Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

MESELENİN TETKİKİ - Cebirvekader - 8. Sayfa

MESELENİN TETKİKİ

 

Geçen bölümlerde anlatılanlardan şu husus açıkça or­taya çıkmıştır ki, insanın bu meseleyi anlamak için şimdiye kadar harcadığı çabaların hepsi boşa gitmiş ve kendisi bü­yük bir başarısızlığa ve yenilgiye uğramıştır. Bütün bu başa­rısızlıkla­rın sadece tek bir nedeni vardır: İnsanın, bu uçsuz bucaksız evrenin yönetimi ve akıllara durgunluk veren, muh­te­şem İlâhi saltanatının kanun-u esâsi’si veya anayasasını öğ­renme ve kavrama imkân ve kaynaklarından mahrum ol­masıdır. Önümüzde muazzam bir fabrika işlemektedir. Biz bu fabri­kanın birer ufak parçalarıyız ve diğer, cihaz, çark ve parçaları gibi hareket etmekteyiz. Biz sadece bunu bilmek­teyiz. Bu fabrikayı çalıştıran güçler ve çeşitli organlarını yö­netenlere varmamızın herhangi bir yolu yoktur. Ne duyula­rımız, ne duygularımız, ne aklımız onlara ulaşabilmektedir. Duyu, duygu ve idrak ötesi gerçekleri bir yana bırakın, biz daha evrenin, duygu ve idrak sınırlarının içinde olan pekçok şeyi bilmemekteyiz. Duygularımız ve akıl ile zekâmızla şim­diye kadar ne öğrenebildikse, o doğa be­lirtilerinin büyük ok­ya­nu­sunda bir damla gibidir. Demek ki, bilgimiz ve bilgi kaynakları­mız ile bilgisizliğimiz ve bilgisizlik ne­denlerimiz ara­sındaki bağ­lantı tıpkı geçici ve kalıcı ile son­lu ve sonsu­zunki gibidir. Bu şartlarda, bu fabrikanın iç dü­zenini ve için­deki gerçek konumumuzu anlamamız hiçbir şekilde müm­kün değildir. Biz kendi bilgi araçları ve im­kânlarımızla bunu anlamamız şöyle dursun, Allahü Teala tarafından bize anla­tılmış olsaydı bile, sınırlı ve kısıtlı aklımızla anlamını çıka­­mazdık.

Şimdi dikkatimizi asıl soruya çevireceğiz. Soru şuydu: Kur’an-ı Kerim’de cebir ve kader meseline yapılan değinme­lerde görünüşte bir çelişki vardır. Bazen kul kendi fiillerinden sorumlu tutulmuş ve buna dayanılarak iyi ve kötü oluşuna karar verileceği ve ödül veya cezaya layık olacağı belirtilmiş­tir. Bazı yerlerde ise kulun tüm hareket hak ve özgürlüğünün Allah'a ait olduğu kaydedilmiştir. Yine bazı yerlerde, aynı fiilden hemen kul hem Allah sorumlu tutulmuştur. Bazen kul hidayeti kabul edip dalâletten kurtulmaya öyle bir şekilde çağırılmış ki, benimseme ve bırakma hakkı kendisine ait ol­duğu izlenimi verilmiştir. Bazan da, hidayet ve dalâletin Al­lah’ın elinde olduğu, Allah’ın doğru yolu gösterdiği veya doğ­­ru yoldan saptırdığı açıklanmıştır. Bazı ayetlerinde kulun irade sahibi olduğu açıklanmış, bazılarında ise kulun iradesi­nin asıl sahibinin Allahü Teala olduğu bildirilmiştir.

Yine bazı yerlerinde şer ve günahın kula ait olduğu, ba­zan bunları Şeytanın yaptırdığı belirtilmiştir. Bazen, hayır ve şerr her şeyin Allah’tan olduğu. Bazen, Allah’ın izni ol­mak­sızın hiçbir şeyin olamayacağı açıklanmıştır. Yine bazı âyet­lerinde, itaatsiz kimseler suçlanmış, Allahın verdiği emirlere uymamak gafletinde bulunduğu kaydedilmiştir. Görüldüğü gibi, eğer bütün bunlar birbiriyle çelişiyorsa, bu kadar tezat ve tenakuzlerin bulunduğu bir kitaba Allah’ın Kitabı diyebilir miyiz? Ve eğer bunlarda bir farklılık bir çelişki olmadığı be­lirtiliyorsa, bunlar arasında birlik ve uyum nasıl sağlanabilir?

 


Kur’an’ın Metafizik veya doğaüstü işleri                         belirtmekteki asıl amacı

Bu meseleyi ele almadan önce, şu hususu gözümüzün önünde bulundurmalıyız ki, Kur’an-ı Azimüşşan’da sadece cebir ve kader meselesi değil, diğer bütün metafizik veya doğaüstü konulara yapılan atıfların asıl amacı bunların içyü­zünü göstermek veya İlahi sırlar üzerindeki perdeyi aralamak değildir. Çünkü bu muazzam kainâtin her santiminde bulu­nan büyük ve derin gerçekler ne insanın okuyabileceği bir kitaba sığabilir ne de insanların konuştuğu herhangi bir dil böyle bir anlatımı ifade edebilir. Bu gerçeklerin anlatılması ve anlaşılması için ezelî ve ebedî bir hayat gerekir, sayısız sayfa­lara ihtiyaç duyulur, ifade edilmesi için şimdiye kadar aklın icat edemediği bir dil ve dinlemek için sessiz aklî işitme ge­rekir.

 

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً

“De ki: “Eğer Rabbimin kelimelerini yazmak için bütün de­nizler mürekkeb olsa, muhakkak ki, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi, bir o kadar daha yardımcı getirsek bile.” (El-Kehf: 109)

Ayrıca, bunlar açıklansaydı bile, yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisine bahşedilen sınırlı zihinsel güç ve yetenekle insan bunları anlamazdı. İnsan aklını şununla kıyaslayın ki, eğer Aristo ve Pisagors zamanında bir kişi 20. yüzyılda he­pi­mizin bildiği ve tanık olduğu telefon, sinema, radyo ve u­çakların ayrıntılarını açıklasaydı, bugün akılcılık ve aydın­lan­manın önderleri olarak görülen bu düşünürlere delilik yaftası yapış­tırılırdı. Ve eğer bugün, bundan bin yıl sonra ortaya çıkacak eşya ile ilgili bir açıklama yapılsa, bizim en büyük felsefeci bilim adamı ve düşünürümüz bile bunları anlaya­maz. Bilinmesi ve anlaşılmasıyla ilgili güç ve yetene­ğin in­san­da bu­lunduğu eşya ve meseleler işte böyledir. Yani bu­rada fark sadece kuvve ile fiil arasındadır.

Ancak, insanda bilme ve anlama yeteneği zaten olma­yan ve tasavvur bile edemediği şeylerin ona anlatılmasının ne yararı ola­bilirdi? Nitekim Kur ‘an şöyle buyuruyor:

 

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا

 “Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı (gelecekle­ri­ni ve geçmişlerini) bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O’nun iste­di­ğinden başkasını kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri ve yeri alır. Onların korunması O’nu yormaz.” (El -Bakara: 255)

Yani, bu gibi meselelere Kur’an-ı Kerim ‘de yapılan işa­retlerin amacı gerçeği anlatmak değil, insanların ahlâkî ve amelî menfaatlarıyla ilgili gaye ve hedeflere yardımcı olmak­tır. Gerçi, bazı yerlerde ve zamanlarda, bunlarla, gerçeği gö­re­bilen gözler ve yüksek ruhanî basirete sahip olanlara biraz bilgi de bağışlanır ve bazı yerlerde ise bazı işaretler vardır ki biraz kafa yorma ve doğru düşünce ile bunların anlaşılması mümkündür.

 

Kaza ve kader meselesinin anlatılmasının amacı

Bundan anlaşılıyor ki, Kelamüllah'ta kaza ve kader me­sele­sine yapılan işaretlerin asıl amacı bize, zaten bizde an­lama yete­neği ve gücü bulunmayan şeyleri bize anlatmak değildir. Asıl amaçlanan sadece şudur: İnsanda inanç, te­vazu, Allah’a tevekkül, sabır, direnç, kararlılık ve dünyevi güç­lere karşı cesaret ve korku­suzluk gibi meziyetlerin yara­tılması onun umutsuzluk, ka­ramsarlık, korku, haset, rekabet ve hırs gibi duygulardan uzaklaşabilmesi için güçlü bir kişi­liğe ve ahlâka sahip olması ve bu kişiliği ve güzel ahlâkı sa­yesinde hak, doğruluk ve dürüstlük çizgisinden ayrılmaması, bu erdemlerin benim­senmesi için diğer kimselere davet ve tebliğde bulunması, bu amaç uğruna en zor engelleri aş­maya çalışması, her türlü sıkıntılara göğüs germesi ve her türlü zorluk ve sınav­lardan başarıyla geçmesi, Allah’tan baş­ka kimseden zarar geleceğine inanmaması, kimseden zerre kadar bir yarar ummaması, imkânsızlıklar ve zorluklarda umu­dunu yitirmemesi, sahip olduğu mal ve mül­ke ve im­kân­lara gereğinden fazla güvenmemesi, hayatın çeşitli dö­nemeçlerindeki başarısız­lıklarından dolayı düş kırıklığına uğ­ramaması ve başarıların­dan dolayı böbürlenmemesi ve baş kaldırmamasıdır. Örneğin, aşağıdaki ayetlerde bu asıl amaç açıkça dile getirilmiştir:

