Önsöz - İslami Bilgiler - Cagdas - 1. Sayfa
ÖNSÖZ
Günümüzde İslâm dünyası en kötü, en acıklı dönemlerinden birini geçiriyor. Bu döneme "şaşkınlık dönemi" diyebiliriz.
İslâm dünyası daha önce bir çok krizli, hatta felâketli dönemlerden geçti. Bu acı dönemlerde müslümanlar kimi zaman yeryüzündeki egemenliklerini, kimi zaman güvenlik ve dirliklerini, kimi zaman da topraklarını ve servetlerini kaybetmişlerdi. Böyle olmasına rağmen müslümanlar, bütün tarihleri boyunca günümüzdeki kadar karanlık ve acı bir dönem hiç yaşamamışlardı.
Meselâ Peygamberimizin (s.a.v) ölümünden hemen sonra başgösteren dinden dönme (riddet) krizi, hiç kuşkusuz, ciddi bir krizdi. Yeni doğan İslâm devletini daha emekleme çağında neredeyse yokolmakla tehdit eden, hareketten alıkoyan bir kriz. Fakat olaylara evrensel ilâhî geleneğin (sünen-i rabbani) gözlüğü ile bakabilenler, bu kargaşalıklardan Arap yarımadasının orasında -burasında başkaldır-mış olan döneklerin (mürtedlerin) değil, İslâm devletinin muzaffer olarak çıkacağım kuşkusuz görüyorlardı. Sebebine gelince müslümanların bağırlarına basmış oldukları hakka olan imanları, Rabb'lerine bağlılıkları ve dinlerine karşı samimiyetleri, döneklerin (mürtedlerin) uğrunda savaştıkları uydurma batıllarına karşı besledikleri tutkunluktan katkat fazla idi. Üstelik bu çıkışları arzu ve ihtiraslarından başka herhangi bir "ideal" değere dayanmıyordu.
Gerçi sahabiler bu kargaşalıklar karşısında önceleri heyecana kapılmışlar ve halife Ebu Bekir'e -Allah ondan razı olsun- döneklerle hemen savaşa girişilmemesi yolunda görüş bildirmişlerdi. Fakat onların bu görüşleri, yüce Allah'ın dinini zafere ulaştıracağından kuşku duyduklarından ileri gelmiyordu. Girişilecek savaşı başarıya ulaştıracak güçte bir ordu meydana getirilmesi için zaman kazanılsın diye böyle düşünmüşlerdi. Fakat Hz. Ebu Bekir'in köklü imanı, yüce Allah'ın bu dini yeryüzüne egemen kılacağını belirten vaadine karsı beslediği derin güven ve dönekleri Allah'ın iradesi ile başbaşa bırakma yerine onları Allah'ın buyurduğu cezaya bir an önce çarptırmaya girişmek hususundaki bilenmiş duyarlılığı, sahabilerin vicdanlarını tutuşturan birer kıvılcım olmuş ve Ebu Bekir'in arkasında tek saf halinde yeralmalarını sağlamış, sonunda yüce Allah (c.c.) vaadi uyarınca dinini zafere ulaştırmıştır.
Hz. Osman'ın (r.a.) öldürülüşü ile bu fitneyi izleyen Hz. Ali ile Muaviye -Allah onlardan razı olsun- arasındaki savaşlar da gelişme çağının ilk aşamasını yaşayan ve dışardan topraklarına göz dikilen İslâm devleti için büyük bir kriz idi. Fakat o günün olaylara dışardan bakabilen objektif gözlemcileri bu krizin nihaî çözüm noktasına şüpheli gözlerle bakmıyorlardı.
Çünkü söz konusu çatışma -bütün derinliğine ve müs-lümanları ayrılığa sürükleyen bütün acı sonuçlarına rağmen- İslâmiyeti yeryüzünde egemen kılmak üzere kimin iktidara geleceği üzerinde idi, yoksa İslâmın "özü" ile ilgili değildi. Yani o günkü tartışmaların konusu "Acaba müslü-manlarm yaşama düzenlerinin temeli İslâm mı, yoksa bunun yerine başka bir sosyal düzen mi olmalıdır?" değildi.
Ayrıca o günün müslümanlan karşısında inanç sisteminde gerçek payı bulunduran ya da yaşadıkları hayat tarzına, müslümanların inançlarına ve hayat tarzlarına bağlılıklarından daha çok bağlı olan bir dış güç yoktu. Çünkü evrensel ilâhî geleneğe (sünnetullah'a) göre aslında Allah'ın takdiri olan zafere ya da bozguna götüren temel faktörler bunlardır. Asker sayısı, silâh üstünlüğü ve savaş planlan bu faktörlerden sonra gelir. Gerçi bu saydıklarımızın da ikinci dereceden faktörler olarak son çözümde hesaba alınması gereken önemli ağırlıkları vardır. Çünkü bunlar yüce Allah'ın edinilmelerini emrettiği ve evrensel yasasının bir parçası saydığı "sebeplerdendirler. Fakat maddî sebepler; tek başlarına bu işi bitiremez, sonuca ulaştıramaz.
Uzun süreli haçlı savaşları ile Moğol saldırıları da İslâm tarihinin önemli kriz dönemleri oldu. Hatta bu krizler -kısa bir süre için de olsa- İslâmiyetin yeryüzündeki egemenliğine tümü ile son verebilecek ve müslümanların kökünü kazıyabilecek gibi göründüler. Fakat sonuç öyle olmadı. Nihaî zafer yüce Allah'ın takdiri ile müslümanların oldu.
Bu kriz dönemlerinin gerek başlannda gelen bozgun ve gerekse sonlannda ulaşılan zafer - bu sonuçların her ikisi de -evrensel ilâhî geleneğin- Kâinattaki hiç bir şeyin ilkelerine ters düşemeyeceği o temel yasa sisteminin- ilkelerine uygundu.
Sebebine gelince o dönemlerde müslümanların durumu kötü idi; günahkârlıklarla, bidatlerle, sapık akımlarla, bölünmeler ve guruplaşmalarla dolu idi. Bütün bu terslikler onları yüce Allah'ın dinini destekleyip yeryüzünde egemen kılma görevinden alıkoyuyordu. Bu yüzden düşman orduları müslümanların yurtlarını işgal ederek geçici bir süre için egemenliklerine son verebilmişlerdi.
Fakat vicdanlardaki inanç koru henüz sönmemişti; sadece umursamazlığın, ters akımların ya da maddeye dönük ihtirasların külleri üzerini örtmüştü. Bundan dolayı kalabalıkları tekrar İslâmın özüne çağıran önderler ortaya çıkıp sıcak nefesli seslerini duyurur-duyurmaz o kor, üzerini örten küllerden arınarak yeniden tutuşmaya koyuldu. Bunun arkasından da hemen zafer geliverdi. Başka türlü söylersek Selâhaddin-i Eyyûbî ortaya çıkıp insanlara "Allah'ın yolundan uzaklaştığınız için bozguna uğradınız. Buna göre tekrar bu yola sarılmadıkça zafere ulaşamayacaksınız" diye haykırınca, İbni Teymiyye ortaya çıkarak İslâm inancım kelâmcılann bulanıklık ve sapıklıklarından arındırınca ve Bahreyn hükümdarı Kuduz "Eyvah, İslâm elden gidiyor!" feryadı ile kılıç kuşanarak ortaya atılınca ve müslüman halk kalabalıkları bu öndere uyup hem inanç hem de davranış plânında yüce Allah'a iman tazeleyince müslümanlar kendilerinden kat kat güçlü kâfir ve müşrik ordularım tepeleyerek çabucak zafere ulaşıverdiler.
Öte yandan Endülüs felâketi, müslümanların bölünmelerine, parçalanmalarına, biribirlerine karşı hristiyan düşmanları ile işbirliği yapmalanna ve savaşa girişmelerine böylece yüce Allah'ın buyruğunun tam tersine "müminleri bırakıp müslümanlara karşı yapabilecekleri hiç bir kötülüğü ardlarında bırakmayan kâfirleri dost edinmelerine" karşı ilâhî bir ceza olarak başımıza geldi. Mubah olan ve olmayan ihtirasların yolaçtığı fitneler de işin cabası.
Gerçi Endülüs bir daha müslüman olmadı ama İslâmiyetin gelişme gücü, büyüme enerjisi genelde tükenmis değildi. Nitekim aşağı-yukan İslâm güneşinin Endülüs semalanndan çekildiği günlerde yeryüzüne egemen olmaya aday genç bir İslâm devleti tarih sahnesine çıkmıştı. Bu devlet tam dört yüzyıl boyunca İslâmın varlığını korumayı başarmış, sınırlarını hristiyan dünyasının içerlerine kadar genişleterek bir taraftan "Viyana"ya ve öbür yandan "Petersburg'a kadar dayandırabilmiş, gerek Avrupa'da ve gerekse Asya'da milyonlarca insanın müslüman olmasına aracılık etmiştir.
Fakat müslümanlann günümüzde yaşadıkları kriz, geçmişteki bütün benzerlerinden daha karanlık ve daha acıdır. Böyle olmasına rağmen hiç kuşkum yok ki bu kriz de, diğerleri gibi geçip gidecek ve yüce Allah (c.c.) tekrar dinini yeryüzünde egemen kılacaktır.
Fakat bu son krizin taşıdığı özelliği iyi tanımalıyız. İyi tanımalıyız ki; onun geçmiş benzerlerine göre neden daha uzun sürdüğünü ve öte yandan yüce Allah'ın (c.c.) izni ile ondan nasıl kurtulacağımızı anlayabilelim ve yine yüce Allah'ın izni ile kurtuluşa ulaştıracak sebeplere sarılalım.
Birinci Haçlı savaşlan iki yüzyıl kadar (M. 1091-1291) sürmüştü. Bu savaşlar sırasında ve hemen arkasından da Moğol saldırılan geldi. Gerçi bu felâketli dönemin müslü-manlan bidatlere, hurafelere ve günahlara dalarak, umursamazlığa, ihmalkârlığa ve sebeplere sarılmaktan geri kalmaya kapılarak gerçek İslâmın uzağına düşmüşlerdi. Fakat İslâmın özü, ne inanç sistemi, ne rejim ve ne de sosyal hayat tarzı olarak hiç bir zaman vicdanlarında tartışma konusu olmamıştı. Hatta Haçlılar ve Moğollar önünde bozguna uğradıklarında bu bozgunun vicdanlarına yansıması, inanç sistemi, siyasî rejim ve pratik hayat tarzı olarak İslâm'ın özünden kuşkuya düşme veya düşmanlarının inançlanna, düşüncelerine, duygularına, siyasî rejimlerine ve davranış tarzlarına göz dikme ya da düşmanlarının hayat tarzlarına dayanak oluşturan herhangi bir "gerçek kırıntısına" sahip olduklarına -Bir an için bile olsa- ihtimal verme yahut inanç, siyasî rejim ve sosyal hayat tarzı olarak İslâm'dan başka bir "hak" sistemin varolabileceğim sanma şeklinde olmamıştır.
Başka bir deyişle onlar hiç bir zaman yüce Allah'ın (c.c.) indirdikleri ile hükmetme ilkesini kuşku ve tartışma konusu yapmamışlardı. Çünkü bu ilke, onların müslümanlıklarının, İslâm'ı anlayışlarının ayrılmaz bir parçasıydı. Hatta bu ilke, onlann İslâm anlayışlarına göre -ki aslında da öyledir- müslüman oluşlarının dolaysız bir gereğiydi.
Bundan dolayıdır ki; düşmanları önünde kısa olmayan bozgun dönemlerinde bile azimlerini yitirmemişler, düşmanları karşısında aşağılık duygusuna kapılmamışlar, tam tersine yüce Allah'ın (c.c.) şu buyruğunun canlı sembolleri olmuşlardır:
"Gevşemeyiniz, hayal kırıklığına düşmeyiniz. Çünkü eğer gerçekten mümin iseniz siz üstün geleceksiniz." (Ali-îmran/139)
Çünkü onlar "mümin'diler!
Hatta bu bozgun dönemlerini yaşarken bile düşmanlarını alabildiğince küçümsüyor, hor görüyorlardı. Çünkü düşmanlarının inançları ve düşünceleri, doğru inanç sistemi ve "Hak" düşünce ile bağdaşmıyordu. Çünkü ahlâk anlayışları ve davranış tarzları İslâm ahlâkı ve davranış tarzı ile uyuşmuyordu. Müslümanların görüşlerine göre Moğollar, ne dinleri ve ne de uygarlıkları olmayan bir "barbar" sürüsü idiler. Haçlılar da "Haç"a tapan bir müşrik topluluğu idi. Üstelik her ikisi de ırz kıskançlığı ve namus duygusundan yoksun, ahlâksız birer toplum idiler.
Fakat
son "Haçlı Savaşlan"ndaki durum daha öncekine göre çok farklı oldu.
Bu dönemde müslümanlar "İslâm'ın özü"nden büyük oranda saptılar. Bu
sapma
İslâm bütününün temeli ve ana kolanlarının en büyüğü olan "Lailâheillellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" kavramı gerçek anlamı ile ilgisiz, müslümamn pratik hayatında günde bir kaç kez dille tekrarlanmanın ötesinde hiç bir etkisi olmayan kof bir söze dönüştü. Üstelik inanç sistemini hurafeler bürümüş ve sırf Allah'ın dergâhına yönelmesi gereken aracısız ve saf ibadetin yerini türbelere, velilere ve şeyhlere yöneltilen ibadet almıştı.
Geniş ve yaygın anlamlı ibadet kavramı,sayılı ibadet davranışlarının dar sınırları arasına hapsedildi. Bu sayılı ibadeteri yapanlar bütün ibadet görevlerim yerine getirmiş sayıldı, hiç kimse kendilerine Allah'ın karşısında yerine getirmeleri gereken başka yükümlülükleri olduğunu hatırlatmadı. Üstelik bilinen ibadet davranışlarım da dünya hayatı üzerinde hiç bir fonksiyonu, hiç bir etkisi sözko-nusu değilmiş gibi, pratik hayattan tamamen kopuk hale getirildiler!
Doğru yorumlandıklarında birer itici ve ileriye götürücü güç kaynağı olan kaza ve kader kavramları olumsuz yorumlan ile geri bırakıcı, çalışmaktan, gelişmekten, hareketten ve sebeplere yapışmaktan alıkoyucu birer miskinlik gerekçesi haline getirildi. Bunun yanında üstelik büyücülük ve cincilik gibi gizli güçlerden medet umulmaya kalkışıldı. Böylece müslümanlar, yüce Allah'ın (c.c.) olağan-dışı kanunlarının peşine düştüler. Oysa yüce Allah kendilerine olağan kanun ve gelenekleri ile uyum sağlayarak gerçek anlamda kendisine dayanmak şartı ile bu kanunlann normal akışını sağlayacak sebeplere sarılmalarını emretmişti. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey müminler, eğer siz Allah'ın dinini desteklerseniz, o da size yardım eder ve ayaklarınızı yere sağlam basmanızı sağlar." (Muhammed/7)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bu konuda şöyle buyuruyor:
"Ey Allah'ın kulları, tedavi olunuz. Çünkü Allah verdiği her hastalığın mutlaka devasını da vermiştir." (Buhari)
Dünya ile Ahireti biribirine bağlayan ve Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- ifadesi ile dünyayı Ahiretin "tarlası" sayan dünya-Ahiret kavramı, yerini; dünya ile Ahiret arasına kesin bir ara kesit koyan, bu iki alemi biribirine karşı kutuplaştıran ve zıtlaştıran bir anlayışa bıraktı. Öyle oldu ki, dünyayı isteyenler Ahireti ter-kettiler, Ahireti isteyenler de dünyayı terkederek "bir lokma bir hırka" ile yetinmeyi benimsediler.
Bu arada dünya kalkınma ve gelişmesi, Ahiret uğruna dünyanın ihmal edilişine paralel olarak ihmale uğradı. Bu ihmalin sonucu olarak fakirlik, cahillik, hastalık ve uygarlık, teknoloji, ilim ve düşünce alanlarında geri kalmışlık birer kara bulut gibi insanlarımız üzerine çörekleniverdi. Üstelik müslümanlar bütün bu felâketleri, karşısında katlanmaktan ve boyun eğmekten başka hiç bir çıkar yollan bulunmayan bir "ilâhî kader" sanmaya kalkıştılar.[1]
Bütün bu tersliklere ek olarak insan hayatı ruhtan soyutlanmış ve tümü ile hayat denen realite, gündelik yaşama yön veren canlı bir yöntemin parçası oldukları için değil, sırf "gelenek" oldukları için korunan ata mirası geleneklere dönüştürüldü. Bu anlayışa göre ibadetler, gündelik davranışlar, kadının örtünmesi, ırz-namus titizliği Allah'a yöneltilmiş şuurlu birer ibadet ya da pratik hayatı yönlendiren ana sistemin birer parçası olmaktan çok; sadece bir "gelenekliler.
İşte müslümanları bu acıklı durumda yakalayan yeni dönem "Haçlı savaşları" koptuğu zaman beliren en güçlü ihtimal, onlann bu saldırılar karşısında çöküntüye uğrayarak yokoluşun karanlığa gömülmeleri idi!
* * *
Gerçi tarih milâlî onyedinci yüzyılı ile ondokuzuncu yüzyıl arasındaki dönemde müslümanların, istilâcı hristi-yan ordularına karşı giriştikleri başarılı direnişlere ve kahramanca cihadlara şahid oldu. Bu yiğitlik destanları Kuzey Afrika'da, Orta Afrika'da, Nil vadisinde (Mısır ve Sudan'da), Hindistan'da, Malaya'ya, Endonezya'da, Filipinler'de ve sonradan faşist ve hristiyan Rus saldırganları tarafindan yutulan Ortaasya'da yazıldı.
Fakat bu kahramanlıklar, teslim olmadan önceki son darbelerini vuran bozguna uğramış, dağılmış kuvvetlerin son çırpınışları idi. İslâm inancı, bulutların arkasına çekilmişti. Bu yüzden bu insanlar için bozguna uğramak ve düşmana teslim olmak haklı bir akıbet olarak belirmişti.
Müslümanların uygarlık gerilemesine uğradıkları dönemde karşılaştıkları gürbüz Batı uygarlığı hakkında çok şey söylenebilir. Bilindiği gibi bu karşılısına, müslümanları ruhî bozguna uğratmış, onları Batılıların düşünceleri, politik rejimleri önünde aşağılık duygusuna düşürerek dinlerinden, ahlâklarından ve geleneklerinden kopmaya sürüklenmişti.
Karşılaşan
iki uygarlık arasındaki farklılık hakkında söylenenler aslında doğrudur. Fakat
müslümanların uğradıkları ruhî bozgunun ve Batı dünyası karşısında kapıldıkları
aşağılık duygusunun, iki uygarlık arasındaki farktan kaynaklandığım sanmak,
Müslümanlar, tarih sahnesine çıktıkları ilk yıllarda bedevilik dönemlerini yaşıyorlardı. Çevrelerinde yaşayan "uygar milletler"in gerek maddî uygarlık ve gerekse bilim alanlarındaki birikimlerinden tümü ile yoksundular. Bundan dolayı gerek maddî uygarlık ve gerekse bilim alanlarında ilerleyebilmek için bu alanlardaki eksikliklerini doğu ve kuzeylerindeki "ilerlemiş" devletten, yani Farslar ile Bizanslılardan karşılamak zorunda idiler.
Gerçekten de böyle yaptılar. Fakat böyle yaparken asla bu milletler önünde boyun eğmediler, onlar karşısında aşağılık duygusuna kapılmadılar. Sebebine gelince "üstün" olanlar onlardı, çünkü "mümin" diler!
O dönemin müslümanları, çevrelerinde yaşayan kâfirlerin ve putperestlerin ilimlerini öğrenmeye şiddetle muhtaçtılar. Fakat bu ağır ihtiyaçlı durumları, onları kâfirler ile putperestler önünde kendilerini küçük görmeye ve aşağılık duygusuna kapılmaya sürüklemedi. Tersine biliyorlar ve iliklerine kadar hissediyorlardı ki, "üstün" olanlar kendileri idi. Çünkü "üstünlük" Allah'a, Peygamberine ve müminlere özgü idi, kâfirler ile putperestlere ait değildi. Bu kâfirler ve putperestler dünyanın bütün bilgilerine ve yeryüzünün tüm hazinelerine sahip olsalar bile farketmez, durum değişmezdi!
Müslümanlar çevrelerindeki milletlerden ilim alırken imanlanndan kaynaklanan bu karşılanndakine yüksekten bakan tutumları, gayet açıktır. Bu onurlu yaklaşımın en belirgin özelliklerini şu iki noktada görürüz:
1- Müslümanlar, düşmanlarından ilim almak zorunda kalmanın baskısı ile asla onlar karşısında ruhî bozguna uğramamışlardır.
2-
Müslümanlar, düşmanlarında bulunan her türlü bilgiyi yurtlarına aktarmaya
kalkışmamamışlardır. Tersine aldıkları her bilgiyi şuurlarının süzgecinden
geçirerek aldılar. Bunun sonucu olarak
Bu şahsiyetli tutumun en bariz örneği eski Yunan ilimlerinin çoğunu bünyelerine aktaran müslümanlarm çok yaygın üne sahip olmalarına rağmen klâsik Grek masallarını (mitolojilerini) almamış olmalarıdır. Çünkü müslü-manlar bu masalları, taraflarına dönüp bakmaya değmeyen, daha doğrusu aşağılar ve umursamaz bakışlarla görülmesi gereken, sapıklığa batmış birer putperestlik ürünü saydılar.
Buna karşılık son ilim ve uygarlık iktibası, aktarma eylemi sırasında takınılan tutum, bundan çok farklı oldu!
Bu farklılık yüzeysel bakışların ilk plânda sandıkları gibi alıcı ve verici uygarlıkların arasındaki hacim farkından değil, ilk ve ikinci uygarlık iktibaslan arasındaki "tutum" farkından kaynaklanıyor.
İlk uygarlık alış-verişi sırasında müslümanlar "alıcı" taraf olmalarına rağmen üstün olan tarafı temsil ediyorlardı. Çünkü imanlanndan kaynaklanan üstünlük duygusu hayatlarını karakterize ediyor ve tutumlarını belirliyordu.
Buna karşılık ikinci uygarlık alış-verişi sırasında inanç gerilemiş ve bulutların arkasına saklanmıştı. Bu yüzden artık onur ve üstünlük duygusu sözkonusu değildi. Sözko-nusu olan psikolojik bozgun, aşağılık duygusu, faydalı-za-rarlı islâmiyetle bağdaşır-çatışır ayırımı yapmaksızın Batıda bulunan her şeyi hiç bir şuur süzgecinden geçirmeden aktarmak, kopya etmekti. Çünkü "Çağdaş Müslüman"ın (!) dayanma merkezi artık İslâmiyet olmadığı gibi karakteristik özelliği, doğru inançtan ve ilâhî metodu uygulamaktan kaynaklanmıyordu.
Bu gün devran dönüyor ve bu devranın son yüzyıllarda-ki müslümanlara dönük karanlık yüzü batmaya ve buna karşılık İslâm yurdunda yeni bir sabahın şafağı sökmeye başlıyor.
Başta okumuş gençlik olmak üzere insanlarımız tekrar İslâm'a dönmeye başladılar. İslâm'ın bu uyanık arayıcıları onun, ilk indirildiği dönemde olduğu gibi saf, berrak şeklini arıyor, bulut katmanlarmm ardında ve toz tabakalarının altında belirsiz hale gelen görüntüsü ile yetinmek istemiyorlar.
İslâmiyetin bir zamanlar egemen olduğu bütün yeryüzü parçalarında bu gün, İslamcı diriliş akımları, insanlan İslâm'a çağıran dâvetçiler, İslâmiyetin fiilen uygulanacağı günü, müslümanlarm gerçek ve orijinal kimlikleri ile yeryüzünde egemenlik kuracaklan günü sabırsızlıkla bekleyen bir gençlik vardır. Sözünü ettiğimiz idealist gençliğin bu beklentisi yüce Allah'ın (c.c.) şu ayette dile gelen vaadinden kaynaklanıyor:
"Allah, içinizden iman ederek salih ameller işleyenlere vadetti ki; kendilerinden öncekiler gibi onları da yeryüzünde egemen kılacak ve kendilerinin seçip beğendiği dinlerini kökleştirecek ve korku dönemlerinin ardından onları tam bir güvene erdirecektir." (Nur 155)
Bu yol üzerinde yürümeyi zorlaştıran bir çok engel vardır, fakat bu engeller ilerlemeyi durduracak nitelikte değildir.
Bu engeller arasında bir yanda halkın İslâm'ın gerçek mahiyetini bilmemesi, gerek düşünce ve gerekse davranış plânında bu gerçekten büyük oranda uzak düşmesi vardır.
Diğer yanda genç kuşaklar başta olmak üzere bütün müslüman halkı İslâmiyetten tamamı ile kopmaya, Doğu ve Batı kanatlan ile Batıya bağlanmaya ve bütün ahlâk bağlarından sıyrılmaya özendiren yoğun bir ideolojik savaşla karşı karşıyayız.
Bunlar yanında dünyanın her yanında İslâm'a karşı pusu kurmuş, onun davetçilerine ağız açtırmayan ve bu davetin karşısına ellerinden gelen her engeli çıkaran düşmanlar vardır.
Fakat bu zorlukların karşı tarafında bir takım sevindirici müjdeler de vardır. Bana göre bu müjdeler, yolumuzu kesen engellerden daha önemlidir.
Sebebine gelince bu gün İslâm dünyasının her köşe ve bucağında görülen İslâmî uyanışı, çeşitli kanıtların desteklediği tarihî bir olaydır. Çünkü bu uyanış bir yandan Haçlılar ile Siyonistlerin iki yüz yıla yakın süren müslümanlan İslâm'dan koparma çabalarının ardından geliyor. Bir yandan da insanlık tarihinin önemli bir dönüm noktasını yaşarken maddeci ve kof uygarlığından ümit kesmeye ve yeni bir kurtarıcının yolunu gözlemeye başlamışken karşımıza çıkıyor.
Yalnız şunu bilmek gerekir ki; müslümanlar eğer pençesinde kıvrandıkları bunalımdan çıkabilmek, altında ezildikleri ağır baskılarla adım atmalannı engelleyen prangalardan kurtulmak istiyorlarsa kendilerine yüce Allah'ın bağışladığı, armağan ettiği dinlerine samimi ve özüne uygun bir dönüş yapmak zorundadırlar.
Tıpkı bunun gibi eğer insanlık, yaşadığı ağır krizi atlatmak ve çağdaş sapıklığından (cahiliyetinden) kaynaklanan problemlerini çözüme kavuşturmak istiyorsa "insanlar arasında adaleti gerçekleştirsin ve müminlere şifa ve rahmet olsun diye yüce Allah tarafından yeryüzüne indirilen" ilâhî metoda sarılmak zorundadır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Gerçekten biz Peygamberimizi açık deliller ile gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve ölçüyü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler." (Hadid/25)
"İndirdiğimiz Kur'anın bazı ayetleri müminler için şifa ve rahmettir." (İsra /82)
Fakat yapılacak iş, üzerine halı döşenmiş asfalt bir yolda gezinti yapmak değildir. Tersine önümüzdeki iş, dikenlerle, gözyaşları ile, kanlarla ve işkencelerle dolu bir yolda katlanılacak meşakkatli bir yolculuktur.
Bu dinin müminleri, İslâm'ı kuşatan bütün düşmanlıklara ve her adım başında pusu kurmuş engellere rağmen, bu din yeniden yeryüzünde egemen olsun ve Peygamberimizin (s.a.v.) aşağıdaki hadisinde haber verdiği "İkinci Gariplik Dönemi" son bulsun diye bu meşakkatli yolculuğa düğün evine girer gibi atılıyorlar:
"İslâm garip olarak yayılmaya başladı ve ilerde de tekrar, ilk döneminde olduğu gibi garip hale gelecektir. Müjdeler olsun o gariblere!" (Müslim)
Tirmizi'nin rivayetine göre bu hadisin son cümlesi "Halk tarafindan bozulmuş olan sünnetlerini tekrar doğru biçimde ihya eden gariplere müjdeler olsun" şeklindedir.
Elinizdeki kitab, İslâm ümmetinin; Peygamberimiz zamanında bulunduğu zirve noktasından yuvarlana yuvarla-na yine Peygamberimizin daha o zaman haber verdiği "sel köpüğü"ne dönüşmesine kadar başından neler geçtiğini ortaya koymaya çalışıyor. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)
"Gün gelecek diğer ümmetler neredeyse yemek çanağına üşüşen açlar gibi üzerinize üşüşecekler" buyurdu. Orada bulunan sahabiler 'Ya Resulullah, yoksa o zaman sayımız az olacak da ondan mı? diye soruncaPeygamberimiz bu soruya 'Hayır, tersine o gün sayıca çok olacak, fakat sel köpüğü gibi olacaksınız'diye cevap verdi. (Ahmed, Ebu Davud)
İkinci adım olarak yine bu ümmetin yüzyıllar boyunca süren maceralı tarih yolculuğundan sonra günümüzde geldiği noktayı, şimdi içinde bulunduğu durumu incelemeye çalıştık.
Son olarak yaşadığımız İslâmî uyanışı, bu uyanışın tarihî anlamını, İslâm ümmetinin pençesinde kıvrandığı bunalımı aşmak için neler başardığını ve yüce Allah'ın izni ile müminlere vaad edilmiş olan egemenlik kurma amacına ulaşabilmek için daha neler başarması gerektiğim irdelemeyi denedik.
Bu irdeleme sırasında İslâm'ın pratik hayatta uygulanacağı günleri sabırsızlıkla bekleyen gençliğin şu sorularına cevap vermeye çalıştım: Yaşadığımız bunalım dönemi niye bu kadar uzun sürdü? Yeniden egemenlik kurma dönemi niye bu kadar gecikti? İslâm'a çağırmanın metodu nedir? Yüce Allah (c.c.) Şuayb Peygamberin dilinden şöyle buyuruyor:
"Sadece gücümün yettiği kadar durumunuzu düzeltmek istiyorum. Bunu başarabilmem, Allah'ın yardımına bağlıdır." (Hud 188)
Bu denemenin başarılı kısımları, yüce Allah'dandır. Kusurlu taraflarına gelince onların doğru ve iyi olmaları için elimden gelen gayreti gösterdiğimi sanıyorum. "Kulları doğru yola yöneltmek Allah'a aittir."
* * *
Son olarak bu kitabın ilk baskısı ile ilgili olan şu açıklamayı yapmak istiyorum.
Uzun yıllardan beri yeri gelince delil olarak kullanırım diye gazetelerden kestiğim çeşitli yazılar, bazı belgeler ve zaman zaman verilmiş delil nitelikli bir takım beyanatlar saklıyordum. 1965 yılında askerî hapishaneye atıldığım sırada bu belgeler elimden alındı ve bir daha bana geri verilmedi.
Bu kitabı hazırlarken sözünü ettiğim belge ve açıklamaların bazılarını kullanmak ihtiyacım duydum. Fakat elinizdeki bu ilk baskıda bu belgeleri bulunabilecekleri yerlerde araştırmaya ne vakit ve ne de imkân bulamadım. Bundan dolayı ezbere bilebildiğim belgelere yer vermekle yetindim. Fakat gelecek baskıların birinde Allah'ın izni ile bu belgelerin tümünü bulup kaynakları ile birlikte sayfalara aktarabilmeyi diliyorum.
Muhammed KUTUB
[1] "Düzeltilmesi Gereken Kavramlar" adlı eserimde bu kavramları ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştım.
İslami Okul Okulların En Önemlisi