Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 10. Sayfa - Cebirvekader

CEBİR VE KADER[1]

 

Kaderimiz önceden belirlenmiş midir? Başarılarımız, ba­şa­rı­sızlık­larımız, düşmemiz, kalkmamız, sapmamız ve dü­zelme­miz, rahatımız, sıkıntımız ve dünyada karşılaştığımız başka durumlarımızın belirlenmesi ve kararlaştırılması hiçbir payımız olmayan başka bir güç veya güçlerin aldığı kararla­rın sonucu mudur? Ve eğer böyle ise, biz tamamen mec­bur ve çaresiz miyiz? Biz dünyada başkalarının oy­nattığı kuklalar gibi miyiz? Biz daha önceden yapılmış planın bir parçası mıyız? Ya da, herkesin rolü daha önceden belirlenmiş dünya sah­nesindeki aktörleri miyiz?

Bu sorular, herhangi bir zaman dünya ve insan konu­sun­da kafa yoran herkesin kafasını kurcalar. Filozof, bilim adamı, tarihçi, hukukçu, toplum, ahlâk ve dinle ilgili sorun­larla uğraşanların yanı sıra alelade insanların da bu düğümü çözmek için beyinlerini patlatmaları gerekir. Çünkü her­kes bu noktaya gelince birden bire duruverir, daha ileriye, gi­demez ve doğru ya da yanlış tatmin edici bir cevap ve­ya çö­züm ister.

Bu soruları sadece bir “evet” veya “hayır”le cevaplamak isti­yorsanız cevaplayın; belki de, bununla tatmin olursunuz. Ancak “evet” deyin ya da “hayır”, her iki durumda da sayısız sorular ortaya çıkar ki, bunları sizin “evet “veya “hayır”ınızın ce­vaplaması mümkün değildir.

Eğer “evet” diyorsanız, o zaman şunu da kabul etmeli­si­niz ki, taş, demir, ağaç, hayvan ve insan hiçbirinde gerçek bir fark yoktur. Hepsi gibi insan da kendisinin yapması ge­rekeni yapıyor ve kendisi için ne planlanmışsa ona göre hareket ediyor. Ne kendisi ne de onlar herhangi bir özgürlük ve yet­kiye sahipler. Bir arının kovan yapması ve bir insanın demir­yolu yapması arasında belki de derece farkı olabilir, ama nitelik bakımından herhangi bir fark yoktur. Zira, on­lara ko­van ve demiryolu yaptıran başkasıdır. Her ikisi icat etme şe­refinden yoksundur. Bundan sonra şunu da kabul etmelisiniz ki, dünyanın diğer eşyası gibi, insan da kendi fiillerinden sorumlu değildir. Bir insanın iyi amel işlemesi ve bir motorun iyi çalışması aynıdır. Bir kişinin bir suç işlemesi veya rezalet çıkarması bir dikiş makinasının kötü dikiş yap­ması da aynıdır. Ve du­rum böyle iken nasıl ki, “dürüst mo­tor”, “haylaz dikiş makinası”, “inançlı makina”, “ahlaksız çark” gibi ifadeler kul­lanmazsınız, bir insana da dürüst, haylaz, inançlı, hilekâr veya ahlâksız gibi sıfatlar yakıştıra­maz­sınız. Veya bu gibi ta­nımlar kullanıyorsanız (ki, bu hare­ke­tinizi de siz kendiniz yapmıyorsunuz, size yaptırılıyor), şunu anlayın ki, bunlar boş laflardır.

Sonra mesele bununla bitmiyor. Dinimiz, ahlâkımız, ya­sa­la­rımız, adli sistemimiz, polisimiz, hapishanelerimiz ve suç­larla ilgili soruşturma yapan müesseselerimiz, okulları­mız, eğitim kurumlarımız ve ıslah yerlerimiz hepsi yararsız ve anlamsız hale gelir. Gerçi bütün bu işler yürüyecek, bunların hiçbiri kapanmayacaktır, çünkü sizin görüşünüze göre bü­tün bu aktörler dünya sahnesinde kendileri için biçilen rolleri oyna­yacaktır. Ama gayet tabii ki, camilerde namaz kılanlar, tapı­naklarda putlara tapanlar, mahkemelerin yargıçları ve hır­sız­lık ile haydutluk yapanların hepsi hepsi sadece birer aktör haline gelir ve ibadet yerlerinden kumarhanelere ve ha­pisha­nelere kadar her şey büyük bir piyesin değişik perde ve aksesuarları oluverirse, demek ki, insanın tüm dini ve ah­lâki yaşantısı sırf bir oyun veya gösteridir. Gecenin sessiz­liğinde huşu ile ibadet eden ile birinin evini soymaya çalışan ikisi de bu oyunda kendilerine verilen rolleri oynamaktadır. İkisi ara­sında, rejisörün birine ibadet eden kişi ve diğerine hırsız ro­lünü vermesinin dışında bir fark yoktur. Mahkeme­mizde ha­kim ne kadar ciddiyetle davaya bakıyor ve kendine göre adaleti sağlamak için ne kadar çaba harcıyorsa harca­sın, sizin görüşünüze göre onlar iddia ve savun­ma makamı ve sanık olup hepsi aktördür ve zavallılar, orada sadece bir oyun oynanırken gerçekten bir mahkemenin çalıştığını ve adaletin yerini bulacağını sanıyorlar. İşte, benim ilk sorula­rıma “evet” diye cevap vermenizin sonucu bu­dur;

Peki, şimdi bu sorularıma “hayır” cevabı mı vereceksi­niz? Ama burada da bir zorluk var. Bu sorun, sadece bir “hayır” cevabıyla çözümlenecek gibi değildir. Mesele burada bitme­yecektir ve bununla sizin birçok gerçekleri yok sayma­nız gerekecektir, örneğin, insanın kaderinin önceden belir­lenmediği ve kaderin bir dış güçünün kara­rıyla oluşmadığını söylediğiniz zaman, herhalde olumsuz ceva­bınızın anlamı insanın kendi kaderini kendi belirlemesi olma­lıdır. Yani ka­derinin ve kısmetinin kendi irade ve çabalarıyla oluş­tuğunu ima ediyorsunuz.

Bunun üzerine ilk soru olarak, bu ifadenizde “insan”dan neyi kastettiğiniz sorusu akla gelebilir. Bireyler mi yoksa, toplum veya ulus dediğimiz insanların büyük bir gru­bu mu? Yoksa, tüm insanlık mı? Eğer demek istediğiniz her insanın kendi kaderini kendi yaptığıysa, kaderi oluşturan şey­­lere bir göz atın ve söyleyin, insan bunların hangisi üzerinde tasarruf sahi­bidir? Kaderin oluşturulması için ilk gereken unsurlar ara­­sında insanın organları, zihinsel ve bedensel güç ve yete­nekleri ve ahlâki özellikleridir. Bunların iyi ve yerinde olması, bozulması, dengeli ve dengesiz oluşundaki azalma ve ço­ğal­ma kaderini kesin bir biçimde etkiler. Ancak bütün bu şey­leri insan anne karnından alarak dünyaya gelir ve bu­güne kadar kendi planı, programı ve seçimiyle kendini oluştura­rak dünyaya gelen tek bir kişi olmamıştır. Ayrıca, bir kişinin kaderinin oluşması veya bozulmasında, her insanın kendi ata­larından miras aldığı pek çok etkenler rol oynar. Sonra, hangi aile, toplum, sınıf, millet veya ülkede doğ­muş­sa, onla­rın zihinsel, ahlakî, sosyal, ekonomik ve siyasal durumlarının pek çok etkileri dünyaya adım attığı za­man onu her taraftan sarıverir. Bütün bu şeyler insanın ka­derinin yapımında rol oynar. Şimdi, ırkını ve çev­reyi kendi beğenisi ve seçimiyle belirleyen ve bunlardan her birinin etkilerini ne ölçüde kabul veya reddedeceğine karar veren bir kişi var mıdır? Aynı şe­kilde, insanın kaderini dünya­nın birçok olayı ve rastlantıları da iyi veya kötü şekilde etkiler. Deprem, sel, kıtlık, hava, hastalıklar, savaşlar, ekonomik çalkantılar ve tesadüfi geliş­meler çoğu kez insanların tüm hayatlarının akışlarını değişti­rir ve yaptıkları bütün hesap ve planlarını altüsteder; oysa bu hesaplar ve planlar çok düşü­nülerek, taşınarak ve büyük çabalarla kendi rahatlık ve başarıları için hazırlanır. Ve bu­nun tam aksine, sık sık ben­zeri rastlantılar bir insanı anında öyle başarılara ulaştırır ki, elde edilmele­rinde aslında kendi ça­balarının payı çok az olur. Bunlar öyle belirgin gerçekler­dir ki, bunları inkâr etmek için inatçılık, hatta küstahlık ge­rekir. O halde, insanın kendi ka­derini ken­disinin yaptığı nasıl kabul edilebilir?

Şimdi eğer siz iddianızı değiştirip diyorsanız ki, bireyler değil, uluslar ve topluluklar kendi kaderini kendi çizer. O zaman bu da kabul edilecek bir husus değildir. Her ulusun kaderini oluşturan nedenler arasında ırksal özellikler, tarihi etkiler, coğrafi durumlar, doğal sorunlar ve uluslararası or­tam yer alır. Ve dünyanın hiçbir milleti bu neden­lerin dışına çıkıp kendi kaderini istediği gibi yapma gücüne sahip değil­dir. Ayrıca, yeryüzü ve göklerin düzeninin bağlı olduğu ve içi­ne girmek söyle dursun, tam olarak bilinmesi de hiçbir ulusun gücünün yetme­diği doğa yasası, ulusların kaderlerini öyle etkiler ki, bunları hiçbir millet veya topluluk durduramaz ve bunlardan kurtu­lamaz. Bu yasa geri planda işleyip durur ve bazen aniden ve bazen aşamalı olarak işleyişinden öyle so­nuçlar doğar ki, bunlar yükselmekte olan ulusları alçaltır ve düşmekte olan milletleri yükseltir. İnsanın elinden tama­men uzakta olan nedenlerin durumu budur. Ne var ki, gö­rü­nürde insanın elinde olan nedenler de iyice incelendiğinde umut verici bir sonuç vermez. Bir milletin kaderinin oluş­ma­sı, daha doğrusu düzelmesi daha çok uygun bir lider kadro­suna sahip olma­sına, bu liderlikten yeterince yarar­lanması için elverişli nitelik ve özelliklere sahip çok sayıda bireylerinin varolmasına bağ­lıdır. Ancak bir milletin bu her iki şeyi elde etmesi için serbestçe kendi iradesi ve seçimini kullandığına ilişkin herhangi bir kayıda ne tarihte rastlıyoruz ne de gü­nümüzde bir örneğini görüyoruz. Bizim gördüğü­müz sadece budur: Bir ulus yükselme noktasına geldiği zaman iyi bir lider kadro­suna sahip olur ve bu liderliğin ba­şarılı olması için gereken nitelik ve özellikleri de kazanır. Ve aynı ulus çökmeye başlayınca, ondaki liderlik ve takipçilik gibi iki yete­nek öyle kayıp olur ki, hiçbir sempatizanı onları geri getiremez. Milletlerin tarihindeki bu iniş ve çıkışların hangi kanu­na bağlı olduğu ve o kanunun ne olduğu hak­kında hiç­bir bil­gimiz yoktur.

Şimdi, siz milletleri bırakıp bütün insan ırkıyla ilgili ola­rak mı hükmünüzü vereceksiniz ki, bu kendi kaderini kendi çizer? Ama bunu söylemek daha da zordur. Nesillere ve milletlere bölünmüş, ülkelere dağılmış, sayısız uygarlık ve kültürlere bü­rünmüş ve yine sayısız dil ve lehçeler konuşan insan ırkıyla ilgili olarak eğer bir kişi, onun toplu bir iradeye sahip olduğunu, bu iradeye göre çok düşünerek taşına­rak kendi kaderini, kısmetini belirlediğini varsayıyorsa, as­lında aslında çok acayip bir varsa­yımda bulunduğu söylene­bilir. İnsanoğlu gerçekten kendi ge­lişme takvimini kendi mi ha­zırlamıştı? Yani, falan döneme ka­dar taş aletlerini kullanaca­ğına, filan çağa kadar demir ve ateşi kullanmaya başlayaca­ğına, filanca aşamaya kadar insanî ve hayvanî güç kul­lana­cağına ve sonra makinelerin gücüne güve­neceğine, fi­lanca yüzyıla kadar kompassız teknelerle yolculuk edeceği­ne, daha sonra, kendi yönünü belirlemek için kompas kullan­maya başlayacağına kendi mi karar vermişti? Sonra, Af­ri­ka, Amerika, Av­rupa, Asya ve Avustralya ‘daki değişik ulus­­ların, yani kendi değişik bölgeleri için değişik kaderlerini belirleyen de insa­noğlu mudur? Gayet tabii ki, böylesine garip iddia­larda bu­lunmayı aklı başında bir kişi kafasından bile geçire­mez.

Bundan sonra, sizin için, insanın kendi kaderini kendi be­lirler görüşünde kalmanızın hiçbir imkânı bulunmuyor. Çünkü ne bireylerin her biri, ne bireylerin bir grubu, ne bir ulus, ne de tüm insan ırkı kendi kaderinin sahibiyse, bu ka­derin mülki­yeti hangi “insan”ın payına düşecektir?

Gördünüz. Size ilk önce sorduğum soruların cevabı ne sa­dece “evet” ne sadece “hayır” biçiminde verilebilir. Gerçek bu ikisi arasındadır.                         

Bu akılalmaz evren düzenini sürdürmekte olan müthiş iradenin dı­şında dün­yada hiçbir şey işleyemez, işe yaramaz; hatta, işlemesi ne demek, ayakta kalamaz, yaşayamaz. Ci­han­şumul bir plan var ve bu plan her şeyi ile dünyada ve uzay­da işlenmektedir. Hiçbir kimsede bu planı, bu düzeni değiştirecek, buna karşı çıkacak, bunun dışına çıkacak veya bunu etkile­yecek güç yoktur.

Sahip olduğumuz tüm bilimler, bilgiler, deneyimler, göz­­­lemler hepsi kâinatın bu saltanatında başka kimsenin egemenliğine imkan ol­madığını göstermektedir. Hangi dü­ze­nin ilke ve kuralları gökteki büyük kürelerin bir santim bile kaidelerinden oynamasına izin vermiyor, hangi güç dünya­nın belli bir yörüngede dönmesini zorunlu kılıyor hangi hü­kümet rüzgâr, su, ışık, sıcak ve soğuk üze­rinde tam bir hâ­kimiyete sahip bulunuyor, hangi kudret in­sanın doğmasın­dan önce onun dünyada yaşamasını müm­kün kılan imkân­lar ve ortam hazırlamış bulunuyor ve hangi gücün yetkileri, yaşamsal dengede en ufak bir değişiklik yapılması halinde tüm insan ırkının bir anda helak olması mukadder kılıyorsa, işte onun altında kalarak yaşayan insanın kendi kaderini istediği gibi yapma özgürlüğüne sahip olduğu tasavvur edi­lemez. Ancak, bizi bu dünyaya getiren, bize ilim, düşünce, görüş, irade ve karar yeteneği veren, bizde bazı yetkilere sahip olduğumuz hissini yaratan, bizde iyi ile kötüyü birbi­rinden ayırma yeteneği doğuran, bizim ahlâklı ve ahlâksız fiiler arasında ayırım yapma ve dünya işle­riyle ilgili olarak belli bir tutum içine girme imkânını sağlayan gücün bütün bunları bizimle dalga geçmek için yaptığını düşünmemiz doğru değildir.

Biz bu evrenin hazırlanması ve işlenmesinde büyük bir cid­diyeti görüyoruz. Hiçbir yerde şaka, oyun veya alay gör­mü­yoruz. O halde, gerçek, vicdanen hepimizin hissetiği husus­tur. Yani, gerçekten biz burada sınırlı ölçüde bazı yet­kilere sahibiz ve bu yetkilerin kullanımı açısından biz mü­nasip derecede öz­gür de sayılırız. Bu özgürlük elde edil­miş değil, bağışlanmış bir özgürlüktür. Bunun miktarı nedir, sı­nırları nedir ve niteliği ne­dir? Bunu belirlemek zor, hatta im­kânsızdır. Ancak bunun öz­gürlük olduğu inkâr edilemez. Ev­renin cihanşumul planında bizim için seçilen konum, sı­nır­lı bir ölçüde özgürce hareket eden bir aktörün rolüdür. Bizim için burada sahip olduğumuz özgürlük, ancak bu plan­da uygun görülen ve sığdırabilecek kadar özgürlük var­dır. Ve biz, ahlaki açıdan aslında bize veril­miş olan özgürlük kadar sorumluyuz. Bizim ne kadar özgür olduğumuz ve yap­tığımız işlerden ne kadar sorumlu olduğu­muz, bu her iki husus bizim bilgi alanımız dışındadır. Bunu an­cak kendi pla­nında bize bu konuma layık gören güç bilebilir.

İşte dinimizin bu meselede benimsediği görüş budur. Dini­miz bir yandan Kaadir-i Mutlak olan Allah’a iman et­memizi ister ve bu da demektir ki, biz ve çevremizdeki bütün her şey ve evren Allah’a bağlıdır ve O’nun hâkimiyeti herkesi ve herşeyi kuşatmıştır. Diğer yandan, dinimiz bize ah­lâk kavramlarını öğ­retir, iyi ile kötü arasında ayırım yapmamızı sağlar ve falanca yolu seçtiğimizde kurtulacağımızı, filanca yolu benimsediği­mizde cezalandırılacağımızı anlatır. Bu husus, ancak bizim ger­çekten kendi hayat yolu­muzu seç­mekte özgür olmamız ha­linde tutarlı olabilir.

 



[1]    Tüm Hindistan Radyosunun izniyle 23 Ekim 1942’de Lahor Radyo İstasyo­nundan yayınlanan bir konuşma.