TANRIBİLİMSEL GÖRÜŞ - Cebirvekader - 7. Sayfa
TANRIBİLİMSEL GÖRÜŞ
Şimdi bu meselenin sadece sonuncu yönü, yani tanrı- bilimsel görüşü kalmıştır. Tanrıbilim veya ilahiyatta bu mesele aşağı yukarı felsefede yer aldığı gibi yer alır. Ancak burada daha çok zorluk ve engeller vardır. Felsefenin gözü sadece metafizik veya doğaötesindedir ve insanın pratik yaşantısına bakmaz. Yani, insanın yaşantısıyla doğa bilimi veya ahlâk bilimi kadar bile ilgili değildir. İlahiyat ise şu veya bu şekilde gerek fizik ve doğa bilimi gerekse metafizikle ilgilidir ve öğretileri ikisini de kapsar. Din bir yandan insanı emir ve nehiyler (yasaklar)den sorumlu tutar ve itaat ile itaatsizlik için ödül ve ceza yasasını getirmiştir ki bunun için insanın belli bir ölçüde sorumlu, yetkili ve özgür olması gerekir. Diğer yandan, başta insan olmak üzere tüm evreni kuşatan ve iyi ve kötü her varlığı ve nesneyi elinde bulunduran insanüstü bir varlık veya doğaüstü bir yasa kavramını da ortaya koyar. Bu bakımdan tanrıbilim veya ilahiyatta bu mesele, felsefe, fizik ve ahlâk bilimi her üçünden daha zordur. Çünkü bu üçü, sorunun sadece bir yönünü ispatlamak ve diğerlerini ona uydurmak ve ona göre değiştirmek veya çarpıtmak konusunda serbesttir. Din ise bu her ikisini ispatlamaya ve birbirleriyle çelişir durumda olan bu görüşlerde orta bir yol seçmeye ve bunun akla uygun olduğunu göstermeye mecburdur.
Dünyanın diğer dinlerinin bu düğümü çözmek için ne gibi bir hal çare önerdiklerini anlatmak için yerim yoktur; çünkü bana yöneltilen soru İslâmiyet’le ilgilidir. Bahsin az ve öz olması için de açıklamamı sadece bununla sınırlı tutacağım.
Doğru İslamî görüş
Metafizikle ilgili meseleler hakkında İslâm’ın doğru görüşü şudur: Neyin ne kadar bilinmesi gerekliyse, Allah ve Resûlü bize anlatmıştır. Bundan fazlasını merak etmek, haklarında bilgi edinmek için elimizde herhangi bir kaynak bulunmayan, bilinmemelerinin bize herhangi bir zararı olmayan hususlar ve nesneleri bilmeye çalışmak ve araştırmak hem gereksiz hem tehlikelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَسْأَلُواْ عَنْ أَشْيَاء إِن تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ
“Ey mü’minler! Size açıklanması halinde fenanıza gidecek olan şeylerden Resûle sormayın.” (El-Maide: 101)
وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا
“Peygamberin size verdiğini alın. Sizi, kendisinden nehyettiği şeyden de sakının.” (El-Haşr: 7)
Ve bu nedenle, hadis-i nebevî’de sık sık soru sorulması ve saçma sapan konularla uğraşılmasının hoş olmadığı kaydedilmiştir. Nitekim bir hadisinde, Resulullah şöyle buyurmuştur:
قال رسول الله صلى الله عليه و سلم:
« إِنَّ مِنْ حُسْنِ إِسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ »
“Bir kişinin İslâmı için iyisi gereksiz şeyleri bırakmasıdır.”[1]
“Takdir” veya kader meselesi de bu konulardan biridir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) sık sık bu meseleyi tartışmaktan sakınılmasını istemiştir. Bir defasında sahabiler aralarında bu meseleyi konuşuyordu. Derken Resulullah (a.s.) geldi ve bu tartışmayı dinleyince yüzünde kızgınlık belirdi. Hemen, “Böyle şeyler için mi size emrverildi? Bunun için mi ben size gönderildim? Bu gibi şeyler yüzünden geçmiş milletler helak oldu. Kanımca, siz bu konuda kavga etmeyin.”[2] Yani kendisi şöyle demek istemiştir: Bu, sizin için illâ bir kanıya varılması gereken şer’î bir konu değildir. Yani, bununla ilgili herhangi bir araştırma yapmaz ve konuşmazsanız, kıyamette bundan sorumlu tutulmayacaksınız. Bu konuda ağızınızı açarsanız, ister istemez yanlış yahut doğru bir şey söyleyeceksiniz. Böylece, tartışmamanız gereken bir konuda tartışırsanız, başınızı derde sokarsınız. Sizin anlayacağınız, sizin konuşmanız size zarar verebilir; oysa, konuşmamanızın hiçbir zararı yoktur.
Başka bir defasında Hazreti Peygamber, gece vakti Hz. Ali ile Hz. Fatma (r.a.)nın evine gitti ve Kendilerine, “Teheccüd namazı niye kılmıyorsunuz?” diye sordu. Hz. Ali, “Ya Resulullah nefislerimiz Allah’ın elindedir; O ne zaman isterse uyanırız” diye cevap verdi. Bunu duyar duymaz oradan ayrıldı ve bacağına elini vurarak dedi ki,
فَكَانَ الإِنْسَانُ أَكْثَرُ شَيْءٍ جَدَلاً
“İnsan (bütün mahlûkların) en kavgacı (sı)dır.”[3]
Bundan dolayıdır ki, muhaddis ve fakihlerin büyük bir bölümü “İyi veya kötü kader Allah’tandır” gibi genel inanç üzerine ittifak etmiş ve bu hususta fazla araştırma ve inceleme yapan veya cebir ve kader hakkında kesin hüküm verenleri şiddetle kınamıştır. Ne var ki, Hazreti Peygamber (a.s.) ile geçmişteki din büyüklerimizin yasaklamalarına rağmen, başka milletlerin felsefe ve fizikle ilgili sorunlarını inceleyen Müslümanlarda bu konu geniş çapta tartışılmaya başlandı; öyle ki, bu İslâm’da kelâm ilminin en önemli konularından biri haline geldi.
İslâm ilâhiyatçılarının mezhepleri
Müslüman mütekellimin veya ilahiyatçıları bu konuda kaderci ve cebirci diye iki büyük mezhebe ayrılmıştır. Bu her iki grubun tüm tartışmalarını buraya aktarmak mümkün değildir. Bunun için çok hacimli ayrı bir kitap yazılabilir. Burada ise bu iki grubun görüşlerinin özetini sunmaya çalışacağım.
Kadercilerin inancı
Mutezile ve bazı diğer mezheplerin inancı şudur: Yüce Allah insanı yarattı, ona filleri üzerine güç ve kudret bahşetti ve iyilik ile kötülük arasında ayırım yapma yeteneğini verdi. Artık insan kendi gücüyle ve özgür iradesi doğrultusunda iyi veya kötü işler yapmaktadır ve yine bu yetkisine göre dünyada övgü veya kınama, âhirette de sevap veya azaba layık olacaktır. O Allah tarafından ne küfr ve günaha mecbur edilmiş, ne iman ve itaate zorlanmıştır. Aksine, Allahü Teala resullerini gönderir, mushafları indirir, iyi amel işleme emri verir, kötülükten meneder, doğru ile yanlış, Hak ile Bâtıl arasındaki kesin farkı belirtir ve insanlara, doğru yolda yürürseniz kurtulacak, yanlış yolu tercih ederseniz, kötü sonucunu görürsünüz diye uyarır.
Bu mezhebin ilke ve öğretilerini ilk önce Vâsıl bin Ata el-Gazzal belirlemişti. El-Gazzal’e göre Allah âdil bir hakimdir. Allah’a şerr veya zulmü maletmek caiz değildir. Ayrıca, Yüce Allah’ın emir ve nehiyleriyle donattığı kullarını, kendi irade ve güçlerine aykırı olarak işler yaptırmaya kalkışması caiz olmadığı gibi, kendi emriyle işledikleri herhangi kötü bir şey için onları cezalandırması da caiz değildir. O halde, kulun kendisi hayır ve şerr failidir. Kendisi istediği gibi iman ile küfr ve itaat ile ma’siyet (günah) yolunu seçer ve Allahu Teala ona bütün bunlar için güç ve yetenek vermiştir. İbrahim bin Seyyaru'n-Nizam buna, Allah’ın sadece hayr üzerine yetkisi olduğu, şerr, sıkıntı, eziyet ve günahların O’nun kudretinin dışında olduğu savını eklemiştir. Muammer bin İbadu's-Selemi ve Hişam bin Amru'l-Fevzi ise bu kuralı daha şiddetle savunmuş ve iyi veya kötü kaderin Allah'tan olduğuna inananların kâfir ve sapık olduğunu ileri sürmüştür. Zira bu inanç, Allah’ın iyi ve merhametli olma vasfına aykırıdır ve O’nun zâlim ve câbir olduğunu göstermektedir.
Bundan sonra Câhiz, Hayyat, Ka’bi, Ciyayi, Kadı Abdül Cebbar v.s. gibi ne kadar büyük mutezile alimi varsa hepsi, kulların fillerinin yönlendiricisinin Allah’ın değil, bizzat kulların olduğunu kuvvetli bir biçimde savunmuş, Allah’ın kullarına istemedikleri şeyleri zorla yaptırmadığını kaydetmiştir.
Kadercilerin Kur’an’dan sundukları deliller
Mu’tazile kendi inançlarını doğrulamak için Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinden deliller sunmaya çalışmıştır. Örneğin,
1) Kulların fiillerinin kendilerine ait olduğu hususunun vurgulandığı âyetler
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ
“Allah’a nasıl küfrederseniz ki, siz ölülerden iken sizi diriltti?” (El-Bakara: 28)
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِندِ اللّهِ
“Elleriyle bir kitap yazıp sonra "Bu Allah katındandır." Diyenlere yazıklar olsun” (El-Bakara: 79)
ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمْ
“Allah bir kavme ihsan ettiği nimetini, o kavim nefislerinde olanı değiştirinceye kadar, değiştirici değildir.” (El-Enfal:53)
مَن يَعْمَلْ سُوءاً يُجْزَ بِهِ
“Fenalık işleyen onunla cezalandırılır.” (En-Nisa: 123)
كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
“Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (Et-Tûr: 21)
2) İnsanın kendi amellerine göre ödül veya cezaya layık olacağının belirtildiği âyetler
الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ
“Bugün herkes kazandığı ile karşılanacaktır” (El-Gafir: 17)
الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“Bugün, işlediğiniz şeylerin karşılığı verilecek.” (El-Casiye: 28)
هَلْ تُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
"Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyor sunuz?." (Neml: 90)
3) Şer, zulüm ve diğer kötü şeylerden Allahü Teâlâ'nın münezzeh olduğu anlatılan âyetler
الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ
“O hangi şeyi yarattıysa, çok güzel yarattı” (Es-Secde: 7)
Ve gayet tabii ki, küfr güzel bir şey değildir.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلاَّ بِالْحَقِّ
“Biz gökleri ve yeri ve aralarındakileri ancak hak ile yarattık”. (El-Hicr: 85)
Gayet tabii ki, küfr “hak” olamaz!
وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ
“Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussilet: 46)
وَمَا اللّهُ يُرِيدُ ظُلْماً لِّلْعَالَمِينَ
“Allah, âlemlere zulmetmek istemez.” (Al-i İmran: 108)
4) Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu benimsemelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edilen âyetler
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُواْ إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى إِلاَّ أَن قَالُواْ أَبَعَثَ اللّهُ بَشَراً رَّسُولاً
“İnsanlara hidayet rehberi Peygamber geldiğinde, onları iman etmekten meneden şey. “Allah bir insanı mı Peygamber olarak gönderdi?” demeleridir.” (El-İsra: 94)
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ
“Yarattığım şeye secde etmekten seni meneden nedir?” (Sâd: 75)
فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
“O halde onlara ne oldu ki, iman etmiyorlar?” (El-İnşikâk:20)
لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ
“Siz niçin onları Allah’ın yolundan alıkoyuyorsunuz?” (Âli İmran: 99)
Eğer gerçekten Allah insanları iman etmelerinden alıkoysaydı ve onları küfre ve günaha mecbur etmiş olsaydı, onlara böyle sorular sorulmazdı. Tıpkı bir kişinin bir kişiyi bir odaya kapatıp, “oradan niye çıkamıyorsun?” gibi bir soru soramadığı gibi. Böyle bir durumda Allahu Teala’nın bir yandan insanları Hak yolundan alıkoyduğu ve diğer yandan, onlara, “siz Hak yolundan niye döndünüz?” diye sorduğu düşünülemez.
Allah’ın insanları doğru yoldan saptırıp kendilerine, “doğru yoldan niye saptınız?” diye sorduğu düşünülebilir mi? Onları küfre yöneltip “niye küfrü benimsediniz?” diye sorması tasavvur edilebilir mi? Onları Hakkın yerine Bâtıla sevkedip, “siz niye böyle yapıyorsunuz?” diye sorması beklenebilir mi?
5) İman ve küfrün insanların iradelerine bağlı olduğunun açıklandığı âyetler
رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ
“Artık isteyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(El-Kehf: 29)
فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً
“Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar.” (El-Müzzemmil: 19)
Sadece bu değil, kendi küfr ve masiyetlerini İlâhi iradeye maledenler de kınanmıştır,
Örneğin:
سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا
“Müşrikler derler ki: “Eğer Allah istemiş olsaydı, ne biz ve ne de babalarımız şirk koşardık.” (El-En’am: 148)
وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ
“Müşrikler: “Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de babalarımız Allah’tan başkasına tapmazdık.” (En-Nahl: 35)
6) Kulların iyi amel işlemeye davet edildiği âyetler
وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ
“Ve Rabbinize mağfiret için koşun” (Al-i İmran:133)
أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ
“Allah’ın davetçisine icabet edin.” (El-Ahkâf: 31)
وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ
“Rabbinize dönün” (Ez-Zümer: 54)
Gayet tabii kullarda güç ve yetenek olmadıkça, onlar itaate, Rabblerine koşmaya, dönmeye v.b. davet edilemez. Bir felçliden ve bir kötürümden ayağa kalkıp koşması istenebilir mi?
7) Kulların, Allah’ın kendilerine emrettiği fiiller işlediklerinin beyan edildiği âyetler
يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ
“Kendi davalarını Tagût’a götürmeye niyet ederler; halbuki, kendilerine onu inkâr etme emri verilmişti” (El-Nisa:60)
إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء
“Allah hiçbir zaman kötülüğü emretmez.” (El-A’raf: 28)
وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء
“Halbuki, onlar ancak Allah’a ibadet etmeleri ile emrolunmuşlardı.” (El-Beyyine: 5)
وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ
“O kullarının küfrüne razı olmaz.” (Ez-Zümer: 7)
وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ
Ancak Allah'a kulluk etmekle emrolunmuşlardır." (Beyine:5)
8) İnsanların kendi yaptıklarının cezasını çektiklerine dair âyetler
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ
“İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada, ve denizde fesad meydana çıktı.” (Er-Rûm: 41)
وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ
“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir.” (Eş-Şûra: 30)
إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئاً وَلَـكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Şüphesiz, Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler.” (Yunus: 44)
وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلاَّ وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ
“Biz, halkı zalim olan memleketlerden başkasını helak edici değiliz.” (El-Kasas: 59)
9) Allah’ın insanları hidayete veya sapıklığa mecbur etmediği, aksine insanların kendilerinin bu yollardan birini seçtiğini gösteren âyetler
وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى
“Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gösterdik. Onlar kötülüğü hidâyete tercih ettiler.” (Fussilet: 17)
فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ
“Artık hidayeti kabul eden kendi faydası için hidayete ermiştir” (Yunus: 108)
لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا
“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Tagûtu tanımayıp Allah’a iman eden öyle sağlam bir ipe sarılmıştır ki, onda ek yeri ve kopukluk yoktur.” (El-Bakara: 256)
10) Peygamberlerin kendi hatalarını kabul edip kendileri tarafından işlendiği ifade edilen âyetler
Örneğin, Hz. Adem diyor ki:
رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا
“Ey Rabbimiz nefislerimize zulmettik.” (El-A’raf: 23)
Hz. Yunus diyor ki:
أَن لَّا إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
“Seni tesbih ve takdis ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” (El-Enbiya: 87)
Hz. Musa diyor ki:
رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي
“Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim.” (El-Kasas: 16)
Hz. Nuh diyor ki:
رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ
“Ey Rabbim, bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım.” (Hûd: 47)
Cebirci Görüş
Öte yandan, Ceberiye veya Cebirciler, insan veya diğer canlılar ve nesnelerin ister kendileri veya sıfatları olsun, hiçbir canlı veya şeyin Allah'ın iradesi dışında oluşmadığına inanıyor. İnanışlarına göre evrende her zerrenin hareketi kaza ve kadere bağlıdır. Vücut ve icatta Allah'tan başka kimsenin herhangi bir rolü veya etkisi yoktur. Yaradılış ve ibdâda Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Hiçbir şey veya canlı O’nun emri olmadan zerre kadar kıpırdayamaz. Allahü Teala'nın emir ve icraatına iyi veya kötü damgasını vurmak akıl işi değildir. Mevla ne eylerse güzel eyler. Dünyada olayların nedenleri olarak tanımladığımız şeyler aslında görünüşteki nedenlerdir, yoksa gerçekte her şey Allah'ın iradesi ve emriyle olur ve yer ile göklerdeki tüm olup bitenlerin asıl faili O'dur.
Bu temel görüş ve inanıştan bazı zimnî veya cüz'î görüşler de doğmuştur Örneğin Ceyhem bin Safvan ve Şeyban bin Mesleme Haricî'nin görüşü şudur: İnsan kendi fiilleri açısından tamamen mecbur ve çaresizdir. Ne iradeye ne de yetkiye sahiptir. Cenab-ı Allah nasıl cansız nesneler, bitkiler ve diğer eşyayı hareketlendirirse, insanlarında kıpırdanmalarına neden olur. İnsanların fiil ve hareketlerinin kendilerine mal edilmesi sadece mecazi anlam taşımaktadır. Sevap ve gazaba gelince, fiilleri cebren olduğu için ödül ve cezaları da cebren olmaktadır. Yani, nasıl cebir ve zorlama ile bir insan iyi veya kötü harekette bulunuyorsa, cebir ve zorlama ile ödüllendirilmekte veya cezalandırılmaktadır. Yani, Mu'tezile'nin halis kaderiyesine karşı halis cebriye fikridir.
