Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

CEBİR VE KADER PROBLEMİNİN İÇYÜZÜ - Cebirvekader - 3. Sayfa

 

CEBİR VE KADER PROBLEMİNİN İÇYÜZÜ

 

Sorulan soruyu cevaplamak için aslında şu kadar söy­lemek kâfidir ki, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin uygulama neden­leri anlatılarak görünürdeki çelişkilere son verilebilir. Ancak bu uygulama nedenleri ve biçimleri anlatılırken bazı noktala­rın ayrıntılı biçimde ve açık olarak anlatılmaması ha­linde, asıl meseleyi anlatmak zorlaşabilir. O nedenle, Kur’­an-ı Ke­rim ‘in buyruklarını ele almadan önce cebir ve kader mese­lesinin asıl mahiyeti ve ilgili noktalara göz atmanın da­ha doğru ola­cağı kanaatindeyiz.

 

 İhtiyar ve ıztırâr (Yetki ve yetkisizlik) in ilk etkisi

Herkes, hiç düşünüp taşınmadan sırf vicdanen, insanın kendi iradesine bağlı fiil ve hareketlerinde özgür olduğunu, kendi irade ve yetkisiyle yaptığı hareketler için kendisinin sorumlu ve yükümlü olduğunu, iyi davranış ve karakterleri için övgüye ve ödüle layık, kötü hareketlerinden dolayı da kınama ve cezalandırılmaya tabi olduğunu sanmaktadır. Bu sade ve vicdanî düşünce ve kavramda insanın kendi iyi dü­şündüğü ve bildiği hareketlerinde bir dış veya iç güç nede­niyle mecbur ve çaresiz kaldığı, konusunda en ufak bir kuş­ku bulunmaz. Nerede fiilen mecburiyet ve çaresizlik etkileri görülüyorsa, orada irade veya ihtiyar yerine ıztırar ve çaresiz­­lik hükmü veriliveriyor. Bu noktada insanın so­­rum­­luluk ve yükümlüğünün olmadığı, dolayısıyla övgü ve ödül veya kı­nama ve cezaya da yer olmadığı kanısına varı­lıyor ve bu gi­bi durumlarda, insanın iyi veya kötü olması hak­kında ka­rar ver­­meye elverişli olmadığı düşünülüyor. Bir kişi başka birine taş attığı veya küfür ettiği zaman onun bu hare­keti başka bir gücün cebriyle yaptığı hiç düşünülmez ve mağdur kişi, onu bu hareketinden sorumlu tutup aynı şe­kilde taş ve küfürle karşılık veriyor. Ancak taş atan ve küfre­den kişinin akli den­gesi bozuk ve kendisi deli divane ise, kimse onun bu hare­keti kasten yaptığını söylemiyor, onun zavallı ve ça­re­­siz biri olduğunu belirterek hareketinden dolayı cezalandırmıyor ve affediyor.

İşte önceden zihnimizde olan bu yetkili ihtiyarı, gayri ih­tiyari, yetkisiz, iradeli ve iradesiz hareketlerin farkıyla ilgili kav­ram, bizim insanın iyi ve kötü oluşu ve ceza veya ödüle la­­yık kılınması için belirlemiş olduğumuz ölçülerin temelini oluşturmaktadır. Biz bir çocu­ğun veya delinin çıplak dolaş­ma­sını kınamayız, ancak yetiş­kin, aklı başında bir kişinin çı­rıl­çıplak dolaşmasını nefretle kınarız. Bir kişinin yüzü çir­kin­se, ondan tiksinmeyiz, ona kötü bakmayız, ama yüzü gözü yerinde ve düzgün olan birinin bize yüzünü gözünü oy­nat­ma­sından hoşlanmayız. Ateşi yüksek kendinden geç­miş bir hastanın saçma sapan şeyler söylemeye ve sayıkla­maya baş­layınca, onu suçlamayız; ama aklı ve bilinci ye­rinde olan biri böyle şeyler söylemeye başlayınca, onu kına­rız. Gözü görmeyen bir kişi, başkasının eşyasını eline alırsa, ona hır­sızlık suçlama­sında bulunmayız, ama gözü gören biri aynı hareket yaparsa, onu yakalar cezalandırınız. Bir kişi, her­han­gi bir baskı yüzün­den hayırlı bir iş yaparsa herhangi bir öv­güye layık görülmez, ama herhangi bir baskıya uğra­ma­dan iyi bir iş yaparsa onu herkes metheder. Bir çocuk gü­nah iş­lemezse iyi ve temiz olduğu söylenmez, ama bir genç sâlih amel işlese, onun iyi olduğu söylenir. Bunun nedeni, bizim görünürdeki koşullar ve durumlara bakarak insanın bazı fiillerinde özgür bazıla­rında mecbur olduğunu düşün­me­miz­dir. Ayrıca, vicdanen sorumluluk ve hesap ver­me ve buna bağlı olarak övgü ve kınama ile ceza ve ödül hak­kının, ıztırâ­rî fiiler değil, ihtiyarî fiillerden doğduğu görü­şü­nü de ta­şırız.

 

Cebir ve Kader probleminin çıkış noktası

Ne var ki, insan biraz düşünüp taşınınca ve görülenlerin al­tındaki, gerçekleri öğrenmeye çalışınca, kendisinin as­lında sandığı kadar özgür, güçlü ve yetkili olmadığını, yüzeysel olarak kendi mecburiyeti ve çaresizliği için koyduğu sınırla­rın aslında çok geniş olduğunu görür. İşte cebir ve kader me­selesinin çıkış noktası budur. Bu meselenin temeli şu sorular üzerine bina edilmiştir:

1. İnsan kendi amelleri veya hareketleri bakımından ta­ma­­men mecbur mudur, yoksa belli bir özgürlüğe mi sahip­tir?

2. İnsanı mecbur eden yahut özgürlüğünü kısıtlayan güç hangisidir ve insanın hayatını ne kadar etkilemektedir?

3. Eğer insan çaresiz, yetkisiz ve mecbur ise, fiil ve hare­­­­ketle­rinin sorumluluğu, değerlendirilmesi ve ahlâk kavram­­­­la­rımızın dayandığı ve toplumsal düzenimizin iyiliği ve doğ­ru gelişmesiyle refahının garantileri olduğu övgü ve kı­nama ile ödül ve cezanın tahakkuk kuralı hangi temele dayanacaktır?

Dünyanın düşünür ve filozofları bu soruları çeşitli yön­lerden ele almış, bunların cevaplanması ve sorunların çö­zümlen­mesi için çeşitli yöntem ve yollar benimsemiş ve de­ğişik delil ve kanıtlara dayanarak değişik ideoloji ve görüşler geliştir­miştir. Bu hususta bilim adamları ve araştırmacıların o kadar çok yazıları, incelemeleri ve aralarındaki görüş ayrı­lıkları o kadar çoktur ki, bunları tek tek tartışmak çok zor­dur, ancak ilke olarak biz bunları dört sınıfa ayırabiliriz:

(1) Bu meseleye metafizik açıdan yaklaşanlar

(2) Bu meseleye fizik veya doğa açısından yaklaşanlar

(3) Bu meseleye ahlâkî açıdan bakanlar

(4) Bu meseleye dinî açıdan yaklaşanlar

Gelin bu değişik yönlerden değişik grupların bu mese­leye nasıl baktıklarını, bahis ve istidlalin hangi yollarını be­nimse­diklerini ve en son, hangi sonuca vardıklarını görelim.