) Meğazi; Müslim, (12/161-163) Cihâd ve Siyer; Ebu Davud, (2751) Hadisteki "Allah'a ve Rasûlüne eziyet vermiştir" ifadesi Hakim, el-İklil'de şu şekildedir: Muhammed b. Mahmud b. Muhammed b. Mesleme, Cabir'den: "Bu adam şiiriyle bizleri rahatsız etmekte, müşrikleri güçlendirmektedir."

[82] Fethu'l-Bari, (17/395)

[83] er-Ravdu'l-Unuf, (3/142)

[84] Fethu'l-Bari, (77/392)

[85] Buhârî, (12/421) Tabir,; Müslim, (15/31-32) Rüyâ; İbn Mace, (3921) Rüyâ.

[86] Ahmed, (3/351); Darimi, (2/129-130). Bu hadisin İbn Abbas'tan rivayet edilen bir şahidi daha vardır ki bunu Hakim, (2/129)'da rivayet etmiş ve: Bu isnadı sahih bir hadistir demiş, Zehebî de, el-Albâni de bu hususta ona muvâfakât etmişlerdir. Hadisin geri kalan bir bölümü daha vardır. Bunu İbn Abbas'ın rivayeti olarak yeri gelince kaydedeceğiz.

[87] Muhammed b. İshak dedi ki: Rasûlullah cuma namazını kıldıktan sonra cuma günü yola çıktı. Sabahı Uhud'daki dağ yolunda etti. Cumartesi günü Şevvalin ilk yarısında ordular birbirleriyle karşılaştı. Heysemi dedi ki: Bunu Taberânî rivayet etmiş olup, ravileri sikadırlar.

[88] Zeyd b. Sabit’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Uhud ğazvesine çıkınca onunla birlikte savaşa çıkanlardan bir kesim geri döndü. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'ın ashabı iki grubtu. Bir grub onlarla savaşırız diyor, bir grub onlarla savaşmayız diyordu. Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Allah onları kazandıkları yüzünden başaşağı yıkıvermişken münafıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız?" (en-Nisa, 4/88) buyruğunu indirdi. (Peygamber) buyurdu ki: "Medine, Taybe'dir. O ateşin gümüş üzerindeki pislikleri temizlediği gibi günahları temizler." Bu hadisi Buhârî (7/412) rivayet etmiştir.

[89] Buhârî, (8/73) tefsir; Müslim, (13/66-67) fedâilu’s-sahâbe; Kasımî şöyle demektedir: Yani yüce Allah'ın onlara yaptığı bu övgü dolayısıyla elde ettikleri şeref ve haklarında onların Allah'ın velileri olduklarını belirten âyetin indirilmiş olmasından ötürü aşırı sevinmelerini kastetmektedir. Şüphesiz ki bu iyi olmayan istek onları yüce Allah'ın velisi olma sınırlarının dışına çıkartmamıştı. (Meha’sinu't-Te'vil, IV, 216)

[90] Zâdu'l-Meâd, (3/195)'ten kısaltılarak; İbn Ömer (r.a) dedi ki: "Uhud günü ben ondört yaşında iken Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem beni gördü. Savaşa katılmama izin vermedi. Hendek günü ben onbeş yaşında iken yine beni gördü. Bu sefer savaşa katılmama izin verdi." Hadisi Buhârî, Müslim ve başkaları rivayet etmiştir.

[91] Hakim, (2/296) tefsir'de rivayet etmiş ve: Bu senedi sahih bir hadis olmakla birlikte Buhârî ve Müslim tarafından rivayet edilmemiştir demiş, Zehebi de hadis sahihtir, demiştir.

[92] Buhârî, (7/405) Tefsir.

[93] Taberi, Camiu'l-Beyan, (4/91), Beyrut, Daru'l-Maife baskısı.