Aralarında Hüseyin En-Neccar, Beşir bin Gıyas-ül Merisi, Darar bin Amru, Hafsu'l-Ferd, Sbu Abdullah Muhammed bin Kerrâm, Şuayıb bin Muhammed el-Harici ve Ebadiyye mezhebinin kurucusu Abdullah bin Ebad vb.nin bulunduğu başka bir grup ise Allah’ın insanların iyi veya kötü fiil ve amellerinin yaratıcısı olduğunu kabul ediyor, ancak aynı zamanda, kulların bir çeşit güç ve iradeye sahip olduğunu ve bunların, onun hareketlerinde bir rol oynadığına da inanıyor. Bu role “kesb” adını veriyorlar. Bu kesb nedeniyle insana emir ve nehy ile ilgili talimat verilmiş ve buna göre o azaba veya sevaba layık olacaktır.
İmam Ebu’l Hasan el-Eş’ari, “kesb”i kabul etmiş ve insanın bir hareket kudreti olduğunu da ispatlamıştır, ancak bunun tersini inkâr etmiştir. Yani, kendisine göre Allah, kuluna hangi fiil veya hareketi yaptırmak istiyorsa, o kulun hareket kabiliyetiyle gerçekleşmiş oluyor, ancak bu kabiliyet, kudret veya güç sadece İlahî iradenin hayata geçmesinin bir aracıdır; gerçekte ise bu güç veya yetenek, herhangi bir fiilin meydana gelmesine neden olan bir etkiye sahip değildir.
Kadı Ebu Bekir Baklânî’nin görüşü ise bundan biraz farklıdır. Ona göre bir insanın her hareketinin iki yönü vardır. Bir yönü, iyilik ve kötülük, hayır ve şerden soyutlanan hareketin kendisidir. Bir başka yönü de itaat ve günah veya isyan ile ilgilidir. Örneğin, namaz ve oruç. Bu ilk yönü, Yüce Allah’tan kaynaklanır, çünkü bu O’nun kudretiyle meydana gelir. İkinci yönü ise kuldan kaynaklanır, çünkü bu yönüyle herhangi bir fiil onun güç ve yeteneğiyle işlenir ve buna göre ödül veya cezayı hak edebilir.
Üstad Ebu İshak İsfrayini ise bu görüşe karşı çıkmıştır. Ona göre fiilin kendisi ve fiilin nitelikleri, yani iyi veya kötü oluşu, ikisi hem kul hem Allah’ın güç ve yeteneğiyle meydana gelir.
İmam-ül Haremeyn ise bu iki görüşü de reddetmiştir. Kendisine göre Allahü Teala, kulu hem kudret hem irade ile donatmıştır ve bu kudret ve irade ile kul amaç ve hedeflerine ulaşır.
En son olarak cebir görüşünün ateşli savunucusu İmam Râzi ile karşılaşıyoruz. Kendisi, kulun güç ve yeteneğini bir şeyin etkilediğini kabul etmiyor. “Kesb”i, ism-i bi müsemma olarak kabul ediyor. Allah’ın, kulların tüm fiillerinin yaratıcısı olduğunu belirtiyor ve küfr, iman, itaat, isyan, hidayet ve dalalet hepsinin Allah tarafından kullarda yaratıldığını açıklıyor. Kendisine göre, Allah’ın birinden küfr işlemesini isterken onun, mü’min olması mümkün değildir, aynı şekilde,
Allah’ın defterinde “mü’min olarak geçen birinin kâfir olmasına imkân yoktur. Yahut birinde itaat ve sadakat istemişken onun asi veya günahkâr olması mümkün değildir, şimdi, bütün bunların önceden kararlaştırılmış ve kulların bunların dışına çıkmalarının kesinlikle söz konusu olmadığı halde emir ve nehylerle ilgili öğretilerin var oluşunun caiz ve makul herhangi bir gerekçesinin olup olmadığı sorusuna gelince; İmam Râzi diyor ki, bu tür öğretilerin gerekçelerinin aranmaması ve Allah’a işleri için niçin ve neden gibi soruların sorulmaması gerektiğini ifade ediyor.
Her neyse, Eş’ariler ve aynı görüşte olanlar ister “kesb”i kabul etsin veya etmesin ve hareket kudreti üzerindeki etkiye inansın veya inanmasın, ileri sürdükleri delil ve görüşlerinin mantıksal sonucu, salt cebirdir. Çünkü eğer Allah, kullarının yaratıcısıysa ve onların iyi veya kötü işler yapmaları için iradesini ortaya koymuşsa, bu iki durumdan biri kesinlikle meydana gelecektir. Yani kullarda İlahi iradeye karşı hareket etme gücü olacak yada olmayacaktır. Bu durumda kulun kudret ve iradesinin Allah’ın kudret ve iradesine galip gelmesi gerekmektedir ki bu ittifakla bâtıl bir görüş ve inançtır. Allah’ın kudreti karşısında kulun kudretinin etkisiz ve Allah’ın iradesinin yanında, kulun iradesinin önemsiz ve geçersiz olması. Bundan sonra “kesb” veya hareket yeteneğinin olup olmaması hiçbir anlam taşımamaktadır. İşte bu halis cebriye veya cebirciliktir. Ve gerçekten de, cebriye ile ilgili bahis ve delilleri kabul eden bir kişi cebirci görüşün sonuna kadar gider; arada veya ortada bir yerde durması hiç mümkün değildir.[4]
Cebrilerin Kur’an’dan sundukları deliller
Çok ilginçtir, cebriler de kendi inançları lehine Kur’an-ı Kerim’den deliller sunmaktadır ve bir değil, iki değil, kaderiyeye karşı cebriyeyi kuvvetle destekleyen yüzlerce âyeti örnek göstermektedirler:
1) Allahü Teala’nın tüm kuvvet ve kudretlerin sahibi, her şeye kadir ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kanıtlayan âyetler
Bu âyetlerde dünya da hiçbir şeyin Allah’ın izni olmadan gerçekleşmediği belirtilmiştir:
أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً
“Bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu” (El-Bakara: 165)
ِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ
“Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar veremezler.” (El-Bakara: 102)
أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
“Haberin olsun ki, yaratmak da emir de O’na mahsustur.” (El-A’raf: 54)
قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
“De ki: “Her şeyi yaratan Allah’tır. O, birdir. Her şeye galip ve hakimdir.” (Er-Ra’d: 16)
وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
“Halbuki, sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır.” (Es-Saffât: 96)
2) Her olay hakkında Allah’ın kararının önceden verildiği ve dünyada olup bitenlerin tümünün O’nun emriyle olduğunu gösteren âyetler
وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلاَّ بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ
مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلاَّ فِي كِتَابٍ
“Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilmesin. Kendisine ömür verilenin ömrünün artması veyahut eksiltilmesi muhakkak bir kitapta yazılıdır.” (Fatır: 11)
وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً
“Kitapta İsrail oğullarına şu haberi verdik: “Siz, arzda fesad çıkaracak ve büyüklük taslayıp serkeşlik yapacaksınız.” (El-İsra: 4)
وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ
“İki ordu karşılaştığı günde size isabet eden şey, Allah’ın izniyledir.” (Âl-i İmran: 166)
مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا
“Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musibet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitapta (levh-i mahfuzda) yazılmış olmasın.” (El-Hadîd: 22)
3) Cenab-ı Allah’ın her şey için bir yazgı belirlediği; rızık, şeref, haysiyet, servet, rahatlık, sıkıntı, ölüm ve hayat her şeyin bu yazgıya bağlı olduğu ve bunda herhangi bir değişikliğin mümkün olmadığının ifade edildiği âyetler
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“Gerçekten biz her şeyi bir takdir ile yarattık.” (El-Kamer: 49)
فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Gökleri ve yeri yaratan O’dur. Size, kendi cinsinizden eşler yarattı....Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Dilediğinin rızkını yayar, (dilediğininkini de) kısar.” (Eş-şûra: 11–12)
وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاءُ
“Fakat O, istediği miktarı indirir.” (Eş-Ş ur a: 27)
وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ
Kendilerine bir iyilik dokunsa "Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelincede "Bu senden" derler; "Hepsi Allah'tandır." (En-Nisa: 78)
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ
“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde bir an ne geri bırakabilirler, ne de öne alınabilirler.” (El-Â’raf: 34)
4) Kulların iradelerinin Allah’ın iradesine tabi olduğu, kulların hiçbir yetkisi olmadığı, her şeye Allah’ın kadir olduğu ve insanın kendi tedbirleri ve çabalarıyla Allah’ın kararlarını değiştiremeyeceğinin vurgulandığı âyetler
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ
“Siz, ancak Allah isterse dileyebilirsiniz.” (El-İnsan: 30)
لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ
“Senin elinde bir şey (yetki) yoktur.” (Al-i İmran: 128)
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَداً إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ
“Bir şey için: “Bunu ben yarın yaparım” deme. “Ancak Allah isterse” de.” (El-Kehf: 23, 24)
قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ
De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." (Al-i İmran: 154)
قُل لَوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“De ki: Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine katledilecekleri yere giderler." (Al-i İmran: 154)
وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ
“Eğer sana Allah bir zarar dokunursa, kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokunursa işte o, her şeye kadirdir. O bütün kulları üzerinde kâhirdir.” (El-En’am: 17-18)
فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلاً وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلاً
“Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın kanununda bir sapma da bulamazsın.” (Fâtır: 43)
5) Hidâyet ve dalâletin ipinin Allah’ın elinde olduğu ve Allah’ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de dalâlete sevkettiğini belirten âyetler
يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً
“Allah bununla birçok kişiyi saptırır ve birçok kişiyi hidayete erdirir.” (El-Bakara: 26)
مَن يَشَإِ اللّهُ يُضْلِلْهُ وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“Allah istediğini şaşırtır ve dilediğini doğru yol üstünde tutar.” (El-En’am: 39)
فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً
“Allah, hidayetini dilediği kimsenin göğsünü, İslam için açar. Dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de dar ve kasvetli eder.” (El-En’am: 125)
أَتُرِيدُونَ أَن تَهْدُواْ مَنْ أَضَلَّ اللّهُ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً
“Siz, Allah’ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Allah’ın saptırdığını hidayete yol yoktur.” (En-Nisa: 88)
وَمَن يُرِدِ اللّهُ فِتْنَتَهُ فَلَن تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّهِ شَيْئا أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ
“Allah’ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kurtarmak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemesini murad etmedikleridir.” (El-Maide: 41)
وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلآئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَّا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللّهُ
“Eğer biz onlara melekler indirmiş olsak, onlarla ölüler konuşsalar ve üzerlerine her istediklerini toplasak, Allah istemedikçe iman edecek değillerdir.” (El-En’am: 111)
6) Allah’ın zâten tüm insanların iman etmelerini ve ihtilâf etmemelerini istemediği için böyle olduğu, yoksa isteseydi, herkesin iman edeceği ve din konusunda herhangi bir mesele kalmayacağının ifade olunduğu ayet-i kerimeler
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلُواْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ
“Eğer Allah dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah, ne dilerse yapar.” (El-Bakara: 253)
وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعاً أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin tamamı birden iman ederlerdi. Böyle olunca sen, insanların tamamı mümin olsunlar diye zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” (Yunus: 99–100)
Bu hususta, pek çok kimsenin Cehenneme gitmeleri için yaratıldığının beyan edildiği âyetler de vardır:
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ
“Biz, cehennem için cinlerden ve insanlardan birçoklarını bıraktık.” (El-A’raf: 179)
7) Allah’ın kâfir ve münafıkları iman ve iyi amelden alıkoyduğu, bu gibi insanların doğru yola gelemeyeceği, ama aynı zamanda, emir ve nehylerle sorumlu tutuldukları ve itaatsizlik ve isyan durumunda azapla tehdit edildikleri âyetler
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ
“Kâfirleri azapla korkutsan da, korkutmasan da birdir; onlar iman etmezler. Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır, onlara büyük azap olacaktır.” (El-Bakara: 6–7)
فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً
“Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırsın.” (El-Bakara: 10)
وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً
“Biz, Kur’an’ı iyice anlamamaları için kalplerine perde ve kulaklarına sağırlık koyduk.” (El-En’am: 25)
وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ
“Ancak Allah onların kalkmalarını beğenmedi ve dolayısıyla onları tembel hale getirdi.” (Et-Tevbe: 46)
وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ
“Biz, kalpleri üzerine mühür vururuz; böylece kulakları duymaz.” (El-A’raf: 100)
8) Kâfirler, hangi kötü amelleri nedeniyle dünya ve âhirette azaba sokuluyorsa, onların Allah’ın emir ve iradesiyle onlar tarafından işlendiği belirtilen âyetler
وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا
“Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, onun şımarmış elebaşlarına emrederiz de, onlar itaatten çıkarlar.” (El-İsra: 16)
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجرِمِيهَا لِيَمْكُرُواْ فِيهَا
“Böylece her şehir ve kasabada hilekârlık etmeleri için günahkârlarını büyük adamlar yaptık.” (El-En’am: 123)
زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ
“Amellerini kendilerine süslü gösterdik. Onlar, körler gibi hayret içinde dolaşırlar.” (En-Neml: 4)
وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً
“Kalbine, bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevesine uymuş ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme.” (El-Kehf: 28)
9) Allah’ın insana şeytanları ve şer liderlerini musallat ettiği ve onların da onu kandırdığı ve aldattığının ifade edildiği âyetler
أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزّاً
“Görmedin mi ki, biz, şeytanları kâfirler üzerine göndeririz. Onları günaha teşvik ederler.” (Meryem: 83)
وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ
“Biz, onları, insanları Cehennem’e davet eden öncüler yaptık.” (El-Kasas: 41)
وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاء فَزَيَّنُوا لَهُم مَّا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ
“Biz, onlara bir takım dostlar musallat kıldık, önlerinde ve arkalarında olan şeyleri onlara süslü gösterdiler.” (El-Fussilet: 25)
Tanrıbilimcilerin başarısızlığı
İslâm ilahiyatçıları veya tanrıbilimcilerinin bu iki ekolünün ifade ve görüşlerine baktığımızda, cebir ve kader meselesinin halli konusunda ikisinin de başarısız olduğunu görüyoruz. Ancak bu başarısızlıkların nedeni Kur’an-ı Kerim değildir. Yani, şunu diyemeyiz ki, onlar Kur’andan hidayet almak istemiş ve bu hidayeti orada bulamamışlardır. Oysa nedeni şudur: Onlar Kur’an-ı Kerim’den yararlanmak ve oradaki emirlere göre hareket etmek yerine felsefeye ve derin düşüncelere dalarak, iki karşıt görüşten birini benimsediler ve kendi benimsedikleri görüş ve inançları için deliller bulmak amacıyla Kur’an’ı taradılar, hangi âyetlerini kendilerine uygun bulduysalar onları tevil etmeye çalıştılar. Her iki grubun delil olarak gösterdiği âyetleri yukarıda gördünüz. Bazı âyetler kesinlikle kaderi savunuyor ve bunlardan Cebir lehine herhangi bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Ancak Cebriler bunları tevile kalkışıyor ve bunlara öyle anlamlar vermeye çalışıyorlar ki, akıl ve mantığa hiç uymuyor. Aynı şey kaderciler için de geçerlidir. Kesinlikle cebir lehine olan âyetlerden kaderci anlamlar çıkarmaya çalışıyor ve bunu yaparken bu âyetlerin salt sözcüklerine de dikkat etmiyorlar. Sonuç olarak bu iki grubun bahislerinden ancak önceden düşünce ve inancını belirlemiş ve Kur’an’ın sadece teyidini isteyen bir kişi tatmin olabilir. Önceden herhangi bir görüşü olmayan ve Kur’an-ı Kerim’i inceledikten sonra bir görüş belirlemeye çalışan birine gelince, o cebriler ile kadercilerin bahislerinden hiç tatmin olamaz ve belki de, Kur’an’dan tamamen kopabilir. Zira bu iki mezhebe bağlı kimseler Kur’an ayetlerini ele alarak birbiriyle öyle çatışmış ve öylesine değişik inançları savunmuştur ki, bu konulara yabancı olan sıradan bir kişi Kur’an-ı Kerim hakkında yanılabilir ve ifadeleri ve açıklamalarında maazallah, çelişki ve ayrılık olduğu kanısına varabilir.
[1] Bu hadisi İmam Zühri, İmam Zeyn’ül-âbidin vasıtasıyla rivayet etmiştir (Tirmizi)
[2] Bu hadis çeşitli biçimde Hz. Ömer, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz. Ebu Hureyre
ve Hz. Abdullah bin Ömer bin As (r.a)tan rivayet olunmuştur (Bk. Tirmizi, İbn
Mâce) [3] Bu hadisi Zühri, İmam Zeynü'l-abidin’den ve o da, Hüseyin bin Ali
(r.a.) den rivayet etmiştir. (Buhari, Nesei). Muhaddisler, Resulullah
(s.a.v.)’in Hz. Ali (r.a)’nin evinden dönmesi ve bu âyeti okumasıyla ilgili çeşitli
açıklamalar da bulunmuştur. Ama benim bundan anladığım, Hz. Peygamber’in
(a.s.) hayatın pratik sorunları konusunda kader meselesine başvurmasından
hoşlanmadığıdır. [4] Hristiyan ilahiyatçıları veya tanrıbilimcilerinin durumu da tamamen
aynıdır. Onların büyük bir bölümü de Eş’arilerin görüşündedir. Aziz Augustine
salt cebriyeden kurtulmaya çok çabalamıştır, ancak Allah’ı Hakiki Fail ve
insanı sadece nesnel bir varlık olarak kabul etmesiyle bile salt cebircilik
görüşünden kurtulamamıştır. Scotus Erigena Hıristiyanlıkta skolastik
felsefenin kurucusudur. Kendisi Tanrının failü efâlü'l- ibâd (kulların
fiillerinin faili) olması konusunu çok abartmıştır. Ona göre Tanrı tüm evrenin
ruhudur, özüdür. Tanrı hayat, güç, ışık ve akıl olarak dünyadaki varlıklarda
kendini göstermektedir. Aziz Anselm genel Hristiyan inançlarına göre insanın
doğuştan günahkâr olduğuna Tanrının Mesih şeklinde indiğine ve insanın,
günahının kefareti olduğuna inanmaktadır. Ve gayet tabii ki, bu inançta
cebirliğin dışında başka bir şeye yer yoktur. Abelard ve Aziz Thomas (Agiuin’li) her ikisi İlahi iradenin
vücubî ve cebrî olduğuna inanmaktadır. Onlara göre, Yüce Allah, kulların tüm
amellerinin yaratıcısıdır. Hatta Aziz Thomas, Eş’arilerin Allah’ın her türlü
eleştiri ve sorgulamadan münezzih olduğu görüşünü de benimsemiştir, önde gelen
skolastik düşünce savunucularından yalnız Duns Scotus, Mu’tezileler gibi kadercilik
görüşünü benimsemiştir. Ona göre insanlar, iradelerini kullanma veya
kullanmama ve fiillerini gerçekleştirme veya gerçekleştirmeme konusunda tamamen
özgür ve yetkilidir ve Tanrının kudreti insanın seçim yapma veya yetkisini kullanma
özgürlüğünü kısıtlayamaz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi