Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

F İ Z İ K G Ö R Üşü - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 5. Sayfa

 

FİZİK GÖRÜŞÜ

 

Fizikte bu mesele, tüm evrende olduğu gibi insanın fiil­lerinin de nedenler silsilesine bağlı olduğu ve yaptığı her şe­yin bir veya birkaç nedeni ve etkeni olduğu açısından ele alı­nır. Eğer bir fiilin meydana gelmesi için gereken nedenler ve ortam oluşmazsa, o fiilin gerçekleş­mesi mümkün değil­dir; nedenler ve ortam oluşursa, onun gerçekleşmesi gerek­lidir. Bu her iki durumda insan tamamen mecbur ve çare­sizdir. Bu açıdan fizik veya doğa her zaman cebre meyilli olmuştur. Nitekim eski fizikçiler arasında müstesna bir mev­kiye sahip olan maddecilerin babası Democritus bun­dan 2500 yıl önce açıkça evrenin tüm eşya­sının doğa kanu­nuna bağlı oldu­ğunu ve bunun dışına çıka­mayacaklarını ifade etmişti.

Buna rağmen, doğacılar nefis ile madde arasındaki cev­­her farkını inkâr ettikleri ve nefis güçlerini maddeler âle­min­den şu veya bu şekilde ayrı saydıkları sürece fizik veya doğa bili­minde kadercilik için bir yer bulunabilirdi. Ancak 18. yüz­yılın başında oluşan fizik bilimindeki baş dön­dürücü gelişme ve fen ile bilimin diğer dallarında ki araştırma, inceleme ve keşifler yeni kapılar açılmaya başlayınca nefis ve ruh tüm güçleriyle be­raber maddi oluşum ve maddenin kimyasal karışımlarının sonuçları olarak görülmeye başlandı ve insan nefisli ve ma­nevi varlık yerine salt bir mekanik varlığa dö­nüştü. Böylece, kadercilik fizik sınırlarının tamamen dışına çıkarıldı ve fen bütün ağırlığını cebrin kefesine koydu.

Biyoloji ve fizyolojinin yeni araştırmaları ki bunlar saye­sinde nefis ilmi artık bu iki bilimin bir dalı haline gelmiştir. bey­nin biçimi, yapısı, çekirdeği ve sinir sisteminin durumu­nun insanın doğasını şekillendirdiğine hüküm edilmektedir. Beyin veya zihnin kötü olması insanın doğasını ve ruhsal yapısını bozar ve bununla kötü eğilimler ve hareketler mey­dana gelir. İyi oluşu, insanın tabiatını iyileştirir ve daha sonra iyi eğilimler ve iyi amellerin meydana gelmesini sağlar. Ga­yet tabii ki, beynin çekirdeği ve sinir sisteminin yapısında insanın özgür iradesinin herhangi bir rolü yoktur. Dolayı­sıy­la, bu maddi görüşü kabul ettikten sonra, insanın doğa­sında özgürlük diye bir şeyin olmadığını da teslim etmemiz gerekir. Buna göre nasıl ki, demirden yapılmış bir makine belli bazı metot ve kurallara göre çalışır, insan da doğanın muazzam bir yasasına göre yaşamakta ve faaliyet göster­mektedir. Ahlâk ve fazilet dilinde iyilik ve güzel karakter ola­rak tanımladığımız şeyler fen söz­lüğünde salt düzgün be­densel yapı ve iyi sinir sisteminin unsurları demektir. Ah­lâk ve etiğin kötülük ve ahlâksızlık olarak nitelendirdiği şey­ler bilim dilinde beyin yapısı ve sinir sisteminin bozuk oluşu ola­rak kabul edilmektedir. Bu açıdan iyilik ve sağlık, kötü­lük ve hastalık arasında bir fark kalmaz. Nasıl ki, bir kişi kendi iyiliği ve sağlığı için övgüye ve hastalığı için kınamaya layık de­ğilse, kötülüğü, ahlâksızlığı veya dürüstlüğü ve fazileti bakı­mın­dan da övgüye veya kınamaya layık olmamalıdır.

Bunun yanısıra, cebirciliği teyid eden başka önemli bir ka­nun da kalıtım yasasıdır. Bunun temelini Darwin ve Rus­sel Wallace ile takipçileri atmıştır. Buna göre herkesin do­ğası ve kişiliği ile karakteri dünyanın kuruluşundan beri ku­şaktan kuşağa ge­çen bir kalıba girer ve bu kalıtsal kalıp doğa ve karakteri hangi şekle sokarsa, onu değiştirmeye hiç­bir insanın gücü yetmez. Bu bakımdan eğer bugün bir kişi herhangi kötü bir iş yapıyorsa, o aslında, onun atasının 100 yıl önce attığı tohumun bir meyvesidir ve atasındaki bu kötülük te eski nesillerden ileri gelmektedir. Bu meyvenin oluşması veya oluşmama­sında ilgili kişinin irade veya yetki­sinin hiçbir rolü yoktur. Bunun oluşması veya oluşmaması, tıpkı bir mango ağacının ekşi bir mango çekirdeğinden çıka­rak ekşi meyve vermeye mecbur olması gibidir.     

Tarih teorisi de cebri doğrulamaktadır. Buna göre dış et­­kenlerin etkileri genellikle, o ortamın içinde bulunan tüm bir insan toplumunun doğası ve karekterini etkilemektedir. Ve bu ne­denle, belli bir nedenler topluluğu altında yaşayan bir ulusun özellikleri, başka bir nedenler topluluğu altında ka­lan bir ulusunkilerden farklı olur. Meseleye daha derin bir şekilde baktığımızda bu iki ulusun mizaç ve karakterleri ara­sındaki farkın kaynağının, onların içinde ya­şadıkları farklı dış etken ve ortamın olduğunu anlayabiliriz. Aynı şe­kilde, eğer dış etkenlerin ışığında bir milletin ö­zelliklerini anladığımız za­man onun hangi durumlarda nasıl davranacağını sağlıklı bir biçimde tahmin edebiliriz. Bir bireyin kişisel irade ve yet­kisi için bu kapsamlı yasanın belirlediği yoldan ayrılma im­kânı yoktur. Bireylerin kişisel özgürlüğünün kabul edilmesi ha­linde, yüzyıllardan beri bir milletin hareket ve karakterle­rinde görülen özellikler müthiş bir şe­kilde benzerlik arzet­me­si için ortada herhangi bir neden veya ge­rekçe kal­maz. Çün­kü bir milletin tüm fertlerinin sözbirliği e­derek kendi ira­dele­riyle aynı şekilde hareket etmeye karar verdik­leri hiçbir şe­kilde ta­savvur edilemez.

İstatistik bilimi de deneysel temellere dayanarak cebri sa­vunmuştur. Büyük yerleşim merkezleri ile ilgili olarak de­ğişik şartlar ve ortamlarda elde edilen veriler ve rakamlar, o şart ve ortam­ların oluşmasına neden olan dış etkenlerin ışığında incelen­diğinde her toplulukta bazı özel nedenlerin etkisiyle belli bazı durumların ortaya çıktığı ve bu durum­larda çok sayıda in­sanların hareket ve davranış biçimlerinin birbirlerine benze­diği görülmüştür. Bu gibi deneyimlerle istitâstik ve tipografi o kadar ilerlemiştir ki, bu bilimlerin bir uzmanı büyük bir yerleşim merkezi veya insan topluluğunun falanca durum­larda falanca hareketlerde bulunabileceğini gerçeğe çok yakın bir tahminde ve kehanette bulunabilir. Böyle bir uzman bir yıl içinde Londra şehrinde kaç kişinin intihar edebileceği ve örneğin, Chicago’da kaç tane hırsızlık olayının meydana gelebileceğini tahmin edebilir. Eğer bir ülkede başka bir ül­keye oranla cinayet sayısı fazla ise, bu cina­yetlerin hangi maddi, ekonomik ve sosyal nedenlere dayandığı çok sağlıklı bir biçimde ortaya konabilir. Bir ülke veya büyük bir yerleşim merkezinde yıllar yılı ölüm, doğum, suçlar ve diğer olaylar ortalama nasıl meydana ge­liyor ve toplumsal duruma paralel olarak bu olaylarla ilgili istatistik­ler sürekli olarak iniyor veya yükseliyorsa, bunun açıklaması, dış etkenlerin in­sanların büyük yerleşim alanlarına, bireylerin iradelerinin başka bir biçimde hareket etmeyecek şekilde müthiş bir güç ve şiddetle etkili olduğundan başka bir şey ola­maz.

 

Fen ve bilimin başarısızlığı

Bu kısa bahis gösteriyor ki, insanın üzerinde kendi bü­yüklüğü ve üstünlü­ğünü bina ettiği fen ve bilim, onun tüm hayal gücünü kullanarak inceleme, araştırma ve keşifler so­nu­cunda oluşturduğu sermaye ve iftihar vesilesini bir ka­lemde ortadan kaldırıveriyor ve insan kendi bilgi ve araştır­malarına dayanarak kendisinin, maddeler, bitkiler ve cansız makineler gibi çaresiz ve yetkisiz bir varlık olarak kabul edive­riyor. Ancak bu kabul ve itiraf, bilimin kaza ve kader mesele­sini gerçekten hal­lettiğini kesinlikle göstermez. Ak­sine, bu bilimin bizim vic­danen kendi içimizde hissettiğimiz yetki gücü ve irade özgürlüğüyle ilgili tatmin edici bir açık­lama ge­tirmediğini gösterir. Oysa biz gece gündüz yetki gücü ve irade özgürlüğünün belirtilerini görür ve buna göre ihtiyarî ve gayri ihtiyari fiillerimiz arasında ayırım yapabiliyo­ruz. Sade­ce bu değil, var­lığına insanın özgür ve egemen bir irade sa­hibi oluşu bağlı olan nefsin bile bilimsel araştırmala­rın öte­­sinde bir şey olduğu kanıtlanmıştır ve hiçbir bilimsel araş­­­tırma metodu, bugüne kadar, insanın maddi varlığında her­hangi bir maddi karışım veya kimyasal bir formül ile ilgisi olmayan belirti, fiil ve özellikler yaratan şeyin ne olduğunu ortaya ko­yamamıştır.

Her ne olursa olsun, eğer bir fizikçi, insanın karakte­rinde sinir sistemi ve beyin çekirdeğinin yapısının önemli bir rol oynadığını ileri sürüyorsa, bunu kabul edebiliriz. Ancak be­densel özelliklerinin, ruhsal özelliklerinin tek illet veya se­bepleri olduğu yolundaki iddiası kabul edilemez. Aynı şe­kilde evrim kuramı­nın bir savunucusu, insanın kendi özel­liklerinin çoğunun irsî veya kalıtsal olarak miras aldığını söylüyorsa, bunu kabul etmekte hiçbir sakınca yoktur. An­cak, insanın her şeyinin kalıtsal ve kendisine ait hiçbir şeyin olmadığını ileri sürüyorsa, biz diğer gerçekleri gözümüzün önünde bulundurarak bunu kabul edemeyiz. Aynı şekilde tarihe ve istatistiğe dayanarak ortaya atılan görüşün ancak in­san kişiliğini büyük çapta, uluslar ile toplulukları geniş çap­ta etkileyen dış etkenlerin mecbur kıldığı kadar sağlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Bununla toplumsal durumla­rın iniş-çıkışlarında fertlerin kişisel iradelerinin hiçbir özgür­lüğe sa­hip olmadığı ve toplumsal yaşam mekanizmasında insanla­rın salt cansız birer parça gibi hareket ettiklerine iliş­kin iddia ise ispatlana­maz.

Kısacası, fizik veya doğa bilimleri ve takipçileri aslında cebir ve kader meselesini halletmemişlerdir. Ama ortaya koydukları, incelemeler, gözlemler ve deneyimler hayatımız­da cebrin sınırlarının ne kadar geniş olduğunu göstermiştir.