[94] Enes b. Malik'ten rivayete göre Uhud günü ensardan yedi kişi ile Kureyş'den iki kişi Rasûlulullah’ın etrafında kalmıştı. Kureyşliler onu fazla sıkıştırınca şöyle buyurdu: "Onları etrafımızdan kim püskürtecek. Onun için cennet vardır: ya da cennette benim arkadaşım olacaktır." Ensardan bir adam öne atıldı, öldürülünceye kadar çarpıştı. Yine onu sıkıştırdılar, tekrar: "Bunları bizden kim geri çevirecek, onun için cennet vardır yahut cennette benim arkadaşım olacaktır." diye buyurdu. Ensardan bir başka adam önce çıktı, o da çarpıştı. Durum bu şekilde o yedi kişi öldürülünceye kadar devam etti. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Kureyş'ten olan iki arkadaşına: "Biz arkadaşlarımıza karşı adaletli davranmadık" diye buyurdu. Müslim, (12/147-148) Cihâd.

[95] Buhârî, (7/416) Meğâzî

[96] Fethu'l-Bari, (7/418) Meğâzi

[97] Buhârî, (7/415) Meğâzi

[98] Müslim, (16/24) Fedailu’s-sahâbe.

[99] Buhârî, (7/418) Meğâzi; Müslim, (12/189) Cihâd ve Siyer.

[100] Buhârî, (7/414-415) Meğazi; Müslim, (15/66) Fedâil; Nevevi şöyle diyor: Bu hususta Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'ın Allah nezdindeki değeri ve ona onunla birlikte savaşacak melekler indirmekle ikramda bulunduğu açıklandığı gibi, meleklerin de savaştıkları açıklanmaktadır. Onların savaşmalarının Bedir gününe has olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bunun sadece Bedir'e has olduğunu iddia edenlerin kanaatinin aksine doğrusu budur. Çünkü bu hadis bu kanaati açıkça reddetmektedir. Yine bu hadisten beyaz elbisenin fazileti, melekleri görmenin peygamberlere has bir özellik olmadığı da anlaşılmaktadır. Aksine ashab-ı kiram ve Allah'ın velileri de onları görebilir. Yine bu hadiste melekleri gören Sa’d b. Ebi Vakkas'ın güzel bir menkıbesi sözkonusu olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Nevevi şerhi, (15/66)

[101] Müslim, (12/194) Cihâd ve Siyer.

[102] Müslim, (1790) Cihâd ve Siyer; Buhârî, (7/430-431) Meğâzî

[103] Seyyid Kutub, Fi Zilali'l-Kur'ân, (1/489)'dan kısaltılarak.

[104] Buhârî, (7/422) Meğâzî

[105] Ahmed, (3/389)'da bu şekliyle muhtasar olarak da III, 308'de rivayet etmiştir. Ayrıca Nesâî, (4/79)'da muhtasar olarak, İbn Macede (1516) Cenâiz’de rivayet etmiş olup, Elbani sahih olduğunu belirtmiştir.

[106] Buhârî, (7/433) Meğâzî; Tirmizî, (4/253) Cenâiz, hasen, sahih bir hadistir diyerek; İbn Mace, (1514) Cenâiz.

[107] Buhârî, (7/436-437) Meğâzî.

[108] Bu rivayette "onun için süt anne arıyordum" ifadesi ona süt emzirecek kimse arıyordum demektir. İbn İshak'ın rivayetinde şu fazlalık da vardır: "Allah'a yemin ederim. Annen seni sana süt veren Sad oğullarından olan o hanıma Zu Tuva denilen yerde verdiğinden bugüne görmüş değilim. Seni ona ben verdim. O devesi üzerinde idi. Seni aldığında seni kaldırdığı vakit ben ayaklarının parıltısını görmüştüm. İşte şu an sen benim önümde durunca o ayakları tanıdım." İbn Hacer der ki: İşte bu ifade onun buradaki rivayette kullandığı: "Sanki ben senin ayaklarını görmüş gibiyim “sözlerine açıklık getirmektedir. Yani o onun ayaklarını vaktiyle taşıdığı küçük çocuğun ayaklarına benzetti. Bu iki görme arasında da yaklaşık kırk sene geçmiş gibidir. Bu da aşırı bir zekaya ve “kıyafet” denilen bilginin onun tarafından çok iyi bilindiğine delâlet etmektedir. (Fethu'l-Bari, (7/426)

[109] Buhârî, (7/424-425) Meğâzî "geçip giden gün gibi" ifadesi onun öldürülüşünden yani onu ortadan kaldırışından bir kinayedir.

