Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Önsöz - İslami Bilgiler - Cagdas - 1. Sayfa

ÖNSÖZ

 

Günümüzde İslâm dünyası en kötü, en acıklı dönemle­rinden birini geçiriyor. Bu döneme "şaşkınlık dönemi" di­yebi­liriz.

İslâm dünyası daha önce bir çok krizli, hatta felâketli dö­nemlerden geçti. Bu acı dönemlerde müslümanlar kimi za­man yeryüzündeki egemenliklerini, kimi zaman güven­lik ve dirliklerini, kimi zaman da topraklarını ve servetle­rini kaybet­mişlerdi. Böyle olmasına rağmen müslümanlar, bütün tarih­leri boyunca günümüzdeki kadar karanlık ve acı bir dönem hiç yaşamamışlardı.

Meselâ Peygamberimizin (s.a.v) ölümünden hemen son­ra başgösteren dinden dönme (riddet) krizi, hiç kuşkusuz, ciddi bir krizdi. Yeni doğan İslâm devletini daha emekle­me çağında neredeyse yokolmakla tehdit eden, hareketten alı­koyan bir kriz. Fakat olaylara evrensel ilâhî geleneğin (sü­nen-i rabbani) gözlüğü ile bakabilenler, bu kargaşalık­lardan Arap yarımadasının orasında -burasında başkaldır-mış olan döneklerin (mürtedlerin) değil, İslâm devletinin muzaffer ola­rak çıkacağım kuşkusuz görüyorlardı. Sebebi­ne gelince müslümanların bağırlarına basmış oldukları hakka olan iman­ları, Rabb'lerine bağlılıkları ve dinlerine karşı samimi­yetleri, döneklerin (mürtedlerin) uğrunda sa­vaştıkları uy­durma batıllarına karşı besledikleri tutkun­luktan katkat fazla idi. Üstelik bu çıkışları arzu ve ihtiras­larından başka herhangi bir "ideal" değere dayanmıyordu.

Gerçi sahabiler bu kargaşalıklar karşısında önceleri he­yecana kapılmışlar ve halife Ebu Bekir'e -Allah ondan razı olsun- döneklerle hemen savaşa girişilmemesi yolunda gö­rüş bildirmişlerdi. Fakat onların bu görüşleri, yüce Al­lah'ın dinini zafere ulaştıracağından kuşku duydukların­dan ileri gelmiyordu. Girişilecek savaşı başarıya ulaştıra­cak güçte bir ordu meydana getirilmesi için zaman kaza­nılsın diye böyle düşünmüşlerdi. Fakat Hz. Ebu Bekir'in köklü imanı, yüce Allah'ın bu dini yeryüzüne egemen kıla­cağını belirten vaa­dine karsı beslediği derin güven ve dö­nekleri Allah'ın iradesi ile başbaşa bırakma yerine onları Allah'ın buyurduğu cezaya bir an önce çarptırmaya giriş­mek hususundaki bilenmiş du­yarlılığı, sahabilerin vicdan­larını tutuşturan birer kıvılcım olmuş ve Ebu Bekir'in ar­kasında tek saf halinde yeralmalarını sağlamış, sonunda yüce Allah (c.c.) vaadi uyarınca dinini zafere ulaştırmıştır.

Hz. Osman'ın (r.a.) öldürülüşü ile bu fitneyi izleyen Hz. Ali ile Muaviye -Allah onlardan razı olsun- arasındaki sa­vaş­lar da gelişme çağının ilk aşamasını yaşayan ve dışar­dan topraklarına göz dikilen İslâm devleti için büyük bir kriz idi. Fakat o günün olaylara dışardan bakabilen objek­tif gözlem­cileri bu krizin nihaî çözüm noktasına şüpheli gözlerle bak­mıyorlardı.

Çünkü söz konusu çatışma -bütün derinliğine ve müs-lümanları ayrılığa sürükleyen bütün acı sonuçlarına rağ­men- İslâmiyeti yeryüzünde egemen kılmak üzere kimin iktidara geleceği üzerinde idi, yoksa İslâmın "özü" ile ilgili değildi. Yani o günkü tartışmaların konusu "Acaba müslü-manlarm yaşama düzenlerinin temeli İslâm mı, yoksa bu­nun yerine başka bir sosyal düzen mi olmalıdır?" değildi.

Ayrıca o günün müslümanlan karşısında inanç siste­minde gerçek payı bulunduran ya da yaşadıkları hayat tar­zına, müslümanların inançlarına ve hayat tarzlarına bağlılık­larından daha çok bağlı olan bir dış güç yoktu. Çünkü evren­sel ilâhî geleneğe (sünnetullah'a) göre aslında Allah'ın takdiri olan zafere ya da bozguna götüren temel faktörler bunlardır. Asker sayısı, silâh üstünlüğü ve savaş planlan bu faktörler­den sonra gelir. Gerçi bu saydıkları­mızın da ikinci dereceden faktörler olarak son çözümde hesaba alınması gereken önemli ağırlıkları vardır. Çünkü bunlar yüce Allah'ın edinil­melerini emrettiği ve evrensel yasasının bir parçası saydığı "sebeplerdendirler. Fakat maddî sebepler; tek başlarına bu işi bitiremez, sonuca ulaştıramaz.

Uzun süreli haçlı savaşları ile Moğol saldırıları da İslâm tarihinin önemli kriz dönemleri oldu. Hatta bu kriz­ler -kısa bir süre için de olsa- İslâmiyetin yeryüzündeki egemenliğine tümü ile son verebilecek ve müslümanların kökünü kazıya­bilecek gibi göründüler. Fakat sonuç öyle olmadı. Nihaî zafer yüce Allah'ın takdiri ile müslümanla­rın oldu.

Bu kriz dönemlerinin gerek başlannda gelen bozgun ve gerekse sonlannda ulaşılan zafer - bu sonuçların her ikisi de -evrensel ilâhî geleneğin- Kâinattaki hiç bir şeyin ilke­lerine ters düşemeyeceği o temel yasa sisteminin- ilkeleri­ne uy­gundu.

Sebebine gelince o dönemlerde müslümanların durumu kötü idi; günahkârlıklarla, bidatlerle, sapık akımlarla, bö­lün­meler ve guruplaşmalarla dolu idi. Bütün bu terslikler onları yüce Allah'ın dinini destekleyip yeryüzünde ege­men kılma görevinden alıkoyuyordu. Bu yüzden düşman ordu­ları müslümanların yurtlarını işgal ederek geçici bir süre için egemenliklerine son verebilmişlerdi.

Fakat vicdanlardaki inanç koru henüz sönmemişti; sa­dece umursamazlığın, ters akımların ya da maddeye dö­nük ihtirasların külleri üzerini örtmüştü. Bundan dolayı kalabalık­ları tekrar İslâmın özüne çağıran önderler ortaya çıkıp sıcak nefesli seslerini duyurur-duyurmaz o kor, üze­rini örten kül­lerden arınarak yeniden tutuşmaya koyuldu. Bunun arkasın­dan da hemen zafer geliverdi. Başka türlü söylersek Se­lâhaddin-i Eyyûbî ortaya çıkıp insanlara "Al­lah'ın yolundan uzaklaştığınız için bozguna uğradınız. Bu­na göre tekrar bu yola sarılmadıkça zafere ulaşamayacak­sınız" diye haykırınca, İbni Teymiyye ortaya çıkarak İslâm inancım kelâmcılann bulanıklık ve sapıklıklarından arın­dırınca ve Bahreyn hükümdarı Kuduz "Eyvah, İslâm elden gidiyor!" feryadı ile kılıç kuşanarak ortaya atılınca ve müslüman halk kalabalıkları bu öndere uyup hem inanç hem de davranış plânında yüce Allah'a iman tazeleyince müslümanlar kendile­rinden kat kat güçlü kâfir ve müşrik ordularım tepeleyerek çabucak zafere ulaşıverdiler.

Öte yandan Endülüs felâketi, müslümanların bölünme­le­rine, parçalanmalarına, biribirlerine karşı hristiyan düş­man­ları ile işbirliği yapmalanna ve savaşa girişmelerine böylece yüce Allah'ın buyruğunun tam tersine "müminleri bırakıp müslümanlara karşı yapabilecekleri hiç bir kötü­lüğü ard­larında bırakmayan kâfirleri dost edinmelerine" karşı ilâhî bir ceza olarak başımıza geldi. Mubah olan ve olmayan ihti­rasların yolaçtığı fitneler de işin cabası.

