Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

G İ R İŞ - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 2. Sayfa

GİRİŞ

 

Bu küçük kitabın meydana geliş nedeni, 1352 Hicri (1933) de benim Tercüman-ül Kur’an dergisini henüz yeni ya­yınla­maya başlamışken bir zâtın[1] bana uzun bir mektup yazarak, Kur’an-ı Kerim’i okurken cebir ve kader meselesiyle ilgili ortaya çıkan sorunların çözümü için ricada bulunmasıdır. Ona göre bazı ayetler cebriyeti vurgularken bazıları da ka­deriyete ağırlık veriyor ve bu iki tür ayetler arasında öyle bir çelişki görülüyordu ki, kolay kolay ortadan kaldırılamazdı. Ben bu mektubu olduğu gibi dergimde yayınladım ve buna ce­vap olarak ayrıntılı bir yazı yazdım. İşte bu mektupta soru­lan sorular ve verilen cevaplar şimdi bir kitap haline getiril­miştir. Mektupta şöyle deniliyordu:

“İnsanın ödüle ve cezaya tabi olması zaten fiil ve hare­ketlerinin iradesine ve niyetine bağlı olmasını ve bu irade ve niyeti üzerine başka bir gücün tasarrufunun olmamasını gerektiri­yor. Kur’an-ı Kerim’in tüm öğretilerinin özü zâten, insanın amelle­rinden sorumlu olarak sorguya tabi tutulması, dalalet ve hidayet, azap ve sevap, nikbet ve servet, musibet ve rahatlık gibi, dünya ve âhiret tartılarında tartılmaları ve bu­nun için bazı özel ilke ve kriterlerin olmasıdır. Ancak, Kur’an’ın bazı ayetlerinden de in­san iradesinin, İlâhi iradeye tabi olması anlamı da çıkmaktadır.  

Örneğin, dalalet ve hidayet konusunda bazı açık ve net ayetler bulunmaktadır. Bunlarda nur ve zulmet, iman ve küfr, hidayet ve dalalet yollarını seçmenin insanın kendi ira­de ve çabasına bağlı olduğu kaydedilmiştir:

 

إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً

“Gerçekten biz ona yol gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.” (El-İnsan: 3)

 

وَهَدَيْنَاه النَّجْدَيْ

 “Ona her iki yolu gösterdik” (El-Beled: 10)

 

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا

“Bizim yolumuzda mücadele edenleri doğru yolu­mu­za hida­yet ederiz” (El-Ankebût: 69)

 

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ

 “İsteyen iman etsin, dileyen iman etmesin” (El-Kehf: 29)

Diğer tarafta öyle âyetler var ki, onlarda bu şeylerin İla-hi ira­deye bağlı olduğu açıklanmıştır.

Örneğin:

 

فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir.” (İbrahim: 4)

مَّا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللّهُ

“Allah istemedikçe iman edecek değillerdir”(El-En’am: 111)

 

فَمَن شَاء ذَكَرَهُ

“İsteyen ondan öğüt alabilir” (El-Müddesir: 55)

 

إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ

“O Kur’an, bütün âlemlere bir öğüttür. Sizden, doğru yol­­da gitmek isteyenler için” (Et-Tekvir: 27–28)

Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayetlerde insan iradesinin Kur’an’dan hidayet alması istenmiştir. Bununla birlikte aşa­ğıdaki âyetlerde ise insan iradesine pranga vurulmuş ve Al­lah’ın iradesine tabi tutulmuştur:

 

وَمَا يَذْكُرُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ

“Allah istemedikçe, öğüt alamazsınız” (Müddessir: 56)

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ

“Allah istemedikçe bir şey isteyemezsiniz” (El-İnsan: 30)

Sapıklık için şöyle bir kuraldan bahsedilmektedir:

“Bununla (Kur’anla) birçoklarını dalalete düşürür” (El-Ba­kara: 26)

وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمِينَ

 “Allah zâlimleri dalâlete düşürür” (İbrahim: 27)

 

بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ

Hayır; Allah, inkarları dolayısıyla ona (Kalplerine) mühür vurmuştur." (Nisa: 155)

 

صَرَفَ اللّهُ قُلُوبَهُم بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُون

 “Allah onların kalplerini, anlamaz bir kavim oldukları için hakkı kabulden çevirmiştir.” (Et-Tevbe: 127)

Ve hidayet için şu şartlar açıklanmıştır: 

 

  وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى ُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ

"Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra sakı­na­cakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları sap­tıra­cak değildir." (Tevbe: 115)

 

قُلْ إِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

“Allah dilediğini saptırır kendisine yönelenide doğru yola iletir” (Er-Ra’d: 27)

 

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا

“Bizim yolumuzda mücadele edenleri doğru yolumuza hida­yet ederiz.” (El-Ankebût: 69)

 

وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْواهُمْ

 “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların hidayet­leri­ni arttırır ve sakınmalarını sağlar.” (Muhammed: 17)

Buna benzer başka Kur’an ayetleri bulmakla birlikte bazı ayetler var ki, bunlarda herhangi bir şart ileri sürül­me­den dalâlet ve sapıklığın Allah’ın iradesine veya fazlına tabi ol­duğu açıklanmıştır. Örneğin:

 

فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ

 “Allah kimi isterse dalâlete sevk eder, kimi isterse hidâ­yete erdirir” (İbrahim: 4)

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ

“Allah istemedikçe, siz bir şey isteyemezsiniz.”

Aynı şekilde, azap ve mağfiret konusunda bazı açık ve net kurallar belirlenmiştir:

 

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ

 “Bir zerre kadar ağırlıkta hayır işleyen onu (mükâfatını) görür” (Ez-Zilzâl: 7)

 

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ

 “Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (El-Bakara: 286)

 

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاء فَعَلَيْهَا

 “Salih amel işleyen, kendi lehine; kötülük eden de ken­di aleyhine fenalık eder.” (El-Casiye: 15)

Diğer tarafta Kur’an’da şöyle denilmektedir:

 

يَغْفِرُ لِمَن يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ

“O dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır” (Âl-i İm­ran:129)

Yani azap ve mağfiret de İlâhi iradeye tabidir. Mağfi­retle ilgili denilebilir ki, Allahü Teala, er-hamer’râhimin (merha­met edicilerin en merhametlisidir) kendi rahmetiyle günah­kârları bağışlayabilir. Ama “يُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ (O dilediğini ba­ğışlar dilediğini azaplandırır)nin bu te­vili zordur. En fazla diyebiliriz ki, Yüce Allah gü­­nah­kârlardan bazısını bağışlar ve bazısını azaplandırır, an­cak tüm âyetin karinesi bunu kuv­vetlice ka­nıtla­ma­mak­tadır.

Yoksulluk ve sefalet varlık ve servet hakkında Kur’an-ı Ke­rim’de geçmiş milletlerle ilgili tarihi kayıtlar da şu ilke teyid edil­miştir: İkbâl, tantana ve şöhret aslında iman ve takva, dü­rüst bir hayat, sâlih amel ve doğa yasalarına uy­maya bağlıdır ve buna aykırı davrananlara felaket, âfet, se­fa­let, zillet ve İlâhi gazap inmektedir. Nitekim şöyle buyu­rul­maktadır:

 

وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيهِم مِن رَبِّهِمْ لأكَلُواْ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِم

 “Eğer onlar Tevrat ve İncil hükümlerini ve Rabbleri ta­ra­fından kendilerine inzal olunan şeyleri dosdoğru tutsalardı (tatbik etselerdi) üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi (Her taraftan Allah’ın nimetlerine gark olurlardı.)” (El-Maide: 66)

Ancak öte yandan, Kurfan-ı Kerim ‘de şöyle âyetler de var­dır:

 

وَاللّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

“Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (El -Bakara: 212)

 

اللّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ

"Allah dilediğine rızkını bollaştırır." (Rad: 26)

 

وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاءَ

“Dilediğini aziz ve dilediğini zelil eylersin.” (Âl-i İmran: 26)

Sıkıntılar ve rahatlıkla ilgili de açık buyruklar vardır:

 

وَمَا أَصَابَكُم مِن مُصِيبَةٍ فَبِمَاكَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ

“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin ka­zandığı yüzündendir.” (Eş-Şura: 30)

Ancak diğer tarafta şu âyet de vardır:

 

وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِندِ اللّهِ

 “Eğer onlara bir bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah katın­dan­dır” derler. Eğer onlara bir fenalık dokunsa: “Bu senin yü­zünden­dir” derler. De ki: Hepsi Allah'tandır.” (En-Nisa: 78)

Ancak bunun yanı sıra baş­ka bir âyette şöyle denilmiş­tir:

مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden her kö­tülük kendindendir.” (En-Nisa: 79)

Kur’an-ı Hakim’den sonra hadislere baktığımızda, bun­ların birçoğunun insanın çaresiz ve yetkisiz olduğunu gös­terdiğini görürüz. Örneğin:

 

إذَا سَمِعْتُمْ بِجَبَلٍ زَالَ عَنْ مَكَانِهِ فَصَدِّقُوا بِهِ وَ إذَا سَمِعْتُمْ بِرَجُلٍ             تَغَيَّرَ عَنْ خُلُقِهِ فَلاَ تُصَدِّقُوا بِهِ فَإِنَّهُ يَصِيرُ عَلَى مَا جُبِلَ عَلَيْهِ

 “Eğer bir dağın yerinden oynadığını duyarsanız, onun öyle olduğunu doğrulayabilirsiniz; ama bir kişinin kendi hu­yun­dan farklı davrandığını duyarsanız, bunu hiç doğru­lama­yın, çünkü bir kişi ancak kendi hamuruna göre yapılır.”

 

إِنَّ القُلُوبَ بَيْنَ أَصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ اللَّهِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ

 “Kalpler Allah’ın iki parmakları arasındadır; onları dile­diği şekilde değiştirir.”

Ya da, bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:         

“İnsanlar da yaratılmıştır, bunlardan bazısı Müslü­man ya­­pılmıştır.”

Ben bu itirazları buraya biraz özetle ama aynen aktar­dım. Şüphesiz, takdir veya kader meselesi dünyada dinler doğduğundan beri vardır ve şimdiye kadar kesin bir çözüme kavuşmamış­tır. Her din bununla ilgili olarak birşeyler söy­lemiştir, ama ifrat ve tefritle. Eğer Hindistan’da ve Yunanis­tan’da yeniden doğuş (re-enkarnasyon) ve hayat veya kader çizgisi insanı tamamen çaresiz ve yetkisiz hale getirmişse, İran’ın ateş ocaklarında da Tanrı adeta gereksiz veya yarar­sız bir varlığa dönüşmüştür. Batılı filozofların bir bölümü Yaradan’ı bir saat yapımcısı düzeyine indirgemiştir ve onlara göre bu yapımcı, saati yaptıktan ve ilke ve kurallarını getir­dikten sonra işe yaramaz bir organ haline gelmiştir. Bizde de cebir ve kaderle ilgili tartışmalar hiddet ve şiddetten uzak değildir. Gayet tabii ki, nazarî açıdan terazinin iki yanında bulunan iman ve akıl arasında bir denge kurmak hayli zor­dur, ama bunu kendi haline bırakmak da mümkün değildir. Gerçi benim görü­şüme göre kaza ve kader imanın bir par­çası değildir ve sa­dece tartışılan bir konu niteliğindedir; an­cak bazı itirazcılara göre Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde görü­nürde bir çelişki bu­lunduğu için bunu ciddi olarak ele alma­lıyız.

Mesele her ne kadar çok eski ve lehine ve aleyhine bir­çok şey yazılmışsa da,

Bu devirde mey ayrı, kadeh ayrı, Cem ayrı olduğu için ça­ğımızın istidlal ve istinbat sonuçlarına (tar­tışma yöntemle­rine) göre bu konunun ele alınması gerekmektedir.”

Bu kitapçık ilk önce yukarıdaki mektuba cevap olarak kaleme alınmıştı ve bunun amacı, Kur’an-ı Hakim ‘in bazı ayetleri arasında görünürde görülen çelişkiye son vermekti. Ancak bu vesile ile tartışılan konular, felsefe, etik, sosyal bi­limler ve diğer bilim dallarında cebir ve kader meselesiyle kar­şılaşan herkese düğümün çözümünde yar­dımcı olabilir. İşte bu yarar göz önünde bulundurularak bu risale şimdi bir kitap olarak yayımlanmaktadır. Bunun sonuna, meselenin daha da açıklık kazanması içinde başka bir makalemi ilave ola­rak ekliyorum.

 

EBU’L A'LA

 


 


 



[1]    Kayda geçsin diye bunu açıklamakta sakınca görmüyo­rum ki, bu zat Çav­duri Gulam Ahmed Pervez’di.