Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

DÜNYAYA GELİŞ GAYESİNİN GERÇEĞİ TEVHİD - Cep Kitaplari - Cep (15)

DÜNYAYA GELİŞ GAYESİNİN GERÇEĞİ TEVHİD.. 2

İslâm’ın Anahtarı Kelime-i Tevhiddir. 2

“Lâ İlâhe İll’allah”ın Şartları Nelerdir?. 2

1) İlim: 2

2) Yakin: 3

3) İhlas: 3

4) Muhabbet: 3

5) Sıdk: 3

6) “Lâ İlâhe İll’allah” Hukukuna Riayet Etmek: 3

7) Kabul: 4

Kişiyi İslâm’dan Çıkaran On Unsur (Nevâkıdu’l-İslâm). 4

Allah’ın Kulları Üzerindeki Hakkı: Tevhid ve Kısımları 5

Rububiyyet Tevhidi 6

Uluhiyyet Tevhidi 6

Uluhiyyet Tevhidinin Gerekleri 7

İsim Ve Sıfat Tevhidi 8

 


DÜNYAYA GELİŞ GAYESİNİN GERÇEĞİ TEVHİD

 

Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtü Selâm, peygamberlerin sonuncusu Rasûlullah’ın, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar, onları dost edinenlerin üzerine olsun...

Kadın - erkek her müslümanın bilmekle yükümlü bulunduğu üç esas vardır. Bunlar, kulun; Rabbini, Dinini ve Peygamberi Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem ’i tanımasıdır.

Hepimizi yaratan Allah -azze ve celle-, şüphesiz Rabbimizdir. Nimetiyle bizi ve de kâinatı, bir düzende terbiye etmektedir. O, kendisinden başka kulluğa layık hiç bir varlığın bulunmadığı, Yaratıcımızdır. O hak ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. Kendisinden başka ibadet olunan herbir ilah ise batılın ta kendisidir.

Dinimiz İslâmdır. İslâm, Allah’ı birleyerek yalnız O’na kullukta bulunmak, O’na hakkıyla teslim olmak; şirk ve de ehlinden tümüyle uzaklaşmaktadır.

Peyfamberimiz Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem ’in babası Abdullah, dedesi de Benî Hâşim kabilesinden Hâşim oğlu Abdü’l-Muttalib’tir. Benî Hâşim, Arap aşiretleri içinde saygınlığı olan Kureyş kabilesindendir. Araplar, Halîlullah İbrahim’in oğlu İsmail soyundandır. Allah’ın selamı her ikisinin üzerine olsun  Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem son nebi ve son rasûl olarak bütün insanlığa gönderilmiş yaratıkların en hayırlısı ve en faziletlisidir. Allah katında ikrama mazhar, yüksek derece ve yakınlık sahibidir. O hem insanlara hem de cinlere hak ve hidayetle gönderilmiş bir peygamberdir. Allah onu alemlere rahmet olarak göndermiştir.

“Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107)

İslâm’ın özünde iki temel kural vardır:

Birincisi, hiç bir şeyi O’na denk tutmadan, ortak koşmaksızın, ibadeti yalnız Allah’a has kılmak, bu konuda azimli olup dostluk ve düşmanlıkta O’nun ölçüsüne uymaktr. -Kendisine içinde bulunduğu durum ve tehlikesi izah edildikten (hüccet ikamesinden) sonra olmak kaydıyla- bunları terkeden kimsenin küfrüne hükmetmektir.

İkincisi de, Allah’a kullukta; şirke, O’na ortak koşmaya şiddetle karşı çıkmak ve bu durumdakilerle yâni, hayatlarına yön vermede Allah’ın yolunu ve hükmünü değil de kulların yollarını hükümlerini tanıyanlarla asla dost olmamaktır.[1]

 

İslâm’ın Anahtarı Kelime-i Tevhiddir

 

Kelime-i şehadet diye bilinen ve “Eşhedu en-la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah” diye telaffuz edilen bu şahitlik olmaksızın ve manasını bilip buna inanmaksızın İslam’a girmek imkansızdır. İki kısımdan oluşan bu şehadetin manası şöyledir.

“La ilahe illallah” şehadeti ibadet hakkını Allah’tan başka hiçkimse için kabul etmemek. O’ndan başka ibadet edilen herşeyden bu hakkı soyutlayıp inkar etmek demektir. Yani bir olup ortağı bulunmayan Allah’tan başka ibadet olunmayı hak eden gerçekte hiçbir ilah yoktur, denmiş olur. “Muhammedün Rasulullah” şehadeti de Abdullah oğlu Muhammed’in Allah katından gönderilmiş olan, kendisine Kitab’ını indirip, dininin tebliği için kendisini seçtiği ve bunlar üzerine kendisini güvenilir kıldığı bir Peygamber olduğunu dille ikrar etmeyi, kalble de kesin bir şekilde buna iman etmeyi ifade eder.

Kim O’na itaat ederse Cennet’e girer, kim de O’na isyan ederse Cehennem’e. Allah O’nu tebliği ile görevli olduğu risaleti’nde hataya düşmek ve yanılmaktan korumuştur. O’na itaati de kendisine itaat saymıştır.

“Kim Rasul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4/80)

 Aynı şekilde bizi O’nun emrine karşı çıkmaktan da sakındırıp bunu yasaklamıştır.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azab vardır.” (Nisa, 4/14)[2]

 

“Lâ İlâhe İll’allah”ın Şartları Nelerdir?

 

1) İlim:

 

 “Lâ ilâhe ill’allah”ın manasını bilmektir. Önce, (Lâ ilâhe) Allah’tan başka kendisine tapınılan her şeyi -tağutu- inkâr, sonrada (ill’allah) yalnız Allah’ın Uluhiyyetini, yalnız O’nun Hâkimiyetini ikrar ve tasdik etmektir. Bu da dilin ifade ettiğini kalbin onaylamasıdır.

“Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur” (Muhammed, 47/19)

“... Bilerek hakka şahidlik edenler dışında, Allah’tan başka çağırıp durdukları şeyler şefaate sahip değillerdir.” (Zuhruf, 43/86)[3]

Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi vesellem, “Her kim Allah’tan başka ilâh olmadığını ve yalnız O’nun ilâh olduğunu bilerek ölürse Cennete girer” buyurmuştur.[4]

İbâdet, Allah’ın sevdiği ve razı olduğu söz, fiil, açık ve gizli amellerin her türlüsüdür. Bu Allah’tan başka, gerçekten kendisine kulluk edilecek birinin olmadığını kulun ikrar etmesidir.[5]

 

2) Yakin:

 

“Lâ ilâhe İll’allah” ilminin kemalidir. Bu şek ve şüpheyi tamamen giderir. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

“Mü’minler ancak, Allah’a, Rasul’üne iman edip, sonra da şüpheye düşmeden malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenlerdir. İşte sadıklar onlardır” (Hucurât, 49/15)

Allah Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem de: “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur. Ve Ben Allah’ın Rasûlüyüm. Allah’ın huzuruna bu ikisinde şek şüphe etmeden çıkan kimse cennete girer” buyurmaktadır.[6]

 

3) İhlas:

 

Şirke yer vermeyen bir İhlas. Allahu Teâla, “Halis din ancak Allah’ın değil mi?” (Zümer, 39/3) buyururken bir başka âyeti celile’de ise, “Onlar ancak Allah için dini halis kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar” (Beyyine, 98/5) buyurmuştur.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de, “Kıyamet günü insanlar arasında benim şefaâtime erecek olan en mutlu kişi, kalbinden halis ve ihlaslı bir şekilde ‘La ilahe illallah’ diyendir” buyurmuştur.[7]

 

4) Muhabbet:

 

Bu kelime için duyulan samimiyet ve sevgidir. Allah -azze ve celle-, “İnsanlar arasında, Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri İlâh olarak benimseyenler ve onları, Allah’ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir” (Bakara, 2/165) buyurmaktadır. Allahu Teâla bu âyette Mümin kullarının kendisine olan kuvvetli sevgisini bildirmiştir. Çünkü onlar Allah’tan başka ilâhlar edinmediler. Kulun, Rabbini sevdiğinin alameti ise nefsinin hoşuna gitmese bile O’nun emrini her şeyin üstünde tutmasıdır. Sevgisi ve nefreti yalnız Allah için olur. O’nun Rasûlü’ne itaat eder ve O peygamberin Sallallahu aleyhi vesellem sünnetine sıkı sıkı bağlanır.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, “Her kimde şu üç haslet varsa imânın tadını almıştır: Allah ve Rasulünü herkesten daha çok sevmek; birini ancak Allah için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmayı kerih gördüğü gibi kötü bulmak” buyurmuştur.[8]

 

5) Sıdk:

 

Yalan ve nifakın yeşerme ortamı bulamayacağı gerçek bir doğruluk. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

“Andolsun, biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insanlar, “İnandık” deyince, denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar? Allah elbette doğru olanları da yalancıları da ortaya çıkaracaktır” (Ankebut, 29/3)  

“Gerçeği getiren ve onu doğrulayanlar, işte onlar, Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır” (Zümer, 39/33)

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de şöyle buyurmuştur:

“Her kim Allah’tan başka ilâh olmadığını, yalnız O’nun ilâh olduğunu ve Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem ‘in Allah’ın Resulü olduğunu bütün kalbi ile tasdik ederek ölürse Cennete girer”[9]

 

6) “Lâ İlâhe İll’allah” Hukukuna Riayet Etmek:

 

Bu yalnız Allah rızası gözetilerek yapılan ve terkine en ufak bir meyil olmaksızın edâ edilen farzlardır; vacib amellerin tümüdür. Allah -azze ve celle- şöyle buyuruyor:

“Rabbinize yönelin, Azap size gelmeden önce O’na teslim olun; sonra yardım görmezsiniz” (Zümer, 39/54),

“İhsanla kendini Allah’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulba sarılmış olur” (Lokmân, 31/22)

Yani kişi “lâ ilâhe ill’allah” sözüyle en sağlam kulba sarılmış olacaktır ki, bu da kişinin, Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmesinin sonucudur.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, “Ben, sizlerden birine; evladından, babasından ve de tüm insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz” buyurmuştur.[10] İşte bu Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem e gerçek bir sevgi ve de gerçek bir itaattir.[11]

 

7) Kabul:

 

Bu inkâra asla yer vermeyen bir kabul olmalıdır. Öyle ki “Lâ ilâhe ill’allah” dediği halde kelimeye ve bu kelimenin hukukunu edâ etmeye çağrıldığında kibir ve taassubu nedeniyle red ve inkara kalkanlar vardır. Bundan kaçınmak kesinlikle şarttır.

Allahu Teâla, bunu cehennem ehlinin vasıflarını bildirirken şöyle beyan etmiştir.

“Onlara “Lâ ilâhe İll’allah” denilince, büyükleniyorlardı” (Sâffât, 37/35)

“La İlahe İllallah” şehadeti ve şartları ile kastedilen, elbette manasını bilmeksizin ve gereğince amel etmeksizin mücerret kelimenin teleffuz edilmesi değildir. Çünkü şehadet kelimesi amellerin kabul edilmesi ve geçerliliği için esas olan bir şarttır.[12]

 

Kişiyi İslâm’dan Çıkaran On Unsur (Nevâkıdu’l-İslâm)

 

1- Allah’a kullukta O’na ortak koşmak.

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur” (Nisa, 4/48)

Allah’dan başkası (putlar, liderler, büyük kabul edilen bütün insanlar, vs.) için kurban kesmek gibi.

Şirk ikiye ayrılır:

a) Büyük şirk: Sahibi İslâm’dan çıkar. O hali üzere ölse ebedi Cehennemlik olur. Ölmeden önce tevbe etmesinden başka Allah’ın mağfiretine nâil olamaz.

b) Küçük şirk: Sahibi İslâm’dan çıkmış olmaz. Bu hali üzere ölse durumu Allah’ın affına kalmıştır. Allah celle celâluhu dilerse affeder, dilerse Cehenneme atar. (Allah şirkin her türünden korusun!)

2- Kişinin Allah ile arasında vasıtalar edinmesi. Duâlarında Allah’tan istediği gibi bu vasıtalardan da medet umup onlardan birşeyler istemek, onlara tevekkülde bulunmak insanı icmâen kafir yapar. Çünkü Şeriatların tebliği dışında hiç bir hususta Allah ile mahluk arasında vasıta olmaz.

3- Müşrikleri tekfir etmeyip onların küfre düştüklerinde şüphe etmek veya onların ideolojik mezheplerini doğrulamak. Bu kimse İslam dışı bir şeyi tanıdığı için icmâyla küfre düşer.

4- Başka birinin yol ve hükmünü, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yolundan daha güzel bulmak. Tağutların hükmünün O’nun hükmünden daha iyi olduğunu söylemek. Kur’ân ve Sünnete muhalif hükümleri daha üstün görmek te bu kabildendir.

Yine, her kim Allah’ın indirdiği hükümden başka bir hükmü helal görürse; Allah’ın hükmünün daha iyi olduğunu söylese bile kafir olur. (O bu haliyle Allah’ın indirdiğinden başka bir hükmü benimsemiş ve mutlak Hâkimiyeti Allah’tan alıp beşere vermiş olduğundan küfre düşmüş olur.)

“Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Mâide, 5/44),

“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerden seni hakem tayin edip verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nîsâ, 4/65).

5- Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi vesellem in getirmiş olduğu bir şeye onunla amel etse bile; buğzeden kafir olur.

“İnkar edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed, 47/8-9)

6- Dinden olan bir şeyle, o’nun sevabı veya günahıyla alay etmek küfürdür.

“Onlara soracak olursan, ‘Biz and olsun ki, eğlenip oynuyorduk’ diyecekler; de ki: ‘Allah’la, ayetleriyle, peygamberiyle mi alay ediyordunuz?’ Özür beyan etmeyin, inandıktan sonra kafir oldunuz...” (Tevbe, 9/65-66).

7- Sihir yapmak. Kim sihir yapar veya sihir yapılmasına razı olursa kafir olur.

“... Şeytanlar sihri ve Bâbil’deki Harût ve Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri insanlara öğreterek küfretmişlerdi.  Oysa bu iki melek “Biz fitneyiz (sakın bize kanıp) küfre düşme” demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi...” (Bakara, 2/102).

8- Müslümanların aleyhine olup müşriklere arka çıkmak.

“... Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez” (Mâide, 5/51).

9- Hızır -Aleyhisselam-’ın, Musâ -Aleyhisselam-‘ın şeriatına uymamış olduğu vs. iddiasıyla; bazı kimselerin de, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ‘in şeriatına uymayabileceğini iddia eden kafir olur:

“Her kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bu din) kendisinden asla kabul edilmeyecektir. O kimse, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Al-i imrân, 3/85).

10- Allah’ın diniden yüz çevirmek. Dinini öğrenmemek ve onunla amel etmemek.

“Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, O’ndan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Elbette ki biz, mücrimlerden intikam alıcıyız” (Secde, 32/22).

Burada yüz çevirmekten, kişinin dinde zaruri olarak bilinmesi gereken şeyleri öğrenmekten kaçınması, uzaklaşması kasdedilmiştir.

Kişinin İslâm’dan çıkaran bu hususlarda; şaka edenle ciddi davranan arasında hiçbir fark yoktur, hepsi aynı ölçüde bunlara muhataptırlar. Ancak can tehlikesi söz konusu olduğunda, zorla (ikrâhen) bunlardan birine düşen kimse müstesnâdır.

Zikri geçen bu on madde kişi için çok tehlikelidir. Ne yazık ki, bunlarla çokça karşılaşılmaktadır. Elbette her müslümanın bunlardan sakınması ve nefsini kurtarmak için Allah’tan korkması gerekir. Allah’ın azabının dehşetinden yine O’na sığınırız.

Bu nedenle kişinin imanını muhafaza etmesinin tek yolu olan doğru bir inanca sahip olabilmesi için yukarıda sayılan hususlara dikkat etmesi gereklidir. İnsan ailesini de bu doğrultuda eğitmeli ve şu fitne ortamında onların da Cennetlerine yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde son pişmanlık asla fayda vermiyecektir. Allah hepimizin yardımcısı olsun (Amin).[13]

 

Allah’ın Kulları Üzerindeki Hakkı: Tevhid ve Kısımları

 

İlimlerin en hayırlı ve üstün olanı Tevhid ilmi olduğu gibi; bu ilmin berraklığına tezat teşkil eden şüphe ve bid’atları temizlemek için Hak Ehlinin verdiği mücadele de cihatların en üstünüdür. Gafletin hüküm sürdüğü dönemlerde berrak İslâm akidesinden uzak birtakım ilim ve fikir adamlarının yönetimleri ele almalarıyla ümmet çöküşe sürüklenmiştir.

Batılın süsüne dalan, onun inanç sisteminin öncülüğünü yapan bu insanlara karşı gerçekleri savunmak İslam ehlinin, özellikle de Ehli Sünnet Ve’l Cemaat’in “emri bi’l ma’ruf nehy’i ani’l-münker” (iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek) kılıcını kuşanmasını bir zorunluluk haline getirmiştir.

Kitap ve Sünnet bilen her Muvahhid bilir ki, ümmetin eski gücüne, izzetine ve de üstünlüğüne kavuşmasının tek yolu; bu kaynakları bulandıran batıl inançları, hurafe ve bidatlerı yok etmekten geçer. O halde İslam akidesinde yeri olmayan bu yanlış inançları beyan etmek Müslümanlar için bir görevdir.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyat, 51/56) diye buyurmaktadır.

Zira müşrikler bir ve tek ilaha ibadet etmiyorlardı. Onlar birden çok ilaha ibadet ediyorlar ve bunların kendilerini yüce Allah’a yakınlaştırdıklarını ileri sürüyorlardı. Bununla birlikte bu uydurma ilahların fayda ve zarar vermediklerini de kabul ediyorlardı. İşte bundan dolayı yüce Allah rububiyyet tevhidini kabul etmelerine rağmen onları mü’min olarak değerlendirmemiş, aksine ibadette başkalarını kendisine ortak koşmaları dolayısıyla onları kâfir olarak isimlendirmiştir.

İşte bu noktada selefin yani ehl-i sünnet ve’l-cemaatin inancı uluhiyet hususunda başkalarından ayrılmaktadır. Bazılarının kasdettiği gibi tevhidin anlamı onlara göre yalnızca Allah’tan başka yaratıcı ilah olmamasından ibaret değildir. Aksine onlara göre Uluhiyyet Tevhidi’nin gereklerinin yerine getirilebilmesi ancak şu iki esasın varlığı ile birlikte gerçekleşebilir:

1- Bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca yüce Allah’a yapılması, yaratılmış hiçbir varlığa yaratıcının hak ve özelliklerinden hiçbirisinin verilmemesi.

Buna göre Allah’tan başkasına ibadet edilmez, Allah’tan başkası için namaz kılınmaz, Allah’tan başkasına secde edilmez, Allah’tan başkasına adakta bulunulmaz, Allah’tan başkasına tevekkül edilmez. Şüphesiz uluhiyyet tevhidi ibadetin yalnızca yüce Allah’a yapılmasını gerektirir. İbadet ise ya kalb ile dilin bir sözü yahut ta kalb ile organların bir amelidir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” (el-En’âm, 6/162-163);

“Uyanık olun halis olan din yalnız Allah’ındır.” (ez-Zümer, 39/3)

2- İbadet yüce Allah’ın ve Rasûlünün emrettiğine uygun olmalıdır.

Buna göre ibadet, boyun eğmek ve itaatin yalnızca O’na yapılması sureti ile Allah’ı birlemek demektir ki bu, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” diye ifadelendirilen şehadetin gereğidir.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e tabi olup, onun emir ve yasaklarına boyun eğmek de “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür” şehadetinin gerçekleştirilmesidir.

Onlar yüce Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Allah’tan başkasından dilekte bulunmazlar, ancak Allah’tan yardım dilerler. Ancak yüce Allah’tan imdatlarına koşmasını isterler. Yalnızca yüce Allah’a tevekkül ederler. O’ndan başkasından korkmazlar. Yüce Allah’a itaat, ibadet ederek ve salih ameller ile yakınlaşmaya çalışırlar. Yüce Allah: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (en-Nisâ, 4/36) diye buyurmaktadır.

Yalnızca Allah’a kulluk etmek, ibadete sadece O’nu layık görmek,  Nuh Aleyhisselam’dan Nebîmiz Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem’e kadar gelen tüm peygamberlerin Tevhid inancıdır.

Tevhid, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat akidesinin en önemli noktası olduğundan, eksiksiz olarak bilinmesi gerekir. Bu da ifade ettiği şeylerin lafız ve mâna bir bütün teşkil edecek şekilde bilinmesini gerektirir. Bu şu iki kurala uygun olmalıdır;

1) Tevhid’in teorik kavramlarının delilleriyle, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü Sallallahu aleyhi vesellem in sünnetinden ve de sahih aklî delillerden hareketle idrak edilmesi,

2) Bunun Allah’ın kullarının amellerinde, belirgin bir şekilde ortaya çıkması için hayata uygulanması.

Tevhid, nazari kavramları bakımından; Rububiyyet Tevhidi, Uluhiyyet Tevhidi ve de İsim Sıfat Tevhidi olmak üzere üç kısma ayrılır.[14]  

 

Rububiyyet Tevhidi

 

Allah’ın ”Rabb” ismi celîline nisbettir. Rububiyet kelimesi lügat itibariyle, terbiye edici, yardımcı, mâlik, islah eden, efendi, vali gibi anlamlara gelmektedir. Terim anlamı ile de, Allah’ın insanları yarattığına, onlara rızık verdiğine, diriltip öldürdüğüne, Allah’ın kazâ ve kaderine inanmak; zatında da vahdâniyetine ve birliğine iman etmektir.

Bunun delillerinden bazıları ise şu ayetlerde görüldüğü gibidir:

“Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” (Fâtiha, 1/2)

“Yaratma ve emir O’nun değil midir?” (A’raf, 7/54)

“Yeryüzünde olan her şeyi sizin için yarattı” (Bakara, 2/29)

“Şüphesiz ki Allah rızkı verendir. Kuvvet sahibidir, Metîn’dir” (Zariyât, 51/58)

İkram sahibi olan Allah’ın Rububiyyetinde şüphe edecek cahillere şunu söyleyebiliriz. İzan sahibi bir insan tesirsiz hiçbir şeyin, hiçbir fiilin kendiliğinden oluşumunu ve de bir yaratıcı olmadan mahlukatın var olduğunu kabul etmez. Bir iğne gördüğümüzde nasıl onu bir vücuda getiren olduğunu, bir sanatkârın onu yaptığını anlıyorsak, bu muazzam ve akıllara durgunluk veren kainatın kendiliğinden olduğunu asla düşünemeyiz. Bir yaratıcı olmadan böyle bir düzenin olması mümkün değildir. Ayrıca böylesi bir evreni yaratan, onu terbiye eden varlığın elbette kusursuz, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olması gerektir. Şayet O da mahluk olsaydı bir yaratıcıya ihtiyaç duyardı ki bu acziyettir. Aciz olanın da böylesi bir kainatı yarattığı iddiası zaten gerçek dışıdır. Tüm noksanlıklardan uzak olan Allah, şüphesiz yüceler yücesidir.

Allah’ın Rububiyetinin delilleri saymakla bitmez,

“Onlar, bir yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratanlar kendileri midir?” (Tûr, 52/35)

Mekke müşrikleri bu tevhidi kabul etmişlerdi. Yahudiler, Hristiyanlar ve benzeri diğer kavimler de aynı tevhidi ikrar ediyorlardı. Bu tevhidi eskiden Dehriler ile çağımızda Ateistlerden başka hiç kimse inkar etmemiştir. Bu, Kur’ân’da “Onlara (müşriklere) ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ Diye sorarsan kesinlikle. ‘Allah’ derler” (Lokman, 31/25) şeklinde yer alır.

Müşrikler, Allah’ın Rabb oluşunu kabul ediyorlar ancak ibadette, medet ummada, sevgide, itaatte tapındıkları ilahlarını, Allah katında onların birer şefaatçileri olduklarını iddia ederek ortak koşuyor, böylece onları Allah’a denk tutuyorlardı. Her şeyin yaratıcısı olarak Allah’a inanmalarına rağmen müşrik olma sıfatları kendilerinden kalkmıyordu!

“Onlar, Allah’ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir” (Yunus, 10/18)

Tevhid’in bu kısmı insanı İslam’a dahil etmediği gibi kanını, malını dokunulmaz kılıp onu cehennem azabından da kurtarmaz. Tevhide bir bütün olarak sarılmalıdır!..[15]

 

Uluhiyyet Tevhidi

 

Uluhiyet, “ilah” kökünden türemiş bir kelimedir. Kendisine itaat edilen Ma’bud anlamındadır. “İlah” kelimesi hak mabud olan Allah hakkında şöyle gelmiştir,

“Allah, O’ndan başka ilah olmayan, Hayy (diri), Kayyûm’dur (yarattıklarını her an gözetendir)” (A’li İmrân, 3/2)

Terim anlamıyla Uluhiyyet; namaz, oruç, zekât, hac ve kurbanda, duâda, adakta, korkuda, ümit ve sevgide, ibadet ve itaatte sadece Allah’ı birlemek, bu ibadetleri yalnız O’nun için yapmaktır. Bunu yapan mü’minler, bunu sadece Allah’a itaat etmek ve O’nun rızasını kazanmak için yaparlar.

Bu tevhid’in gerçekleşmesinde gerekli iki unsur vardır:

1) İbadetleri kullardan herhangi birine değil, yalnız Allah’a has kılmalı, Allah’a mahsus olan isim ve sıfatları kullara izafet etmemelidir. Mü’min yalnız Allah’a ibadet eder. Allah’tan başkasına asla namaz kılmaz, secde etmez, yalvarıp yakarmaz. Allah’tan başkasıyla yemin etmez, adakta bulunmaz ve Allah’tan başkasına tevekkül etmez.

2) İbadetin, Allah’ın emirlerine itaate sevketmesi, yasaklarından alıkoyması ve Nebi’si Sallallahu aleyhi vesellem’in Sünneti’ne uygun olması gerekir. Uluhiyyet Tevhidi’nin zorunlu kıldığı en önemli unsur, insanın tam anlamıyla Kitap ve Sünnete teslim olmasıdır. İşte Kelime-i Tevhid’in anlamı budur.

Allah’a ibadet; itaat ve emirlerine boyun eğmekle olur. Bu da Lâ ilâhe ill’allah kelimesinin gerçekleşmesidir. Allah Rasûlü’ne uymak, O’nun emir ve yasaklarına itaat etmek, Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem’in Allah’ın Rasûlü olduğunu gerçekten kabul etmiş olmaktır. Bu iki temel husus Müslümanın ancak kendisiyle kurtuluşa ereceği bir esastır. Müslümana vacip olan, hükümde Allah ve Rasulü’nden başkasına baş vurmamak ve başkasının hükmüne razı olmamaktır.

“Emrolunduğun gibi, dosdoğru ol!” (Hûd, 11/112)

Allah -azze ve celle-, Rasulüne istikamet üzere olmasını emretmiştir. Bu da ancak Kitap ve Sünnet doğrultusunda amel etmekle mümkündür. Kur’an ve Sünnetin dışındaki yollar sapıklığa götüren yollardır. Sonunda da cehennem ateşi vardır. (Allah korusun)[16]

 

Uluhiyyet Tevhidinin Gerekleri

 

İhlas: Kulun tüm sözlerinde, açık ve gizli amellerinde tek dileğinin Allah’ın rızası olup başkasına önem vermemesi, makam mevki hırsı olmadan ve insanların övgüsünü elde etmek için değil yalnız O’na yaklaşmak için kulluk etmesidir. Şirk, ihlasa aykırıdır. Kalpte riyânın olması için, ihlassız olmak yeter. Riyâ, amelde Allah’tan başkasının beğenisini kazanma isteğidir ki, bu da küçük şirkdir!

Tevekkül: Kökü, “vekâlet”tir. Her şeyde vekile itimat edip güvenme anlamına gelir. Allah’a tevekkülün gerçek anlamda tahakkuk edebilmesi için, önce Allah’tan başka dayanak kılınan tağutların tümden inkar edilmesi ve Allah’ın emrettiği vesilelere yapışılması gerekir. Bundan dolayı, tevekkül için; “sebepleri inkar ederek amel etmek” denilir. (Sebepleri devre dışı bırakmamak ancak onlara değil Allah’a güvenmek).

Muhabbet: Allah sevgisi, uluhiyyet tevhidinin gerektirdiği en önemli hususlardan olup onun özel bir makamıdır. Sahibine müjdeler olsun!

Havf ve Recâ: Korku ve Ümit tevhidin temel esaslarındandır. Müslümana farz olan, başkasından değil yalnız Allah’tan korkmasıdır.

Korkunun yeri kalptir ancak izleri insanın davranışlarından ortaya çıkar. Mü’min korku içerisinde olduğu sürece hayırdadır. Korkusu gidince sapıtır ve şaşkınlığa düşer. Allah’tan başkasından korkmak, rezilliklerin en alçağıdır. İnsanın fitneye düşmesi, ihlasına halel gelmesi gibi hallerde bu korku düşer.

Sabır: Sürekli türlü belalara maruz kalınabilmesi hasebiyle sabır, önemli esaslardan sayılır. Sabrın; öfkede, itaatte, günahtan kaçınmada ve de Allah’ın takdirinde olmak üzere bazı türleri vardır.

Müslümanın sabrından dolayı kendisine hayırlı bir karşılık, bir çıkış yolunun olduğuna inanması ve başına gelen belaları hafif görmesi gerekir. Zira bazı musibetler diğerlerinden daha ağırdırlar.

Şükür ve Hamd: İmanın yarısı şükür, yarısı da sabırdır şeklinde bir tanım vardır. Şüphesiz kul, her halukârda Rabbine hamdetmelidir. Şükür de Allah’ın nimetlerinin eserinin kulun dilinde ikrarıdır. Hamd hem nimet hem de musibet için, şükürse yalnız nimete yapılır.

Allah için öfkelenmek ve O’nun için kıskanmak: Müslüman nasıl Rabbi’nin rızası için severse, öfkelenmesini de O’nun rızası için kılar. O’nun hududları çiğnendiği zaman kesinlikle hiddetlenir. Kıskanma hakkında ise, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem “Allah kıskanır, mü’min de kıskanır. Allah’ın kıskanması, haram kıldığı şeyleri kulun yapmasıdır” buyurmuştur.[17]

Kulun Rabbi için kıskanması şunları gerektirir.

Söz ve fiillerini Rabbinden başkası için yapmaması,

Allah’a, sâ’yu tâat’ten hâlî (tâatsiz) geçen zamanları kıskanması. Çünkü Müslüman için vakit çok kıymetlidir, her ânı değerlendirilmelidir.

Allah’ın yasaklarına düştüğü veya O’nun hakkını edâ etmede ihmalkâr davrandığı zamanlara müte’essif olur, üzülür ve pişmanlık duyar.

Duâ: Duâyı tamamıyla Allah’a mahsus kılmalıdır. Duâ, kulun dünya ve ahiret işlerinde Rabbinden kendisine yardımcı olmasını dilemesidir. Duânın çok önemi ve anlamı vardır: Allah’a muhtaç olduğunu açığa vurmak, güç, kuvvet ve tasarruftan acziyetini ikrar ederek nefsini soyutlayıp bu yüceliği Allah’a vermektir. Duâ kulluğun ve insan olarak zayıflığımızın alâmetidir. Duâda Allah’a övgü ve O’nu, çokça Kerem sahibi görme vardır.

İstiğâse: Yardım, kurtuluş ve belaların giderilmesini dilemektir. Bu ise Allah’a mahsus olduğundan O’ndan başkası için olmaması gerekir.

İstiğase biri haram diğeri meşru olmak üzere iki kısımdır.

Meşrû (Mübah) İstiğâse: Kulların yardım etmeye güçlerinin yettiği, suda boğulmak üzere olan kimsenin yardım istemesi gibi bir durumda onlardan yardım istemesidir. Bunun meşruluğunda ise şüphe yoktur.

Haram İstiğâse: Kulun gücünün üstünde olan bir şeyi, onun gizli güçler sahibi olduğu inancıyla ondan dilemektir. Bu, hiç bir kula izafetinin câiz olmadığı, yalnız Allah mahsus bir haktır. Ölülerden yardım dilemek bu ölüler kim olurlarsa olsunlar. (hem konu, hem de içerik olarak) haramdır.

Şefaât: Şefaât, mağfiret talep eden kişinin, şefaatçinin duası ile ihtiyacını Allah’a arzetmesidir.

Yine bu da ikiye ayrılır,

Şer’an sahih olan şefaat: Allah’ın izniyle gerçekleşecek şefâttir. O’nun izni olmadan asla gerçekleşmez.

Şirk olan şefaat: Kim olursa olsun, ölülerden şefaat dilemek, medet ummak buna örnektir. Çünkü ölülerden şefaat bekleyenler, ölülerin bir şeye güçlerinin yeteceğine inanan kimselerdir ki bu kesinlikle caiz değildir. Onlardan şefaat dileyenler adak ve kurban gibi amellerle onlara yakınlaşmayı hedeflerler. (Allah korusun)

Tevessül: Allah’tan, bir vesile edinerek şefaât istemek; dinî veya dünyevî ihtiyacının giderilmesini talep ve niyaz etmektir. Kul, edindiği vesileyle Allah’a yakın olmayı umar, O’ndan ihtiyacını gidermesini ister.

Kur’ân ve sünnette sabit olan sahih tevessül; kulun Allah’ın güzel isimlerini ve yüce sıfatlarını vesile kılacağı tevessül; yine  yalnız O’nun rızasını gözeterek yaptığı salih amelleri ve hayatta olan salih bir kuldan kendisi için duâda bulunmasını talep etmesi gibi vesileler edinmek suretiyle yapacağı tevessüldür. Ancak; [“... falan’ın hürmetine”, “...filan’ın himmetiyle” gibi] kim olursa olsun şahısların zatlarıyla, makamlarla, mevkilerle vesile edinmek şeklindeki tevessül ise, ne Allah’ın Kitabı’nda ne de Rasûlü’nün Sünneti’nde yeri olmayan birer bidattırlar ki, bunlardan sakınmak farzdır.

Yemin: Kendisine yemin edilenin yüceltilmesidir. Tâzim (yüceltme) ise bir tür ibadettir. İbadet de ancak Allah’a yapılır. Allah’tan başkası adına yemin etmek şirktir, kendisine yemin edilen şeyi Allah’a eş tutmaktır. Bu da tevhid akidesine zarar verir. Allah Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem “Kim Allah’tan başkasıyla yeminde bulunursa, şirk koşmuş (Allah’a eş tutmuş)tur” buyurmuşlardır.[18]

Besmele: Her söz ve işe Allah’ın adı ile başlamaktır. Allah’tan başkasının adıyla başlamak caiz olmadığı gibi, “Allah ve halk adına” demek gibi O’nun adıyla beraber başkalarının da adını anmak da caiz değildir.

Nezir (Adak): Müslümanın aslında kendisine vacip olmayan bir ameli, Allah rızası için yapmayı kendisine vacip kılmasıdır. Nezrin Allah’tan başkası için yapılması da; bir ibadet olduğu için câiz değildir. Daha önce geçtiği gibi Allah’tan başkasına hiçbir zaman ibadet edilmez.

Ulûhiyyet tevhidi, Allah -azze ve celle-’nin tebliği için Peygamberler gönderdiği, Kitaplar indirdiği, uğruna Cennet ve Cehennem’i yarattığı, yine bunun için cihadın meşru kılınıp muvahhidlerle müşrikler arasında savaşlar verilen tevhidin en üstün mertebesidir. Bu tevhid akidesine sahip olmadan ölenler; müşrik olarak hayatlarını noktalayarak ebedi Cehennemi seçmek suretiyle hüsrana uğrayacak, dünya hayatları boşa gidecek kimselerdir! (Allah korusun!)

Özetle: Müslümanın, izzeti; ibadet ve sevgisini başkasına değil yalnız Allah’a mahsus kılarak araması, Allah korkusunu tüm korkulara tercih etmesi, mutlak surette itaata layık Allah’tan başka kimseyi tanımaması ve sözünde, duâsında, nezrinde, yemininde kısaca tüm ibadetlerinde hiç bir şeyi O’na eş koşmadan, hakimiyeti yalnız Allah’a vererek dosdoğru bir kul olmak Uluhiyet tevhidinin kapsadığı hususlar arasında yer alır! (Allah bizleri buna muvaffak kılsın)[19]

 

İsim Ve Sıfat Tevhidi

 

Allah’ın isim ve sıfatlarını konu eden tevhidin bu kısmının özü, Allah azze ve celle’nin Kur’ân ve sünnette bildirilen isim ve sıfatlarının tümünü olduğu gibi ispat ve ikrar etmektir.

Bu konuda Selef’i Salihin’in, sahâbe ve tâbiin’in dayandığı esas; Allah -azze ve celle-’nin Kur’ân’da bildirdiği ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem in sünnetinde yer alan sahih delilerden öğrendiğimiz, tüm isim ve sıfatları: iptal (ta’til), kullarınkine benzetme (teşbih), kullarınkiyle bir görme (tecsim), değiştirme (te’vil) yapmaksızın bildirildiği gibi ikrar etmek şeklindedir.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O semî  (işiten) ve Basîr (gören)’dir” (Şûrâ, 42/11)

“Benzeri hiçbir şey yoktur” ayeti, Allah’ın sıfatlarının mislinden sözetmek isteyen ve O’na bir keyfiyyet biçmek isteyen (Müşebbihe, Mücessime vs. gibi)’lere bir reddiyedir. “O Semî (çok işiten) ve Basîr (gören)’dir” ayetin bu kısmı ise, Allah’ın sıfatlarını iptal, tevil ve tahrif eden (Muattile, Cehmiye, Mutezile vs. gibi)’lere bir cevaptır. Selef-i Salihin (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) şeriatın naslarıyla sabit olanı ayrıntılarıyla kabul eder ve kabul etmediğini de genel olarak ayrıntılarına girmeden reddederlerdi.

Onlar, Allah hakkında duymak ve görmeyi ispat ederlerken, kullara benzetmeyi de (teşbih) O’nun mukaddes kemaline aykırı olduğu için toptan reddettiler. Görülüyor ki, “Selefin yolu iki batıl (te’vil ve tâ’til) arasındaki tek hak yoldur. Bunlardan biri Allah’ın sıfatlarını kullarınkine benzetiyor (teşbih, tecsim), diğeri de bu sıfatları yok kabul ederek iptal (ta’til, te’vil)’e kaçıyor.

“Allah’ı gereği ve lâyıkı vechiyle takdir etmediler...” (Zümer, 39/67)

Sıfatları kullarınkine benzeten (Müşebihe, Mücessime vb.): puta; sıfatları iptal eden (Muattile, Cehmiye vb.)’de yokluğa/adem’e kulluk etmektedirler. İsim ve sıfatları Kur’ân ve sünnet’te yer aldığı şekliyle kabul eden (Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat) ise, göklerin ve yerin ilahı olan Allah’a kulluk etmektedir.

İsim ve sıfat tevhidi şu esaslar üzerine bina edilir,

Allah -azze ve celle-’nin isim ve sıfatları hakkındaki naslar, (Kur’ân’ı Kerim’den ayetler ve Sünnetten sahih hadisi şerifler) le sabittir.

Allah’ın isim ve sıfatlarında teşbihten kaçınmalı, bunlara olduğu gibi inanıp kullarınkine benzetmeyi kesin olarak red etmeliyiz.

Allah’ın sıfatlarının keyfiyetini (nasıllığını) araştırmaktan kesinlikle sakınmalıyız.

“O, kulların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O’na hiçbir şey gizli kalmaz) O’nun dilemesi hariç, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler” (Bakara, 2/255).

Allah’ın isim ve sıfatlarının anlamı, sözlük anlamıyla hepimizce bilinen bir gerçektir. Ancak gerçeği Allah -azze ve celle- kendi katında bir ilim olarak saklı tutmuştur. Allah bize isim ve sıfatlarını bildirmiş, fakat bunun keyfiyetini (nasıllığını) haber vermemiştir.

İmam Mâlik Radıyallahu anh, zamanındaki ve de kendinden önceki tüm ilim ehli gibi “Rahman Arş’a istivâ etti” (Tâhâ, 20/5) ayetinden sorulduğunda “istivâ bilinir (malum); nasıllığı bizce bilinmez (keyfiyeti meçhul); buna iman etmek vacip; hakkında soru sormak ta, bid’attır” yanıtını vererek bu konudaki Ehl’i Sünnet Ve’l-Cemaat akidesini bizlere bildirmiştir. Tevfik Allah’tandır.

Sahâbe ve Tâbiin’in metodunun özünde te’vilden kaçınmak vardır. Çünkü te’vil bir sıfatı iptal edip yerine başka bir sıfatı kabul etmektir, bir tahriftir.

Kitap ve Sünnette bildirilen isim ve sıfatları Cehmiyye ve Mu’tezile iptal ve te’vile gitmişlerdir; “Yedi”el “nimet”, “istivâ”yı “istila” (güç kullanıp hükmü dışında olmayan bir şeyi sonradan hükmüne geçirmek için kullanır) şeklinde tahrif yaparak Ebu Hanife, İmam Şâfî, İmam Mâlik, İmam Ahmed’in de (Radıyallahu Anhum) içlerinde bulunduğu Selefi Salihin’in yolunu terketmişlerdir.

Onlar bu ve benzeri dalâlet ehli felsefecilerin te’villerinden uzak durmuşlardır. Biz de Sahâbe ve tâbîinin itikad ettikleri gibi itikad ederiz. Çünkü onlar, nübüvvet çağına bizden daha yakın olmaları nedeniyle, diğerlerinden daha bilgili ve anlayış sâhibidirler. Nehir, kaynağına yaklaştıkça daha duru ve berrak akar!

Onların; teşbih, tâ’til, tecsim ve te’vil’i reddetmesinin nedeni Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem’den öyle öğrenmeleridir!

İşte bunun için imam Ebû Hanife, İmam Şâfî, İmam Mâlik, İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesâi, Ebû Davud, Sevrî, Süfyan İbn Uyeyne ve İbn Huzeyme vb. gibi ümmetin ulemâsı bu akideyi korumaya ömürlerini verdiler. İslâmı ve O’nun saf akidesini günümüze kadar aynı saflıkta ulaştırdılar. Dini cahillerin elinde bir oyuncak olmaktan kurtardılar (Allah hepsinden razı olsun).[20]

 



[1] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[2] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[3] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[4] Müslim.

[5] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[6] Müslim.

Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[7] Buhari.

Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[8] Buhari, Müslim.

Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[9] Sahihtir. Ahmed.

Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[10] Müslim.

[11] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[12] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[13] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[14] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[15] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[16] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[17] Buhari, Müslim.

[18] Sahihtir, Ebu Dâvud.

[19] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.

[20] Abdullah Yolcu, Dünyaya Geliş Gayesinin Gerçeği Tevhid, Guraba Yayınları El Broşürleri.