Metafizik Görüş - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 4. Sayfa
METAFİZİK GÖRÜŞ
Metafizik veya fizikötesinde cebir ve kader meselesi iki yönüyle ele alınır:
l) Doğadan kastımız, herhangi bir fiilinin meydana geldiği veya gelmediği varlıktır, başka bir deyişle, bu varlık herhangi bir iş yapabilir veya yapmayabilir. Doğanın bu tanımını kabul etmemizden sonra şu soru aklımıza gelir: Filli terk etmenin veya tercih etmenin yahut bunun kuvveden fiile geçmesinin bir nedeni var mıdır, yoksa yok mudur? Bu tercih veya hareketin bir nedeni yoksa müreccihsiz tercih veya müsebbibsiz sebep gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu akla ve mantığa aykırı bir şeydir. Ve eğer bunun için bir müreccih veya sebep gerekiyorsa, o kimdir? Cebirciler veya cebir görüşünü savunanlar diyorlar ki, müreccih, insanın elinde olmayan neden, etken ve sonuçlardır. Bunlar ister kendisine Tanrı, illet-ül alil, müsebbib-ül esbâb, doğa yasası veya başka bir şey denilen üstün bir güçtür. Kaderciler veya kadere inananlar bunun insanın kendi iradesi olduğunu savunurlar. Cebircilerin inanışına göre hayır ve şerrin mercii veya kaynağı Allah’ın zâtıdır; insanlar salt madde veya nebat gibidir ve insanın hiçbir sorumluğu yoktur. Kadercilere bakarsak, insan iradesinin Allah’ın yaratma ve ibda dairesinin dışında yaratılmamış veya gayri mahlûk başka bir şey olduğuna inanmamız gerektir. Zira, insanın iradesinin yaratıcısı Allah değilse, insan da onun yaratıcısı değildir; şöyle ki, insanın kendisi Allah’ın mahlûku ve eseridir ve dolayısıyla bir mahlûkun iradesinin gayri mahlûk olması gerekir ki, bu kabul edilmez bir husustur.
2) Akılcı kanıtlar gösteriyor ki, evrenin yaratıcısının “alîm” (bilgili) ve “mürîd” (irade sahibi) olması şarttır. Zira, bir yaratıcı veya sanatkâr yapmak ve yaratmak istediği şeyi bilmiyorsa veya onunla ilgili bir tasarı yapamıyorsa, bir yaratıcı veya sanatkâr değildir. Bu kurala göre şunu kabul etmemiz gerekiyor ki, evrende olup bitenleri Allah önceden biliyordu ve buna niyetlenmişti. Şimdi eğer Allah falanca şahsın falan saatte veya zaman diliminde falanca fiili işleyeceğini biliyorsa, o fiilin o şahıs tarafından o zaman işlenmesi şarttır. Çünkü böyle olmazsa, Allah’ın bilgisinin doğru olmadığını kabul etmek lazım gelir ki, bu zor bir şeydir. Aynı şekilde Allah’ın iradesi belli bir zamanda belli bir kişi tarafından belli bir fiilin işlenmesi yönünde ise bu irade gerçekleşmelidir. Aksi takdirde İlahi iradenin batıl olması gerekir. Bu istidlâlden hareketle cebirciler şu sonucu çıkarır: Vacib-ül vücud olmayan ihtiyarî fiil, hiçbir şeyde mütehakkık değildir; geriye kalan muhtarların hepsi muhtar gibi görünen muztar (çaresiz) dır. Kaderciler ise buna şöyle itirazda bulunuyor: Yani buna göre Allah’ın hayır ve şerrin faili olması gerekir. İnsanın tüm kötülüklerinin sorumluluğu Allah’a aittir ve bu açıdan insan, maddeler ve bitkiler arasında herhangi bir fark yoktur.
Ancak bu itiraz ne kadar ciddiyse, cebircilerin İlahi bilgi ve irade hakkında sundukları delil ve kanıt da ciddidir. Ve gerçek şu ki, Allah ile insanın yetkilerinin dengeli bir biçimde kullanılması ve Allah’ın bilgi ve irade sahibi olması bakımından nedenler ve gereklerden insanın özgürlüğünün korunması çok zordur. Kadercilerin bu görüşten kurtulmak için benimsedikleri yolların çoğu, cebircilere yönelttikleri suçlamalar ve eleştirilerin daha ağırına layıktır. Örneğin, bazıları Allah’ın bilgi ve irade sahibi olmasını bile inkâr etmektedir. Bazıları ise İlahi bilgi ve iradeyi teslim etmelerine rağmen Allah’ın sadece genel şeyleri bildiğini, ayrıntıları bilmediğini ileri sürerler. Bazılarına göre Yüce Allah insana bahşettiği güç ve yeteneklerden sadece iyiliği kastediyordu ve bunların kötü biçimde kullanılacağını bilmiyordu. Ancak bunlar öylesine zayıf fikir ve delilerdir ki, bir yana bırakılması için fazla düşünmemize gerek yoktur. Kaderciler tarafından Cebircilere cevap olarak sunulan belki de en büyük delil şudur: Allah’ın önceden bilgi sahibi olması ile insanın özgürlüğü arasında görünüşte ne kadar büyük fark ve çelişki görülürse görülsün, gelecekte herhangi bir olay hakkında bilgi sahibi olmak, bu bilginin o olayın meydana geliş nedeni olmasını gerektirmez, örneğin, eğer biz hava tahmininde bulunuyoruz, falan saatte falan yerde yağmur yağacağını belirtiyoruz ve bu tahminimiz doğru çıkınca bilgimizin yağmurun nedeni olarak kabul ediyoruz. Ne var ki, bu delil görüldüğü kadar sağlam değildir. Çünkü bir şey hakkındaki kesin bilgi ile tahmin ve kıyas iki ayrı şeydir. Tahmin ve kıyasın doğruluğunun, tahmin ve kıyas edilen olay veya şey ile herhangi bir ilgisi yoktur. Oysa, gerçek kesin ilim ile malûm arasındaki etki-tepki ve neden-sonuç ilişkilerini inkâr etmek mümkün değildir.
Bu ilkesel görüşlerin dışında metafizikle ilgili cebriyet ve kaderiye ile ilgili olarak sunulan bazı birtakım kısmi görüşler de vardır, ama bu her ikisinin zorluk ve engelleri aynı değildir. Hiç şüphe yok ki, cebriye insanın irade özgürlüğünü yok sayarak nefsimizde birincil ve vicdanî olarak bulduğumuz şeyi inkâr etmiştir. Ancak kaderiyenin benimsediği görüş bundan daha da kötüdür. Çünkü bu bir yandan, Allah’tan ilim, irade ve kudret gibi kâmil sıfatları gasbedip insana devreder ve diğer yandan, Allah yahut illet-ül alil ya da evrenin mimarının varlığını hepten inkâr eder ve bu iki durumda da, bazı öyle imkânsızlıklar meydana gelir ki, bunların gerçekleşmesi felsefe ve mantık kanununda evveliyat ve vicdaniyâtı inkâr etmekten daha kötü hatta en kötüdür. Bundan dolayıdır ki, metafizikte kaderiye ayağını basacak sağlam bir temel bulamamıştır ve dinsizlerin küçük bir zümresinin dışında filozof ve düşünürlerin büyük bir bölümü cebriyeci olmuştur. Aneximander Platon (Eflatun) ve Stoacıların çoğu cebriye mezhebine bağlıydı, islâm felsefecilerinin çoğu da bu mezhebi desteklemiştir. Nitekim, en büyük Müslüman filozof, İbn Sina “Ta’likât'iş-ifa” adlı eserinde şöyle demiştir:
“Genellikle, muhtar (özgür)dan, bil-kuvve muhtar (güçlü ve özgür) kastedilir ve bil-kuvve muhtar, müreccih ister kendi kişiliği ister başkası olsun, yetkilerini kuvveden fiile geçirecek bir müreccihe muhtaç olur. Bu nedenle, bizlerden muhtar olan biri aslında muztar (çaresiz, güçsüz) biridir.”
Aynı şey Avrupalı filozoflar için de geçerlidir. Pomponazze Tanrının hayır ve şerrin faili olduğuna karar verir ve aklın tamamen cebirden yana olduğunu ifade eder. Hobbes diyor ki, insan kendi doğası ve doğal gereksinimleri bakımından mecbur ve çaresizdir. Nefis ile beden yahut ruh ile maddenin ayırımından yana olan Descartes, maddeci dünyada sadece cebir yasasının geçerli olduğunu belirtmektedir. Ona göre başta insan olmak üzere tüm evren bir makina gibi çalışmaktadır. Bununla birlikte nefiste mükemmel özgürlük gücünü saptamasına rağmen benimsediği görüşün mantıksal sonucu da cebirdir. Nitekim, Descartes'çı veya Kartezyen ekolünün diğer öncüleri ki, bunların en tanınmışı Malebranche’dir, nefsin her niyetiyle Tanrının insanın bedenini hareketlendirdiğini ve bedenin her hareketi veya gelişmesiyle nefiste bilinç ve duyarlılık yarattığını kaydetmektedir. Madde ve ruh yahut imtidâd ve fikir arasında tanrısal bağlantı şarttır. Zira bir bağlantı veya aracı olmaksızın bu iki müstakil ve kalıcı cevher arasında teamül (geçiş, bağlantı) düşünülemez. Demek ki, Tanrı tüm iradelerin ve hareketlerin gerçek failidir. Spinoza’ya göre insan kendisinde ne kadar faaliyet veya hareketlilik hissederse etsin, aslında fail değil, münfail (pasif)dir. Dolayısıyla, tamamiyle yetkisiz ve güçsüzdür. Ona göre bu cebriye bir filozof için huzur ve mutluluğun kaynağıdır. Leibnitz ise bireylerin kendi başlarına özgür olduğuna inanmaktadır, ama bu bireyler arasında önceden kurulmuş uyumun Allah tarafından yaratıldığını söylemektedir. Bu nedenle, o da cebre rücu etmektedir. Hatta cebriyetine “halis veya salt ceberiyet” diyebiliriz. Locke ise irade özgürlüğünü anlamsız olarak nitelendirmekte ve Descarte’ın felsefesinde varolan kaderciliğin yanlış olduğunu belirtmektedir. Açıkça cebriyeyi kabul etmemesine rağmen “biz bir şeye niyetlenme veya niyetlenmemek konusunda özgür değiliz, niyet veya irade nefisle belirlenir ve nefis te mutluluk duyar” dediği zaman bu felsefe dönüp dolaşıp kaderiyeden cebriyeye ulaşıverir. Schopenhaure ise iradenin insanlardan maddelere kadar her şeyde varolduğunu ifade etmektedir, ama bu irade, özgürlüğü üzerinde kaderiyetin bina edildiği irade değildir.
Hiç şüphe yok ki, Kant, Fischte ve Hegel gibi önde gelen filozoflar kaderciliğe olan eğilimlerini göstermişlerdir. Socrates iradenin özgürlüğünü savunmuştur. Platon, insanın seçme yetkisini kullanmasını benimsemiştir. Aristo ise ihtiyarî ve ıztırâri fiiller arasında ayırım yaparak insanın bir dereceye kadar özgür ve bir nebze de mecbur olduğunu ifade etmiştir. Bir başka düşünür, Chrysippus cebriyet ve ahlâki sorumluluk arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. İslamî düşünürlerin bir bölümü ise “la cebir ve la tafvid ve lakin emr beyn’un amreyn” yolunu benimsemiş, ama bunu nazarî hikmet uğruna değil, pratik bir görüş olarak yapmışlardır. Yoksa salt metafizik görüşe gelince, buna göre cebriyenin kefesi, kaderiyeye göre daha aşağıdadır. Ve filozoflar arasındaki görüş ayrılığı cebriye ile kaderiye arasındaki görüş ayrılığından çok salt cebriye ve orta cebriye arasındaki görüş ayrılığına dönüktür.
Felsefenin başarısızlığı
Ancak bu bahiste cebriye kefesinin kaderiyeninkinden daha daha ağır olması demek felsefenin bu sorunu çözümlemiş ve bunu cebir lehine sonuçlandırmış olması demek değildir. Hayır, bu sadece şunu göstermektedir: İnsan bu muazzam kainatı ve akıllara durgunluk veren düzeni tıkır tıkır işleten varlığın özelliklerini yakından izleyince öylesine dehşete kapılır, beyni ve yüreği öyle bir duyguyla dolar ki, kendi gözünde kendi varlığı tamamen değersiz ve önemsiz hale gelir. Onun şaşkın aklı kendisine diyor ki, kudreti bu sınırsız evreni kuşatan, iradesi böylesine muhteşem saltanat üzerine hüküm süren, bilgisi bu varlık düzeninin en ufak parçasından en büyüğüne kadar her şeyi ezelden ebede kadar kuşatan tutan varlığa karşı senin varlığın ufak, küçücük, çaresiz, zavallı, güçsüz ve mecburdur, senin gücün, bilgin ve iradenin hiçbir değeri ve önemi yoktur.
Şimdi bunun ötesinde biri felsefenin kaza ve kader meselesini anladığını sanıyorsa, büyük bir yanılgı içindedir. Kaza ve kader sorunu aslında Rabb’ül âlemin’in görkemli imparatorluğunun anayasasının ne olduğu sorunudur. Yüce Allah’ın ilmi ve bilgileri, kudreti ve güçleri, Allah’ın iradesi ve muratları arasında ne gibi bir ilişki olduğu sorunudur. İlâhi emrin ne anlam taşıdığı meselesidir. Bunun, O’nun mahlûklarına nasıl uygulandığı sorunudur. Mahlûklarının çeşitli sınıf ve kategorilerinde emirlerinin hangi ilke ve kurallara göre uygulanma sorusudur. Ve evrenin tüm varlık ve nesnelerinin ne şekilde ve nasıl O’na bağlı olduğu meselesidir. Şimdi eğer bir kişi kalkıp bu sorunları çözümlediğini iddia ediyorsa, başka bir deyişle, onun Tanrıyı çok iyi tanıdığı ve tanrılığını çok iyi bildiğini ve kavradığını iddia ettiğini söyleyebiliriz. Aslında, bu kaderciler ile cebircilerin birbirlerine yönelttikleri eleştiri ve suçlamalardan daha ağır bir eleştiri ve suçlamayı haketmektedir ve daha vahim bir şeydir. Ve eğer bu bir iddia değil, sadece kendi tahmin, kıyas ve istidlallerine dayanarak böyle bir görüş ileri sürüyorsa, cebir ve kaderle ilgili olarak kesin hüküm vermesini mümkün kılan sağlam ve güvenilir bilgi ve inancın noktasına nasıl varabilir?
İslami Okul Okulların En Önemlisi