G İ R İŞ - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 2. Sayfa
GİRİŞ
Bu küçük kitabın meydana geliş nedeni, 1352 Hicri (1933) de benim Tercüman-ül Kur’an dergisini henüz yeni yayınlamaya başlamışken bir zâtın[1] bana uzun bir mektup yazarak, Kur’an-ı Kerim’i okurken cebir ve kader meselesiyle ilgili ortaya çıkan sorunların çözümü için ricada bulunmasıdır. Ona göre bazı ayetler cebriyeti vurgularken bazıları da kaderiyete ağırlık veriyor ve bu iki tür ayetler arasında öyle bir çelişki görülüyordu ki, kolay kolay ortadan kaldırılamazdı. Ben bu mektubu olduğu gibi dergimde yayınladım ve buna cevap olarak ayrıntılı bir yazı yazdım. İşte bu mektupta sorulan sorular ve verilen cevaplar şimdi bir kitap haline getirilmiştir. Mektupta şöyle deniliyordu:
“İnsanın ödüle ve cezaya tabi olması zaten fiil ve hareketlerinin iradesine ve niyetine bağlı olmasını ve bu irade ve niyeti üzerine başka bir gücün tasarrufunun olmamasını gerektiriyor. Kur’an-ı Kerim’in tüm öğretilerinin özü zâten, insanın amellerinden sorumlu olarak sorguya tabi tutulması, dalalet ve hidayet, azap ve sevap, nikbet ve servet, musibet ve rahatlık gibi, dünya ve âhiret tartılarında tartılmaları ve bunun için bazı özel ilke ve kriterlerin olmasıdır. Ancak, Kur’an’ın bazı ayetlerinden de insan iradesinin, İlâhi iradeye tabi olması anlamı da çıkmaktadır.
Örneğin, dalalet ve hidayet konusunda bazı açık ve net ayetler bulunmaktadır. Bunlarda nur ve zulmet, iman ve küfr, hidayet ve dalalet yollarını seçmenin insanın kendi irade ve çabasına bağlı olduğu kaydedilmiştir:
إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً
“Gerçekten biz ona yol gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.” (El-İnsan: 3)
وَهَدَيْنَاه النَّجْدَيْ
“Ona her iki yolu gösterdik” (El-Beled: 10)
وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا
“Bizim yolumuzda mücadele edenleri doğru yolumuza hidayet ederiz” (El-Ankebût: 69)
وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ
“İsteyen iman etsin, dileyen iman etmesin” (El-Kehf: 29)
Diğer tarafta öyle âyetler var ki, onlarda bu şeylerin İla-hi iradeye bağlı olduğu açıklanmıştır.
Örneğin:
فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir.” (İbrahim: 4)
مَّا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللّهُ
“Allah istemedikçe iman edecek değillerdir”(El-En’am: 111)
فَمَن شَاء ذَكَرَهُ
“İsteyen ondan öğüt alabilir” (El-Müddesir: 55)
إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ
“O Kur’an, bütün âlemlere bir öğüttür. Sizden, doğru yolda gitmek isteyenler için” (Et-Tekvir: 27–28)
Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayetlerde insan iradesinin Kur’an’dan hidayet alması istenmiştir. Bununla birlikte aşağıdaki âyetlerde ise insan iradesine pranga vurulmuş ve Allah’ın iradesine tabi tutulmuştur:
وَمَا يَذْكُرُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ
“Allah istemedikçe, öğüt alamazsınız” (Müddessir: 56)
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ
“Allah istemedikçe bir şey isteyemezsiniz” (El-İnsan: 30)
Sapıklık için şöyle bir kuraldan bahsedilmektedir:
“Bununla (Kur’anla) birçoklarını dalalete düşürür” (El-Bakara: 26)
وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمِينَ
“Allah zâlimleri dalâlete düşürür” (İbrahim: 27)
بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ
Hayır; Allah, inkarları dolayısıyla ona (Kalplerine) mühür vurmuştur." (Nisa: 155)
صَرَفَ اللّهُ قُلُوبَهُم بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُون
“Allah onların kalplerini, anlamaz bir kavim oldukları için hakkı kabulden çevirmiştir.” (Et-Tevbe: 127)
Ve hidayet için şu şartlar açıklanmıştır:
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى ُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ
"Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir." (Tevbe: 115)
قُلْ إِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ
“Allah dilediğini saptırır kendisine yönelenide doğru yola iletir” (Er-Ra’d: 27)
وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا
“Bizim yolumuzda mücadele edenleri doğru yolumuza hidayet ederiz.” (El-Ankebût: 69)
وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْواهُمْ
“Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların hidayetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar.” (Muhammed: 17)
Buna benzer başka Kur’an ayetleri bulmakla birlikte bazı ayetler var ki, bunlarda herhangi bir şart ileri sürülmeden dalâlet ve sapıklığın Allah’ın iradesine veya fazlına tabi olduğu açıklanmıştır. Örneğin:
فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ
“Allah kimi isterse dalâlete sevk eder, kimi isterse hidâyete erdirir” (İbrahim: 4)
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ
“Allah istemedikçe, siz bir şey isteyemezsiniz.”
Aynı şekilde, azap ve mağfiret konusunda bazı açık ve net kurallar belirlenmiştir:
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ
“Bir zerre kadar ağırlıkta hayır işleyen onu (mükâfatını) görür” (Ez-Zilzâl: 7)
لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ
“Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (El-Bakara: 286)
مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاء فَعَلَيْهَا
“Salih amel işleyen, kendi lehine; kötülük eden de kendi aleyhine fenalık eder.” (El-Casiye: 15)
Diğer tarafta Kur’an’da şöyle denilmektedir:
يَغْفِرُ لِمَن يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ
“O dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır” (Âl-i İmran:129)
Yani azap ve mağfiret de İlâhi iradeye tabidir. Mağfiretle ilgili denilebilir ki, Allahü Teala, er-hamer’râhimin (merhamet edicilerin en merhametlisidir) kendi rahmetiyle günahkârları bağışlayabilir. Ama “يُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ (O dilediğini bağışlar dilediğini azaplandırır)nin bu tevili zordur. En fazla diyebiliriz ki, Yüce Allah günahkârlardan bazısını bağışlar ve bazısını azaplandırır, ancak tüm âyetin karinesi bunu kuvvetlice kanıtlamamaktadır.
Yoksulluk ve sefalet varlık ve servet hakkında Kur’an-ı Kerim’de geçmiş milletlerle ilgili tarihi kayıtlar da şu ilke teyid edilmiştir: İkbâl, tantana ve şöhret aslında iman ve takva, dürüst bir hayat, sâlih amel ve doğa yasalarına uymaya bağlıdır ve buna aykırı davrananlara felaket, âfet, sefalet, zillet ve İlâhi gazap inmektedir. Nitekim şöyle buyurulmaktadır:
وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيهِم مِن رَبِّهِمْ لأكَلُواْ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِم
“Eğer onlar Tevrat ve İncil hükümlerini ve Rabbleri tarafından kendilerine inzal olunan şeyleri dosdoğru tutsalardı (tatbik etselerdi) üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi (Her taraftan Allah’ın nimetlerine gark olurlardı.)” (El-Maide: 66)
Ancak öte yandan, Kurfan-ı Kerim ‘de şöyle âyetler de vardır:
وَاللّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
“Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (El -Bakara: 212)
اللّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ
"Allah dilediğine rızkını bollaştırır." (Rad: 26)
وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاءَ
“Dilediğini aziz ve dilediğini zelil eylersin.” (Âl-i İmran: 26)
Sıkıntılar ve rahatlıkla ilgili de açık buyruklar vardır:
وَمَا أَصَابَكُم مِن مُصِيبَةٍ فَبِمَاكَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ
“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir.” (Eş-Şura: 30)
Ancak diğer tarafta şu âyet de vardır:
وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِندِ اللّهِ
“Eğer onlara bir bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah katındandır” derler. Eğer onlara bir fenalık dokunsa: “Bu senin yüzündendir” derler. De ki: Hepsi Allah'tandır.” (En-Nisa: 78)
Ancak bunun yanı sıra başka bir âyette şöyle denilmiştir:
مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden her kötülük kendindendir.” (En-Nisa: 79)
Kur’an-ı Hakim’den sonra hadislere baktığımızda, bunların birçoğunun insanın çaresiz ve yetkisiz olduğunu gösterdiğini görürüz. Örneğin:
إذَا سَمِعْتُمْ بِجَبَلٍ زَالَ عَنْ مَكَانِهِ فَصَدِّقُوا بِهِ وَ إذَا سَمِعْتُمْ بِرَجُلٍ تَغَيَّرَ عَنْ خُلُقِهِ فَلاَ تُصَدِّقُوا بِهِ فَإِنَّهُ يَصِيرُ عَلَى مَا جُبِلَ عَلَيْهِ
“Eğer bir dağın yerinden oynadığını duyarsanız, onun öyle olduğunu doğrulayabilirsiniz; ama bir kişinin kendi huyundan farklı davrandığını duyarsanız, bunu hiç doğrulamayın, çünkü bir kişi ancak kendi hamuruna göre yapılır.”
إِنَّ القُلُوبَ بَيْنَ أَصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ اللَّهِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ
“Kalpler Allah’ın iki parmakları arasındadır; onları dilediği şekilde değiştirir.”
Ya da, bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:
“İnsanlar da yaratılmıştır, bunlardan bazısı Müslüman yapılmıştır.”
Ben bu itirazları buraya biraz özetle ama aynen aktardım. Şüphesiz, takdir veya kader meselesi dünyada dinler doğduğundan beri vardır ve şimdiye kadar kesin bir çözüme kavuşmamıştır. Her din bununla ilgili olarak birşeyler söylemiştir, ama ifrat ve tefritle. Eğer Hindistan’da ve Yunanistan’da yeniden doğuş (re-enkarnasyon) ve hayat veya kader çizgisi insanı tamamen çaresiz ve yetkisiz hale getirmişse, İran’ın ateş ocaklarında da Tanrı adeta gereksiz veya yararsız bir varlığa dönüşmüştür. Batılı filozofların bir bölümü Yaradan’ı bir saat yapımcısı düzeyine indirgemiştir ve onlara göre bu yapımcı, saati yaptıktan ve ilke ve kurallarını getirdikten sonra işe yaramaz bir organ haline gelmiştir. Bizde de cebir ve kaderle ilgili tartışmalar hiddet ve şiddetten uzak değildir. Gayet tabii ki, nazarî açıdan terazinin iki yanında bulunan iman ve akıl arasında bir denge kurmak hayli zordur, ama bunu kendi haline bırakmak da mümkün değildir. Gerçi benim görüşüme göre kaza ve kader imanın bir parçası değildir ve sadece tartışılan bir konu niteliğindedir; ancak bazı itirazcılara göre Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde görünürde bir çelişki bulunduğu için bunu ciddi olarak ele almalıyız.
Mesele her ne kadar çok eski ve lehine ve aleyhine birçok şey yazılmışsa da,
Bu devirde mey ayrı, kadeh ayrı, Cem ayrı olduğu için çağımızın istidlal ve istinbat sonuçlarına (tartışma yöntemlerine) göre bu konunun ele alınması gerekmektedir.”
Bu kitapçık ilk önce yukarıdaki mektuba cevap olarak kaleme alınmıştı ve bunun amacı, Kur’an-ı Hakim ‘in bazı ayetleri arasında görünürde görülen çelişkiye son vermekti. Ancak bu vesile ile tartışılan konular, felsefe, etik, sosyal bilimler ve diğer bilim dallarında cebir ve kader meselesiyle karşılaşan herkese düğümün çözümünde yardımcı olabilir. İşte bu yarar göz önünde bulundurularak bu risale şimdi bir kitap olarak yayımlanmaktadır. Bunun sonuna, meselenin daha da açıklık kazanması içinde başka bir makalemi ilave olarak ekliyorum.
EBU’L A'LA
[1] Kayda geçsin diye bunu açıklamakta sakınca görmüyorum ki, bu zat Çavduri Gulam Ahmed Pervez’di.
İslami Okul Okulların En Önemlisi