[110] Buhârî, (7/354-355) Meğâzi; Müslim, (13/47-48) İmare; Tirmizî, (12/80-81/ Âridatu'l-Ahvezî) tefsir; Hadisteki: "Ben onun yaptığını yapamadım ey Allah'ın Rasûlü" sözleri, ben onun yaptığı gibisini yapamadım ya da onun yaptığını anlatamam, demektir.

[111] Buhârî, (3/135) Cenâiz

[112] Hakim, (2/203) Ma’rifetu’s-sahâbe. Bu Müslim'in şartına göre sahih bir hadistir kaydıyla.

[113] Hakim, (2/204) Ma’rifetu’s-sahhabe. Bu senedi sahih bir hadis olmakla birlikte Buhârî ve Müslim bunu rivayet etmemişlerdir kaydıyla.

[114] Süheylî dedi ki: Böyle demesinin sebebi eşeğin binekler arasında en çabuk susayan bir hayvan, devenin ise en geç susayan bir hayvan olmasından dolayıdır.

[115] Hakim, (3/202) Ma’rifetu’s-sahabe. Bu Müslim'in şartına göre sahih bir hadis olmakla birlikte Buhârî ve Müslim bu hadisi rivayet etmemişlerdir kaydıyla; Buhârî hadisin Yeman'ın öldürülmesiyle ilgili son kısmını Sahih'inde (7/418) Meğazî’de kaydetmiştir.

[116] İbn Hişam, (2/139), İbn İshak'dan; Bir bölümü Müsned, (5/299)'da Ebu Katade'den gelen bir hadis olarak rivayet edilmiş olup, el-Albâni, Fıkhu's-Sîyre, 281 nolu dipnotta senedinin sahih olduğunu belirtmektedir.

[117] Hakim, (3/199-200) ma’rifetu’s-sahâbe'de: Şâyet mürsel olmasaydı Buhârî ve Müslim'in şartına göre sahih bir hadisdir demekte, Zehebi de bu hususta ona muvâfakât etmiş bulunmaktadır. Elbanî de şöyle söylemektedir: Fakat bu hadisin mevsul bir şahidi vardır ki, bunu el-Beğavi rivayet etmiştir. Yine el-İsabe'de İshak b. Ebi Vakkas yoluyla şöyle dediği nakledilmektedir: Bana babamın anlattığına göre Abdullah b. Cahş şöyle demiştir deyip buna yakın bir rivayet zikretmekte ve sonunda şunları eklemektedir. Sa’d dedi ki: "Ben onu günün son saatlerinde gördüm. Burnu, kulağı bir ip ile asılı idi."

[118] İbn Hişam, (2/73); İbn Sa’d, (3/1/85); Ayrıca bk. Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, (1/148)

[119] Buhârî, (7/433) Meğâzî

[120] Buhârî, (7/432); Müslim -muhtasar olarak- (15/191) Fedâilu’s-sahâbe.

[121] Fethu'l-Bari, (7/432). Meğazi kitablarında meşhur olan da şudur. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte Hamrau'l-Esed'e çıkıp gidenler Uhud'da bulunanların hepsidir. Bunların sayısı ise yediyüz kişi olup, onlardan yetmiş kişi öldürülmüştü. Buhârî'nin rivayetinin zahirinden anlaşılan ise Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte çıkıp gidenler yetmiş kişi idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bazı ilim adamları bu iki rivayeti telif ederek şöyle demişlerdir: Yetmiş kişi öncelikle Hamrau'l-Esed'e ulaşanlardır. Daha sonra diğerleri de onların arkasından oraya ulaşmışlardır.

[122] Zadu'l-Mead, (3/311-318)'den kısaltılarak.

[123] Buhârî, (1/30-41) Bed’u’l-vahy.

[124] Muhammed el-Gazzali, Fıkhu's-Sîyre, (286-287)

[125] el-Kasimî, Mehasinu't-Te'vil, (4/253-254)'den kısaltılarak

[126] Gazzali, Fıkhu's-Siyre, (290)

[127] Buhârî, bkz. el-Meğâzi (7/437-438), Ahmed, el-Müsned (2/310) İbn İshak’ın rivayetinde Asım b. Ömer’den Katâde’nin şöyle dediği zikredilir: “Asım b. Sâbit, hiçbir müşrikin ona değmeyeceğine ve hiçbir müşrike değmeyeceğine dair Allah’a söz vermişti. Ömer, Asım’ın haberi kendisine gelince şöyle diyordu: “Allah, mü’min kulunu hayatında koruduğu gibi öldükten sonra da korur.”

[128] Fethu’l-Bârî (7/444-445).

[129] Buhârî (7/445) el-Megâzi, Müslim (13/46-47) el-İmâra.

[130] Buhârî (7/450) el-Meğâzi.

[131] Buhârî (7/446) el-Meğâzi.

[132] Buhârî (7/446) el-Meğâzi.

[133] Fıkhu’s-Sîre (298)

[134] Buhârî Rahmetullahi aleyh Beni Nadir hadisini Kitâbu’l-Megâzi’de Bedir savaşından sonra zikreder ve muallak olarak Zuhri’den, o da Urve’den şunu rivayet eder: Bedir savaşı’ndan sonra altıncı ayın başında ve Uhud Savaşı’ndan önceydi. Yine, İbn İshak’ın bu konudaki görüşünün değişikliğine işaret ederek şöyle der: İbn İshak (bu olayı) Maûne Kuyusu ve Uhud’dan sonra kabul eder. Bkz. Fethu’l-Bârî (7/382)

İbn Kayyım şöyle der: Muhammed b. Şihâb ez-Zûhri Beni Nadir Savaşı’nın Bedir’den altı ay sonra olduğunu öne sürer. Bu ya onun yanılmasıdır ya da ona hatalı aktarılmıştır. Bilakis, hiçbir şüphe olmayan şey bu olayın Uhud’dan sonra olduğudur. Bedir’den altı ay sonra olan Beni Kaynuka Savaşı’dır. Kureyza, Hendek’ten sonra; Hayber de Hudeybiyye’den sonra olmuştur. (3/249).

[135] İbn Hişam Sîre’de rivayet eder. Bkz. Ravdu’l-Unuf (3/140, 141).

[136] Buhârî (7/383) el-Meğâzi.

[137] Buhârî (7/383) el-Meğâzi, Müslim (12/50) el-Cihad ve’s Siyer.

[138] Buhârî (7/383) el-Meğâzi, Müslim (12/50-51) el-Cihad ve’s-Siyer. Şiirde geçen “surât” kelimesi “seriyyun”nun çoğuludur ve bu kelime de reis anlamındadır. “Mustetîr” yanan anlamındadır. Hafız (İbni Hacer) şöyle der: Hassan bunu Kureyş’i kınamak için söyledi. Çünkü onlar, Nadir oğullarını ahidlerini bozmaları için kandırmışlar ve bunu onlardan istemişlerdi. Nebi -Sallallahu aleyhi vesellem- kendilerine yönelirse onlara yardım edeceklerini vadetmişlerdi.

“Ebu Sufyan b. Haris” İbni Abdilmuttalib’dir. Yani Nebi -Sallallahu aleyhi vesellem-’nin amcasının oğludur. O vakit, henüz müslüman olmamıştı. Mekke’nin fethinden sonra müslüman oldu. “Bileceksin hangimiz uzakta olacak” ta geçen “binuzhin” kelimesi vezin ve anlam bakımından “bibu’din” in aynısıdır. “Tedîru” kelimesi ise “dayr” dan gelmedir. Bu ise zarar anlamındadır. Ebu Sufyan bu sözle, Beni Nadir’in arazilerinin harap edilmesinin yakınlarındaki Ensâr’ın arazilerine zarar verdiğini ve Kureyş’in arazilerinin ise uzakta kaldığı için zarar görmediğini kasteder.

[139] Özetle, Bûtî’nin Fıkhu’s-Sîre’sinden (204-205). Son kısım, Nevevi’nin Sahih-i Müslim’e yaptığı şerhten alınmıştır. (12/50).

[140] Özetle, Bûtî’nin Fıkhu’s-Sîre isimli eserinden.

[141] Mehasinu’t-Te’vil (16/107) Dâru’l-Fikr baskısı.

[142] Buğday (ya da arpa), hurma ve şekerle yapılan bir çeşit içecek.

[143] Sîretu İbni Hişâm’dan özetle. Bkz. Ravdu’l-Unuf (3/248-250).

[144] Sîretu İbni Hişâm. Bkz. Ravdu’l-Unuf (3/258).

[145] Fethu’l-Bârî (7/454).

[146] Zâdu’l-Meâd (3/270-271).

[147] Buhârî (7/453) el-Meğâzi, Müslim (12/172) el-Cihâd, Tirmizî (13/242) el-Menâkıb.

[148] Buhârî (7/457) el-Meğâzi.

[149] Fethu’l-Bârî (7/458), Ahmed; Müsned (4/303) Berâ hadisi. Taberâni; el-Kebir no: (12052) Heysemi, Mecmau’z-Zevâid’de “Ricalleri, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel ve Nuaym el-Abdi hariç sahihin ricalleridir. O ikisi de sikâdır” der.

[150] Buhârî (7/461) el-Meğâzi.

[151] ed-Durer fıhtisâril Meğâzi ve’s-Siyer (171).

[152] el-Muctemau’l -Medeni fi ahdi’n-Nubuvve/el,Cihâd zıdde’l-Müşrikin (120-121).

[153] Buhârî (7/475) el-Meğâzi, Müslim (12/94) el-Cihâd.

[154] Müslim (12/145-146) el-Cihâd ve’s-Siyer.

Nevevi şöyle der: “Şiddetli bir soğuk ve rüzgar sarmıştı” cümlesinde geçen “kurrun” soğuk anlamındadır. Daha sonraki “karartu” kelimesi de “soğuğu hissettim” anlamına gelir. Yine hadiste geçen “Lâ tuz’ırhum”, onları bana karşı kışkırtıp benim üzerime hareket ettirme” anlamındadır. “Yanından ayrıldığımda sanki hamamda yürüyordum” sözünün manası şudur: İnsanların hissettikleri soğuğu ve şiddetli rüzgardan bir şey hissetmedi. Bilakis, Nebî -Sallallahu aleyhi vesellem-’in çağrısına vevap vermesi ve gönderdiği yere gitmesi, Nebî -Sallallahu aleyhi vesellem-’in onun için dua etmesi nedeniyle Allah onu korudu. Bu lütuf ve soğuğu hisetmemesi Nebî -Sallallahu aleyhi vesellem-’in yanına dönünceye kadar devam etti. Geri dönüp gelince insanların hissettiği soğuğu yeniden duymaya başladı. Bu, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in mucizelerindendir. Nevevi’nin Sahihi Müslim’e yaptığı şerh’ten özetle (12/145-146).

[155] Buhârî (7/469) el-Meğâzi, Müslim (12/47) el-Cihâd, Ebu Davud (2614) el-Cihâd.

[156] Buhârî (7/461) el-Meğâzi, Müslim (6/196) el-İstiskâ.

[157] Buhârî (7/469) el-Meğâzi.

[158] Buhârî (7/467) el-Meğâzi.

[159] Fethu’l-Bârî (7/468).

[160] Gazâli şöyle der: İsrailoğullarının geçmişte ve şimdi anlaşmayı bozma konusundaki tutumları, bu kavmin adiliği asla terketmeyeceği şeklinde bir karara varmamızı sağlıyor. Onlar; kendi istekleri, kazançları ve arzularına uyduğu müddetçe bu anlaşmalara sadık kalırlar. Haksız menfaatleri kesilince de çöpe atar gibi alır atarlar. Eşekler anırmayı, yılanlar sokmayı terkederse yahudiler de anlaşmaya ihaneti terkederler. İsrailoğullarının bu çirkin  huyuna Kur’an dikkat çeker ve bu huyun onları insan değil hayvana çevirdiğine işaret eder: (Allah katında, yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler. Onlar; kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra her defasında hiç çekinmeden ahitlerini bozan kimselerdir.) (el-Enfâl: 8/5-56) (Fıkhu’s-Sîre sf. 324-325).

[161] Buhârî (7/470) el-Meğazî

[162] Buhârî (7/470) el-Meğazî

[163] Fethu’l-Barî (4/471)

[164] Buhârî (4/471) el-Meğazî.

[165] Heysemi şöyle dedi. Ahmed’in naklettiği bu rivayetin bir bölümü sahihtir. Ravilerden Muhammed b. Amr b. Alkame’nin kendisi hasen diğer ricali ise sikat’dır. Mecmau’z Zevâid: (6/137, 138).

[166] Mehasinu’t-Tevil: (13/245)

[167] Mehasinu’t-Tevil: (13/244).

[168] Tefsiru’l Kurani’l-Azîm: (3/478)

[169] Mehasinu’t-Tevil: (13/246).

[170] Buhârî (13/330) el-İ’tisam, Müslim (12/13) el-Akdiye, Ebu Davud (3557) el-Akdiye.

[171] Fetih’ten özetlenerek (7/473).

[172] Buhârî, (7/475) el-Meğazî

[173] Buhârî (7/154) Menakibu’l-Ensar, Tirmizî (13/235) el-Menakib. Arşın titremesi Sa’d’ın ruhunun gelmesinden duyduğu sevinç ve ferah nedeniyledir. İbn Mace/158 el-Mukaddime.

[174] Buhârî: (7/153-154) Menakibu’l-Ensar, Tirmizî (13/234-235) el-Menakib.

[175] Tirmizî (13/236) el-Menakib, İbn Mâce (157) el-Mukaddime, Tirmizî: Bu, hasen sahih garib hadistir. el-Albâni Sahihledi, No: (4203) Sahih-i Tirmizî’den. Ve No. 8226 el-Mişkat.

[176] Zadu’l-Meâd: (3/275-276).

[177] Buhârî (7/395-396) el-Meğazi. Hafız özetle şöyle dedi. Ebu Rafii’nin Hayber’li tanınmış iki kardeşi vardı. Bunlardan birisi de Safiyye bt. Huyy’ın Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-’den önceki kocası Kinane’dir. Bir diğer kardeşi de Rebii’dir. Resulullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Hayber’in fethinden sonra bunların ikisini de öldürtmüştür. İbn Sa’d’in dediğine göre Abdullah b. Atik, Yahudice biliyordu. Ebu Rafii’nin kapısını çaldı ve kapıyı Ebu Rafii’nin karısı açarak ona “Sen kimsin” dedi. “Abdullah Ebu Rafi’ye bir hediye getirdim” deyince, kadın kapıyı açtı. (Feth’den özetle 7/396-400).

[178] Fethu’l-Barî: (7/400).

[179] Abdusselam Harun, Tehzibu’s-Sîre (184).

[180] Zâdü’l-Meâd: (3/276)

[181] Zâdül-Meâd: (3/277).

[182] Buhârî (7/788) el-Meğazî Müslim (12/88-89) el-Cihad ve’s-Siyer. Nevevi şöyle dedi: ‘Öldürürsen kan sahibi birisini öldürsün” sözünün anlamı hususunda ihtilaf edildi. Kadı İyad bunun anlamı: Kanı yerde bırakılmayan ve kanının intikamı alınan birisini öldürmüş olursun demektir, dedi. diğerleri ise bunun anlamı: Kanlı bir katili öldürmüş olursun, demektir, dediler.  Diğer bir grupda bunun anlamı; kavmi içinde asalet ve saygınlık sahibi birisidir, dediler. (Şerhu’n Nevevi 12/87-88).

[183] Fethu’l-Bâri: (7/690).

[184] Heysemî Mecma’da şöyle dedi: Bu hadisi Taberânî rivayet etti ve ricali sikattır. Mecmau’z Zevâid. (6/142).

[185] Tehzîbu’s Sîreti İbn Hişam (186), Abdusselam b. Harun.

[186] Buhârî (5/202) el-İfk, Müslim (12/35-36) el-Cihad ve’s Siyer, Lafız Müslim’e aittir: “Nafi’ye yazdım ve ona savaştan önce İslam’a çağırmayı sordum.” O bana cevabi mektubunda bunun İslam’ın başlangıcında olduğunu ve Resulullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in Beni Mustalık’la ansızın saldırdığını... yazdı”.

[187] İbn İshâk (4/8-9) İbn Hişam’ın Sîretinden. Ondan da Ahmed (6/277) Fıkhu’s Sire’nin tahkikinde el-Albâni bu rivayetin isnadını sahihlemiştir.

[188] Buharî (7/516) el-Meğazî, Müslim (17/120) Sıfatu’l-Münafikîn ve Ahkâmihim

[189] Bu rivayet isnâd yönünden mürsel ve ceyyid’dir.

[190] Fethu’l-Bâri’den muhtasar olarak (8/5171) et-Tefsir.

[191] ed-Dürer fi İhtisari’l-Meğazi ve’s-Siyer (189-190).

[192] Buharî, (7/494) el-Meğazî

[193] İbn Kayyim Rahmetullahi aleyh Sa’d b. Muaz’ın bu olaydan önce vefat ettiğini hatırlatarak Sa’d b. Ubade’ye cevap verenin, Sa’d b. Muâz’ın vefatından sonra Evs’in başına geçen Useyd b. Hudayr olduğunu belirtmiştir. Nitekim Zühri, O da Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe O da Aişe’den gelen rivayette bu kişinin Useyd b. Hudayr olduğu ifade edilmiştir. Ebu Muhammed b. Hazm da “Hiç kuşkusuz ki gerçek budur. Zira Sa’d b. Muâz, bu olaydan önce vefat etmiştir. Hadisi rivayet eden kişi onun ismini yanlışlıkla anmıştır, dedi. Zâdü’l Meâd (3/266).

[194] Buhârî (7/499) el-Meğazî, Müslim (18/102-113) et-Tevbe. Buhârî, İfk hadisesi, dedikodu ve eziyet kabilindendir, dedi.

[195] Tirmizî’nin rivayet ettiği hadisin bir bölümüdür. (9/199, 200) Ebvabu’z-Zühd, “Bu, hasen sahih hadistir, dedi. Ahmed, (4/231) Ebu Kebşe el-Enmarî’nin hadisinden, Ebu Hureyre’nin Sahihi Müslim’de “Bir kul tevazu gösterdikçe, Allah onu yükseltir” hadisi de bunu teyid eder.

[196] el-Keşşaf (3/217, 218) er-Reyyan.

[197] Mehasinu’t-Te’vil (12/102).

[198] Buhârî, (10/457) el-Edeb, Müslim (2/17) el-İman. Ahmed ve İsmailî, bu rivayetin sonuna şunu eklediler: Sahabeler “Bevaikinden” nedir? diye sorunca Resulullah -Sallallahu aleyhi vesellem- “Şerrinden” demektir, buyurdu.

[199] Buhârî, (10/30) el-Eşribe, Müslim (2/41-42) el-iman.

[200] el-Câmiu Li Ahkami’l Kur’an. (5/4597/4598).

[201] Zâdü’l Meâd: (3/261-263)

[202] Fethu’l-Bâri’den muhtasar olarak (8/337-339)

[203] Buhârî (5/388-392) eş-Şurût. Ebu Davud (8472) el-Cihad, Ahmed (4/323).

[204] Ahmed (/325) İbn İshak tarikiyle Zâdü’l-Meâd’ın muhakkiki ricalinin sikat olduğunu söyledi. Ebu Dâvud (2849) el-Cihad, el-Albâni Hasen dedi No: 3404 Sahihu Ebî Dâvud .

[205] Buhârî (7/505) el-Meğazî, Ahmed (4/290)

[206] Buhârî (7/505) el-Meğazî.

[207] Buhârî (7/505) el-Meğazî, Müslim, muhtasar olarak (13/4) el-İmâra, Ahmed (3/329)

[208] Buhârî (4/16) el-Hacc, Müslim /8/118) el-Hacc. Malik. Muvatta’da (1/417) el-Hacc, Nesâî (5/194-195).

[209] Buhârî (2)503-504) el-Meğazî, Müslim (2/59-60) Nevevi şöyle dedi: Hadisin anlamına gelince, alimler “Şu yıldız sayesinde yağmur yağdı” diyenlerin küfrü konusunda iki ayrı görüşe ayrıldılar.

Birinci grup, bunun kişiyi islam milletinden çıkaran imanı geçersiz kılan kesin bir küfür olduğunu söylediler. Şöyle dediler: Yıldızın cahiliye döneminde bazılarının inandığı gibi etki sahibi, bazı işleri idare edici, yağmur yağdıran bir şey oduğuna inanarak bunu söyleyenin küfrü konusunda şüphe yoktur. Bu görüş Şafiî dahil, alimlerin cumhurunun görüşüdür. Hadisin zahiri de bu görüşü teyid eder. Bunlar şöyle dediler: Bu görüş gereğince bir kimse “Allah’tan olduğuna ve rahmetinin gereği olduğuna inanarak ve yıldızların Allah tarafından yaratılıp, hiçbir şeye kadir olmadıklarını bilerek “Şu yıldız ile yağmur gördük” derse, bununla yağmur yağma vaktini kastettiği için tekfir edilmez. Fakat bu söz yine de cahiliye sözü olduğu ve sahibini zan altında bıraktığı için mekruh karşılanmıştır.

İkinci görüş sahiplerinin görüşlerine gelince, Onlar bu hadisi tevil yoluna giderek bunun hakiki anlamda küfür değil, yıldızların yaratıp-idare etmelerinin söz konusu olmadığını bilenler için, nimete küfür kabilindendir dediler. Bu babın sonunda gelen diğer bir rivayet olan: “İnsanlardan şükredenler ve nankörler oldu” ibaresi bu hususu teyid eder. Bu görüşü teyid eden diğer rivayetler de şunlardır: “Kullarına bir nimet ihsan etmemiş olayım onlardan bir grup buna mutlaka nankörlük ederler.” Bir diğer rivayet: “Allah gökten bir bereket indirmemiş olsun, onlardan bir grup mutlaka buna nankörlük ederler.” “Biha=buna” kavli, bunun nimete küfür olduğunu gösterir. Allah daha iyi bilir. Şerhu’n Nevevî ala Sahihi Müslim (2/60-65).

[210] Tahrici daha önce geçti.

[211] Tefsiru’l-Kurani’l-Azîm: (4/182)

[212] Ebu Dâvud (4628) es-Sünne, Tirmizî (13/243), Ahmed, (3/350) Tirmizî şöyle dedi: Hasen, Sahih Hadis el-Albâni de bu hadisi Sahihledi.

[213] Camiu’l-Beyan (26/69). Daru’l Fikr.

[214] Zâdu’l-Meâd: (3/300-309)

[215] Zâdu’l-Meâd: (3/309-313)

[216] Fethu’l-Bâri: (5/415-416)

[217] Hudeybiye Ğazvesi Rivâyetleri Dr. Hafız Muhammed el-Hakemi özetle (289-290) İbn Abdil-Berr’in sözleri “el-İstiab”dan nakledilmiştir. (1/309) el-İsabe ile. (Dar İbn Kayyım). Zerkani’nin sözleri ise Şerhu’z-Zerkani ala’l Mevahibu’l Ledünniyye 12/181’den nakledilmiştir.