Muhtelif - 2. Sayfa - Cagdas
Birinci Bölüm
EŞSİZ KUŞAĞA BAKIŞ
Sözünü edeceğimiz kuşak, Peygamberimizin (s.a.v) haklannda "En iyileriniz benim dönemimde yaşayanlarınızdır"[1] diye buyurduğu ve yüce Allah'ın (c.c.) "Sizler insanlara örnek olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız[2] şeklindeki övgüsünü tam anlamı ile hakkeden (ilk müslümanlar) kuşağıdır.
Bu kuşak "ideal" ile "realite" yi şahsında birleştirerek İslâm'ın ideallerini realiteye, pratiğe dönüştüren ve insan realitesini ideal derecesine yükselten bir kuşaktır.
Zaten "gerçekçi idealizm" veya "idealist gerçekçilik" bu dinin en bariz özelliklerinden biridir.
Sebebine gelince İslâmiyet; Budizm'in, Hinduizmin ve hristiyan mistizminin yaptığı gibi, insanın savsaklanması imkânsız maddî realitesini ihmal ederek onu göklerin yüceliklerine sürekli tırmanmaya zorlayan, uygulama yeteneği olmayan ruhanî idealler ortaya atmaz. Bunun yanında insan organizması ile madde dünyasının gereklerine yöneldiği zaman da insanı, bu kaçınılmaz ihtiyaçların dar çerçevesine hapsederek onu idealleri gerçekleştirme alanı olan yüce ufuklara doğru süzülmekten de alıkoymaz. Tersine insanın bu iki yönünü aynı anda, denge ve uyum içinde gözönüne alır. Bundan dolayı bu dinde realiteyi ihmal etmeyen idealizm, ideali ihmal etmeyen realizm (gerçekçilik) ile buluşur. İşte sözünü etmek istediğimiz, tarihte eşi bulunmayan kuşak; bu buluşmanın en yüksek düzeyli sentezidir.
Biz bu eşsiz nesli yakından tanımaya şiddetle muhtacız. Böylece hem çağdaş realitemiz içinde bize örnek olacak konumunu tanıyacak ve hem de onun ışığı altında İslâm'ın özü ile aramızdaki yakınlık yada uzaklık derecesini belirleyeceğiz.
Bu eşsiz kuşağın kendine özgü karakterlerini dile getirmeden önce onun oluşumunu etkileyerek kendisim tarihin hafızasından silinmeyen o yüce doruklara yükselten faktörleri tanımak istiyoruz.
İslâm'dan önceki dönemde araplar bir türlü biraraya gelemeyen, dağınık, paramparça bir kavimdi. Oysa yeryüzü mantığına göre birlik meydana getirici sayılan bütün önemli faktörlere, yani dilbirliğine, kültür birliğine, tarih birliğine, menfaat birliğine sahipti. Cahiliye sosyolojinin dediklerine göre "millet"i meydana getiren faktörler bunlardı.
Fakat bölünmüşlüğün ve dağınıklığın uzun yıllar sürmesine rağmen gerekli sayılan faktörlere sahip oldukları halde "millet" meydana gelmedi. Bunun yerine savaşlara, iç kargaşalıklara ve her şeyden önce ilâhî hidayetten yoksun olarak yaşadığı sapıklığa (cahiliyete) yem olan düşman kabileler halinde birbirleri ile didişiyorlardı.
İşte İslâmiyet, arapları bu durumda tutup yükseltti. Fert ya da kabileler halinde değil, "ümmet" halinde. Hem de tarihin tanıdığı en yüce ümmet sıfatı ile. Buna bizzat yüce Allah (c.c.), yani bu ümmetin tarih sahnesine çıkarıcısı, şu ayetle kanıtlıyor:
"Sizler, insanlara örnek olarak ortaya çıkarılmış, en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran/110)
Eşsiz neslin oluşumunu etkileyen faktörler
Bu eşsiz ümmet nereden meydana çıktı? Oluşumunu ve gelişmesini sağlayan faktörler, acaba nelerdir?
Hiç şüphesiz bu ümmetin ipliği, yani hammaddesi, bu şaşırtıcı olaydan yüzyıllarca yıl öncesinden beri yeryüzünde varolan ipliğin, hammaddenin aynısı idi. Fakat işin içine bir şey girmiş ve büyü gibi etki göstererek söz konusu ham iplikten ne daha önce görülmüş ve ne de daha sonra eşine rastlanacak orijinal bir dokuma, bir kumaş meydana getirmişti. Acaba uzun yüzyıllar boyunca işlenmemiş, ihmal edilmiş kalan söz konusu ham iplikten bu eşsiz dokumayı ortaya çıkaran şaşırtıcı etkili faktör neydi?
a- KUR'AN
Hiç kuşkusuz bu faktör, diğer her şeyden önce, Kur'an'dır; insanlığı ilâhî vahyin hidayeti uyannca yeniden yapılandırmak için indirilen o yüce Kitab'dır. Yüce Allah (c.c.) bize bu Kitabı şöyle tanıtıyor:
"Gerçekten bu Kur'an, insanı en doğru yola iletir." (İs-ra/9)
"O nezdimizde bulunan ana Kitab'dadır; o şanı yüce ve hikmetle doludur." (Zuhruf/4)
Kur'an'ın insan vicdanları üzerindeki etkisi nedir? Acaba O, insanın hammaddesini değiştirip onu insanlıktan çıkaracak insan-üstü başka bir varlık haline mi getiriyor? Asla! Çünkü Kur'an'ın iniş gerekçesi insanlann fıtrî yapılarını değiştirmek değil, tam tersine onları, yüce Allah'ın "En güzel biçimde" oluşturulan fıtrî yapının ilk günkü orijinalliğine ve tabiiliğine yeniden döndürmektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Sen dosdoğru dine, Allah'ın insanları kendisi uyarınca yaratmış olduğu tabii yasa sistemine yönel. Allah'ın tabii yasa sistemi değişmez. Fakat insanların çoğu bunu bilmez." (Rumi 30)
Meselâ bir demir parçası üzerinden bir parça mıknatısı geçirdiğimizi düşünelim. Bu mıknatıs parçası demirin özelliğini değiştirir mi? Hayır. Fakat demirin molekül düzenini değiştirerek parçacıklarım yeni bir dizime kavuşturur. Bu değişikliğin sonucu olarak o demir parçasında daha önce sahip olmadığı bir çekicilik enerjisi meydana gelir. İşte yüce Allah'ın, Kitabı aracılığı ile insanlığa sunulan bu dini de fertlerin vicdanlarında buna benzer bir etki meydana getirir. O insanlann vicdanlarına işleyerek bu vicdanların moleküllerini yeni bir düzene koyar, bu yeni düzenleme sonunda daha önce başıboş ve dağınık olan bu moleküller birer güç ve enerji kaynağı haline gelirler.
Peki bu kitabın hangi özelliği dağınık ham elementleri enerji birimlerine dönüştürme sırrına kaynaklık ediyor? Acaba mucizevî söz uyumu mu? Acaba anlatım gücü mü? Acaba anlamlarının belirginliği mi.? Acaba Ahiret gününü anlatırken gözönüne serdiği sahnelerin kalb tellerini titreten canlılığı mı? Acaba onda yeralan hukuk ilkeleri, yönlendirme prensipleri, düzen belirleyici ölçüler, hikâyeler, çarpıcı örnekler ve ibret tabloları mı? Yoksa sürekli biçimde Allah'ın (c.c.) yücelik ve ululuğunu, sınırsız kudretini vurgulaması mı?
Hiç kuşkusuz bu saydıklarımızın hepsi buna dahildir. Çünkü Kur'an'ın her harfinin bir anlamı ve genel etki yekûnu içinde bir payı vardır.
Fakat eğer "Kur'an'da yer alan konuların en genişi 'ilâhlık (uluhiyet)' konusudur, yani 'lailâheillellah' davasıdır" dersek hiç kuşkusuz hatalı bir söz söylemiş olmayız.
Başka bir eserimde[3] bu konuda şöyle demiştim: Kur'an-ı Kerim, -başta Mekke'de inen surelerinde olmak üzere- en ağırlıklı şekilde "ilâhlık" konusunu vurgular. Bunun ilk akla gelen sebebi, bu Kitabın ilk seslendiği kesimin, başlangıç muhataplarının müşrikler, yani ortak koşanlar oluşudur. Bundan dolayı bu müşriklerin inançlarını düzeltmek için "lailâheillellah (Allah'tan başka ilâh yoktur)" ilkesini ısrarla vurgulamak amaca uygun bir tercih sayılabilirdi.
Fakat kur'an'ın Medine'de inen ayetlerinde de bu konuya öncelik tanımaya devam ettiğini görüyoruz. Hatta sırf müminlere seslenen ayetlerde de bu ilke ağırlıklı ifadelerle bile gelir. Oysa bu müminler, Allah'a inanmışlar, bu inancı vicdanlarına sindirmişler ve bu kararlılıklarının sonucu olarak müslüman bir ümmet, müslüman bir devlet ve tek amacı Allah yolunda savaşmak olan müslüman bir ordu oluşturmuşlardır.
Bu durum asıl önemin konunun özünden kaynaklandığını, hatta müslümanlara seslenen ayetlerde de durumun böyle olduğunu açıkça kanıtlar. Başka bir deyişle; Kur'an'ın bu konuyu ısrarla vurgulayışının ilk ve asıl sebebi muhataplarının bu ilkeyi inkâr etmeleri değildir. Asıl ve öncelikli sebep, bu ilkenin insanlann kalblerini iyiliğe açan, bu kalblerde iyiliği filizlendiren, bu kalbleri iyilik ilkeleri uyarınca eğiterek çeşitli iyilik ürünleri vermelerini sağlayan bir ilke oluşudur. Öyle ki, insanların kalblerini "lailâheillellah" ilkesi kadar etkili biçimde iyiliğe hazırlayan başka bir anahtar düşünülemez.
Meselâ kalblerin inançsız, inkarcı oldukları durumlarda gerçeğe ve iyiliğe kapı açsınlar diye onlara bu ilke ile sesleniliyor. Bunun yanında inanmış kalblere de inançlarım derinleştirmek ve tazelemek amacı ile bu ilke ile sesleniyor; çünkü bu ilke, başka seçeneği olmayan bir kalb besinidir. Örnek olarak müminlere seslenen şu ayeti okuyalım:
"Ey müminler! Allah'a, Peygambere, bu Peygambere indirdiği ve daha önce indirmiş olduğu Kitab'a inanınız." (Nisa 1136)
Görüldüğü gibi bu ayette müminlere "inanınız" buyuru-luyor. Oysa bu kimseler inanmaya çağrıldıkları şeylere zaten inanmış bulunuyorlar. Durum böyleyken bu çağrıya muhatap tutulmalarının gerekçesi imanlarını güçlendirmek ve bu imana tutkunluklarının derecesini yükseltmektir.
"lailâheilellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" ilkesine inanmak, sözünü ettiğimiz müşriklerin vicdanlarında gereken etkiyi meydana getirerek onlan tıpkı yeniden doğmuş gibi yepyeni bir oluşuma kavuşturduğu gibi iman ettikten sonra da vicdanları üzerindeki etkisini devam ettirerek kendilerini yüce Allah'ın "Sizler insanlara örnek olarak ortaya çıkarılmış, en hayırlı bir ümmetsiniz" şeklindeki övgüsünü tam anlamı ile hakkeden "eşsiz müminler" kuşağı haline getirmiştir.
Evet, "lailâheillellah" ilkesi hem insan kalbinin ve hem de doğru yola koyulmuş, yüce Allah'ın hidayet aydınlığını rehber edinmiş kalblerin yolunun anahtandır.
Çünkü, daha önceki yazılarımızda da birçok kere belirttiğimiz gibi insanı, doğuştan; yapısının özelliği itiban ile "tapınmaya" yatkın bir varlıktır. Yalnız kendilerine tapılan "mabuf'lar farklı olmaktadır. Ayrıca yaşanan hayat tarzı da tapınmak üzere seçilen mabudun kimliğine bağlıdır.
Eğer "mabud" Allah olursa o zaman hayat tarzı belirli haram ve helallerden, güzel ve çirkinlerden, mubah ve yasaklardan oluşan ilâhî hayat tarzı olur. Buna karşılık eğer seçilen "mabud" başka bir şey olursa, o zaman, o "mabud"un dikte ettiği hayat tarzı yaşanır. Bu "mabud" ister doğrudan doğruya, isterse çeşitli slogan ve yaftaların arkasına saklanmış dolaylı nefsî ihtiraslar olsun. Bundan dolayı cahiliye düzenleri, biçim bakımından farklı olmakla birlikte hepsi de ihtiras kaynaklı olmakla birlikte ortaktırlar. Bu düzenlere kaynaklık eden ihtirasları ve isterse toplumu meydana getiren tek tek fertlerin ihtiraslarının toplamı olsun farketmez. Sonuç itiban ile hepsi de ihtirastır.
İnsan hayatına ve insan psikolojisine uygun gelen hayat tarzı, ilâhî hayat tarzıdır. Çünkü bu hayat tarzı; yaratmış olduğu insanı, ona neyin uygun ve neyin yararlı olduğunu bilen, her şeyden haberdar olan yüce Allah tarafından indirilmiştir. Bu yüce yaratıcının bilgisi her şeyi kapsar, hiç bir şey O'na gizli kalmaz .Bu arada bugün meydana geldiği halde sonucu insan ömrünü aşan uzun bir süre sonra ortaya çıkacak olan etkiler de O'nun bilgisi dışında kalmaz. Yine bu yüce Yaratıcının adalet terazisi, ihtirasların baskısı ile dengesini bozmaz, hükümlerini şahsî yararlar ve ihtiyaçlar etkilemez. Üstelik insan hayatının tarzını belirlemeye tek lâyık olan merci O'dur. Çünkü O, hem insanın ve hem de bütün evrenin yaratıcısıdır. Yaratma eyleminin sahibi O olduğuna göre emir verme yetkisi de O'na aittir. Nitekim O, şöyle buyuruyor:
"İyi bilesiniz ki, yaratma ve emir verme yetkisi O'na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah ne uludur." (Araf 154)
İnsan, içtenlikle ve kesinlikle Allah'dan başka ilâh olmadığını bilmedikçe ilâhî hayat tarzını tam olarak benimseyemez. Ancak bu kesin bilgiden sonra kendini tek ve ortaksız Allah'a teslim edebilir. Başka bir deyimle insan, rızkları verenin, tartışılmaz güç sahibinin, fayda ve zarar verenin, yaşatanın ve öldürenin, bu evrenin tüm olayları ile çekip çevirenin yüce Allah olduğunu, evrende etkili olan tek iradenin O'nun iradesi olduğunu, O'nun dışındakilerin aslında hiç bir şeye malik olmadıklarını, görünüşte malik oldukan şeylerin yüce Allah'ın dileği ve takdiri sonucu olduğunu kesinlikle anladığı takdirde, işte ancak o zaman dizginlerini Allah'a teslim eder, O'nun takdirini ve iradesini kabul eder, O'nun emir ve yasaklan ile önerdiği hayat tarzını benimser.
Bir
de şu var ki, bu hayat tarzını yeryüzünde yürürlüğe koymak,
"Eğer Rabb'in dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa Rabbinin rahmet ettikleri dışında onlar sürekli ihtilâf halindedirler. Zaten Allah onları bunun için yarattı." (Hud/118-119)
Buna göre ortada "Lailâheilellah" ilkesine inanmayan, bu ilkeden hoşlanmayan, hatta bu ilkeye ve bağlılarına savaş açan, bu ilkenin biçimlendirdiği hayat tarzına karşı direnen insanlar var demektir. Bundan dolayı bu hayat tarzım yeryüzünde yürürlüğe koyabilmek için sözkonusu "Lailâheilellah" ilkesinin inkarcıları ile bu ilkenin biçimlendirdiği hayat tarzına antipati ile bakanlara karşı mücadele vermek, cihada girişmek gerekir.
Öteyandan bu ilâhî yaşama tarzını yeryüzünde egemen kılmak için girişilecek olan cihad, insanı çeşitli sıkıntılarla, ölümle ve türlü dünya nimetlerinden yoksun kalmakla karşı karşıya getirir.
Bundan
dolayı insanın çeşitli şekilleri olan ve türlü türlü tehlikeler taşıyan cihad
velvelesine atılabilmesi için Al-lah'dan başka ilâh olmadığına, yaşatanın ve
öldürenin, zarar ve fayda dokunduranın, rızkı verenin ve kesenin yalnız O
olduğuna dair kalbinde taşıdığı imanı bir kere daha tazelemesi gerekir. Yoksa
bu yolda yürürken bu imanın sarsıntıya uğrayacağı ilk anda ayakları kayıverir.
Yüce Allah'ın (c.c.) bütün kaderleri kendi iradesine hareket ettirdiğini,
fayda ile zararı, yaşamak ile ölümü takdir edenin, rızkı verenin ve kesenin
İşte bundan dolayı "lailâheillellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" inancı işin başında İslâm'ın anahtarı, yani kalbin Allah'a teslim oluşunun sembolü olduğu gibi aynı zamanda cihada hazırlayıcı baş faktördür.
Hatta banşta, rahatlık ve huzur dönemlerinde bile insan kalbi, onu doğru yolda "sebaf'la ilerlemekten alıkoymak isteyen ağır bir baskı altında bulunur. Bu baskı, insana hoş ve alımlı gelen arzu ve ihtiraslann baskısıdır. Yüce Allah, bu gerçeği bize şöyle anlatıyor:
"Kadınlarda, evlâtlardan, altın ve gümüş külçelerinden, otlağa salınmış at ve davarlar ile ekinlerden oluşan arzu ve ihtiraslar, insanlara cazip gösterildi." (Al-i İm-ran/14)
İnsan kalbi, kesin bir şekilde Allah'dan başka ilâh olmadığına ve dünya hayatının son durak olmadığına inanmadıkça, alabildiğine ayartıcı ve çekici nitelikli olan bu ağır baskı ile başedemez, ağırlığına dayanamaz.
İnsan kalbinde köklü bir biçimde yerleşen Allah inancı, insanda Allah korkusu ve takva duygusu uyandırır. Bu duygu da kalbin Allah'ın emir ve yasaklarına itaat etmesini, dünya hayatının son durak olmadığına, onun ötesinden yeniden dirilme, mahşerde biraraya gelme, hesaba çekilme, ya nimet veya azab biçiminde dünyadaki davranışlarını karşılıklarını görme safhalarının yaşanacağına inanmasını sağlar.
İşte hayatın ölçülerini, değerlerim ve hiyerarşilerini değiştiren faktör budur. Bu inanç varken sırf duyu organları ile algılanan nimetler ve zevk kaynakları hayatın gayesi olmaz. Bu nimet ve zevklere dalmak, insanın tek meşgalesini ve sürekli, alternatifsiz amacını oluşturmaz.
Oysa cahiliye düzenlerinin duygularım yansıtan kalb-leri böyledir. Çünkü eğer insan hayatın kısa süreli insan ömrü ile sınırlanmış bir fırsattan ibaret olduğuna, geçen günün bir daha geri gelmeyeceğine inanınca, o zaman bu kısa görüşlü yargının sözde "gerçekçi" sonucu şu olur; "bu sınırlı dünya ömrü bir daha geri gelmemek üzere geçip gitmeden önce mümkün olduğu kadar çok dünya hazzı tatmak gerekir."
Tabii ki, bu düşünceye göre helâlin ve haramın hiç bir anlamı yoktur. İnsanları peşinden koşturan tek amaç ele geçecek firsatlan son kertesine kadar kullanmaktır. Bu fırsat sarhoşlan önlerine çıkacak her dünya nimetine balıklama dalacaklar ve tıpkı hayvanlar gibi durmadan ye-yip içeceklerdir. Nitekim yüce Allah (c.c.) bize böylelerini şöyle tanıtıyor:
"Kâfirler ise dünyanın kazlarına dalarlar, hayvanlar gibi yerler, sonunda barınakları cehennem olacaktır." (Muhammed 112)
Buna karşılık eğer insan yeniden dirilmeye, cezaya, cennetin kalıcı nimetleri ile cehennemin korkunç azabına inanırsa acaba nasıl bir tutum takınması beklenir? Yeri gelmişken yüce Allah'ın (c.c.) cehennem azabı ile cennet mükâfatını yanyana tasvir eden ayetlerinden birini birlikte okuyalım:
"Ayetlerimizi inkâr eden kâfirleri ilerde cehenneme atacağız. Orada hakettikleri azabı tam olarak tatsınlar diye ateşten yanıp eriyen derilerini başka deriler ile yenileriz. Hiç kuşkusuz Allah aziz ve hakimdir. İman edip iyi ameller işleyenlere gelince onları da içinde ebedi olarak kalmak üzere altlarından türlü nehirler akan cennetlere koyacağız. Orada hiç eldeğmemiş eşleri olacak, ayrıca kendilerini hiç güneş sızdırmayan gölgelerin altına alacağız." (Nisa 156-57)
Böyle bir inanca sahip olan kimse yoksunluk (mahrumiyet) duygusuna kapılmaksızın kolaylıkla yüce Allah'ın (c.c.) çizmiş olduğu sınırların içinde kalabilir. Çünkü iyi bilir ki, dünya hayatında canının çektiği ve fakat yüce Allah'ın emrine uyarak tatmaktan uzak durduğu hiç bir haz, "kaçırılmış bir fırsat" ve bir daha ele geçmeyecek bir ganimet değil, yüce Allah'ın huzurundaki terazide hesaba katılacak bir "ibadef'tir, karşılığım cennette sürekli nimet cinsinden alacaktır. Böyle düşününce kazançlı olduğunu anlar ve Allah'ın emirlerine uyarak terketmiş olduğu haz-lara karşı hayıflanma duygusuna kapılmaz.
Öteyandan nefsinin aşın arzularına kapılarak yüce Allah'ın emirlerine aykın davrandığı takdirde ilerde uğrayacağı acı azabı düşününce bir kere daha görür ki, asıl kazançlı tercih, yüce Allah'ın yasağından uzak durmaktır, yoksa hayvanların yaptıkları gibi denetimsiz bir şekilde nefsin aşırı arzularına balıklama dalmak değildir. Böylece Allah'a inanmışlığın kalbde uyandıracağı takva ve Allah korkusu gitgide güçlenmiş, perçinlenmiş olur.
Bundan dolayıdır ki, insanların dünyadaki hayat tarzlarının ana hatlarını çizen bu yüce Kitap, Allah ve Ahiret günü inancım, ağırlık noktası seçmiştir. Bu Kitab'ta yera-lan bütün yönlendirici ilkeler, hukuk prensipleri ve düzenleyici temeller hep bu iki ana eksenle, yani Allah ve Ahiret inancı ile ilişkilidir.
Burası
bu Kitab'da yeralan konuları ayrıntılı biçimde anlatmanın ve bu konuların
insan vicdanım oluşturmadaki etkisini incelemenin yeri değildir. Bu konu
hakkında başka bir kitabımızda etraflı biçimde konuşmuştuk.[4] Burada söz
konusu olan eşsiz kuşağn oluşumunu sağlayan faktörlere kısaca değindik
b- SÜNNET ve PEYGAMBER (SJLV.)'İN KİŞİLİĞİ
Kur'an'dan sözedilince, hiç kuşkusuz, aklımıza sünnet de gelecektir. Sünnet, bu gök kaynaklı kitabın tamamlayıcısı ve açıklayıcısıdır. Bizzat yüce Allah (c.c.) bize sünnetin bu açıklayıcı ve ayrıntılı bilgi verici niteliğim şöyle bildiriyor:
"Sana bu hatırlatıcı Kitabı indirdik ki, inşalara kendilerine indirilen bilgileri açıklayasın." (Nahl/44)
Sünnetin konulan, Kur'an'm konularının aynısıdır. Fakat aralarında oran farkı vardır. Şöyle ki; Kur'an, "ilâhlık" ilkesini bütün yönleri ve boyutlan ile geniş biçimde açıklar; sevgi, nefret, ümit, maddilik, maneviyat, somut nesnelere inanmak ve görünmeze (gaybe) inanmak gibi bütün yollardan sızarak onu insanlığın vicdanlarına yerleştirir; bu yolda insan vicdanlarına gelişme, gerileme, özendirme, ürkütme, yükselme, düşüş, durgunluk, hareketlilik, güven, endişe, rahatlık, sıkıntı, yalnızlık ve topluluk gibi bütün değişik durumlannda seslenir.
Kur'an bu konuyu, yani "ilâhlık" konusunu ne oranda ayrıntılı açıklamaya tabi tutuyorsa sünnet onu o oranda kısa tutar. Böyle olmakla birlikte sünnette de mutlaka bilinmesi gereken imanla ilgili bazı kavramlar belirlenmekte, insanlar dünya hayatı içinde bu kavramlann ölçülerine göre biribirinden ayırt edilmekte, sınıflandırılmakta ve İslâm toplumunda bu duruma ilişkin hükümler ortaya konmaktadır.
Bunun yanında Kur'an'ın kısaca değindiği çoğu hukukî (teşnî) konulan, sünnetin ayrıntılı biçimde açıkladığını görürüz. Öyle ki, bu ayrıntılı açıklayıcılık kimi meselelerde insanlara helâlin ve haramın ne olduğunu kesin bir dille söyleme derecesine kadar varabilmektedir.
Yine Kur'an'da Ahiret gününü çarpıcı tablolar sunarak geniş bir biçimde anlatırken buna karşılık sünnetin özendirici ve uyarıcı direktiflere, yani insanı cennete yaklaştıracak amellere özendirici ve cehenneme sürükleyecek davranışlardan sakındırıcı açıklamalar geniş bir şekilde yer ayırdığı görülür.
Kısacası sözümüzün konusu olan bu eşsiz neslin oluşumunda Kur'an'm etkisinden sözederken aynı zamanda bu oluşum üzerinde sünnetin etkisinden de sözetmiş oluruz.
Fakat sözlerimizin bu noktasında sözkonusu kuşağın fertlerinin vicdanlarını yeteneklerinin son noktasına çıkararak yücelmiş oldukları doruklara tırmandırmada olağanüstü derecede etkili olan başka bir unsurdan, özel bir faktörden sözetmek istiyoruz. Bu faktör, o kuşağın Peygamberimiz -salât ile selâm üzerine olsun- ile bir arada yaşaması, O'nu önlerinde bulmalarıdır. Hiç kuşkusuz Peygamberimizin bu dolaysız varlığının hem çevresindekiler arasındaki yüksek örnek oluşturan şahsiyetlerin sayıca çok olmasında ve hem de bu yüksek örneklerin ulaşmış oldukları dorukların tarihte başka bir kuşağa nasip olmamış yücelikte olmasında büyük oranda etkisi olmuştur. Başka bir deyimle Peygamberimizin kişiliğinin dolaysız etkisi, O'nun çevresinde halkalanan, O'nu seven, O'nun gözü önünde yetişen, O'nun feyizli pınarından su içen ve O'nu konuşarak, görerek, işiterek örnek edinen insanların vicdanlarının oluşumunda çarpıcı olmuştur.
Tarih boyunca her öğretmeni, her rehberin çevresideki-leri şu ya da bu oranda etkilediği görülür. Fakat Peygamberimizin şahsiyetinin, bağlılarının ve sevenlerinin vicdanlarında meydana getirdiği etki, tarihte eşi tekrarlanamamış bir etkidir. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü Peygamberimizin şahsiyeti de tarihte tekrarlanamamış bir şahsiyettir.
Bu şahsiyet, insan soyunun tarihin başlangıcından sonuna kadar şahid olduğu ve olacağı en büyük ve en yüce şahsiyettir.
Her türlü ölçüyü aşan bu yüceliği burada ayrıntıları ie tanıtmamıza imkân olmadığım hemen belirtmeliyiz. Bu şahsiyet, içinde birçok şahsiyetler ve bu yücelik, içinde birçok yücelikler içerir. Öyle ki, eğer herhangi bir kimsede bu şahsiyet ve yüceliklerden bir tanesi bulunsa o kimse tarihin büyükleri arasına girer. Durum böyleyken bütün bu şahsiyet ve yüceliklerin, düşünülebilcek en yetkin örnekleri ile Peygamberimizin kişiliğinde birleşmelerinin çarpıcı anlamını varın siz düşünün. Meselâ O'nun eğitici şahsiyeti, siyasî liderlik şahsiyeti, askerî komutanlık şahsiyeti, ibadet tutkunu şahsiyeti, kocalık şahsiyeti, babalık şahsiyeti, arkadaş şahsiyeti, dâvasını tanıtıcı, karşısındakini ikna edici şahsiyeti. Bütün bunlara bir de bu şahsiyetlerin biribirini ezmeyen, bir denge içinde ve hiçbirinin diğerinden kopukluğuna meydan vermeyen bir dengeleyici içinde bütünleştiğini ekleyiniz.
Kısacası tarihin emsalsiz yüceliği ile bu emsalsiz yüceliğin yine emsalsiz etkinliği ile karşı karşıyayız.
Ebu Süfyan, henüz müslüman olmadığı dönemde, gerek bu yüceliğin ve gerekse bu yüceliğin insanlar üzerindeki derin etkisinin bir nebzesini şu sözlerle dile getirmek istemişti; "Başka hiç bir kimsenin, Muhammed'in arkadaşları tarafından sevildiği kadar insanlarca sevildiğini görmüş değilim".
Ebu Süfyan'ın bu tanımı doğru ve belirleyicidir. Gerçekten Peygamberimizin kişiliği, sevenlerim sevgilerinin son kertesine kadar sürükleyen çarpıcı bir kişilikti. Basiret yoksunu düşmanları için de aynı kural ters orantılı olarak geçerlidir. Yani ondan nefret edenler de bu nefretlerini önünde durduracakları bir sınır belirleyemezlerdi.
Hiç kuşkusuz O'nun sevenleri, bağlıları ve yanından ayrılmayanları; ondan en derin şekilde etkilenmişler ve bunun sonucu olarak Kur'an pınarından kana kana su içebilmişler ve doruklara tırmanmaları daha kolay olmuştur. Çünkü Kur'an gürül gürül akan coşkun bir pınardır. Fakat herkes bu pınardan su dolduracağı kabın genişliği, kapasitesi oranında su alabilir. Buna göre bu yüce ruhla beraberlik kurmuş olmaları sonucunda genişleyen kalbler ile enginleşen ruhların Kur'an ruhunu özümleme kapasiteleri daha büyük ve onu kavrayıp uygulama yetenekleri daha yüksek olacaktır.
Nitekim Peygamberimizin (s.a.v) sahabilerinden biri olan Hanzele, bir keresinde Onun yanandayken, işlerine-güçlerine ve normal hayatlarına döndükleri zamanlardan farklı durumda olduklarını belirtti ve Peygamberimizden şu cevabı aldı:
"Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, eğer benim yanımdayken ve zikrederkenki durumunuzu dışarda da devam ettirmiş olsanız, melekler yataklarınızda yatarken ve yollarda yürürken ellerinizi sıkarlardı. Fakat, ya Hanzele, bazan öyle ve bazan böylesi-niz." (Müslim)
Bu demek değildir ki, sahabiler Peygamberimizin yanından ayrılınca O'nun üzerlerindeki etkisi kayboluyordu. Böyle bir etkinin kaybolması düşünülemez. Buna göre sa-habilerin bu yoldaki açıklamaları, Peygamberimizin aracısız sohbetinin vicdanlarında meydana getirdiği etkinin derinliğini kanıtlar. Öyle ki; onlar, alışageldiklerinden farklı varlıklar haline geldikleri duygusuna kapılıyorlardı.
Gerçekten bir ışığın kaynağı olan bu yüce ruhtan almış oldukları ışınlar, onların ruhlarını şeffaftan parıltılı ve uçan hale getiriyordu. Tıpkı suda yüzen bir yüzücünün su tarafından kaldırılan gövdesini hafiflemiş hissetmesi gibi. Buna karşılık dışardaki gündelik hayata döndüklerinde ruhlarını ısıtan ışın akımı zayıfladığı için Peygamberimizin yanındaki halleri ile normal hayatlarının akışı sırasındaki halleri arasında bulunan farkı hissediyorlar.
Fakat
tarihin realitesi bize diyor ki, onların ruhlarını ısıtmış olan ışın birikimi
hiç bir zaman kaybolmadı. Durum böyleyken Peygamberimizin yanından
ayrıldıklarında kendilerinde değişik hissetmeleri,
Bununla birlikte İslâmiyetin yeryüzünde yürürlükte olabilmesi için Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- bizzat varolmasının, hayatta bulunmasının şart olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü eğer yüce Allah (c.c.) bunun şart olduğunu, bu olmadan İslâmiyetin yeryüzünde egemen olamayacağını bilseydi, Peygamberimizden sonra insanlara İslâmiyeti yürürlüğe koyma görevini yük-lemezdi. Çünkü O, hiç kimseye gücünün dışında görev yüklemez.
Tersine
diyoruz ki, Peygamberimiz (s.a.v) ölümünden sonra da İslâmiyetin yeryüzünde
eksiksiz biçimde uygulamasına rehberlik edecek yeterlikte sünneti ve uygulamaları
ile müslümanların arasındadır. Biz yukardaki sözlerimizle
c- YENİ BİR OLUŞUM
Sözünü ettiğimiz eşsiz kuşağın oluşumunu sağlayan ve asla gözden kaçırılmaması gereken bir üçüncü faktör de bu kuşağın tarih sahnesine yeni çıkmış olmasıdır.
Her yenilikçi kuşak, eski kuşaklara göre daha canlı, daha hareketli ve daha genişlemeye yetenekli olur. Bu realite insan doğasında olduğu gibi maddî evrenin yasalarında da geçerlidir. Meselâ laboratuvarda üretilen taze oksijeni düşünelim. Bu oksijen havada bulunan normal oksijenden daha faal, yani tutuşma yeteneği daha yüksektir. Oysa bu iki oksijen türü yapı bakımından aynıdır.
İşte tıpkı bunun gibi tarihte yeni bir çığır açan, yeni bir akım başlatan vicdanlar, diğer normal insanların vicdanlarından daha canlı, daha atılımcı olurlar. Bu durumu şu iki sebeple açıklayabiliriz:
1 - Yeni sosyal akım - özellikle İslâmiyetin geliştirdiği gibi yeni bir sosyal akım- insan vicdanlarım yeni bir senteze kavuşturarak onlan gerçekten yeni bir yapıya, bol enerjili ve kafalarına sığmaz derecede atılımlı bir hareketliliğe dönüştürür. Tıpkı lâboratuvar potalarında elde edilen taze oksijen gazı gibi.
2 - Yeni sosyal akımı temsil eden kuşak, her zaman çetin, sıkıntılı ve katlanılması çok zor direnmeler ve meydan okumalarla karşılanır. Oysa bu sert direnmeler ile çetin meydan okumalar her zaman için canlı vicdanları daha bilenmiş hale getirerek olanca enerji ve yeteneklerini son damlalarına kadar ortaya koymalarını sağlar.
Eğer yeni bir sosyal harekette bu iki faktör, yani vicdanların yeni yapısı ile karşıdan gelen saldırıların aman-sızlığı faktörleri biraraya gelirse o kuşağı oluşturan insanların vicdanlarında oluşacak olan korkunç dereceli atılımı kolayca tasavvur edebiliriz. Bu korkunç atılım, elbette ki, pratikte kendini gösterecektir.
Bunun yanında yeni sosyal akımın taraftarlan, temsilcisi oldukları yeniden doğuşun değerim en iyi şekilde bilen kimselerdi. Çünkü onlar, daha önceki cahiliye dönemini yaşadıktan sonra İslâm'a geçtikleri için cahiliye ortamından İslâm'a geçişlerini sağlayan sosyal devrimin olağanüstü önemini fiilî tecrübeleri ile bizzat yaşayarak kavramışlardı. Nitekim Hz. Ömer -Allah ondan razı olsun- "Cahiliye dönemini bilmeyen İslâmiyeti bilemez" derken bu gerçeği dile getiriyordu. Yani İslâmiyetin değerim, ancak onunla cahiliye dönemi arasındaki farkı iyi kavrayanlar takdir edebilirler.
Ayrıca bu eşsiz kuşağın müslümanları, ortaya çıkan bu yeni yapıyı korumaya en düşkün, onu her türlü kemlikten uzak tutmakta en titiz insanlardı. Çünkü bu yapının duvarlarını kerpiç kerpiç örenler, kuruluş yorgunluğunu çekenler, o uğurda türlü türlü sıkıntılara katlananlar, gün be gün yükselişim özlemle gözleyerek sonunda en güzel şekilde tamamlandığı güne kavuşanlar onlardı. Bundan dolayı onlar, bu yapı üzerinde birinin oynamasını ya da bir takım hoyrat ellerin orasım-burasmı tırtıklamasını görmeye dayanamazlardı. Çünkü bu yapı duygularının derinliklerinde kök salmış, onlar onun ve o da onların ayrılmaz bir parçası haline gelerek varlıkları onun varlığı ile eşleşmişti.
İşte sözkonusu eşsiz kuşak İslâm'a böylesine düşkün, Peygamberimizin (s.a.v.) rehberliği altında kurdukları bu yapının sağlam ve bakımlı kalması hususunda böyle titizdi.
Bununla
birlikte bu faktörün de İslâmiyetin yeryüzünde yürürlüğe konması için şart
olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü eğer yüce Allah (c.c.) devrimci bir kuşağın
varlığının şart olduğunu bilseydi, bu devrimci kuşaktan sonra gelecek kuşaklara
İslâmiyeti uygulama görevi vermezdi. Biz bu sözlerimizle
Sözlerimizin
burasında önümüze kesin bir şekilde cevaplandırmamız gereken bir soru çıkıyor.
Çünkü bazı kimseler bir kere o eşsiz kuşağa ve bir de ondan sonra gelen
müslüman kuşaklara baktıkları zaman içlerinde uyanan kuşkunun dürtüsü ile
şöyle diyebilirler: "İslâmiyet,
Eşsiz neslin İslâm'a ve Müslümanlara İlişkin rolü?
Bu
eşsiz kuşak benzeri tekrarlanmaz -yada en azından şu ana kadar tekrarlanamamış-
olduğuna göre değeri nedir? İslâm'a ve müslümanlara ilişkin rolü nedir? Acaba
Ortada bu kuşağın doğuşunu sağlayan ve tekrarlanması mümkün olmayan özel şartlar olduğuna ve Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- bizzat önlerinde olması ve devrim ortamının vicdanlarında canlılık uyandırması gibi özel şartların bu kuşağın doğuşunu derinden etkilediğine göre İslâmiyetin o günlerdeki çarpıcı biçimi ile yeni bir pratik gerçeklik kazanması nasıl
Bu soruya belli sınırlamalı, kesin bir cevap vermek gerekir.
Acaba bu eşsiz kuşağın tekrarlanması mümkün olmayan, ya da en azından şu ana kadar tekrar edilememiş olan tarafı nedir? Acaba İslâmiyetin pratik hayatta uygulanmasını gerçekleştiren temel özellikler mi, yoksa bu temel özelliklerin gündelik hayata geçirilmesi hususunda sözkonusu kuşağın ulaştığı erişilmez yüksek derece mi?
Ayrıca acaba bu kuşağın oluşumunu hazırlayan ve tekrarlanmasının imkânsız olduğunu söylediğimiz özel şartların kesin fonksiyonu nedir? Acaba bu özel şartların etki alam, İslâmiyetin pratiğe geçirilmesini sağlayan temel özellikleri oluşturmak mıdır, yoksa bu özel şartların etkisi, o eşsiz kuşağın İslâmiyetin gündelik hayata uygulanması hususunda ulaştığı derecenin yüksekliğinde mi görülmektedir?