 

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ  وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبّاً لِّلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ

“Bazı insanlar vardır ki, Allah’a eş ve ortak edinir, on­ları Al­lah’ı sevdikleri gibi severler. İman edenler, Allah için daha çok sevgi beslerler. Bütün kuvvet ve kudretin Allah’ta oldu­ğunu, azabının çok şiddetli bulunduğunu anlayıp gör­dükleri zaman nefislerine zulmedenleri görsen.” (El-Ba­kara: 165)

 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

 “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaç olanlarsınız. Allah ise Gani ve bizzatihi hamde lâyıktır.” (Fâtır: 15)

 

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً ربُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلاً

“Rabbinin adını an. Bütün varlığınla ona yönel. O, Maş­rıkın da Mağribin de Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nu kendine vekil edin.” (El-Müzzemmil: 8-9)

 

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

 “Bilmez misin ki, göklerin ve yerin sahibi Allah’tır. Sizin için Allah’tan başka dost ve yardımcı yoktur.” (El-Bakara: 107)

 

إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 “Eğer Allah size yardım edecek olursa size galip gele­cek yoktur. Eğer sizi mağlup ve yardımsız bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran: 160)

 

قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 “De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım, Sen istediğine mülkü verirsin, istediğinden de alırsın. Dilediğini aziz ve dile­diğini zelil eylersin. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kaadirsin.” (Âl-i İmran: 26)

 

قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

 “De ki: “Lutuf ve inayet Allah’ın elindedir. İstediğine ve­rir. Allah’ın lutfu boldur ve O, her şeyi bilicidir.” Rahmeti ile is­tediğine imtiyaz verir. Allah, büyük fazl sahibidir.” (Al-i İmran: 73–74)

 

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

 “Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Dilediğinin rızkını bolca verir, dilediğinin rızkını ölçülü olarak verir. O her şeyi bilendir.” (Eş-Şura: 12)

 

وَاللّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الْرِّزْقِ

 “Allah, rızık hususunda sizin bir kısmınızı bir kısmı­nıza üstün kıldı.”  (En-Nahl: 71)

 

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

 “Eğer, Allah sana bir zarar isabet ettirirse onu O’ndan başka giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse, O’nun fazlını geri çeviren bulunmaz. Allah, ihsan ve fazlını kul­la­rın­dan dilediğine nasib eder. Allah Gafurdur, Rahîmdir.” (Yunus: 107)

 

وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ

 “Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar veremezler.” (El-Bakara: 102)

 

قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 “De ki: “Bize, ancak Allah’ın yazdığı isabet eder. O, bi­zim mevlâmızdır. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” (Et-Tevbe: 51)

 

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله كِتَاباً مُّؤَجَّلاً

 “Bir kimseye Allah’ın izni olmadıkça ölüm yoktur. Bu, va’desiyle yazılmış bir yazıdır.” (Al-i İmran: 145)

 

يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَا لاَ يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى  مَضَاجِعِهِمْ

“Onlar sana açıklamadıkları şeyi nefislerinde (içlerinde) giz­lerler. Eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada öldürül­mezdik derler. De ki: “Eğer siz evlerinizde kalmış olsaydınız, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlarınız öldürülüp, düşe­cek­­leri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.”(Âl-i İmran: 154)

O halde, Kur’an-ı Kerim’de kadere iman etmekle ilgili olarak yer alan öğretinin asıl amacı, insanın dünyada hiçbir gücün kâr veya zarar verme yetkisine sahip olmamasına inanma­sını, sadece Allah’ı fail, etkin, kâr veya zarar verici olarak ka­bul etmesini, bütün işlerinde sadece O’na güven­me­sini, mahlûkata karşı rezil-ü rüsva olmamasını ve eğer rahata ve refaha kavuşmuşsa, bundan dolayı böbürlen­me­mesini, kibir ve bencilliği kendi nefsine yerleştirmemesini ve Allah’ın dünya­sında isyan ve tuğyan etmemesini sağlamak­tır, îşte bu hu­sus, Hadîd Sûresinde şöyle dile getirilmiştir:

 

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

“Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musi­bet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitapta (levh-i mahfuz) yazılmış olmasın. Bu da Allah’a göre kolay­dır. Bunun, önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip eli­nizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize ge­çen ile de sevinip şımarmamanız için (size beyan eyledik). Allah, dünya nimeti ile böbürlenen kibir­liyi sevmez.” (El-Hadîd: 22-23)

 

Pratik hayatta kader inancının yararları

Hazreti Peygamber (a.s.) Müslümanların hayatlarının tüm işlerinde bu ruhu yaratmaya çalışıyordu; zira bu ahlâk ve fazileti derinden etkiler. Eğer insanların yüreklerinde bu fikir iyice kök salarsa, birçok büyük siyasi ve sosyal sorunlar ken­diliğinden çözümlenir, hatta doğmaz bile. Örneğin, şu iki hadise bakın:

 

عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه و سلم قال: «لا يحل لإمرأة تسأل طلاق أختها لتستفرغ صحفتها فإنما لها ما قدر لها.»

Hz. Ebu Hüreyre’nin bir rivayetine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

“Bir kadın için, temettülerinde ve hazlarında başka birisi ortak olmasın ve rızık kasesi sadece kendisine kalsın gibi bir düşünce ile diğer kardeşi, yani kumasının boşanma tale­bin­de bulunması helâl değildir. Çünkü o zaten mukad­der olanı alacaktır.”[1]

Diğer hadis-i şerif Ebu Said el-Hudri (r.a.) tarafından ri­vayet edilmiştir.

Buna göre bir gazvede Müslümanların eline birçok ca­riye geçti. Müslümanlar onlarla temettü etti (onlardan ya­rar­landı, onlarla yattı), ama çocuk olmasın diye “azl”[2] eyledi. Sonra herkes Resulullah ‘tan bunun hükmünü sor­du. Re­su­lullah olayı öğrendikten sonra,

“Siz gerçekten böyle mi yapıyorsunuz?” diye sordu.

Aynı soruyu üç kez tekrarladı. Daha sonra şöyle bu­yur­du:

 

ما َ مِنْ نَسَمَةٍ كَائِنَةٍ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِلاَّ هِيَ كَائِنَةٌ.

“Kıyamet gününe kadar doğacak olan çocuklar zaten doğa­caktır.”

Bu iki hadiste işaret edilen ilkeleri yayarak kendi yaşan­tımızla ilgili konularda uygulamaya başlarsak, dünyanın hu­zur ve sükûnunu bozan ekonomik çekişme ve mücadele düşünün ne kadar çabuk sona erecektir? Böyle bir durumda ne kimse kendi rızkının başkası tarafından gasp edildiğini dü­şünecek, ne kendi rızkını korumak için mücadele edecek, ne sermayeci ve işçi sorunu ortaya çıkacak ve nede çiftçi-toprak ağası kavgası çıkacak, ne Kruger ve Besil Zuharov ve ne de Lenin ve Stalin ortaya çıkacaktır. Ne ekonomik ve sosyal zorlukların halli için kürtaj veya aile planlamasına başvurulacak, ne de Allah’ın düzeninde reform yapılmaya ça­­lışılacaktır.

Bu ve buna benzer sayısız ahlâki ve pratik yararlar İs­lâm’ın kaza ve kader öğretilerinden sağlanır ve zâten bu yararların elde edilmesi amaç edinilmişti. Ama talihsizliği­mize bakın ki, biz bunun pratik ve ahlâkî yönünü göz ardı edip bütün dikkatlerimizi felsefî yönüne çe­virdik ve kafa ya­pımıza ve keyfimize göre halkın dilinden doğan felsefî me­seleleri Allah’ın ve Resulünün kelâmıyla çözümlemeye baş­ladık. Oysa ne Kur’an-ı Kerim bize doğaötesi öğretiler için indirilmişti ne de Hz. Muhammed’in (a.s.) bi’setinin gayesi onun bir felsefe profesörü gibi davranmasıydı. Ayrıca, Allah ve Resulü hiç bir zaman kendi yaşantılarımızın amelî işlerini bir yana bırakıp din ve dünyaya hiçbir yararı olmayan bu doğaötesi veya metafizik sorunlarla uğraşmamızdan hoş­lanmamıştı,

 

Çelişkinin analizi

Bu temel ilkeyi gözünüzün önünde bulundurarak gelin şimdi şu soruyu cevaplamaya çalışalım Kur’an-ı Kerimin asıl kader meselesinden bahsetmeden önce diğer konularla da, bu konuyla ilgili olarak yaptığı bazı işaretler ve tes­bit­ler­de ger­çekten çelişkiler var mıdır?

Eğer bir şeyin çeşitli nedenlere bağlı olduğu söyleni­yor­sa, çelişki, ancak sadece tek bir nedeni gösterildiği za­man söz konusu olur. Eğer o şeyin gerçekten çeşitli neden­leri ve gerekçeleri varsa, onu bazen bir nedene bazen de başka bir nedene bağlamak çelişki doğurmaz. Şimdi, me­selâ, diyelim ki, biz bazen bir kâğıt parçasının suyla ıslandı­ğını, bazen ateşle ve bazende toprakla ıslandığını söylüyo­ruz; böyle bir durumda ifademiz çelişkili olur. Çünkü bir kâğıdın ıslanma­sının sadece bir tek nedeni olabilir. Ama diyelim ki, biz bir ülkenin zaptedilmesinden bahsediyoruz. O zaman biz diye­biliriz ki, o ülkeyi filanca kral fethetti yahut falan general ve­ya komutan fethetti; aynı zamanda, o ülke­nin fethini ilgili or­duya, devlete ve hatta ordudaki her askere mâl edebiliriz. Şimdi bu değişik ifadeler için tenakuz veya çelişki hükmü verilmez, zira fetih olayı bu nedenlerden hep­sine veya tek bi­rine bağlanabilir.

Sonra eğer bir şeyde değişik illet veya nedenlerin etkileri öyle­sine birbirine karışmış ise, muhatabın aklı o nedenlerin her birinin etkisini ayrı ayrı belirleyemez veyahut böyle bir ana­liz veya hesabı anlayamazsa bu durumda mütekellim (konuşan) için en iyi yol genel olarak onu her nedene bağ­lamak olacaktır ve eğer muhatap herhangi bir yanlış anlama nedeniyle o şeyi sadece bir illete veya nedene bağlıyorsa, onu düzeltecektir örneğin, bu fetih olayını ele alalım. Bunda kral, başkomutan, ordu, devlet ve bireysel olarak her askerin güçleri bir araya gelmiştir, ama bunlar birbirine öylesine karışmıştır ki, biz herhangi bir analiz, hesap veya değerlen­dirme ile bu olayda her birinin ne kadar payı olduğunu sap­tayamayız. Dolayısıyla, en doğrusu, bu olayı genelde hep­sine mal etmek ve eğer bir kişi bunu sadece tek bir unsura maletmeye çalışıyorsa, onun bu hareketini düzeltmek ve yalanlamak olacaktır.

Aynı durum insanın fiilleri için de geçerlidir. Bir insan­dan sadır olan her fiilin çeşitli nedenleri olur ve bunun or­taya çıkması veya gerçekleşmesinde her nedenin bir payı olur. Örneğin, şu anda ben bir şeyler yazıyorum. Benim bu yazma fiilimin analiz edilmesi halinde bunda bir dizi neden­lerin bu­lunduğu görülecektir, örneğin, yazmak için benim iradem ve özgürlüğüm, bu iradeye göre zihnim ve bedeni­min tüm güçlerinin çalışması ve sınırsız ve hesapsız olan dış güçlerin, ki bunların bir çoğunu ben de bilmiyorum, bana yardımcı olmaları.

Sonra bu nedenleri ayrı ayrı analiz edin. Şu anda bu fii­limin yardımcısı olan bu sayısız dış güçlerden hiçbirini ne ben ya­rattım ne sağladım ve ne de onları bana yardımcı ol­maları için mecbur kılacak gücüm vardır. Bunları yaratan Yüce Al­lah’tır ve onları öyle sağlamıştır ki, ben yazmaya ni­yetlendi­ğim zaman bütün bu güçler bana yardım etmeye başlar ve bana yardımcı olmadıkları zaman da ben bir şey ya­zamam.

Aynı şekilde kendime baktığım ve kendimi incelediğim za­man da şu gerçekleri, görüyorum: Benim varolmam, be­nim yaşa­mam, benim “ahsen-i takvim” üzerinde olmam, yazma işine katılan bedenimin organlarının sapasağlam olmaları, bende bu fiili yapmam için kullandığım doğal güçlerin bulunması ve kafamda hafıza, tefekkür, ilim ve di­ğer bazı özelliklerin bulunması, bunların hiçbiri ne ustalığı­mın bir sonucudur ne de yetkile­rimin içindedir.

Bunların hepsini Allahü Teala öyle yaratmıştır ki, ben yaz­maya kalkışınca bütün bu şeyler bana yardımcı olur ve eğer bunlardan her­hangi bir şey bana yardımcı olmazsa ben yazma işlerinde başarılı olamam.

Benim beğeni, irade ve yetkime gelince, bunun ger­çekten ne olduğunu da bilmiyorum. Benim önce sadece bazı dış et­kenler ve bazı iç etkenlerle yazma isteğim doğu­yor. Sonra, bunu kayda geçirip geçirmeyeceğimi düşünüyo­rum. Sonra iki yönünü ölçtükten sonra yazma seçimini ya­pıyorum. Yazma işi kuvveden fiile geçerken organlarımı ha­reketlendiri­yorum. Kısacası, yazma isteğimden başlayarak fiilen yaz­maya başladığım an arasında geçen hiçbir şeyin yaratıcısı ben değilim. Hatta ben istek ve fiile başlama ara­sında kaç adet iç gücün bulunduğunu ve bu işte onların ne kadar payları ol­duğunu da bilmiyorum. Ancak vicdanen kendimde şu hu­susu buluyorum ki, istek ile fiile başlama arasında benim fiili gerçekleştirme veya o fiili terketme ara­sında bir şeyi özgürce benimseyeceğim bir nokta kesinlikle vardır. Ve ben bir yönünü özgürce benimsedikten sonra kendimde, benimsediğim işe göre kendi iç imkânlarımı ve kaynaklarını ve dış nedenlerini kul­lanma gücünü hissediyo­rum. Ben bu yetki ve irade özgürlüğümü herhangi bir delile ispatlayamam. Ancak hiç­bir delil benim veya herhangi bir insanın zihninden bu vicdanî duyguyu silemez, hatta aşırı ce­birci olan kendi felsefi görüşü nedeniyle bunu ne kadar inkâr ederse etsin, bir kişinin vicdanı bile bu duygudan yok­sun değildir.

Bu bahsimizden anlaşılıyor ki, yazma fiilinde yer alan ne­den ve etkenler üç ayrı noktada toplanabilir:

1) Benim yazmaya niyetlenmemden önce oluşmaları gerekli olan iç ve dış nedenler dizisi.

2) Yazma kararını vermemle ilgili iradem.

3) Yazma fiilimin gerçekleşmesini mümkün kılan iç ve dış nedenler dizisi.

Bu üç dizi ile ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz gibi, bi­rinci ve üçüncü dizide yer alan nedenleri Allahü Teala sağ­lamıştır ve bunlardan hiçbiri üzerinde tasarrufum yoktur. Bu ‘açıdan, benim yazma fiilim, bu hususta ”inayetine” nail oldu­ğum Allah’a malolacaktır. Ortadaki zincir halkasına ge­lince, bu bana malolacaktır, çünkü ben bir çeşit özgür irade ve yetkimi kullandım ve bir açıdan da, Allah’a malolacaktır, çünkü O kendi belirlediği sınırların içinde bende irade gücü yarattı ve benim özgürce yetkimi kullanmama imkân verdi.

Kendi başına bir hareketten başka bir şey olmayan mü­cerret veya soyut bir fiilin özü budur. Ancak insan fiilleri bazı izafî ve itibarî yönleriyle kendi içlerinde iki yöne sahiptir. Biri hayır ve diğeri şer yönü. Soyut fiile ne hayır ne de şer dam­gası vurulabilir. Ancak insanın niyeti onu iyi de yapabilir, kötü de. Örneğin, ben yolda yürürken bir altın sikke buluyo­rum ve alıyorum. Benim onu almam salt bir harekettir ve bu iyilik veya kötü­lükten yoksundur. Ama bunu kaldırırken ni­yetim, başka biri­nin malından haksız kazanç sağlamak ise bu şerdir ve eğer niyetim, sahibini bulup ona geri vermek ise bu hayırdır. İlk durumda niyetime başka bir gücün tah­riki de katılmıştır ki buna “şeytan” adı verilebilir. Benim bu fiilim üç nedene bağlanabilir: (1) Allah’a, (2) Şeytana ve (3) Kendime. İkinci durumda bu fiil iki nedene bağlanabilir: (1) Allah’a, (2) Kendime.

Bu gösteriyor ki, biz her insanî hareketi iki veya üç illete bağlayabiliriz, ama bu harekette bu illetlerin etkilerinin hangi oranda olduğunu biz hiçbir şekilde anlayamayız, özellikle, bu hesap bu bakımdan daha da karışık hale gelir: Bu etkile­rin oranı tüm insanların fiillerinde aynı değil, aksine her in­sanın fiilinde farklıdır. Zira her insanın içinde onun özgür yetkisi ve çaresizliklerinin oranları değişik olur. Bazıları Al­lah’­tan müthiş bir fark etme gücü, daha doğru karar yete­neği, melekliğe doğru daha çok meyil ve şeytanî vesveselere karşı daha çok dirençle verilmiş ve bazılarında bu özellikler daha az miktar­dadır. Her insanda değişik oranda olan bu çok ve az özellik­ler, fiillerindeki kişisel sorumluluğun az veya çok olmasına neden olur. Böyle bir durumda fiillerde, ge­nellikle tüm insanî fiillerde insan, Allah ve Şeyta­nın etkileri­nin aynı oranda olduğunu söylemek mümkün değildir.

O halde, yukarıda işaret edildiği gibi, insanî fiillerin bu ne­denlere bağlı olduğunu söylemenin en iyi şekli, onları aynı zamanda genellikle tüm nedenlere bağlamak yahut, bazen birine bazende diğerine bağlamaktan başka bir çare yoktur ve eğer bir kişi yanlışlıkla onları sadece bir nedene bağ­layıp diğer nedenleri görmezlikten geliyorsa, düzeltilmeli ve ya­lanlanmalıdır.

İşte tam bu yöntem Kur ‘an-ı Kerim tarafından benim­senmiştir. Eğer siz Kur’an-ı Kerim ‘de cebir ve kader mesele­sine yapılan atıfları incelerseniz, onları şu başlıklar altında toplayabilirsiniz:

 

1)          Tüm işlerin Allah-ü Teala’ya bağlanması

 

وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاً

“Onlara bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah katındandır” der­ler. Şayet onlara bir fenalık dokunsa: “Bu senin yüzünden­dir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” (Nisa: 78)

 

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ

 “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa işte o, her şeye kadirdir.” (El-En’am: 17)

 

فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

 “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O, her şeye galiptir, hükmünde hikmet sahibidir.”(İbrahim: 4)

 

وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلاَّ بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ  مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلاَّ فِي كِتَابٍ

 “Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilme­sin. Kendisine ömür verilenin ömrünün artması veya­hut eksiltilmesi muhakkak bir kitaba yazılıdır.” (Fatır: 11)

 

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğinin rız­kını yayar (dilediğininkini de) kısar. O her şeyi bilendir.” (Eş-Şura: 12)

 

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ

 “Eğer Allah, kullarına rızkını bollaştırsaydı yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, istediği miktarı indirir. Şüp­hesiz O, kullarının bütün hallerinden haberdardır. Her şeyi gören­dir.” (Eş-Şura: 27 )

 

2)          İyi Fiilin, kula bağlanması

 

أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى

“Doğrusu, hiç bir günahkâr, diğerinin günahını yüklen­mez. İnsan için, ancak çalıştığı vardır.” (En-Necm: 38–39)

 

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ

 “Allah bir kişiyi ancak gücünün yettiği kadarı ile mü­kellef kılar. Herkesin kazandığı lehine, yaptığı (kötülük) ken­di aley­hinedir.” (El-Bakara: 286)

إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً

“İste bu (ayetler) birer öğüttür. Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar.” (El-Muzemmil: 19)

 

3)          İyi fiilin kula bağlanması

 

وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

“İman edip amel-i salih işleyenlere mükafatları tasta­mam verilir. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran: 57)

 

إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ

“Sen yine de, Kendisini görmeden Allah’tan korkan ve na­­maz kılanları ikaz etmeye devam et. Kim temizliği seçiyor­­sa kendisi için seçiyor. Her şey Allah’a dönücüdür.”  (Fatır:18)

 

وَالَّذِي جَاء بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

“Doğrusu, doğruluğu getiren ve doğruluğu kabul e­den­­ler takvaya erenlerdir.” (Ez-Zümer: 33)

 

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Rabbimiz Allah’tır” deyip de sonra bunda doğruluğa sa­rı­­lanlara korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklar.” (El-Ahkâf: 13)

 

4)          Kötü fiilin Allah’a bağlanması

 

أَتُرِيدُونَ أَن تَهْدُواْ مَنْ أَضَلَّ اللّهُ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

“Siz, Allah’ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Al­lah’ın saptırdığını hidayete yol yoktur.” (En-Nisa: 88)

 

وَمَن يُرِدِ اللّهُ فِتْنَتَهُ فَلَن تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّهِ شَيْئاً أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ

“Allah’ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kurtar­mak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah’ın kalple­rini temizlemesini murad etmedikleridir.” (El-Maide: 41)

 

وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

“Allah dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de öyle dar ve kasvetli eder ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. İşte böylece iman etmeyenleri Allah, murdar azap ile azap­landırır.” (El-En’am: 125)

 

وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً  وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْآنِ وَحْدَهُ وَلَّوْاْ عَلَى أَدْبَارِهِمْ نُفُوراً

“Onu anlamamaları için kalpleri üzerine örtü koyar ve kulak­larına ağırlık veririz. Kur’an’da tek (eşsiz) olarak Rabbini an­dığın vakit senden nefretle arkalarına dönüp giderler.” (El-İsra: 46)

 


5)          Kötü fiilin Şeytan’a bağlanması

 

الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاء

"Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı emrediyor." (Bakara: 268)

 

وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

"Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir. Böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur." (Neml: 24)

 

6)          Kötü fiilin kullara maledilmesi

 

وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ

“Sana isabet eden her kötülük kendindendir.”(En-Nisa: 79)

 

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

“Hakkı tanımayanları azapla korkutsan da, korkutmaz­san da birdir. Onlar iman etmezler.” (El-Bakara: 6)

 

وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

"İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, Onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar." (Bakara: 39)

 

وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gös­terdik. Onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Amellerinin ce­zası ola­rak onları şiddetli sayha yakalayıp helak etti.” (Fussilet: 17)

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Muhakkak siz yap­tı­ğınız şeylerin cezasını çekeceksiniz.” (Et-Tahrim: 7)

 

كَلَّا بَل لَّا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ وَلَا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ

“Hayır, öyle değil. Bilakis, siz yetime ikram etmezsiniz. Fa­kirleri doyurmak için birbirinizi teşvik ve terğib etmezsi­niz.” (El-Fecr: 17–18)

 

وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ

“Kim de bir zerre ağırlığınca şerr işlerse onu (ceza­sını) görür.” (Ez-Zilzâl: 8)

 

7) Hayrın başlangıcı insandan ve tamamlanması                        Allah’tandır

 

قُلْ إِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

“De ki: “Şüphesiz, Allah dilediğini dalâlete düşürür, gön­­lünü kendine çevirdiklerini dedoğru yola iletir.”(Er-Ra’d: 27)

 


8)         Şerrin başlangıcı insandan, tamamlanması da

Allah’tandır

 

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى

 “Kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygam­bere meşakkat veren ve Müslümanların yolundan başka yo­la gi­den kimseye sevdiğini (döndüğü sapıklığı) veririz.” (En-Nisa 115)

 

9)          İnsanın kendi günahının sorumluluğunu Allah’a                           yük­­leyip kurtulmaya çalışırken yalanlanmıştır

 

وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ

“Eğer Rahman dileseydi, onlara (meleklere) tap­mazdık” dediler. Onların bu konuda hiçbir bilgisi yok. Onlar yalan söylüyorlar” (Ez-Zuhruf: 20)

 

وَإِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

 “Müşrikler fena bir iş işlediklerinde: “Babalarımızı bu­nun üzerinde bulduk. Allah, bizi bununla emretti” derler. De ki: “Allah hiç bir zaman kötülüğü emretmez. Allah üzerine bil­mediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?” (El-A’raf: 28)

 

 10) Ve ne zaman ki insan her şeyi kendine mal et­meye çalıştı ve “takdir-i ilâhi”yi inkâr etti, o zaman da                         ya­lan­landı

 

يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ

 “Ve eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada (savaş ala­nında) öldürülmezdik” derler. De ki:”Eğer siz evlerinizde kal­­mış ol­saydınız bile ölecekleri yazılmış olanlar, öldürülüp, dü­şecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.” (Al-i İmran: 154)

 


 



[1]    Buhari, “Kitab-ün Nikah, Bâb-üş Şurûtu'l letiy la tahl-i fi’n-Nikah”. Hemen hemen aynı rivayeti Beyhiki ve Ebu Kaim Isbahani başka şekilde naklet­miştir. Allame ibn Abdul Berr diyor ki, ilim adamlarına göre bu hadis “tak­dir” veya kader konusunda naklolunan hadislerin en iyisidir. Burada kaste­dilen şudur: Bir koca, karısının lâfını dinleyip, rızkına ortak olduğunu iddia ettiği kumasını boşarsa bile, hiçbir maddi yarar elde edemeyecektir. Ku­masının boşanmasını isteyen karısı, ancak kısmetinde olan payı alacaktır. Onun için, ko­casının, diğer karısını boşaması meseleyi halletmez." Buhari: c.9, s. 219

[2]    Azil: Erkek hanımla birleştikten sonra uzvunu çıkarıp menisini dışarıda bo­şaltmasıdır. Buhari: c.9, s.305.      العزل: النـزع بعد الإيلاج لينـزل خارج الفرج