Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ahlak İ G Ö R ÜŞ - İslami Bilgiler - Cebirvekader - 6. Sayfa

 

AHLAKİ GÖRÜŞ

 

Salt etik veya ahlâk sınırlarının içinde insanın mecbur ve­ya yetkili olduğuna ilişkin sorun, dış koşulların altında iç ger­çe­ğin ne olduğu şeklinde ele alınmaz, aksine, burada insanın kişiliği ve karekterine ilişkin hükmün ve iyi veya kötü davranı­şına göre övülme veya kınanma istihkakı ve iyi veya kötü amellerine göre ödül veya ceza verme kararının neye dayan­dığı görüşü üzerinde durulur. İlk bakışta burada ka­dercilerin üstün olduğu, cebircilerin ise yenilgiye mahkum ol­­duğu gibi görünür. Zira insanın tamamen çaresiz olduğu ve yaptıkla­rında irade ve yetkisinin hiçbir rolü olmadığı kabul edilirse, onun sorumluluk kavramı tamamıyla ortadan kal­kar, iyilik ile kötülük anlamını yitirir, dürüstlük ve ahlâksızlık anlamsız­laşır. Ne en dürüst kişi övgüye layık olur ne de, en ahlâksız ve günahkâr kişiye lanet yağdırılabilir. Ne insanlığa yönelik en büyük hayır işlerlini yapan kişi ödüle layık görü­lür, ne de en ağır suç işleyen biri cezalandırılır. Mah­kemele­rimiz, yasaları­mız, polisimiz, cezaevlerimiz, okullarımız, ahlâk ve terbiye merkezlerimiz, vaazlarımız, konuşma­larımız, yazı­larımız, kı­sa­ca, insanın irade ve yetki sahibi far­zedilerek ıs­lâhı, ceza­landırılması, ibret ve telkin amacıyla meydana ge­tirdiğimiz tüm kavram ve kurumlar tamamen ge­reksiz ve ya­rarsız hale gelir.

Ancak bahis ve tetkik alanında biraz ilerlediğimizde gö­rürüz ki, burada cebriye ve kaderiye arasındaki farkla ilgili karar sadece bu noktaya dayanarak verilmez. Etikte amelin de­ğe­ri, karekter ve davranış etkenlerine göre ölçülür ve ka­­rek­ter ile etkenler sözkonusu olur olmaz, insanın karekterini oluşturan unsurların araştırılması ve karekter ile davranış bi­çi­minde ortaya çıkan içgüdülerin saptanması vazgeçilmez ha­le gelir. Bu noktaya varıldıktan sonra tartışmanın yönü yi­ne fizik, psikoloji ve metafizik sorunlarına dönüveriyor.

Cebrin taraftarları insanın kişilik ve karekterinin iki bü­yük unsurla oluştuğunu belirtir. Birincisi doğal yapısı, ki bu­nunla doğar. İkincisi, dış etkenler ki, bunlardan her an et­ki­lenir ve her an kalıplarına girer. İlk husus tamamen veh­bî­dir ve bir insanın elinde değildir. Bir kişi ana karnından han­gi doğa üzerine doğarsa, o onun kişiliği ve karakterinin maya­sı­nı oluşturur. Kötü bir doğadan iyi amellerin doğması müm­­kün değildir, aynı şekilde iyi bir doğadan kötü amelle­rin doğması de düşünülemez. Dış etkenlere gelince ki bun­lara gerek doğal gerekse toplumsal etkenler dahildir, onlar doğanın çekirdeğini veya özünü geliştirir, yetenek ve eği­lim­lerine göre de şekillendirir. İyi bir tabiata sahip olan bir kişi, iyi bir ortamda neredeyse bir evliya oluverir, kötü huylu bir kişi de kötü ortamda bir şeytan. Aynı şekilde, kötü bir ortam iyi bir doğanın meziyet ve erdemlerini azaltır, iyi bir ortam ise kötü bir huyun kötülüklerini. Doğa ile ortam ara­sındaki bağlantı, tıpkı bir tohumun toprak, su, iklim ve çift­çilik veya bahçıvanlığın türü arasındaki bağ gibidir. Bitki veya ağacın özü çekirdek veya tohumdur ve bu saydığımız un­surlar onun yetişmesi ve meyve vermesini olumlu veya olumsuz biçimde etkiler, insanın durumu da pek farklı de­ğildir. O, bu her iki gü­cün etkisindedir. Ne kendi doğasını değiştirebilir ne kendi isteğiyle dış ortamı benimse­yebilir ne de ortamın etkilerin­den etkilenip etkilenmemesi elindedir.

Kadercilerin aşırı görüşlü bir grubu bu görüşü hiç kabul et­mez. Onlara göre aslında doğa ve ortamın etkenleri, bir insanın karakter ve davranışını ancak gayri ihtiyarî hareket­leri bakımından etkileyebilmektedir. İnsanın düşünüp taşı­nıp, ayırım etme yeteneği ve karar verme gücü ve iradesiyle yap­­tığı işlerde ise bu ikisinin hiçbir rolü yoktur, hatta bunlar ilgili kişinin kendi seçim ve yetkisinin sonuçlarıdır. Bu bazı kim­selerin benimsediği tamamen kaderci görüştür. Ne var ki, bu görüşü kabul etmek çok zordur. Çünkü bir insanın ih­tiyarî fiillerinin temelini oluşturan bilinç, akıl, sezgi, anlayış, seçim yeteneği ve karar gücü zaten vehbî (Allah ver­gisi)dir. İn­san ne kendi yeteneği ve gayretiyle bunları elde edebilir, ne bunlarda zerre kadar bir değişiklik ya­pa­bilir. O halde, bu güç­lerin etkisiyle kendi davranışları için hangi yolu seçerse seç­sin, onu özgürce seçtiğini nasıl söyle­­yebiliriz?

Ilımlı kadercilerin görüşü ise bu hususta şöyledir: şüp­he­siz, insanın kişiliği ve karakterinde asıl doğası ve dış et­ken­lerin rolü çok büyüktür. İnsan iyi ve kötü eğilimler ve iyi­lik ile kö­tülükle ilgili yeteneklerle doğar, doğal ve toplum­sal ortamın kalıbına girip, karakteri belli bir biçim alır. Ancak bu ikisinin yanı sıra, karakterini etkileyen üçüncü bir şey de var­dır ki, o da insanın mukadder olmayan yetkisi ve özgür­lü­ğü­dür. Biz bir insanın iyi veya kötü oluşuyla ilgili hükmü­müzü, doğası veya yetiştiği ve yaşadığı ortam ve koşullara göre de­ğil, bu mukadder olmayan yeteneği ve öz­gürlüğüne göre ve­ririz. İlk iki şeye bakılırsa, insan çaresizdir ve kişiliği­nin hangi yan ve bölümleri bunların etkisinde ise onlar ah­lâkî açıdan ta­­mamen değersizdir. Aslında, ahlâkî değer ve insanın iyi ve­ya kötü oluşuyla ilgili değerlendirmeler ancak üçüncü şey yani mukadder olmayan yeteneğine göre yapılır.

Bir görüş veya kuram olarak bu gayet tutarlı bir şeydir. Ne var ki, bu hususta önemli bir güçlükle karşı karşıyayız. Bi­zim, insanın karakterindeki asıl huy, dış ortam ve mukad­der ol­mayan yetki bölümlerini ayıracak ve kendi ahlâki emir ve kurallarımızı yalnız üçüncü bölümle sınırlandıracak bir ölçü­müz yoktur. Eğer ahlâkî değer sadece bu bölüm veya un­su­run miktarına bağlıysa, bizim için bir kişi hakkında iyi ve­ya kötü yargısına varmamız kesinlikle imkânsızdır. Her­hangi bir âletle ölçerek, herhangi bir tartıyla tartarak veya her­hangi bir analiz yöntemiyle dürüst ve temiz bir kişinin ne kadar kendi mukadder olmayan ihtiyariyle iyi olduğunu be­lir­leyemeyiz. Aynı şekilde, kötü bir kişinin mecburen ne ka­dar kötü ve iradesi ve yetkisiyle ne kadar kötü olduğunu bi­le­meyiz. Yani, bu kaderiye görüşünü kabul etmemizden son­ra bizim için tüm ahlâkî kurallar geçersiz olur ve sadece geçersiz olmaz; bununla beraber, aynı zamanda tüm ceza kanunlarımızı iptal etmemiz, mahkemelerimizi ortadan kal­dırmamız ve cezaevlerine kilit vurmamız gerekir, çünkü ya­kaladığımız suçlular ve hakîmlerimizin haklarında çeşitli ce­za­lar verdiği hükümlüler ve hapse attığımız mahkumlarla il­gi­li hiçbir hakimimiz, işledikleri suçlarda gayri mukader ihti­yarlarının ne kadar rol oynadığını bil­mez ve bu esas şey bilin­medikten sonra ceza türü ve miktarının suçlu­nun ihtiyar ve­ya yetki miktarıyla eşit olması hiçbir şekilde mümkün de­ğil­dir.

Bu aşamada kaderiye bilinmeyen bir diyara ve kapka­ranlık bir alana girer. Burada kaderiyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın ve ne kadar dikkat ederse etsin, dikenli ve engebeli yol­da her an ve her adımda yuvarlanmaya, bir şeye çarp­ma­ya mah­kumdur. Nihayet geri dönüp cebriyeye der ki: “Eğer benim görüşüm ahlâk kurallarını hiçe sayıyor, yargı düzenini ge­çer­siz kılıyorsa, senin görüşün aynı, hatta daha kötü so­nuçlar veriyor. Senin kuramına göre insan yaptıkları­nın hiçbi­­rinden sorumlu sayılmıyor. O halde, iyi ve kötü ayırımı ni­ye? Kimi övecek veya kınayacaksın? Ceza veya ödül kararı niçin? So­rumlu olmayan bir kişinin iyi veya kötü olmasıyla il­gili hüküm ancak bir kişinin hasta veya sağlıklı olmasına hü­küm veril­mesi gibidir. Eğer bir kişi hasta olması veya ateşi çıkması nedeniyle cezalandırılmıyorsa, bir kişi hırsızlık yaptı diye niçin cezalandırılsın?”

Bu sorunun tutarlı bir cevabı cebriyede de yoktur. En çok şunu söyleyebilir: “Dünyada her fiil ve hareket bazı do­ğal sonuçlar verir. Nasıl ki, hastalığın doğal sonucu ağrı ve sancıdır ve sağlığınki rahat ve huzur, nasıl ki, dürüstlüğün doğal sonucu övgü ve ödüldür ve kötülüğünki kınama ve ce­za, nasıl ki, elin ateşe sokulmasının doğal so­nucu yanma­sıdır, bir kişi­nin sorumluluğu kendisine ait olsun veya olma­sın, suçu nedeniyle bir şekilde cezalandırılması gereklidir.”

Ama ancak bu cevap bizim insanı akıl ve ruh sahibi bir varlık değil sadece maddi bir varlık olarak kabul etmemiz ve insanda akıl, nefis, ruh diye bir şeyin bulunmadığı, sadece kendi kural ve yasala­rına bağlı olan doğanın varolduğu ve insanın tıpkı bir ağaç, bir nehir, bir dağ veya başka bir nesne gibi onun etkisinde olduğunu teslim etmemiz halinde doğru olabilir. Ne var ki, insan yaşamının belirtileriyle ilgili bu me­ka­nik yorum ve değerlendirme hiçbir şekilde kabul edi­le­mez. Burada anlatılmak için yeri olmayan delilleri çok zayıf­tır. Bu görüşü kabul etmenin ilk sonucu, yasalar, ahlâk, din­ler ve inançlar hepsinin değerlerini yitir­meleri ve geçersiz ol­maları ve bizzat insanın, insan olarak diğer varlıklar ve nes­nelere karşı akıl ve ruh gibi onurlu üs­tünlüğünü kaybe­derek onlardan biri haline gelmesidir.

 

Ahlâk biliminin başarısızlığı

Bütün bu bahsi özetleyecek olursak, etik veya ahlâk bi­li­mi cebriye ve kaderiye ile ilgili olarak bir hüküm vermekte başarısız kalmıştır. Salt ahlâkî delil ve gözlemlerle insanın ki­şiliği ve karekteri konusunda cebirci görüşün mü yoksa ka­derci görüşün mü doğru olduğunu söylemek mümkün de­ğildir. Yani, insanın kendi söz ve hareketleri ba­kımından so­rumlu ve yetkili sayılması lehine ne kadar delil varsa, he­men hemen aynı deliller onun tamamen sorumsuz ve çare­siz sa­yıl­ması lehinedir.