Gerçi Endülüs bir daha müslüman olmadı ama İslâmiyetin gelişme gücü, büyüme enerjisi genelde tükenmis değildi. Nitekim aşağı-yukan İslâm güneşinin Endü­lüs semalanndan çekildiği günlerde yeryüzüne egemen ol­maya aday genç bir İslâm devleti tarih sahnesine çıkmıştı. Bu devlet tam dört yüzyıl boyunca İslâmın varlığını koru­mayı başarmış, sınırlarını hristiyan dünyasının içerlerine kadar genişleterek bir taraftan "Viyana"ya ve öbür yandan "Petersburg'a kadar dayandırabilmiş, gerek Avrupa'da ve gerekse Asya'da milyonlarca insanın müslüman olmasına aracılık etmiştir.

Fakat müslümanlann günümüzde yaşadıkları kriz, geç­mişteki bütün benzerlerinden daha karanlık ve daha acıdır. Böyle olmasına rağmen hiç kuşkum yok ki bu kriz de, diğer­leri gibi geçip gidecek ve yüce Allah (c.c.) tekrar dinini yeryü­zünde egemen kılacaktır.

Fakat bu son krizin taşıdığı özelliği iyi tanımalıyız. İyi ta­nımalıyız ki; onun geçmiş benzerlerine göre neden daha uzun sürdüğünü ve öte yandan yüce Allah'ın (c.c.) izni ile ondan nasıl kurtulacağımızı anlayabilelim ve yine yüce Al­lah'ın izni ile kurtuluşa ulaştıracak sebeplere sarılalım.

Birinci Haçlı savaşlan iki yüzyıl kadar (M. 1091-1291) sürmüştü. Bu savaşlar sırasında ve hemen arkasından da Moğol saldırılan geldi. Gerçi bu felâketli dönemin müslü-manlan bidatlere, hurafelere ve günahlara dalarak, umur­samazlığa, ihmalkârlığa ve sebeplere sarılmaktan geri kal­maya kapılarak gerçek İslâmın uzağına düşmüşlerdi. Fakat İslâmın özü, ne inanç sistemi, ne rejim ve ne de sos­yal hayat tarzı olarak hiç bir zaman vicdanlarında tartış­ma konusu olmamıştı. Hatta Haçlılar ve Moğollar önünde bozguna uğra­dıklarında bu bozgunun vicdanlarına yansı­ması, inanç sis­temi, siyasî rejim ve pratik hayat tarzı ola­rak İslâm'ın özün­den kuşkuya düşme veya düşmanlarının inançlanna, düşün­celerine, duygularına, siyasî rejimlerine ve davranış tarzlarına göz dikme ya da düşmanlarının ha­yat tarzlarına dayanak oluşturan herhangi bir "gerçek kı­rıntısına" sahip olduklarına -Bir an için bile olsa- ihtimal verme yahut inanç, siyasî rejim ve sosyal hayat tarzı ola­rak İslâm'dan başka bir "hak" sistemin varolabileceğim sanma şeklinde olmamıştır.

Başka bir deyişle onlar hiç bir zaman yüce Allah'ın (c.c.) indirdikleri ile hükmetme ilkesini kuşku ve tartışma konusu yapmamışlardı. Çünkü bu ilke, onların müslümanlıklarının, İslâm'ı anlayışlarının ayrılmaz bir parça­sıydı. Hatta bu ilke, onlann İslâm anlayışlarına göre -ki aslında da öyledir- müslüman oluşlarının dolaysız bir ge­reğiydi.

Bundan dolayıdır ki; düşmanları önünde kısa olmayan bozgun dönemlerinde bile azimlerini yitirmemişler, düş­man­ları karşısında aşağılık duygusuna kapılmamışlar, tam ter­sine yüce Allah'ın (c.c.) şu buyruğunun canlı sem­bolleri ol­muşlardır:

"Gevşemeyiniz, hayal kırıklığına düşmeyiniz. Çünkü eğer gerçekten mümin iseniz siz üstün geleceksiniz." (Ali-îmran/139)

Çünkü onlar "mümin'diler!

Hatta bu bozgun dönemlerini yaşarken bile düşmanla­rını alabildiğince küçümsüyor, hor görüyorlardı. Çünkü düşman­larının inançları ve düşünceleri, doğru inanç siste­mi ve "Hak" düşünce ile bağdaşmıyordu. Çünkü ahlâk an­layışları ve dav­ranış tarzları İslâm ahlâkı ve davranış tar­zı ile uyuşmuyordu. Müslümanların görüşlerine göre Mo­ğollar, ne dinleri ve ne de uygarlıkları olmayan bir "bar­bar" sürüsü idiler. Haçlılar da "Haç"a tapan bir müşrik topluluğu idi. Üstelik her ikisi de ırz kıskançlığı ve namus duygusundan yoksun, ahlâksız birer toplum idiler.

Fakat son "Haçlı Savaşlan"ndaki durum daha öncekine göre çok farklı oldu. Bu dönemde müslümanlar "İslâm'ın özü"nden büyük oranda saptılar. Bu sapma sadece davra­nışlarla sınırlı kalmadı, düşünce tarzını da etkisi altına al­dı.

İslâm bütününün temeli ve ana kolanlarının en büyüğü olan "Lailâheillellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" kavra­mı gerçek anlamı ile ilgisiz, müslümamn pratik hayatında günde bir kaç kez dille tekrarlanmanın ötesinde hiç bir et­kisi olma­yan kof bir söze dönüştü. Üstelik inanç sistemini hurafeler bürümüş ve sırf Allah'ın dergâhına yönelmesi gereken aracı­sız ve saf ibadetin yerini türbelere, velilere ve şeyhlere yö­neltilen ibadet almıştı.

Geniş ve yaygın anlamlı ibadet kavramı,sayılı ibadet davranışlarının dar sınırları arasına hapsedildi. Bu sayılı ibadeteri yapanlar bütün ibadet görevlerim yerine getir­miş sayıldı, hiç kimse kendilerine Allah'ın karşısında yeri­ne ge­tirmeleri gereken başka yükümlülükleri olduğunu hatırlat­madı. Üstelik bilinen ibadet davranışlarım da dün­ya hayatı üzerinde hiç bir fonksiyonu, hiç bir etkisi sözko-nusu değilmiş gibi, pratik hayattan tamamen kopuk hale getirildiler!

Doğru yorumlandıklarında birer itici ve ileriye götürü­cü güç kaynağı olan kaza ve kader kavramları olumsuz yo­rum­lan ile geri bırakıcı, çalışmaktan, gelişmekten, hare­ketten ve sebeplere yapışmaktan alıkoyucu birer miskinlik gerekçesi haline getirildi. Bunun yanında üstelik büyücü­lük ve cincilik gibi gizli güçlerden medet umulmaya kalkı­şıldı. Böylece müslümanlar, yüce Allah'ın (c.c.) olağan-dışı kanunlarının peşine düştüler. Oysa yüce Allah kendilerine olağan kanun ve gelenekleri ile uyum sağlayarak gerçek anlamda kendisine dayanmak şartı ile bu kanunlann nor­mal akışını sağlayacak sebeplere sarılmalarını emretmişti. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Ey müminler, eğer siz Allah'ın dinini desteklerseniz, o da size yardım eder ve ayaklarınızı yere sağlam basmanızı sağlar." (Muhammed/7)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bu konuda şöyle buyu­ruyor:

"Ey Allah'ın kulları, tedavi olunuz. Çünkü Allah verdi­ği her hastalığın mutlaka devasını da vermiştir." (Buhari)

Dünya ile Ahireti biribirine bağlayan ve Peygamberi­mizin -salât ve selâm üzerine olsun- ifadesi ile dünyayı Ahiretin "tarlası" sayan dünya-Ahiret kavramı, yerini; dünya ile Ahiret arasına kesin bir ara kesit koyan, bu iki alemi biribirine karşı kutuplaştıran ve zıtlaştıran bir anla­yışa bıraktı. Öyle oldu ki, dünyayı isteyenler Ahireti ter-kettiler, Ahireti isteyenler de dünyayı terkederek "bir lok­ma bir hırka" ile yetinmeyi benim­sediler.

Bu arada dünya kalkınma ve gelişmesi, Ahiret uğruna dünyanın ihmal edilişine paralel olarak ihmale uğradı. Bu ihmalin sonucu olarak fakirlik, cahillik, hastalık ve uygar­lık, teknoloji, ilim ve düşünce alanlarında geri kalmışlık birer kara bulut gibi insanlarımız üzerine çörekleniverdi. Üstelik müslümanlar bütün bu felâketleri, karşısında kat­lanmaktan ve boyun eğmekten başka hiç bir çıkar yollan bulunmayan bir "ilâhî kader" sanmaya kalkıştılar.[1]

Bütün bu tersliklere ek olarak insan hayatı ruhtan so­yutlanmış ve tümü ile hayat denen realite, gündelik yaşa­ma yön veren canlı bir yöntemin parçası oldukları için de­ğil, sırf "gelenek" oldukları için korunan ata mirası geleneklere dönüştürüldü. Bu anlayışa göre ibadetler, günde­lik davranışlar, kadının örtünmesi, ırz-namus titizliği Al­lah'a yöneltilmiş şuurlu birer ibadet ya da pratik hayatı yön­lendiren ana sistemin birer parçası olmaktan çok; sa­dece bir "gelenekliler.

İşte müslümanları bu acıklı durumda yakalayan yeni dö­nem "Haçlı savaşları" koptuğu zaman beliren en güçlü ihti­mal, onlann bu saldırılar karşısında çöküntüye uğra­yarak yokoluşun karanlığa gömülmeleri idi!

* * *

Gerçi tarih milâlî onyedinci yüzyılı ile ondokuzuncu yüz­yıl arasındaki dönemde müslümanların, istilâcı hristi-yan ordularına karşı giriştikleri başarılı direnişlere ve kahramanca cihadlara şahid oldu. Bu yiğitlik destanları Kuzey Afrika'da, Orta Afrika'da, Nil vadisinde (Mısır ve Sudan'da), Hindis­tan'da, Malaya'ya, Endonezya'da, Fili­pinler'de ve sonradan faşist ve hristiyan Rus saldırganları tarafindan yutulan Ortaasya'da yazıldı.

Fakat bu kahramanlıklar, teslim olmadan önceki son darbelerini vuran bozguna uğramış, dağılmış kuvvetlerin son çırpınışları idi. İslâm inancı, bulutların arkasına çe­kilmişti. Bu yüzden bu insanlar için bozguna uğramak ve düşmana tes­lim olmak haklı bir akıbet olarak belirmişti.

Müslümanların uygarlık gerilemesine uğradıkları dö­nemde karşılaştıkları gürbüz Batı uygarlığı hakkında çok şey söylenebilir. Bilindiği gibi bu karşılısına, müslümanla­rı ruhî bozguna uğratmış, onları Batılıların düşünceleri, politik re­jimleri önünde aşağılık duygusuna düşürerek dinlerinden, ahlâklarından ve geleneklerinden kopmaya sürüklenmişti.

Karşılaşan iki uygarlık arasındaki farklılık hakkında söy­lenenler aslında doğrudur. Fakat müslümanların uğra­dıkları ruhî bozgunun ve Batı dünyası karşısında kapıl­dıkları aşağı­lık duygusunun, iki uygarlık arasındaki fark­tan kaynaklandı­ğım sanmak, sadece gerçeğin uzağına dü­şürücü değil, aynı zamanda ileri derecede şaşırtıcı bir gö­rüştür. Çünkü bu gö­rüş, bozgunun gerçek sebeplerini ve buna bağlı olarak bu çıkmazdan kurtuluşumuzun yollarını görememize yolaçmaktadır.

Müslümanlar, tarih sahnesine çıktıkları ilk yıllarda be­de­vilik dönemlerini yaşıyorlardı. Çevrelerinde yaşayan "uygar milletler"in gerek maddî uygarlık ve gerekse bilim alanların­daki birikimlerinden tümü ile yoksundular. Bun­dan dolayı gerek maddî uygarlık ve gerekse bilim alanla­rında ilerleye­bilmek için bu alanlardaki eksikliklerini do­ğu ve kuzeylerin­deki "ilerlemiş" devletten, yani Farslar ile Bizanslılardan kar­şılamak zorunda idiler.

Gerçekten de böyle yaptılar. Fakat böyle yaparken asla bu milletler önünde boyun eğmediler, onlar karşısında aşa­ğılık duygusuna kapılmadılar. Sebebine gelince "üs­tün" olanlar onlardı, çünkü "mümin" diler!

O dönemin müslümanları, çevrelerinde yaşayan kâfirle­rin ve putperestlerin ilimlerini öğrenmeye şiddetle muhtaçtı­lar. Fakat bu ağır ihtiyaçlı durumları, onları kâfirler ile putpe­restler önünde kendilerini küçük görme­ye ve aşağılık duygu­suna kapılmaya sürüklemedi. Tersine biliyorlar ve iliklerine kadar hissediyorlardı ki, "üstün" olanlar kendileri idi. Çünkü "üstünlük" Allah'a, Peygam­berine ve müminlere özgü idi, kâfirler ile putperestlere ait değildi. Bu kâfirler ve putperestler dünyanın bütün bilgi­lerine ve yeryüzünün tüm hazinelerine sahip olsalar bile farketmez, durum değişmezdi!

Müslümanlar çevrelerindeki milletlerden ilim alırken imanlanndan kaynaklanan bu karşılanndakine yüksek­ten bakan tutumları, gayet açıktır. Bu onurlu yaklaşımın en belir­gin özelliklerini şu iki noktada görürüz:

1-  Müslümanlar, düşmanlarından ilim almak zorunda kalmanın baskısı ile asla onlar karşısında ruhî bozguna uğ­ramamışlardır.

2- Müslümanlar, düşmanlarında bulunan her türlü bil­giyi yurtlarına aktarmaya kalkışmamamışlardır. Tersine aldıkları her bilgiyi şuurlarının süzgecinden geçirerek al­dılar. Bunun sonucu olarak sadece ihtiyaç duyduklan bil­gileri aldılar. Üs­telik bu bilgilerin inançları ile müslüman­lıkları ile çatışmama­sını şart koştular. Buna karşılık ken­dilerine yararlı olmayaca­ğını düşündükleri veya inançları ve müslümanlıklan ile çatı­şan bilgilere asla el sürmediler.

Bu şahsiyetli tutumun en bariz örneği eski Yunan ilim­le­rinin çoğunu bünyelerine aktaran müslümanlarm çok yaygın üne sahip olmalarına rağmen klâsik Grek masalla­rını (mito­lojilerini) almamış olmalarıdır. Çünkü müslü-manlar bu ma­salları, taraflarına dönüp bakmaya değme­yen, daha doğrusu aşağılar ve umursamaz bakışlarla gö­rülmesi gereken, sapık­lığa batmış birer putperestlik ürü­nü saydılar.

Buna karşılık son ilim ve uygarlık iktibası, aktarma ey­lemi sırasında takınılan tutum, bundan çok farklı oldu!

Bu farklılık yüzeysel bakışların ilk plânda sandıkları gibi alıcı ve verici uygarlıkların arasındaki hacim farkın­dan değil, ilk ve ikinci uygarlık iktibaslan arasındaki "tu­tum" farkından kaynaklanıyor.

İlk uygarlık alış-verişi sırasında müslümanlar "alıcı" taraf olmalarına rağmen üstün olan tarafı temsil ediyor­lardı. Çünkü imanlanndan kaynaklanan üstünlük duygusu hayatlarını karakterize ediyor ve tutumlarını belirliyordu.

Buna karşılık ikinci uygarlık alış-verişi sırasında inanç gerilemiş ve bulutların arkasına saklanmıştı. Bu yüzden artık onur ve üstünlük duygusu sözkonusu değildi. Sözko-nusu olan psikolojik bozgun, aşağılık duygusu, faydalı-za-rarlı islâmiyetle bağdaşır-çatışır ayırımı yapmaksızın Ba­tıda bu­lunan her şeyi hiç bir şuur süzgecinden geçirmeden aktar­mak, kopya etmekti. Çünkü "Çağdaş Müslüman"ın (!) da­yanma merkezi artık İslâmiyet olmadığı gibi karak­teristik özelliği, doğru inançtan ve ilâhî metodu uygula­maktan kay­naklanmıyordu.

Bu gün devran dönüyor ve bu devranın son yüzyıllarda-ki müslümanlara dönük karanlık yüzü batmaya ve buna kar­şılık İslâm yurdunda yeni bir sabahın şafağı sökmeye başlı­yor.

Başta okumuş gençlik olmak üzere insanlarımız tekrar İslâm'a dönmeye başladılar. İslâm'ın bu uyanık arayıcıları onun, ilk indirildiği dönemde olduğu gibi saf, berrak şekli­ni arıyor, bulut katmanlarmm ardında ve toz tabakaları­nın al­tında belirsiz hale gelen görüntüsü ile yetinmek iste­miyorlar.

İslâmiyetin bir zamanlar egemen olduğu bütün yeryü­zü parçalarında bu gün, İslamcı diriliş akımları, insanlan İslâm'a çağıran dâvetçiler, İslâmiyetin fiilen uygulanacağı günü, müslümanlarm gerçek ve orijinal kimlikleri ile yer­yüzünde egemenlik kuracaklan günü sabırsızlıkla bekle­yen bir gençlik vardır. Sözünü ettiğimiz idealist gençliğin bu beklentisi yüce Allah'ın (c.c.) şu ayette dile gelen vaa­dinden kaynaklanıyor:

"Allah, içinizden iman ederek salih ameller işleyenlere vadetti ki; kendilerinden öncekiler gibi onları da yeryü­zünde egemen kılacak ve kendilerinin seçip beğendiği din­lerini kökleştirecek ve korku dönemlerinin ardından onla­rı tam bir güvene erdirecektir." (Nur 155)

Bu yol üzerinde yürümeyi zorlaştıran bir çok engel var­dır, fakat bu engeller ilerlemeyi durduracak nitelikte de­ğildir.

Bu engeller arasında bir yanda halkın İslâm'ın gerçek mahiyetini bilmemesi, gerek düşünce ve gerekse davranış plânında bu gerçekten büyük oranda uzak düşmesi vardır.

Diğer yanda genç kuşaklar başta olmak üzere bütün müslüman halkı İslâmiyetten tamamı ile kopmaya, Doğu ve Batı kanatlan ile Batıya bağlanmaya ve bütün ahlâk bağla­rından sıyrılmaya özendiren yoğun bir ideolojik sa­vaşla karşı karşıyayız.

Bunlar yanında dünyanın her yanında İslâm'a karşı pusu kurmuş, onun davetçilerine ağız açtırmayan ve bu davetin karşısına ellerinden gelen her engeli çıkaran düş­manlar var­dır.

Fakat bu zorlukların karşı tarafında bir takım sevindi­rici müjdeler de vardır. Bana göre bu müjdeler, yolumuzu kesen engellerden daha önemlidir.

Sebebine gelince bu gün İslâm dünyasının her köşe ve bucağında görülen İslâmî uyanışı, çeşitli kanıtların des­tekle­diği tarihî bir olaydır. Çünkü bu uyanış bir yandan Haçlılar ile Siyonistlerin iki yüz yıla yakın süren müslümanlan İslâm'dan koparma çabalarının ardından geliyor. Bir yandan da insanlık tarihinin önemli bir dönüm nokta­sını yaşarken maddeci ve kof uygarlığından ümit kesmeye ve yeni bir kurtarıcının yo­lunu gözlemeye başlamışken karşımıza çıkıyor.

Yalnız şunu bilmek gerekir ki; müslümanlar eğer pen­çe­sinde kıvrandıkları bunalımdan çıkabilmek, altında ezil­dikleri ağır baskılarla adım atmalannı engelleyen pranga­lardan kurtulmak istiyorlarsa kendilerine yüce Allah'ın bağışladığı, armağan ettiği dinlerine samimi ve özüne uy­gun bir dönüş yapmak zorundadırlar.

Tıpkı bunun gibi eğer insanlık, yaşadığı ağır krizi atlat­mak ve çağdaş sapıklığından (cahiliyetinden) kaynakla­nan problemlerini çözüme kavuşturmak istiyorsa "insan­lar ara­sında adaleti gerçekleştirsin ve müminlere şifa ve rahmet olsun diye yüce Allah tarafından yeryüzüne indiri­len" ilâhî metoda sarılmak zorundadır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Gerçekten biz Peygamberimizi açık deliller ile gönder­dik ve onlarla beraber Kitab'ı ve ölçüyü indirdik ki, insan­lar adaleti yerine getirsinler." (Hadid/25)

"İndirdiğimiz Kur'anın bazı ayetleri müminler için şifa ve rahmettir." (İsra /82)

Fakat yapılacak iş, üzerine halı döşenmiş asfalt bir yol­da gezinti yapmak değildir. Tersine önümüzdeki iş, diken­lerle, gözyaşları ile, kanlarla ve işkencelerle dolu bir yolda katla­nılacak meşakkatli bir yolculuktur.

Bu dinin müminleri, İslâm'ı kuşatan bütün düşmanlık­lara ve her adım başında pusu kurmuş engellere rağmen, bu din yeniden yeryüzünde egemen olsun ve Peygamberi­mizin (s.a.v.) aşağıdaki hadisinde haber verdiği "İkinci Ga­riplik Dönemi" son bulsun diye bu meşakkatli yolculuğa düğün evine girer gibi atılıyorlar:

"İslâm garip olarak yayılmaya başladı ve ilerde de tek­rar, ilk döneminde olduğu gibi garip hale gelecektir. Müj­deler olsun o gariblere!" (Müslim)

Tirmizi'nin   rivayetine göre bu hadisin son cümlesi "Halk tarafindan bozulmuş olan sünnetlerini tekrar doğru biçimde ihya eden gariplere müjdeler olsun" şeklindedir.

Elinizdeki kitab, İslâm ümmetinin; Peygamberimiz za­manında bulunduğu zirve noktasından yuvarlana yuvarla-na yine Peygamberimizin daha o zaman haber verdiği "sel kö­püğü"ne dönüşmesine kadar başından neler geçtiğini or­taya koymaya çalışıyor. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)

"Gün gelecek diğer ümmetler neredeyse yemek çana­ğına üşüşen açlar gibi üzerinize üşüşecekler" buyurdu. Orada bulunan sahabiler 'Ya Resulullah, yoksa o zaman sayımız az olacak da ondan mı? diye soruncaPeygamberimiz bu soruya 'Hayır, tersine o gün sa­yıca çok olacak, fakat sel köpüğü gibi olacaksınız'diye cevap verdi. (Ahmed, Ebu Davud)

İkinci adım olarak yine bu ümmetin yüzyıllar boyunca sü­ren maceralı tarih yolculuğundan sonra günümüzde gel­diği noktayı, şimdi içinde bulunduğu durumu incelemeye çalıştık.

Son olarak yaşadığımız İslâmî uyanışı, bu uyanışın ta­rihî anlamını, İslâm ümmetinin pençesinde kıvrandığı buna­lımı aşmak için neler başardığını ve yüce Allah'ın izni ile müminlere vaad edilmiş olan egemenlik kurma amacı­na ulaşabilmek için daha neler başarması gerektiğim irde­lemeyi denedik.

Bu irdeleme sırasında İslâm'ın pratik hayatta uygula­na­cağı günleri sabırsızlıkla bekleyen gençliğin şu soruları­na cevap vermeye çalıştım: Yaşadığımız bunalım dönemi niye bu kadar uzun sürdü? Yeniden egemenlik kurma dö­nemi niye bu kadar gecikti? İslâm'a çağırmanın metodu nedir? Yüce Allah (c.c.) Şuayb Peygamberin dilinden şöyle buyuru­yor:

"Sadece gücümün yettiği kadar durumunuzu düzelt­mek istiyorum. Bunu başarabilmem, Allah'ın yardımına bağlıdır." (Hud 188)

Bu denemenin başarılı kısımları, yüce Allah'dandır. Ku­surlu taraflarına gelince onların doğru ve iyi olmaları için elimden gelen gayreti gösterdiğimi sanıyorum. "Kulla­rı doğru yola yöneltmek Allah'a aittir."

* * *

Son olarak bu kitabın ilk baskısı ile ilgili olan şu açık­la­mayı yapmak istiyorum.

Uzun yıllardan beri yeri gelince delil olarak kullanırım diye gazetelerden kestiğim çeşitli yazılar, bazı belgeler ve zaman zaman verilmiş delil nitelikli bir takım beyanatlar sak­lıyordum. 1965 yılında askerî hapishaneye atıldığım sı­rada bu belgeler elimden alındı ve bir daha bana geri ve­rilmedi.

Bu kitabı hazırlarken sözünü ettiğim belge ve açıkla­ma­ların bazılarını kullanmak ihtiyacım duydum. Fakat elinizdeki bu ilk baskıda bu belgeleri bulunabilecekleri yerlerde araş­tırmaya ne vakit ve ne de imkân bulamadım. Bundan dolayı ezbere bilebildiğim belgelere yer vermekle yetindim. Fakat gelecek baskıların birinde Allah'ın izni ile bu belgelerin tü­münü bulup kaynakları ile birlikte sayfa­lara aktarabilmeyi diliyorum.

Muhammed KUTUB

 



[1]          "Düzeltilmesi Gereken Kavramlar" adlı eserimde bu kavramları ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştım.