GERÇEĞİN ÜZERİNDEKİ ÖRTÜNÜN KALDIRILMASI - Cebirvekader - 9. Sayfa
GERÇEĞİN ÜZERİNDEKİ ÖRTÜNÜN KALDIRILMASI
Yukarıdaki bahis, Kur’an-ı Kerim’de Cebir ve Kader meselesiyle ilgili olarak çeşitli vesilelerle yapılan işaretlerde aslında bir çelişki veya tutarsızlığın olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak şu husus henüz açıklık kazanmamıştır: Mahlûkatlar âleminde insan belli bir ayıracalığa mı sahiptir ki, bir yandan, tüm varlıklar gibi Allah’a bağlıdır, İlahi kanunlara esirdir ve çaresizdir ve diğer yandan, kendi fiilleri bakımından özgürdür, kendi yaptıklarından sorumludur, kendi hareket ve davranışlarından dolayı hesap vermek zorundadır ve ceza veya ödüle layıktır? Ayrıca, eğer insanın hali buysa ve hayatı cebir ve özgürlüklerin birbiriyle acayip bir karışıklık içinde ise adaletin sağlanması mümkün mü dür? Bu nasıl bir düzendir? Zira gerçek adaleti sağlamak ve ceza veya ödülle ilgili karar vermek, insanın kendi fiilleri için ne kadar sorumlu olduğunun tesbitini yapabilmek araştırılmadan mümkün değildir. Sorumluluk belirlenmeden bir insanın fiillerinde özgür iradesinin ve yetkisinin payının ne kadar olduğu saptanamaz. İşte bu meseleyi tetkik ederken Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda bunun öylesine doyurucu cevabını buluruz ki, dünyanın hiçbir kitabında veya insan fen ve biliminde bulmak mümkün değildir.
Mahlûkat veya Yaratıklarda insanın seçkin konumu
Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki, insanın doğuşundan önce dünyada var olan yaratıkların ne kadar çeşidi varsa, onların hepsi kendi doğaları açısından itaatkârdı.[1] Onlara yetki ve irade gücü hiç verilmemişti. Onların işi, sadece kendilerine verilen görevi bir yasa ve düzen çerçevesinde zerre kadar itaatsizlik etmeden yerine getirmekti. Bu yaratıkların en üstünü meleklerdi ki, haklarındaki İlahi buyruk şöyledir:
لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeye karşı isyan etmezler. Kendilerine emrolunan şeyi yaparlar.” (Et-Tahrim: 6)
Aynı şey, uzaydaki muhteşem varlıklar ve cisimler için de geçerliydi:
وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
"Güneş kendi karargâhında yürür. Bu, gâlib, kadir ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Aya da menziller takdir ettik. Nihayet o bunlardan geçerek kuru hurma dalı gibi olur. Güneş aya yetişemez. Gece de gündüzü geçemez. Hepsi birer felekte yüzerler." (Yasin: 38–40)
Yer ve göğün diğer yaratıkları da aynı durumda idi:
كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ
"Hepsi O'na boyun eğicidirler." (Er-Rûm: 26)
لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
"O'na ibadetten asla kibirlenip usanmazlar. Gece ve gündüz tesbih ederek bundan usanmazlar." (El-Enbiyâ: 19–20)
Sonra Cenab-ı Hak yarattığı mahlukâttan birine o zamana kadar kimseye vermediği emaneti vermek istedi. Ve gökler ve yerin mahlukâttan her birine o emaneti sundu, ama hepsi bir ağızla bu hususta kendi beceriksizlik ve tahammülsüzlüklerini belirterek emaneti kabul etmeyeceğini bildirdi. Nihayet, Allahü Teala yaratıklarının en modern serisi olan insana aynı teklifte bulundu. İnsan, başka mahlûkların kabul etmeye cesaret edemediği bu emaneti hemen kabul etti.
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً
"Biz emaneti göklere, yer ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Bundan endişe ettiler. O emaneti insan yüklendi. Çünkü o, nefsine zulümkâr ve çok cahildir. (Çünkü bu kadar ağır yükün sorumluluğunu bilmez)." (El-Ahzab: 72)
Bu emanet ne idi? Allahü Tealanın sıfat, ilim, kudret, yetki, irade ve egemenliğinin yansıması ki o zamana kadar başka hiçbir yaratığa verilmemişti. Ne uzaydaki cisimlere, ne dağlara, ne de dünyadaki herhangi bir mahlûka. Sadece insan kendi doğası açısından böylesine bir yansımayı kabullenebilirdi. Nitekim bu yükü kabul etti ve bu nedenle, Allah'ın hilâfeti ve naipliği veya vekâletine nail oldu:
إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi." (Bakara: 30)
Bu emaneti taşıyan yeryüzünün bu halifesini diğer yaratıklardan üstün kılan özelliği, doğası itibarıyla itaatkâr olarak yaratılmamasıydı.[2] Diğer bütün mahlûkat gibi küllî nizama, kanun ve diğer İlahî hudutlara bağlı kılınmasına rağmen ona öyle bir güç ve yetenek verilmiştir ki, bununla, diğer yaratıkların tersine belli bir daire içinde zorunlu itaatten özgür olup boyun eğmek veya baş kaldırma serbestisine sahiptir. Bu öyle bir farktır ki, İlâhi Kelâm üzerine kafa yoran biri açıkça görebilir. Kur ‘an-ı Kerim’de insanın dışında hiçbir yaratık göremezsiniz ki, kendisine itaat ve isyan, bağlılık ve itaatsizlik, Allah’ın hududuna uymak veya onları aşmak gibi hususlara atıf yapılmış olsun ve itaat yüzünden ödüle ve itaatsizlik nedeniyle cezaya layık olduğu belirtilmiş olsun. Sadece insan hakkında şu ifadelere yer verilmiştir:
وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
“Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğneyenler, zâlimlerin tâ kendileridir.” (Bakara: 229)
وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ
“Ve Rablerinin emrinden asi olarak çıktılar.” (El–A’raf: 77)
وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعاً
"Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi." (Yunus: 99)
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكُواْ
Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazdı." (En'am: 107)
يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ
“Tagût’un huzurunda muhakeme olunmayı isterler. Halbuki, onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı." (En-Nisa: 60)
وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi nefislerine zulmettiler.” (El-A’raf: 160)
وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ
“Allah ve Resulüne itaat edeni Allah, ağaçları altından akan Cennetlere koyar ki, orada ebedî kalırlar. Bu da büyük bir zaferdir. Allah ve Resulüne asî olup sınırlarını tecavüz edeni ebedî kalmak üzere Cehenneme sokar. Ona rezil edici azap vardır.” (En-Nisa: 13–14)
Bu ve buna benzer ayetler gösteriyor ki, insanda, diğer bütün yaratıkların aksine öyle bir güç ve yetenek vardır ki, ona göre itaat veya itaatsizlik her ikisini yapabilir ve işte bu güç ve yeteneği yanlış ya da doğru kullanmasıyla felah veya hüsrana, ceza veya ödüle layık olur.
Hidâyet ve dalâlet
Kur'an-ı Azimüşşan bu meseleyi biraz daha açmaktadır. Diyor ki, Yüce Allah, insanın doğasında iyi ile kötü arasında ayırım yapma yeteneği bulundurmaktadır:
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا
“Ona kötülüğünü ve takvasını ilham etti” (Eş-Şems: 8)
Ona gerek iyi gerekse kötü yolu gösterdi:
وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ
“Ona iki yol gösterdik.” (El-Beled: 10)
Sonra kendisine istediği yolu seçme yetki ve serbestisi verdi:
فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً
“İsteyen onunla Rabbine bir yol tutar.” (El-İnsan: 29)
فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ
“Öyle ise dinleyen iman etsin, dinleyen inkar etsin.”(Kehf: 29)
Bir yandan insanı kandırmak ve kötü yola düşürmek için ezelî düşmanı şeytan vardır ki, ona kötü yolu süslü olarak gösterir ve doğru yoldan sapması için teşvik eder:
قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
“İblis: “Ey Rabbim, beni azdırdığın şeye karşılık ben de yeryüzünde onlara fenalıkları süsleyeceğim ve hepsini azdıracağım.” (El-Hicr: 39)
Ve diğer yandan insana doğru yolun, kötü yoldan daha iyi ve üstün olduğunu göstermeleri için:
جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ
“Peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlık kitaplarla gelmişlerdi.” (Fatır: 25)
Böylece, insanın kendi içinde ve çevresinde değişik güçler ve etkenler olup, bazıları kötülüğe bazıları da iyiliğe doğru çekmektedir. Kendisine bu güç ve etkenler arasında ayırım yapma yeteneği verilmiştir. Kendi yolunu kendi bulması için gözler verilmiş, beğendiği yolda yüremesini sağlayacak kuvvet ve kudrete sahip hale getirilmiştir. Kötülük yolunu seçtiği zaman Allahu Teala, yazgısına yazılmış olan tüm doğal ve dış güç ve yetenekleri kendisine bağlı kılar ve yolunu kolaylaştırır. Aynı şekilde, iyi yolu seçtiği zaman bu yol da kendisine kolay kılınır;
فَأَمَّا مَن أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى وَأَمَّا مَن بَخِلَ وَاسْتَغْنَى وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى
“O halde, Allah yolunda mal verirse ve Allah’tan korkarak iş yaparsa ve iyiliği tasdik ederse, biz de ona kolaylık ve rahatı müyesser kılarız. Amma, cimrilik edip kendisini müstağni görene, ve iyiliği tekzip edene güçlüğü ve rahatsızlığı müyesser eyleriz.” (El-Leyl: 5-10)
Doğru yoldan sapan ve sapıklığı benimseyen bir kişinin vicdanında onu doğru yola davet etmeye devam eden İlahi bir güç yine varolur. Ancak kendi sapkınlığında ısrar etmesi halinde bu güç zayıflar ve dalâlet hastalığı iyice büyür:
فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً
“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah hastalıklarını artırdı.” (Bakara: 10)
Ve öyle bir vakit gelir ki, bu güç yok olur, tamamen etkisiz kalır ve o kişinin kalp, göz ve kulakları öylesine mühürlenir ki, hak sözü anlayamaz, ışığı göremez, hak sesini dinleyemez olur ve hidâyetin tüm yolları kendisine kapanır.
خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ
“Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara: 7)
Ancak bu demek değildir ki, insan kuvveti, kudreti ve özgürlüğü sınırsızdır ve kendisine kadercilerin farzettiği bütün yetkiler verilmiştir. Asla. İnsana verilen yetki ve özgürlük, Yüce Allah’ın tedbir-i külli ve tedbir-i cüzî için belirlediği kanun ve kurallara bağlıdır, çünkü bütün bu evren ve varlıklar dünyası onlara göre işlemekte ve ayakta durmaktadır. Evrenin düzeninde insanın gücü ve manevi, psikolojik ve bedensel güçleri için Allah’ın belirlediği sınırları kendisi zerre kadar geçme gücüne sahip değildir. Demek ki, bu gerçek olduğu gibi duruyor:
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“Gerçekten biz her şeyi bir takdirle yarattık.”(El-Kamer: 49)
إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً
“Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” (Et-Talâk: 3)
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ
“O, bütün kulları üzerinde kahirdir,” (El-En’am: 18)
Adalet, ceza ve ödül
İşte bu noktada gerçek adaleti sağlayanın Allah’tan başka kimsenin olmadığı da kesinleşmiş oluyor. Çünkü, insanoğlunun yetki ve özgürlüğe sahip olduğu sınırlar Allah tarafından belirlenmiştir ve ancak Allah, insanın amellerinde yetkisi ve özgürlüğünün payının ne olduğunu biliyor. Allah’ın insanın yetki ve özgürlüğünü sınırladığı çerçeve veya hududun iki türü vardır: Birincisi, genellikle tüm insanoğlu için belirlenen hudüd, ikincisi, herkes için ayrı ayrı tayin edilen hudud. İlk tür hudud, kendi nitelikleri bakımından tüm insan ırkının yetki ve özgürlüklerini sınırlandırır. İkinci tür hudud ise herkesin durumuna göre değişir. Bu nedenle, bunlara göre her kişinin yaşamında yetkileri ve mecburiyetinin oranları farklıdır. İnsanın kendi amellerinden sorumlu olması ve sorumluluğu açısından ceza veya ödül alması, herkesin kendi fiillerinde kullandığı orana bağlıdır ve bu öyle bir şeydir ki, bunu zerre kadar eksik veya fazlalıkla tartmak, değerlendirmek ve ölçmek dünyanın hiçbir yargıç veya hakimi için mümkün değildir. Bu muhasebe, muhakeme ve değerlendirmeyi sadece Fâtır-üs Semavât ve'l-ard yapabilir ve ancak O, kıyamet gününde mahkemesini kuracaktır. İşte bu noktaya Allah’ın kelâmında çeşitli yerlerde işaret edilmiştir:
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ
“O gün tartmak haktır. Terazisi ağır gelenler felah bulanlardır. Tartısı hafif gelenler de ayetlerimize küfr ile zulmeder oldukları için kendilerine yazık edenlerdir” (El-A’raf: 8-9)
إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ
“Muhakkak ki, onların dönüşleri bizedir. Sonra onların hesaplarını görmek bize aittir.” (Gaşiye: 25–26)
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ
“Bir zerre ağırlığında hayır işleyen onu (mükâfatını) görür. Kim de bir zerre ağırlığınca şer işlerse onu (cezasını) görür.” (Ez-Zilzâl: 7–8)
Kur ‘an- ı Kerim, cebir ve kader meselesini ancak bu kadar aydınlatır ve bu fizik ile etik bilimlerinde yer alan sorunlar ile düğümleri çözümler. Metafizik veya doğaötesi sorunlara gelince ki, bunlarla felsefeciler ile ilahiyatçılar uğraşmaktadır. Yani, Allah’ın bilgisi, kudreti, makdurâtı, irâdesi ve muratları (amaçları) arasındaki ilişkiler ve O'nun eski bilgileri, ezelî iradesi ve mutlak kudretinin yanında insanın nasıl yetkili ve özgür irade sahibi olacağı gibi sorunlar, Kur’an-ı Kerim bunlardan sözetmemiştir, çünkü insan bunları anlatamaz.
[1] Bu kuraldan, burada bahsedilmeyen
[2] Bu husus çeşitli ayetlerde dile getirilmiştir: (Yunus: 99 ve En'am: 107) v.s, Bu da Allahın insanı zorla şirkten alıkoymak ve imana mecbur etmek istemediğini göstermektedir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi