Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

GERÇEĞİN ÜZERİNDEKİ ÖRTÜNÜN KALDIRILMASI - Cebirvekader - 9. Sayfa

 

GERÇEĞİN ÜZERİNDEKİ ÖRTÜNÜN KALDIRILMASI

 

Yukarıdaki bahis, Kur’an-ı Kerim’de Cebir ve Kader me­sele­siyle ilgili olarak çeşitli vesilelerle yapılan işaretlerde as­lında bir çelişki veya tutarsızlığın olmadığını ortaya koy­mak­tadır. Ancak şu husus henüz açıklık kazanmamıştır: Mah­lûkatlar âleminde insan belli bir ayıracalığa mı sahiptir ki, bir yandan, tüm varlıklar gibi Allah’a bağlıdır, İlahi ka­nunlara esirdir ve çaresizdir ve diğer yandan, kendi fiilleri bakımın­dan özgür­dür, kendi yaptıklarından sorumludur, ken­di hare­ket ve dav­ranışlarından dolayı hesap vermek zo­rundadır ve ceza veya ödüle layıktır? Ayrıca, eğer insanın hali buysa ve ha­yatı cebir ve özgürlüklerin birbiriyle acayip bir karışıklık için­de ise adaletin sağlanması mümkün mü dür? Bu nasıl bir düzendir? Zira gerçek adaleti sağlamak ve ceza veya ödülle ilgili karar vermek, insa­nın kendi fiilleri için ne kadar sorumlu olduğunun tesbitini yapabilmek araştırıl­madan müm­­kün değildir. Sorumluluk belirlenmeden bir insanın fiil­lerinde özgür iradesinin ve yetkisinin pa­yının ne kadar ol­duğu saptanamaz. İşte bu meseleyi tetkik ederken Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda bunun öylesine doyu­rucu cevabını buluruz ki, dünyanın hiçbir kitabında veya in­san fen ve bili­minde bulmak mümkün değildir.


Mahlûkat veya Yaratıklarda insanın seçkin konumu

Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki, insanın doğuşundan önce dünyada var olan yaratıkların ne kadar çeşidi varsa, onların hepsi kendi doğaları açısından itaatkârdı.[1] Onlara yetki ve irade gücü hiç verilmemişti. Onların işi, sadece kendilerine verilen görevi bir yasa ve düzen çerçevesinde zerre kadar itaatsizlik etmeden yerine getirmekti. Bu yara­tıkların en üstünü me­leklerdi ki, haklarındaki İlahi buyruk şöyledir:

 

لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

“Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeye karşı isyan et­­­mezler. Kendilerine emrolunan şeyi yaparlar.” (Et-Tah­rim: 6)

Aynı şey, uzaydaki muhteşem varlıklar ve cisimler için de geçerliydi:

 

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

"Güneş kendi karargâhında yürür. Bu, gâlib, kadir ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Aya da menziller takdir ettik.  Ni­­hayet o bunlardan geçerek kuru hurma dalı gibi olur.   Gü­­neş aya yetişemez. Gece de gündüzü geçemez. Hepsi bi­rer felekte yüzerler." (Yasin:  38–40)


Yer ve göğün diğer yaratıkları da aynı durumda idi:

 

كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ

"Hepsi O'na boyun eğicidirler." (Er-Rûm: 26)

 

لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ  عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ

"O'na ibadetten asla kibirlenip usanmazlar. Gece ve gün­düz tesbih ederek bundan usanmazlar." (El-Enbiyâ: 19–20)

Sonra Cenab-ı Hak yarattığı mahlukâttan birine o za­mana kadar kimseye vermediği emaneti vermek istedi. Ve gökler ve yerin mahlukâttan her birine o emaneti sundu, ama hepsi bir ağızla bu hususta kendi beceriksizlik ve ta­hammülsüzlüklerini belirterek emaneti kabul etmeyeceğini bildirdi. Nihayet, Allahü Teala yaratıklarının en modern serisi olan insana aynı teklifte bulundu. İnsan, başka mahlûkların kabul etmeye cesaret edemediği bu emaneti hemen kabul etti.

 

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً

"Biz emaneti göklere, yer ve dağlara arz ettik de onlar bu­nu yüklenmekten çekindiler. Bundan endişe ettiler.  O e­­ma­neti insan yüklendi.  Çünkü o,  nefsine zulümkâr ve çok cahildir. (Çünkü bu kadar ağır yükün sorumluluğunu bil­mez)." (El-Ahzab:  72)

Bu emanet ne idi? Allahü Tealanın sıfat,  ilim,  kudret, yet­­ki, irade ve egemenliğinin yansıması ki o zamana kadar başka hiçbir yaratığa verilmemişti. Ne uzaydaki cisimlere,  ne dağlara, ne de dünyadaki herhangi bir mahlûka. Sadece in­san kendi doğası açısından böylesine bir yansımayı kabul­le­­nebilirdi.  Nitekim bu yükü kabul etti ve bu nedenle,  Allah­'­ın hilâfeti ve naipliği veya vekâletine nail oldu:

 

 إِنِّي جَاعِلٌ  فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi." (Bakara: 30)

Bu emaneti taşıyan yeryüzünün bu ha­li­fesini diğer yara­tıklardan üstün kılan özelliği, doğası itibarıyla itaatkâr olarak yaratılmamasıydı.[2] Diğer bütün mah­lûkat gibi küllî nizama, kanun ve diğer İlahî hudutlara bağlı kılınmasına rağmen ona öyle bir güç ve yetenek verilmiştir ki, bununla, diğer yara­tıkların tersine belli bir daire içinde zorunlu itaatten özgür olup boyun eğmek veya baş kaldırma serbestisine sahiptir. Bu öyle bir farktır ki, İlâhi Kelâm üzerine kafa yoran biri açıkça görebilir. Kur ‘an-ı Kerim’de insanın dışında hiçbir yaratık göremezsiniz ki, kendisine itaat ve isyan, bağlılık ve itaatsizlik, Allah’ın hududuna uymak veya onları aşmak gibi hususlara atıf yapılmış olsun ve itaat yüzünden ödüle ve itaatsizlik nedeniyle cezaya layık olduğu belirtilmiş olsun. Sadece insan hakkında şu ifadelere yer verilmiştir:

 

وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

 “Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğneyenler, zâlim­lerin tâ kendileridir.” (Bakara: 229)

 

وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ

 “Ve Rablerinin emrinden asi olarak çıktılar.” (El–A’raf: 77)

 

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعاً

"Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi." (Yunus: 99)

 

وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكُواْ

Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazdı." (En'am: 107)

 

يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ

“Tagût’un huzurunda muhakeme olunmayı isterler. Halbuki, onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı." (En-Nisa: 60)

 

وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 “Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi nefislerine zul­mettiler.” (El-A’raf: 160)

 

وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ

 “Allah ve Resulüne itaat edeni Allah, ağaçları altından akan Cennetlere koyar ki, orada ebedî kalırlar. Bu da büyük bir zaferdir. Allah ve Resulüne asî olup sınırlarını tecavüz edeni ebedî kalmak üzere Cehenneme sokar. Ona rezil edici azap vardır.” (En-Nisa: 13–14)

Bu ve buna benzer ayetler gösteriyor ki, insanda, diğer bü­tün yaratıkların aksine öyle bir güç ve yetenek vardır ki, ona göre itaat veya itaatsizlik her ikisini yapabilir ve işte bu güç ve yeteneği yanlış ya da doğru kullanmasıyla felah veya hüsrana, ceza veya ödüle layık olur.

 

Hidâyet ve dalâlet

Kur'an-ı Azimüşşan bu meseleyi biraz daha açmaktadır. Diyor ki, Yüce Allah, insanın doğasında iyi ile kötü arasında ayırım yapma yeteneği bulundurmaktadır:

 

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

“Ona kötülüğünü ve takvasını ilham etti” (Eş-Şems: 8)

Ona gerek iyi gerekse kötü yolu gösterdi:

 

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ

 “Ona iki yol gösterdik.” (El-Beled: 10)

Sonra kendisine iste­diği yolu seçme yetki ve serbestisi verdi:

 

فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً

 “İsteyen onunla Rabbine bir yol tutar.” (El-İnsan: 29)

 

فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ

“Öyle ise dinleyen iman etsin, dinleyen inkar etsin.”(Kehf: 29)

 

Bir yandan insanı kandırmak ve kötü yola düşürmek için ezelî düşmanı şeytan vardır ki, ona kötü yolu süslü ola­rak gösterir ve doğru yoldan sapması için teşvik eder:

 

قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ

“İblis: “Ey Rabbim, beni azdırdığın şeye karşılık ben de yer­yüzünde onlara fenalıkları süsleyeceğim ve hepsini azdı­raca­ğım.” (El-Hicr: 39)

Ve diğer yandan insana doğru yolun, kötü yol­dan daha iyi ve üstün olduğunu göstermeleri için:

 

جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ

“Peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlık kitaplarla gelmişlerdi.” (Fatır: 25)

Böylece, insanın kendi içinde ve çevresinde değişik güç­­ler ve etkenler olup, bazıları kötülüğe bazıları da iyiliğe doğru çekmektedir. Kendisine bu güç ve etkenler arasında ayı­rım yapma yeteneği verilmiştir. Kendi yolunu kendi bul­ması için gözler verilmiş, beğendiği yolda yüremesini sağla­yacak kuv­vet ve kudrete sahip hale getirilmiştir. Kötülük yolunu seçtiği zaman Allahu Teala, yazgısına yazılmış olan tüm doğal  ve dış güç ve yetenekleri kendisine bağlı kılar ve yolunu kolaylaştırır. Aynı şekilde, iyi yolu seçtiği zaman bu yol da kendisine kolay kılınır;

 

فَأَمَّا مَن أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى وَأَمَّا مَن بَخِلَ وَاسْتَغْنَى وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى

“O halde, Allah yolunda mal verirse ve Allah’tan korka­rak iş yaparsa ve iyiliği tasdik ederse, biz de ona kolaylık ve ra­hatı müyesser kılarız. Amma, cimrilik edip kendisini müs­tağni görene, ve iyiliği tekzip edene güçlüğü ve rahatsızlığı müyesser eyleriz.” (El-Leyl: 5-10)

Doğru yoldan sapan ve sapıklığı benimseyen bir kişinin vicdanında onu doğru yola davet etmeye devam eden İlahi bir güç yine varolur. Ancak kendi sapkınlığında ısrar etmesi halinde bu güç zayıflar ve dalâlet hastalığı iyice büyür:

 

فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً

“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah hastalıklarını artır­dı.” (Bakara: 10)

Ve öyle bir vakit gelir ki, bu güç yok olur, tamamen et­kisiz kalır ve o kişinin kalp, göz ve kulakları öylesine mühür­lenir ki, hak sözü anlayamaz, ışığı göremez, hak sesini dinle­yemez olur ve hidâyetin tüm yolları kendisine kapanır.

 

خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ  وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ

“Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vur­muştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara: 7)

Ancak bu demek değildir ki, insan kuvveti, kudreti ve öz­gürlüğü sınırsızdır ve kendisine kadercilerin farzettiği bü­tün yetkiler verilmiştir. Asla. İnsana verilen yetki ve özgürlük, Yüce Allah’ın tedbir-i külli ve tedbir-i cüzî için belirlediği ka­nun ve kurallara bağlıdır, çünkü bütün bu evren ve varlık­lar dünyası onlara göre işlemekte ve ayakta durmaktadır.  Ev­renin düzeninde insanın gücü ve manevi, psikolojik ve be­densel güçleri için Allah’ın belirlediği sınırları kendisi zerre kadar geçme gücüne sahip değildir. Demek ki, bu gerçek olduğu gibi duruyor:

إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

“Gerçekten biz her şeyi bir takdirle yarattık.”(El-Kamer: 49)

 

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً

 “Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” (Et-Talâk: 3)

 

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ

“O, bütün kulları üzerinde kahirdir,” (El-En’am: 18)

 

Adalet, ceza ve ödül

İşte bu noktada gerçek adaleti sağlayanın Allah’tan baş­ka kimsenin olmadığı da kesinleşmiş oluyor. Çünkü, insa­noğlunun yetki ve özgürlüğe sahip olduğu sınırlar Allah ta­rafından belirlenmiştir ve ancak Allah, insanın amellerinde yet­kisi ve özgürlüğünün payının ne olduğunu biliyor. Allah’ın insanın yetki ve özgürlüğünü sınırladığı çerçeve veya hudu­dun iki türü vardır: Birincisi, genellikle tüm insanoğlu için belirlenen hudüd, ikincisi, herkes için ayrı ayrı tayin edilen hudud. İlk tür hudud, kendi nitelikleri bakı­mından tüm insan ırkının yetki ve özgürlüklerini sınırlandırır. İkinci tür hudud ise herkesin durumuna göre değişir. Bu nedenle, bunlara göre her kişinin yaşamında yetkileri ve mecburiyetinin oranları farklıdır. İnsanın kendi amellerinden sorumlu olması ve sorumluluğu açısından ceza veya ödül alması, her­kesin ken­di fiillerinde kullandığı orana bağlıdır ve bu öyle bir şey­dir ki, bunu zerre kadar eksik veya fazlalıkla tartmak, de­ğer­len­dir­mek ve ölçmek dünyanın hiçbir yargıç veya hakimi için müm­kün değildir. Bu muhasebe, muha­ke­me ve de­ğerlen­dirmeyi sadece Fâtır-üs Semavât ve'l-ard yapabilir ve ancak O, kıyamet gününde mahkemesini kura­caktır. İşte bu nok­taya Allah’ın kelâmında çeşitli yerlerde işaret edilmiştir:

 

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ

“O gün tartmak haktır. Terazisi ağır gelenler felah bu­lanlar­dır. Tartısı hafif gelenler de ayetlerimize küfr ile zulme­der oldukları için kendilerine yazık edenlerdir” (El-A’raf: 8-9)

 

إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ

“Muhakkak ki, onların dönüşleri bizedir. Sonra onların he­saplarını görmek bize aittir.” (Gaşiye: 25–26)

 

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ

“Bir zerre ağırlığında hayır işleyen onu (mükâfatını) gö­rür. Kim de bir zerre ağırlığınca şer işlerse onu (cezasını) görür.” (Ez-Zilzâl: 7–8)

Kur ‘an- ı Kerim, cebir ve kader meselesini ancak bu ka­dar aydınlatır ve bu fizik ile etik bilimlerinde yer alan so­runlar ile düğümleri çözümler. Metafizik veya doğaötesi so­runlara gelince ki, bunlarla felsefeciler ile ilahiyatçılar uğ­raşmaktadır. Yani, Allah’ın bilgisi, kudreti, makdurâtı, irâdesi ve muratları (amaçları) arasındaki ilişkiler ve O'nun eski bil­gileri, ezelî iradesi ve mutlak kudretinin yanında insanın nasıl yetkili ve özgür irade sahibi olacağı gibi sorunlar, Kur’an-ı Kerim bunlardan sözetmemiştir, çünkü insan bunları anla­tamaz.


 


 



[1]    Bu kuraldan, burada bahsedilmeyen sadece cinler müstesna­dır. Kur’­an’­dan öğrendiğimize göre cinlerin yaşantılarında da cebir ve ih­ti­yar bir­birine karışmış durumdadır ve amellerinin bir bölümünde özgür ve sorumludur­lar. Ancak, hangi özelliklerden dolayı insan yer­yüzünün halifesi seçilmişse, cinler onlara sahip değildir.

[2]    Bu husus çeşitli ayetlerde dile getirilmiştir:  (Yunus: 99 ve En'am:  107) v.s, Bu da Allahın insanı zorla şirkten alıkoymak ve imana mecbur etmek iste­mediğini göstermektedir.