Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

TANRIBİLİMSEL GÖRÜŞ - Cebirvekader - 7. Sayfa

 

TANRIBİLİMSEL GÖRÜŞ

 

Şimdi bu meselenin sadece sonuncu yönü, yani tanrı- bilimsel görüşü kalmıştır. Tanrıbilim veya ilahiyatta bu me­se­le aşağı yukarı felsefede yer aldığı gibi yer alır. Ancak bu­rada daha çok zorluk ve engeller vardır. Felsefenin gözü sa­de­ce metafizik veya doğaötesindedir ve insanın pratik ya­şan­tısına bakmaz. Yani, insanın yaşantısıyla doğa bilimi ve­ya ah­lâk bilimi kadar bile ilgili değildir. İlahiyat ise şu veya bu şekilde gerek fizik ve doğa bilimi gerekse metafizikle il­gilidir ve öğ­retileri ikisini de kapsar. Din bir yandan insanı emir ve ne­hiyler (yasaklar)den sorumlu tutar ve itaat ile itaatsizlik için ödül ve ceza yasasını getirmiştir ki bunun için insanın bel­li bir ölçüde sorumlu, yetkili ve özgür olması gerekir. Di­ğer yandan, başta insan olmak üzere tüm evreni kuşatan ve iyi ve kötü her varlığı ve nesneyi elinde bulunduran insa­nüs­tü bir varlık veya doğaüstü bir yasa kavramını da ortaya ko­yar. Bu bakımdan tanrıbilim veya ilahiyatta bu mesele, fel­sefe, fizik ve ahlâk bilimi her üçünden daha zordur. Çünkü bu üçü, sorunun sadece bir yönünü ispatlamak ve diğerle­rini ona uydurmak ve ona göre değiştirmek veya çarpıtmak ko­nu­­sunda serbesttir. Din ise bu her ikisini is­patlamaya ve bir­bir­leriyle çelişir durumda olan bu görüş­lerde orta bir yol seç­­meye ve bunun akla uygun olduğunu göstermeye mec­burdur.

Dünyanın diğer dinlerinin bu düğümü çözmek için ne gi­bi bir hal çare önerdiklerini anlatmak için yerim yoktur; çünkü bana yöneltilen soru İslâmiyet’le ilgilidir. Bahsin az ve öz ol­ması için de açıklamamı sadece bununla sınırlı tutaca­ğım.

 

Doğru İslamî görüş

Metafizikle ilgili meseleler hakkında İslâm’ın doğru gö­rüşü şudur: Neyin ne kadar bilinmesi gerekliyse, Allah ve Resûlü bize anlatmıştır. Bundan fazlasını merak etmek, hak­larında bilgi edinmek için elimizde herhangi bir kaynak bu­lunmayan, bilinmemelerinin bize herhangi bir zararı olma­yan hususlar ve nesneleri bilmeye çalışmak ve araştırmak hem gereksiz hem tehlikelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöy­le buyrulmuştur:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَسْأَلُواْ عَنْ أَشْيَاء إِن تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ

 “Ey mü’minler! Size açıklanması halinde fenanıza gide­cek olan şeylerden Resûle sormayın.” (El-Maide: 101)

 

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا

“Peygamberin size verdiğini alın. Sizi, kendisinden neh­yet­­tiği şeyden de sakının.” (El-Haşr: 7)

Ve bu nedenle, hadis-i nebevî’de sık sık soru sorulması ve saçma sapan konularla uğraşılmasının hoş olmadığı kay­de­dilmiştir. Nitekim bir hadisinde, Resulullah şöyle buyur­muş­tur:

قال رسول الله صلى الله عليه و سلم:

« إِنَّ مِنْ حُسْنِ إِسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ »

“Bir kişinin İslâmı için iyisi gereksiz şeyleri bırakması­dır.”[1]

“Takdir” veya kader meselesi de bu konulardan biridir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) sık sık bu meseleyi tartış­mak­tan sakınılmasını istemiştir. Bir defasında sahabiler arala­rında bu meseleyi konuşuyordu. Derken Resulullah (a.s.) geldi ve bu tartışmayı dinleyince yüzünde kızgınlık belirdi. Hemen, “Böyle şeyler için mi size emrverildi? Bunun için mi ben size gönde­rildim? Bu gibi şeyler yüzünden geç­miş mil­letler helak oldu. Kanımca, siz bu konuda kavga etmeyin.”[2] Yani kendisi şöyle demek istemiştir: Bu, sizin için illâ bir kanıya varılması gere­ken şer’î bir konu değildir. Yani, bu­nunla ilgili herhangi bir araştırma yapmaz ve konuşmaz­sanız, kıyamette bundan so­rumlu tutulmayacaksınız. Bu konuda ağızınızı açarsanız, is­ter istemez yanlış yahut doğru bir şey söyleyeceksiniz. Böy­lece, tartışmamanız gereken bir konuda tartışır­sanız, ba­şınızı derde sokarsınız. Sizin anlaya­cağınız, sizin konuş­manız size zarar verebilir; oysa, konuş­mamanızın hiçbir zararı yoktur.

Başka bir defasında Hazreti Peygamber, gece vakti Hz. Ali ile Hz. Fatma (r.a.)nın evine gitti ve Kendilerine, “Tehec­cüd na­mazı niye kılmıyorsunuz?” diye sordu. Hz. Ali, “Ya Re­­­sulullah nefislerimiz Allah’ın elindedir; O ne zaman isterse u­yanırız” diye cevap verdi. Bunu duyar duymaz oradan ayrıldı ve ba­cağına elini vurarak dedi ki,

 

فَكَانَ الإِنْسَانُ أَكْثَرُ شَيْءٍ جَدَلاً

 “İnsan (bütün mahlûkların) en kavgacı (sı)dır.”[3]

Bundan dolayıdır ki, muhaddis ve fakihlerin büyük bir bö­­lümü “İyi veya kötü kader Allah’tandır” gibi genel inanç üze­rine ittifak etmiş ve bu hususta fazla araştırma ve ince­le­me yapan veya cebir ve kader hakkında kesin hüküm ve­ren­leri şiddetle kınamıştır. Ne var ki, Hazreti Peygamber (a.s.) ile geçmişteki din büyüklerimizin yasaklamalarına rağ­men, başka milletlerin felsefe ve fizikle ilgili sorunlarını incele­yen Müslümanlarda bu konu geniş çapta tartışılmaya başlandı; öyle ki, bu İslâm’da kelâm ilminin en önemli ko­nula­rın­dan biri haline geldi.

 

İslâm ilâhiyatçılarının mezhepleri

Müslüman mütekellimin veya ilahiyatçıları bu konuda ka­­derci ve cebirci diye iki büyük mezhebe ayrılmıştır. Bu her iki grubun tüm tartışmalarını buraya aktarmak mümkün de­ğil­dir. Bunun için çok hacimli ayrı bir kitap yazılabilir. Bu­rada ise bu iki grubun görüşlerinin özetini sunmaya çalı­şa­ca­ğım.

 

Kadercilerin inancı

Mutezile ve bazı diğer mezheplerin inancı şudur: Yüce Allah insanı yarattı, ona filleri üzerine güç ve kudret bahşetti ve iyilik ile kötülük arasında ayırım yapma yeteneğini verdi. Artık insan kendi gücüyle ve özgür iradesi doğrultusunda iyi veya kötü işler yapmaktadır ve yine bu yetkisine göre dün­yada övgü veya kınama, âhirette de sevap veya azaba layık olacaktır. O Allah tarafından ne küfr ve günaha mecbur edil­miş, ne iman ve itaate zorlan­mıştır. Aksine, Allahü Teala re­sul­lerini gönderir, mushafları indirir, iyi amel işleme emri verir, kötülükten meneder, doğru ile yanlış, Hak ile Bâtıl ara­sındaki kesin farkı belirtir ve insanlara, doğru yolda yürür­se­niz kurtulacak, yanlış yolu tercih ederseniz, kötü sonucunu görürsünüz diye uyarır.

Bu mezhebin ilke ve öğretilerini ilk önce Vâsıl bin Ata el-Gazzal belirlemişti. El-Gazzal’e göre Allah âdil bir hakimdir. Allah’a şerr veya zulmü maletmek caiz değildir. Ayrıca, Yüce Allah’ın emir ve nehiyleriyle donattığı kullarını, kendi irade ve güçlerine aykırı olarak işler yaptırmaya kalkışması caiz ol­ma­dığı gibi, kendi emriyle işledikleri herhangi kötü bir şey için onları cezalandırması da caiz değildir. O halde, kulun ken­di­si hayır ve şerr failidir. Kendisi istediği gibi iman ile küfr ve itaat ile ma’siyet (günah) yolunu seçer ve Allahu Teala ona bü­tün bunlar için güç ve yetenek ver­miştir. İbrahim bin Sey­yaru'n-Nizam buna, Allah’ın sadece hayr üzerine yetkisi ol­du­ğu, şerr, sıkıntı, eziyet ve günahla­rın O’nun kudretinin dı­şın­­da olduğu savını eklemiştir. Mu­ammer bin İbadu's-Se­le­mi ve Hişam bin Amru'l-Fevzi ise bu kuralı daha şiddetle sa­vun­muş ve iyi veya kötü kaderin Allah'tan olduğuna ina­nanların kâfir ve sapık oldu­ğunu ileri sürmüştür. Zira bu inanç, Allah’ın iyi ve merhametli olma vasfına aykırıdır ve O’nun zâlim ve câbir olduğunu göstermektedir.

Bundan sonra Câhiz, Hayyat, Ka’bi, Ciyayi, Kadı Abdül Cebbar v.s. gibi ne kadar büyük mutezile alimi varsa hepsi, kulların fillerinin yönlendiricisinin Allah’ın değil, bizzat kulla­rın olduğunu kuvvetli bir biçimde savunmuş, Allah’ın kulla­rına istemedikleri şeyleri zorla yaptırmadığını kaydetmiştir.

 


Ka­dercilerin Kur’an’dan sundukları deliller

Mu’tazile kendi inançlarını doğrulamak için Kur’an-ı Ke­rim’in birçok âyetinden deliller sunmaya çalışmıştır. Örne­ğin,

 

1)          Kulların fiillerinin kendilerine ait olduğu hususunun vurgu­landığı âyetler

 

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ

“Allah’a nasıl küfrederseniz ki, siz ölülerden iken sizi di­rilt­ti?” (El-Bakara: 28)

 

فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِندِ اللّهِ

 “Elleriyle bir kitap yazıp sonra  "Bu Allah katındandır." Diyenlere yazıklar olsun” (El-Bakara: 79)

 

ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمْ

“Allah bir kavme ihsan ettiği nimetini, o kavim nefisle­rin­de olanı değiştirinceye kadar, değiştirici değildir.” (El-En­fal:53)

مَن يَعْمَلْ سُوءاً يُجْزَ بِهِ

 “Fenalık işleyen onunla cezalandırılır.” (En-Nisa: 123)

 

كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ

 “Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (Et-Tûr: 21)

 

2)          İnsanın kendi amellerine göre ödül veya ce­zaya layık olacağının belirtildiği âyetler

 

الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ

“Bugün herkes kazandığı ile karşılanacaktır” (El-Gafir: 17)

 

الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Bugün, işlediğiniz şeylerin karşılığı verilecek.” (El-Casi­ye: 28)

 

هَلْ تُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

"Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyor sunuz?." (Neml: 90)

 

3)          Şer, zulüm ve diğer kötü şeylerden Allahü Teâlâ'nın mü­­nezzeh olduğu anlatılan âyetler

 

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ

“O hangi şeyi yarattıysa, çok güzel yarattı” (Es-Secde: 7)  

Ve gayet tabii ki, küfr güzel bir şey değildir.

 

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلاَّ بِالْحَقِّ

“Biz gökleri ve yeri ve aralarındakileri ancak hak ile ya­rattık”. (El-Hicr: 85)

Gayet tabii ki, küfr “hak” olamaz!

 

وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ

“Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussilet: 46)

 

وَمَا اللّهُ يُرِيدُ ظُلْماً لِّلْعَالَمِينَ

“Allah, âlemlere zulmetmek istemez.” (Al-i İmran: 108)

 

4)          Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlık­ları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu be­nim­semelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edi­len âyetler

 

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُواْ إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى إِلاَّ أَن قَالُواْ أَبَعَثَ اللّهُ بَشَراً رَّسُولاً

 “İnsanlara hidayet rehberi Peygamber geldiğinde, on­ları iman etmekten meneden şey. “Allah bir insanı mı Pey­gam­­ber olarak gönderdi?” demeleridir.” (El-İsra: 94)

 

قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ

 “Yarattığım şeye secde etmekten seni meneden nedir?” (Sâd: 75)

فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

“O halde onlara ne oldu ki, iman etmi­yorlar?” (El-İnşi­kâk:20)

لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ

 “Siz niçin onları Allah’ın yolundan alıkoyuyorsunuz?” (Âli İmran: 99)

Eğer gerçekten Allah insanları iman etmelerinden alı­koysaydı ve onları küfre ve günaha mecbur etmiş olsaydı, onlara böyle sorular sorulmazdı. Tıpkı bir kişinin bir kişiyi bir odaya kapa­tıp, “oradan niye çıkamıyorsun?” gibi bir soru so­­ramadığı gibi. Böyle bir durumda Allahu Teala’nın bir yan­dan insanları Hak yolundan alıkoyduğu ve diğer yandan, onlara, “siz Hak yolundan niye döndünüz?” diye sorduğu dü­şünülemez.

Allah’ın insanları doğru yoldan saptırıp kendilerine, “doğ­ru yoldan niye saptınız?” diye sorduğu düşünülebilir mi? Onları küfre yöneltip “niye küfrü benimsediniz?” diye sor­ması ta­savvur edilebilir mi? Onları Hakkın yerine Bâtıla sev­kedip, “siz niye böyle yapıyorsunuz?” diye sorması bekle­ne­bilir mi?

 

5)          İman ve küfrün insanların iradelerine bağlı olduğu­nun açıklandığı âyetler

 

رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ

 “Artık isteyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(El-Kehf: 29)

 

فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً

“Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar.” (El-Müzzemmil: 19)

Sadece bu değil, kendi küfr ve masiyetlerini İlâhi ira­de­ye maledenler de kınanmıştır,

Örneğin:

 

سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا

 “Müşrikler derler ki: “Eğer Allah istemiş olsaydı, ne biz ve ne de babalarımız şirk koşardık.” (El-En’am: 148)

 

وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ

“Müşrikler: “Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de babaları­mız Allah’tan başkasına tapmazdık.” (En-Nahl: 35)

 

6)          Kulların iyi amel işlemeye davet edildiği âyetler

 

وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ

“Ve Rabbinize mağfiret için koşun” (Al-i İmran:133)

 

أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ

 “Allah’ın davetçisine icabet edin.” (El-Ahkâf: 31)

 

وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ

“Rabbinize dönün” (Ez-Zümer: 54)

Gayet tabii kullarda güç ve yetenek olmadıkça, onlar itaa­te, Rabblerine koşmaya, dönmeye v.b. davet edilemez. Bir felçliden ve bir kötürümden ayağa kalkıp koşması iste­ne­bilir mi?

 

7)          Kulların, Allah’ın kendilerine emrettiği fiiller                              işledik­lerinin beyan edildiği âyetler

 

يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ

 “Kendi davalarını Tagût’a götürmeye niyet ederler; hal­buki, kendilerine onu inkâr etme emri verilmişti” (El-Nisa:60)

 

إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء

 “Allah hiçbir zaman kötülüğü emretmez.” (El-A’raf: 28)

 

وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء

 “Halbuki, onlar ancak Allah’a ibadet etmeleri ile emro­lun­muşlardı.” (El-Beyyine: 5)

 

وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ

 “O kullarının küfrüne razı olmaz.” (Ez-Zümer: 7)

 

وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ

Ancak Allah'a kulluk etmekle emrolunmuşlardır." (Be­yine:5)

 

8)         İnsanla­rın kendi yaptıklarının cezasını çektiklerine            dair âyetler

 

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ

 “İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada, ve denizde fesad meydana çıktı.” (Er-Rûm: 41)

 

وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ

“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yü­zündendir.” (Eş-Şûra: 30)

 

إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئاً وَلَـكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 “Şüphesiz, Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Fa­kat insanlar kendi nefislerine zulmederler.” (Yunus: 44)

 

وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلاَّ وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ

 “Biz, halkı zalim olan memleketlerden başkasını helak edi­ci değiliz.” (El-Kasas: 59)

 

9)          Allah’ın insanları hidayete veya sapıklığa mecbur            et­me­diği, aksine insanların kendilerinin bu yollardan birini seçti­ğini gösteren âyetler

 

وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى

 “Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gös­terdik. Onlar kötülüğü hidâyete tercih ettiler.” (Fussilet: 17)

 

فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ

 “Artık hidayeti kabul eden kendi faydası için hida­yete er­miştir” (Yunus: 108)

 

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا

“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür apaçık meydana çık­mıştır. Tagûtu tanımayıp Allah’a iman eden öyle sağlam bir ipe sarılmıştır ki, onda ek yeri ve kopukluk yoktur.” (El-Ba­ka­ra: 256)

 

10) Peygamberlerin kendi hatalarını kabul edip                 kendi­leri tarafından işlendiği ifade edilen âyetler

Örneğin, Hz. Adem diyor ki:

 

رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا

“Ey Rabbimiz nefislerimize zulmettik.” (El-A’raf: 23)

Hz. Yu­nus diyor ki:

 

أَن لَّا إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

“Seni tesbih ve takdis ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” (El-Enbiya: 87)

Hz. Musa diyor ki:

 

رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي

“Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim.” (El-Kasas: 16)

Hz. Nuh diyor ki:

 

رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ

“Ey Rabbim, bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığını­rım.” (Hûd: 47)

 

Cebirci Görüş

Öte yandan, Ceberiye veya Cebirciler, insan veya diğer can­lılar ve nesnelerin ister kendileri veya sıfatları olsun, hiç­bir canlı veya şeyin Allah'ın iradesi dışında oluşmadığına ina­nı­yor. İnanışlarına göre evrende her zerrenin hareketi kaza ve kadere bağlıdır. Vücut ve icatta Allah'tan başka kim­senin her­hangi bir rolü veya etkisi yoktur. Yaradılış ve ib­dâda Al­lah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak Allah'ın dilediği olur, dile­me­diği olmaz. Hiçbir şey veya canlı O’nun emri olmadan zer­­re kadar kıpırdayamaz. Allahü Teala'nın emir ve icraatına iyi veya kötü damgasını vurmak akıl işi değildir. Mevla ne ey­lerse güzel eyler. Dünyada olayların nedenleri olarak tanım­ladığımız şeyler aslında görünüşteki neden­lerdir, yoksa ger­çekte her şey Allah'ın iradesi ve emriyle olur ve yer ile gökler­deki tüm olup bitenlerin asıl faili O'dur.

Bu temel görüş ve inanıştan bazı zimnî veya cüz'î gö­rüş­ler de doğmuştur Örneğin Ceyhem bin Safvan ve Şey­ban bin Mesleme Haricî'nin görüşü şudur: İnsan kendi fiilleri açı­sından tamamen mecbur ve çaresizdir. Ne iradeye ne de yet­kiye sahiptir. Cenab-ı Allah nasıl cansız nesneler, bitkiler ve diğer eşyayı hareketlendirirse, insanlarında kıpırdanmala­rına neden olur. İnsanların fiil ve hareketlerinin kendilerine mal edilmesi sadece mecazi anlam taşımaktadır. Sevap ve ga­zaba gelince, fiilleri cebren olduğu için ödül ve cezaları da cebren olmaktadır. Yani, nasıl cebir ve zorlama ile bir insan iyi veya kötü harekette bulunuyorsa, cebir ve zorlama ile ödüllendirilmekte veya cezalandırılmaktadır. Yani, Mu'te­zi­le'­nin halis kaderiyesine karşı halis cebriye fikridir.

Aralarında Hüseyin En-Neccar, Beşir bin Gıyas-ül Me­risi, Darar bin Amru, Hafsu'l-Ferd, Sbu Abdullah Muham­med bin Kerrâm, Şuayıb bin Muhammed el-Harici ve Eba­diyye mez­hebinin kurucusu Abdullah bin Ebad vb.nin bu­lunduğu başka bir grup ise Allah’ın insanların iyi veya kötü fiil ve amellerinin yaratıcısı olduğunu kabul ediyor, an­cak ay­nı za­manda, kulların bir çeşit güç ve iradeye sahip olduğunu ve bunların, onun hareketlerinde bir rol oynadı­ğına da inanı­yor. Bu role “kesb” adını veriyorlar. Bu kesb ne­­­deniyle in­sana emir ve nehy ile ilgili talimat veril­miş ve buna göre o azaba veya sevaba layık olacaktır.

İmam Ebu’l Hasan el-Eş’ari, “kesb”i kabul etmiş ve in­sa­nın bir hareket kudreti olduğunu da ispatlamıştır, ancak bu­nun tersini inkâr etmiştir. Yani, kendisine göre Allah, ku­luna hangi fiil veya hareketi yaptırmak istiyorsa, o kulun ha­re­ket kabiliyetiyle gerçekleşmiş oluyor, ancak bu kabiliyet, kudret veya güç sadece İlahî iradenin hayata geçmesinin bir aracı­dır; gerçekte ise bu güç veya yetenek, herhangi bir fiilin meydana gelmesine neden olan bir etkiye sahip değildir.

Kadı Ebu Bekir Baklânî’nin görüşü ise bundan biraz farklıdır. Ona göre bir insanın her hareketinin iki yönü var­dır. Bir yönü, iyilik ve kötülük, hayır ve şerden soyutlanan hareke­tin kendisidir. Bir başka yönü de itaat ve günah veya isyan ile ilgilidir. Örneğin, namaz ve oruç. Bu ilk yönü, Yüce Allah’tan kaynaklanır, çünkü bu O’nun kudretiyle meydana gelir. İkinci yönü ise kuldan kaynaklanır, çünkü bu yönüyle herhangi bir fiil onun güç ve yeteneğiyle işlenir ve buna göre ödül veya cezayı hak edebilir.

Üstad Ebu İshak İsfrayini ise bu görüşe karşı çıkmıştır. Ona göre fiilin kendisi ve fiilin nitelikleri, yani iyi veya kötü oluşu, ikisi hem kul hem Allah’ın güç ve yeteneğiyle meyda­na gelir.

İmam-ül Haremeyn ise bu iki görüşü de reddetmiştir. Ken­disine göre Allahü Teala, kulu hem kudret hem irade ile donatmıştır ve bu kudret ve irade ile kul amaç ve hedef­le­ri­ne ulaşır.

En son olarak cebir görüşünün ateşli savunucusu İmam Râzi ile karşılaşıyoruz. Kendisi, kulun güç ve yeteneğini bir şeyin etkilediğini kabul etmiyor. “Kesb”i, ism-i bi müsemma ola­rak kabul ediyor. Allah’ın, kulların tüm fiillerinin yaratıcısı ol­duğunu belirtiyor ve küfr, iman, itaat, isyan, hidayet ve da­la­let hepsinin Allah tarafından kullarda yaratıldığını açık­lıyor. Kendisine göre, Allah’ın birin­den küfr işlemesini ister­ken onun, mü’min olması mümkün de­ğildir, aynı şekilde,

Allah’ın defterinde “mü’min olarak geçen birinin kâfir ol­ma­sına imkân yoktur. Yahut birinde itaat ve sadakat iste­miş­ken onun asi veya günahkâr olması mümkün de­ğildir, şimdi, bütün bunların önceden kararlaştırılmış ve kulların bunların dışına çıkmalarının kesinlikle söz konusu olmadığı halde emir ve nehylerle ilgili öğretilerin var oluşunun caiz ve makul her­hangi bir gerekçesinin olup olmadığı sorusuna gelince; İmam Râzi diyor ki, bu tür öğretilerin gerekçelerinin aran­maması ve Allah’a işleri için niçin ve neden gibi so­rula­rın sorulmaması gerektiğini ifade ediyor.

Her neyse, Eş’ariler ve aynı görüşte olanlar ister “kesb”i kabul etsin veya etmesin ve hareket kudreti üzerindeki et­kiye inansın veya inanmasın, ileri sürdükleri delil ve görüşle­rinin mantıksal sonucu, salt cebirdir. Çünkü eğer Al­lah, kulla­rı­nın yaratıcısıysa ve onların iyi veya kötü işler yap­maları için iradesini ortaya koymuşsa, bu iki durumdan biri kesin­likle meydana gelecektir. Yani kullarda İlahi iradeye karşı hareket etme gücü olacak yada olmayacaktır. Bu durumda kulun kudret ve iradesinin Allah’ın kudret ve irade­sine galip gelmesi gerekmektedir ki bu ittifakla bâtıl bir gö­rüş ve inançtır. Allah’ın kudreti karşısında kulun kudreti­nin etkisiz ve Allah’ın iradesinin yanında, kulun iradesinin önemsiz ve geçersiz olması. Bundan sonra “kesb” veya hare­ket yetene­ğinin olup olmaması hiçbir anlam taşımamaktadır. İşte bu halis cebriye veya cebirciliktir. Ve gerçekten de, cebriye ile ilgili bahis ve delilleri kabul eden bir kişi cebirci görüşün so­nuna kadar gider; arada veya ortada bir yerde durması hiç mümkün değildir.[4]

Cebrilerin Kur’an’dan sundukları deliller

Çok ilginçtir, cebriler de kendi inançları lehine Kur­’an-ı Kerim’den deliller sunmaktadır ve bir değil, iki değil, kaderi­yeye karşı cebriyeyi kuvvetle destekleyen yüzlerce âyeti ör­nek göstermektedirler:

 

1)          Allahü Teala’nın tüm kuvvet ve kudretlerin sahibi, her şeye kadir ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kanıtlayan âyet­ler

Bu âyetlerde dünya da hiçbir şeyin Allah’ın izni olmadan gerçekleşmediği belirtilmiştir:

 

أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً

“Bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu” (El-Bakara: 165)

 

ِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ

“Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar veremezler.” (El-Bakara: 102)

 

أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

 “Haberin olsun ki, yaratmak da emir de O’na mah­sustur.” (El-A’raf: 54)

 

قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

“De ki: “Her şeyi yaratan Allah’tır. O, birdir. Her şeye ga­lip ve hakimdir.” (Er-Ra’d: 16)

 

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

“Halbuki, sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yarat­mıştır.” (Es-Saffât: 96)

 

2)          Her olay hakkında Allah’ın kararının önceden veril­diği ve dünyada olup bitenlerin tümünün O’nun emriyle olduğunu gösteren âyetler

 

وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلاَّ بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ

 مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلاَّ فِي كِتَابٍ

“Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilme­sin. Kendisine ömür verilenin ömrünün artması veya­hut ek­siltilmesi muhakkak bir kitapta yazılıdır.” (Fatır: 11)

 

وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً

“Kitapta İsrail oğullarına şu haberi verdik: “Siz, arzda fe­sad çıkaracak ve büyüklük taslayıp serkeşlik yapacaksınız.” (El-İsra: 4)

 

وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ

 “İki ordu karşılaştığı günde size isabet eden şey, Al­lah’ın iz­niyledir.”  (Âl-i İmran: 166)

 

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ  إِلاَّ فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا

 “Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musi­bet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitapta (levh-i mahfuzda) yazılmış olmasın.” (El-Hadîd: 22)

 

3)          Cenab-ı Allah’ın her şey için bir yazgı belirlediği; rızık, şeref, haysiyet, servet, rahatlık, sıkıntı, ölüm ve hayat her şeyin bu yazgıya bağlı olduğu ve bunda herhangi bir değişikliğin mümkün olmadığının ifade edildiği âyetler

 

إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

“Gerçekten biz her şeyi bir takdir ile yarattık.” (El-Kamer: 49)

 

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ  إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Gökleri ve yeri yaratan O’dur. Size, kendi cinsinizden eşler yarattı....Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Dilediği­nin rızkını yayar, (dilediğininkini de) kısar.” (Eş-şûra: 11–12)

 

 وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاءُ

 “Fakat O, istediği miktarı indirir.” (Eş-Ş ur a: 27)

 

وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ

Kendilerine bir iyilik dokunsa "Allah'tan" derler; başla­rına bir kötülük gelincede "Bu senden" derler; "Hepsi Al­lah'tandır." (En-Nisa: 78)

 

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ

 “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde bir an ne geri bırakabilirler, ne de öne alınabilirler.” (El-Â’raf: 34)

 

4)          Kulların iradelerinin Allah’ın iradesine tabi olduğu,                kulla­rın hiçbir yetkisi olmadığı, her şeye Allah’ın                       kadir ol­duğu ve insanın kendi tedbirleri ve çabalarıyla               Allah’ın ka­rarlarını de­ğiştiremeyeceğinin vurgulandığı âyetler

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ

 “Siz, ancak Allah isterse dileyebilirsiniz.” (El-İnsan: 30)

 

لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ

 “Senin elinde bir şey (yetki) yoktur.” (Al-i İmran: 128)

 

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَداً إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللَّهُ

 “Bir şey için: “Bunu ben yarın yaparım” deme. “Ancak Allah isterse” de.” (El-Kehf: 23, 24)

 

قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ

De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." (Al-i İmran: 154)

 

قُل لَوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ  وَلِيَبْتَلِيَ اللّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“De ki: Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine katledilecekleri yere giderler." (Al-i İm­ran: 154)

 

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ

“Eğer sana Allah bir zarar dokunursa, kendisinden baş­ka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokunursa işte o, her şeye kadirdir. O bütün kulları üzerinde kâhirdir.” (El-En’am: 17-18)

 

فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلاً وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلاً

“Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Al­lah’ın kanununda bir sapma da bulamazsın.” (Fâtır: 43)

 

5)          Hidâyet ve dalâletin ipinin Allah’ın elinde olduğu ve Al­lah­’ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de              dalâlete sevkettiğini belirten âyetler

 

يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً

“Allah bununla birçok kişiyi saptırır ve birçok kişiyi hida­yete erdirir.” (El-Bakara: 26)

 

مَن يَشَإِ اللّهُ يُضْلِلْهُ وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

 “Allah istediğini şaşırtır ve dilediğini doğru yol üstünde tutar.” (El-En’am: 39)

 

فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً

“Allah, hidayetini dilediği kimsenin göğsünü, İslam için açar. Dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de dar ve kasvet­li eder.” (El-En’am: 125)

 

أَتُرِيدُونَ أَن تَهْدُواْ مَنْ أَضَلَّ اللّهُ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

 “Siz, Allah’ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Allah’ın saptırdığını hidayete yol yoktur.” (En-Nisa: 88)

 

 وَمَن يُرِدِ اللّهُ فِتْنَتَهُ فَلَن تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّهِ شَيْئا  أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ

 “Allah’ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kurtar­mak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah’ın kalple­rini temizlemesini murad etmedikleridir.” (El-Maide: 41)

 

وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلآئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَّا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ إِلاَّ أَن يَشَاءَ اللّهُ

 “Eğer biz onlara melekler indirmiş olsak, onlarla ölüler ko­nuşsalar ve üzerlerine her istediklerini toplasak, Allah iste­medikçe iman edecek değillerdir.” (El-En’am: 111)

 

6)          Allah’ın zâten tüm insanların iman etmelerini ve                   ih­tilâf etmemelerini istemediği için böyle olduğu, yoksa iste­seydi, herkesin iman edeceği ve din                  konusunda herhangi bir me­sele kalmayacağının                 ifade olunduğu ayet-i kerimeler

 

وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلُواْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ

 “Eğer Allah dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah, ne dilerse yapar.” (El-Bakara: 253)

 

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعاً أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ  وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

 “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin ta­ma­mı birden iman ederlerdi. Böyle olunca sen, insanların ta­mamı mümin olsunlar diye zorlayacak mısın? Allah’ın izni ol­ma­dıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” (Yunus: 99–100)

Bu hususta, pek çok kimsenin Cehenneme gitmeleri için yaratıldığının beyan edildiği âyetler de vardır:

 

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ

 “Biz, cehennem için cinlerden ve insanlardan birçokla­rını bıraktık.” (El-A’raf: 179)

 

7)          Allah’ın kâfir ve münafıkları iman ve iyi amelden alıkoy­duğu, bu gibi insanların doğru yola gelemeye­ceği, ama aynı zamanda, emir ve nehylerle sorumlu tutuldukları ve itaatsizlik ve isyan durumunda azapla tehdit edildikleri âyet­ler

 

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ

“Kâfirleri azapla korkutsan da, korkutmasan da birdir; onlar iman etmezler. Allah onların kalpleri ve kulakları üze­rine mühür vurmuştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır, onlara büyük azap olacaktır.” (El-Bakara: 6–7)

 

فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً

“Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıkla­rını artırsın.” (El-Bakara: 10)

 

وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ  أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً

 “Biz, Kur’an’ı iyice anlamamaları için kalplerine perde ve ku­laklarına sağırlık koyduk.” (El-En’am: 25)

 

وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ

 “Ancak Allah onların kalkmalarını beğenmedi ve dola­yısıyla onları tembel hale getirdi.” (Et-Tevbe: 46)

 

وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ

“Biz, kalpleri üzerine mühür vururuz; böylece ku­lakları duymaz.” (El-A’raf: 100)

 

8)         Kâfirler, hangi kötü amelleri nedeniyle dünya ve             âhi­ret­te azaba sokuluyorsa, onların Allah’ın emir ve irade­siyle onlar tarafından işlendiği belirtilen âyetler

 

وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا

 “Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, onun şı­marmış elebaşlarına emrederiz de, onlar itaatten çıkarlar.” (El-İsra: 16)

 

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجرِمِيهَا لِيَمْكُرُواْ فِيهَا

 “Böylece her şehir ve kasabada hilekârlık etmeleri için gü­nahkârlarını büyük adamlar yaptık.” (El-En’am: 123)

 

زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ

 “Amellerini kendilerine süslü gösterdik. Onlar, körler gibi hayret içinde dolaşırlar.” (En-Neml: 4)

 

وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً

 “Kalbine, bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevesine uymuş ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme.” (El-Kehf: 28)

 

9)          Allah’ın insana şeytanları ve şer liderlerini musallat           ettiği ve onların da onu kandırdığı ve aldattığının                       ifade edildiği âyet­ler

 

أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزّاً

 “Görmedin mi ki, biz, şeytanları kâfirler üzerine gönde­ririz. Onları günaha teşvik ederler.”  (Meryem: 83)

 

وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ

 “Biz, onları, insanları Cehennem’e davet eden öncüler yap­tık.” (El-Kasas: 41)

 

وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاء فَزَيَّنُوا لَهُم مَّا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ

 “Biz, onlara bir takım dostlar musallat kıldık, önlerinde ve arkalarında olan şeyleri onlara süslü gösterdiler.” (El-Fu­s­silet: 25)

 

Tanrıbilimcilerin başarısızlığı

İslâm ilahiyatçıları veya tanrıbilimcilerinin bu iki ekolü­nün ifade ve görüşlerine baktığımızda, cebir ve kader me­selesinin halli konusunda ikisinin de başarısız olduğunu gö­rüyoruz. Ancak bu başarısızlıkların nedeni Kur’an-ı Kerim değildir. Yani, şunu diyemeyiz ki, onlar Kur’andan hidayet al­­mak iste­miş ve bu hidayeti orada bulamamışlardır. Oysa ne­deni şudur: Onlar Kur’an-ı Kerim’den yararlanmak ve ora­daki emirlere göre hareket etmek yerine felsefeye ve de­rin düşüncelere dalarak, iki karşıt görüşten birini benim­sediler ve kendi benimse­dikleri görüş ve inançları için delil­ler bulmak amacıyla Kur’an’ı taradılar, hangi âyetlerini ken­dilerine uygun bulduysalar onları tevil etmeye çalıştılar. Her iki grubun delil olarak gösterdiği âyetleri yukarıda gördünüz. Bazı âyetler kesinlikle kaderi savunuyor ve bunlardan Cebir lehine her­hangi bir anlam çıkarmak mümkün değildir. An­cak Ce­briler bunları tevile kalkışıyor ve bunlara öyle anlam­lar vermeye çalışıyorlar ki, akıl ve mantığa hiç uymuyor. Aynı şey kaderciler için de geçerlidir. Kesinlikle cebir lehine olan âyetlerden ka­derci anlamlar çıkarmaya çalışıyor ve bunu yaparken bu âyetlerin salt sözcüklerine de dikkat etmiyorlar. Sonuç olarak bu iki grubun bahislerinden ancak önceden dü­şünce ve inancını belirlemiş ve Kur’an’ın sadece teyidini isteyen bir kişi tatmin olabilir. Önceden herhangi bir görüşü olmayan ve Kur’an-ı Kerim’i inceledikten sonra bir görüş belirlemeye çalışan birine gelince, o cebriler ile ka­­dercilerin bahislerin­den hiç tatmin olamaz ve belki de, Kur’an’dan tamamen kopabilir. Zira bu iki mezhebe bağlı kimseler Kur’an ayetlerini ele alarak birbiriyle öyle çatışmış ve öyle­sine değişik inançları savunmuştur ki, bu konulara yabancı olan sıradan bir kişi Kur’an-ı Kerim hakkında yanılabilir ve ifadeleri ve açıklamalarında maazallah, çelişki ve ayrılık ol­duğu kanısına varabilir.

 


 


 



[1]    Bu hadisi İmam Zühri, İmam Zeyn’ül-âbidin vasıtasıyla rivayet etmiştir  (Tirmizi)

[2]    Bu hadis çeşitli biçimde Hz. Ömer, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz. Ebu Hu­reyre ve Hz. Abdullah bin Ömer bin As (r.a)tan rivayet olunmuştur (Bk. Tirmizi, İbn Mâce)

[3]    Bu hadisi Zühri, İmam Zeynü'l-abidin’den ve o da, Hüseyin bin Ali (r.a.) den rivayet etmiştir. (Buhari, Nesei). Muhaddisler, Resulullah (s.a.v.)’in Hz. Ali (r.a)’nin evinden dönmesi ve bu âyeti okumasıyla ilgili çe­şitli açıklama­lar da bulunmuştur. Ama benim bundan anladığım, Hz. Peygamber’in (a.s.) hayatın pratik sorunları konusunda kader meselesine baş­vurmasın­dan hoşlanmadığıdır.

[4]    Hristiyan ilahiyatçıları veya tanrıbilimcilerinin durumu da tamamen aynıdır. Onların büyük bir bölümü de Eş’arilerin görüşündedir. Aziz Augustine salt cebriyeden kurtulmaya çok çabalamıştır, ancak Allah’ı Hakiki Fail ve insanı sadece nesnel bir varlık olarak kabul etmesiyle bile salt cebircilik görüşün­den kurtulamamıştır. Scotus Erigena Hıristiyanlıkta skolastik felsefenin ku­ru­cusudur. Kendisi Tanrının failü efâlü'l- ibâd (kulların fiilleri­nin faili) olması konusunu çok abartmıştır. Ona göre Tanrı tüm evrenin ruhudur, özüdür. Tanrı hayat, güç, ışık ve akıl olarak dünyadaki varlıklarda kendini göster­mektedir. Aziz Anselm genel Hristiyan inançlarına göre insanın doğuştan günahkâr olduğuna Tanrının Mesih şeklinde indiğine ve insa­nın, günahının kefareti olduğuna inanmaktadır. Ve gayet tabii ki, bu inançta cebirliğin dı­şında başka bir şeye yer yoktur. Abelard ve Aziz Thomas (Agiuin’li) her ikisi İlahi iradenin vücubî ve cebrî olduğuna inanmaktadır. Onlara göre, Yüce Allah, kulların tüm amellerinin yaratıcısıdır. Hatta Aziz Thomas, Eş’arilerin Allah’ın her türlü eleştiri ve sorgulamadan münezzih olduğu görüşünü de benimsemiştir, önde gelen skolastik düşünce savunucularından yalnız Duns Scotus, Mu’tezileler gibi ka­dercilik görüşünü benimsemiştir. Ona göre insanlar, iradele­rini kullanma veya kullanmama ve fiillerini gerçekleş­tirme veya gerçekleştirmeme konusunda tamamen özgür ve yetki­lidir ve Tanrının kudreti insanın seçim yapma veya yetkisini kullanma özgürlüğünü kısıtlayamaz.