Öyle sanıyorum ki, mesele şimdi daha belirli bir nitelik kazandı.
İslâmiyetin gündelik hayata geçirilmesini gerçekleştiren temel özellikler tümü ile Kur'an ve sünnetten, yani müslümanlann hayatında varlıkları sürekli olan, yüce Allah'ın (c.c.) iradesi ve dileği ile korunmuş olan iki unsurdan kaynaklanır. Bilindiği gibi daha öceki ilâhî kitaplar kaybolduğu, yada büyük çapta değiştirildikleri (tahrif edildikleri) halde yüce Allah (c.c.) Kur'an'ı koruyacağını şu sözleri ile üstlenmiştir:
"Kur'anı biz indirdik ve onu koruyacak olan biziz." (Hicri 9)
Yüce Allah (c.c.) Peygamberinin sünnetini korumayı da garanti etti. Oysa eski peygamberlerin sünnetlerinden
Kur'an'da bize aktarılanlar ile Peygamberimizin o dönemler hakkında verdiği bilgiler dışında günümüze hiç bir şey kalmamıştır.
Hemen belirtelim ki, bu iki kaynakta, yani Kur'an ve sünnette, müslüman ferdi, müslüman toplumu, müslüman ümmeti ve müslüman devleti meydana getirmek için gerekli olan bütün ana "maddeler" vardır. Tarihin hangi yüzyılı yaşanıyorsa yaşansın farketmez. Bunun için gerekli olan tek şey, müslümanlann bu sosyal yapıyı kurmaları istemeleri ve bu uğurda gereken çabayı harcamayı azmetmeleridir.
Sözkonusu özel şartların sağladığı sonuç, İslâmiyete pratik varlık kazandıran ve hepsi de Kur'an ile sünnetten kaynaklanan temel özelliklerin gerçekleştirilmesi hususunda ulaşılan o erişilmez derecedir. İşte tarihte bir daha tekrarlanamayan şey o yüksek derecedir, yoksa sözkonusu temel özellikler değildir.
Şimdi
de yukardaki sorunun ikinci şıkkını cevaplandırmaya sıra geldi. Sorunun ikinci
şıkkı şudur: İslâmiyetin ilk döneminde fiilen gerçekleştirilen o yüksek
uygulama derecesi, tekrarlanmaları mümkün olmayan özel şartların ürünü
olduğundan dolayı bir daha gerçekleştirilemez olduğuna göre bu derecenin
İslâmın ve müslümanlann hayatındaki değeri nedir? Acaba o, insanların
Asla! Yine Allah'ın (c.c.) iradesi ile ulaşılan bu yüksek derece müslümanlann her dönemde gerçekleştirmeye girişecekleri sürükleyici bir örnek olsun diye varolmuştur. Müslümanlar o noktaya ulaşma çabası içinde olduklan sürece toplum olarak o dereceye ulaşamasalar bile, aslında hedefe doğru ilerlemiş olurlar. Üstelik tarih şahiddir ki, her kuşağın bazı seçkin fertleri; o yüksek uygulama düzeyine ulaşmayı her dönemde başarabilmişlerdir.
Bu kimselerin kalbleri İslâm nuru ile panldar. Onlar sahabilerin Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- ile birarada yaşayarak yapmış oldukları alıntıların (iktibasların) tıpkısını O'nun şahsiyetini ve yaşadığı olayları inceleyerek sağlayabilen kimselerdir. İlk müslüman kuşağın yaşayarak hissettiği devrim heyecanının aynısını vicdanlarının derinliklerinde duyarlar. Kur'an ve sünnet pınarlarından sahabiler gibi kana kana su içme hünerini gösterirler ve bütün bunlann sonucu olarak vicdanlarında sahabilerin gerçekleştirdikleri yapı değişikliğinin benzerini gerçekleştirirler.
Bu seçkinler her nesilde küçük bir azınlık halindedirler. Evet, oysa Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- çevresinde halkalanan müslümanlar arasında göze batacak derecede çoğunluk oluşturuyorlardı.
Fakat
müslümanlar, bir bütün halinde sahabilere özen-meye girişince, o yüksek düzeye
ulaşamasalar da, doruk noktası ile aralarındaki mesafeyi önemli oranda kısaltırlar.
Çünkü bu zıplama girişiminin
"Asr'a yemin olsun ki, tüm insanlar hüsrandadırlar. Sadece iman edip iyi ameller işleyenler ile biribirlerine hakkı ve sabretmeyi tavsiye edenler müstesna." (Asr Sures 1-3)
İşte sözkonusu eşsiz kuşağın, İslâmiyetin ve müslü-manlann hayatında oynayacağı rol buradan kaynaklanır. Yani bu benzersiz örneğini, düş, hayal ve slogan olarak değil de pratikte gerçekleşmiş somut bir realite olarak varolması, İslâm'a gerçekçilik kazandırmak isteyenler için arzularını pratik hale getirmek yolunda ve bu uğurda ellerinden gelen gayretlerini harcamalan hususunda kamçılayıcı bir faktör olur.
Müslümanlar İslâmiyetin temel özelliklerini pratik hayata aktarmayı başarınca, eğer arkasından ilk kuşağın ulaştığı yüksek dereceye erememişler ise kaybettikleri bir şey olmaz. Çünkü en alt düzeyde bile olsa, İslâmiyetin ana özelliklerine gerçekçilik kazandırmak, çağımızın cahiliyeti dahil -hatta çağımızın cahiliyeti başta- olmak üzere tarihin bütün cahiliye dönemlerine göre olağanüstü bir atılım, gözalıcı bir yüksek atlama rekorudur. Bu durumda diğer yüksek dereceler fazilet yansı ve imrenilecek nafile alanları olarak kalırlar. Hiç kimseye gücünü aşacak ağırlıkta yük yüklenmez. Bu alanda herkes gücünün yettiği oranda ileri giderken çok küçük bir azınlık ilk kuşağın düzeyine ulaşır, geride kalan halk da bu hedefe birkaç adım yaklaşmış olur.
Evet, bu eşsiz kuşağın bir tarih realitesi olarak önümüzde duruşunun ilâhî takdirdeki gerekçesi, hikmeti, ılık esintileri ile kalbi bir süre ısıttıktan sonra dağılıp kaybolacak tatlı bir hatıra olmak değil, tersine yenilenecek bir realite olmaktır.
Çünkü yüce Allah(c.c.) Kur'an'da müslümanları Kıyamet gününe kadar Peygamberimizi rehber edinmeye ve o eşsiz kuşağın izinden giderek onlarla bütünleşmeye çağırarak şöyle buyuruyor:
"Gerçekten Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı arzu edenler ile Allah'ı sık sık ananlar için Peygamber, güzel bir örnektir." (Ahzab/21)
"Kendilerinden önce iman edip Medine'ye göçenler sonradan göçedip yanlarına gelenleri severler, onlara verilen ganimetlerden dolayı ihtiyaç duygusuna kapılmayarak sıkıntıda bile olsalar karşılarındakini kedilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte felaha erenler onlardır. Onlardan sonra Medine'ye gelen göçmenler de şöyle derler; 'Ey Rabbimiz bizi ve bizden daha önce iman etmiş kardeşlerimizi affeyle, kalblerimizde müminlere karşı kin oluşmasına fırsat verme. Hiç şüphessiz, Sen şefkatli ve merhametlisin." (Haşr/9-10)
Şimdi bundan daha fazlasını söylemek istiyor ve diyoruz ki; çağımızın İslâmî uyanışı o eşsiz kuşağın özelliklerini en güçlü biçimde temsil eden bir akımdır, bu akım; o dönem oranında kökleşmiş ve bol taraftar toplamış değilse de asla o eşsiz örneğin çok uzağında da değildir.
Sebebine gelince İslâmiyet, günümüzde Peygamberimizin (s.a.v):
"İslâm garip olarak yayılmaya başladı ve ilerde de tekrar ilk döneminde olduğu gibi garip hale gelecektir. Müjdeler olsun o gariplere!" (Müslim)
diye buyururken geleceğini haber verdiği "İkinci gariplik dönemi"ni yaşıyor.
Bu ikinci gariplik dönemi her ne kadar "İlk gariplik dö-nemi"nin her yönden aynısı değilse de birçok temel özelliklerde onunla arasında benzerlik bulunduğu kesindir.
İki dönemin bu ortak özelliklerinin en önemlisi, insanların hayat tarzlarını ilâhî metoda göre düzenlemeleridir.
Diğer bir ortak nokta da bu gün de insanlan yeni baştan İslâm'a çağırmak zorunluğu ile karşı karşıya oluşumuz-dur. Bu zorunluğun gerekçesi günümüz insanlarının, ilk gariplik döneminin insanlan gibi, dilleri ile "lailâheillellah Muhammedün Resulullah (Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah'ın Peygamberidir)" demeye yanaşmamaları değildir. Sözünü ettiğimiz zorunluğun gerekçesi, günümüz insanlarının bu defa "Lailâheillellah" cümleciğinin temel gereği olan Allah'ın hükmünü egemen kılmaya ve ilâhî yaşama tarzını benimsemeye yanaşmamalandır. Oysa Atlas Oksanusu'nun batı sahillerinden Büyük Ok-yanus'un doğu sahillerine kadar uzanan bölgelerde yaşayan bir milyar küsur insan her gün "lailâheillellah" diyorlar.
İşte üstüste yeni baskılar yapan milyonlarca mushafa, Kur'an okuyan ve meraklı dinleyicilerine açıklamalı hadis ve fıkıh dersleri veren yüzlerce televizyon ve radyo istasyonuna rağmen İslâmiyetin günümüz dünyasında ızdıra-bını yaşadığı "garip"liğin içyüzü budur!
Gariplik dönemlerinde insanların vicdanlarında yaşayan kültür birikiminin aksayan taraflarım düzelterek devam ettirme eğiliminden daha çok, köklü değişikliklere yönelen "yemden yapma" gayretleri görülür.
Günümüzün müslüman milyonları vaktiyle Peygamber Efendimizin (s.a.v.) işaret buyurduğu "sel köpüğü" dönemini yaşıyorlar. Hani bir gün Peygamberimiz "Gün gelecek, diğer ümmetler neredeyse yemek çanağına üşüşen açlar gibi üzerinize üşüşecekler" buyurmuş ve orada bulunan sahabilerin "Ya Resulallah, yoksa o zaman sayımız az da olacak da ondan mı? " diye sormaları üzerine de sözlerini frHayır, tersine o gün sayıca kalabalık olacak, fakat sel köpüğü gibi olacaksınız" diye bağlamıştır. (Ahmed Ebu Davud).
Bu "sel köpüğü" yığınların muhtaç olduğu şey vaaz, ir-şad ya da mescidlerde, radyo-televizyon stüdyolarında, kitaplarda, konferans salonlarında verilecek dersler yolu ile kendilerine İslâmiyetin gerçeklerini sunmak değildir. Onların muhtaç olduğu şey, varlıklarını çepeçevre kuşatan ve vicdanları üzerine baskı kuran cahiliye uyuşukluğundan kararlı bir "olup-bitti" operasyonu ile kendilerini çekip çıkararak İslâm'ın gerçekleri ile yeniden bütünleşip kaynaşmalarım sağlamaktır. Bu yeni atılımın amacı kitlelere İslâmiyeti doğrudan doğruya "yaşatmak" olmalıdır, yoksa İslâmiyetin gerçekleştirilmesi uğrunda kıllarım bile oy-natmaksızın oturduklan yerlerden İslâmiyeti "konuşmaları", "düşünmeleri", "ona hayran olmaları" veya onun gelmesini "temenni etmeleri" ile oyalanmamalıdır.
Günümüz İslâmi uyanış akımının omuzladığı ana görev aslında budur. Bu akım gariplik dönemi ortasında beliren yeni bir uyanıştır. Bundan dolayı bu akım, ilk İslâm kuşağının oluşumunda katkısı olan ve bin üçyüz yıl boyunca bir daha tekrarlanamamış olan iki faktörden birine, yani köklü yaşayanlann vicdanlarında tam anlamı ile etkilidir. Bunun sonucu olarak bu akımın bağlıları, olanca gayretleri ile İslâmiyetin sözkonusu ikinci gariplik dönemini sona erdirmeye çalışıyorlar, tıpkı birinci garip dönemini sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yapmış olan ilk İslâm cemaatı gibi.
Diğer faktör, Peygamberimizin (s.a.v) bizzat o günün müslümanları arasında bulunmasıdır. Bu faktör, doğal olarak Kıyamet gününe kadar tekrarlanmayacaktır. Fakat günümüzün "yeniden doğuş" hareketi gerçek derinliği ile vicdanlarına sindiren, İslâmiyetin ayrıntılarına katılıp özünü gözden kaçırma yanılgısına düşmeyen, bu dini yeniden hayata egemen kılıp kökleştirmek için yeryüzünde vermek durumunda oldukları çetin mücadelenin karakterini iyi kavramış olan "çağdaş garipler"in Peygamberimizin hayat hikayesi ile sünnetinden derleyecekleri gerçekleri O'nunla birarada yaşamışçasına algılayıp benliklerine mal etmelerini bekleyebiliriz. O zaman bu çağdaş gariplerin Peygamberimizin hayat hikâyesi ve sünneti aracılığı ile gerçekleştirecekleri "uzaktan birlikte yaşama" süreci, ilk müslüman kuşağın daha az emekle ulaşabildikleri erişilmez doruklara yaklaşmalarını garanti edecektir. Çünkü ilk kuşağın müslümanları kendilerini doruklara tırmandıran yükselme enerjisini Peygamberimizin şahsiyetinden dolaysız olarak almışlardı.
Kısacası,
az önce değindimiz gibi, çağdaş İslâmî uyanış akımı, sözümüzün konusu olan
eşsiz kuşağın özelliklerim en güçlü şekilde temsil eden islâmî harekettir.
Gerçi günümüzdeki uyanışın örnek fertleri o günkü kadar çok sayıda değildir ve
sağlanan yükselmenin derecesi o günkü yükselme derecesinin altındadır, ama iki
örnek arasındaki mesafe çok uzak değildir. Çünkü günümüzün uyanış akımı, topluma
ilk kuşağın düzeyine yükselmiş örnekler sunabilmekte ve bu yönü ile bize, o
ilk saadet dönemim ha-tırlatabilmektedir. Günümüz uyanışının örnek fertleri,
tıpkı sahabiler gibi varlıklarım yüce Allah'a (c.c.) adamakta, olanca içtenlikleri
ile Allah yolunda cihada sarılmakta, gönül hoşnutluğu ile bütün dünya
nimetlerini hiçe saymış olarak şehitliğin kucağına atılmakta,
Özetle vurgulamak istediğimiz ikinci husus da şudur: "İslâmiyetin realitesi ile idealizmini birlikte temsil eden o eşsiz kuşak, sırf bir tatlı hatıra olsun diye varolmamıştır. Tersine o günden sonraki bütün müslüman kuşaklan kendi düzeyine yükselme girişiminde bulunmaya özendirmek için ortaya çıkmıştır. Müslümanlar bu yükselmeye giriştikleri takdirde, ister bir bütün halinde o yüce düzeye ulaşsın ve isterse ulaşamamış olsunlar, daha aşağılara düşmekten kurtulup gayretleri oranında yükselmiş olurlar.
Yine özetle değineceğimiz üçüncü nokta da şudur ki, sözkonusu örnek kuşağı benzersiz saydıran hususlar, İslâmiyetin temel özellikleri değildir. Çünkü bu temel özellikler, her nesilde aranan, her kuşak tarafından gerçekleştirilmesi mümkün olan ve İslâmiyetin yeryüzünde doğru biçimde uygulanabilmesi için mutlaka gerekli olan özelliklerdir. İnsanlar, müslümanlar eğer bu temel özelliklerin gereğine uymazlarsa hesaba çekilecekler, bu alandaki ihmalkârlıkları yüzünden hem yüce Allah'a ve hem de kendilerine karşı sorumlu sayılacaklardır. Başka bir deyimle yeryüzünde varlıklarım kamtlayabilmeleri ve başkalarının gözünde ağırlıklı bir haysiyete sahip olabilmeleri, bu temel özellikleri gerçek anlamda taşımalarına bağlıdır.
İlk müslüman kuşağı benzersiz saydıran şey bu temel özellikleri gerçek nitelikleri ile benliklerine mal ettikten sonra, onları, pratik hayata uygulamada ulaştıkları şaşırtıcı derece yüksekliğidir. İşte bu yüksek dereceye yükselmeyi yüce Allah (c.c.) herkese farz kılmadı. Herkese farz olan şey, bu alanda islâmî hayatın vazgeçilmez şartı olan asgarî düzeyin üzerinde bulunmaktır. Daha yukan dereceler övülecek nafile alanları sayılmıştır. İnsanlar doğru bir islâm eğitimi ile yetiştikleri, hak nuru ile aydınlanabildikleri, yüce Allah'ı (c.c) görüyormuş gibi O'na ibadet etme bilinci kazandıkları ve sanki Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- ile birarada yaşıyor gibi O'na uyabildikleri takdirde bu derecelerin basamaklarını tırmanmayı başarabilirler.
İnsanlar bu dinin temel gereklerini asgarî düzeyde gerçekleştirdikleri zaman, başta günümüz cahiliye akımı olmak üzere tarihin bütün cahiliye akımlarının yapamadığı oranda hayatı yaşanabilir hale getirirler. Fakat bu alanda daha yüksek bir gerçekleştirme yüzdesi tutturulabilirse ortaya bir "yeryüzü cenneti" manzarası çıkar. Sözümüzün konusu eşsiz kuşağın eli ile bir zamanlar gerçekleşen ve müslümanların gelecek herhangi bir yüzyılda mutlaka gerçekleştirmeye girişecekleri tatlı bir özlem olarak vicdanları dalgalandıran bir "yeryüzü cenneti!"
İslâm Ümmetinin Belirgin Özellikleri:
Şimdi de islâm ümmetinin doruğa ulaştığı dönemdeki en belirgin karakteristiklerini vurgulamak istiyoruz. Yüce Allah'ın (c.c.) Kur'an'daki
"Sizler, insanlara örnek olsun diye ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz".
öyvüsünü tam anlamı ile gerçekleştirmiş doruk dönemindeki temel özelliklerini yani. Yalnız hiç aklımızdan çıkarmamalıyız ki, bu kısa sunuş sırasında aslında bütün müslüman kuşaklar için gerekli olan temel islâmî özellikleri, sözünü ettiğimiz eşsiz kuşağın gerçekleştirdiği örnek şekilleri ile ele alacağız. Yine hiç aklımızdan çıkarmamalıyız ki, bu kısa gözden geçirmemiz sırasında söylediğimiz noktaların her ikisi de önemli olmakla birlikte asıl ağırlıklı nokta temel islâmî özelliklerdir. Çünkü islâmın doğru biçimi ile varolabilmesi, bu temel özelliklere dayanır. Nitekim müslümanlar adım adım bu temel özelliklerden saptıkça geçen zaman içinde bugün içinde bulundukları ve ilerde yeri gelince özel olarak anlatacağımız duruma düştüler.
Burada hiç kimse bizden islâm ümmetinin bütün temel özelliklerini ayrıntılı biçimde anlatmamızı beklememelidir. Çünkü bu kısa bakış, ne bir islâm ümmeti tarihi ve ne de bu ümmetin özellikleri hakkında özel bir araştırmadır. Bizim burada yapmak istediğimiz şey, bu özelliklerin en bariz olanlarım seçerek onları bu kitabın içeriğine uygun düşecek şekilde kısaca ve öz olarak okuyucuya sunmaktır. Dikkatleri çekmek istediğimiz şey, bu özelliklerin en bariz olanlarını seçerek onları bu kitabın içeriğine uygun düşecek şekilde kısa ve öz olarak okuyucuya sunmaktır. Dikkatleri çekmek istediğimiz özellikler şunlardır:
1- Samimi inanç, Kur'an ve sünnete titizlikle
bağlanmak, Allah yolunda cihad etmeye
2- "Ümmet" kavramını gerçek anlamı ile pratiğe aktarmak
3- Yeryüzünde ilâhî adaleti gerçekleştirmek
4- "Lailâheillellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)"ı ahlâk ilkesi edinmek
5- Verilmiş sözlere (yapılan antlaşmalara) bağlı kalmak
Bu temel özellikleri gözden geçirdikten sonra yine bu ümmetin ana karakteristikleri arasında yeralan iki özel-
54
likten sözedeceğiz. Gerçi bu son iki karakteristik, özel niteliklerine bağlı olarak ilk müslüman kuşağın döneminde değil, daha sonraki dönemlerde gerçekleşmişlerdir. Çünkü bu karakteristikler, özel nitelikleri itiban ile siyasî egemenliğin üzerinden uzun bir sürenin geçmesini gerektirirler.
Sözünü
etmek istediğimiz iki karakteristik özellik ise islâm ilimleri hareketi ile
islâm uygarlığı hareketidir. Bu iki hareket, gerçi islâmiyetin ileri
dönemlerinde gerçekleşti, ama hiç kuşkusuz, aslında islâm tarihinin yazan olan
o kuşak döneminde temelleri atıldı. Çünkü daha sonraki bütün islâm kuşakları,
bu ilk neslin çarpıcı atılımından etkilenmişti. Aslında bu etkinin izlerini
I: SAMİMİ İNANÇ
KUR'ÂN VE SÜNNETE BAĞLILIK VE KARARLI CİHAD
Bu başlığı oluşturan özellikler, bu ümmetin temel karakteridir. Yüce Allah'ın (c.c.) aşağıdaki ayetinde dile getirilen bu ümmetin "en hayırlı ümmet olma" özelliği bu karakteristiklerden kaynaklanır:
"Sizler, insanlara örnek olsun diye ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran1110)
Yalnız
ilk müslüman kuşağın imrendiğimiz, gözlerimizi kamaştıran tarafı
Yoksa bilindiği gibi Kur'an çağrısının en ağırlıklı mesajlarından biri dinde ihlâs, yani dini sırf Allah'a yöneltme ilkesidir. Nitekim O, bize çeşitli ayetlerde şöyle buyuruyor:
"İyi bil ki, halis din sırf Allah içindir-." (Zümer/3)
"De ki; "Dini yalnız Allah'a yönelterek O'na kulluk etmem emredildi." (Zümer/11)
"Dini sırf kendisine has sayarak Allah 'a yalvarınız." (A'raf/29)
"Oysa onlara dini sırf kendisine has sayan tek ilâha bağlılar olarak Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti." (Beyyine/5)
Yüce
Allah'ın (c.c.) emrettiği ihlâs,
"Oysa onlara, dini sırf kendisine has sayan tek ilâha bağlılar olarak Allah'a kulluk etmeleri emredildi."
ayetinde
bize bildirdiği kesin emri ile kullarından istediği şey
İbadette aranan ihlâs, bu ibadetin Allah'a ortak koşmaktan arınmış olmasıdır. Tevhid ilkesinin özü budur. Kemal basamaklarında yükselebilmek, hatta her şeyden önce imanın varolabilmesi için bu husus asgari şarttır. Bundan sonra gelen kemal basamaklarında yükselmeye gelince, bunun için başka alanlar başka aşamalar vardır. Bu aşama ve alanların bazılarından sözkonusu ilk müslü-man kuşağın hayatını anlatırken sözedeceğiz. İşte kesin emir ve gereklilik konusu değil de özendirme ve sevdirme konusu olan hususlar bunlardır.
Peki kullardan istenen ibadet nedir ve Allah'a ortak koşmaktan arınma nasıl olur?
Yüce Allah'ın (c.c.) Kur'an'da açıkladığı şekli ile ibadet şu üç unsuru içerir:
1) Yüce Allah'ın (c.c.) zatı, isimleri ve sıfatlan bakımından tek olduğuna kesinlikle inanmak
2) Allah'ın kullarına farz kıldığı ibadet nitelikli davranışları sırf O'na yöneltmek
3) Yüce Allah tarafından bildirilmiş olan helâlleri, haramları, iyilikleri, kötülükleri, mubahlan ve yasakları benimseyip onaylamak
Bu üç ilkeden herhangi birine ters düşen duygu, davranış ve tutumlar tevhid ilkesi ile çelişen ve insanı islâm'dan çıkarıcı olan şirke düşürücü hallerdir. Yalnız bu konuda şu önemli noktayı gözözünden çakırmamalıyız. Helâl sayılmaksızın işlenen günah, Allah'ın emir ve yasaklarım benimseme ilkesi ile çelişme ve bu niteliği ile sahibim islâmdan çıkarmaz. İnsanlar yüce Allah'ın emirlerini onayladıkları, Allah'ın emrine karşı çıkmayı, O'nun hükmüne eş veya O'nun hükmünün yerine geçen bir uygulama haline getirmedikleri sürece bu böyledir. Başka bir deyişle insanı dinden çıkaran şey, yüce Allah'ın emirlerine uymamak değil, O'nun indirdiklerine aykırı davranışları yasallaştırmaktır. Aşağıdaki ayetlerin anlamı da budur:
"Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmez ise işte kâfirler onlardır." (Maide/44)
"Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmez ise işte zalimler onlardır." (Maide/45)
"Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmez ise işte f asıklar onlardır." (Maide/47)
Bu tutumun İslâm'dan çıkancı şirkin kendisi olduğu şu ayetlerde açıkça belirtilmektedir:
"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği, dini yasalar koyan ortakları mı var?" (Şura/21)
"Ey insanlar, Rabbinizden size indirilene uyunuz ve O'nu bırakıp başka önderlerin peşinden gitmeyiniz." (A'raf/3)
Gerek
ilk ayetteki "dini yasalar" ve gerekse ikinci ayetteki
"Allah'ın indirdiklerine uymak" deyimleri ne sırf inançla ve ne de
"Allah'a ortak koşanlar (İslâmiyetin kader inancı ile alay etmek için) 'Eğer Allah dileseydi ne biz ve ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmaz ve O'nun haram kıldıkları dışında hiç bir şeyi haram saymazdık' dediler." (Nahll35)
Münafıklarla ilgili olan aşağıdaki ayetlerde bir yandan iman iddiasının aslı olup olmadığını belirleyecek kriterin, miheng taşının ne olduğunu belirtirlerken öbür yandan da yukardaki sözlerimize delil oluşturmaktadırlar:
"Şu münafıkları görmüyor musun ki, gerek sana ve gerekse senden önce indirilenlere inandıklarını iddia ettikleri halde Tağut'un hakemliğine başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine ona karşı çıkmaları emredildi. Şeytan onları iyice saptırmak istiyor. Onlara 'Allah'ın indirdiklerine ve Peygambere geliniz' denince o münafıkların senden ta-mamiyle yüz çevirdiklerini görürsün.
Peki nasıl oluyor da kendi elleri ile işledikleri kötülükler
yüzünden başlarına bir musibet gelince sana koşarak 'Biz
Allah onların kalblerindeki duyguları biliyor. Onların dediklerine bakma, kendilerine öğüt ver, kalblerini etkileyecek tatlı sözler söyle.
Biz hiç bir peygamberi Allah'ın izni ile itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana koşarak Allah'dan günahlarını bağışlamasını isteseler ve Peygamber de onların bağışlanmasını dileseydi, Allah'ın merhametli ve affedici olduğunu görürlerdi.
Hayır! Rabbin hakkı için, onlar aralarında çıkan çatışmalarda senin hakemliğine başvurmadıkça ve sonra vereceğin hükme hiç bir iç burukluğu duymaksızın teslim olmadıkça mü'min olamazlar." (Nisa/60-65)
Kur'an'da daha bir çok benzerleri bulunan bu ayetlerden açıkça ortaya çıkan şudur: Kullardan istenen ibadet, yüce Allah'ı İlâh ve Rabb olarak bir bilmektir. Bu ilke hem Allah'ı, özü, isimleri ve sıfatlan ile bir bilmeyi hem ibadet nitelikli davranışları sırf O'na yöneltmeyi hem ibadet nitelikli davranışları sırf O'na yöneltmeyi ve hem de indirdiği prensiplere bağlanarak bu prensipler dışında hiç bir kaynağı kanun ve nizam dayanağı edinmemeyi içerir. Bu kanun ve nizam dayanağı edinme işi yabancı bir kaynağı yüce Allah'ın hükmüne denk tutmak biçiminde olabilir. Tıpkı Moğolların müslüman olmadan önce yaptıkları gibi. Onlar o dönemlerinde "yasa" adı ile andıkları kısmen Kur'an'dan ve kısmen de başka kaynaklardan devşirilen ilkeleri benimsiyorlardı. Ya da doğrudan doğruya Allah'ın hükümlerini yürürlükten kaldırıp yerine başka bir kanun ve nizam sistemi koydular. Her iki tutum da öz itiban ile birdir.
İşte insanları müşriklikten uzaklaştırıp müslüman yapan ibadet, bu türlü olan ibadettir. İhlasın asgarî derecelisi de budur. Yüce Allah, insanların bundan daha düşük dereceli ihlâsı kabul etmeyeceği gibi bundan daha düşük dereceli bir ihlâsla ne vicdanlarda ve ne de pratik hayatta İslâm'ın özü gerçekleşemez. Bu alanda daha yüksek derecelere ulaşmaya gelince bu, kulların yüce Allah'a sunacakları ibadetlerin miktan ile kalblerin ve dillerin onayladıkları ilkelere beslenen bağlılığın oranına bağlıdır.
Buna karşılık yaratmada, olayların akışını düzenlemede, rızık vermede, yaşamada, öldürmede, fayda ve zarar dokundurmada yüce Allah'ın ortakları olduğuna inanmaya veya ibadet nitelikli davranışları Allah'dan başkasına sunmaya ya da yüce Allah'ın indirdiği ilkelerden başka kaynaklı yasalar koymaya yahut yüce Allah'ın indirdiği dışındaki sistemlere rıza göstermeye, sempati duymaya gelince böyle bir tutum insanları islâm'dan uzak düşüren bir şirk halidir.
İhlâs, saydığımız üç unsuru içeren bir ilke olduğuna göre Kur'an'a ve sünnete bağlılık titizliği, islâm ümmetinin kesin ve tartışma götürmez dayanaklarından biri olarak karşımıza çıkar, onsuz bu ümmetin varolması düşünülemez. Yüce Allah'ın indirdiklerine sıkısıkıya bağlılık, islâm inancının ana dayanaklarından biri olduğuna, bunsuz islâm inancının varolması düşünülemeyeceğine göre Kur'an'a ve sünnete titizlikle bağlı olma ilkesi, islâm'ın dolaysız bir gereğidir. Yalnız insanın gerek kendisi ve gerekse başkaları için kanun koyma aşamasına varmayan günahkârlığının bu ilke ile çelişmediği unutulmamalıdır. Buna göre sosyal hayatın her anında "ortaya çıkan" ve mutlaka bir "hükme" bağlanması gereken çeşitli olay ve gelişmeler hakkındaki hükümler nereden kaynaklanacaktır?[5]
Sözkonusu hükümlerin dayandırılabileceği kaynaklar iki tanedir. Ya Allah'ın hükümleri esas alınacak ya da ca-hiliye hükümlerine bağlı kalınacaktır. Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:
"Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin imanlı kimseler için Allah'ın kümünden daha güzeli olabilir mi?" (Maide150)
Buna göre eğer insanlar hükümlerini yüce Allah'a da-yandırmazlarsa yani Kur'an'a, sünnete ve bu iki kaynağa dayanan fıkıh içtihadlarına dayanarak hüküm vermezlerse hükümlerini cahiliye kaynağına dayandırmış ve bunun sonucu olarak İslâm'ın dışına çıkmış olurlar.
Sözün kısası, Kur'an'a ve sünnete bağlı olma titizliği, islâm ümmetinin bir varoluş gereği ve bu ümmetin ayrılmaz bir özelliğidir. Buna göre ilk müslüman kuşağın gözlerimizi kamaştıran yönü, bu özelliğe sahip olması değildir. Bu kuşağın bu alanda gözlerimizi kamaştıran yönü, bu bağlılığın günah işlemeyi hayatın ender rastlanan bir istisnası haline getiren yüksek dereceli uygulama başarısıdır. Az sonra bu durumu kanıtlayan bazı örnekler sunacağız.
Allah yolunda cihad etme ilkesi de böyle. O da bu ümmetin köklü bir karakteristiğidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey müminler, size acı azaptan kurtulmanızı sağlayacak olan ticaretin ne olduğunu söyleyeyim mi? Allah'a ve Peygamberine inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilseniz, bu sizin için en hayırlı yoldur." (Saf/ 10-11)
Bu ümmet "lailâheilellah" sancağım taşıdığı ve sorumluluğunu yüklendiği sürece cihad etmek, varoluşun kaçınılmaz bir gereği haline gelir. Çünkü insanlık, tümü ile, yüce Allah'ın önerdiği yaşama metoduna uymaz, yüce Allah'ın dininin yeryüzünün her yöresine kesin olarak egemen olmasına razı olmaz ise, bunun sonucu olarak müslü-manlann saldırıdan uzak bir güvenlik içinde dinlerini uygulamalarına meydan verilmez. Bu yüzden yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Müşrikler size karşı nasıl topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşınız." (Tevbe/36)
"Kâfirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünce-ye kadar savaşmaya devam ederler." (Bakara /217)
"Fitnenin kötü kazınıp Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar kâfirlerle savaşınız." (Enfal/39)
"Sen yahudilerin ve hristiyanların dinlerine girmedikçe onlar senden hiç bir zaman hoşnut olmazlar." (Bakara/ 120)
"Kendilerine kitap verilenlerden (yahudi ve hristiyan-lardan) Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın haram kıldığı şeyleri haram saymayan ve hak dini benimsemeyenler ile bu kimseler size boyun eğerek kendi elleri ile cizye verinceye kadar savaşınız." (Tevbe/29)
Hemen
belirtelim ki, günümüzün bazı yufka yürekli müslümanlarından cihad konusunda
şöyle bir itiraz yükseliyor. Bunlar diyorlar ki; islâmdaki cihad
"Size savaş açanlara karşı siz de Allah yolunda savaşınız. Fakat saldırgan olmayınız. Çünkü Allah saldırganları sevmez. "(Bakara /190)
ayetinde dile getirdiği geçici savaş hükümlerine dayandırırlar. Bu arada az önce okuduğumuz ayetleri ya hiç hesaba katmazlar veya geçici hükümlerin ışığı altında yorumlamaya kalkışırlar.
Bu itirazı bir yana bırakarak eğer müslümanların islâm sancağı altında savaşmayı, cihad etmeyi bıraktıktan sonra içine düştükleri acı durumu iyi değerlendirirsek günümüzde yaşadığımız bu acıklı durumun kıyamet gününe kadar cihad etmenin gerekliliğini kanıtlayan en kesin delil olduğu sonucuna vannz. Kısacası savunma amaçlı olsun, saldırı nitelikli olsun, İslâm ümmeti için yüce Allah'ın (c.c.) deyimi ile:
"Fitnenin kökü kazınıncaya ve Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar Cihad etmek,"
kaçınılmaz ve savsaklanmaz bir görevdir.
Üçüncü
bir kez daha tekrarlayalım ki, ilk müslüman kuşağın gözlerimizi kamaştıran
yönü, her müslüman kuşağın vazgeçilmez vasfı olması gereken Allah yolunda cihada
Şimdi bakışlarımızı bu eşsiz kuşağa çevirerek değindiğimiz örnek sıfatları pratik hayatlarında gerçekleştiren ideal niteliklerini gözler önüne sermeye çalışalım:
Bu kuşak eğer deyim yerinde ise gündelik hayatını tam anlamı ile Kur'an'la birlikte yaşamış bir kuşaktır.
Kur'an'ın her cümlesi, her direktifi, her emri ve her yasağı olanca akım yükü ile bu kuşağı oluşturan fertlerin vicdanlarına nüfuz ediyor ve bu cümlelerden, ibarelerden, direktiflerden, emir ve yasaklardan beklenen hareketin tümünü bu vicdanlarda meydana getiriyordu.
Onlar Kur'an'ı, sırf derin düşünce egzersizlerine dalmak veya Kur'an'ın yüksek belagatından, erişilmez ifade ustalığından haz duymak ya da felsefî, aklî ve soyut nazariyeler üretmek hatta saman alevi gibi yanıp sönüveren ve insanı yerinden kımıldatmayan gelip geçici psikolojik etkilenmelere kapılıp coşmak için okumuyorlardı.
Onlar Kur'an'm ayetlerini, öğrendiklerini hemen uygulamak amacı ile okuyorlardı. Nitekim sahabilerden biri, kuşağının bu özelliğini şöyle dile getiriyor:
"Hiç birimiz bir defada Kur'an'dan çok sayıda ayet okuyup
öğrenmezdik. Bir defada Kur'an'dan
Çünkü yüce Allah (c.c.) Kur'an'ı yeryüzünde büyük çapta değişiklik meydana getirsin diye indirmiştir. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:
"Eğer dağların yürütülmesini, yeryüzünün parçalanmasını ve ölülerin konuşmasını sağlayan bir Kur'an olsa diye söylerler. Oysa bütün bu işler Allah'a aittir." (Rad/31)
Müşrikler Peygamberimizden (s.a.v) dağları yürütmek, yeryüzünü parçalamak ve ölüleri konuşturmak gibi somut ve çarpıcı mucizeler istemişler ve Peygamberimizin doğruluğunu onaylamayı bu mucizelere bağlamışlardı. Fakat yüce Allah (c.c.) bu tür somut ve çarpıcı mucizeler yerine sonsuza kadar çarpıcılığını koruyacak olan mucizevi kitabı olan Kur'an'ı indirmeyi uygun gördü.
Az önce okuduğumuz ayet, Kur'an'ın fonksiyonunun dağları yürütmek, yeryüzünde parçalara ayırmak ve ölüleri konuşturmak değildir. Onun başka bir fonksiyonu vardır. Bu ayet bize dolaylı olarak anlatmak istiyor ki, Kur'an, bütün bu olağanüstülüklerden , yani dağları yürütmekten, yeryüzünü parçalamaktan ve ölüleri konuşturmaktan, kısacası cahiliye insanının hayal gücüne sınır çizen bütün çarpıcılıklardan daha büyüğünü gerçekleştirmeye geliyor. Kur'an'ın fonksiyonu en ideal biçimi ile "örnek insanı" meydana getirmektir. Bu da yüce Allah'a göre cahiliye insanının tasavvur edebildikleri bütün olağanüstülüklerden daha büyüktür.
Kur'an ilk müslümanlarm vicdanlarında bu olağanüstü fonksiyonunu fiilen yürüterek onlan yenibaştan oluşturmuştur. İşte bu olağanüstü etkinin sonucu olarak realite ile ideali yanyana getiren ve tarih tarafindan tescil edilen o şaşırtıcı gerçekle karşılaşıyoruz.
Kur'an-ı Kerîm, bu ilk müslümanlara "ilahlık" meselesini anlatıyor, bu ilkeyi her kanaldan sızarak vicdanlarına emdiriyor ve kalblerinin tellerine işliyor, bunun üzerine yüzlerinde "Tevhid" ilkesinin titreşimi beliriyordu. Kur'an-ı Kerîm onlara evrenin olağanüstülüklerini, yüce Allah'ın yaratma, yaşatma, öldürme, nzıklandırma, olayları yönlendirme, gaybı bilme alanlarındaki mucizevi gücünü -meselâ şu ayetlerde olduğu gibi- ayrıntılı bir biçimde anlatıyordu:
"Taneyi ve çekirdeği yaran hiç şüphesiz Allah'dır. O, ölüyü diriden ve diriyi ölüden çıkarır. İşte Allah budur. O halde O'na nasıl iftira edersiniz? Karanlığı parçalayıp sabahı ortaya çıkaran O'dur. O, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da zaman ölçüsü birimi yapmıştır. Bu üstün ve bilgin Allah'ın takdiridir.
O'dur ki, karaların ve denizlerin karanlıklarında yolunuzu bulabilmeniz için size yıldızları kılavuz kıldı.
Gerçekten biz, bilenler için ayetlerimizi ayrıntılı biçimde anlattık.
Sizleri bir tek candan yaratan ve size dünyada bir karar yeri ile toprağın altında bir emanet yeri hazırlayan O'dur. Gerçekten biz anlayabilenler için ayetlerimizi ayrıntılı biçimde anlattık.
Gökten yere suyu indiren O'dur. O su ile her türlü bitkiyi bitirdik, ondan yeşillikler çıkardık. Ondan da biribi-rinin üstüne binmiş taneler, hurma ağaçlarının tomurcuklarından biribirine yakın salkımlar çıkarırız. O yağmurla üzüm bağlarını, yapraklarını biribirine benzer, fakat mey-vaları biribirine benzemez zeytin ve nar ağaçları bitiririz. Her birinin meyvesine hamlık ve olgunluk dönemlerinde dikkatle bakınız. Hiç şüphesiz bütün bunlarda müminler için bir çok ibretler vardır." (Enam/ 95-99)
"Hiç şüphesiz sizin için hayvanlardan alınacak ibret dersleri vardır. Onların karınlarındaki yeri sindirilmiş besinler ile kan arasından hoş içimli halis süt çıkararak size içiriyoruz.
Hurma ve üzümlerden de hem içki ve hem de güzel rı-zık elde edersiniz. Hiç şüphesiz düşünen kimseler için bunda birçok ibret dersleri vardır.
Rabb'in bal arısına 'Dağlarda, ağaçlarda ve kurulmuş çardaklarda yuva edin' diye vahyetti. Sonra da ona 'Her çeşit meyvalardan ye de Rabbinin yollarından boyun eğerek yürü' diye ilham edildi. Bu meyvelerin içlerinden insanlara şifa sunan çeşitli renkte içecekler çıkar. Hiç kuşkusuz düşünen kimseler için bunda bir çok ibret dersleri vardır." (Nahl/66-69)
"Hiç kuşkusuz biz insanı çamurdan oluşmuş bir süzmeden yarattık. Sonra da onu nutfe (sperma) olarak kuytu bir yuvaya yerleştirdik. Sonra bu nutfe'yi alakaya (Embiryo'ya) dönüştürdük. Arkasından bu alakayı bir lokma et haline ve et parçasını da kemiğe çevirdik. Daha sonra da bu kemiğe et giydirdik ve arkasından onu başka bir yaratık haline getirdik. Yaratıcıların en üstünü olan Allah ne yücedir!" (Müminun 112-14)
"Allah her dişinin karnında taşıdığı yavruları, rahimlere giren ve çıkan ceninleri bilir. Onun katında her şey miktarı ile bellidir.
O görünür-görünmez her şeyi bilen yüce ve uludur. Aranızdan sözü gizleyen açıkça söyleyen de, geceleyin gizlenen de gündüzün görünen de O'na göre birdir.
İnsanı önünden ve arkasından izleyip Allah'ın emri ile koruyan melekler vardır. Bir millet kendi kendini değiştirmedikçe Allah onun durumunu değiştirmez. Allah bir kavim için kötülük dileyince onu hiç kimse geri çeviremez, onların O'ndan başka bir koruyucusu yoktur.
Size şimşeği korku ve ümit kaynağı olarak gösteren ve yağmur yüklü bulutları oluşturan O'dur. Gök gürültüsü övgü ile ve melekler korku içinde O'nü her türlü noksanlıktan tenzih ederler. O yıldırımlar göndererek bunlarla dilediklerini çarpar. Allah'ın azabı pek ağır olduğu halde onlar hâlâ O'nun hakkında tartışıyorlar." (Rad/8-13)
Bu ayetlerin tümü, taşıdıkları bütün elektrik yükleri ile o ilk müsümanlarm vicdanlarına işliyor, burada en ücra köşelere kadar sızarak büyük bir sarsıntı meydana getiriyor, bunun sonucu olarak bu vicdanlardan şu cevap yükseliyordu. Yüce Allah (c.c.) bu cevabı bize şöyle duyuruyor:
"Allah sözlerin en güzeli olan Kur'an'ı, biribirine benzer ikişerli kavramlardan oluşmuş bir kitab olarak indirdi. Rabb'lerinden korkanların ondan derileri ürperir. Arkasından Allah'ı anarak ürperen derileri ve kalbleri yumuşar. Bu kitab, Allah'dan gelen bir rehberdir. Allah onunla dilediklerini doğru y ola iletir/' (Zümer/23)
İlk müslümanların Kur'an'ın çağrısına uymaları her bakımdan olağanüstü idi. Allah'ın yüceliği ile dolan kalbleri O'nun ululuğunu gerçek boyutları ile değerlendirdi, O'nun ululuğunu gerçek boyutlan ile değerlendirdi, O'na bütün varlıkları ile teslim oldular. Bunun soncu olarak korkuda, umutta, sevgide, antipatide, rahatlıkta, sıkıntıda, darlıkta, genişlikte, kısacası her an ve her durumda kalbleri O'na bağlandı. Tıpkı yüce Allah'ın (c.c.) şu ayetlerde belirttiği gibi:
"Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün biribirlerini kovalayışında Allah'ı ayakta, otururken ve yatarken anan ve göklerle yeryüzünün yaratılışı üzerinde kafa yoran keskin akıllı kimseler için bir çok ibret dersleri vardır. Bu kimseler şöyle derler:
Ey Rabb'imiz, Sen bunları boşuna yaratmadın, böyle bir şeyden tenzih ederiz Seni, koru bizleri cehennem azabından,
Ey Rabb'imiz, Sen kimi ceheneme atarsan onu perişan ettin demektir. Zalimlere yardım eden bulunamaz.
Ey Rabb'imiz, biz 'Rabbinize inanınız' diyerek bizleri iman etmeye çağıran bir davetçinin sesini işittik ve hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizden bizi arındır ve öldükten sonra iyilerle birarada olmamızı nasip eyle.
Ey Rabb'imiz, peygamberlerine vadetliklerini bizlere ver, Kıyamet günü bizi perişan eyleme, hiç şüphesiz sen verdiğin sözlerden caymazsın." (Ali-îmran/190-195)
Onların
yaptıkları bu zikir,
Çünkü Kur'an, her hallerinde onlara "ilâhlık" ilkesini hatırlatıyordu. Eğer istedikleri bir şey olursa onu verecek ya da düzenleyecek olan Allah'di. Eğer korktukları bir şey varsa her şeyi çekip çeviren Allah'dı. Eğer maddi refah isteseler nzıklan veren de kısan da Allah'dı. Eğer çoluk-çocuk sahibi olmak isteseler dilediği kimselere çocuk bağışlayan Allah'dı. Eğer düşmanlarından korkuyor idiyseler kendi hikmeti ile dilediğini dilediğine musallat eden Allah'dı, buna göre ancak Allah'ın takdir ettiği an ve O'nun bu takdirine bağlı olarak düşmanlarının pençesinden kurtulabilirlerdi. Kısacası Allah mülkün tek sahibi idi ve bu mülkü dilediğine verir, dilediğinden de geri alırdı. İstediğini yükseltir, istediğini süründürürdü. Her şey O'nun elinde idi, O'nun gücü her şeye yeterli idi. Tıpkı şu ayette buyurulduğu gibi:
"De ki; 'Ey mülk sahibi Allah'ım, Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın; istediğini yükseltir, istediğini süründürürsün; iyilik senin elindedir. Senin gücün her şeye yeterlidir.
Geceyi gündüze ve gündüzü geceye ulaştırırsın, ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarırsın ve dilediğine hesapsız rı-zık verirsin." (Ali-îmran/25-26)
Kısacası insan gözünü neye çevirse ya da duygularını hangi şeye yöneltse karşısında Allah'ı (c.c.) bulur.
İşte ilk müslümanlar kalbleri, en ücra köşelerine kadar, bu gerçekle dolu olan ve bu gerçeğin meyvalanm veren kimselerdi. Bu gerçeğin meyvalan yüce Allah'a ibadet etmekten başka ne olabilir ki?
İlâhlık anlayışı böylesine müthiş ve geniş kapsamlı olunca, acaba kulun, mevlâsı karşısındaki tutumu nasıl olur, bir düşününüz.
İşte bu örnek müslüman kuşağı vardıkları düzeye ulaştıran, oldukları gibi yapan faktör budur. Yani gerçek ilâhın eksiksiz kulluğunu gerçek anlamı ile kavramış olmaları. O ilâh ki, yüce gücü yeterli ve bilgisi, tedbiri, kudreti, dileği, koruyuculuğu, egemenliği, mülkü, şiddeti merhameti ve bağışlayıcılığı ile her şeyi kuşatmıştır.
O Allah'dı ve onlar da O Allah'ın kulları. Kullann yapacakları şey varlıklarını, kalblerini ve ruhlarını bunların gerçek ve dolayız sahibine teslim etmeleri ve bu gerçek mülk sahibi karşısında tıpkı köleler gibi boyun eğmeleri, itaatkâr davranmaları, teslim olmaları ve uyarlık göstermeleridir.
İşte o zaman kullar, ancak eksiksiz biçimde Allah'a kulluk edenlerin yükselebilecekleri zirveye yükselirler!
Bu durum acayip olmakla birlikte insan vicdanının mahiyeti budur. Yani insan vicdanını ancak yaratıcı doğru ve istikametli bir tutum takındığı takdirde eksizsiz, olabileceği en iyi ve en yüksek durumda olabilir. Tipti bir makine gibi. Herhangi bir makinenin normal ve takıntısız biçimde işleyebilmesi için bütün parçaları sağlam ve yerlerine iyi yerleştirilmiş olmalıdır. Aksi halde bu makine ya hiç çalışmaz veya takıntılı çalışır.
Acaba insanın yaratıcısı karşısında takınacağı doğru ve sağlıklı tutum nedir? Bu konuda yüce Allah (c.c.) bize şöyle buyuruyor:
"Ey insanlar, hep birlikte (tüm varlığımızla) İslama giriniz, şeytanın izinden gitmeyiniz. Çünkü O sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara/ 208)
Yani "hepiniz tüm varlığınızla Allah'a teslim olunuz. Öyle ki, varlığınızın bütün parçaları Allah'a teslim olmalıdır." İşte İslâm budur.
İşte o zaman, ey insanlar, yüce doruklara tırmanmış, en saf en üstün durumumuzda olmuş ve insanın yeryüzünde bulunabileceği en ideal biçimde bulunmuş olursunuz. Yani "nerede ise meleklerin elini sıkacağı insan" haline gelirsiniz.
Buna göre bütün insanlık tarihinin en üstün insanının aynı zamanda Allah'a en iyi kulluk eden insan olması, şaşılacak bir şey midir? Yüce Allah (c.c.) sözkonusu kulunu kendine o kadar yaklaştırdı ki, onun kulluk niteliğini kendi yüceliğine bağlayarak şöyle buyurmuştur:
"Bir gece kulunu Mescid-i haramdan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya, kendisine bazı ayetlerimizi göstermek üzere yürüten Allah her türlü noksanlıktan uzaktır." (İsrail)
Görüldüğü gibi yüce Allah, en seçkin kulunun kendisine en yakın hale getirdiği anım anlatırken bu kulun yakınlığına, yükselmesine ve keremine yolaçan en bariz niteliğini vurguluyor.
O kerem sahibi bir ilâhtır, kullarım kullukları oranında üstün kılar, bunun sonucu olarak O'na en çok kulluk edenler, O'nun katında en üstün kimseler olurlar. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:
"Hiç şüphesiz, Allah katında en üstün olanlarınız, en takvalılarınızdır." (Hucurat/13)
Allah katında üstün olan, göklerde ve yeryüzünde gerçek anlamda üstün olan, her bakımdan ve her durumu ile örnek olandır.
İşte sahabilerin kalblerine sindirdikleri temel ilke budur. Bunun sonucu olarak dinî inançlarmdaki samimiyetleri, Allah'a sunduktan kulluğun gerçekliği oranında tarihin en seçkin kuşağı olmuşlardır.
Kur'an-ı Kerîm onlara "Ahiret günü"nü anlatıyordu. Bu anlatımın tasvirleri o kadar canlı ve ifadesi o kadar güçlü idi ki, okurken ve dinlerken kalbleri ürperiyor ve anlatılan Kıyamet sahnelerini sanki o anda gözleri önünde yaşıyormuş gibi oluyorlardı.
Bu Kur'an'ın bir özelliğidir. Kıyamet sahnelerini o kadar çarpıcı şekilde tasvir eder ki, o andaki hayatını geçip gitmiş bir eski zaman hatırası sanırsın. Buna karşılık bütün ayrıntıları ile önüne getirilmiş olan o canlı sahneler de içinde yaşamakta olduğun "şimdiki zaman" gibi gelir sana! Okuyalım:
"Günahlardan kaçınanlar da cennetlerde, nimetler içindedirler.
Rabb'lerinin kendilerine verdikleri ile sefa sürerler. Rabb'leri onları cehennem azabından korumuştur.
Kendilerine 'Yapmış olduğunuz amellerin karşılığı olarak afiyetle yiyiniz, içiniz, sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak' denir. Onları iri gözlü hurilerle evlendirmi-şizdir.
Onlar ki inandılar, soylarından gelenler de kendilerine uydu; onları cennete koyarken soylarından gelenleri yanlarına kattık ve kendi amellerinin sevabından hiç bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazancının bağımlısıdır.
Ve onlara canlarının istediği etler ve meyvalar verdik. Orada aralarında saçmalıklara ve günaha girmeye yolaç-mayan bir kadeh dolaştırırlar. Çevrelerinde sedefle saklı inci gibi özel hizmetçileri dolaşır. Biribirlerine dönüp soruyorlar ve şöyle diyorlar; 'Daha önce biz ailemiz içindeyken sonumuzdan korkardık. Allah bize lütfetti de bizi o vücudun gözeneklerine işleyen kavurucu azabdan korudu.
Biz bundan önce O'na yalvarır, bizi korumasını O'ndan niyaz ederdik. Çünkü O, merhamet ve ihsan edicidir." (Tur/17-28)
"Amel defterleri soldan verilenlere gelince acaba onlar nedir?
Gözeneklerine kadar işleyen bir ateş ve kaynar su içinde. Kara dumandan bir gölge altında ki, ne serindir ne de faydalı.
Çünkü onlar bundan önce varlık içinde şımartılmışlar-di. Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlar ve şöyle diyorlardı:
'Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?'
De ki; 'Öncekiler ve sonrakiler.' Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır.
Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar! Sizler kesinlikle bir zakkum ağacının meyvesinden yiyecek, onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
işte ceza gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır." (Vakıa/41 -56)
Evet, bu, Kur'an'ın bir özelliğidir. Fakat "açık kalbler" kelimelerin etkisini diğer kalblerden farklı biçimde hissederler. Onlar kelimelerin taşıdıkları elektrik yükünü tam olarak alırlar, ondan tam olarak etkilenirler ve bu etkiyi içlerine sindirirler.
Bu kalbler, Allah'a samimiyetle teslim olduklarından dolayı O'nun sözlerinin şiddetle etkisi altında kalmışlardır. Bu kalbler, yüce Allah'ın her sözünü sırf kendilerine yöneltilmiş bir şahsî hitab olarak kabul ederler, onu başkalarına yöneltilmiş, uzaktan seyircisi oldukları bir söz gibi karşılamazlar. Tıpkı sözü algılarken uyuklayan ve işittikleri titreşimleri belirsiz bir yankı gibi idrak eden bazı uyurgezer kalblerin yaptığı gibi!
Onlar Ahireti hep gözleri önündeymiş gibi algılayarak yaşadılar. Ahiret sahneleri hiç gözleri önünden uzaklaşmadı. Bu algılamanın sonucu olarak kalıcı ve ideal nimetlerin yurdu olan cennet onları kendine çekiyor, özlemlerinin amacı oluyor, dolu dizgin oraya doğru koşarken bu yolculuk sırasında sırtlarına ağırlık bindiren dünya takıntılarını üzerlerinden atarak yanlarına bu yolculuğa uygun azık alıyorlardı. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Yanınıza yolazığı alınız. En hayırlı azık takvadır." (Bakara/ 197)
Buna karşılık ürkütücü azabın yurdu olan cehennem onlan korkutuyor, oraya düşeriz diye çekindikleri için ellerinden gelen her şeyi yaparak oradan uzak durmaya çalışıyorlardı. Bu titiz çekingenliği sahabilerden biri bize şöyle anlatıyor: "Bizler harama düşeriz korkusu ile helâllerin onda dokuzunu terkediyorduk."
Onlar Ahiret günü olgusunu da böyle algılıyorlardı. Bu algı onlar için ihtiras rüzgârları tarafından dağıtılıp yoke-dilebilecek geçici bir psikolojik izlenim değildi. Tersine bu algı, onların gözleri önünden hiç ayrılmayan bir şeydi. Her an onu görüyorlar ve her an bu görüntünün etkisini yaşıyorlardı. Bunun sonucu olarak kendilerini cennete yaklaştıracak amelleri işliyor ve cehenneme yaklaştıracak davranışlardan kaçınıyorlardı. Nitekim yüce Allah'ı (c.c.) ayaktayken, otururken ve yatarken andıklarını belirten
Kur'an-ı Kerîm, onlann aşağıdaki şekilde dua ettiklerini bize anlatmaktadır:
"Onlar Allah'ı ayakta, otururken ve yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışı üzerinde kafa yorarlar ve şöyle derler:
'Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın, böyle bir şeyden tenzih ederiz Seni, koru bizleri cehenmem azabından.
Ey Rabbimiz, Sen kimi cehenneme atarsan onu perişan ettin demektir. Zalimlere yardım eden bulunamaz.
Ey Rabbimiz, biz 'Rabbinize inanınız' diyerek bizleri iman etmeye çağıran bir dâvetçinin sesini işittik ve hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizden bizi arındır ve öldükten sonra iyilerle birarada olmamızı nasibeyle.
Ey Rabbimiz, peygamberlerine vadettiklerini bizlere ver, Kıyamet günü bizi perişan eyleme, hiç şüphesiz sen verdiğin sözlerden caymazsın." (Al-i İmran1190-194)
Onlar yeni bir hareket yapmak istediklerinde kendi kendilerine şöyle sorarlar; "Acaba bu yapmak istediğim hareket yüce Allah'ın hoşuna giden ve cennete girmeme yolaçabilecek bir hareket midir, yoksa Allah'ı öfkelendirip cehenneme girmeme sebep olabilecek bir davranış mıdır?"
Yine hep kendi kendilerine sordukları diğer bir soru şudur; "Acaba şu durumda ve şu anda yüce Allah benden ne yapmamı istiyor?" Onlar bu sorunun cevabını bulur bulmaz hemen yüce Allah'ın kendilerinden yapmalarını istediği şeyi yapmaya koyularak cennet özlemlerini ve cehennem korkularını ortaya koyarlardı. İşte onların Kur'an-ı Kerîm'in belirttiği "Ayaktayken, otururken ve yatarken Allah'ı zikretmeleri" bu şekilde idi. Bu zikir, iyiliklere koşmayı özendirici bir anlam taşıyordu. Yoksa bir takım zikir cümlelerinin, vecdlerin arka arkaya sıralanması ve gökteki yıldızların sayılması gibi başladığı yerde biten bir tören anlamına gelmiyordu.
* * *
Kur'an-ı Kerîm onlara Hz. Adem (a.s.) ile şeytan arasında geçen olayları anlatarak onları onun tuzağına düşmekten sakındırıyordu. Nitekim yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyordu:
"Ey Ademoğulları, şeytan ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de ayartıp baştan çıkarmasın. Çünkü o ve yardakçıları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların dostları ve yandaşları yaptık." (A'raf 127)
"Şeytan 'Bari bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar süre tanı' dedi. Allah 'Hadi, bu süre sana tanınmıştır' buyurdu. Bunun üzerine şeytan dedi ki; 'Beni onlar yüzünden terkettiğine göre ben de onları saptırmak için senin doğru yolun üzerine oturacağım.
Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım da onların çoğunluklarını sana şükreder bulmayacaksın." (Araf/ 14-17)
"Onlar Allah'ı bırakıp dişi putlara(tanrıçalara) yalvarıyorlar. Aslında onların yalvardıkları şirret şeytandan başkası değildir.
O şeytan ki Allah'ın lanetine uğrayınca 'kesinlikle kullarının belirli bir bölümünü kendi tarafıma alacağım.'
'Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara daldıracağım ve onlara emredeceğim: Hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allah'ın yaratıklarını değiştirecekler.' Kim Allah'ın yerine şeytanı dost tutarsa, hiç kuşkusuz açık bir ziyana uğramıştır."(Nisa /117-119)
Şeytan onlann algılarında somutlaşıyor, görünür, gözlenir bir varlık olarak idrak ediliyordu. Önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine sokulan; günah işlemeye kışkırtan ve önlerinde ihtiras tuzakları kuran müşahhas bir varlık.
Bu
yüzden onlar sürekli biçimde uyanık olmaya çalışıyorlardı. Çünkü şeytan
"Kur'an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Aslında inanan ve Allah'a dayananlar üzerinde şeytanın hiç bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak onu dost tutanların ve Allah'a ortak koşanların üzerindedir."
* * *
Kur'an-ı Kerîm onlara "Lailâheillellah" ahlâkının ilkelerini anlatarak şöyle buyuruyordu:
"Mü'minler gerçekten felaha ermişler, kurtulmuşlardır.
Ki onlar namazları sırasında saygılıdırlar. Onlar boş sözden ve faydasız işten yüzçevirirler.
Onlar zekâtlarını verirler. Irzlarını korurlar. Ancak kendi eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri müstesna. Bu yüzden onlar kınanmazlar. Ama bundan başkasını arayanlar hadlerini aşanlardır.
Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar namazlarını gereği uyarınca devamlı kılarlar.
İşte onlar varis olanlardır. Onlar en yüksek cennet olan Firdevs'e varis olacaklar, orada ebedi kalacaklardır." (Müminun /1-11)
"Rahmanın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde yumuşak adımlarla yere basarak yürürler. Eğer cahiller kendilerine lâf atarsa onlara "selâm' diye karşılık verirler.
Onlar ki, gecelerin Rabblerine secde ederek ve O'nün huzurunda ayakta durarak geçirirler.
Onlar ki, 'Ey Rabbimiz, bizi cehenmem azabından uzak tut. Hiç kuşkusuz cehennem azabı baştan savılmaz bir felâkettir. Cehennem ne fena bir karargâh ve ne fena bir barınaktır!
Onlar ki, mal harcadıkları zaman ne israf ederler ve ne elisıkılık ederler. Bu ikisi arasında dengeli bir yol seçerler.
Onlar ki, Allah'la birlikte başka bir ilâha yalvarrnaz-lar, Allah'ın dokunulmaz saydığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunları işlerse günahının cezasına çarpılır. Kıyamet günü azabı katlanır ve horlanarak sürekli azaba çarpılır.
Yalnız tevbe edip inanarak salih amel işleyenler, muhakkak ki, makbul kimseler olarak Allah'a dönerler. Onlar ki, yalan yere şahitlik etmezler. Boş ve batıl şeylerin yanından geçerken onurlu olarak geçerler.
Onlar ki, kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve dilsiz davranmazlar. Onlar ki, Rabblerine şöyle yalvarırlar; 'Ey Rabbimiz, bize göz aydınlığı eşler ve çocuklar bağışla, bizi günahlardan sakınanlara önder kıl.
İşte bunlar sabırlarının karşılığı olarak cennetin en yüksek odaları ile ödüllendirilecekler, orada sağlık dileği ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir barınaktır ora-sı!" (Furkan/63-76)
Kur'an-ı Kerîm ilk müslümanlara, cahiliye dönemi ahlâkından da sözederek şöyle buyuruyor:
"Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar başkalarından bir şey alırken ölçüyü tam tutarlar. Buna karşılık kendilerine başkalarına ölçerek veya tartarak bir şey verince ölçü ve tartıyı eksik tutarlar." (Mutaffifin/1-2)
"Hayır, doğrusu siz yetime yardım etmiyorsunuz. Yoksullara yemek vermeye biribirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram ayırımı yapmadan yiyorsunuz ve malı aşırı derecede seviyorsunuz." (Fecri 17-20)
"Hayır, doğrusu insan, kendini Rabbine muhtaç değilmiş gibi görerek azar." (Alak/6-7)
"İnsanları arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı alay etmeyi adet haline getirenlerin vay haline! O kit mal biriktirip onu saydı." (Hümeze /1 -2)
"Sık sık yemin eden seviyesize, alaycıya, koğucuya, hayrı engelleyene, saldırgan günahkâra, zorbaya ve kötülükle damgalıya, mal ve evlâd sahibi oldu diye karşısında ayetlerimiz okunduğunda 'Bunların eskilerin masallarıdır' diyene sakın itaat etme." (Kalem /10-15)
Onlar Kur'an-ı Kerîm'in direktiflerini bağlayıcı emirler ve yine bağlayıcı yasaklar olarak alırlar. Yani "Lailâheillellah" ahlâkını emreden ve cahiliye ahlâkını yasaklayan direktiflerdir onlar için.
Bundan dolayı "lailâheillellah" ilkesi, onların algısına göre Kurfan-ı Kerîm'in iman etme adı altında kendilerini benimsemeye çalıştığı yüce ahlâktan ayrı ve bağımsız bir şey değildir. Çünkü onların gerçeğe uygun düşen anlayışlarına göre iman etmiş olmanın türevi olan bu yüce ahlâk, "Lailâheillellah" ilkesinin gereklerindendir.
Durum böyle olduğuna, yani ilk müslümanların, Kur'an'ın ve Peygamberimizin direktiflerim nasıl sıcak bir ilgi ile algıladıklarını öğrendikten sonra siyer kitaplarının bize tanıttığı o seçkin örneklerle hem de tarihin kaydettiği en yüksek yoğunlukta karşılaşmamız şaşırtıcı bir şey midir?
Yanlanndaki birkaç lokmalık yiyeceği tümü ile misafirlerine ikram ettikleri için bütün bir gece kendilerini aç bırakan ve başka yiyeceklerinin olmadığını misafirleri görmesin diye bu ikramlarını yaparken ışığı söndüren ve yüce Allah'ın (c.c.)
"Kendileri aşırı derecede muhtaç olsalar da göç eden müslüman kardeşlerini özlerine tercih ederler" (Haşr/9)
şeklindeki övgüsüne mazhar olan kimselere acaba şaş mamız doğru mudur?
Acaba avucundaki birkaç hurma tanesi ile evinden dışarı çıkar çıkmaz savaşa gitme görevi ile karşılaşınca "Eğer bu elimdekileri yiyinceye kadar beklersem çok geç kalmış olurum" diyerek avucundaki hurmaları yere atıp cennet özlemi ile savaşa tutuşarak şehid düşen sahabiye şaşmamız yerinde olur mu?
Acaba gerdek gecesi yatağında yatarken savaş naralarının gümbürtüsünü duyar-duymaz ayağa fırlayıp cennet arzusu ile cepheye koşan ve şehid düşünce boy abdesti melekler tarafından verilen sahabiye şaşabilir miyiz?
Acaba Peygamber Efendimizin (s.a.v) kendisine uzattığı ganimet payını "Ben sana bunun için biat etmedim" diyerek reddeden sahabiye şaşabilir miyiz? Çünkü onun başka türlü bir beklentisi vardır. Onun tek arzusu Allah'a vermiş olduğu sözde durmuş biri olarak Allah yolunda şehid düşmüş bir kişi sıfatı ile cennete girmeyi haketmektir.
Acaba aç yavrularım oyalayıp uyutmaya çalışan dul bir anneyi görünce ağlayan ve bunun üzerine hemen devlet anbarına koşarak sırtladığı bir un çuvalı ile geri gelip aç yavrulara kendi elleri ile pişirdiği yemeği yediren ve çocukların kannları doyup uykuya daldıklarını görmeden yanlarından ayrılmayan Hz. Ömer'e -Allah ondan razı olsun- şaşabilir miyiz?
Acaba Peygamberimize gelerek zina yaptığını bizzat itiraf ederek kendisine zina haddi uygulanmasını sabırsızlıkla isteyen ve bu ısrarının gerekçesi olarak omuzlarındaki ağır günahın yükü altında yüce Allah'ın karşısına çıkmak istemediğini söyleyen delikanlı ile zina yaptığını itiraf ettikten sonra ısrarla cezalandırılmasını isteyen, hatta bunun için kucağındaki bebeğin memeden kesilmesini beklemeye razı olmayan, çünkü ölürse Rabbine günahsız olarak kavuşmayı arzu eden kadına şaşabilir miyiz?
Acaba Rebii b. Amir'e şaşabilir miyiz? Bilindiği gibi bu kahraman sahabî, Pers imparatoru Rüstem'in yanına yaman bir eda ile girer. Karşısında gördüğü cahiliye malı ihtişam ve mevkiye tepeden bakarak, "Lailâheillellah" ehli olmaktan onur duyarak, doğru sözü cahiliyenin arsız yüzüne karşı dobra dobra haykırarak, bütün bunları hiç çekinmeden ve karşısındakine önem vermeden yaparak. Çünkü o bu ihtişam ve debdebeyi yüce Allah'ın ölçüsü ile ölçünce içi boş bir hiç olduğunu, binek hayvanının ayakları altında çiğnenmeye, mızrağının ucu ile parçalanıp yerle bir edilerek şaşkın sahibine Allah'ın emrinin dikte edilmesine müstahak olduğunu görüyordu.
Acaba şu olay karşısında şaşabilir miyiz? Olay şu: Amr b. As, Bizans ordusunun ağır baskısı altında bunalarak Halife'den yardım ister. Halife'nin bu isteğe karşı gönderdiği yardım on bin, beş bin, hatta bin yada beşyüz kişilik bir askeri takviye birliği değildir. Böyle bir askeri birlik yerine Amr b. As'a Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- gözü önünde özenle yetiştirdiği dört sahabi gönderir ve bu dört kişi sayesinde -sanki onlar binlerce kişilik bir askerî yardım birliği imişler gibi- İslâm ordusu düşmanlarını bozguna uğratarak zafere ulaşır.
Acaba o kadar kısa bir zaman zarfında İslâmiyetin o kadar geniş bir alana yayılarak bu seçkin insanların eli ile yarım yüzyıl gibi kısa bir zamanda sınırlarım doğuda Hindistan'a ve batıda Atlas Okyanusuna kadar uzatabilir miydi?
Acaba hepsi biraraya gelerek o kısa zaman süresine sıkışmış her yöndeki yüzlerce olağanüstülüğe şaşabilir miyiz? Öyle ki, bu yüzlerce olağanüstülüğü gelecek kuşaklara anlatan tarihçiler ve siyer yazarlan normal bir şeyden sözedermiş gibi yazıyorlar. Çünkü adamlar sağa bakınca bir doruk sola bakınca başka bir doruk, dört bir yanlarına bakınca yüzlerce doruk gördükleri için ele aldıkları ulu yükseklikleri zirve olarak nitelemek gereğini duymuyorlar. Çünkü önlerindeki yükseltiyi diğer zirvelerden ayır-detmek mümkün değildir.
* * *
Acaba bu ilk müslümanlar insan olmaktan çıkıp melek mi olmuşlardı. Acaba onlar Peygamberimizin (s.a.v.) "Her Ademoğlu hata işler" şeklindeki buyruğunun kapsamı dışına mı çıkmışlardı? Acaba üzerinde hiç bir leke hiç bir kara iz bulunmayan bembeyaz yazısı birer defter sayfası haline mi gelmişlerdi? Hayır, bunlann hiç biri sözkonusu değildi.
Onlar da içgüdülerinin etkisi altında olan, davranışları bu içgüdüleri tarafından yönlendirilen birer insandı. Fakat onların içgüdüleri en saf ve yücelmiş içgüdülerdi. Yeryüzü kaynaklığı ağırlıklardan mümkün olan en yüksek oranda annmış ve buna bağlı olarak insanoğulunun çıkabileceği en yüksek zirvelere tırmanabilen insanların içgüdüleri yani.
Bununla birlikte onlar da birer insandı. Aralannda hırsızlık yaparak bu suçun cezasına çarptırılan, zina işleyip zina haddine çarptırılan, alkollü içki içip cezalandırılan kimseler olduğu gibi kafirlerle girişilen savaşlarda cepheden kaçarak daha sonra affa uğrayanlar, ihmalkârlar, işleri ağırdan alanlar ve yeni sosyal düzenin ilkelerim çiğneyenler de vardır. Hatta aşağıdaki ayetlere özellikle muhatap olanlar bile aralanndan çıkmıştı:
"Kiminiz dünyayı, kiminiz de Ahireti istiyordu." (Al-i İmran/152)
"Size ne oldu ki; 'Allah yolunda hep birlikte savaşa çıkınız' emrini aldığınızda yere çakılıp kaldınız." (Tevbe/38)
"İşte sizler, Allah yolunda mal vermeye çağrılıyorsunuz. Fakat içinizden kimileri cimrilik ediyor." (Muhammed/ 38)
"Andolsun Allah, Pey amberi ve o sıkıntılı anlarda O'na uyan muhacirler ile ensarı affetti. O sırada içlerinden bir kısmının kalbleri kaymaya yüz tutmuş iken yine onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
Bu arada savaştan geri kalan o üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Hani yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, canları alabildiğine sıkılmış ve Allah'dan kaçarken yine O'na sığınmaktan başka bir çare olmadığnı anlamışlardı. Allah onların tevbelerini kabul etti ki, tevbe etsinler. Çünkü Allah tevbelerin kabul edicisidir, esirgeyicidir." (Tevbe/117-118)
Fakat onların bu tür ayak sürçmeleri sırasındaki tutumlarına şöyle idi:
"Onlar bir günah işleyince veya nefislerine zulmedince, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'dan başka kim bağışlayabilir ki! Ayrıca bile bile yaptıkları kötülüklerde ısrar etmezler.
İşte onların mükâfatı Rabbleri tarafından bağışlanma ve içinde ebedî olarak kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. İyi amel işleyendin alacakları karşılık ne kadar güzeldir!"
Yani onlar sürekli olarak yükselmeye çalışıyorlardı. Bu arada eğer herhangi bir ağırlığın basıncı ile birdenbire bulunduklan düzeyden aşağıya düşerlerse kendilerini boşluğa koyuvermezler. Tersine bir yolunu bulup tekkar yükselişe geçmeye çalışırlar ve bu sürekli çabaların sonucu olarak yükselirler de yükselirler.
II- GERÇEK ANLAMI İLE ÜMMET OLMAK
Daha önce söylediğimiz gibi araplar, islâm öncesi dönemlerinde dağınık ve biribirleri ile sürekli çatışan kabileler halinde yasıyorlardı. Toprak birliği, dil birliği, kültür birliği, tarih birliği, düşünce birliği ve amaç birliği gibi birleştirici faktörlerin tümüne sahip olmalarına rağmen hiç bir şeyde birleşemiyorlardı.
Bu insanların en azından hepsini ilgilendiren bazı ortak davalar etrafında birleşmeleri beklenirdi. Meselâ milliyetçilik dâvasını benimseyerek Arap yarımadasını Fars ve Bizans istilâsından kurtarmaya girişebilirlerdi. Ya da belirli ellerin tekeline geçen aşırı zenginler ile çoğunluğun pençesinde kıvrandığı ağır yoksulluk arasındaki uçurumu kapatmaya çalışabilirlerdi.
Gerek bunlar ve gerekse benzerleri, cahiliye uygarlıklarının çeşitli dönemlerinde insanlar arasında birleşme sebebi oluşturmuş faktörlerdi. Fakat araplar arasında hüküm süren kabile taassubu, sürekli çatışmalar, karşılıklı yağmalama ve soygun eylemleri, her kabilenin sırf kendi problemleri ile meşgul olması, başkalanna karşı böbürlendiği üstünlükleri elde tutmak isterken diğerlerinin onlardan yoksun olmalarım arzı etmesi gibi sebepler yüzünden bu kadar basit meseleler etrafında bile birleşmeyi düşünülemez hale getirmiş, hatta yılda bir kere biraraya geldikeri haç mevsimleri bile bu alanlarda aralarında yaklaştırıcı bir fırsat oluşturamıyordu.
İşte İslâmiyet, o günün araplarım bu durumdan sıyırıp çıkardı.
Fakat bu "sıyırıp çıkarma" olayı ne tarihteki herhangi bir cahiliye uygarlığında görülebilecek "millî bir birlik" meydana getirmeleri ve ne de aralarından çıkan bir liderin önderliği altında sınırlarını belirli bir toprak parçası üzerinde bir "yurt birliği" meydana getirmelerini amaçlıyordu. Bu "silkimş"in, amacı, onları tarihte benzeri görülmemiş bir "topluluk" haline getirmekti. bu "silkiniş" ile onların yüce Allah'ın (c.c.) "Sizler insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız''şeklindeki övgüsünü hakkeden bir "inanç birliği" meydana getirmeleri amaçlanmıştı.
Arapları sözüne ettiğimiz dağınıklıktan alarak "insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmet" aşamasına ulaştıran "sosyal geçiş" olayını inceleyenler, bir kaç dakika sayılacak kadar çok kısa bir tarih kesiti içinde meydana gelen bu müthiş değişme karşısında şaşıp kalmaktan kendilerini alamazlar! Gerçi milliyetçilik ve tarihi maddecilik akımlarının bağlıları bu olaylar hakkında şu yüzeysel ve yanıltıcı yorumları ileri sürerler; "Efendim o günün arap-lan, Persler ile Bizanslıları Arap yarımadasından kovmak üzere milli bir birlik meydana getirmeye iç dinamikleri açısından hazır hale gelmişlerdi" ya da "O günün yoksulları, zenginlere karşı sosyalist bir devrim gerçekleştirerek iktidara elkoyma aşamasına gelmişlerdi."
Bunlar birkaç saniye bile üzerlerinde durmaya değmeyecek kadar boş yorumlardır!
Çünkü o günün dağınık arap kabileleri arasında milliyetçilerin sözünü ettikleri "milli birliğin" hiç bir görünür belirtisi yoktu. Hiç kimse o dönemde böyle bir şeyden bahsetmemişti. Tıpkı bunun gibi ne o günün Arap yarımadasında ve ne de başka bir yerde daha sonraki uzun yüzyıllar boyunca bile sosyalist bir devrimin görünür ya da potansiyel belirtilerine rastlanmamıştır. O günün yoksulları. Arap yarımadasının tümünü içerecek biçimde yaygın bir sınıf birliği" oluşturarak zenginlere karsı has kaldırmak bir yana, tek bir kabile sınırları içinde bile zenginlere karsı ayaklanmak amacı ile birlik oluşturmuş değillerdi.
Bunların hepsi bir yana. sözünü ettiğimiz "essiz ümmet birliği" bir inanç birliğidir. Bu birlik, gerek daha önceki veya daha sonraki milli nitelikli birlikte ve gerekse son yüzyılda görülen sosyal akımlar etrafında oluşmuş gurnp-lasnıalar arasında benzerine rastlanmayan kendine özgü bir "birlik" tir. Bundan dolayı "O günün arapları su veya bu nitelikte bir birlik kurmaya kendiliklerinden hazır duruma gelmişlerdi" şeklindeki yorumlar, doğru bile kabul edilseler, tarihte bu biçimi ile başka bir benzeri tekrarlanamamış olan bu eşsiz birliği açıklamaya yeterli olamaz.
"Hayırlı Bir Ümmet"
"İnsanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir üm-met"i oluşturan bu eşsiz birlik nasıl meydana geldi? Hiç kuşkusuz bu oluşum, insanların gözlerinden uzak bir biçimde Erkam b. Erkam'ın evinde Peygamber Efendimizin (s.a.v.) etrafında biraraya gelen bir avuç öncü insan tara-findan başlatılmıştı.
Bu öncü insanların her biri teker teker çevresini kuşatan cahliye uygarlığından kopmuş, ona sırt çevirmiş, kan ortaklığından kaynaklanan akrabalık ile kavmiyet esasına dayalı dostluk bağlarını keserek kalbleri, dilleri ve vücutlarının tüm organları ile onayladıkları "Lailâheillellah Muhammedün Resulüllah (Allah'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür)" şahadet cümlelerinin çağırdıkları yeni ufuğa yönelmiş ve bu cümleleri, onayladıkları andan itibaren tek sığınak ve aynı zamanda cahiliye uygarlığı ite aralarında kesin bir yol ayırım noktası olarak kabul etmiş kimselerdi.
Bu seçkin öncüler, Peygamber Efendimizin (s.a.v) çevresinde biraraya geldiklerinde bütün varlıkları ile biraraya geldiler, daha önce hiç tanımamış oldukları sıcak bir ilişki biçimi kalblerini biribirine kaynaştırdı. Aslında inanç alanı dışında varlığına rastlanamayan bir ilişki biçimi Allah'da buluşmanın, Resulüllah'da buluşmanın sağladığı ilişki biçimi bu.
Cahiliye ortamında da insanlar biraraya gelir, aralarında dostluk ve arkadaşlık ilişkileri meydana gelir. Fakat acaba o ortamlarda insanları biraraya getiren faktörler nelerdir? Bu faktörlerin başlıcalan kan birliğinden kaynaklanan akrabalıklar, ortak menfaatler ya da yine ortak ihtiraslardır.
Bundan dolayı bu ortamların insanları ne kadar biri-birlerine yaklaşsalar, aralannda ne kadar sıkı dayanışma kursalar bile bu yakınlık ve dayanışmaları kaynaşma derecesine ulaşamaz!
Sebebine gelince; bu ilişki biçimlerinde "kişisel bencillik/egoizm)" duygusu erimez; vücudlar, akıllar ve görüşler buluşsa bile bu duygu kalbler arasında engel olarak kalır. Bu ortamlarda yaşayan herkes kendi bencillik alanının çevresine bir ağ örer. İnsanlar aralarında yakınlık kurarlar, fakat bu yakınlıklar, kesinlikle kalblerinden kaynaklanan bencillik alanlarının etrafında ördükleri ağlarla sınırlı kalır. Bundan dolayı bu insanlar gerekli orandan daha fazla birbirlerine yaklaşarak kişisel bencillik alanlarını zorlamaya kalkıştıkları takdirde biribirlerinden nefret etmeye, biribirleri ile çatışmaya başlarlar!
İnsanlar
arasında
İşte Peygamber Efendimizin (s.a.v.) etrafında buluşan kalbleri birleştiren, bu inanç ilişkisi oldu. Allah'da buluşmadan doğan bu ilişkiden önce sevgi, sonra kaynaşma doğdu. Arkasından gelen Peygamber sevgisi, bu kaynaşmayı daha da pekiştirdi ve sonunda bu kalbler arasında tarihin bize anlattığı o mükemmel kardeşlik meydana geldi!
Öyle ki, iki sahabi yolda yürürken aralarına giren bir ağacı dolanarak tekrar buluştukları zaman ayrı düştükleri kısa bir anın ruhlannda meydana getirdiği özlem duygusu ile biribirlerine selâm verirlerdi!
Yine bir gün sahabilerden birinin üzüntüden ağladığı görülür. Çünkü günün birinde Peygamberimizin (s.a.v) Ahirete göçerek aralarından ayrılacağı aklına gelmiştir. Oysa o, Peygamberimizinden dünyadayken ayrılmaya bile dayanamamaktadır. Bunun üzerine yüce Allah (c.c.) aşağıdaki ayeti indirir:
"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimetlendirdiği sıddıklar, şehidler ve salihler ile beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar." (Nisa / 69)
Bilindiği gibi peygamber Efendimiz "s.a.v. ı Mekke'den Medine'ye göç edince önce Evs ve Hazrec kabilelerinden olan müslümanlan biribirlerine kardeş ilân etmiş, bunun üzerine bu iki kabile arasında çok uzun zamandan beri hüküm süren kin ve düşmanlık duygusu hemen eriyivererek yerini yüce Allah'ın bağışladığı kardeşlik ve dirliğe bırakmıştı. Nitekim yüce Allah (c.c.) bu konuda söyle buyuruyor:
"Allah'ın size bağışladığı şu nimeti hatırlayınız. Hani siz biribirinize düşmanken Allah kalblerinizi birleştirdi de O'nun nimeti sayesinde kardeş haline geldiniz." (Al-i İmran/103)
Peygamberimiz daha sonra da göçmen (muhacir) müs-lümanlar ile yerli müslümanlan (Ensar) biribirleri ile kardeş olarak eşleştirmiş ve aralarında tarihte benzeri görülmemiş o sıkı kaynaşmayı meydana getirmişti. Öyle ki, Medineli müslümanlar, gönüllü olarak ve yüce Allah (c.c.) ile Peygamberimizin buyurdukları yükümlülükleri aşarak sahibi oldukları mallan göçmen kardeşleri ile paylaşıyorlar, hatta bazan onlan kendilerine tercih ediyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah onlar hakkında şu ayeti indirdi:
"Daha önce Medine'yi yurt ve iman barınağı edinenler yanlarına sığınan göçmenleri bağırlarına basarlar, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde kıskançlık meydana gelmez, hatta çok sıkışık durumda olsalar bile onlardı kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimrilik duygusundan korunursa, işte felaha erenler onlardır." (Haşr/69)
İşte bu sevgi; inanç ilişkisinin meydana getirdiği sevgidir. Başka hiç bir ilişki biçimi, kaynaşma derecesine ulaştıran bu derinlikte, bu sağlamlıkta ve bu sıcaklıkta bir sevgi meydana getiremez. Çünkü bu sevgi; cahiiiye uygarlıklarında insan bencilliğinin kendi çevresinde ördüğü koruyucu ağın yapmacık duvarına çarpıp tökezlemez.
Peygamberimiz tarafından ilân edildiğini belirttiğimiz kardeşlikler ne iki asil arasında oluşan sınıfsal kardeşlikler ne iki arap arasında kaçınılmaz biçimde varolabilecek kavim ya da ırk dayanaklı kardeşliklerdi. Bu kardeşlik milliyeti, deri rengini, dili, ekonomik konumu ve sosyal düzeyi arka plâna atan. hatta hesaba katmayan ve iki "müslüınan" arasında meydana gelen bir islâm kardeşliği idi. Çünkü bu kardeşlik yüce Allah'ın (c.c.) "Müminler bi-ribirlerinin kardeşleridir" ayetinde ifadesini bulan, diğer bütün ilişki biçimlerim bir yana atarak kalbleri iman bağı ile biribirlerine bağlayan bir kardeşliktir.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) amcası Hamza ile kölesi Zeyd'i, Ebu Bekir ile Harice b. Zeyd'i, İbni Revahe Hasamı ile Bilâl b. Rebah'ı biribirine kardeş ilân etti. Böylece bütün ırk, renk ve dil farklılıklarını eriten inanç potasında Habeşli Bilâl, Bizans asıllı Suheyb ve İran göçmeni Sel-man; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer sahabiler bi-raraya gelmişlerdi. Hatta Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Selman hakkında "Selman bizdendir, yani ehli beytimiz-dendir" buyururken Hz. Ömer, Ebu Bekir ile Bilâl hakkında "Ebu Bekir hem bizim efendimizdir, hem de bizim efendimizi (Bilâl'ı) azad ettirdi" demiştir. (Hakim-Müsted-rek)
Bu örnek insan topluluğu bizzat yaratıcısı olan yüce Allah (c.c.) tarafından "Sizler insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" vasıflandırılan "ümmet'tir.
Bu örnek insanlar, tarih boyunca meydana gelen hiç bir sosyal gurubun gerçekleştiremediği gerçek anlamı ile ümmet olmuşlardır.
Bu örnek insan topluluğu, gerçek anlamlı ümmeti oluşturucu bağlara sahip olan bir inanç ümmeti bir akide milletidir.
"Millet" demek cahiliye uygarlığı sosyolojisi tarafından tanımlandığı gibi "ortak bir yurdu, ortak bir dilin, ortak bir ırktan gelmenin ve ortak menfaatlerin birleştirdiği bir insan topluluğu" elemek değildir. Çünkü bu tanımda yera-lan ortak faktörlerin hiç biri insan tercihinin sonucu değildir. Ve bu faktörler insanları biraraya getirdikleri gibi hayvanları da biraraya getirmeyi sağlayan faktörlerdir.
Sözgelimi
belirli bir yerde doğmak insanın kendi tercihinden kaynaklanmaz. Buna göre
bunun insanlar arasında üstünlük sebebi olarak kabul edilmesi akıl dışıdır. İnsanın
doğduğu yörenin dilini kullanması kendi seçimine dayanmaz. Bu yüzden bunun da
insanlararasmda üstünlük sebebi sayılması anlamsızdır. Doğuştan belirli bir
ırka mensup olmak da daha önceki diğer iki faktör gibi insanın
kendi iradesi ile seçtiği bir vasıf değildir. Böyle olmasına rağmen insanları
ırkları ya da derilerinin rengine dayanarak biribirinden üstün saymak,
Oysa insanları biribirinden üstün kılan Faktör, birlikte paylaşılan, uğrunda biraraya gelinen, titizlikle korunan ve uğrunda mücadele verilen "insanî değerlerdir". İste diğer her şeyden önce "ümmet"i oluşturması mümkün olan faktör budur. Çünkü sosyal hayatın eksenini bu değerler oluşturmaya lâyıktır; yoksa yurt, dil. ırk ya ela başka bir ortak faktör değil.
Bundan dolayı insan hayatının en yüce dayanağı olabilecek olan inanç faktörü, gerçek ümmetin, "en hayırlı ümmetin" temeli olabilecek olan gerçek sosyal bağdır. Diğer bütün sosyal ilişkiler bunun altında yer alır. Yurt, dil, ırk ve akrabalık ilişkileri yani. Bu ilişkiler yardımcı birer faktör olurlar. Ama hepsi biraraya gelse bile inanç bağının yokluğu halinde ümmeti, milleti meydana getiremezler. Oysa tek basma inanç faktörü, sözkonusu ikinci dereceli faktörlerin tümünün yokluğu halinde bile fertleri biribiri-ne iman bağı ile bağlı olan, kardeşler topluluğundan oluşmuş bir ümmet meydana getirebilir ve bu ümmet bir yandan "tuğlaları biribirini destekleyen sağlam bir yapı" oluştururken bir yandan da "rahatsız olan organının acısına diğer organlarının uykusuz kalarak ve ateşlenerek katıldıkları duyarlı bir organizma gibi" olur. Bilindiği gibi yüce Allah (c.c.) Kur'an'da "Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak düşmana karşı savaşanları sever"(Saff/4) buyururken Peygamber Efendimizin (s.a.v.) müminleri şöyle tanımlıyor:
"Müminler arasındaki sevgi, karşılıklı acıma ve dayanışma bir organizmaya benzer. Organizmanın herhangi bir organı rahatsızlanınca geride kalan kısmı ateşlenerek ve uykusuz kalarak bu rahatsız organın acısını paylaşır." (Buhari, Müslim, vd)
Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde bu bağın, diğer bütün insanlararası bağları kesip atarken kopmaz kalabilen tek geçerli ve dayamlabüecek biricik bağ olduğunu vurgular. Nitekim Nuh kıssasını anlatırken yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:
"Nuh seslendi: Ey Rabbim, dedi, oğlum benim ailem-dendir. Senin sözün elbette haktır ve sen hakimlerin hakini isin.•
Allah: "Ey Nuh, dedi, o senin ailenden değildir. Çünkü kötü işler yaptı. Bilmediğin bir şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim!
Nuh dedi ki: Ey Rabbim, bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan ziyana uğrayanlardan olurum." (Hud/45-47)
Bilindiği gibi daha önce yüce Allah (c.c.) Hz. Nuh'a, haklarında kesin hüküm verilenler dışında kalan aile fertlerim tufandan kurtaracağım şu ayetle vadetmişti:
"Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca (iş ciddi-leşip sular kaynayınca) Nuh'a dedik ki 'Her şeyden ikişer çitfile boğulması hakkında ezeli sözümüz geçenler dışında aileni ve müminleri gemiye yükle.' Zaten onunla birlikte inananlar pek azdı." (Hud/40)
Bunun üzerine Hz. Nuh, bir kenarda duran oğlunu tek kurtuluş aracı olan gemiye binmeye çağırır. Oğlu bu çağrıyı reddederek tufanın dalgalarına kapılır. Yüce Allah (c.c.) bize bu olayı şöyle anlatır:
''Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken Nuh bir kenarda duran oğluna 'Yavrum, bizimle birlikte gemiye bin, kafirler ile beraber olma' diye seslendi.
Oğlu 'Kendimi sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım" dedi. Nuh "Bu gün Allah'ın hükmü fiden koruyacak hiç bir .sev yoktur, ancak O'nü n acıdığı kimseler kurtulur" dedi. Btt arada aralarına dalga giriverdi ve o da boğulanlardan oldu." (Hud/42-43)
Tufan sona erip gemi yere oturduktan, bu arada kurtulan kurtulup helak olan helak okluktan sonra Hz. Nuh'un kalbinde helak olan oğluna karsı dayanılmaz bir özlem belirdi ve bu özlemin etkisi ile Rabbine, ailesinin kurtulacağını vaadettiğine, vaadinin kesinliği şüphe götürmez olduğuna göre ailesinin fertlerinden biri olan oğulunun niçin boğulduğunu sormaya yönelir. Yüce Allah (c.c.) Hz. Nuh'un bu sorusu karsısında insanlar arasındaki gerçek ilişkinin kan ortaklığı ilişkisi değil, inanç ilişkisi olduğunu vurguluyarak belirtmek üzere 'Ya Nuh, o senin ailenden değildi, çünkü o kötü işler yapmıştı" buyurur. Hz. Nuh'un oğlu iman etmeyi reddedince aradaki inanç bağı koptu. Bu bağ kopunca aradaki diğer bütün bağlar da kesiliverdiği için Hz. Nuh'un oğlu, ailesinin bir ferdi olmaktan çıkıverdi. Oysa Kur'an-ı Kerîm'in "Hz. Nuh, oğluna seslendi" şeklindeki açık ifadesinden anlaşılabileceği gibi adam, Hz. Nuh'un gerçekten oğlu idi.
Öteyandan yüce Allah (c.c.) bize Hz. İbrahim -selâm üzerine olsun- kıssasını anlatırken şöyle buyuruyor:
"İbrahim ile onun arkadaşlarında sizin için ibret alı-nacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine dediler ki: 'Biz sizden ve Allah'ı bırakarak taptığımız putlardan uzağız. Sizin taptığınız putları tanımıyoruz. Siz tek olan Allah'a inanıncaya kadar sizinle aramızda sürekli düşmanlık ve nefret olacaktır." (Mümtehine/4)
Aynı konuda Peygamber Efendimizin (s.a.v) ümmetine seslenen ilâhî uyanların bir örneğini birlikte okuyalım:
"Ey müminler; eğer babalarınız ve kardeşleriniz kafirliği
müminliğe tercih etmişler ise Bakırı onları dost (veli) edinmeyiniz. İçinizden
kim boy l e terini dost edinirce onlar zalimlerin ta kendileridirler. De ki;
"Eğer ha balarınız, evlâtlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretini:,
kazandığınız mallar, fe
Görüldüğü gibi yüce Allah (c.c) bu ayetlerde kan ortaklığından kaynaklanan bütün akrabalık ilişkilerini, hatta cahiliye toplumunun bütün birleştirici faktörlerini terazinin bir kefesine, buna karşılık Allah ve Resulüllah sevgisi ile Allah yolunda cihad etme yükümlülüğünü öbür kefesine koymakta ve berikini öbürüne baskın çıkardıktan sonra ilâhî ölçüleri çiğneyenleri acı bir azapla uyarmaktadır.
Gerçi İslâmiyet, merhamet anlayışının ve insancılığının ifadesi olarak -müşrik bile olsalar- anababanın bakımına ve gözetimine önem verdi, ama bakmak ve gözetmek ile ümmetin temel dayanağını oluşturan sevgi ve bağlılık biribirinden farklı şeylerdir.[7] İnanç bağının kopuk olduğu yerde sevgi bağı da kopar. Bu bağ inanç şemsiyesi altında oluşan ümmetin can damarıdır. Bilinen diğer insan-lararası bağlar sıraca bundan sonra gelir ve göreceli bağlantılar oluştururlar, nitekim yüce Allah (c.c.) "Allah'ın kitabına göre akrabalar (ulul erham) biribirine varis olmakta önceliğe sahiptirler" buyuruyor.[8] Fakat bunun için gerçek anlamlı ümmetin temel dayanağı olan inançta birleşmek şarttır.
İste biri birlerine inanç bağı ile bağlanmış insanlaı*dan oluşan bu ümmet, yaratıcı tarafından "sizler insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" diye övülen ve bu biçimi ile tarihte bir başka eşine rastlanmayan ümmettir.
Evet.
daha önceki dönemlerde de mümin ümmetler varolmuştu. Onlar da inanç bağı ile
oluşmuş "hayırlı ümmet"lerdi. Fakat bu ümmet dar çerçeveli, tarihteki
Fonksiyonları sınırlı ümmetlerdi. Çünkü Peygamberimizden önceki peygamberler
Bu gerçeği şüphe ile karşılayanlar, bu ümmet ile tarihte ve günümüzde birden çok ırk, renk, dil ve kültür sahibi insanlan bünyesinde bir araya getirmiş olan millet topluluklarını biribirleri ile karşılaştırsınlar. Bu tür insan topluluklarının tarihte ve günümüzdeki en önemli örnekleri eski Roma İmparatorluğu, İngiliz Milletler Topluluğu (Common Wealth), Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğidir.
Söze eski Roma İmparatorluğundan girelim. Tarihin açıkça belirttiği gibi bu imparatorlukta "Anadevlet" merkezi otoriteyi oluşturuyordu, diğer devletler bu merkezi otoriteye kesinlikle bağımlı bir konumdaydılar. Başka bir deyimle, bu sözde "kardeş" millet ve halkların devletçikleri ile ana devlet arasındaki ilişkiler eşitlik ilkesine dayanmıyordu.
Hatta milâdi 325 yılında kral Kostantin, hristiyanltğı kabul edip onu imparatorluğun resmi dini ilan edince bile, bu imparatorluğun yapısında "hristiyan kardeşliği" egemenlik sağlayabilmiş değildi. Sadece görünüşte kalan bazı sembolik alanlar dışında kalan diğer sosyal uygulamalar kardeşlikten ve eşitlikten tamamen uzak bir anlayışa dayanıyordu.
Bu anlayış, "ana devlef'e kesin bir bağımlılık istiyordu. Bağımlı devletçiklerin imparatorluğun hayatındaki tek fonksiyonu merkezi devleti servetle ve insan gücü ile beslemekti. Servet, merkezî devletin zenginleşmesi ve yöneticiler ile yardakçılarının harvurup harman savurmaları için gerekli idi. İnsan gücü de bu imparatorluğun arzu ve ihtirasları, daha doğrusu sözde "kutsal" imparatorun şahsî arzu ve ihtirasları uğruna savaşmak ve ölmek için lâzımdı. Bu "taşra" devletçiklerinin merkezî otorite önünde bağlılıktan ve sınırsız fedakârlıktan başka hiç bir fonksiyonu yoktu. Bütün bunlara karşılık ellerine geçen tek "onur" imparatorluğa bağlı olmaları idi!
İngiliz milletler topluluğuna gelince anlatacağımız şu bir tek olay, onun yapısı ve hakim zihniyeti hakkında ayrıntılı açıklamalara girişmemizi gereksiz kılar kanısındayız. Çünkü bu olay, merkezi devlet ile pohpohlayıcı bir unvanla anılsınlar diye "Britanya milletler topluluğu" olarak adlandırılan "sömürgeler arasındaki ilişkinin gerçek niteliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Anlatmak istediğimiz olay, İkinci Büyük Savaş sırasında geçer. Bu savaş Afrika'nın kuzeyinde, bugünkü Libya sınırları içinde yer alan "Büyük Sahra" müttefik ve mihver blokları arasında sık sık el değiştiriyordu. Sonunda Alman mareşali Rommel'in kuvvetlerini geri püskürten müttefiklerin eline geçmişti.
Bu amansız çekişme sırasında taraflar arasında en çok el değiştiren mevzilerin başında "Tobruk" şehri geliyordu. İşte bu el değiştirmelerin birinde Alman kuvvetleri. İngiliz birliklerinin baskısı altında şehri boşaltarak geri çekilmişti. Bu tür geri çekilmeler sırasında mevzilerini boşaltan tarafın, saldırgan tarafa mümkün olduğu kadar çok zayiat verdirmek amacı ile geri çekilirken, boşalttığı araziyi mayınlardı. Savaş kuralları böyle gerektiriyordu. Buna karşılık saldıran taraf da insanca zayiatını en aza indirebilmek amacı ile muhtemel mayın tarlalarına başıboş at ya da deve sürüleri salarak mayınları patlayarak insan ölümlerim önlemeye çalışırdı. En azından müttefik birliklerinin bu savaştaki uygulamaları hep böyle olmuştu.
Fakat sözünü ettiğimiz tarihî Alman geri çekilmesinden sonra şehri ele geçiren İngiliz birliklerinin komutanı, mayınlı araziye at ve deve sürüleri yerine komutası altındaki Hind askerlerini sürer, böylece Hindli delikanlıların canlan karşılığında beyaz derililerden oluşan öz askerlerine yol güvenliği sağlar. Komutanın neden böyle hareket ettiğini şu ana kadar öğrenememiş olduğumu belirtmeliyim. Neyse, müttefikler böylece "parlak" bir zafer kazanmıştı. Bu sonucu tescil etmek amacı ile yayınlanan askerî bildirinin bir yerinde şöyle deniyordu: "Düşman kuvvetlerini bozguna uğratarak Tobruk şehrini ele geçirdik. Zayiatımız çok azdı. Yalnız Hind birliğinin arka tarafı tamamen yokoldu!"
Sözü Amerika Birleşik Devletlerine getirdiğimiz zaman bu imparatorluğun kötülük ve ayıplarına örnek olarak onun siyahlara karsı takındığı tutumu hatırlamamız yeterlidir. Siyahlar, bu devletin beyaz derili mensuplarının hem "vatandaşları ve hem de dindaşlarıdır. Çünkü siyah derililer de büyük çoğunlukla hristiyarıdırlar.
Buna rağmen bazı lokantaların ve sinema salonlarının giriş kapılarında bütün çirkinliği ile şu uyan yazısı dikkati çeker; "Siyahlar ve köpekler içeri giremez." Ayrıca sık sık şu manzara ile karşılaşmak mümkündür: Bir gurup beyaz saldırgan, bir zencinin üzerine üşüşmüş. Adamı döve döve yere düşürüyorlar. Sonra da canı çıkıncaya kadar onu yerde tekmeliyorlar. Bu sırada beyaz derili polis, saldırganlara arkasını dönmüş. Beklediği şey adamların "Kutsal savaş"larını zaferle noktalayarak olay yerinden kaçmalarıdır. Arkasından olay "faii meşhur cinayetler arasına kaydedilecektir!
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine gelince; bu imparatorluk, sözde, inanca dayalı bir topluluktur! Oysa asıl otoritenin sahibi olan ana devlet, "Rusya"dır. Diğer "sovyet'ler varlıkları ile yoklukları arasında hiç bir fark olmayan birer uydudurlar. Ne imparatorluğun genel siyasetinde ve ne de diğer herhangi bir konuda söz hakları vardır. Tek fonksiyonları itaat etmek ve uygulamaktır. Ayrıca itkidarda olan diktatörün kayıtsız şartsız birer şakşakçısı olmak zorundadırlar. Öyle ki, eğer diktatör ölür de yerine geçenler, günün birinde tıpkı Stalin örneğinde görüldüğü gibi, kirli çamaşırlarını ortaya dökmek isterlerse, bu uydu Sovyetlerin, yeni efendilerinin emirlerim yerine getirmek üzere eski diktatörü, en ağır hakaretler ile kötülemek için aralarında yarışa girerler!
Bu imparatorlukta merkeze bağımlılık o kadar ileri götürülmüş ki, vaktiyle; yani yeni "ideoloji" iktidara gelmeden önce, bu Sovyetlerde yapılmış olan fabrikalar yerlerinden sökülerek merkezî devletin sınırlan içine taşınmış ve böylece egemenliğin tek sahibi olan 'ana devlet"in güç ve zenginliği daha da pekiştiril s ne k istenmiştir.
Oysa inanca dayalı veya gençek anlamda inançtan kaynaklanan insan toplulukların-: en güçlü sosyal bağ. insanlar arasındaki en egemen uta. Allah'da birlesen "kardeş' liktir. Bu kardeşlik pratik hayatta ne oranda gerçekleşirse ümmet kavramı o oranda gerçeklik kazanır. Kıyamet günü yüce Allah (c.c.) katındaki itibarı o oranda olacağı gibi insanlık tarihi içindeki itibarı da bu pratik uygulama oranına bağlı olur.
Hiç kuşkusuz sözümüzün konusu olan o eşsiz ilk kuşak, bu kardeşliği en büyük oranda gerçekleştirdi. Bundan dolayı Peygamberimizin (s.a.v).
"En hayırlılarınız benim çağdaşlarındır."[9]
sözünde ifadesini bulduğu üzere bu nesil, Allah katında itibarı en yüksek olan ve insanlık tarihi içinde en ağırlıklı etkiye sahip olan nesil olmuştur.
Sözkonusu kuşak bu kardeşliği sosyal hayatın her alanında, toplumun her kesiminde gerçekleştirdi. Onu önce muhacirler ile ensar'ın kendi aralarında gerçekleştirdi. Arkasından onu muhacirler ile ensar arasında tarihin belgelediği o parlak şekli ile gerçekleştirip yüce Allah'ın özellikle vurguladığı bir bağış örneği oluşturdu:
"Allah onların kalblerini uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan herşeyi harcasan bile yine onların kalblerini uz-laştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı. Çünkü aziz ve hakimdir." (Enfal/63)
Söz konusu kuşak bu kardeşliği, bütün canlı İslâm tarihi boyunca islâm ümmetinin belirgin bir özelliği olacak ve en üstün örneğini kendisi oluşturacak biçimde gerçekleştirdi. Biz bu üstün örneğin pratik uygulamasını Ensarin Muhacirlere karşı gösterdikleri tarihte eşi görülmemiş dayanış mada gorüyoruz.
Bu
öyle bir sosyal dayanışma ki;
Ayrıca
bu sosyal dayanışma,
"Ey insanlar, şu içinde yaşadığınız belde (Mekke) şu ayın şu gününde sizin için nasıl savaş yasağı getiriyorsa, aynı şekilde canlarınız, ırzlarınız ve mallarınız biribiriniz için haramdır, dokunulmazdır." (Veda Hutbesi)
"Müslümanlar arasında can güvenliği vardır ve en zayıfları bile yükümlülüklerini titizlikle yerine getirir." (Ebu Davud, îbn-i Mace, Ahmed)
Bu sosyal dayanışma iyiliğe, iyiliği yeryüzünde yaygınlaştırmaya ve beşeriyeti, "insanlığa" yaraşır bir düzeye çıkarma amacını taşır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
Erkek-kadın bütün nıu'nıinler birebirlerinin dostları, velileridirler. Onlar iyiliği emreder, kötülükten takındırır, namazı kılar, zekâtı verir, Allah'a re Re^ulüllah'a itaat ederler." (Tevbe / 71)
insanlığın ancak son yüzyıllarda bazı nazari ufuklarından "sözeclebildiği" bu yüksek dereceli sosyal dayanışmayı ancak "inanç toplumu" uygulayabilir. Çünkü bu toplumun temel yapısı bu sosyal dayanışmaya dayanır, bu ileri dereceli dayanışma onun psikolojik ve davranışsal yapısının ayrılmaz bir parçasını oluşturur.
İlk müslümanlar kuşağı bu sosyal dayanışmayı diğer herhangi bir insanlık kuşağından çok daha büyük oranda gerçekleştirdi. Bu ileri dereceli gerçekleşmeyi hem "mali dayanışma" ve hem de islâmiyetin getirdiği değerleri ve ilkeleri koruma alanında görebiliriz. Mali dayanışmanın en çarpıcı örneği; Medineli (ensar) müslümanların muhacirler (göçmenler) lehine mallarının yarısını feda etmeleridir.
Aynı dayanışma geleneğinin islâmî değer ve ilkeleri koruma alanındaki başlıca örneklerim şöyle sıralayabiliriz: O kuşağın herhangi bir müslümam, bir başka müslüman kardeşine "Kardeşim, gel bir saatliğine imanımızı tazeleyelim" yani "imanın çeşitli boyutlarını aramızda gözden geçirerek gündelik hayatımıza uygulayalım" diyor. Bu dayanışmanın bir sonucudur ki, bu kuşak suç işleme ve saldırganlık oranı en düşük; can, mal ve namus dokunulmazlıklarına en titiz biçimde riayetkar, müslüman kardeşinin onur ve duygularına saygı göstermeye en düşkün insanların kuşağı oldu. Öyle ki, bu kuşağın bir ferdi olan Ebu Zerr, siyah derili birine "Ey siyah derili ananın oğlu' diye seslenince Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından:
"Sen bazı cahiliye huylarını hâla üzerinde taşıyan, cahiliye alışkanlıklarından henüz tatnamîyle kurtulamamış bir adamsın,"
diye azarlanır ve bu azar üzerine Ebu Zerr, yüzünü yere koyarak o siyah deriliye: "Gel de ayağınla yüzüme has der. Yine bu ilkeler ve değerler dayanışmasının bir tezahürüdür ki, Kııreyşli bir arap olan Hz. Ömer. Habesli Hz. Bilâl'den "Efendimiz Bilâl" diye sözediyor.
Böyle olunca bu neslin, bizzat Peygamberimizin şahitliği ile yüce Allah katında en değerli kuşak olarak sayılmasına şaşırmamalıyız. Yine bu kuşağın, insanlık tarihini en geniş çaplı ve uzun ömürlü etkinin kanıtı, bu kuşağın yeryüzünde ne daha önceki ve ne de daha sonraki hiç bir kuşağa nasip olmamış derecedeki yayılması, toprak ele geçirmesidir.
Bu geniş topraklar ele geçirme başarısının kaynağı, ne asker sayısının fazlalığı, ne silâh üstünlüğü ve ne de savaş uzmanlığı idi. Tersine, bu kuşağın karşısına çıkan düşmanlar, bu alanlarda ondan daha üstün idiler. Bu zaferlerin tek kaynağı, bu ümmetin inandığı ve bütün fertleri ile potasında eridiği gerçeğin büyüklüğü idi, yolu üzerine dikilen her biçim ve renkteki bütün batıl engelleri kırıp geçiren iman gücü idi.
Bu sayededir ki; bu ufak mü'min topluluk, cahiliye uygarlığını yeryüzünün geniş bir bölümünden söküp atarak kökten kurutmuştur. Cahiliye uygarlığının bu bozgunu sadece yıkılan hükümetler, devrilen saltanatlar ve yeniler ordular seklinde değil, silinen inançlar, tarihe gömülen sosyal düzenler ve yürürlükten kaldırılan gelenekler biçiminde de karsımıza çıkar.
Bu
örnek neslin fonksiyonu
Bilindiği gibi müslümanlar, o günlerin gayet zengin ve güçlü imparatorluklarından biri olan Sasanî (Eski İran) devletini yıktılar. Bunun yanında o dönemin en büyük devleti olan Bizans imparatorluğunun önemli bir bölümünü ele geçirdiler. Fakat bu fetihler sonucunda ele geçirdikleri yörelerin hiç bir insanını zorla müslüman yapmaya kalkışmadılar. Böyle yaparken yüce Allah'ın (c.c.) emrini yerine getirdiler. Çünkü yeryüzünde hükümran olan zorbaları (tağutları) devirmeyi emreden yüce Allah (c.c.) bunun yanında hiç kimseye hak dini zorla kabul ettirmeye kalkışmaya izin vermiyor, insanlar ile hak din arasında engel oluşturan hükümetleri, sosyal düzenleri ve orduları ortadan kaldırdıktan sonra, hak dine girmeyi insanların serbest iradeli tercihlerine bırakmayı buyuruyor. Konu ile ilgili olan şu iki ayeti dikkatle okuyalım:
"Fitnenin kökü kazınıp Allah'ın dini tamamen egemen oluncaya kadar kâfirler ile savaşınız." (Enfal/ 39)
"Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile eğri biribirin-den ayırdedilecek biçimde belli olmuştur. Kim zorbalara karşı çıkarak Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz kopması söz-konusu olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işiten ve bilendir." (Bakara /256)
Fakat bu örnek kuşağın elinde gerçeklesen mucize sudur: Müslüman olmaları için hiç bir baskıya başvurulmamış olan kitleler kendi istekleri ile ntüslünum oldular, akın akın bu yola koyuldular, ülkelerinin müslümanlarm ellerine geçişini sevinçle karşıladılar, onları sevgi ile bağırlarına bastılar ve bunun sonucu olarak bu ümmetin ayrılmaz bir parçası ve islâm ordusunun gönüllü askerleri haline geldiler. Ayrıca çoğunlukla daha ünce konuştukları dillen unutarak bu yeni inanç sisteminin dilini konuşmaya başladılar.[10]
Hiç
kuşkusuz eğer bu "fatih ümmet sırf bir savaş galibi ümmet olsaydı ya da
Fethedilen ülkelerin insanlann bu fatih ümmetin inanç sistemini şunun için benimsedi ve kendi dillerini şu yüzden bırakarak onun dilini konuşmaya koyuldu. Çünkü onlar, bu ümmeti tarihin o dönemine kadar benzeri tekkar-larlanamamış olan bir "örnek" olarak algıladılar. Öyle bir "inanç ümmeti" örneği ki, fethettiği toprakları genişleme ve üstünlük kurma ihtirası uğruna değil; aydınlığı, adaleti, güvenliği, kalbleri diriltip gözleri açan yüce insanlık değerlerini yaymak için fethediyor.
III. YERYÜZÜNDE İLAHİ ADALETİ GERÇEKLEŞTİRMEK
İlâhî adaleti yeryüzünde gerçekleştirmek ve bu görevle imanın özü arasında bağ kurmak, yüce Allah'ın (c.c.) bu ümmete verdiği emirlerden biridir. Nitekim yüce Rabbi-miz (c.c.) bize şöyle buyuruyor:
"Ey mü'minler, adalete titizlikle be la h için şahitlik edenlerden olunuz. Kendinizin, ana-babanızın akrabalarınızın aleyhine bile olsa ayrıca ana-babanızla akrabalarınız ister zengin, ister fakir olsunlar. Çünkü Allah, onlara sizden daha yakındır. O halde sakın keyfinize uyarak adaletten ayrılmayınız. Eğer şahitlik ederken kemküm eder ya da doğruyu söylemekten kaçınırsanız, hiç kuşkusuz, Allah, yaptıklarınızı yakından bilendir.
Ey iman edenler, Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaba inanınız. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, o, koyu bir sapıklığa düşmüştür." (Nisa /135-136)
"Ey müminler, Allah için adalet uyarınca şahitlik edenler olunuz. Herhangi bir guruba karşı beslediğiniz kin sakın sizi adaletten saptırmasın. Adalete uygun davranınız, takvaya yaraşan budur. Allah'tan korkunuz, hiç şüphesiz Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (Mai-de/8)
Adalete bağlılık görevi ile Allah inancı arasında sıkı bir bağ kurmak, bu görevi sırf Allah rızası için yapmak bu misyonu bu ümmetin karakteristik bir özelliği ya da varlığının ayrılmaz bir niteliği haline getirir ve onu insanlığın önderliğine, yöneticiliğine yatkın ve elverişli olmaya hazırlar.
Fakat nefsin ihtiraslarını yenmek, sosyal hayatta görülen zulümlerin ve saldırganlıkların kaynağı olan içgüdüleri ve arzulan frenlemek belirli bir vicdan eğitimini gerektirir. Ancak böyle bir eğitim sayesinde nefisler hakka boyun eğer, onun ölçülerinden sapmamaya razı olur. Ancak böyle bir psikolojik yetişme dönemi sonunda insanlar adalet terazisini tam dengede tutmayı benimseyerek ne sağa ve ne de sola tartmasına meydan vermezler.
İşte bu ümmetin ilk kuşağı, ilâhî adaleti yeryüzünde gerçekleştirme alanında zirve noktasına ulaştı. Öyle ki, daha önceki hiç bir dönemde yöneticileri adil olmakla ün yapmış milletler bile, bu alanda bu derece basan kazanamamışlardı. Bu başarı, insanlığın çağdaş demokratik düzenlerde gerçekleştirdiği ve değerler ve ilkeler dünyasında doruk noktası oluşturduklarını sandığı siyasî alandaki bazı adalete dönük uygulamalara rağmen şimdi bile üstünlüğünü ve erişilmezliğini korumaktadır.[11]
Yüce Allah (c.c.) bu ümmeti, bütün insanlığın hayra ulaştıncı yol göstericisi ve Kıyamet günü hesaplaşması sırasındaki şahidi olmak üzere hazırladığı ve Peygamber Efendimizi -salât ve selâm üzerine olsun- de onları bu yüce hedefe uygun biçimde eğitmekle görevlendirdi. Nitekim o bize şöyle buyuruyor:
"Böylece siz insanlara örnek ve şahid olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye sizleri ortada yer alan aracı bir ümmet yaptık." (Bakara 1143)
Yüce Allah'ın f c.c.) yeryüzü üzerindeki fonksiyonunu yerine getirmek üzere bu ümmete verdiği eğitim, hayret verici nitelikte idi! Her şeyden önce bizzat Peygamber Efendimizi, Allah'a itaat etmek ve O nun hoşnutluğu peşinde koşmak dışında netice ile ilgili hiç bir fonksiyonu olmadığı hususunda eğitti. Bakınız bu konuda Peygamberimize ne buyuruyor:
'Sana o işten hiçbir şey düşmez (Sen
"Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise haydi yapa bilirsen yerin dibine inebileceğin bir delik ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mucize geti-resin!" (Enam /35)
"Ey Muhammed, sen sevdiğini doğru yola iletemezsin. Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." (Kasas/56)
Öyle ki Peygamberimiz Mekke'den yola çıkacak, bir sürü sahibinin Allah'dan ve kurttan başka hiç bir korkuya kapılmaksızın Sana'ya varmasını mümkün kılacak derecede bu dinin yerleşip egemen olacağından vahiy aracılığı ile emin olduğu halde yüce Allah (c.c.) kendisine, Mekke'deki eğitim döneminde bir kere bile olsun, bu dinin zafere ulaşacağı, yerleşip egemenlik kuracağı günleri kendi gözleri ile göreceğine dair ona hiç bir vaadde bulunmuş değildir. Tersine bu dönemde Peygamberimize şöyle buyuruyordu:
"Onlara vaadettiklerimizin bir kısmını sana göstersek de ya
da daha önce seni vefat ettirsek de sana düsen
Yüce Allah'ın (c.c.) bu direktifinin hikmeti şuydu. Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'ın çağrısını insanlara ulaştırmak dışında bu dinin geleceği hususunda hiç bir rolü olmadığını iyice içine sindirsin ve bunun sonucu olarak falancayı ya da filancayı hidayete erdirmek gibi arzuları içinden cı-karıversin. Çünkü bazı sevdiklerinin doğru yolu benimsemeye yanaşmamaları, kendisini zaman zaman ölümcül üzüntülere sürüklüyordu. Nitekim yüce Allah bu hususu bize say!e anlatıyor:
"Demek ki onlar bu Kur'an'a inanmazlarsa onların arkasından üzüle üzüle kendini helak edeceksin ha!" (Kehf/ 7)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ilâhî direktifi nefsinde titizle uygulayarak kendini Allah'a adamışlığın doruğuna ulaştırdı. Arkasından, sahabileri bu perspektife göre eğitmeye koyularak onları, "nefislerinin isteklerinden gönüllü biçimde arınmış" hale getirdi.
Sözkonusıı kendim Allah'a adamışlık eğitimi, bu ümmetin ilerdeki yeryüzü egemenliği sırasında oynayacağı büyük role hazırlanışının en önemli öğesini oluşturuyordu.
Çünkü nefisler meşru isteklerinden bile sıyrılarak kendilerini sırf Allah'a adamadıkça, Allah'ın nzasını kazanmayı ana amaç edinmedikçe ve Allah rızasını kazanmaya çalışmayı ruhî besin kaynağı haline getirmedikçe yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek mümkün olamaz. Oysa yüce Allah'ın, bunca peygamberler göndermesinin ve bunca kitap indirmesinin amacı adaleti gerçekleştirmektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Andolsun ki, biz peygamberimizi açık deliller ile gönderdik ve onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler." (Hadid /25)
Bu
ilkenin arkasından Kur'an'm diğer dersleri ile peygamberimizin diğer
eğitimleri geldi. Bu ders ve eğitimlerin amacı, bu ümmeti
Bilindiği gibi yüce Allah. Kıır'an-ı Kerimin Medine'de inen bölümlerinde, müslümanlara anlamı belirli ve kapsamı sınırlı bir direktif yöneltiyordu. Mesela:
"Elif lanı mim. Hak olduğu kuskusuz ("lan hu kitap muttakilere yol göstericidir. Onlar ki, görmediklerine inanırlar, namazlarını kılarla ve kendilerine verdiğimiz rı-zıklardan Allah yolunda harcarlar.
Yine onlar hem sana indirilen ve hem de senden öncekilere indirilen kitaplara inarırlar ve Ahiretten hiç kuşku duymazlar, işte onlar Rabbleri tarafından hidayete erdirilmiş olan ve kurtuluşa kavuşmuş kimselerdir." (Bakara /1-4)
Medine ayetleri daha sonra da sık sık bu direktifi tekrarlar. Meselâ:
"Peygamber, Rabb'inin kendisine indirdiklerine inandı. Müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve O'nün peygamberlerinden hiç birisini diğerlerinden ayırmayız' dediler." (Bakara/285)
"Ey mü'miriler Allah'a, Peygambere, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaplara inanınız." (Nisa /136)
Bu direktif açıkça anlaşılacağı üzere inançla ilgilidir. Nitekim insan kılığına girerek sahabiler ile sohbet etmekte olan Peygamberimizin yanına gelen Cebrail ile Peygamberimiz arasında meydana gelen karşılıklı konuşmaların bir yerinde: 'İman nedir?" diye soran Peygamberimize, Cebrail su cevabı verir:
"İman demek Allah'a, Allah'ın meleklerine, Allah'ın kitaplarına, Ahiret gününe, iyi-kötü yönleri ile kadere inanmaktır." (Buhari, Müslim)
Bu direktifin inançla ilgili yönü yanında bu ümmeti insanlığın önderi olmaya hazırlamakla ilgili bir ikinci vonü de vardır.
Şöyle ki, daha önceki bütün ümmetler kendi peygamberlerine inanmışlar, buna karşılık diğer bütün peygamberleri reddetmişlerdir. Bunun sonucu olarak inanmayı reddettikleri peygamberlerin ümmetlerine korkunç bir kin duymuşlardır. Bundan dolayı da kendi inanç halkalarının dar sınırları içine çekilerek, diğer bütün insanlara kindar ve öfkeli gözlerle bakmışlardır. Bunun arkasından da fırsat buldukça inanmadıkları peygamberlerin bağlılarına en çirkin baskıları uygulamışlardır. Tıpkı yahudilerin Hz. İsa'ya bağlı Ashab-ı Uhdud adlı gruba yaptıkları ve yahudiler ile hristiyanların yeryüzünün her tarafında egemenlikleri altına düşen müslümanlara yaptıkları gibi.
Böylesine yüreği kin dolu olan bir ümmet, insanlığa önderlik etmeye lâyık olamaz. Zaten bundan dolayıdır ki, yüce Allah (c.c.) yahudiler ile hristiyanları bu önderliğe lâyık görmemiştir. Gerçi yüce Allah'ın belirli bir hikmetinin sonucu olarak bu tür ümmetlerin bu misyonu üstlendikleri görüldü ise de -Meselâ hristiyanların son üç yüz yıllık önderlikleri ile yahudilerin günümüzdeki açık ya da perde arkası önderlikleri gibi- bu liderlikler yeryüzünde adalet değil, baskı ve zulüm meydana getirmiştir.[12]
Buna karşılık yüce Allah'ın tüm insanlığın önderi ve rehberi olmak için ortaya çıkardığı ümmet, bütün peygamberlere ve bu peygamberlere gelen bütün ilahî mesajlara ayırım yapmaksızın inanan ve bu itibarla kalbinde diğer insanlara karsı ilkesel yada tarihi hiç bir kin barındırmayan ümmet olabilir. Allah bilir ya, yukarda açıkladığımız yüce Kur'an direktifinin, inanç temeli olma niteliği yanındaki bir başka anlamı da bu olsa gerektir.
Şimdi de Kur'an-ı Kerım'in verdiği su dersi inceleyelim.
Yahudiler Medine'de yüreklerinde çöreklenen bütün kötülük tutkunluğu ve iyilik düşmanlığının dürtüsü ile gerek islâm'a gerek Peygamber Efendimize (s.a.v) ve gerekse bu yeni dinin bağlılarına karşı çeşitli tuzaklar kuruyor, türlü türlü komplolar düzenliyorlardı. Söz konusu düşmanlıklarının, bu deva bulmaz "gerçek karşıtlığı" yanında bir başka sebebi daha vardı. Peygamberimizin kendi ataları olan Hz. İshak soyundan değil de Hz. İsmail soyundan gelmiş olmasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar, bu gerekçe ile O'na karşı koyu, kara ve iğrenç bir kin besliyorlardı.
Yahudiler bu amansız kinin dürtüsü ile gerek Peygamberimizin güvenirliği ve gerekse kendisine inen vahiy hakkında şüphe uyandırmaya çalışıyorlar, müslümanlar arasında islâmiyetin ortadan kaldırdığı eski düşmanlıkları ve çatışmaları yeniden hortlatmaya kalkışıyor, Abdullah b. Ubeyy'in başını çektiği münafıklarla işbirliği halinde müslümanlar arasına fitne sokmayı deniyor, müşrik arap kabilelerini müslümanlarla savaşa girişmek için kışkırtıyor, ellerine geçen her fırsatta Peygamberimize ve diğer mü'minlere eziyet ediyorlardı. Bunlar kısmen Kur'an'da ve tümü ile siyer ve tarih kitaplarında anlatılmaktadır.
İşte bu karmaşık ve gergin ilişkiler ortamında biı sözde müslürnan olmuş bir münafık bir hırsızlık Fakat hırsız ve kabilesi olayı maharetle örtbas ederek suçu bir Medine yahudisinin üzerine yıkarlar.
Dünyanın neresinde ve tarihin hangi döneminde böyle bir olay meydana gelse, normal sonucu şu olur. Zaten "kargaşalık kaynağı" olan gurubun mensubu sanığm men yakasına yapışılır ve derhal hakkettiği cezaya çarptırılır. Tabii, eğer suçunun karşılığı, olandan çok daha ağır bir cezadan yakayı sıyırabilirse. Sebebine gelince; adam, düşman bir guruba mensup olmasının ötesinde diğer insanlardan birine karşı belirli bir suç işlemiştir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hakim sıfatı ile olayı incelediği zaman eldeki gürünür ipuçlarına dayanarak yahudinin aleyhine hüküm verme eğilimine girmişti. Fakat derhal inen bir ilâhî vahy, sözkonusu yahudinin suçsuzluğunu ilân etti. Gerçi adamın mensubu olduğu gurup, müslümanlara karşı gizli-açık her komployu düzenliyordu. Fakat buna rağmen kendi suçlularını cezadan kurtarıp onun yerine masum bir yahudinin cezalandırılmasını sağlamaya çalışan münafıkların kirli oyunu bozuluyordu. Yüce Allah, bu olayla ilgili olarak şöyle buyuruyor:
"İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hüküm vermen için sana hak olarak bu kitabı indirdik. Sakın hainlerin savunucusu olma! Allah'dan af dile. Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Sakın kendi kendilerine hainlik edenlerin tarafını tutma. Çünkü Allah hain günahkârları asla sevmez. Böyleleri hainliklerini insanlardan gizliyorlar, ama Allah'dan saklayamcızlar. Zira onlar geceleyin O'nün hoşlanmadığı isi kurarlarken O, kendilerinin yanındadır. Allah, onların yaptıkları her şeyi bilgisinin kapsamına almıştır.
Haydi siz dünya hayatında onları savundunuz diyelim. Peki Kıyamet günü onları Allah'a karsı kiın savunacak ya da onların vekili kim olacak?
Kim bir kötülük işler ya da nefsine zulmeder de sonra Allah'dan af dilerce, Allah'ı bağışlayıcı ce esirgeyici olarak bulur. Kim bir kötülük islerse onu kendi aleyhine işler. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.
Kim bir hata ya da bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa hiç kuşkusuz ağır bir iftiranın ue apaçık bir günah yükünün altına girmiş olur.
Eğer Allah'ın sana dönük lütfü ue fazileti olmasaydı, onlardan bir gurup seni saptırmaya yeltenmişti. Aslında onlar ancak kendilerini saptırırlar, sana hiç bir zarar dokundur amazlar. Çünkü Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve daha önce bilmediğin şeyleri öğrenmeni sağladı.
Hiç kuşkusuz sana olan fazileti çok büyüktür." (Nisa/105-113)
Bu ayetler müslümanlara çok önemli bir şeyi öğretmek istiyordu: Adalet terazisinin dengesini ne sevgi ne nefret ne kabile ve millet taassubu ne akrabalık endişesi ve ne de başka herhangi dünya menfaati bozamazdı. Hatta bu dengeyi aynı inancı paylaşanlar, aslında zalim bir gürûhdan başka bir şey olmayan karşıtları aleyhine bile bozamazdı.
Bir de şu pratik dersi dikkatle algılamaya çalışalım. Bir defasında Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- önünden bir cenaze geçmektedir. Peygamberimiz saygı amacı ile hemen ayağa kalkar. Kendisine "Ya Resulallah, o bir yahudî cenazesi idi" derler'. Peygamberimiz böyle diyenlere:
"Peki, o da bir insan değil miydi?"
diye karşılık verir. ( Buhari)
Simdi de su essiz eğitici olayı gözden geçirelim. Bir defasında Peygamber F fendimi/: -salât ve selâm uzeriı e ol* sun- bir yahudiye borçlanır. Günü gelince borç u n r. mez. Bunun üzerine yuhııcli alacağını istemeye gelir. Fakat bu istemeyi gayet kabaca yapar. Öyle ki? Peygamberimizin elbisesini yakalayarak boynuna dolar ve gözlerini belirtinceye kadar boynunu sıkar. Bunun üzerine orada bulunan Hz. Ömer, kılıcını çekip yahudinin üzerine yürümek ister. Fakat Peygamberimiz kendisine engel olarak ona şöyle der:
"Ya Ömer, senden başka türlü bir davranış beklenirdi. Sana yakışan hareket, bana borcumu uygun bir şekilde ödememi ve ona da alacağını güzel bir şekilde istemesini söylemendi."
İşte yüce Allah ve Resulü bu ümmetin eşsiz ilk kuşağını bu şekilde eğitti. Böylece yeryüzünde egemenlik kurmaya lâyık nitelikleri kazanması murad edilmişti. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde namazı kılarlar, zekâtı verirler ve iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin sonu Allah'a varır." (Hacc/41)
Yine bu eğitimdir ki, bu ümmeti insanlığın önderi olmaya ve Kıyamet günü onlara şahit olmaya lâyık kılmaktadır. Nitekim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:
"Böylece siz insanlara örnek ve sahici olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye sizleri ortada yer alan aracı bir ümmet yaptık." (Bakara / î431
EU>yle olunca daha sonraları iktidar mevkiinde bulunan, rakipsiz bir otoritenin sahibi iken ilâhı adaleti uygulamak amacı ile gayet göz kamaştırıcı örnekler ortaya koyan sahabilerin hareketlerini görürken .şaşırmamız doğru mudur? Meselâ:
Mısır valisi Amr b. As, bir defasında Kıptîler'den bir delikanlı ile atyarışına girer, yarışı kipti delikanlı kazanır, Bunu hazmedemeyen Amr b. As. elindeki sopa ile delikanlıya bir darbe indirir ve bu sırada "Al sana. ben asil ana-babanın çocuğuyum!" diye konuşur. Bunun üzerine delikanlının babası derhal Medine yollarına düşer. Amacı hilâfet merkezine varıp oğlunu sopalayan Mısır valisini halife Hz. Ömer'e şikâyet etmektir. Şimdi sözlerimize geçici bir nokta koyup kısa bir tarih gezintisine çıkalım:
Sözünü ettiğimiz kiptiler islâm egemenliğine girmeden önce Roma imparatorluğunun idaresi altında ağır baskılara katlanarak yaşıyorlardı. Oysa onlar da Romalılar gibi Hristiyandılar. Fakat mezhepleri farklı idi. Romalılar ka-tolik, kiptiler ise Ortodoks idi. Aslında aynı dinden olmalarına rağmen aradaki bu mezhep farkından dolayı Romalılar, kıptilere çeşitli işkenceler yapıyorlar, hatta bazılarını öldürüyorlardı. Bunun böyle olduğunu bugün Kahire'nin güneyinde bulunan kıptı kilisesinin adından da anlıyoruz. Kilisenin adı Mari Cercis. Aslı Mar Cercis, Yani şehid Cersis! Yani Romalılar tarafından öldürülen kıptilerin anısını taşıyor. Bizzat bu kilisede o dönemde iki türlü ayin yapılırdı. Biri imparatorluğun resmi mezhebi uyarınca açıktan yapılan ayin. Öbürü de aynı kilisenin yeraltı dehlizlerinde, Romalıların gözlerinden uzak olarak Ortodoks mezhebinin kurallarına uyularak yapılan ayin. Sebebine gelince, eğer Romalılar adamların resmi mezhebe aykırı biçimde ayin yaptıklarını görseler ölümlerden ölüm beğenmekle karsı karşıya kalırlardı.
Bu durumda söylemeye lüzum yok ki. bu "muhteşem imparatorluğun" adamlarının Mısır ktptilerini kamçılamaları ya da sopalamaları normal bir şey kabul ediliyordu, Zavallılar efendilerinin bu darbelerine ses bile çıkarmıyorlardı. Zaten eğer isteseler kime şikâyet edeceklerdi! Bu yüzden şımarık efendilerine boyun eğip, uslu uslu kamçılanmaya ister istemez razı oluyorlardı.
İşte dün efendileri olan Romalılardan bu muameleyi gören kıpti, bugün oğlunun yediği bir değnek darbesini şikâyet etmek amacı ile binlerce millik uzun bir yolculuğa çıkıyor.
Bu neyi gösteriyor? İki önemli gelişmeyi. Birincisi; adamın vicdanında öyle güçlü bir onur duygusu uyandı ki, daha önceleri sırtında saklayan sayısız kamçı darbelerini sessizce karşıladığı halde şimdi bir değnek darbesini içine sindiremeyerek şikâyet konusu yapıyor. İkinci gelişme de; daha önce bu zavallının başvurabileceği hiç bir şikâyet mercii olmadığı halde şimdi göğsünü gere gere başvuracağı güvenli bir yakınma merciine kavuşmuş olmasıdır.
Bu gelişmelerin her ikisi de insanların, Hz. Ömer'in eli ile uygulanır buldukları ilâhî adaletin göstergeleridir. Yüzyıllarca Roma kamçıları altında ezilen bu zavallıların ayaklar altında çiğnenen onurunu yeniden canlandıran ve onlara uzun yolculukları göze alarak başvurabilecekleri güvenli bir şikâyet mercii sağlayan faktör, işte bu ilâhî adalet düzenidir. Adalet pratiği kadar insan onurunu uyandıran başka bir faktör bulunabilir mi ki?
Fakat olay daha enteresan, daha derin anlamlı ve daha şaşırtıcı boyutlara varır: Çünkü Hz. Ömer, kısas hükmü verecek değneği adamın eline verir ve kendisine: "Vur bakalım asil ana-babamn oğluna" diye direktif verir. Arkasından da valisi Amr b. As'a dönerek kendisine su unutulmaz sözleri söyler: "Ya Amr, analarından hür doğan bu insanlar, ne zamandan beri sizin köleleriniz oldular!
Bu kısas hükmü iki müslüman veya iki arap arasında verilmiş bir karar değildi. Öyle olsa onun hakkında insanlar, "Evet, adalet, ama yadırganacak bir tarafı da yok" diyebilirlerdi. Fakat bu haliyle hüküm, uygulama bakımından doruk düzeyine erişmiş bir ilâhî adalettir.
Şimdi de başka bir misal: Bir defasında Hz. Ali'nin zırhı çalınır. Hz. Ali çalınan zırhını bir yahudinin üzerinde görür ve onu mahkemeye verir. Hakimin adı Şureyh. Olay sırasında Hz. Ali, "Emir-ül Müminin" yani halifedir. Burada hikâyemize biraz ara vererek bazı noktalan tekrar vurgulayalım:
Zırhın kendisine ait olduğundan, başka bir deyimle haklı olduğundan emin olan Hz. Ali, işi çözüme kavuşturmak için halifelik yani devlet başkanlığının otoritesine başvurmuyor. Öyle yapsa kuvvet kullanarak yahudiden zırhını hemen geri alabilir. Ayrıca istese bir de suçlunun, yani zırh hırsızının tutuklanıp hakkında koğuşturma açılmasını emredebilir. Bunun yerine tarafsız mahkemeye başvuruyor ve hakkını orada anyor. Bu tutum tek başına emsaline çok az rastlanabilecek bir ilâhî adalet uygulamasıdır. Fakat olayın daha enteresan, daha şaşırtıcı ve çok daha derin anlamlı başka boyutları var. Şöyle ki:
Mahkemeye
baslarken hakim Şureyh, Hz. Ali'ye künyesi ile, yani "Ey Abul Hasan
(Hasan'ın babası)" diye hitap ederken vah udiyi
Kimlik belirlemesinden sonra hakim Şureyh. Hz. Aliye dönerek şikâyetinin ne olduğunu sorar. Hz, Ali'nin cevabı kısa ve özdür: "Bu zırh benimdir. Onu kendisine satmış ya da hibe etmiş de değilim." Bunun üzerine hakim yahııdiye dönerek hakkındaki bu iddia hakkında ne söyleyeceğini sorar. Yahudi iki yüzlü, oynak bir cevap verir: "Zırh benimdir. Bununla birlikte Emir-ül Müminin'in yalancı olduğu aklımın ucundan geçmez." Yani mensubu olduğu gurubun tutumunu benimseyerek "Ne şiş yansın, ne kebap" yollu bir tavır takınır!
Bunun
üzerine hakim Hz. Ali'ye dönerek kendisine "Delilin var mı?" diye
sorar. Evet "Delilin var mı?" Çünkü ilâhî adalet
böyle gerektirir. Delil göstermek, iddiasını ispat etmek davacıya düşer. Konu
mahkeme önüne getirilmiş bir dâva olduğuna göre iddia edilen şeyin kanıtlanması
gerekir. Davayı açan Emir-ül Müminin, yani koca islâm devletinin başkanı da
olsa, bu durum değişecek değil. Varsın davacı hiç yalan söylediği işitilmemiş
olan ve devletin her şeyi elinin altındayken basit bir zırh için yalan söyleyebileceği
düşünülemeyecek olan Hz. Ali olsun! O Hz. Ali ki, islâm hazinesi tümü ile
elinin altındayken ve soğuktan korunmasını sağlayacak şekilde giyinme hakkı
varken şimdi oradaki herkesin gözleri önünde ağır kış soğuğu altında titremektedir!
Bu durumda hakimin yukardaki sorusuna; şöyle karşılık verebilirdi:
"Vallahi ben sizden hiç bir şey istemiyorum. Fakat adamın sırtındaki su
zırh benimdir, Medine'den çıktığımda yanımdaydı.' Fakat Hz, Ali'nin cevabı
daha düşündürücü ve daha unutulmazdır. Söyle der; "Hakim haklı, elimde hiç
bir delilin- yok!' Tam bir müslüman
Arkasından hakim Şureyh, kararını açıklar. Bu karar da Hz. Ali'nin tutumu kadar parlak bir adalet örneğidir. Çünkü mahkeme, davacı olan Hz. Ali'nin delil gösteremediği gerekçesi ile dava konusu zırhın yahudiye ait olduğuna hüküm vermiştir.
Lehine karar verilen yahudi zırhı alarak gitmeye koyulur. Fakat adam olup bitenlere inanamayacak derecede şaşkındır. Bu yüzden bir kaç adım sonra geriye dönerek yüksek sesle şöyle haykırır: "Emir-ül Müminin'in beni kendi emri ile tayin ettiği bir hakimin huzuruna çağırıyor ve o hakim de onun aleyhine hüküm veriyor. Bu uygulama peygamberler ahlâkının bir örneğidir. Eşhedü en lâilâhe illellah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulüllah (şahadet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed de Allah'ın peygamberidir). Ey mü'minlerin emiri, zırh senindir. Medine'den beri senin mavi deveni izledim ve bir fırsatını bularak bu zırhı hayvanın sırtından çalıverdim."
Bunun üzerine Hz. Ali, yahudiye şu son karşılığı verir: "Madem ki müslüman oldun, o zırh artık senin olsun."
Yine Hz. Ömer'e dönerek onun şu ünlü hikâyesini bir daha hatırlayalım:
Bir defasında Hz. Ömer, minberden halka sesleniyor. Konuşmasının bir verinde dinleyicilerine: Ey ahali, sövle-diklerimi duyunuz ve itaat ediniz diye hitap ediyor'. Bunun üzerine dinleyiciler arasında bulunan Selman-ı Farîsı, halifenin ><? Su anda şenin ne sözünü dinler ve ne de sana itaat ederi/.!" diye haykırır.
O sırada dinleyicilerin hiç değilse bir kısmının dehşete ya da korkuya kapıldıklarını tahmin edebiliriz. Öyle ya, Hz. Ömer'e karşı bu sözleri söyleyen Selman-ı Farisî de olsa böyle konuşmak kimin haddine!
Neden derseniz, yüce Allah. Hz. Ömer'e her kesin kalbini hissedilir biçimde etkileyen bir heybet vermiş. Bunun sebebi onun iri-yarı ve kalıplı vücud yapısı olabilir, gür sesi olabilir, herkesçe bilinen sertliği olabilir veya onun özelliklerinin bir başkası olabilir. Sözün kısası herkes Hz. Ömer'den açıkça korkuyor! Hatta Peygamberimizin amcasının oğlu ve o denli sevdiği kızının kocası olan Hz. Ali bile bu konuda şunları söylüyor: "Bir defasında bir kaç arkadaşla birlikte yolda yürüyorduk. Ömer de az önümüzde tek başına gidiyordu. Bir ara ansızın durakladı ve geri dönüp bize yöneldi. O sırada sanki kalblerimiz yuvalarından fırlamış gibi hissettik!"
İşte şimdi bu heybetli Ömer, halka: "Dinleyiniz ve itaat ediniz" diyor, fakat dinleyiciler arasından ayağa kalkan biri kendisine: "Seni dinlemek ve söylediklerine itaat etmek yok" diye karşı çıkıyor.
Hz. Ömer bu çıkış karşısında öfkeye kapılmıyor. Oysa onun yerinde başka bir kimse olsaydı öfkelenirdi. Sebebine gelince, karşısındakilerden istediği şey, Allah'ın ve Peygamberinin farz ilân ettikleri itaattir. Hiç bir gerekçe gös-terilmeksizin bu isteği reddedilince öfkelenmesi kadar doğal bir şey düşünülemez. Fakat buna rağmen islâm terbiyesi uyarınca eğitilmiş olan Hz. Ömer öfkeye kapılmıyor, Bunun yerine Selman'a. karsı çıkısının sebebini soruyor. Ek'lki de bu itirazı haklı gösterecek bir sebep vardır diye düşünüyor ve soruyor: "Niçin?" Selnıan, Hz. Ömer'e şu karşılığı veriyor: "Sırtındaki su paltoyu nereden bulduğun ortaya çıkıncaya kadar bizden itaat bekleme. Sebebine ge-linçe sen uzun boylu bir adam olduğun için diğer rnüslü-manlar kadar olması gereken ganimet payınla bu paltoyu diktiremezdin."
Artık mesele anlaşıldı. Demek oluyor ki, Selman. Hz. Ömer'e bir suçlama ya da en azından bir şüphe yöneltiyor. Bir süre önce müslümanlar arasında bölüştürülen ganimet malı kumaştan, kendine herkesinkinden büyük bir pay ayırmış olabileceğini ima ediyor.
Dolaylı bir ifade ile de olsa, böylesine ağır bir suçlama karşısında Hz. Ömer, öfkeye kapılsa haklı idi. Fakat yine de öfkelenmiyor. Bunun yerine oğlu Abdullah'a seslenerek ona: "Allah iyiliğini versin. Bu paltonun bir kısım kumaşı kimindir, söyle bakalım" diyor. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer, şu kısa açıklamayı yapıyor: "Bu paltonun kumaşının bir bölümü benim ganimet payımdı. Onu babama verdim. Çünkü boyu uzun olduğu için sırf kendi payı ile üzerine palto diktirmesi mümkün olmadı."
Az önceki çıkışı yapan Selman'm, bu açıklama karşısındaki cevabı net ve kesindir: "Şimdi emret, söyleyeceklerini dinleyip itaat etmeye hazırız."
Görüldüğü gibi olay, her iki kahraman hesabına, yani hem Hz. Ömer ve hem de Selman-ı Farisî açısından zirve oluşturan parlak bir örnektir.
Sebebine gelince olayın iki kahramanından biri olan
Hz. Ömer, şahsı için öfkeye kapllmamamın. şahsî prestijini hareket noktası
yapmamanın pratik örneğini veriyor, Öte
yandan Selman'm da aslında Hz. Ömer'in dürüstlüğünden şüphesi yok. O Ömer
ki, hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği derecede dürüst olduğunu herkese karı 11
lanı iş. Fakat ilâhî kanunların en üst düzeyde yürür!-tuhnasına, ilahî
adaletin ine bir kuşkunun nüsü olmaksızın lekesiz bir
Buna karşılık Hz. Ömer de şahsî prestijini ön plâna alarak yönetimi altındakilerden birinin halkın önünde kendisine itaat etmeyi reddetmesinin küçük düşürücü niteliğine aldırış etmiyor. Onun tek endişesi ilâhî adaletin en yüksek düzeydeki çığrından saptırılmaması, dokunulmaz saygınlığını korumasıdır.
Bu yüzden kendisine itaat etmeyeceğini yüzüne karşı açıklayan arkadaşına bu tutumun sebebine soruyor. Çünkü belki bilmeden bir hata işlemiştir. İdaresi altındakile-
IV. LÂİLAHEİLLALLAH" AHLÂKI
Bu dinin en belirgin özelliklerinden biri insanın bütün tutum ve davranışlarını içeren geniş ve yaygın ahlâk temeli ile bu ahlâk temelinin inancın özü ile irtibatlı oluşudur. Daha önceki sayfalarda müslümanların Kur'an ve sünnet kaynaklarına dayanma titizliklerini anlatırken, bu ahlâk temeli ile "lâilâhe illellah" şahadet cümleciği arasındaki sıkı ilişkiyi vurgulamıştık. Fakat bu konuda daha geniş açıklama yapmamız gerekir. Özellikle ahlâkın "Lâilâhe illellah" kavramından neredeyse tamamen kopuk sayıldığı zamanımızda bu gereklilik daha da önemli bir nitelik kazanıyor. Önce aşağıdaki ayetleri dikkatle okuyalım:
"Şimdi Rabb'inden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gözlü kimse gibi olur mu? Ancak sağduyusu olanlar öğüt alabilirler. Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve anlaşmayı bozmazlar.
Ve onlar ki, Allah'ın sürdürülmesini emrettiği iliş. kileri sürdürürler, Rabblerinden çekinirler ve kötü hesaplaşmadan korkarlar. Ve onlar ki, Rabb'lerinin rızasını kazanmak amacı ile sabrederler, namazı kılarlar, Kendilerine verdiğimiz rızıktan gerek saklı ve gerekse açık biçimde harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte bu dünya yurdunun mutlu sonucu onlarındır. Onların' yeri adn cennetleridir. Babalarından, eşlerinden ve evlâtlarından iyi olanlar da kendileri ile beraberdir. Bütün kapılardan yanlarına girecek olan çok sayıda melek kendilerine: "Göstermiş olduğunuz sabra karşılık selâm size, bakın dünya yurdunun sonu sizin için ne güzel oldu," derler. Buna karşılık Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah'ın sürdürülmesini emrettiği ilişkileri kesenler ve yeryüzünde kargaşalık çıkaranlar yok mu? Onları da lanet ve dünya yurdunun kötü sonucu beklemektedir." (Radd/19-25)
Bu ayetlerdeki ahlâk ile ilgili ifadeler hemen göze çarpıyor. Bu ifadelerin bir kısmı: "Onlar ki, Allah'ın sürdürülmesini emrettiği ilişkileri sürdürürler" cümlesinde olduğu gibi genel anlamlı (mücmel) vediğer bir kısmı da sabır, Allah'ın rızasını aramak, namaz kılmak, zekât vermek, kötülüğü iyilikle savmak ve bunlar yanında Allah'dan korkmak ve hesaplaşma sonucunun kötü çıkmasından çekinmek gibi ayrıntılı unsurlarla ilgilidir.
Ayetlerin ana konusu, yüce Allah'ın (c.c.) Peygamberimize (s.a.v.) indirmiş olduğu mesajların gerçek olduğunu vurgulamaktır. Bundan açıkça anlaşılıyor ki, genel anlamlı ve ayrıntılı kısımları ile bu ayetlerde dile gelen ahlâk unsurlarını benimsemek, yüce Allah tarafından Peygamberimize indirilen mesaj ların gerçek olduğuna inanmış olmanın gereğidir. Başka bir deyimle bu ahlâk unsurlarını benimsemek "Lâilâhe illellah Muhammedün Resulûllah, Allah'dan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın Peygamberidir)" ilkesini onaylamanın doğal bir uzantısıdır.
Ayrıca bu ayetlerde bu konuya açıklık getiren bir takım özel ifadeler vardır. Şöyle ki:
Bu ayetlerde belirtildiğine göre yüce Allah tarafından Peygamberimize indirilen mesajların gerçek olduğunu bilenlerin ilk sıfatı, bu kimselerin "Allah'a karşı sözlerinde durmaları, O'nunla aralarındaki anlaşmaları bozmamalaradır. Bu ifadenin işaret ettiği —en azından— iki husus vardır: Birincisi, iman etmenin yüce Allah ile kul arasında varolan ve yaratılışın ilk anlarından kaynaklanan sözleşmenin gereği olduğunu belirtmektir. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyuruyor:
"Hani Rabb'in, Ademoğullarmdan, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarmış ve onları biribirlerine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demişti Onlar da 'Evet, buna şahidiz* dediler." (Araf/ 172)
Bu ayetlerin işaret ettiği ikinci husus da şudur: Burada dile gelen ahlâk unsurları, genel anlamlı ve ayrıntılı kısımları ile bir bütün olarak aslında yüce Allah ile kul arasında bağlanan bir sözleşmedir. Mü'minler bu sözleşmeye uyarlar, mü'min olmayanlar ise onu bozarlar, îşte meselenin mahiyeti ve özü budur.
Açıklayacak olursak, yapısının gereği olarak, kaçınılmaz biçimde "ahlâkî" bir varlıktır. Yani onun bütün tutum ve davranışları ahlâkî bir "değer" taşır. Bu değerin belirli bir insana göre doğru ya da yanlış olması ayrı bir konudur. Bütün insan davranışlarının mutlaka birer "değer hükmü" taşımaları, her davranış sırasında insanın önünde iki yolun bulunması yüzündendir, insanlar bu durumda," önlerinde içgüdülerinden kaynaklanmış tek bir yol bulunan hayvanlar gibi değildirler. Onlar bu ikiyolu ayırdedip ikisinden birini tercih edebilecek nitelikte yaratılmışlardır. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:
"Biz ona (insana) iki istikamet gösterdik." (Beled/ 10)
"Biz ona (insana) yolu gösterdik. O ister şükredici isterse nankör olur." (İnsan/3) "Nefse ve ona şekil verene ve kötülük ile tekva yollarını gösterene andolsun ki, nefsini temizleyen felaha ermiş ve kirleten zarara uğramıştır." (Şems/ 7-10)
İnsan bütün tutum ve davranışlarında "seçim", "tercih" yapar. Bu seçim ve tercihte ya iyi yolu ya da kötü yolu benimser. Bazan da iyilik yolu sanarak kötülük yolunu seçer ve hüsrana uğrar. Yüce Allah (c.c.) bu durumu bize şöyle anlatır:
"De ki; 'Size yapmış oldukları işler bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları söyleyeyim mi? Dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olduğu halde —buna rağmen-- her işi iyi yaptıklarını sanan kimselerdir." (Kehf/103-104)
Fakat bu durum ne "tercih" yetkisinin varlığı ile ve ne de ahlâkî değer hükümlerinin insan davranışlarına sıkı sıkıya bağlı oluşu ile çelişmez.
Aslında
mesele insan davranışlarının birer ahlâkî değer hükmü taşıdıkları ya da
taşımadıkları meselesi değildir. Çünkü bu değer hükümlerin varlığında hiç kimsenin
kuşkusu yok. Maddecilerden Ateistlere (ilâh tanımazlara) ve septiklere (şüphecilere)
kadar bütün felsefe akımları bunu kabul ediyor. Tartışma konusu olan
Bütün bu akımların görüşlerine karşılık yüce Allah (c.c.) bu konuda "Kesin yetki varlıkların yaratıcısı olan Allah'ın tekelindedir," buyuruyor:
"Haberiniz olsun ki, yaratma ve her türlü emir yetkisi O'nun (Allah'ın) elindedir." (A'raf/54)
Yüce Allah'ın bu konudaki buyrukları şöyle devam ediyor: Bu alanda Allah ile kullar arasında bütün insanlığı içeren ve ilk yaratılış anlarında bağlanan bir anlaşma vardır. Yüce Allah bu anlaşmada insanların tapacağı tek ilâhın Allah olduğunu, geleceğin bütün insan soyuna onaylatmış ve bu konuda insanları biribirine şahit tutmuştur. Arkasından dönem dönem gönderilen peygamberler insanlardan bu anlaşmaya uyacaklarına dair sözalmıştır.
İşte bu anlaşmanın gereğine göre insarı, yüce Allah'a tapmalı, onun emir ve yasaklarına itaat etmeli, davranış ve tutumlara kıymet biçen "Değer hükümlerini O'nun buyruklarından almalı ve bu değer yargılarını benimsemelidir.
Bu
açıdan bakınca mü'minler, yüce Allah'a vermiş oldukları bu sözü tutanlar, bu
anlaşmayı çiğne-meyenler, buna karşılık mü'min olmayanlar da: "Allah ile
kullar arasındaki .anlaşmayı onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın sürdürülmesini
emrettiği ilişkileri kesenler ve yeryüzünde fe
Kısacası ahlâkî değerleri belirleyen ve insan davranışları ile ilgili olarak: "Bu helâl ve şu haramdır. Bu güzel ve şu çirkindir. Bu sakıncalı ve şu mubahtır" şeklinde son ve kesin sözü söyleyen yüce Allah'dır. Mü'minler, mü'min olmalarının doğal gereği olarak bu ilkeyi kabul ederek yüce Allah'ın belirlediği ahlâkî değer ölçülerini kabul edenlerdir.
Özellikle
çağdaş cahiliye uygarlığı şartlarında, ahlâk bakımından önemli görülen bir
başka nokta var. O da şu: Ahlâk değerleri
"Eğer o ülkenin halkı inanıp Allah'ın azabından ko-" runsaydı, kesinlikle üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık." (A'raf/96)
"Eğer kitaplılar (yahudî ve hristiyanlar) inanıp, Allah'ın azabından korunsalardı, günahlarını siler ve onları bol nimetli cennetlere koyardık. Eğer onlar Tevrat'a, İncil'e ve Rabb'leri tarafından kendilerine indirilen mesaja uysalardı, başlarının üstündeki ağaçların meyvaları ile ayaklarının altındaki toprağın ürünlerinden yerlerdi." (Maide/65-66)
Müslümanın anlayışına göre sözkonusu ahlâk değerleri, ehillerine sunulması gereken birer emanettirler. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah size emanetleri ehillerine vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adalete uygun hüküm vermenizi emreder." (Nisa/58) îlk ve en büyük emanet yüce Allah katından gelen mesajı benimsemektir. Bu, Allah'ın Allahlığını onaylamış olma gereğidir. Bu- büyük emanetin altında insanın gerek kendisi ile ve gerekse diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyen bir emanetler sistemi yeralır. îşte bu ikinci dereceli emanetler sistemi, ahlâktır.
Ahlâk
konusu ile ilgili üçüncü bir noktaya daha değinmemiz gerekir. Bu da çağdaş
cahiliye uygarlığı açısından özel bir önem taşır. Sözünü etmek istediğimiz
nokta şudur: Ahlâkın gerçek anlamını oluşturan bu "emanetler" sırf
bazı ilişki kesimine özgü değildir. Tersine her tür ilişki kesimini içerirler.
Bu yüzden insanın tercihe dayalı iradî davranışlarının hiç biri ahlâk kapsamı
dışında sayılamaz, insan davranışlarından hiç biri için "Bu ahlâk kapsamına
girmez" diyemeyiz. Ne ikti
"Rahman'ın has kulları yeryüzünde mütevazi adımlarla yürürler ve cahiller kendilerine sataştıklarında onlara 'selâm' derler.
Onlar ki, gecelerini Rabb'lerine secde ederek ve O'-nun huzurunda ayakta durarak geçirirler. Onlar ki; 'Ey Rabb'imiz, cehennem azabını bizden uzak tut, zira cehennemin azabı sürekli bir felâkettir. Cehennem ne fena bir konaklama yeri ve ne fena ikâmetgâhtır' derler.
Onlar ki, mallarını harcarken ne müsriflik ederler ve ne de eli sıkı davranırlar, bu ikisi arasında den. geli bir tutum benimserler.
Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir ilâha yalvar-mazlar, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunları işlerse günahlarının cezasına çarpılır. Kıyamet günü azabı katmerli olur ve zillet içinde bu azaba sürekli olarak katlanır.
Yalnız tevbe edip arkasından salih ameller yapanlar müstesna. Allah bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah affedici ve merhametlidir. Kim tevbe edip arkasından salih amel işlerse o makbul bir kimse olarak Allah'a döner. Onlar ki, yalancı şahitlik etmezler (ya da yalan konuşulan yerlerde bulunmazlar) Boş konuşmalarla karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçip giderler. Onlar ki, kendilerine Rabb'lerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.
Onlar ki: 'Ey Rabb'imiz, bizlere göz aydınlığı olacak işler ve çocuklar bağışla ve bizi senin azabından ko. runanlara önder eyle," diye dua ederler. İşte onlar sabretmelerinin karşılığında Cennetin odaları ile mükâfatlanırlar. Ayrıca orada sağlık dileği ve selâm ile karşılanırlar. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Orası ne iyi konaklama yeri ve güzel bir ikâmetgâhtır." (Furkan/63-76)
138 sayfa
Gündelik hayatın uygulamaları sırasında insanların zaman zaman Rabblerinin emirlerine ters düştükleri ve günah adını alan bu ters düşmelerin büyük oranda "Lâilâhe illellah" ahlâkı ile ilgili olduğu bir gerçektir. Fakat böyle olmakla birlikte bu günahlar, helâl sayılmadıklan ve Allah'ın emirlerinin yerine geçecek temelli hükümler olarak kabul edilmedikleri sürece sahiplerini imandan çıkarmazlar.
Başka bir deyimle bu günahlar, bu davranışlara değer biçen ahlâk ilkeleri ile "Lâilâhe illellah" arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmadığı gibi "Lâilâhe illellah" ilkesini onaylamadan kaynaklanan, temeldeki bağlılıkla da çelişmez. Yani kim onaylamış ise günah işlese bile bağlılığı var demektir. Aksi halde bağlılık olmaksızın onaylamanın varlığından sözedi-lemez.
Demek ki, günahkârlığın hükmü şöyle: Yüce Allah (c.c.) engin merhametinin eseri olarak günah işleyen kulunu iman dairesinin dışına çıkarmaz. Dilerse onu affeder, dilerse cezalandırır. Fakat işlediği günahı helâl saymadıkça onu, Allah'ın o konudaki hükmü yerine geçirip yasallaştırmaya kalkışmadıkça, günahkârı ebediyen cehennemde bırakmaz.
Fakat bu söylediklerimiz, günah işlemenin Allah katında önemsiz olduğu, iman açısından varlığı ile yokluğunun bir olduğu anlamına gelmez. Çünkü iman, artıp eksilebilen bir kavramdır. Günahlar yüzünden azalır ve sevaplar, ibadetler sayesinde artar. Peygamber Efendimizin —salât ve selâm üzerine olsun— şu hadisi bu ilkeyi yeterince kanıtlar kanısındayız:
"Zina işleyen kimse o anda mü'minken zina işleyemez. Hırsızlık yapan kimse o anda mü'minken hırsızlık yapamaz." (Müslim)
Demek oluyor ki, iman ibresi sabit değildir. Tersine bu ibre, insanın ortaya koyduğu her yeni davranış sebebi ile, bu davranışın Allah'ın emirlerine uygunluğuna veya aykırılığına bağlı olmak üzere yükselip düşebilir. Ayrıca "Lâilâhe illellah" şahadet cümleciği ile bu şahadet cümleciğinin sonucu olan ahlâki davranışlar arasındaki sıkı bağ da bu gerçeğin diğer bir kanıtıdır.
Sonuç olarak vurgulayalım ki, bu ümmet inanç bağı ile örülmüş ilâhî bir ümmet olmasına bağlı olarak bir "ahlâk ümmeti"dir. Bu ümmetin "Lâilâhe illellah" ahlâkına bağlılık derecesi, imanın doğruluk derecesini gösteren ihmal edilemez bir ölçüdür. Başka bir deyimle bu ümmet, ahlâkından ihmal edilemez bir ölçüdür. Başka bir deyimle bu ümmet, ahlâkından sıyrıldığı halde yine de imanında samimi olduğunu sanmakta devam edemez!
Lâilaheillallah Ahlâkının Pratikte Örneği
îşte
sözümüzün konusu olan ilk müslüman kuşak, bu gerçeğin, bütün derinlik ve
etkinliği ile şuurunda idi. Nitekim bir defasında Hz. Ayşe'ye, Peygamberimizin
ahlâkının ne olduğunu sormuşlar. O da bu soruya "Onun ahlâkı Kur'an
idi" diye karşılık vermiş. Ne kadar kısa ve öz bir ifade! "Onun
ahlâkı Kur'an idi." Yani yüce Allah'ın (c.c.) Kur'an' da yeralan her emri
ve her yasağı Peygamberimizin pratik hayatında eksiksiz ve fazlasız bir
Peygamberimiz sahabilerini de bu ahlâk uyarınca eğitip yetiştirdi. Ayrıca yüce Allah'ın ahlâkı ile ah-lâklanmak konusunda onlara önder ve canlı örnek oldu.
Böyle olunca sahabilerin pratik hayatlarının her kesiminde egemen olan o yüksek ahlâki değerleri görmek bizi hayrete düşürmüyor. Meselâ Hz. Ebu Bekir, halifelik görevini üstlenişi vesilesi ile yaptığı konuşmanın bir yerinde müslümanlara şöyle sesleniyor;
"Ben en iyiniz olmadığım halde bu göreve getiril-dim. Eğer iyi yolda yürürsem beni destekleyiniz. Yok, eğer kötü davranacak olursam beni zorla doğru yola getiriniz,"
Hz. Ömer de halifelik görevirfe başlarken yaklaşık olarak aynı anlama gelen sözler söylüyor. Acaba tarih boyunca hiç bir devlet başkanı, hiç bir kral, hiç bir imparator görülmüş müdür ki, doğru yoldan saptığı takdirde idaresi altındakiler! zor kullanarak kendisini doğru yola döndürmeye çağırmış olsun! Halkın baskısı ile tutumlarını iyiye doğru değiştiren devlet adamları bu değişikliği istemeyerek yaparlar. Gerek eski ve gerekse çağdaş devlet başkanlarına itibar kazandıran en büyük meziyet, halktan bir baskı geldiği takdirde bu baskı karşısında anlayışlı davranarak, idare edilenlerin dilekleri doğrultusunda politika değiştirmeye razı olmaktır.
Oysa günlerden bir gün Halife Hz. Ömer, halka şöyle sesleniyor; "Eğer bende bir eğrilik, bir sapma görürseniz beni zorla düzeltiniz." Dinleyiciler arasından doğrulan Selman-ı Farisi de ona şu karşılığı veriyor; "Vallahi, eğer sende bir eğrilik, bir sapma görecek olursak seni kılıç zoru ile doğrulturuz!" Hz. Ömer, sözlerine verilen bu karşılığa kızmıyor. Tersine şöyle diyor; "Ömer'in yönetimi altındakiler arasında kendisini kılıç zoru ile doğru yola getirecek bir kimsenin bulunmasını nasip eden Allah'a hamdolsun", îşte bu tutum, siyaset hayatına yansıyan bir "lailâheillellah" ahlâkı pratiğidir. Bu pratiği ancak o eşsiz kuşak ortaya koyabilmiştir.
Öteyandan halife Hz. Ebu Bekir, izleyeceği politikanın ana hatlarını açıklarken şöyle diyor; "Aranızdaki zayıflar, gasp edilmiş haklarını alıp kendilerine teslim edinceye kadar benim nazarımda güçlüdürler. Buna karşılık aranızdaki güçlüler, zayıfların gasbedilmiş haklarını kendilerinden geri alıncaya kadar benim nazarımda zayıftırlar." Bu sözler, "kalabalıkların" duygularını okşayarak kandırmak için ortaya atılmış kof bir slogan değildi. Tersine Hz. Ebu Bekir'in siyasî uygulamalarını yönlendirmiş bir "ilke" idi. Bu ilke "lailâhe illellah" cümlesine bağlı siyaset ahlâkının bir gereği idi. Bu ahlâka göre hiç kimseye, güçlüdür diye sempati duyulmaz ve hiç kimsenin zayıftır diye zulme, haksızlığa uğramasına göz yumulamazdı.
Şimdi de şu tarihî olayı tekrar hatırlayalım:
Halife
Hz, Ömer, Kudüs'e gidecek. Mak
Yanındaki
hizmetçisi ile birlikte iki kişi olmalarına rağmen
Eşit süreli nöbetlerle Kudüs yakınına vardıklarında hayvana binme sırası hizmetçiye gelmiş. Hizmetçinin karşı çıkmasına rağmen Hz. Ömer, hayvanın sırtına onun binmesinde ve kendisinin arkadanyaya yürümesinde ısrar etmi$ ve şehre bu şekilde girmişler. Dünyanın her tarafında geçerli olan adetlere göre halk sanmış ki, atın sırtında oturan kişi halife Ömer, hayvanın arkasından yaya yürüyen kişi de hizmetçidir. Bu yüzden az sonra gerçeği öğrendiklerinde hayretten donakalmışlar!
* **
Peygamberimiz —salât ve selâm üzerine olsun— bir defasında kâfirler ile savaşmak üzere sefere çıkmaya hazırlanan bir İslâm ordusuna şu direktifi verir:
"Allah'ın adı ile ve Allah yolunda savaşınız. Allah'ı inkâr edenlerle savaşınız. Savaşırken gaddar olmayınız, düşmanınızı işkence ile öldürmeyiniz; çocukları, yaşlıları ve kadınları öldürmeyiniz." (Müslim)
Oysa karşılarına çıkılacak olan kâfirler Kur'an'
m deyimi ile
"Mü'minlere
karşı ne and ne antlaşma gözetmeyen," kimselerdi (Tevbe/10). Peygamberimiz
buna rağmen bu direktifi ile savaş ahlâkının temel ilkelerini ortaya koyuyordu.
Halbuki, değil
Arkasından müslümanların başına Hz. Ebu Bekir geçer ve o da yüce Allah'ın buyruklarına uymaktan vazgeçer döneklere (murtedlere) karşı savaşmaya giden ordusuna aynı direktifi verir.
Derken Hz. Ali ile Muaviye arasında, bilinen savaş kopar. Her iki taraftan da ölenler olur. Akşamleyin hava kararıp da savaş durunca Hz. Ali, her iki tarafın ölülerinin cenaze namazını kıldıktan sonra karşı tarafın cenazelerini toprağa versinler diye kendilerine teslim eder.
Bu arada tarihte "Hariciler" adı ile anılan bir gurup kendisine karsı isyan eder. Arkadaşlarından bir gurup "Bunlar kâfirdir" der. Fakat Hz. Ali, bu görüşe karşı çıkarak "Hayır, onlar, bize karşı baş kaldırmış kardeşlerimizdir" der.
Bu anlattıklarımız savaş ahlâkının örnekleridir. Onları ancak "lailâhe illellah" ilkesinin bağlıları ortaya koyabilir.
Bir de şu olayı gözüne getirmeye çalışalım:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dönemindeki savaşlardan birindeyiz. Zafer kazanılmaz üzere gibi görünürken, savaşın çehresi birdenbire tersine dönerek bozgun havası esmeye başlar. Bu sırada müslü-manlar yetmiş şehit verirler. Bu şehitler arasında "şehitlerin efendisi" unvanı ile tanınan Hz. Hamza da vardır.
İşte bu arada sağ kalan müslümanlardan biri, elindeki bir maşraba su ile can çekişen bir yaralının yanına koşar. Belki kendine gelmesini sağlar düşüncesi ile ona elindeki suyu içirmek ister. Fakat yaralı, "onu yanımda yatan şu yaralı kardeşime ver" diyerek dudaklarına uzatılan suyu geri çevirir. Bunun üzerine adam ikinci yaralıya koşar. Fakat o da suyun yanıbaşmda yatan üçüncü bir yaralıya sunulmasını önererek onu içmek istemez. Adam üçüncü yaralının yanına varıp maşrabayı dudaklarına uzatınca, ondan da aynı karşılığı alır. Arkasından yanlarına vardığı dördüncü ve beşinci yaralılar da aynı cevabı vererek, son nefeslerini vermek üzereyken bile kardeşlerini kendilerine tercih ettiklerini bildirirler.
Maşrabalı adam, beşinci yaralının dileğine uyarak ilk yaralının başına koşar, fakat onu son nefesini vermiş bulur. Arkasından ikinci, üçüncü, dördüncü, ve beşinci yaralıların yanına vannca aynı hazin sonuçla karşılaşır. Hepsi de son nefeslerini vererek şehitlik şerbetini içmişlerdir. Fakat hiç biri ölmek üzereyken bile kendini müslüman kardeşine tercih ederek hararetten belki de çatlayan dudaklarını ıslatmaya yanaşmamıştır.
Bu nasıl bir ahlâk anlayışıdır? Sözlüklerin kelimeleri arasından buna ne ad bulup yakıştırabiliriz acaba?
* * *
Mak
Hemen şunu belirtmeliyiz ki, bu tutum o ilk kuşağa özgü bir içtihad değildir. Öyle olsa arkadan gelen diğer kuşaklar bu uygulamadan kendilerini muaf sayabilirdi. Yine bu ahlâk titizliği, ilke olarak sonraki müslüman nesillerin kolayca sıyrılabilecekleri istisnaî bir imtiyaz değildir.
Tersine, o eşsiz kuşağın anlayışına ve işin aslına göre bu tutum, bu dinin ta kendisi idi. Çünkü yüce Allah onlara, "Müminler, iman edip salih ameller işleyenlerdir" diye buyurduğu gibi Peygamberimiz de kendilerine aynı direktifi vererek "Din, ferdin davranışları ile insanlar arasındaki ilişkiler demektir" demişti.
Onların anlayışına ve işin doğrusuna göre —bu dinin önerdiği davranışları ortaya koymayan bir kimsenin mümin olması mümkün değildi. Yine onların anlayışına— ve işin doğrusuna göre insanların imanları, bu dinin önerdiği davranışları ortaya koyma derecelerine bağlı olarak farklılık gösterirdi.
Yalnız bu kuşağın kendine özgü tek imtiyazı şu idi. Onlar ellerinden geldiği kadar eksiksiz bir biçimde bu dinin önerdiği davranışları ortaya koymak, bu dinin insanlara benimsetmeyi amaçladığı ahlâkı, olanca güçleri ile pratiğe yansıtmak istiyorlardı. Böyle yaparken yüce Allah'ın:
"Gücünüzün yettiği oranda Allah'dan korkunuz." (Tegabun/16)
şeklindeki emrini yerine getirmeye çalışıyorlardı.
Bu görevi yerine getirirken gerekenin en azı, herkese farz olan kadarı ile yetinmediler. Tersine, bu alandaki nafile ve menduplar ile uygulama kapsamına alarak onlara bu alnın farz ve vacipleri gözü ile bakarak kesinlikle bağlı kaldılar. Fakat rehber edindikleri ilke, iman ile amelin (davranış ve tutumların) biribirinden ayrılmazlığı, "lailâhe illel-lah" prensibinin ahlâkını pratik hayata yansıtmanın kaçınılmazlığı ilkesi idi. Onlara göre başka türlüsü düşünülemeyecek açık bir gerçekti. Gerçekte bu din de aynı şeyi söylüyordu.
V. ANTLAŞMALARA BAĞLILIK
Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:
"Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini tam olarak yerine getiriniz, verdiğiniz sözü tutunuz, pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayınız. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) tuttunuz (artık andınızı nasıl bozabilirsiniz). Allah yaptığınız her şeyi bilir.
Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca ve malca daha güçlü olduğu için yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak ipliğini kuvvetle büktükte sonra çözen kadın gibi olmayınız. Çünkü Allah sizi bununla deniyor ve Kıyamet günü hakkında ayrılı-ğa düştüğünüz şeyin içyüzünü size açıklayacaktır.
Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O dilediğini saptırır ve dilediğim doğru yola iletir. Sizler yaptığınız her şeyden mutlaka sor-güya çekileceksiniz.
Yeminlerinizi biribirinizi aldatma aracı haline getir-meyiniz. Sonra yere sağlam basmış olan ayak kayar. Ayrıca insanları Allah'ın yolundan alıkoyduğunuzdan dolayı günahınızın cezasını tadar ve Ahirette de büyük bir azaba uğrarsınız.
Allah'a verdiğiniz sözü değersiz bir pahaya satmayınız. Çünkü eğer bilirseniz, Allah katında elde edeceğiniz mükâfat sizin için daha hayırlıdır." (Nahl/ 91.95)
Yüce Allah (c.c.), ehli kitabın (yahudiler ile hris-tiyanların) Allah'a vermiş oldukları söz ile yeminlerini değersiz bir pahaya sattıklarını haber verdikten ve bu ümmeti, insanlığın önderi ve Kıyamet günü bütün diğer ümmetlerin şahidi olsun diye ortaya çıkardığını belirttikten sonra verilen sözleri tutmanın ve anlaşmalara bağlı kalmanın onun köklü bir karakteristiği, yapısının ayrılmaz bir özelliği olmasını dilemiştir.
Gerçekten bu ümmet, özellikle onun ilk örnek kuşağı, sözüne bağlılığını uygulamada kanıtlamış, çevresini kuşatan cahiliye toplumları ortasında antlaşmalarına uymada gösterdiği titizliğini ayırıcı bir özelliği haline getirmiştir.
Daha önceki sayfalarımızda vurguladığımız gibi ilk müslüman kuşak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından Kur'an-ı Kerim rehberliği altında eğitilip yetiştirilmiş olmasının sonucu olarak Kur'an'a ve Sünnete en sıkı biçimde bağlı; müslüman kuşak idi.
Bunu kanıtlayan olaylardan biri müslümanlar ile Kureyş müşrikleri arasında imzalanan Hudeybi-ye Mutarekesidir. Bu ateşkes anlaşmasının bir maddesine göre Peygamberimiz, kendisine sığınan müs-lümanlan geri verecek, fakat müşrikler kendi taraflarına geçen Kureyşlileri geri vermeyeceklerdi.
Müslümanlar daha ilk günden bu anlaşmanın aleyhlerine olduğu duygusuna kapıldılar. Hatta bu aldanmışlık duygusunun ağır bir hayal kırıklığına düşürdüğü Hz. Ömer ile Peygamber efendimiz ara* sında bu konuda şu karşılıklı konuşma geçer:
— Ya Resulellah, biz müslüman değil miyiz?
— Evet, tabii.
— Onlar kâfir değil mi?
— Evet, öyle.
— O halde dinimize girenleri onlara nasıl verebiliriz?
Peygamberimizin son cevabı kısa ve kesindir; "Ben Allah'ın Resulüyüm. O bana her yönden yardım ederken ben O'nun emirlerine karşı gelemem." (Beyhaki)
Sebebine
gelince, yüce Allah (c.c.) bu ateşkes antlaşmasının müslümanlar hesabına
taşıdığı yararı, gelecekte sağlayacağı faydayı biliyordu. Fakat o günün
müslümanları, görüş açılarının sınırlı ve gayb alemine kapalı oluşu yüzünden
antlaşmanın
"Andolsun ki, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse yakında kiminiz traşlı ve kimimiz saçlarınızı kısaltmış olarak güven içinde ve korkusuzca Mescid-i Haram'a (Kabe'ye) gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi ve bundan önce size yakın bir fetih (Hayber Fethi) nasip etti." (Fetih/27)
Antlaşmanın
müslümanlar arasında doğurduğu burukluk henüz geçmemişken, bir gün, Ebu Cendel
adlı bir kişinin zincire vurulmuş olarak müşriklerin saflanndan ayrıldığı ve
müslümanlara katılmak istediği görüldü. Bu olay müslümanlann üzüntüsünü ve kapıldıkları aldanmışlık duygusunu daha da pekiştirdi. Öyle ki, Hz.
Ömer, yalınkılıç öne atılarak müşriklerle vuruşup Ebu Cendel'i tutsaklıktan kurtarmaya
hazırlandı. Fakat Peygamberimiz kendisine engel olarak müşrikler ile arasında
bağlanan antlaşmaya
Fakat bu acı olay, aslında anlaşmalara bağlılık (ahde vefa) eğitiminin uygulamalı bir dersi niteliğinde idi.
Müslümanın yaptığı anlaşma aslında yüce Allah' m adı ile bağlanan bir taahüttür. Bu yönü ile, o müminin Rabbine karşı sorumluluğunu taşıdığı "ezeli sözleşme"nin ayrılmaz bir parçasıdır. Böyle olunca o, yakın ya da uzak vadeli, görünen veya gözden kaçan "menfaatler"e göre dalgalanmaya bırakılarak menfaatlere uygun görüldüğü zaman tutulacak ve menfaatlere aykırı görüldüğü zaman yan çizilecek, çiğnenecek bir belge değildir.
Böyle bir tutum, cahiliye toplumlarının imzaladıktan antlaşmalarda görülür. Onlar, imzaladıkları hiç bir anlaşmaya bağlı kalmayı düşünmezler, tersine ellerine geçecek ilk fırsatta onu çiğnemeyi kollarlar. Antlaşmalarını bozmanın yararlarına olacağını düşündükleri an gelir gelmez o, artık kağıt üzerine çizilmiş basit bir mürekkep lekesinden başka bir şey değildir. Özellikle yirminci yüzyıl cahiliye toplumlarının devletler arası anlaşmaları, bu söylediğimizin açık birer kanıtıdır. Ne kadar kolay bir şekilde anlaşma yaptıklarını ve yine ne kadar kolay bir şekilde daha mürekkeblerinin kurumasını bile beklemeden yaptıkları anlaşmaları çiğnediklerini hemen her gün görüyoruz. "Allah'a karşı olan taahütlerine bağlı kalarak antlaşmalarını çiğnemeyen" müslümanlara gelince onlar, menfaat hırsının değil, yüce Allah'ın (c.c.) rızasını kazanma arzusunun yönlendirdiği tek toplulukturlar.
Yüce Allah (c.c.) bu konuda Peygamberimize ve O'nun yolundan gidecek olan İslâm ümmetine şu direktifi veriyor:
"Eğer bir kavmin yaptığı antlaşmaya hainlik edeceğinden korkarsan, sen de onların seninle yaptıkları antlaşmayı ayni şekilde kendilerine at. Çünkü Allah, hainleri sevmez." (Enfal/58)
Yüce Allah'ın bu direktifi, anlaşmalarla ilgili "Lailâhe illellah" ahlâkının bir gereğidir. Buna göre, "müminlere karşı ne and ve ne de antlaşma gözeten" ve her an için antlaşmalanna ihanet etmeleri beklenen kâfirlere, antlaşmaları geri çevrildikten sonra savaş açılabilir, antlaşmaları henüz geçerli iken kendilerine karşı saldırıya geçilemez.
İslâm ümmeti, bu ilâhî direktifi benimseyerek onu pratik hayata geçirdi ve şanlı tarihini bu soylu yaklaşımın şaşırtıcı örnekleri ile süslemesini bildi.
Misal verelim: Ünlü İslâm komutanı Ebu Ubey-de b. Cerrah, Şam'ı fethedince eski dinlerine bağlılıklarını sürdürmeyi tercih eden bu şehrin halkını, İslâmiyetin hükümleri gereğince "haraç" vergisine bağlar. Şamlılar bu vergi karşılığında daha önce çeşitli baskı ve zulümlerine maruz kaldıkları Bizans devleti karşısında güvenliklerinin sağlanmasını şart koşarlar. Ebu Ubeyde de bu şartı kabul eder.
Fakat bir süre sonra Bizans İmparatoru Herak-lius'un, Şam'ı müslümanlardan geri almak amacı ile büyük bir ordu ile saldırıya geçmek üzere olduğu haber alınır. Bunun üzerine Ebu Ubeyde, şehrin ileri gelenlerini çağırarak aldığı cizye vergisini geri vern ve neden böyle davrandığını kendilerine şöyle açık lar; "Heraklius'un kuvvetli bir ordu ile üzerimize gelmekte olduğunu her halde duymuşsunuzdur. Vergi verirken bize dış güvenliğinizi sağlamamızı şart koşmuştunuz. Oysa şimdi bu şartınızı yerine getiremiyoruz. Eğer yüce Allah bize Bizans ordusu karşısında zafer nasip ederse bu şartınızı yeniden kabul ederiz."
Tarih boyunca böyle bir olay hiç duyulmuş mu? Savaş kazanarak ülke fetheden bir ordunun komutanı, ele geçirdiği ülkenin halkından vergi alsın da sonra bu vergiyi herhangi bir gerekçe ile kendi isteği ile geri versin. İşte tarih önümüzde. Kim istiyorsa sayfalarını didik didik karıştırsın, bakalım böyle bir olaya rastlayabilecek mi? Zahmetler boşuna. Bu, tarihte başka bir benzeri yaşanmamış olan eşsiz bir olaydır.
Bu olayda Ebu Ubeyde'nin uzun vadeli menfaat güdüsü ile hareket ettiği ve bu uğurda kısa vadeli menfaatini feda etmeyi tercih ettiği de söylenemez. Asla! Neden derseniz, zorba Heraklius'un ordusunu yenebileceğinden emin değil ki. Nitekim Şam ileri-gelenlerine "Sizin dış güvenliğinizi sağlayamıyoruz" derken bu şüphesini açıkça dile getiriyor. Tersine Ebu Ubeyde bu olayda, Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— eli altında eğitimini görerek benliklerine mal ettikleri bir îslâmî ilkeden, "anlaşmalara bağlılık" ilkesinden hareket ediyor. Yoksa sözkonusu anlaşmanın kısa görüşlülerin bakış açısı ile kârlı ya da zararlı oluşu onun için önemli değildir. Çünkü yukarda okuduğumuz ayetin bir yerinde yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyordu:
"Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca ve malca daha güçlü olduğu için yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak ipliğini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın gibi olmayınız." (Nahl/62)
Fakat Ebu Ubeyde'nin sıkı sıkıya bağlı kaldığı bu İslâm ahlâkı, yüce Allah'ın bu ahlâka takdir etmiş olduğu sonucu göstermekte gecikmez. Girişilen amansız savaşın sonunda yüce Allah (c.c.) müslü-manları, Heraklius'un güçlü ordusu karşısında zafere ulaştırır. Bunun üzerine Şamlılar, geri almış oldukları cizye vergisini bu defa kendi elleri ile gönüllü olarak gelip Ebu Ubeyde'ye öderler. Hatta arkasından akın akın müslüman olmaya koşarlar. Çünkü böylesine yüce ahlaklı bir komutan yetişti-rebilmiş olan bu dine hayran olmuşlardır.
Şimdi de ayni ahlâkın uygulamaya koydurduğu bir başka çarpıcı örneği gözden geçirelim:
Halife Hz. Ömer, Iran cephesi komutanına yazdığı yazının bir yerinde şu entresan direktifi verir; "Eğer komuta ettiğin ordunun bir mensubu, bir İran yerlisi ile oyun oynar da adam, bu hareketi, müslümanın kendisine can güvenliği (eman) verdiği biçiminde yorumlarsa bu adama derhal can güvenliği belgesi veriniz."
Aman Allahım, ne muhteşem bir alicenaplık karşısındayız?!
Aslında ortada bir taahhüt yok. Sadece İranlı yerli, tek yanlı bir yorumla müslüman askerin kendisine can güvenliği bağışladığını sanıyor. Hz. Ömer de komutanına diyor ki, "Adamın bu iyimser beklentisini gerçekleştirerek kendisine derhal can güvenliği belgesi veriniz."
Görüldüğü gibi sözkonusu olan, bir taahhüdün yerine getirilmesi değildir. Çünkü müslüman asker, böyle bir taahhüdde bulunmuş değildir. Düpedüz düşmanın hayalinde oluşan ve müslüman askerlerden birinin kendisine sunduğunu sandığı asılsız bir taahhüt beklentisine, ordu komutanın uyması emrediliyor! Tarihin her hangi bir döneminde bu olayın başka bir benzerini hiç duyan var mı?
Aynı ahlâkın bir başka tezahürü de şudur:
Şam valisi Muaviye ile Bizanslılar arasında ateşkes anlaşması vardır. Fakat istihbarat kaynaklarından gelen haberler, Bizanslıların bu ateşkes dönemini askeri hazırlıklar için kullanarak ilk fırsatta müslümanlara karşı süpriz bir saldırı düzenlemeyi plânladıklarını gösterir. Bunun üzerine Muaviye, düşman baskınına uğramadan önce onları bu plâna karşı çıkarak kendisine şöyle derler; "Ya yüce Allah'ın emrettiği gibi, sinsice çiğnedikleri anlaşmalarını aynı şekilde yüzlerine çalarsın ya da üzerlerine yürümek için anlaşma süresinin dolmasını beklersin."
Bunun üzerine Muaviye anlaşma süresinin sonunu bekler ve Allah da ordusuna zafer nasip eder.
Şimdi de bu parlak örneklerin tam karşıtı olarak Haçlıların, Selâhaddin-i Eyyûbî zamanında ne yaptıklarını görelim: Müslümanlar ile Haçlılar, aralarında ateşkes anlaşmasına varmışlardı. Fakat Haçlılar, bu anlaşmayı hiçe sayarak bir sabah erkenden müslümanlara baskın düzenlerler. Neye uğradıklarını şaşıran müslümanlar, yakınlarında bulunan bir camiye sığınırlar. Fakat Haçlı caniler, mabed dokunulmazlığı ilkesini de hiçe sayarak camiye saldırmakta ve Allah'ın evinde kurtuluş arayan savunmasız zavallıları kılıçtan geçirmekte tereddüt etmezler.
Ortaya koydukları vahşet tablosunun manzarası o kadar fecidir ki, bizzat kendi tarihi kaynaklarının belirttiklerine göre "dökülen insan kanlarının oluşturduğu gölün yüksekliği atlarının diz kapaklarına kadar çıkmıştır."
Yüce Allah (c.c.) kâfirleri -ki onların hepsi bir tek millettir- bize tanıtırken ne kadar doğru buyuruyor:
"Onlar (kâfirler) mü'mine karşı ne and ve ne de antlaşma gözetirler. İşte saldırganlar onlardır." (Tevbe /10)
Bir süre sonra Selâhaddin-i Eyyübî, anlaşmalarım böylesine kalleşçe çiğneyen bu caniler üzerine tekrar yürüyerek kendilerini bozguna uğratır. Fakat eline fırsat geçtiği halde onlara kendi işledikleri gibi bir vahşetle karşılık vermez. Tersine onlann bu caniliklerine İslâm müsamahası ile cevap verir.
VI. İSLAM'DA İLMİ HAREKET
Buraya kadar İslâm ümmetinin en belirgin özelliklerinden söz ettik. Bunu yaparken dikkatlerimizi, Peygamberimizin gözleri önünde eğitip yetiştirdiği ve
"En hayırlılarınız benim çağdaşlarındır,"
diyerek erişilmez üstünlüğüne şahitlik ettiği ilk müslü man kuşak üzerinde yoğunlaştırdık.
Bu
sözlerimiz sırasında önemle vurguladık ki, bu özellikler
Bu kuşağı eşsizlik düzeyine çıkaran üstünlük, onun bu özellikleri pratiğe yansıtmada zirveye ulaşması, bu alanda her müslüman için farz olan en az sınırla yetinmeyerek özlenen en yüksek dereceye yükselebilmek için olanca gayretini ortaya koymasıdır. Gerçekten de bu alanda hiç kimsenin hayal edemeyeceği ufuklara yüceldiler. Özellikle ba-şaşağı inen "realiteleri"ne bağlı olarak bu alanda günden güne daha da alçalarak her müslüman için gerekli olan farz çizgisinin de altına düşen, hiç kimsenin hayal edemeyeceği ufuklara tırmandılar.
Şimdi burada bu ümmetin diğer iki özelliğinden, "İslâm ümmeti" olmasının ayrılmaz kıldığı iki karakteristiğinden sözedeceğiz. Gerçi bu iki nitelik, daha önce değindiğimiz gibi, karakterlerin doğal sonucu olarak İslâm tarihinin destan dönemini yazan o ilk kuşaktan sonra ortaya çıkıp gelişmişlerdir.
İslâm tarihi içindeki bilim ve uygarlığın gelişiminden bahsetmek istiyoruz. Bu iki disiplin, dediğimiz gibi karakterlerinin doğal sonucu olarak toplumların kuruluş ve yeni oluşum dönemlerinde ortaya çıkamazlar. Çünkü bunlar, toplumların kuruluş dönemlerinde büyük oranda yoksun kaldıkları istikrara ve zaruret alanlarını aşan ek bir çabaya muhtaçtırlar. Oysa kuruluş dönemlerinde bütün çabalar geleceğin temellerini atıp oturtma uğruna harcanır.
Bu iki disiplin, kuruluş aşamasının tamamlanmasından sonra da belirli bir zamanın geçmesine muhtaçtırlar. Bu geçecek sürede değer yargılan, ilkkeler ve düşünceler "özümlenmeli"dir. Özümlenmelidir ki, bunu izleyecek aşamada bilim ve maddî uygarlık alanlarında "üretim"e yönelmek mümkün olsun.
Fakat her iki hareketi doğuran "tohum" aslında başlangıç ve kuruluş sırasında oluşur. Doğal olgunlaşmasını tamamlayıncaya kadar saklı kaldıktan sonra ürünü verir, ya da yavrularını doğurur. Tıpkı ana rahminde gözlerden ırak bir şekilde gelişme dönemini tamamlayan sağlıklı bir ceninin doğması gibi
Buna göre ilk müslüman kuşak, her ne kadar bu iki karakteristik vasfın oluşumuna fiilen katılmamış ise de aslında; eğer deyim yerinde ise; onlann "Manevî babası"dır. Çünkü islâm tarihinin daha sonraki parlak sayfalannı yazan yaman hamleyi o nesil başlattığı gibi bu hareket noktasının doğru ve sağlılıklı olmasını gerçekleştiren de yine o kuşaktır. İslâm'ın bilim ve uygarlık hareketlerinin ortaya çıkışında bu iki faktörün her ikisinin önemli oranda etkisi oldu.
Neden derseniz, bir defa toplumsal hamleciliğin -hangi milletin hayatında meydana gelirse gelsin- bilimsel ve uygarlık alanlarında atılım meydana getirmesi kaçınılmazdır. Çünkü bu atılım aslında, insanlığın yaratılış özünde, fıtrî yapısında saklıdır. Diğer yandan bu atılım, bütün insanlığa sunulmuş, fakat uğrunda harcanacak çaba ile orantılı olarak kendisinden pay alınan bir ilâhî bağıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Hepsini, gerek berikiler ve gerekse ötekiler, Rabb'inin bağışı ile destekleriz. Rabbinin bağışı hiç kimseye kapalı değildir." (İsra/20)
"Kimler dünya hayatını ve süsünü isterse onlara, oradaki çabalarının karşılığını tam olarak veririz. Onlar orada hiç bir kısıntıya uğratılmazlar." (Hud/ 15)
Öte yandan toplumsal hamlenin sağlam ve sağlıklı bir başlangıç noktasına sahip oluşu, doğal olarak benzerlerinden açıkça farklı bir bilim ve uygarlık hareketi meydana getirecektir. İşte şu anda bizi ilgilendiren budur. Bu konudaki sözlerimize islâmdaki bilim hareketinden başlıyoruz.
Araplar "cahiliye" dönemlerinde bilimsel alanda varlık göstermiş bir millet değillerdi. Bu, tarihin kanıtladığı bir gerçektir.
Gerçi kuzeylerinde ve güneylerinde yer alan uygarlık merkezlerine sık sık gidip geliyorlardı. Ayrıca eski İran ve Bizans devletleri ile aralarında çeşitli temaslar da oluyordu. Fakat bu temasların doğurabileceği fırsatlara rağmen, bu devletlerin kültür ve bilimlerinden bir şeyler öğrenmeye, bu yolda çaba harcamaya yönelmemişlerdi.
Çünkü onlar dünyadan ve tarihten kopuk bir hayat taşıyorlardı. Kendi içlerine kapalı bu dar ufuklu dünyalarında, iç çatışmaları ile, biribirlerine dönük yerel kavgaları ile, kendilerini övüp rakiplerini hicveden gelenekleri ile daha çok ticaretleri, eğlenceleri ve içki alemleri ile oyalanıp gidiyorlardı. Kabile birimlerine dayalı sosyal hayatla-rındaki en önem verdikleri uğraşlar şiir söylemek ile şecere ezberciliği idi. Şiir, söz alanındaki sanat tutkunlarım tatmin ediyor, güzel söz söyleme yolu ile biribirleri ile yarışmalarına zemin oluşturuyordu. Şecere (neseb) ezberciliğini de her kabile, diğer kabilelere karşı övünmek ve çatışmalar sırasında rakip kabilelerin soy ağaçlanndaki utandırıcı yönleri söylemek için koz olarak kullanıyorlardı.
Cahiliye dönemi arap şiirin yüksek sanat değerine, düşünce, söyleyiş ve kurgu yalınlığına rağmen, araplann içinde yaşadıkları bedevi hayatı, sürekli bir kabile taassubunun baskısı altında bulunmalan ve bunun doğal uzantısı olan düşmanlıklar, çatışmalar ve soy kaynaklı kof öğünmeler "millet" oluşturmak üzere biraraya gelmelerine imkân vermemiştir. Oysa bilim ve uygarlık alanlarında atılıma geçebilmek için böyle birliği meydana getirmek, temel şartlarından biridir.
Bundan dolayı araplar, uzun yüzyıllar boyunca hiç bir bilimsel çaba göstermeden, hiç bir şey öğrenme arzusu göstermeden yaşadılar. Zaten o dönemlerine ait kendi belgelerinin kanıtladığı gibi onlar okuma-yazmasız bir "ümmi" topluluk idiler.
Derken
islâm geldi. Araplara
"Bilgi edinme" arzusu insanın yaratılışında varolan bir içgüdüdür. Allah onu, yeryüzünde gelişmeler meydana getirecek araçlardan biri olsun diye insanoğluna bağışladı. Özellikle maddenin niteliklerim bilme ve öğrenme merakı, insan yaratılışının köklü içgüdülerinden biri ve yaygın anlamı ile "bilim"in en temel uğraş alanıdır. Fakat yukarda söylediğimiz gibi insan, bu doğal ve doğuştan gelen içgüdüsünü uygulamaya yansıtabilmek için birliğe, istikrara, güvene ve huzura muhtaçtır. Araplar, cahiliye dönemlerindeki kabile hayatlan sırasında, bütün bu unsurlardan yoksundular. Bu yüzden o dönemde yaygın anlamda bir bilim hayatlan olmamıştı.
İslâm gelince, sözünü ettiğimiz unsurlar, tümü ile biraraya geldi. Böylece her şeyden önce bilimin gelişmesine elverişli bir ortam oluşmuş oldu. Fakat uzun dönemler boyunca ilimden kopuk ve yoksun yaşamış olan bu milletin birlik, istikrar ve güven gibi unsurlar yanında fıtrî yapısının uyuşuk kalmış kesimini canlandırıp çalışmaya ve üretime sevkedebilecek sarsıcı bir hamleye ihtiyacı vardı.
İşte islâm, araplara, bu sarsıcı hamleyi, tarihte bir başka benzeri görülmemiş canlılıkta sağladı. Böyle olunca doğuştan varolan bilgi edinmeye dönük yetenekler sisteminin harekete geçmesi tabiî bir şeydi. Çünkü bu yeni toplumun organizmasına giren büyük akım, bütün organlarını, bütün hücrelerim harekete geçirmişti.
Fakat islâm'ın içerdiği ve bu alanda sağladığı tek şey, insan yaratılışının işlenmemiş ve uyuşuk kalan yeteneklerini uyararak düzenli kımıldamaya ve harekete sevkeden uyarıcı akım değildi. Bunun yanında, tıpkı insanlığın hayatı için gerekli olan diğer alanda olduğu gibi, ilmi hayata yön verecek belirli ilkeler de içeriyordu.
Vahyin,
insanlığın ihtiyaçlan karşısındaki temel tutumu kısaca şöyledir. Bu ihtiyaçlar
ya insanın kendi imkânları ile sağlıklı bilgisine ulaşamayacağı şeylerdir ki; o
zaman vahiy, onlan tümü ile insana "öğretme" görevini üzerine alır,
(inanç sistemi, helâl ve haram konuları gibi) ya da bu ihtiyaçlar, insanın yüce
Allah tarafından doğuştan bağışlanmış olan araçları kullanarak doğru bilgisini
elde edebileceği şeylerdir. O takdirde vahiy,
Maddî
evreni ve genel olarak maddenin özelliklerim tanımak için gerekli yetenekler
yüce Allah (c.c.) tarafından insan yaratılışının özüne bağışlanan konular
arasındadır. Bu bakımdan insan akıl ve kol gücünü seferber edince bu alanda
doğru bilgiye ulaşamaması sözkonusu değildir. Bu yüzden bu alanda vahyin tutumu,
çeşitli bilim dalları ile ilgili "teoriler" veya bilimsel verilere
götürecek "dersler" vermek olmamış,
Bu alandaki yönlendirici ilkeler, gerek Kur'an'da ve gerekse Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinde sık sık karşımıza çıkar. Önce Kur'an'a göz atınca vahyin bu alandaki yönlendiriciliğe "oku" emri ile başladığını görürüz. Özellikle okuma-yazmasız bir millet olan araplara göre bu yönlendirici çağrının ifade ettiği anlam gayet açıktır. Bu çarpıcı çağrıyı dile getiren Kur'an, arkasından ilmi özendirerek gündeme getirir. Sözünü ettiğimiz ayetler şöyledir:
"Yaratan Rabb'inin adı ile oku. O insanı alâk'dan (kan pıhtısı biçimini alan embiryo'dan) yarattı.
Oku, Rabb'in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalem ile yazmayı öğretti. İnsana bilmediklerini öğretti." (Alak/1-5)
Kur'an bu konudaki diğer ayetlerinde dikkatleri, maddî evrenin şaşırtıcı özelliklerine (ayetlerine) çevirir. Bu me-yanda ilmin en duyarlı alanına giren, özellikle gökler, yeryüzü ve canlı organizmanın ilk hücre kümesinden başlayarak geçirdiği gelişme evreleri konularında çeşitli maddî kanunları vurgular. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
"De ki; 'Göklerde ve yeryüzünde bulunan varlıklara bakınız." (Yunus / 101)
"O'dur ki, yeryüzünü yaydı ve üzerinde sabit dağlar ile nehirler varetti. Yine orada bütün meyvelerden ikişer çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Bütün bunlarda düşünen kimseler için ibret alınacak dersler vardır." (Ra'd/3)
"Andolsun ki, biz insanı bir çamur süzmesinden yarattık. Sonra onu bir nütfe (sperma) halinde sağlam bir yu-
vay a yerleştirdik. Sonra nütfe'yi, alakaya (embiryo'ya) çevirdik, alakayı, bir çiğnemlik ete dönüştürdük, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!" (Müminunl 12-14)
Gerçi yüce Allah'ın (c.c.) evrende yarattığı olağanüstülüklere
işaret eden ve Kur'an'daki sayılan hayli kabarık olan bu ayetlerin ilk mak
"Düşünen kimseler için bunda bir çok ibret dersleri vardır." "Akıllı kimseler için bunda bir çok ibret dersleri vardır." ve "İnsanoğullarının bundan alacağı bir çok dersler vardır."
şeklinde sona eren ayetler gibi. Bu "düşünme", "irdele me" ve "enine-boyuna görme" bilginin başlangıç noktasını oluşturur. Nitekim müslümanlarm bilgi edinmeye yönelmeleri fiilen bu noktadan başlamıştır.
Öte yandan, daha önce değindiğimiz gibi, tarihleri boyunca hep başka şeylerle oyalanan arapların geçmişlerinden miras kalan bir bilgi birikimleri olmadığı için, müslü-manlar diğer ümmetlerin sahip oldukları bilgi birikimlerinden haberdar olma ihtiyacım duydular. Oysa daha önçeki cahiliye dönemlerinde hiç böyle bir ihtiyaç duymamışlar ve böyle bir işe yönelmemişlerdi.
O günlerin en geçerli bilimsel dilleri eski yunanca (grekçe) ve lâtince olduğu için müslümanlar bu iki dili öğrenmeye koyuldular. Amaçlan bu dillerin taşıdığı bilimsel birikimi arapçaya aktarmaktı. Onlann ilmi hareketin asıl başlangıç noktasını bu adım oluşturur.
Bu adım sonucunda, o günün bilinen bütün bilimsel birikimini
arapçaya çevirdiler. Böyle durumlarda doğal olarak beklenebileceği gibi
arkasından bu tercüme ettikleri bilimleri
Fakat sözkonusu ilme yöneltici Kur'an ayetleri,
Neden derseniz, eski yunan bilimi nazari (teorik), felsefî ve
soyut karakterde idi. Bu ilim anlayışına göre belli bir nazariye (teori)
araştınlır, felsefe açısında değerlendirilir ve
Fakat Kur'an'ın bilime yönelten ayetleri, tamamen bambaşka bir bakış açısı taşır. Bu ayetler, bakışlarımızı ilim pratiğe dönük, yarar sağlayıcı yönüne çevirir, nazarî (teorik) ve soyut bakış açısını arka plâna iter. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Sana doğan aylardan sorarlar. De ki; 'Onlar insanlar ve hacc mevsimi için vakit ölçüleridir." (Bakara/189)
"Biz gece ile gündüzü gücümüzü gösteren iki ayet yaptık. Arkasından gece ayetini silerek gündüz ayetini aydınlatıcı kıldık ki, hem yaşamanız için Rabbinizden bir lütuf arayasınız hem de yılların sayısını ve hesabını bilesiniz. Biz size her şeyi ayrıntılı biçimde açıkladık." (İsra/12)
"Rabbin bal arısına vahyetti ki: 'Dağlardan, ağaçlardan ve kurulmuş çardaklardan yuvalar edin. Sonra her çeşit meyvalardan ye, Rabbinin yollarından boyun eğerek yürü!
Onların (arıların) karınlarından çeşit çeşit renkli bir içecek çıkar ki, o insanlar için şifalıdır. Hiç kuşkusuz bunda düşünen kimseler için ibret alınacak bir ders vardır." (Nahl 168-69)
İşte bundan dolayı bilimsel araştırmaların yönünü nazarî, felsefî ve soyut alandan deney alanına çevirmeye yöneldiler. Bu girişim, bilimsel araştırma metodunda büyük bir dönüm noktası oluşturdu. Bilimsel araştırmaları son yüzyıllarda ulaştıkları geniş ufuklara açan bu dönüşüm oldu.
Buna bağlı olarak bilimsel araştırmalarda deneysel metodu kurumlaştıranlar, müslümanlar olmuştur. Bu gerçeği, söz konusu metodu müslümanlardan öğrenerek yeni çağlarda ona büyük aşamalar kaydettirmiş olan Batılılar itiraf ediyorlar. Meselâ onlardan biri olan Brefould, "Ma-king of Humanity (İnsanlığın yapılışı)" adını taşıyan eserinde bu konuda şöyle diyor:
"Bilim alanında araplara borçlu olduğumuz şey,
Sebebine gelince klâsik çağda bilim yoktu. Gerçi eski yunanlılar düşünce akımları oluşturmuşlar, genel yargılar ortaya atmışlar ve çeşitli teoriler geliştirmişlerdir. Fakat sabırlı ve disiplinli araştırma metodlan, gerekli verileri bi-raraya getirerek bunlar üzerinde düşünceyi yoğunlaştırmak, ayrıntılı bilimsel araştırma yordamları, titiz ve sürekli düşünme çabası, deneysel ilmî araştırma, bütün bunlar eski yunanlının mizacına yabancı şeylerdi. Bugün adına "bilim" dediğimiz şey, Batı'da yeni bir araştırma ruhunun ve yeni bir "tümevarım (İnduction)" çabasının sonucu olarak ortaya çıktı. Gerek bu ruhu ve gerekse bu metodları Avrupa'ya ulaştıranlar araplardır.[14]
Şunu hemen belirtmek gerekir ki, müslümanların ilmî hareketlerinde
ortaya koydukları orijinal çabalar,
Kur'an-ı Kerîm, biresyel ve sosyal hayat için eksiksiz bir metod önerir. Bu metod, "bilim" de dahil olmak üzere insan hayatının tüm kesimlerini içerir. Arkasından da bu kesimlerin her birini doğru olan yerlerine yerleştirir. İşte islâmî ilim hareketinin insanlığa sunduğu en önemli özellik budur. Biz bu özelliğin değerini, özellikle çağdaş cahili-ye uygarlığının bilim hareketinin günümüzde kazandığı görüntüyü incelediğimiz zaman daha iyi takdir ediyoruz.
İnsan, aslında kendi içinde eksiksiz bir bütündür. Onun herhangi bir parçası öbür parçalarından ayırılınca ya da insanlar bu parçalardan birini, bütünün geride kalanından ayırmaya kalkıştıkları zaman bu ayrılmaz bütünde karışıklık ve uyumsuzluk meydana gelir. Çünkü böyle olunca bütünün parçalan arasındaki ilişki kopmuyor, arıza meydana geliyor. Arıza meydana gelince kaçınılmaz olarak uyumsuzluk doğuyor.
İlâhî metod, insanı özüne uygun olarak, yani eksiksiz bir bütün olarak ele alır. Ona parçalar ve biribirinden kopuk birimler halinde yaklaşmaz. Bu da şaşılacak bir şey değildir. Çünkü Kur'an, bu insanın yoktan varedicisi, onun bütün özelliklerinin ve eğilimlerinin bilicisi olan yüce Allah tarafından indirildi. Nitekim O, şöyle buyuruyor:
"Yaratıcı hiç bilmez mi? Ki O'nün bilgisi her şeyi içerir. O her şey den haberdardır." (Mülk/ 14)
Bundan dolayı ilâhî metod, "bilim" konusuna şu iki ilkenin ışığında yaklaşır:
1- Bu metod, bilimi, insan hayatının geride kalan kesiminden ayırarak onu, bağımsız bir birim haline getirmez. Başka bir deyimle özellikle çağdaş cahiliye uygarlığının yaptığı gibi "bilgi için bilgi" yaftasını ortaya atmaz.
2- Bu metod bilimin gelişimini, insan fıtratının diğer yönlerine, onun biyolojik ve psikolojik yapısının geride kalan kesimlerine ters ya da aykırı bir doğrultuya yöneltmez. Oysa, meselâ, çağdaş cahiliye uygarlığı bilim ile dini biribirinden ayırarak karşıt ve çelişik bir konuma yerleştirirken böyle yapıyor. Başka bir deyimle "Kim bilimi istiyorsa dini ve kim dini istiyorsa dini terketmelidir" diyor.
Oysa islâm uygarlığına göre insan, yüce Allah'ın (c.c.) yeryüzündeki halifesi, temsilcisidir. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:
"Hani Rabbin, meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi." (Bakara /30)
Öte yandan insan yüce Allah'a kulluk sunmak (O'na tapmak) için yaratıldı. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Ben cinn'ler ile insanları sırf bana kulluk etmeleri için ya r attım." (Za riya /156)
Bu arada "kulluk (ibadet)" terimi, insanın yeryüzündeki tüm davranış ve tutumlarını içerir. Nitekim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:
"De ki; 'Benim namazım, her türlü ibadetim, hayatım ve ölümüm, eşi-ortağı olmayan alemlerin Rabbi içindir." (Enam /162-163)
Makbul ibadetlerden biri de yeryüzünü imar etmek, başka bir deyimle maddî alanda kalkınmak, gelişmektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Sizi topraktan yaratan ve yeryüzünün imarına memur kılan O'dur." (Hud/61)
Yine bu makbul ibadetlerden bir başkası da yeryüzünde koşturmak, alınteri dökmek ve yüce Allah'ın bağışım aramaktır. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:
"O (Allah), yeryüzünün önümüzde boyun eğmesini, emrinizde olmasını sağladı. Buna göre onun etrafında geziniz ve içerdiği rızıklardan yiyiniz. Sonunda O'na döneceksiniz." (Mülk / 15)
İşte bilim, "yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmenin", "rızık peşinde koşmanın" ve "yeryüzünde halifelik görevini yerine getirmenin" vazgeçilmez araçlanndan biridir. Yoksa o, başlı başına bir araç değildir.
Ayrıca daha önce belirttiğimiz gibi bütün insanlık, Allah'a kulluk etmek için yaratıldı. Bu "kulluk" terimi de hem yüce Allah'ın birliğine inanmayı hem tapınma amaçlı ibadet görevlerini yerine getirmeyi hem yeryüzü kalkınma ve bayındırlığını gerçekleştirmeyi ve hem de hak ve adalete dayalı bir sosyal düzen kurmayı içerir. Çünkü yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Andolsun, biz peygamberimizi açık deliller ile gönderdik, onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik ki, insanlar adaleti gerçekleştirsinler." (Hadid/25)
Bilim, insanın ortaya koyduğu bir faaliyet, bir etkinlik biçimi olması niteliği ile sözünü ettiğimiz eksiksiz metodun bir parçasıdır. Geniş anlamı ile "kulluk" metodunun bir parçası yani. O metod içinde yerini alır ve metodun diğer parçaları ile ilişkili olur.
Bundan dolayı Peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyurmuş olması bize garip gelmiyor:
"İlim öğrenmek her müslümana farzdır." (İbn-i Mace -Enes'den)
Bu
sözün anlamı gayet açıktır. "Farz" demek,
İşte bilimin islâm'daki yeri, konumu budur. Yani insanın yüce Allah'a yaklaşmasına, O'nun hoşnutluğunu kazanmasına vesile olan bir ibadet biçimi yani.
Hiç
kimse sanmamalıdır ki, bu tanım,
Fakat böyle olmakla birlikte yukardaki tanım, yüce Allah'ın (c.c) belirlediği sınırların dışına çıkmayan bütün ilim dalları için geçerlidir. Aksi halde müslümanlar, yüce Allah'ın (c.c), aşağıdaki emrini nasıl yerine getirebilirler?
"Onlara (kâfirlere) karşı elinizden geldiği kadar savaş gücü ile cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayınız. Bunlarla Allah'ın ve sizin düşmanlarını yıldır ir siniz." (Enfal/ 60)
Müslümanlar bu ayette gecen emri fizik, kimya, matematik, mekanik ve daha nice ilim dallarından yararlan madan yerine getirebilirler mi? Peki onlar aynı şekilde bilimin yardımı olmadan yüce Allah'ın (c.c) şu emrini nasıl yerine getirecekler?
'Yeryüzünün önünüzde boyun eğmesini emrinizde ol-nmasını sağlayan O "dur. O halde onun etrafında geziniz ve içcerdiği mıhlardan yiyiniz." (Mülk/15)
"Yeryüzünün çevresinde dolaşmak" ve "yeryüzünün n ızık kaynaklarından yararlanmak" hiç bilgisiz olur mu?
Bir de şu ayeti okuyalım:
"Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyin size boyun eğgrmsini, emrinizde olmasını sağladı." (Casiye/ 13)
Acaba bilgi olmaksızın tabiatın insana boyun eğmesi olRayı gerçekleşebilir mi? Acaba insan bir şeye "Ol" deyince, o şey olur mu, yoksa maddeye egemen olabilmek için önce-lilkle bilimsel bir çaba harcamak mı gereklidir?
Daha
nice gerekçe var ki, bunların tümü "farz" olan biilimin
Bilimin islâmdaki bu konumundan insanlığın hayatımda bazı önemli sonuçlar doğar ki, bunları şöyle sıralaya-biiliriz:
a- İLİM, İNANCA VE DİNE DÜŞMAN OLAMAZ
İlim ile din, ikisi birlikte, insan yapısında yer alan ve ysaratılıştan kaynaklanan eğilimlerdir. Sağlıklı insan fıtratımda yeralan, köklü, biribirini tamamlayan ve hastalıksız biir insan varoluşunun gerçekleşmesi uğruna işbirliği yapman iki temel eğilim. İnsanın yaratıcısına ibadetle yönelmesi, onun fıtratının gereğidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Hani Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarmış ve onları biribirine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demişti. Onlar 'Evet, buna şahidiz' dediler." (A'raf/172)
Tıpkı bunun gibi "bilgi edinme" arzusu, maddi evrenin işleyişine müdahale etme tutkusu, bilginin sonuçlannı hayatı kolaylaştırıp güzelleştirmek için kullanma isteği de insan fıtratının gereğidir. İnsan yaşama araçlannı geliştirmesi, bu araçlarla daha rahat bir hayat düzeyine ermeyi, bu yolda zarurî ihtiyaçlar düzeyinden normal ihtiyaçlar düzeyine ve normal ihtiyaçlar düzeyinden estetik ihtiyaçlar aşamasına geçmek isteyecek bir yaratılıştadır.
Peki, durum böyleyken, bu iki eş kaynaklı eğilimi biribirine zıt konuma, biribirine düşman duruma getiren sebep nedir? Bunu yapan, günümüz Batı cahiliye uygarlığıdır. Çünkü o dünyada kilisenin sunmuş olduğu çarpık din, uzun bir süre bilime savaş açmış, bilginlere baskı yapmış, hatta onların bazılarını diri diri ateşlerde yakmıştı. Sebebine gelince bu bilginler, kilisenin doğmaları ile çatışan ilmi gerçekler ileri sürüyorlardı. İşte cahiliye uygarlığının bu saçmalığa karşı gösterdiği tepki, dini düzeltme yerine, onu bütünüyle reddetmek ve ilim adına ona savaş açmak oldu. Aslında bu da tek sebep değildir.
Çünkü Batı dünyası, dinden tamamen kopunca -ki bu eğilim önce bilginler ile düşünürler arasında doğmuş ve daha sonra da halk kitlelerini etkisi altına almıştır- yüzünü eski yunan ve Roma uygarlıklarına çevirerek yeni hayatını oralardan aldığı kültür uyannca biçimlendirmeye koyuldu. İşte bu kültür arayışı sırasında eski yunan uygarlığmda varolan "insan" ile "ilâh" arasındaki amansız düşmanlıkla karşılaşmış ve onu olduğu gibi kendi bünyesine aktarmıştır.
Bilindiği gibi eski yunan mitolojisi, insan ile ilâhlar arasında düşmanca, amansız ve kötü niyetli ilişkilerin egemen olduğunu farz eder. Bu masallara göre ilâhlar, ilâhlık konumlarında kendilerine rakip çıkmasın diye sürekli olarak insanın başına iş açmak isterler. Buna karşılık insan da, ilâhlara karşı sürekli biçimde direnerek varlığını ve etkinliğini kanıtlamaya çalışır.
Özellikle "Prometus" efsanesi, insanoğlu ile ilâhlar arasında hüküm süren bu çatışmalı ilişkiyi gayet açık bir şekilde ortaya koyar.
Efsaneye göre tanrılar tanrısı, daha doğrusu putların başı Zeus, insanı bir avuç çamurdan yaratır.[15] Son bu yaratığı kutsal ateşten geçirerek belli bir biçime sokar. (Burada ateş, bilgiyi sembolize eder) Sonra da onu yapayalnız olarak ve karanlıklar ortasında yeryüzüne bırakır.
Bu sırada karşısına "Prometheus" adlı bir masal yaratığı çıkar. Bu yaratık kutsal ateşi Zeus'dan çalarak ona getirir ve çevresinin aydınlanmasını sağlar.
Bu işe çok öfkelenen Zeus, her ne kadar çalınan ateşi insandan bir daha geri almayı başaramasa da, bu etkili tabiî olayı insana hediye eden Prometheus'a ağır bir ceza vermeyi kararlaştırır. Onu Kafkas dağının tepesinde zincire vurdurur. Arkasından başına bir kartal musallat eder. Bu kartal geceleri ciğerim gagası ile oyarak yer. Ertesi gün ciğer yemlenir, fakat akşam olunca çıkagelen kartal onu yine gagalayarak tüketir. Bu ağır ceza, sonsuza kadar devam etmek üzere her gün böylece tekrarlanır.
Kutsal ateşle aydınlanarak çevresini görme imkânına kavuşan ve bilgiyi sembolize eden bu güç sayesinde tanrıların bazı özelliklerine kavuşan insana gelince, Zeus ondan da öcünü almakta gecikmez. Bu amaçla ona kadını gönderir.[16] Kadının yanında içi dolu bir çehiz sandığı vardır. Sandık açılınca her tür kötülükle ağzına kadar dopdolu olduğu görülür. Bu kötülükler, açılan kapakla birlikte sandıktan dışan fırlayarak yeryüzünün her tarafına dağılırlar. Böylece taş tanrı Zeus, insanoğlundan ağır biçimde öç almış olur.
İşte bu putperest uygarlığın bakış açısına göre, insan ile ilâh arasındaki ilişki böyledir. Görüldüğü gibi bu ilişki sevgi, sempati üzerine değil, tersine çatışma ve başkaldırma üzerine dayanır. Bu ilişkiler çerçevesi içinde insanın elde etmiş olduğu "bilgi" ilâhları sevindiren bir insan kazancı değil, onları öfkelendiren bir gasp, bir aşırma eylemi olarak karsımıza çıkar.
Batı'nın cahiliye uygarlığı bu ilişkilere damgasını basan nefret unsurunu, zamanla daha da körükleyerek günün birinde işi Allahsız yazar Julian Huxley'ın (Modern Çağda İnsan) adlı eserindeki şu sözleri söylemesine yola-çacak raddeye getirir; "İnsan, cahalet ve güçsüzlük dönemlerinde Allah'a tapar, onun gücü önünde boyun eğerdi. Şimdi ise bilgisini geliştirerek çevresine egemen oldu. Böyle olunca eski bilgisiz ve güçsüz dönemlerinde Allah'a yakıştırdığı güç ve yetkileri kendi üzerine alma zamanı gelmiş oldu. Bundan dolayı artık kendisi ilâh oldu."
Cahiliye uygarlığının bu konudaki mazeret ve gerekçeleri ne olursa olsun, bilim alanındaki ilerlemesine rağmen insanlık hakkında ağır bir cinayet işledi. Sebebine gelince kulluk eğilimi ile bilgi edinme eğilimi gibi iki köklü ve biribirini destekleyen fıtrî insan eğilimini biribirine karşı, hatta biribiri ile çelişkili bir konuma koydu. Böylece insanı iki fıtrî eğilimi, iki köklü ihtiyacı arasında parçalayarak bu eğilimlerden birini gerçekleştirmek isteyince, diğerinden yoksun kalmakla karşı karşıya bıraktı. Çağdaş bilimin insana sağladığı bütün avantajlara rağmen bilimin gelişmesini, insanın bedbahtlığının ve sapıklığının aracı haline getirdi. İnanca karşı giriştiği savaşta bilimi, bile bile silâh olarak kullandı.
Bu, gerçekte varolmayan, bilimsel olarak kanıtlanmamış bir takım saçma iddiaları ortalığa yaydı. Meselâ bir zamanlar hakkında; "O, her şeyi yaratır, onun yaratıcı gücü sınırsızdır" gibi lâflar edilen "yaratıcı tabiat" kavramı gibi. Meselâ materyalistlerin -maddecilerin- hiç bir bilimsel kanıta dayanmaksızın "varlığının ne başlangıcı ve ne sonu bulunmayan madde" kavramı gibi.[17] Yine meselâ, güya sağlam bilimsel dergilerde zaman zaman lâboratuvarda canlı hücre yaratıldığı(î) haber verildikten bir süre sonra yine sözde güvenilir gazetelerde sözkonusu haberin asılsız olduğunun belirtilmesi gibi.
Oysa, islâmî ilim hareketi sağlam metodlu, doğru isti-kametli olma imtiyazını hâlâ koruyor. Bu ilim anlayışı insana, parçaları biribiri ile ilişkili, gelişme kesimleri ahenkli bir bütün olarak, çok cepheli realitesine uygun biçimde yaklaşıyor. Bu bakış açısının insanı, bütün eğilimleri ve bütün gelişme alanları ile aynı istikamete doğru gider. Hiç bir eğilimi diğer bir eğilimi ile, hiç bir gelişme alanı başka bir gelişme alanı ile çelişmez. Çünkü bu eğilim ve gelişme alanlarının tümü, geniş anlamı ile Allah'a ibadete yönelmiştir. Bu geniş anlamlı "ibadet" kavramı, yeryüzü halifeliğini, ilâhî metod uyarınca yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmeyi, insanı layık olduğu düzeye çıkarıp kendisinden beklenen rolü oynamasını sağlamayı, bunların hepsim birlikte içerir. Bu da insanın "Göklerin, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten çekindikleri emaneti yüklenmesi" demektir.
b- BİLİM, AHLAKI BOZMANIN ARACI OLAMAZ
İslâm'ın anladığı mânâdaki bilimin ikinci bir sonucu da şudur: Bilim, ahlâkı bozmanın aracı olamaz.
Bilim, insandan kaynaklanan bir gelişme biçimi olduğuna ve ilâhî metoda uygun bütün insanî gelişmeler, vaktiyle insan ile Allah arasında akdedilen "ahlâk anlaşmasına" bağlı kalmakla yükümlü olduklarına göre bilimin, ahlâk bozgunculuğu için alet olarak kullanılamayacağı, böyle bir şeyin aslında düşünülemeyeceği açıktır.
Fakat çağdaş cahiliye uygarlığı, bilimsel gelişmenin olduğu kadar ilmî, ahlâk bozgunculuğunun bir aracı olarak kullanmanın da örneğidir. Tıpkı onu inançla savaşmanın bir silâhı olarak kullandığı gibi.
Belki de bugün en bariz misali, gebeliği önleyici ilâçların kullanımını bu derece kolaylaştırması, bu ilâç ve araçlan yapısı sağlıklı bir insanlığın gerek duyacağından alabildiğine büyük çapta üretip piyasaya sürmesidir. Hem de gayet ucuz bir fiyatla. İsteyen her genç kız onları kolaylıkla edinip kullanabilsin diye. Üstelik bu alanda hiçbir ciddî tıbbî denetim de öngörülmüyor. Çünkü reçetesiz satılabiliyorlar. Oysa denetimsiz kullanılmalarının sağlık açısından sakıncalı olduğunu söyleyenler yine doktorlann kendileridir.
Burada güdülen amaç açıktır. Ahlâk anarşisinin her tarafta cirit attığı çağdaş cahiliye toplumlarında genç kızlar, gayri meşru cinsel ilişkilerin sonuçlanndan kurtulmayı garantiye aldıktan sonra artık onların bu ilişkilere balıklama dalmalarını sağlamaktır. Ve böylece şeytanların ateşli dileği olan fuhşun her köşe bucağa yayılmasını engelleyecek hiçbir şey kalmamıştır.
Bilimin
ahlâk bozma aracı olarak kullanıldığı tek alan
c-BİLİM ŞERRE VE KÖTÜLÜĞE ARAÇ OLAMAZ
Bu bilim anlayışının doğurduğu üçüncü bir sonuç da şudur:
Bilim, şerre, kötülüğe araç olamaz.
İslâm metodunda insan, bütünü ile hayır işlemeye, iyi davranışlar yapmaya, her hareketinde yüce Allah'ın (c.c) rızasını gözettiğine, her girişimi ile yüce Allah'a dönük olduğuna ve ilim de insan girişimlerinden biri bulunduğuna göre bu durum, bilim ürünlerinin kötülük yolunda kullanmasını önleyen inançsal (akıdevî) ve ahlâkî bir engel oluşturur. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"De ki; 'Benim namazım, diğer ibadet amaçlı hareketlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan ortaksız Allah içindir." (Enam /162-163)
Oysa insanlığın şimdiye kadar varabildiği en yüksek bilimsel gelişme düzeyine ulaşmış olan çağdaş cahiliye uygarlığı -meselâ- nükleer enerjiyi kötü yolda kullanmanın hayal sınırlarını bile asan ürkütücü örneklerini veriyor.
Bilindiği gibi bundan kırk yıl önce (yani 1946 yılında) Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan iki atam bombası, atıldıkları yerin geniş bir çevresi içindeki insan, hayvan ve bitki türünden bütün hayat belirtilerini yoketnıiş, ayrıca yalnız yüce Allah'ın bileceği kadar uzun bir zaman boyunca bu belirtilerin yeniden ortaya çıkmasına set çekmiştir. Bunun yanında bu bombaların oluşturduğu radyasyon dalgaları yüzünden, su ana kadar çok geniş çapta insan ve hayvan yavruları sakat olarak dünyaya gelmiştir. Oysa emperyalist devletlerin bugün ellerinde bulunan nükleer bombaların korkunç yıkım gücü karşısında Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan dünkü atom bombalan, ağır makineli tüfek karşısındaki oyuncak çocuk tabancısı gibi kalırlar.
Üstelik bu bombalar ciddî bir askeri ihtiyaç da değildir. Çünkü "klâsik" diye niteledikleri silâhlar hâlâ on binlerce, hatta milyonlarca insanın canına kıymaya ve bunlara sahip olup eğitimli biçimde kullanan tarafa bir savaş durumunda zafer kazandırmaya elverişlidirler. Böyle derken çağdaş cahiliye uygarlığının, uğrunda savaş kopardığı amaçların meşru olup olmadığını bir yana bıraktığımızı özellikle belirtmeliyiz.
Öte yandan günümüzün nükleer silâh üretme yansı bütün insanlığın yoksulluk ve çaresizliğine son verebilecek, şimdiye kadar insanlığa yaraşan düzeyin çok altında yaşamak zorunda bırakılan önemli miktardaki bir insan kesimini onurlu bir hayat standardına kavuşturabilecek miktardaki büyük maddî fonlar yutuyor. Buna rağmen bu çılgın yarış ne doyuyor, ne durmak biliyor ve ne de kesin bir sonuca varabiliyor!
* * *
Hayır hayır! îslâmî ilim hareketinin, bu hareketi bu ümmetin en önemli karakteristiklerinden biri haline getiren en büyük meziyeti, en belirgin özelliği, bu hareketin, geniş kapsamlı, dengeli ve parçaları biri biri ile irtibatlı dinin bir parçası oluşu, ondan bağımsız ve kopuk olmayışıdır. Bu ilmi hareket doğru bir inanç sisteminin himayesi altında geliştiği için kendisi ile bu din arasında ne teori (nazariye) ve ne de pratik düzeyde çatışma olmamıştır.
Ne bu dinin gerçekleri arasında doğru bilimsel bulgularla çelişen bir ilke ve ne de doğru bilimsel bulgular arasında bu dinin getirdiği gerçekler ile çatışan bir ilke vardır. Böyle olunca herhangi bir müslüman kişinin, ilim edinmek için inancını bir yana bırakması ya da ondan tamamen sıyrılması gerekmez. Tıpkı bu kişinin dinini koruyabilmek için bilimi ve bilimsel sonuçlan arkasına atmak zorunda olmaması gibi. Tersine hem bilim öğrenmeyi ve hem de gerçek anlamda yüce Allah'a ibadet etmeyi birlikte ve yanyana yürütebilir. Hatta O:
"İlim öğrenmek herkese farzdır,"
diyen dininin kendisini güçlü bir hamle ile ilim öğrenmeye teşvik ettiğini ve gerçek anlamada "bilgin" unvanına hak kazandığı zaman kendisini göklere uçuracak biçimde övgüye lâyık saydığını görür. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah'dan gerçek anlamda korkanlar, O'nun bilgin kullarıdır." (Fatır/28)
Böyleler!
bu nitelikleri sayesinde "sağduyu sahipleri" kategorisine girerler.
Çünkü sağduyu sahipleri, Allah'dan korkmakla nitelendirilmekte, hatta bu
niteliğin,
"Ancak sağduyu sahipleri düşünüp öğüt alırlar. Onlar ki, Allah'a karşı yüklendikleri tahütleri yerine getirirler ve aradaki antlaşmayı bozmazlar. Ve onlar ki, Allah'ın sürdürmeyi emrettiği ilişkileri sürdürürler, Rabblerinden çekinirler ve kötü sonuçlu hesaplaşmadan korkarlar." (Rad/19-21)
Ayrıca Avrupa'da Hristiyan kilisesinin baskısı altında bilim ile din arasında meydana gelen acımasız çatışmanın benzerine, islâm tarihinde rastlanmaz. Çünkü bunun ne sebebi ve ne de gerekçesi vardır.
Tersine islâm aleminde aynı kişi hem islâm alimi ve hem de tıp, astronomi, fizik veya kimya uzmanı olabiliyordu. Sözkonusu bilgin, bu durumda vicdanında bir iç çatışma hissediyor ve ne devletten ya da herhangi bir müslüman fertten herhangi bir baskı görüyordu.
Bu
hususta dikkatleri çekeceği kuşkusuz olan bir örnek verelim. Ünlü müslüman
bilgin Hasan b. Heysem, gayet akademik ve soğuk bir ilim dalı olarak kabul
edilebilecek olan "Görüntüler" konusundaki eserini kaleme almaya
girişirken sözlerine besmele ile, yüce Allah'a gerektiği gibi hamd-ü sena
ederek ve Allah'dan basan dileyerek başlıyor. Oysa insanlık tarihinde öyle bir
dönem geldi ki, bu dönemin ünlü bir bilgini biyoloji gibi hayatın sırlarını
inceleyen, ölüden dirinin meydana gelişini ve canlıların farklılaşarak türlere
ayrılışını anlatan, insan vicdanını harekete geçirici ve kalblerde Allah korkusu
uyandırıcı bir konuda kitap yazıyor. Fakat kitabının tüm satırları boyunca bir
kere bile Allah'ın (c.c.) adını anmadığı gibi ikide bir tabiatın her şeyi
yarattığından, onun yaratma gücünün sınırsız olduğundan söz ediyor. Üstelik
sözlerini tabiatta kör bir "te
İşte
bu iki belirgin karakterli bilimsel metod arasındaki temel fark bu noktada
yatar. Hareketlerin biri doğru yola koyulmuş, öbürü ise sapıktır. Doğru yola
koyulmuş olan bilimsel hareket tüm dünyaya aydınlık saçan bir ışık kaynağı oldu,
bu niteliği ile Batı dünyasını uzun uykusundan uyardı, ona ilim ve uygarlık
öğreterek kendisini ortaçağın koyu karanlıklarından kurtardı. Gerçi Batı dünyası
karşılaştığı ışığın asıl kaynağını benimsemeyerek topal ve gölgeli bir uygarlık oluşturdu, ama bu sorumluluk tamamen kendisine
aittir. Buna karşılık sapık bilimsel hareket ise günümüzde karartıcı etkisini
tüm dünya üzerinde göstererek bir çok maddî yararlar sağlamasına rağmen sosyal
yapıya fe
Bu arada şunu da belirtmeliyiz ki, islâmî ilim hareketin, çağdaş cahiliye uygarlığının geliştirdiği şimdiki ilim hareketinin yaptığı gibi ahlâkı bozmaya ve yeryüzünde kötülük tohumları ekmeye yönelmemesinin sebebini, bunu yapmaya gücünün yetmemesi değildir. Çünkü her düzeydeki ilim, şeytanların güdümü altında olunca ahlâk bozgunculuğu ve kötülük tohumu ekme amacı ile kullanılabilir. Meselâ; ayni zamanda yaşadıkları dönemin bilim adamları olan eski Mısır Firavunlarının kâhinleri, sahip oldukları bilgiyi sapık inançlar yaymak ve insanları yüce Allah yerine Firavunlara taptırmak için kullanıyorlardı. Ayrıca gerek onlar ve gerekse yahudi bilginleri, bilgilerini insanların yaran yerine büyücülük uğruna seferber etmişlerdi.
Demek ki, bu farklı tutumun asıl sebebi ilmin gelişme düzeyi değildir. Buna göre islâmî ilim hareketinin gerçeği araştırmaya, bilimi ve bilim ürünlerini insanlığın yararına sunmaya, insanlığın inanç ve ahlâkını korumaya yönelmesinin asıl sebebi, bu ilim hareketinin bu dinin ayrılmaz bir parçası oluşu gerekçesi ile yüce Allah'ın indirmiş olduğu hayat metoduna bağlı olmasıdır.
VII. İSLÂM UYGARLIĞI
Burada "Uygarlık Hareketi" deyimi ile bu hareketin maddi ve kurumsal yönünü kastediyoruz. Bu hareketin, ilk müslüman kuşağının döneminden sonraki dönemlerde gelişen yönü zaten budur. Yoksa uygarlık hareketinin manevî yönü, yani değer yargıları kesimi, Medine'de oluşan islâm toplumunun daha ilk anlarından itibaren ortaya çıkmış, hatta ondan bile daha önce, bu cemaatın Mekke'de oluşumundan itibaren varlığını hissettirmişti.
Bu meseleyi biraz daha açıklamamız yerinde olur. "Uygarlık" terimi, genellikle sosyal hayatın maddî ve kurumsal yönü için kullanılagelmiştir. Bu kullanım, aslında bu terimin sözlük anlamına uzak değildir. Çünkü "Hazaret (uygarlık)", "Hazar"m, yani sabit yerleşim birimleri (köy, kasaba, şehir) halkının faaliyetleri anlamına gelir ve "göçmen halkın faaliyetleri" demek olan "Bedavet"in (bedeviliğin) karşıtı olan bir mânâ ifade eder.
Fakat islâmiyet, kelimelerin sözlük anlamlarını sınırlayan ve özelleştiren bir takım kendine özgü kavramlar ve terimler geliştirdi. Meselâ "salât (namaz) gibi. Salât, kelime anlamı ile dua demektir. Fakat bir islâm terimi olarak bilinen bazı davranışlardan oluşmuş bir ibadet biçimi anlamına gelir. Gerçi bu davranışlar arasında terimin sözlük anlamı olan "dua" eylemi de vardır, ama bu dua, belirli ve kendine özgü biçime dönüşmüş bir duadır.
"Zekât" da öyle. Bu terim, sözlük anlamı ile arınma ve gelişme anlamlarına gelir. Fakat bir islâm terimi olarak, malın nasıl harcanacağı, nerelere verilebileceği belli olan belirli bir yüzdesi demektir. "Bu alanda gösterilebilecek diğer bir misal da "din" kelimesidir. Bu kelime sözlük anlamı ile, "insanın bağlandığı, inandığı, yargı kriteri olarak başvurduğu ya da kullandığı prensipler" demek olduğu halde bir islâm terimi olarak "Allah tarafından insanlara indirilmiş, belirli din" mânâsına gelir.
Bu tür kelimelerden biri de "Hazaret (uygarlık)" kelimesidir. Bu kelime sözlük anlamı ile, az önce dediğimiz gibi "Hazar" yani sabit yerleşme birimlerinde (köy, kasaba, şehir) oturan halkın faaliyetleri demektir. Fakat bir islâm terimi olarak "yeryüzünü ilâhî metod uyarınca imar etmek, kalkındırmak ve geliştirmek" mânâsını taşır. Böyle olunca bu terimin kapsamına hem uygarlığın maddî ve kurumsal yönü ve hem de bu dinin önerdiği manevî değerler sistemi girer ve bu iki kesim, yani maddî yön ile manevî yön parçalanmaz bir bütün oluşturur. Başka türlü söylersek bu terim, çağdaş cahiliye anlayışının iki kısma ayırarak bir kısmına "değerler, inançlar ve fikirler" anlamına gelmek üzere "Culture (kültür)" ve diğer kısmına maddî ve kurumsal faaliyetler anlamına gelmek üzere "Civilization (uygarlık)" kavramlarının muhtevalarını birlikte ve ayırımsız olarak içerir.
Çağdaş cahiliye zihniyetini böyle yaparken aslında pratikte, uygulama dünyasında yeri olmayan yapmacık bir ayırıma girişiyor. Neden derseniz, sosyal hayatta belirli değer yargılarına bağlı olmayan, bu değerler ile karşılıklı etkileşim ilişkisi içinde olmayan hiç bir maddî ya da kurumsal gelişme gösterilemez. Bu böyle olduğu gibi manevî değerler de boşlukta yaşamazlar. Onlar da ancak maddî ve kurumsal bir yapı içinde yaşayıp gelişebilirler.
Böyle olunca bu iki kesim arasında yapılabilecek olan bir ayırım pratik ve objektif olmaktan çok, nazarî (teorik) bir ayırım olur. Çağdaş cahiliye man* tığının bu ayırımı benimsemesi şundan kaynaklanıyor. Çünkü bu zihniyet nazariye (teori) ile uygulamayı biribirinden ayırmış, arkasından nazarî (teorik) olana "ideal" damgasını vurarak pratik realiteyi "uygulama"nın temsil etmesine terketmiş ve böyle düşünürken uygulamanın nazarî (teorik) olana ters olmasında hiç bir sakınca görmemiştir!
Bizler Batı cahiliye uygarlığının terimlerini benimsemek zorunda değiliz.
Bu anlayışla diyoruz ki; "uygarlık" terimi, değerler sistemini içeren manevî kesim ile maddî ve kurumsal kesimi birlikte ifade eder. Yine diyoruz ki; bir yandan değişmez manevî değerleri ve bir yandan da sürekli değişim ve gelişmeye açık maddî ve kurumsal biçimleri olan orijinal bir "islâm Uygarlığı" vardır. Normal şartlarda düşünebileceğimiz şey, sözkonusu uygarlığın "islâm Uygarlığı" adını taşıyabilmesi için bu değişmez değerler ile değişken maddî tezahürler arasında sıkı bir bağ bulunmasıdır. Eğer bu manevî değerler değişikliğe uğrayarak islâm ruhundan uzaklaşırlarsa o zaman o uygarlığı, "islâm Uygarlığı" adı ile anmak yerinde olmaz. Bunun yerine "İlâhî metoda dayanmayan bir maddî ve kurumsal düzenleme" anlamına gelmek üzere ona deyim yerinde ise "Cahiliye Uygarlığı" denebilir.
Bütün
bu durumlarda maddî ve kurumsal düzenlemeler, kendilerine eşlik eden manevî
değerlerden ayrılamaz. Her uygarlık bu iki yönü birarada gözönünde tutarak
değerlendirilir,
Peygamberimizin (s.a.v.) sahabileri ile günümüz cahiliye uygarlığının Avrupalıları arasında yapılacak hızlı bir karşılaştırma bu noktadaki söylenecek kesin sözü ortaya koyar. Acaba bu kuşakların hangisi en yüksek düzeyde "insan" idi. Hangisinin duyguları "insan duyguları", hangisinin düşünceleri "insan düşüncesi", hangisinin ahlâkı "insan ahlâkı", hangisi insana yaraşır biçimde "geniş ufuklu", hangisinin eylem ve hareketleri "insana lâyık" idi?
Hiç kuşkusuz bu soruların açık ve kesin cevaplan vardır.
Açıktır ki, maddî ve kurumsal uygarlık açısından asgari derecede olanaklara sahip olan ilk müslüman kuşak, tartışmasız olarak bütün insan kuşaklarının en yücesidir. Buna karşılık günümüz Avru-pasında yaşayan çağdaş cahiliye nesilleri, insanlık tarihinin en gelişmiş maddi ve kurumsal uygarlığının sahibi olmalarına rağmen, eğer insanlık tarihinin en fena kuşağı değillerse bile mutlaka en fena kuşaklan arasında yer alırlar. Çünkü katıksız men* faate dönük olanları dışında kalan bütün uygarlık değerlerini dışlamışlar, inkâr etmişlerdir. Bundan dolayı ilk müslüman kuşağın temsil ettiği yüksek düzeyli, yüce değerli ve saygın ilkeli uygarlığa karşılık bunların uygarlığına "geri kalmış uygarlık" adı verilir.
Bu ilkeden hareket ederek güvenli bir sesle diyoruz ki, sahip olduğu maddî ve kurumsal olanaklar hangi düzeyde olursa olsun, gerçek uygarlık is-lâmdır ve gerçek anlamı ile uygar toplum, islâm toplumudur.
Fakat sağlıklı insan yaratılışı için normal olan şey, bu yaratılışın insanın maddî ve manevî yönlerini birlikte doyurmaya çalışması, aralannda çatışma ve çelişkiye yer vermeyerek denge ve kordinas-yon gözetmesidir.
Gerek yaratılışta ve gerekse pratik hayattaki bu tatmin yeterliliği, yüce Allah'ın (c.c.) bir avuç balçıktan yarattıktan sonra özüne kendi ruhundan bir soluk üflemiş olduğu insanoğlu için sağlıklılık alâmetidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Hani Rabbin meleklere demişti ki; 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Ona son şeklini verip özüne ruhumdan bir soluk lifleyince önünde secdeye kapanınız!" (Sa'd/71-72)
Görüldüğü gibi fıtrat (yaratılış) dini olan islâmiyet, gerek ruh ve vücud gerekse dünya ile ahiret ikileminde insanları çift yönlü tatmine çağırır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Namazı kılınız ve zekâtı veriniz." (Bakara/110)
"Yiyiniz ve içiniz." (Araf/31)
"Allah'ın sana verdiği nimetler ile Ahiret yurdunu ara, fakat dünyadaki payını da unutma." (Kasas/77)
İslâmiyet, kendisine yaraşanı yaparak manevî değerlere öncelik vermiş olmakla birlikte uygarlığın diğer yönlerini de ihmal etmiyor, bu yönleri dışlamaya çağırmıyor:
"Kadınlardan, evlâtlardan, kantarlarca ağırlıktaki altın ve gümüşten, yaylıma salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden oluşan zevklere aşırı dere-cede düşkünlük insanlara cazip gösterildi. Oysa bunlar dünya hayatına ait metalardır ve sonunda dönülecek güzel yer, Allah'ın katmdadır. De ki; "Size bunlardan daha iyisini haber vereyim mi? Allah'dan korkanlar için Rabbleri katında altından türlü türlü ırmaklar akan, içlerinde ebedî olarak kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah hoşnutluğu vardır. Allah kullarının bütün yap. tıklarını görür.
Bunlar
'Ey Rabbimiz, biz sana inandık, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem
azabından koru' diyen sabırlılar,
Fakat eğer insan fıtrî yapısından birine doğru, diğerinin zaranna, eğilim gösterirse o zaman hayatının dengesi bozulur. Bu denge bozucu eğilim ister Hristiyan rahiplerinin, Hinduluğun ve Budizmin yaptığı gibi hayatın maddî yönünü ihmal edip ruhî yönüne ağırlık vererek olsun isterse çağdaş cahi-liye uygarlığının yaptığı gibi hayatın ruhî yönünü ihmal edip maddî yönüne ağırlık tanıyarak olsun, farketmez. îslâm bu iki hayat yönünün her ikisini de tatmin ederek yüksek düzeyde dengeyi gerçekleştirmiş sağlıklı insanı meydana getirmeye çalışıyor.
Bundan dolayı uygarlığın yüce değerlere ve saygın ilkelere dayanan manevî yönünün bütünlük kazanmasından sonra maddî ve kurumsal cephesinin ortaya çıkışı, islâm toplumunda doğal ve ayni zamanda sağlık belirtisi olan bir gelişme oldu.
Bu gelişme epeyce bir süre almakla birlikte bu süre uzaması eski Arap toplum hayatının bir çok maddî ve kurumsal uygarlık verilerinden yoksun olması ve bu toplumun içinde yaşadığı ortamı bütün ayrıntıları ile değiştirme ihtiyacının şuuruna varmamış olması yüzündendir.
Fakat islâm gelince; vicdanlar iç değişikliğe uğradı ve bütünleşmiş yapısına kavuşan yaratılış özü her iki yönde etkili oldu. Bunun sonucu olarak toplumda meydana gelen yeniden doğuşun ve islâmiye-tin yeni yapıya saldığı güçlü hayat akımının etkisi ile hızla gelişmeye koyulan yönlerden biri uygarlığın maddî ve kurumsal yönü oldu.
Daha önce islâmî ilim hareketi için söylediklerimizi şimdi uygarlığın maddî ve kurumsal cephesi için de söyleyebiliriz. Uygarlığın bu cephesinin ortaya çıkması, ilmi hareketin ortaya çıkmak için gerek duyduğu ve islâm öncesi Arapların sosyal hayatında ya hiç bulunmayan veya eksik bulunan faktörlerin aynisine muhtaçtı.
Yani toplum bunun için birleşmeye, istikrara, güvene ve huzura muhtaçtı. Bunlar yanında ayrıca, toplumun bu alandaki geçmiş kayıplarını telâfi edecek güçlü bir hayat akımının çarpıcı atılımına muhtaçtı, îslâm ona bunların tümünü verdi. Bunun sonucunda uygarlık, daha önce ortaya çıkan değerlerinden ve ilkelerinden bir süre sonra maddî ve kurumsal tezahürleri ile ortaya çıktı.
Şunu da belirtelim ki, müslümanlar bilimsel hareketlerinin başlangıcında nasıl eski yunanlılara öğrenci oldularsa uygarlıklarının maddî ve kurumsal cephesinin ilk adımlarını atarken de Eski İranlılar ile Bizanslılara talebelik ettiler ve öğrenim dönemlerini tıpkı bilim alanındaki iktibas dönemlerinde olduğu gibi kendilerine özgü yaratıcılıklarını buluncaya kadar sürdürdüler.
Meselâ, ordu mevcudu artmaya başlayınca danışmanları Hz. Ömer'e; "Asker mevcudunu içeren bir defter tut san nasıl olur?" diye bir öneride bulundular. Hz. Ömer de bu öneriyi sevinerek kabul etti. Bu öneri yeni devletin ihtiyaç duyduğu ve bu yüzden hiç tereddüt etmeden komşularından iktibas ettiği bir kurumsal düzenleme idi. Bilindiği gibi bu tür defterlerin adı olarak kullanılan "divan" kelimesi bile farsçadır. Yeni devlet, ihtiyaç duyduğu diğer kurumsal düzenlemeleri de uygun gördüğü yer lerden almakta gecikmedi.
Yeni toplum yavaş yavaş orijinal kişiliğini ve kendine özgü yaratıcılığını bulunca artık iktibas yapmaya ihtiyaç duymaz oldu ve gerek bu alanda gerekse şehircilik, inşaatçılık, yol yapımı ve kamu hizmetleri alanlarında yapıcı katkılarını göstermeye başladılar.
Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulama-lıyız. Dediğimiz gibi bu ümmetin ilk -kuşakları, eski Yunanlılardan, Eski İranlılardan ve Bizanslılardan ihtiyaç duydukları çeşitli bilimsel ve kurumsal iktibaslar (alıntılar) yaptılar ve bu işlemi orijinal kişiliklerine kavuşup, artık alıntı yapmaya muhtaç olmayacak düzeye ulaşıncaya kadar devam ettirdiler. Arkasından da alıntı yaptıkları bütün alanlarda uzman ve hoca oldular. Bu defa da aynı alanların tümünde Batılılar onlara öğrenci oldu.
Fakat onlar bu alıntı dönemlerinde yabancı uygarlıklardan çeşitli unsurlar iktibas ederken, yüce Allah'ın (c.c.) aşağıdaki buyrukları uyarınca onurlu bir tutum takındılar, üstünlük duygusundan hiç ayrılmadılar:
"Gevşemeyiniz, hayal kırıklığına düşmeyiniz. Eğer mü'minseniz, üstün olan sizlersiniz." (Al-i İmran/139) "Onur (izzet) Allah'a, Peygambere ve mü'minlere özgüdür." (Münafikun/8)
O dönemdeki müslümanlann vicdanları imân üstünlüğü ve bununla onur duyma duygusu ile dolu idi. Bu yüzden eski Yunanlılardan, Bizanslılardan ve eski İranlılardan gerekli uygarlık unsurlarını alırken kendilerini onlardan aşağı görmüyorlardı, onlardan bir şeyler almaya muhtaç oldukları için önlerinde küçüklük ve aşağılık duygusuna kapılmıyorlardı. Tersine başkalarına bazı bakımlardan muhtaç olsalar da kendilerini üstün görüyorlardı. Sebebine gelince kendileri mü'mindi ve öbürleri mü'min değildi.
Bundan dolayı çevrelerindeki cahiliye uygarlıkları karşısında bocalamadılar, apışmadılar. Böyle olunca iktibas ettikleri unsurlan onurla iktibas ettiler. Yararlı gördükleri şeyleri aldılar, dinlerine ve inanç sistemlerine aykırı gördükleri unsurları alma-dılar.[18] Çünkü sahip oldukları üstünlük duygusu bu konuda onlara seçme ve eleme imkânı veriyordu. Oysa zavallılık, kendini hor görme kompleksi ve apışmışlık; sajübine ne seçme imkânı ve ne de tercih etme gücü bırakır. Böylesi kimse değerli olanı da kalp olanı da alır. Hatta değerli şeylerden çok kalp şeyleri alır. Çünkü kalp şeyleri almak daha kolay ve daha zahmetsizdir.
Böyle olduğu için ilk müslümanların, eski Yunanlıların birçok kitaplannı Arapçaya çevirecek düzeyde grekçe bilmelerine rağmen eski Yunan mitolojisinin eserlerini dillerine çevirmediklerini görürken saşırmıyoruz. Onlar bu efsanelere hiç önem vermediler. Önem vermemek bir yana onları tercüme edilmeye değmez birer şirk ve hurafe yığını olarak gördüler.[19]
Müslümanların, uygarlığın maddî ve kurumsal unsurları ile ilgili tutumları da aynı idi. Bu alanda da muhtaç oldukları unsurlan yabancılardan aldılar. Fakat bu iktibas sırasında aldıkları uygarlık unsuruna ekli olan şirk, hurafe, putperestlik, sapık düşünce ve sapık davranış gibi zararlı unsurları birlikte almadılar. Ayrıca hepsi de temel ilke ve metod değil de araç niteliğinde olan bütün alıntılarını çok çabuk bir şekilde kendi hayat tarzlarına uyarlayarak o konuda taklitçi değil, orijinal ve kişilikli ol-dular.[20]
Özellikle başkalanndan uygarlık unsuru iktibas etme dönemlerinde orijinallik ve kişilikli olmak çok önemlidir. Çünkü orijinallik ve kişilikli olmak netice itibarı ile ortak bir insanlık çabası olup milletten millete intikal ederek günümüze kadar gelen maddî uygarlığın ürünlerinden ve bilimin verilerinden yararlanmaya engel değildir. Bu ilkenin engel ve karşı olduğu şey, yapılacak alıntıların etkisi ile meydana gelebilecek olan erime ve şahsiyet kaybıdır.
Uygarlıkta orijinal, asalet sahibi olmanın en güvenilir gerekçesi inanç sahibi, belirli bir hayat tarzının bağlısı olmaktır. Bu halin doruk noktası da müslüman olmaktır. Çünkü o takdirde insan, doğru olan inancın sahibi ve sağlıklı bir hayat tarzının izleyicisi olur.
Buna
göre, eğer insan, ilk müslüman kuşaklan örnek edinmiş bir müslüman olursa en
yüksek düzeyli orijinalliği ve asaleti şahsında gerçekleştirmiş olur. Bu
orijinallik ve asalet uygarlık iktibasları sırasında
İşte
ilk müslüman kuşakların yabancılardan alıntı yapmak ihtiyacını hissettikleri
bütün uygarlık kesimlerindeki durumları böyle oldu. Bilim alanı, maddî ve
kurumsal uygarlık alanları gibi. Onların Batı uygarlığına öğrencilik ettikleri
dönem ile dönüp hoca oldukları dönem arasında
Üstelik bu konuda bizim için önemli olan şey, islâm uygarlığının maddî ve kurumsal alanda —orijinalliğe ve iç dengeliliği yanında— ulaştığı parlaklık değildir. Bizi asıl ilgilendiren şey, bu alanda müslüman ümmetinin karakteristik özelliklerinden biri haline gelen diğer uygarlıklar arasındaki kendine özgü olma durumudur.
Bilindiği gibi eski ve çağdaş bütün uygarlıkların üretim tarzı, yapı stili ve sosyal kurumlan ile insan hayatının anlamı ve amacı konusundaki yaklaşımları arasında sıkı bir bağ vardır.
Gerçi doğal olarak bütün uygarlıklar arasında bir çok ortak unsur vardır. Bunun sebebi, insanoğul-larının belirli ortak eğilim ve ihtiyaçlara sahip olmalarıdır. Elbise, konut, besin, savaş araçları ve benzerleri gibi.
Fakat uygarlıklar değerlendirilirken bu kaçınılmaz temel ihtiyaçlan karşılama tarzlarına bakılmaz. Asıl önemli olan hayatın seçime ve tercihe dayalı, inanılan insan kavramı ile güdülen hayat amacından etkilenen ve hayatın bütün alanları ile birlikte sözünü ettiğimiz zarurî ihtiyaçlar kesimini de etkileyerek onlara orijinal bir nitelik kazandıran cephesidir.
Meselâ, ev konusunu ele alalım. Ev aslında, fonksiyonu itibarı ile insanın sığınağı, barınağı ve dinlenme yeridir. Fakat eğer islâm uygarlığının yapı stili ile meselâ, çağdaş Batı uygarlığının yapı stilini ana hatları ile karşılaştırırsak büyük temel yaklaşım farkları ile bu temel yaklaşım farklarından kaynaklanan uygulama farkları ortaya çıkar.
Meselâ; islâm uygarlığının yapı tarzına göre evlerde aranacak ilk özellik edepler, ahlâklar, ırz ve namuslar için bir "korunak" olmalarıdır. Oysa çağdaş Batı uygarlığının temel algısına göre ev, korunması gereken her şeyin "sergilenme" ve "açılma" yeridir.
Müslüman evde ziyaretçiler ve konuklar evin hanımını görmez. Çünkü evin hanımı, yabancılardan sakınılması gereken bir "namahrem"dir. Bundan dolayı konuk için evde belirli bir yer ayrılır. Eve gelen konuklar burada karşılanır, burada ağırlanır ve eğer yemeğe çağrılı ise burada kendisine yemek ikram edilir. Böylece ne o ev halkını ve ne de ev halkı onu görür. Ayrıca ev halkı erkek konuklar tarafından görünmeksizin ve sıkışıklığa uğramaksı-zın hayatının gerekli fonksiyonlarını yerine getirebilmelidir. Bunun ilk şartlarından biri yatak odasının evin ön taraflarında değil, bakışlardan uzak arka taraflarında olmasıdır. Çünkü yatak odaları, ayni zamanda ev halkının soyunup giyindiği ve elbiselerini sakladığı yerlerdir. Ayrıca bu odalara girebilmek için içerdekilerden izin istemek gerekir. Bu izin isteyecekler arasında evin bulûğ çağına ermemiş çocukları ile evin hizmetçisi bile vardır. Nitekim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:
"Ey mü'minler, eliniz altında 'bulunan köleler ve hizmetçiler ile henüz bulûğ çağına ermemiş çocuklarınız günün şu üç vaktinde odalarınıza girebilmek için izin istesinler. Sabah namazından önce, öğleden sonra elbiselerinizi çıkarıp yatacağinız sırada ve yatsı namazından sonra. Bunlar üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunlar dışındaki zamanlarda çocuklarınız ile hizmetçilerinizin izinsiz odanıza girmeleri ne sizin için ve ne de onlar için sakıncalı değildir, biribirlerinizin yanına serbestçe girip çıkabilirsiniz.
İşte Allah, böylece size ayetlerini açıklıyor. O her şeyi bilen, hikmet sahibidir." (Nur/58)
Şimdi buna karşılık bir de çağdaş cahiliye uygarlığının normal bir evine bakalım. Bu evde yatak odası islâm evinin tam tersine yola, caddeye açıktır. Bunun gerekçesi de bu odanın mümkün olduğu kadar çok ışık ve hava almasıdır. Oys^ı bu insanların içlerindeki açılıp saçılma eğilimini saklamaya yetmeyecek olan bir bahanedir. Gayet doğaldır ki, bu evlerde "girilmez" hiç bir yer yoktur. Çünkü bu cahiliye uygarlığının yabancılardan saklanması gereken hiç bir mukaddesatı yoktur.
Bu ev örneğini vermekle dikkatleri şu gerçeğe çekmek istiyoruz: Uygarlıkların maddî ve kurumsal biçimleri, baslıbaşına birer amaç değil, sözkonu-su uygarlıkların dayanağını oluşturan temel kavramları açıklayan birer araçtırlar. Her uygarlığın kriteri, gerçek değer ölçüsü bu temel kavramlardır. Sanat ve estetik, bu kavramların arkasından gelir. Gerçi sanat ve estetiğin de kendine özgü kriterleri vardır. Tıpkı sanat ve estetiğin toplumsal gelişmişliği belirleme konusunda ağırlıklı bir yeri olduğu gibi. Fakat hiç bir zaman uygarlığı değerlendiren temel kriter olamaz. Çünkü sanat ve estetik uygulama ala* nında beliren bir "yaratıcılık "tır ve hiç bir topluma özgü bir özellik değildir. Tersine yüce Allah'ın (c.c.) mü'min-kâfir bütün insanlara sunduğu çeşitli bağışlardan biridir. iBlindiği gibi, O, bize bu konuda şöyle buyuruyor:
"Her ikisini, hem berikileri ve hem de ötekileri, Rab-binin bağışı ile destekleriz. Rabbinin bağışı hiç kimseye kapalı değildir." (İsra/20)
"Temel kavramlar" konusuna döndüğümüz takdirde islâm uygarlığının diğer uygarlıklara benzemezliği, onlar arasındaki ortaksız tekliği elle tutulur biçimde karşımıza çıkar. Tıpkı daha önce islâmî ilim hareketi konusunda olduğu gibi. Neden derseniz, meselâ "yeryüzü kalkınması" yeryüzündeki halifelik fonksiyonunun gereklerinden birini gerçekleştirmek üzere, her uygarlığa mensup insanın giriştiği bir eylemdir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Hani Rabbin, meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi." (Bakara/30)
"Sizi topraktan yaratan ve yeryüzünün imarına memur kılan O'dur." (Hud/61)
Fakat ilâhî metod uyarınca yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmek, diğer milletlerde bulunmayan ve sırf müslüman ümmete özgü olan bir niteliktir. Gerçi bu kalkınma eyleminin harcanan emek, sanat ve üretim mahareti gibi niteliklerinde her uygarlık ortaktır.
İslâm uygarlığına bu açıdan bakınca ilk plânda dikkatimizi çeken şey, onun insanı bir bütün olarak ele alması; yani insana hem ruhunu, hem bedenini, hem dünyasını hem Ahiretini, hem temel değer yargılarını ve hem de ahlâkını gözönünde tutan somut bir denge ile yaklaşmasıdır.
Meselâ, kasaba ya da semt mescidi (camii) o yörenin hem temel yapısı ve hem de ana sosyal kurumudur. Burası yörenin hem ibadet ve hem de toplantı yeridir. Küçük-büyük bütün yöre halkının öğrenim gördüğü, bilmediklerini öğrendiği medrese de orada bulunur.
Kısacası mescidde dünya ile Ahiret biraraya gelir. Burada insanlara Allah ve Ahiret günü hatırlatılır. Yalnız bu hatırlatma, insanlann dünya kalkınmasını tamamen bir yana bırakarak sırf Ahirete yöneltilmeleri amacı ile yapılmaz, bunun yerine kalb-leri Ahirete bağlı kalarak dünya kalkınmasına girişmeleri amaçlanır. Eğer böyle olursa insanlann dünyadaki bütün çalışmaları, geniş kapsamlı anlamı ile "ibadet" olur. O zaman da mescid, fertlerin manevî "azık"la azıklanarak dışardaki dünya işlerini gönül huzuru ve dinlenmiş sinirlerle yapma imkânına kavuştukları bir yer olur. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Onlar
ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah'ı anmakla tatmin olur. Haberiniz olsun ki,
kalbler
Ayrıca mescid, semt halkının tanışma, kaynaşma ve islâm'a özgü kardeşlik ve sevgi duygularının pekişme yeridir.
islâm uygarlığındaki mescidin yerine çağdaş ca-hiliye uygarlığındaki gece kulübünü, dans salonunu ve meyhaneyi koyunuz. Çünkü bu uygarlığın anlayışına göre insanların dinlenme yerleri buralardır. Yani onlara göre ertesi sabah canlı ve enerjik bir şekilde is bası edebilmesi için gereken huzur ve morali buralardan sağlayacaktır.
Şimdi bu iki uygarlık arasındaki farkı görüyor musun?!
İslâm uygarlığı bilim, sanayi ve ticaret gibi yeryüzü kalkınmasını sağlayan bütün faaliyet türlerini geliştirir, bütün üretim dallarında en yüksek düzeye ulaşmaya çalışır, fakat bütün bu çabaları sırasında helâl ve haram ilkesine, ahl^k değerlerine, Allah'a ve Ahiret gününe inanmış olmanın davranışsal gereklerine bağlı kalır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"O (Allah), yeryüzünün önünde boyun eğmesini, emrinizde olmasını sağladı. Buna göre onun etrafında geziniz ve içerdiği rızık kaynaklarından yiyiniz. Sonunda O'na döneceksiniz." (Mülk/15) "Allah'ın sana verdiği nimetler aracılığı ile Ahiret yurdunu ara, fakat dünyadaki payını da unutma." (Kasas/77)
Nitekim müslümanlar, ilk kuşakları döneminde sosyal hayatın her kesiminde faal ve gelişmiş bir ümmet idiler.
Dünya ticareti, Çin'den Avrupa'ya kadar onların elindeydi. Bunun doğal uzantısı olarak Asya ve Afrika kıtaları ile Avrupa kıtasının içerlerine kadar sokulan bütün deniz ve kara ulaşımı da onların denetimi altında idi.
Çeşitli islâm merkezleri, o dönemlerde gerçekleştirilebilen bütün sanayi dallarında en yüksek düzeye erişmişlerdi.
İslâm dünyasının ilim kurumlan da islâmî ilimlerden tıp ilmine, astronomiden fiziğe ve kimyadan matematiğe kadar bütün bilim ve araştırma dallarında hem hoca ve hem de öğrencileri ile birer an kovam gibi işliyordu. Bunların tümü islâm ümmetinin ortaya koyduğu birer uygarlık tezahürü idi.
Fakat bütün bunlar, şu veya bu yolla yeryüzünde egemen olmuş her milletin ortaya koyabileceği gelişmelerdir. Egemen milletler, bu faaliyet alanlarında ortaya koydukları sonuçların insanî değeri ile değil, gösterdikleri gelişmenin düzeyine göre sıralanırlar.
Fakat îslâm uygarlığını diğer uygarlıklardan ayırarak ona rakipsizlik kazandıran özellik, yeryüzünde egemenlik kurmuş bütün milletlerin gelişme gösterdikleri bütün alanlardaki gelişmelerini ilâhî metod uyarınca göstermiş olmasıdır.
Örnek verecek olursak, îslâm uygarlığı, Büyük Okyanus'tan Atlas Okyanusu'na uzanan geniş alan üzerinde ticarî egemenlik kurdu. Fakat müslümanla-rın bu yaygın ve uzun süreli ticarî egemenlikleri, hangi bahane ile olursa olsun, günümüz cahiliye uygarlığının döneminde olduğu gibi, diğer milletlerin ekonomik kaynaklarını yağmalayarak en yüksek oranlı kâr elde etmeyi amaçlanan bir sömürü düzenine yolaçmadı. Bunun yerine müslüman tüccarlar vardıkları her yere ticaret mallan ile birlikte İslâm kişiliğini, İslâm dürüstlüğünü ve İslâm ahlakını taşıdılar ve bunun sonucu olarak Endonezya ve çoğu Afrika ülkelerinde olduğu gibi ulaşabildikleri her yerde İslâm dininin yayılmasını sağladılar.
İslâm uygarlığı, ticarette olduğu gibi sanayide de olanca gelişme gücünü ortaya koyarken bütün enerjisini insana yarar sağlayan, hayatı kolaylaştırıp güzelleştiren alanlarda yoğunlaştırıyor. Aynı zamanda mubahlık sınırlarına bağlı kalıyor. Mubahlık sınırlarının hoş gördüğü orandaki ziynete ve güzelliğe yer veriyor. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"De ki; 'Allah'ın kullan için ortaya çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?' De ki; 'Bunlar dünya hayatında inananlara aittir, Kıyamet gününde de yalnız onların olacaklardır." (Araf/32) "Allah hayvanları da sizin için yarattı. Onlarda sizin için ısı kaynağı ile daha bir çok yararlar vardır. Bazılarım da yeisiniz. Bunun yanında onları sabahleyin meraya götürüp akşamleyin geri getirişiniz sırasında sizin için güzel manzaralar vardır." (A'raf/ 32)
Fakat îslâm sanayii, günümüzün Batı kapitalizminde görüldüğü gibi sırf fabrikatörlerin haram kazançlarına yenilerini eklemek amacı ile aslında hiç bir ciddi yarar sağlamayan malların üretimine göz-yumarak insanların paralannı boş yere harcamaz, onları saçma-sapan faaliyetler ile oyalamaya girişmez. Bunun yanında insanları sırf dünya ile uğraştırıp gerek Ahireti ve gerekse yeryüzünde gerçekleştirilmesi gereken yüce değerleri unutmalarına meydan vermez. Bilindiği gibi bu yüce değer ve fonksiyonların başlıcaları doğru inancı dünyada yaygınlaştırmak, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, toplum hayatında ilâhî adaleti gerçekleştirmek ve bu amaçlara tümü ile ulaşabilmek için gerekli biçimde cihad etmek, mücadele vermektir.
Şunu da hemen belirtelim ki, maddeci uygarlık, müslümanları bütün bu fonksiyonlardan alıkoyunca İslâm devleti zayıfladı ve ilerde sapma akımını ayrıntılı biçimde anlatırken belirteceğimiz üzere üzerlerine Moğollar çullanıverdi.
Tıpkı bunlar gibi îslâm uygarlığı bilimsel gelişimini ortaya koyuyor. Fakat bu bilimsel gelişim, daha önce belirttiğimiz gibi ne inanç sapıklığına, ne ahlâk bozgununa ve ne de yeryüzünde kötülüğün yayılmasına yolaçmıyor.
Öteyandan îslâm uygarlığı düşünce ve sanat alanında gelişiyor. Fakat her iki gelişme de ilâhî metoda bağlı kalıyor. Bunun sonucu olarak ne düşünce alanının gelişmesi, ne Allah'ın varlığını inkâr etmeye (ateizm'e) ve ne de sanatsal faaliyetler yozlaşmaya, ahlâk bozgununa ya da çağdaş cahiliye uygarlığında olduğu gibi insan fıtratını yoketme çılgınlığına yolaçıyor.
Bunlar yanında İslâm uygarlığı, diğer uygarlıklarda benzeri bulunmayan çeşitli kurum ve düzenlemeler geliştirdi. Bunlann başlıcaları olarak Beytül-mal'ı, ahlâk zabıtası kurumunu, iyiliği emrederek kötülükten alıkoymakla görevli gurupları; öğretim-eğitim, sağlık hizmeti, kimsesizlerin ve düşkünlerin gözetimini üstlenmek gibi amaçlarla kurulan vakıf müesseselerini sayabiliriz. Örnek verecek olursak İslâm şehirlerinin bütün büyük mescidlerinin (camilerinin) yanıbaşında bulunan medreselere bağlı vakıflar görülür. Bu vakıflar sözkonusu medreselerin hem hocalarına ve hem de öğrencilerine maaş bağlayarak bu kimselerin geçim derdi ile hiç uğraşmak-sızın kendilerini ilim öğretim ve öğrenimine adamalarını amaç edinmiştir.[21]
Kısacası
bu uygarlık
* * *
Bu kitabın şu ana kadarki sayfaları boyunca İslâm ümmetinin en bariz karakteristiklerinden söz-ettik. Aynı zamanda ilk örnek kuşağın bu karakteristikleri pratiğe uygulamada ulaştığı yüksek düzeyi de vurguladık. Bu arada her karakteristikten söz-ederken şunu da vurguladık ki bu karakteristiklerin her biri, varoluşları açısından, sırf o örnek kuşağa özgü özellikler değildir. Tersine onlar, bu ümmetin hayatına damgalarını basan —ya da öyle olması gereken— sürekli niteliklerdir. Sırf bu örnek kuşağa özgü olan şey, bu karakteristiklerin varlığı değil, bu karakteristikler alanında erişilen rakipsiz uygulama düzeyi ve bu düzeyde İslâmiyetin idealizmi ile pratiğini ayni anda yansıtmış olmasıdır.
Birçok sebebin ortak sonucu olarak İslâm ümmeti, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile arkasından gelen raşit halifeler döneminde ulaşılan bu rakipsiz uygulama düzeyini koruyamayarak birçok alanda gerilemeye uğradı.
Fakat bu demek değildir ki İslâm sona erdi. Bu sözümüz ilk önce, böyle sanan bazı iyi niyetlileredir. Onlar bu ümmetin zirve dönemini bütün şan ve azameti ile gözlemledikten sonra arkasından gelen gerileme dönemi karşısında ürküntüye kapılmaktadırlar. Bu sözümüzün asıl muhatabı ise aslında, bu dinin düşmanları olan kötü niyetli kimselerdir. Onlar yüreklerinde çöreklenen kinin dürtüsü ile insanları bu dinin hayata yeni baştan egemen olacağı hususunda umutsuzluğa düşürmek amacında-dırlar. Şöyle demek istiyorlar; "Yeni baştan geri geleceğini beklediğiniz İslâmiyet nerede? O ortaya çıkışından bir, bilemediniz iki kuşak sonra, hem de bir daha geri gelmemek üzere sona erdi!"
Oysa eğer İslâm ümmeti, bu dinin ortalama düzeyini sürdürmüş olsaydı, o ideal düzeyin altına düşülmüş olması bizim için bu kadar üzücü olmazdı. Çünkü o rakipsiz ideal düzey, bütün müslümanlann omuzlarına yüklenmiş bir zorunluluk değildi. Yüce Allah (c.c.) bu düzeyde olmayı hiç bir müslümana farz kılmamıştı. Bu düzey" Peygamberimizin (s.a.v.) dizi dibinde eğitip yetiştirdiği o rakipsiz kahramanların —deyim yerinde ise— imrenilecek bir nafilesi idi.
Buna göre eğer îslâm ümmeti, yüce Allah'ın (c.c.) farz kıldığı asgarî İslâm düzeyini sürdürseydi, yeryüzü hayır içinde kalacak ve insanlık tarihinin çizgisi bugünkünden farklı olacaktı. Bu sırf îslâm ümmeti için değil, bütün insanlık böyledir. Çünkü yüce Allah (c.c.) bu ümmeti, tarih sahnesine çıkardığı andan beri, bütün insanlığın kaderinin onun kaderine bağlı olmasını dilemiştir. Eğer bu ümmet, fonksiyonunu istenen biçimde yürütürse hem kendisini ve hem arkasından gelen bütün insanlığı mutluluğa ulaştırır. Buna karşılık fonksiyonunu savsaklarsa cahiliye zihniyeti yeniden hortlayarak yeryüzüne hakim olur.
Durum
ne olursa olsun, tarihin belgelediği gerçek şudur ki, bu ümmet,
Gelecek bölümde bu ümmetin uzun tarihi boyunca beliren sapma akımından sözetmek istiyoruz.
[1] Buharî, Müslim.
[2] Al-i İmran Suresi, 110.
[3] "Dirasatün Kuraniyye"
[4] Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyen okuyucular "Dirasatün Kur'aniyyetün" adlı eserimizin "Allah'a İman", "Ahiret Gününe İman", "Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere İman", "Peygamber Kıssaları", "Adem ile Şeytan", "lailâheillellah ahlâkı" başlıklarını taşıyan bölümleri ile "Menhecut Terbiyet-il İslâmiyeti" adlı eserimizin "İlk İslâm Cemaatı Nasıl Yetişti?" başlıklı bölümüne başvurabilirler.
[5] Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler "Mefahimun Yen-beğı en Tusahhaha" adlı eserimizin "Lailâheillallah Kavramı" başlıklı bölümüne başvurabilirler.
[6] Bakınız, İbni Cerir Tefsiri, C: I, 3.80.
[7] Nitekim Buharı ile Müslim'de yeralan bir hadise göre Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- eşi Esma, o sırada henüz müşrik olan annesi ile ilişkilerini sürdürüp sürdüremeyeceğini sormuş ve Peygamberimiz kendisine "Evet, annenle ilişkilerini devam ettir" buyurmuştur.
[8] Enfal Suresi,75.
[9] Buharî, Müslim.
[10] Hatta Mısır'da, Şam'da ve diğer bir çok yerlerde eski dinlerine bağlı kalmakta devam eden bir çok hristiyanlar daha önce konuştukları dilleri tamamen unutarak tek dil halinde arapçavı kullanmaya yöneldiler.
[11] Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler "Mezahibu fıkriy-ye muasıre" (Çağdaş Fikir akımları) adlı eserin "Demokrasi" bölümüne başvurabilirler.
[12] Bu kitabın ilerdeki bölümlerinde anlatılacağı üzere gerek hristiyanların ve gerekse yahudilerin insanlık önderliğini ele geçirmeleri müslümanların bu misyona lâyık olma niteliklerini yitirmelerinden sonra meydana çıkmıştır.
[13] Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler "Mezahibu fikriyye muasıre" adlı eserimize başvurabilirler.
[14] Tecdid-i Tefldr-i dini fil islâm, Muhammed İkbal Prof. Abbas Mahmut, s. 150.
[15] Efsanenin, gerçeğin bir parçasını alıp sonra onu nasıl çarptığına dikkat edilmelidir.
[16] Dikkat edilirse bu Havva sembolü ile karşı karşıyayız.
[17] Oysa yakın zamanlarda bilim adamlan evrenin sonradan yaratılmış olduğunu, bir yokluk döneminin arkasından varolduğunu, ezeli olmadığını, ebedi de olmayıp günden güne yokolmaya doğru gittiğini kanıtlamışlardır.
[18] Yalnız müslümanlar eski yunan felsefesini yararlı sanıp iktibas etmekle yanılgıya düştüler. İlerde anlatacağımız üzere bu hatayı bilmeyerek yaptılar.
[19] (1) Bir de buna karşılık eski Mısır Milli Eğitim Bakanı Taha Hüseyin'in, müslümanların apışma dönemlerine rastlayan şu sözlerine bakınız: "Eski Yunan mitolojisini okumayan kimse edebiyatçı olamaz."
[20] Buna karşılık müslümanların son uygarlık alıntıları sırasında asalet ve orijinalliklerini yitirince nasıl şahsiyet erimesine ve dağılmaya uğradıklarını ibretle gözlemek gerekir.
[21] Bu konuda İslâm tarihi boyunca hastalarına bedava tedavi hizmeti veren çok sayıdaki hastanenin ayrıntılı tarihçesini incelemek gerekir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi