F İ Z İ K G Ö R Üşü - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 5. Sayfa
FİZİK GÖRÜŞÜ
Fizikte bu mesele, tüm evrende olduğu gibi insanın fiillerinin de nedenler silsilesine bağlı olduğu ve yaptığı her şeyin bir veya birkaç nedeni ve etkeni olduğu açısından ele alınır. Eğer bir fiilin meydana gelmesi için gereken nedenler ve ortam oluşmazsa, o fiilin gerçekleşmesi mümkün değildir; nedenler ve ortam oluşursa, onun gerçekleşmesi gereklidir. Bu her iki durumda insan tamamen mecbur ve çaresizdir. Bu açıdan fizik veya doğa her zaman cebre meyilli olmuştur. Nitekim eski fizikçiler arasında müstesna bir mevkiye sahip olan maddecilerin babası Democritus bundan 2500 yıl önce açıkça evrenin tüm eşyasının doğa kanununa bağlı olduğunu ve bunun dışına çıkamayacaklarını ifade etmişti.
Buna rağmen, doğacılar nefis ile madde arasındaki cevher farkını inkâr ettikleri ve nefis güçlerini maddeler âleminden şu veya bu şekilde ayrı saydıkları sürece fizik veya doğa biliminde kadercilik için bir yer bulunabilirdi. Ancak 18. yüzyılın başında oluşan fizik bilimindeki baş döndürücü gelişme ve fen ile bilimin diğer dallarında ki araştırma, inceleme ve keşifler yeni kapılar açılmaya başlayınca nefis ve ruh tüm güçleriyle beraber maddi oluşum ve maddenin kimyasal karışımlarının sonuçları olarak görülmeye başlandı ve insan nefisli ve manevi varlık yerine salt bir mekanik varlığa dönüştü. Böylece, kadercilik fizik sınırlarının tamamen dışına çıkarıldı ve fen bütün ağırlığını cebrin kefesine koydu.
Biyoloji ve fizyolojinin yeni araştırmaları ki bunlar sayesinde nefis ilmi artık bu iki bilimin bir dalı haline gelmiştir. beynin biçimi, yapısı, çekirdeği ve sinir sisteminin durumunun insanın doğasını şekillendirdiğine hüküm edilmektedir. Beyin veya zihnin kötü olması insanın doğasını ve ruhsal yapısını bozar ve bununla kötü eğilimler ve hareketler meydana gelir. İyi oluşu, insanın tabiatını iyileştirir ve daha sonra iyi eğilimler ve iyi amellerin meydana gelmesini sağlar. Gayet tabii ki, beynin çekirdeği ve sinir sisteminin yapısında insanın özgür iradesinin herhangi bir rolü yoktur. Dolayısıyla, bu maddi görüşü kabul ettikten sonra, insanın doğasında özgürlük diye bir şeyin olmadığını da teslim etmemiz gerekir. Buna göre nasıl ki, demirden yapılmış bir makine belli bazı metot ve kurallara göre çalışır, insan da doğanın muazzam bir yasasına göre yaşamakta ve faaliyet göstermektedir. Ahlâk ve fazilet dilinde iyilik ve güzel karakter olarak tanımladığımız şeyler fen sözlüğünde salt düzgün bedensel yapı ve iyi sinir sisteminin unsurları demektir. Ahlâk ve etiğin kötülük ve ahlâksızlık olarak nitelendirdiği şeyler bilim dilinde beyin yapısı ve sinir sisteminin bozuk oluşu olarak kabul edilmektedir. Bu açıdan iyilik ve sağlık, kötülük ve hastalık arasında bir fark kalmaz. Nasıl ki, bir kişi kendi iyiliği ve sağlığı için övgüye ve hastalığı için kınamaya layık değilse, kötülüğü, ahlâksızlığı veya dürüstlüğü ve fazileti bakımından da övgüye veya kınamaya layık olmamalıdır.
Bunun yanısıra, cebirciliği teyid eden başka önemli bir kanun da kalıtım yasasıdır. Bunun temelini Darwin ve Russel Wallace ile takipçileri atmıştır. Buna göre herkesin doğası ve kişiliği ile karakteri dünyanın kuruluşundan beri kuşaktan kuşağa geçen bir kalıba girer ve bu kalıtsal kalıp doğa ve karakteri hangi şekle sokarsa, onu değiştirmeye hiçbir insanın gücü yetmez. Bu bakımdan eğer bugün bir kişi herhangi kötü bir iş yapıyorsa, o aslında, onun atasının 100 yıl önce attığı tohumun bir meyvesidir ve atasındaki bu kötülük te eski nesillerden ileri gelmektedir. Bu meyvenin oluşması veya oluşmamasında ilgili kişinin irade veya yetkisinin hiçbir rolü yoktur. Bunun oluşması veya oluşmaması, tıpkı bir mango ağacının ekşi bir mango çekirdeğinden çıkarak ekşi meyve vermeye mecbur olması gibidir.
Tarih teorisi de cebri doğrulamaktadır. Buna göre dış etkenlerin etkileri genellikle, o ortamın içinde bulunan tüm bir insan toplumunun doğası ve karekterini etkilemektedir. Ve bu nedenle, belli bir nedenler topluluğu altında yaşayan bir ulusun özellikleri, başka bir nedenler topluluğu altında kalan bir ulusunkilerden farklı olur. Meseleye daha derin bir şekilde baktığımızda bu iki ulusun mizaç ve karakterleri arasındaki farkın kaynağının, onların içinde yaşadıkları farklı dış etken ve ortamın olduğunu anlayabiliriz. Aynı şekilde, eğer dış etkenlerin ışığında bir milletin özelliklerini anladığımız zaman onun hangi durumlarda nasıl davranacağını sağlıklı bir biçimde tahmin edebiliriz. Bir bireyin kişisel irade ve yetkisi için bu kapsamlı yasanın belirlediği yoldan ayrılma imkânı yoktur. Bireylerin kişisel özgürlüğünün kabul edilmesi halinde, yüzyıllardan beri bir milletin hareket ve karakterlerinde görülen özellikler müthiş bir şekilde benzerlik arzetmesi için ortada herhangi bir neden veya gerekçe kalmaz. Çünkü bir milletin tüm fertlerinin sözbirliği ederek kendi iradeleriyle aynı şekilde hareket etmeye karar verdikleri hiçbir şekilde tasavvur edilemez.
İstatistik bilimi de deneysel temellere dayanarak cebri savunmuştur. Büyük yerleşim merkezleri ile ilgili olarak değişik şartlar ve ortamlarda elde edilen veriler ve rakamlar, o şart ve ortamların oluşmasına neden olan dış etkenlerin ışığında incelendiğinde her toplulukta bazı özel nedenlerin etkisiyle belli bazı durumların ortaya çıktığı ve bu durumlarda çok sayıda insanların hareket ve davranış biçimlerinin birbirlerine benzediği görülmüştür. Bu gibi deneyimlerle istitâstik ve tipografi o kadar ilerlemiştir ki, bu bilimlerin bir uzmanı büyük bir yerleşim merkezi veya insan topluluğunun falanca durumlarda falanca hareketlerde bulunabileceğini gerçeğe çok yakın bir tahminde ve kehanette bulunabilir. Böyle bir uzman bir yıl içinde Londra şehrinde kaç kişinin intihar edebileceği ve örneğin, Chicago’da kaç tane hırsızlık olayının meydana gelebileceğini tahmin edebilir. Eğer bir ülkede başka bir ülkeye oranla cinayet sayısı fazla ise, bu cinayetlerin hangi maddi, ekonomik ve sosyal nedenlere dayandığı çok sağlıklı bir biçimde ortaya konabilir. Bir ülke veya büyük bir yerleşim merkezinde yıllar yılı ölüm, doğum, suçlar ve diğer olaylar ortalama nasıl meydana geliyor ve toplumsal duruma paralel olarak bu olaylarla ilgili istatistikler sürekli olarak iniyor veya yükseliyorsa, bunun açıklaması, dış etkenlerin insanların büyük yerleşim alanlarına, bireylerin iradelerinin başka bir biçimde hareket etmeyecek şekilde müthiş bir güç ve şiddetle etkili olduğundan başka bir şey olamaz.
Fen ve bilimin başarısızlığı
Bu kısa bahis gösteriyor ki, insanın üzerinde kendi büyüklüğü ve üstünlüğünü bina ettiği fen ve bilim, onun tüm hayal gücünü kullanarak inceleme, araştırma ve keşifler sonucunda oluşturduğu sermaye ve iftihar vesilesini bir kalemde ortadan kaldırıveriyor ve insan kendi bilgi ve araştırmalarına dayanarak kendisinin, maddeler, bitkiler ve cansız makineler gibi çaresiz ve yetkisiz bir varlık olarak kabul ediveriyor. Ancak bu kabul ve itiraf, bilimin kaza ve kader meselesini gerçekten hallettiğini kesinlikle göstermez. Aksine, bu bilimin bizim vicdanen kendi içimizde hissettiğimiz yetki gücü ve irade özgürlüğüyle ilgili tatmin edici bir açıklama getirmediğini gösterir. Oysa biz gece gündüz yetki gücü ve irade özgürlüğünün belirtilerini görür ve buna göre ihtiyarî ve gayri ihtiyari fiillerimiz arasında ayırım yapabiliyoruz. Sadece bu değil, varlığına insanın özgür ve egemen bir irade sahibi oluşu bağlı olan nefsin bile bilimsel araştırmaların ötesinde bir şey olduğu kanıtlanmıştır ve hiçbir bilimsel araştırma metodu, bugüne kadar, insanın maddi varlığında herhangi bir maddi karışım veya kimyasal bir formül ile ilgisi olmayan belirti, fiil ve özellikler yaratan şeyin ne olduğunu ortaya koyamamıştır.
Her ne olursa olsun, eğer bir fizikçi, insanın karakterinde sinir sistemi ve beyin çekirdeğinin yapısının önemli bir rol oynadığını ileri sürüyorsa, bunu kabul edebiliriz. Ancak bedensel özelliklerinin, ruhsal özelliklerinin tek illet veya sebepleri olduğu yolundaki iddiası kabul edilemez. Aynı şekilde evrim kuramının bir savunucusu, insanın kendi özelliklerinin çoğunun irsî veya kalıtsal olarak miras aldığını söylüyorsa, bunu kabul etmekte hiçbir sakınca yoktur. Ancak, insanın her şeyinin kalıtsal ve kendisine ait hiçbir şeyin olmadığını ileri sürüyorsa, biz diğer gerçekleri gözümüzün önünde bulundurarak bunu kabul edemeyiz. Aynı şekilde tarihe ve istatistiğe dayanarak ortaya atılan görüşün ancak insan kişiliğini büyük çapta, uluslar ile toplulukları geniş çapta etkileyen dış etkenlerin mecbur kıldığı kadar sağlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Bununla toplumsal durumların iniş-çıkışlarında fertlerin kişisel iradelerinin hiçbir özgürlüğe sahip olmadığı ve toplumsal yaşam mekanizmasında insanların salt cansız birer parça gibi hareket ettiklerine ilişkin iddia ise ispatlanamaz.
Kısacası, fizik veya doğa bilimleri ve takipçileri aslında cebir ve kader meselesini halletmemişlerdir. Ama ortaya koydukları, incelemeler, gözlemler ve deneyimler hayatımızda cebrin sınırlarının ne kadar geniş olduğunu göstermiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi