Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Metafizik Görüş - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 4. Sayfa

 

METAFİZİK GÖRÜŞ

 

Metafizik veya fizikötesinde cebir ve kader meselesi iki yö­­nüyle ele alınır:

l) Doğadan kastımız, herhangi bir fiilinin meydana gel­diği veya gelmediği varlıktır, başka bir deyişle, bu varlık her­hangi bir iş yapabilir veya yapmayabilir. Doğanın bu tanı­mını kabul etmemizden sonra şu soru aklımıza gelir: Filli terk etmenin veya tercih etmenin yahut bunun kuvveden fiile geçmesinin bir nedeni var mıdır, yoksa yok mudur? Bu tercih veya hareketin bir nedeni yoksa müreccihsiz tercih veya müsebbibsiz sebep gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu akla ve mantığa aykırı bir şeydir. Ve eğer bunun için bir müreccih veya sebep ge­rekiyorsa, o kimdir? Cebirciler veya cebir görüşünü savu­nanlar diyorlar ki, müreccih, insanın elinde olmayan neden, etken ve sonuçlardır. Bunlar ister kendisine Tanrı, illet-ül alil, müsebbib-ül esbâb, doğa yasası veya başka bir şey denilen üstün bir güçtür. Kaderciler veya kadere inananlar bunun insanın kendi iradesi olduğunu savunurlar. Cebircilerin ina­nışına göre hayır ve şerrin mercii veya kaynağı Allah’ın zâtı­dır; insanlar salt madde veya nebat gibidir ve insanın hiçbir sorumluğu yoktur. Kadercilere ba­karsak, insan iradesinin Allah’ın yaratma ve ibda dairesinin dışında yaratılmamış veya gayri mahlûk başka bir şey oldu­ğuna inanmamız gerektir. Zira, insanın iradesinin yaratıcısı Allah değilse, insan da onun yaratıcısı değildir; şöyle ki, in­sanın kendisi Allah’ın mahlûku ve eseridir ve dolayısıyla bir mahlûkun iradesinin gayri mahlûk olması gerekir ki, bu kabul edilmez bir husustur.

2) Akılcı kanıtlar gösteriyor ki, evrenin yaratıcısının “alîm” (bilgili) ve “mürîd” (irade sahibi) olması şarttır. Zira, bir yaratıcı veya sanat­kâr yapmak ve yaratmak istediği şeyi bilmiyorsa veya onunla ilgili bir tasarı yapamıyorsa, bir yara­tıcı veya sanatkâr değil­dir. Bu kurala göre şunu kabul et­memiz gerekiyor ki, ev­rende olup bitenleri Allah önceden biliyordu ve buna niyet­lenmişti. Şimdi eğer Allah falanca şahsın falan saatte veya zaman diliminde falanca fiili işleye­ceğini biliyorsa, o fiilin o şahıs tarafından o zaman işlenmesi şarttır. Çünkü böyle olmazsa, Allah’ın bilgisinin doğru olma­dığını kabul etmek lazım gelir ki, bu zor bir şeydir. Aynı şe­kilde Allah’ın iradesi belli bir zamanda belli bir kişi tarafından belli bir fiilin işlen­mesi yönünde ise bu irade gerçekleşmeli­dir. Aksi takdirde İlahi iradenin batıl olması gerekir. Bu is­tidlâlden hareketle cebirciler şu sonucu çıkarır: Vacib-ül vücud olmayan ihtiyarî fiil, hiçbir şeyde mütehakkık değildir; geriye kalan muhtarların hepsi muhtar gibi görünen muztar (çaresiz) dır. Kaderciler ise buna şöyle itirazda bulunuyor: Yani buna göre Allah’ın hayır ve şerrin faili olması gerekir. İnsanın tüm kötülüklerinin sorumluluğu Allah’a aittir ve bu açıdan insan, maddeler ve bitkiler arasında herhangi bir fark yoktur.

Ancak bu itiraz ne kadar ciddiyse, cebircilerin İlahi bilgi ve irade hakkında sundukları delil ve kanıt da ciddidir. Ve ger­çek şu ki, Allah ile insanın yetkilerinin dengeli bir biçimde kullanılması ve Allah’ın bilgi ve irade sahibi olması bakımın­dan nedenler ve gereklerden insanın özgürlüğünün korun­ması çok zordur. Kadercilerin bu görüşten kurtulmak için benimsedikleri yolların çoğu, cebircilere yönelttikleri suç­lamalar ve eleştirilerin daha ağırına layıktır. Örneğin, ba­zıları Allah’ın bilgi ve irade sahibi olmasını bile inkâr etmektedir. Bazıları ise İlahi bilgi ve iradeyi teslim etmelerine rağ­men Allah’ın sadece genel şeyleri bildiğini, ayrıntıları bilmediğini ileri sü­rerler. Bazılarına göre Yüce Allah insana bahşettiği güç ve yeteneklerden sadece iyiliği kastediyordu ve bunların kötü biçimde kullanılacağını bilmiyordu. Ancak bunlar öyle­sine zayıf fikir ve delilerdir ki, bir yana bırakılması için fazla dü­şünmemize gerek yoktur. Kaderciler tarafından Cebirci­lere cevap olarak sunulan belki de en büyük delil şudur: Allah’ın önceden bilgi sahibi olması ile insanın özgürlüğü arasında görünüşte ne kadar büyük fark ve çelişki görülürse görülsün, gelecekte herhangi bir olay hakkında bilgi sahibi olmak, bu bilginin o olayın meydana geliş nedeni olmasını gerektirmez, örneğin, eğer biz hava tahmininde bulunuyo­ruz, falan saatte falan yerde yağmur yağacağını belirtiyoruz ve bu tah­minimiz doğru çıkınca bilgimizin yağmurun nedeni olarak kabul ediyoruz. Ne var ki, bu delil görüldüğü kadar sağlam değildir. Çünkü bir şey hakkındaki kesin bilgi ile tahmin ve kıyas iki ayrı şeydir. Tahmin ve kıyasın doğrulu­ğunun, tah­min ve kıyas edilen olay veya şey ile herhangi bir ilgisi yok­tur. Oysa, gerçek kesin ilim ile malûm arasındaki etki-tepki ve neden-sonuç ilişkilerini inkâr etmek mümkün değildir.

Bu ilkesel gö­rüşlerin dışında metafizikle ilgili cebriyet ve kaderiye ile ilgili olarak sunulan bazı birtakım kısmi görüşler de vardır, ama bu her ikisinin zorluk ve engelleri aynı değil­dir. Hiç şüphe yok ki, cebriye insanın irade özgürlüğünü yok saya­rak nefsimizde birincil ve vicdanî olarak bulduğumuz şeyi inkâr etmiştir. Ancak kaderiyenin benimsediği görüş bundan daha da kötüdür. Çünkü bu bir yandan, Allah’tan ilim, irade ve kudret gibi kâmil sıfatları gasbedip insana dev­reder ve diğer yandan, Allah yahut illet-ül alil ya da evrenin mimarının varlığını hepten inkâr eder ve bu iki durumda da, bazı öyle imkânsızlıklar meydana gelir ki, bun­ların gerçek­leşmesi felsefe ve mantık kanununda evveliyat ve vicdaniyâtı inkâr etmekten daha kötü hatta en kötüdür. Bundan dolayı­dır ki, metafizikte kaderiye ayağını basacak sağlam bir temel bulamamıştır ve dinsizlerin küçük bir zümresinin dışında fi­lo­zof ve düşünürlerin bü­yük bir bö­lü­mü cebriyeci olmuştur. Aneximander Platon (Eflatun) ve Sto­acıların çoğu cebriye mezhebine bağlıydı, is­lâm felsefecile­rinin çoğu da bu mez­hebi desteklemiştir. Ni­tekim, en büyük Müslüman filozof, İbn Sina “Ta’likât'iş-ifa” ad­lı eserin­­de şöyle demiştir:

“Genellikle, muhtar (özgür)dan, bil-kuvve muhtar (güç­­­lü ve özgür) kastedilir ve bil-kuvve muhtar, müreccih is­ter ken­di kişiliği ister başkası olsun, yetkilerini kuvveden fiile geçi­recek bir müreccihe muhtaç olur. Bu nedenle, biz­ler­den muhtar olan biri aslında muztar (çaresiz, güçsüz) biridir.”

Aynı şey Avrupalı filozoflar için de geçerlidir. Pom­po­naz­ze Tanrının hayır ve şerrin faili olduğuna karar verir ve aklın tamamen cebirden yana olduğunu ifade eder. Hobbes diyor ki, insan kendi doğası ve doğal gereksinimleri bakımından mecbur ve çaresizdir. Nefis ile beden yahut ruh ile madde­nin ayırımından yana olan Descartes, maddeci dünyada sadece cebir yasasının geçerli olduğunu belirtmektedir. Ona göre başta insan olmak üzere tüm evren bir makina gibi çalış­maktadır. Bununla birlikte nefiste mükemmel özgürlük gü­cünü saptamasına rağmen benimsediği görüşün mantık­sal sonucu da cebirdir. Nitekim, Des­cartes'çı veya Kartezyen ekolü­nün diğer öncüleri ki, bun­ların en tanınmışı Malebran­che’dir, nefsin her niyetiyle Tanrının insanın bede­nini hare­ketlen­dirdiğini ve bedenin her hareketi veya geliş­mesiyle ne­fiste bilinç ve duyarlılık yarattığını kaydetmektedir. Madde ve ruh yahut imtidâd ve fikir arasında tanrısal bağ­lantı şarttır. Zi­ra bir bağlantı veya aracı olmaksızın bu iki müstakil ve ka­lıcı cevher arasında teamül (geçiş, bağlantı) düşünülemez. Demek ki, Tanrı tüm iradelerin ve hareketle­rin gerçek faili­dir. Spinoza’ya göre insan kendi­sinde ne ka­dar faaliyet veya hareketlilik hissederse etsin, aslında fail değil, münfail (pa­sif)dir. Dolayısıyla, tamamiyle yetkisiz ve güçsüzdür. Ona göre bu cebriye bir filozof için huzur ve mutluluğun kayna­ğıdır. Leibnitz ise bi­rey­lerin kendi başla­rına özgür olduğuna inanmaktadır, ama bu bireyler arasında önceden kurulmuş uyumun Allah ta­ra­fından yaratıldığını söylemektedir. Bu ne­denle, o da cebre rücu etmektedir. Hat­ta cebriyetine “halis veya salt cebe­ri­yet” diyebiliriz. Locke ise irade özgürlüğünü anlamsız olarak nitelendirmekte ve Descarte’ın felsefesinde varolan kaderciliğin yanlış oldu­ğunu belirtmektedir. Açıkça cebriyeyi kabul etmemesine rağmen “biz bir şeye niyet­lenme veya niyetlenmemek konu­sunda özgür değiliz, niyet veya irade nefisle belirlenir ve nefis te mutluluk duy­ar” de­diği zaman bu felsefe dönüp dolaşıp kaderiyeden cebriyeye ulaşıverir. Scho­pen­haure ise iradenin insanlardan madde­lere kadar her şey­d­e varolduğunu ifade etmektedir, ama bu irade, özgürlüğü ü­ze­rinde kaderiyetin bina edildiği irade değil­dir.

Hiç şüphe yok ki, Kant, Fischte ve Hegel gibi önde ge­len filozoflar kaderciliğe olan eğilimlerini göstermişlerdir. Socrates iradenin özgürlüğünü savunmuştur. Platon, insa­nın seçme yetkisini kullanmasını benimsemiştir. Aristo ise ihtiyarî ve ıztırâri fiiller arasında ayırım yaparak insanın bir dereceye kadar özgür ve bir nebze de mecbur olduğunu ifa­de etmiştir. Bir başka düşünür, Chrysippus cebriyet ve ah­lâki sorumluluk arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. İslamî düşünürlerin bir bölümü ise “la cebir ve la tafvid ve lakin emr beyn’un amreyn” yolunu benimsemiş, ama bunu nazarî hik­met uğruna değil, pratik bir görüş olarak yapmış­lardır. Yoksa salt metafizik görüşe gelince, buna göre cebri­yenin kefesi, kaderiyeye göre daha aşağıdadır. Ve filozoflar arasındaki gö­rüş ayrılığı cebriye ile kaderiye arasındaki gö­rüş ayrılığın­dan çok salt cebriye ve orta cebriye arasındaki görüş ayrılığına dönüktür.

 

Felsefenin başarısızlığı

Ancak bu bahiste cebriye kefesinin kaderiyeninkinden daha daha ağır olması demek felsefenin bu sorunu çö­züm­lemiş ve bunu cebir lehine sonuçlandırmış olması demek değildir. Hayır, bu sa­dece şunu göstermektedir: İnsan bu muazzam kainatı ve akıllara durgunluk veren düzeni tıkır tıkır işleten varlığın özelliklerini yakından izleyince öylesine deh­şete kapılır, beyni ve yüreği öyle bir duyguyla dolar ki, kendi gözünde kendi varlığı tamamen değersiz ve önemsiz hale gelir. Onun şaşkın aklı kendisine diyor ki, kudreti bu sınırsız evreni kuşatan, iradesi böylesine muhteşem saltanat üzerine hüküm süren, bilgisi bu varlık düzeninin en ufak par­çasın­dan en büyüğüne kadar her şeyi ezelden ebede kadar ku­şatan tutan varlığa karşı senin varlığın ufak, küçücük, çare­siz, zavallı, güçsüz ve mecbur­dur, senin gücün, bilgin ve iradenin hiçbir değeri ve önemi yoktur.

Şimdi bunun ötesinde biri felsefenin kaza ve kader me­sele­sini anladığını sanıyorsa, büyük bir yanılgı içindedir. Kaza ve kader sorunu aslında Rabb’ül âlemin’in görkemli imparator­luğunun anayasasının ne olduğu sorunudur. Yüce Allah’ın ilmi ve bilgileri, kudreti ve güçleri, Allah’ın iradesi ve muratları arasında ne gibi bir ilişki olduğu sorunudur. İlâhi emrin ne anlam taşıdığı meselesidir. Bunun, O’nun mah­lûklarına nasıl uygulandığı sorunudur. Mahlûkla­rının çe­şitli sınıf ve kategorilerinde emirlerinin hangi ilke ve kurallara göre uygulanma sorusudur. Ve evrenin tüm varlık ve nes­nelerinin ne şekilde ve nasıl O’na bağlı olduğu mese­lesidir. Şimdi eğer bir kişi kalkıp bu sorunları çözümlediğini iddia ediyorsa, başka bir deyişle, onun Tanrıyı çok iyi tanı­dığı ve tanrılığını çok iyi bildiğini ve kavradığını iddia ettiğini söyle­yebiliriz. Aslında, bu kaderciler ile cebircilerin birbirle­rine yönelttikleri eleştiri ve suçlamalardan daha ağır bir eleştiri ve suçlamayı haketmektedir ve daha vahim bir şey­dir. Ve eğer bu bir iddia değil, sadece kendi tahmin, kıyas ve istidlalle­rine dayanarak böyle bir görüş ileri sürüyorsa, cebir ve ka­derle ilgili olarak kesin hüküm vermesini mümkün kılan sağlam ve güvenilir bilgi ve inancın noktasına nasıl varabilir?