MESELENİN TETKİKİ - Cebirvekader - 8. Sayfa
MESELENİN TETKİKİ
Geçen bölümlerde anlatılanlardan şu husus açıkça ortaya çıkmıştır ki, insanın bu meseleyi anlamak için şimdiye kadar harcadığı çabaların hepsi boşa gitmiş ve kendisi büyük bir başarısızlığa ve yenilgiye uğramıştır. Bütün bu başarısızlıkların sadece tek bir nedeni vardır: İnsanın, bu uçsuz bucaksız evrenin yönetimi ve akıllara durgunluk veren, muhteşem İlâhi saltanatının kanun-u esâsi’si veya anayasasını öğrenme ve kavrama imkân ve kaynaklarından mahrum olmasıdır. Önümüzde muazzam bir fabrika işlemektedir. Biz bu fabrikanın birer ufak parçalarıyız ve diğer, cihaz, çark ve parçaları gibi hareket etmekteyiz. Biz sadece bunu bilmekteyiz. Bu fabrikayı çalıştıran güçler ve çeşitli organlarını yönetenlere varmamızın herhangi bir yolu yoktur. Ne duyularımız, ne duygularımız, ne aklımız onlara ulaşabilmektedir. Duyu, duygu ve idrak ötesi gerçekleri bir yana bırakın, biz daha evrenin, duygu ve idrak sınırlarının içinde olan pekçok şeyi bilmemekteyiz. Duygularımız ve akıl ile zekâmızla şimdiye kadar ne öğrenebildikse, o doğa belirtilerinin büyük okyanusunda bir damla gibidir. Demek ki, bilgimiz ve bilgi kaynaklarımız ile bilgisizliğimiz ve bilgisizlik nedenlerimiz arasındaki bağlantı tıpkı geçici ve kalıcı ile sonlu ve sonsuzunki gibidir. Bu şartlarda, bu fabrikanın iç düzenini ve içindeki gerçek konumumuzu anlamamız hiçbir şekilde mümkün değildir. Biz kendi bilgi araçları ve imkânlarımızla bunu anlamamız şöyle dursun, Allahü Teala tarafından bize anlatılmış olsaydı bile, sınırlı ve kısıtlı aklımızla anlamını çıkamazdık.
Şimdi dikkatimizi asıl soruya çevireceğiz. Soru şuydu: Kur’an-ı Kerim’de cebir ve kader meseline yapılan değinmelerde görünüşte bir çelişki vardır. Bazen kul kendi fiillerinden sorumlu tutulmuş ve buna dayanılarak iyi ve kötü oluşuna karar verileceği ve ödül veya cezaya layık olacağı belirtilmiştir. Bazı yerlerde ise kulun tüm hareket hak ve özgürlüğünün Allah'a ait olduğu kaydedilmiştir. Yine bazı yerlerde, aynı fiilden hemen kul hem Allah sorumlu tutulmuştur. Bazen kul hidayeti kabul edip dalâletten kurtulmaya öyle bir şekilde çağırılmış ki, benimseme ve bırakma hakkı kendisine ait olduğu izlenimi verilmiştir. Bazan da, hidayet ve dalâletin Allah’ın elinde olduğu, Allah’ın doğru yolu gösterdiği veya doğru yoldan saptırdığı açıklanmıştır. Bazı ayetlerinde kulun irade sahibi olduğu açıklanmış, bazılarında ise kulun iradesinin asıl sahibinin Allahü Teala olduğu bildirilmiştir.
Yine bazı yerlerinde şer ve günahın kula ait olduğu, bazan bunları Şeytanın yaptırdığı belirtilmiştir. Bazen, hayır ve şerr her şeyin Allah’tan olduğu. Bazen, Allah’ın izni olmaksızın hiçbir şeyin olamayacağı açıklanmıştır. Yine bazı âyetlerinde, itaatsiz kimseler suçlanmış, Allahın verdiği emirlere uymamak gafletinde bulunduğu kaydedilmiştir. Görüldüğü gibi, eğer bütün bunlar birbiriyle çelişiyorsa, bu kadar tezat ve tenakuzlerin bulunduğu bir kitaba Allah’ın Kitabı diyebilir miyiz? Ve eğer bunlarda bir farklılık bir çelişki olmadığı belirtiliyorsa, bunlar arasında birlik ve uyum nasıl sağlanabilir?
Kur’an’ın Metafizik veya doğaüstü işleri belirtmekteki asıl amacı
Bu meseleyi ele almadan önce, şu hususu gözümüzün önünde bulundurmalıyız ki, Kur’an-ı Azimüşşan’da sadece cebir ve kader meselesi değil, diğer bütün metafizik veya doğaüstü konulara yapılan atıfların asıl amacı bunların içyüzünü göstermek veya İlahi sırlar üzerindeki perdeyi aralamak değildir. Çünkü bu muazzam kainâtin her santiminde bulunan büyük ve derin gerçekler ne insanın okuyabileceği bir kitaba sığabilir ne de insanların konuştuğu herhangi bir dil böyle bir anlatımı ifade edebilir. Bu gerçeklerin anlatılması ve anlaşılması için ezelî ve ebedî bir hayat gerekir, sayısız sayfalara ihtiyaç duyulur, ifade edilmesi için şimdiye kadar aklın icat edemediği bir dil ve dinlemek için sessiz aklî işitme gerekir.
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً
“De ki: “Eğer Rabbimin kelimelerini yazmak için bütün denizler mürekkeb olsa, muhakkak ki, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi, bir o kadar daha yardımcı getirsek bile.” (El-Kehf: 109)
Ayrıca, bunlar açıklansaydı bile, yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisine bahşedilen sınırlı zihinsel güç ve yetenekle insan bunları anlamazdı. İnsan aklını şununla kıyaslayın ki, eğer Aristo ve Pisagors zamanında bir kişi 20. yüzyılda hepimizin bildiği ve tanık olduğu telefon, sinema, radyo ve uçakların ayrıntılarını açıklasaydı, bugün akılcılık ve aydınlanmanın önderleri olarak görülen bu düşünürlere delilik yaftası yapıştırılırdı. Ve eğer bugün, bundan bin yıl sonra ortaya çıkacak eşya ile ilgili bir açıklama yapılsa, bizim en büyük felsefeci bilim adamı ve düşünürümüz bile bunları anlayamaz. Bilinmesi ve anlaşılmasıyla ilgili güç ve yeteneğin insanda bulunduğu eşya ve meseleler işte böyledir. Yani burada fark sadece kuvve ile fiil arasındadır.
Ancak, insanda bilme ve anlama yeteneği zaten olmayan ve tasavvur bile edemediği şeylerin ona anlatılmasının ne yararı olabilirdi? Nitekim Kur ‘an şöyle buyuruyor:
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا
“Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı (geleceklerini ve geçmişlerini) bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O’nun istediğinden başkasını kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri ve yeri alır. Onların korunması O’nu yormaz.” (El -Bakara: 255)
Yani, bu gibi meselelere Kur’an-ı Kerim ‘de yapılan işaretlerin amacı gerçeği anlatmak değil, insanların ahlâkî ve amelî menfaatlarıyla ilgili gaye ve hedeflere yardımcı olmaktır. Gerçi, bazı yerlerde ve zamanlarda, bunlarla, gerçeği görebilen gözler ve yüksek ruhanî basirete sahip olanlara biraz bilgi de bağışlanır ve bazı yerlerde ise bazı işaretler vardır ki biraz kafa yorma ve doğru düşünce ile bunların anlaşılması mümkündür.
Kaza ve kader meselesinin anlatılmasının amacı
Bundan anlaşılıyor ki, Kelamüllah'ta kaza ve kader meselesine yapılan işaretlerin asıl amacı bize, zaten bizde anlama yeteneği ve gücü bulunmayan şeyleri bize anlatmak değildir. Asıl amaçlanan sadece şudur: İnsanda inanç, tevazu, Allah’a tevekkül, sabır, direnç, kararlılık ve dünyevi güçlere karşı cesaret ve korkusuzluk gibi meziyetlerin yaratılması onun umutsuzluk, karamsarlık, korku, haset, rekabet ve hırs gibi duygulardan uzaklaşabilmesi için güçlü bir kişiliğe ve ahlâka sahip olması ve bu kişiliği ve güzel ahlâkı sayesinde hak, doğruluk ve dürüstlük çizgisinden ayrılmaması, bu erdemlerin benimsenmesi için diğer kimselere davet ve tebliğde bulunması, bu amaç uğruna en zor engelleri aşmaya çalışması, her türlü sıkıntılara göğüs germesi ve her türlü zorluk ve sınavlardan başarıyla geçmesi, Allah’tan başka kimseden zarar geleceğine inanmaması, kimseden zerre kadar bir yarar ummaması, imkânsızlıklar ve zorluklarda umudunu yitirmemesi, sahip olduğu mal ve mülke ve imkânlara gereğinden fazla güvenmemesi, hayatın çeşitli dönemeçlerindeki başarısızlıklarından dolayı düş kırıklığına uğramaması ve başarılarından dolayı böbürlenmemesi ve baş kaldırmamasıdır. Örneğin, aşağıdaki ayetlerde bu asıl amaç açıkça dile getirilmiştir:
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبّاً لِّلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ
“Bazı insanlar vardır ki, Allah’a eş ve ortak edinir, onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. İman edenler, Allah için daha çok sevgi beslerler. Bütün kuvvet ve kudretin Allah’ta olduğunu, azabının çok şiddetli bulunduğunu anlayıp gördükleri zaman nefislerine zulmedenleri görsen.” (El-Bakara: 165)
يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
“Ey insanlar, siz Allah’a muhtaç olanlarsınız. Allah ise Gani ve bizzatihi hamde lâyıktır.” (Fâtır: 15)
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً ربُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلاً
“Rabbinin adını an. Bütün varlığınla ona yönel. O, Maşrıkın da Mağribin de Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nu kendine vekil edin.” (El-Müzzemmil: 8-9)
أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin sahibi Allah’tır. Sizin için Allah’tan başka dost ve yardımcı yoktur.” (El-Bakara: 107)
إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ
“Eğer Allah size yardım edecek olursa size galip gelecek yoktur. Eğer sizi mağlup ve yardımsız bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran: 160)
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım, Sen istediğine mülkü verirsin, istediğinden de alırsın. Dilediğini aziz ve dilediğini zelil eylersin. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kaadirsin.” (Âl-i İmran: 26)
قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
“De ki: “Lutuf ve inayet Allah’ın elindedir. İstediğine verir. Allah’ın lutfu boldur ve O, her şeyi bilicidir.” Rahmeti ile istediğine imtiyaz verir. Allah, büyük fazl sahibidir.” (Al-i İmran: 73–74)
لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Dilediğinin rızkını bolca verir, dilediğinin rızkını ölçülü olarak verir. O her şeyi bilendir.” (Eş-Şura: 12)
وَاللّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الْرِّزْقِ
“Allah, rızık hususunda sizin bir kısmınızı bir kısmınıza üstün kıldı.” (En-Nahl: 71)
وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“Eğer, Allah sana bir zarar isabet ettirirse onu O’ndan başka giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse, O’nun fazlını geri çeviren bulunmaz. Allah, ihsan ve fazlını kullarından dilediğine nasib eder. Allah Gafurdur, Rahîmdir.” (Yunus: 107)
وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ
“Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar veremezler.” (El-Bakara: 102)
قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
“De ki: “Bize, ancak Allah’ın yazdığı isabet eder. O, bizim mevlâmızdır. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” (Et-Tevbe: 51)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله كِتَاباً مُّؤَجَّلاً
“Bir kimseye Allah’ın izni olmadıkça ölüm yoktur. Bu, va’desiyle yazılmış bir yazıdır.” (Al-i İmran: 145)
يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَا لاَ يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ
“Onlar sana açıklamadıkları şeyi nefislerinde (içlerinde) gizlerler. Eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada öldürülmezdik derler. De ki: “Eğer siz evlerinizde kalmış olsaydınız, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlarınız öldürülüp, düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.”(Âl-i İmran: 154)
O halde, Kur’an-ı Kerim’de kadere iman etmekle ilgili olarak yer alan öğretinin asıl amacı, insanın dünyada hiçbir gücün kâr veya zarar verme yetkisine sahip olmamasına inanmasını, sadece Allah’ı fail, etkin, kâr veya zarar verici olarak kabul etmesini, bütün işlerinde sadece O’na güvenmesini, mahlûkata karşı rezil-ü rüsva olmamasını ve eğer rahata ve refaha kavuşmuşsa, bundan dolayı böbürlenmemesini, kibir ve bencilliği kendi nefsine yerleştirmemesini ve Allah’ın dünyasında isyan ve tuğyan etmemesini sağlamaktır, îşte bu husus, Hadîd Sûresinde şöyle dile getirilmiştir:
مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musibet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitapta (levh-i mahfuz) yazılmış olmasın. Bu da Allah’a göre kolaydır. Bunun, önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip elinizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize geçen ile de sevinip şımarmamanız için (size beyan eyledik). Allah, dünya nimeti ile böbürlenen kibirliyi sevmez.” (El-Hadîd: 22-23)
Pratik hayatta kader inancının yararları
Hazreti Peygamber (a.s.) Müslümanların hayatlarının tüm işlerinde bu ruhu yaratmaya çalışıyordu; zira bu ahlâk ve fazileti derinden etkiler. Eğer insanların yüreklerinde bu fikir iyice kök salarsa, birçok büyük siyasi ve sosyal sorunlar kendiliğinden çözümlenir, hatta doğmaz bile. Örneğin, şu iki hadise bakın:
عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه و سلم قال: «لا يحل لإمرأة تسأل طلاق أختها لتستفرغ صحفتها فإنما لها ما قدر لها.»
Hz. Ebu Hüreyre’nin bir rivayetine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:
“Bir kadın için, temettülerinde ve hazlarında başka birisi ortak olmasın ve rızık kasesi sadece kendisine kalsın gibi bir düşünce ile diğer kardeşi, yani kumasının boşanma talebinde bulunması helâl değildir. Çünkü o zaten mukadder olanı alacaktır.”[1]
Diğer hadis-i şerif Ebu Said el-Hudri (r.a.) tarafından rivayet edilmiştir.
Buna göre bir gazvede Müslümanların eline birçok cariye geçti. Müslümanlar onlarla temettü etti (onlardan yararlandı, onlarla yattı), ama çocuk olmasın diye “azl”[2] eyledi. Sonra herkes Resulullah ‘tan bunun hükmünü sordu. Resulullah olayı öğrendikten sonra,
“Siz gerçekten böyle mi yapıyorsunuz?” diye sordu.
Aynı soruyu üç kez tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu:
ما َ مِنْ نَسَمَةٍ كَائِنَةٍ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِلاَّ هِيَ كَائِنَةٌ.
“Kıyamet gününe kadar doğacak olan çocuklar zaten doğacaktır.”
Bu iki hadiste işaret edilen ilkeleri yayarak kendi yaşantımızla ilgili konularda uygulamaya başlarsak, dünyanın huzur ve sükûnunu bozan ekonomik çekişme ve mücadele düşünün ne kadar çabuk sona erecektir? Böyle bir durumda ne kimse kendi rızkının başkası tarafından gasp edildiğini düşünecek, ne kendi rızkını korumak için mücadele edecek, ne sermayeci ve işçi sorunu ortaya çıkacak ve nede çiftçi-toprak ağası kavgası çıkacak, ne Kruger ve Besil Zuharov ve ne de Lenin ve Stalin ortaya çıkacaktır. Ne ekonomik ve sosyal zorlukların halli için kürtaj veya aile planlamasına başvurulacak, ne de Allah’ın düzeninde reform yapılmaya çalışılacaktır.
Bu ve buna benzer sayısız ahlâki ve pratik yararlar İslâm’ın kaza ve kader öğretilerinden sağlanır ve zâten bu yararların elde edilmesi amaç edinilmişti. Ama talihsizliğimize bakın ki, biz bunun pratik ve ahlâkî yönünü göz ardı edip bütün dikkatlerimizi felsefî yönüne çevirdik ve kafa yapımıza ve keyfimize göre halkın dilinden doğan felsefî meseleleri Allah’ın ve Resulünün kelâmıyla çözümlemeye başladık. Oysa ne Kur’an-ı Kerim bize doğaötesi öğretiler için indirilmişti ne de Hz. Muhammed’in (a.s.) bi’setinin gayesi onun bir felsefe profesörü gibi davranmasıydı. Ayrıca, Allah ve Resulü hiç bir zaman kendi yaşantılarımızın amelî işlerini bir yana bırakıp din ve dünyaya hiçbir yararı olmayan bu doğaötesi veya metafizik sorunlarla uğraşmamızdan hoşlanmamıştı,
Çelişkinin analizi
Bu temel ilkeyi gözünüzün önünde bulundurarak gelin şimdi şu soruyu cevaplamaya çalışalım Kur’an-ı Kerimin asıl kader meselesinden bahsetmeden önce diğer konularla da, bu konuyla ilgili olarak yaptığı bazı işaretler ve tesbitlerde gerçekten çelişkiler var mıdır?
Eğer bir şeyin çeşitli nedenlere bağlı olduğu söyleniyorsa, çelişki, ancak sadece tek bir nedeni gösterildiği zaman söz konusu olur. Eğer o şeyin gerçekten çeşitli nedenleri ve gerekçeleri varsa, onu bazen bir nedene bazen de başka bir nedene bağlamak çelişki doğurmaz. Şimdi, meselâ, diyelim ki, biz bazen bir kâğıt parçasının suyla ıslandığını, bazen ateşle ve bazende toprakla ıslandığını söylüyoruz; böyle bir durumda ifademiz çelişkili olur. Çünkü bir kâğıdın ıslanmasının sadece bir tek nedeni olabilir. Ama diyelim ki, biz bir ülkenin zaptedilmesinden bahsediyoruz. O zaman biz diyebiliriz ki, o ülkeyi filanca kral fethetti yahut falan general veya komutan fethetti; aynı zamanda, o ülkenin fethini ilgili orduya, devlete ve hatta ordudaki her askere mâl edebiliriz. Şimdi bu değişik ifadeler için tenakuz veya çelişki hükmü verilmez, zira fetih olayı bu nedenlerden hepsine veya tek birine bağlanabilir.
Sonra eğer bir şeyde değişik illet veya nedenlerin etkileri öylesine birbirine karışmış ise, muhatabın aklı o nedenlerin her birinin etkisini ayrı ayrı belirleyemez veyahut böyle bir analiz veya hesabı anlayamazsa bu durumda mütekellim (konuşan) için en iyi yol genel olarak onu her nedene bağlamak olacaktır ve eğer muhatap herhangi bir yanlış anlama nedeniyle o şeyi sadece bir illete veya nedene bağlıyorsa, onu düzeltecektir örneğin, bu fetih olayını ele alalım. Bunda kral, başkomutan, ordu, devlet ve bireysel olarak her askerin güçleri bir araya gelmiştir, ama bunlar birbirine öylesine karışmıştır ki, biz herhangi bir analiz, hesap veya değerlendirme ile bu olayda her birinin ne kadar payı olduğunu saptayamayız. Dolayısıyla, en doğrusu, bu olayı genelde hepsine mal etmek ve eğer bir kişi bunu sadece tek bir unsura maletmeye çalışıyorsa, onun bu hareketini düzeltmek ve yalanlamak olacaktır.
Aynı durum insanın fiilleri için de geçerlidir. Bir insandan sadır olan her fiilin çeşitli nedenleri olur ve bunun ortaya çıkması veya gerçekleşmesinde her nedenin bir payı olur. Örneğin, şu anda ben bir şeyler yazıyorum. Benim bu yazma fiilimin analiz edilmesi halinde bunda bir dizi nedenlerin bulunduğu görülecektir, örneğin, yazmak için benim iradem ve özgürlüğüm, bu iradeye göre zihnim ve bedenimin tüm güçlerinin çalışması ve sınırsız ve hesapsız olan dış güçlerin, ki bunların bir çoğunu ben de bilmiyorum, bana yardımcı olmaları.
Sonra bu nedenleri ayrı ayrı analiz edin. Şu anda bu fiilimin yardımcısı olan bu sayısız dış güçlerden hiçbirini ne ben yarattım ne sağladım ve ne de onları bana yardımcı olmaları için mecbur kılacak gücüm vardır. Bunları yaratan Yüce Allah’tır ve onları öyle sağlamıştır ki, ben yazmaya niyetlendiğim zaman bütün bu güçler bana yardım etmeye başlar ve bana yardımcı olmadıkları zaman da ben bir şey yazamam.
Aynı şekilde kendime baktığım ve kendimi incelediğim zaman da şu gerçekleri, görüyorum: Benim varolmam, benim yaşamam, benim “ahsen-i takvim” üzerinde olmam, yazma işine katılan bedenimin organlarının sapasağlam olmaları, bende bu fiili yapmam için kullandığım doğal güçlerin bulunması ve kafamda hafıza, tefekkür, ilim ve diğer bazı özelliklerin bulunması, bunların hiçbiri ne ustalığımın bir sonucudur ne de yetkilerimin içindedir.
Bunların hepsini Allahü Teala öyle yaratmıştır ki, ben yazmaya kalkışınca bütün bu şeyler bana yardımcı olur ve eğer bunlardan herhangi bir şey bana yardımcı olmazsa ben yazma işlerinde başarılı olamam.
Benim beğeni, irade ve yetkime gelince, bunun gerçekten ne olduğunu da bilmiyorum. Benim önce sadece bazı dış etkenler ve bazı iç etkenlerle yazma isteğim doğuyor. Sonra, bunu kayda geçirip geçirmeyeceğimi düşünüyorum. Sonra iki yönünü ölçtükten sonra yazma seçimini yapıyorum. Yazma işi kuvveden fiile geçerken organlarımı hareketlendiriyorum. Kısacası, yazma isteğimden başlayarak fiilen yazmaya başladığım an arasında geçen hiçbir şeyin yaratıcısı ben değilim. Hatta ben istek ve fiile başlama arasında kaç adet iç gücün bulunduğunu ve bu işte onların ne kadar payları olduğunu da bilmiyorum. Ancak vicdanen kendimde şu hususu buluyorum ki, istek ile fiile başlama arasında benim fiili gerçekleştirme veya o fiili terketme arasında bir şeyi özgürce benimseyeceğim bir nokta kesinlikle vardır. Ve ben bir yönünü özgürce benimsedikten sonra kendimde, benimsediğim işe göre kendi iç imkânlarımı ve kaynaklarını ve dış nedenlerini kullanma gücünü hissediyorum. Ben bu yetki ve irade özgürlüğümü herhangi bir delile ispatlayamam. Ancak hiçbir delil benim veya herhangi bir insanın zihninden bu vicdanî duyguyu silemez, hatta aşırı cebirci olan kendi felsefi görüşü nedeniyle bunu ne kadar inkâr ederse etsin, bir kişinin vicdanı bile bu duygudan yoksun değildir.
Bu bahsimizden anlaşılıyor ki, yazma fiilinde yer alan neden ve etkenler üç ayrı noktada toplanabilir:
1) Benim yazmaya niyetlenmemden önce oluşmaları gerekli olan iç ve dış nedenler dizisi.
2) Yazma kararını vermemle ilgili iradem.
3) Yazma fiilimin gerçekleşmesini mümkün kılan iç ve dış nedenler dizisi.
Bu üç dizi ile ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz gibi, birinci ve üçüncü dizide yer alan nedenleri Allahü Teala sağlamıştır ve bunlardan hiçbiri üzerinde tasarrufum yoktur. Bu ‘açıdan, benim yazma fiilim, bu hususta ”inayetine” nail olduğum Allah’a malolacaktır. Ortadaki zincir halkasına gelince, bu bana malolacaktır, çünkü ben bir çeşit özgür irade ve yetkimi kullandım ve bir açıdan da, Allah’a malolacaktır, çünkü O kendi belirlediği sınırların içinde bende irade gücü yarattı ve benim özgürce yetkimi kullanmama imkân verdi.
Kendi başına bir hareketten başka bir şey olmayan mücerret veya soyut bir fiilin özü budur. Ancak insan fiilleri bazı izafî ve itibarî yönleriyle kendi içlerinde iki yöne sahiptir. Biri hayır ve diğeri şer yönü. Soyut fiile ne hayır ne de şer damgası vurulabilir. Ancak insanın niyeti onu iyi de yapabilir, kötü de. Örneğin, ben yolda yürürken bir altın sikke buluyorum ve alıyorum. Benim onu almam salt bir harekettir ve bu iyilik veya kötülükten yoksundur. Ama bunu kaldırırken niyetim, başka birinin malından haksız kazanç sağlamak ise bu şerdir ve eğer niyetim, sahibini bulup ona geri vermek ise bu hayırdır. İlk durumda niyetime başka bir gücün tahriki de katılmıştır ki buna “şeytan” adı verilebilir. Benim bu fiilim üç nedene bağlanabilir: (1) Allah’a, (2) Şeytana ve (3) Kendime. İkinci durumda bu fiil iki nedene bağlanabilir: (1) Allah’a, (2) Kendime.
Bu gösteriyor ki, biz her insanî hareketi iki veya üç illete bağlayabiliriz, ama bu harekette bu illetlerin etkilerinin hangi oranda olduğunu biz hiçbir şekilde anlayamayız, özellikle, bu hesap bu bakımdan daha da karışık hale gelir: Bu etkilerin oranı tüm insanların fiillerinde aynı değil, aksine her insanın fiilinde farklıdır. Zira her insanın içinde onun özgür yetkisi ve çaresizliklerinin oranları değişik olur. Bazıları Allah’tan müthiş bir fark etme gücü, daha doğru karar yeteneği, melekliğe doğru daha çok meyil ve şeytanî vesveselere karşı daha çok dirençle verilmiş ve bazılarında bu özellikler daha az miktardadır. Her insanda değişik oranda olan bu çok ve az özellikler, fiillerindeki kişisel sorumluluğun az veya çok olmasına neden olur. Böyle bir durumda fiillerde, genellikle tüm insanî fiillerde insan, Allah ve Şeytanın etkilerinin aynı oranda olduğunu söylemek mümkün değildir.
O halde, yukarıda işaret edildiği gibi, insanî fiillerin bu nedenlere bağlı olduğunu söylemenin en iyi şekli, onları aynı zamanda genellikle tüm nedenlere bağlamak yahut, bazen birine bazende diğerine bağlamaktan başka bir çare yoktur ve eğer bir kişi yanlışlıkla onları sadece bir nedene bağlayıp diğer nedenleri görmezlikten geliyorsa, düzeltilmeli ve yalanlanmalıdır.
İşte tam bu yöntem Kur ‘an-ı Kerim tarafından benimsenmiştir. Eğer siz Kur’an-ı Kerim ‘de cebir ve kader meselesine yapılan atıfları incelerseniz, onları şu başlıklar altında toplayabilirsiniz:
1) Tüm işlerin Allah-ü Teala’ya bağlanması
وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاً
“Onlara bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah katındandır” derler. Şayet onlara bir fenalık dokunsa: “Bu senin yüzündendir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” (Nisa: 78)
وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa işte o, her şeye kadirdir.” (El-En’am: 17)
فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O, her şeye galiptir, hükmünde hikmet sahibidir.”(İbrahim: 4)
وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلاَّ بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلاَّ فِي كِتَابٍ
“Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilmesin. Kendisine ömür verilenin ömrünün artması veyahut eksiltilmesi muhakkak bir kitaba yazılıdır.” (Fatır: 11)
لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğinin rızkını yayar (dilediğininkini de) kısar. O her şeyi bilendir.” (Eş-Şura: 12)
وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ
“Eğer Allah, kullarına rızkını bollaştırsaydı yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, istediği miktarı indirir. Şüphesiz O, kullarının bütün hallerinden haberdardır. Her şeyi görendir.” (Eş-Şura: 27 )
2) İyi Fiilin, kula bağlanması
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى
“Doğrusu, hiç bir günahkâr, diğerinin günahını yüklenmez. İnsan için, ancak çalıştığı vardır.” (En-Necm: 38–39)
لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ
“Allah bir kişiyi ancak gücünün yettiği kadarı ile mükellef kılar. Herkesin kazandığı lehine, yaptığı (kötülük) kendi aleyhinedir.” (El-Bakara: 286)
إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً
“İste bu (ayetler) birer öğüttür. Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar.” (El-Muzemmil: 19)
3) İyi fiilin kula bağlanması
وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
“İman edip amel-i salih işleyenlere mükafatları tastamam verilir. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran: 57)
إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ
“Sen yine de, Kendisini görmeden Allah’tan korkan ve namaz kılanları ikaz etmeye devam et. Kim temizliği seçiyorsa kendisi için seçiyor. Her şey Allah’a dönücüdür.” (Fatır:18)
وَالَّذِي جَاء بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
“Doğrusu, doğruluğu getiren ve doğruluğu kabul edenler takvaya erenlerdir.” (Ez-Zümer: 33)
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Rabbimiz Allah’tır” deyip de sonra bunda doğruluğa sarılanlara korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklar.” (El-Ahkâf: 13)
4) Kötü fiilin Allah’a bağlanması
أَتُرِيدُونَ أَن تَهْدُواْ مَنْ أَضَلَّ اللّهُ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً
“Siz, Allah’ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Allah’ın saptırdığını hidayete yol yoktur.” (En-Nisa: 88)
وَمَن يُرِدِ اللّهُ فِتْنَتَهُ فَلَن تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّهِ شَيْئاً أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ
“Allah’ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kurtarmak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemesini murad etmedikleridir.” (El-Maide: 41)
وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ
“Allah dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de öyle dar ve kasvetli eder ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. İşte böylece iman etmeyenleri Allah, murdar azap ile azaplandırır.” (El-En’am: 125)
وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْآنِ وَحْدَهُ وَلَّوْاْ عَلَى أَدْبَارِهِمْ نُفُوراً
“Onu anlamamaları için kalpleri üzerine örtü koyar ve kulaklarına ağırlık veririz. Kur’an’da tek (eşsiz) olarak Rabbini andığın vakit senden nefretle arkalarına dönüp giderler.” (El-İsra: 46)
5) Kötü fiilin Şeytan’a bağlanması
الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاء
"Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı emrediyor." (Bakara: 268)
وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ
"Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir. Böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur." (Neml: 24)
6) Kötü fiilin kullara maledilmesi
وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ
“Sana isabet eden her kötülük kendindendir.”(En-Nisa: 79)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
“Hakkı tanımayanları azapla korkutsan da, korkutmazsan da birdir. Onlar iman etmezler.” (El-Bakara: 6)
وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
"İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, Onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar." (Bakara: 39)
وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
“Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gösterdik. Onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Amellerinin cezası olarak onları şiddetli sayha yakalayıp helak etti.” (Fussilet: 17)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Muhakkak siz yaptığınız şeylerin cezasını çekeceksiniz.” (Et-Tahrim: 7)
كَلَّا بَل لَّا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ وَلَا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
“Hayır, öyle değil. Bilakis, siz yetime ikram etmezsiniz. Fakirleri doyurmak için birbirinizi teşvik ve terğib etmezsiniz.” (El-Fecr: 17–18)
وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ
“Kim de bir zerre ağırlığınca şerr işlerse onu (cezasını) görür.” (Ez-Zilzâl: 8)
7) Hayrın başlangıcı insandan ve tamamlanması Allah’tandır
قُلْ إِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ
“De ki: “Şüphesiz, Allah dilediğini dalâlete düşürür, gönlünü kendine çevirdiklerini dedoğru yola iletir.”(Er-Ra’d: 27)
8) Şerrin başlangıcı insandan, tamamlanması da
Allah’tandır
وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى
“Kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere meşakkat veren ve Müslümanların yolundan başka yola giden kimseye sevdiğini (döndüğü sapıklığı) veririz.” (En-Nisa 115)
9) İnsanın kendi günahının sorumluluğunu Allah’a yükleyip kurtulmaya çalışırken yalanlanmıştır
وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ
“Eğer Rahman dileseydi, onlara (meleklere) tapmazdık” dediler. Onların bu konuda hiçbir bilgisi yok. Onlar yalan söylüyorlar” (Ez-Zuhruf: 20)
وَإِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Müşrikler fena bir iş işlediklerinde: “Babalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah, bizi bununla emretti” derler. De ki: “Allah hiç bir zaman kötülüğü emretmez. Allah üzerine bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?” (El-A’raf: 28)
10) Ve ne zaman ki insan her şeyi kendine mal etmeye çalıştı ve “takdir-i ilâhi”yi inkâr etti, o zaman da yalanlandı
يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ
“Ve eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada (savaş alanında) öldürülmezdik” derler. De ki:”Eğer siz evlerinizde kalmış olsaydınız bile ölecekleri yazılmış olanlar, öldürülüp, düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.” (Al-i İmran: 154)
[1] Buhari, “Kitab-ün Nikah, Bâb-üş Şurûtu'l letiy la tahl-i fi’n-Nikah”. Hemen hemen aynı rivayeti Beyhiki ve Ebu Kaim Isbahani başka şekilde nakletmiştir. Allame ibn Abdul Berr diyor ki, ilim adamlarına göre bu hadis “takdir” veya kader konusunda naklolunan hadislerin en iyisidir. Burada kastedilen şudur: Bir koca, karısının lâfını dinleyip, rızkına ortak olduğunu iddia ettiği kumasını boşarsa bile, hiçbir maddi yarar elde edemeyecektir. Kumasının boşanmasını isteyen karısı, ancak kısmetinde olan payı alacaktır. Onun için, kocasının, diğer karısını boşaması meseleyi halletmez." Buhari: c.9, s. 219
[2] Azil: Erkek hanımla birleştikten sonra uzvunu çıkarıp menisini dışarıda boşaltmasıdır. Buhari: c.9, s.305. العزل: النـزع بعد الإيلاج لينـزل خارج الفرج
İslami Okul Okulların En Önemlisi