Muhtelif - 10. Sayfa - Cebirvekader
CEBİR VE KADER[1]
Kaderimiz önceden belirlenmiş midir? Başarılarımız, başarısızlıklarımız, düşmemiz, kalkmamız, sapmamız ve düzelmemiz, rahatımız, sıkıntımız ve dünyada karşılaştığımız başka durumlarımızın belirlenmesi ve kararlaştırılması hiçbir payımız olmayan başka bir güç veya güçlerin aldığı kararların sonucu mudur? Ve eğer böyle ise, biz tamamen mecbur ve çaresiz miyiz? Biz dünyada başkalarının oynattığı kuklalar gibi miyiz? Biz daha önceden yapılmış planın bir parçası mıyız? Ya da, herkesin rolü daha önceden belirlenmiş dünya sahnesindeki aktörleri miyiz?
Bu sorular, herhangi bir zaman dünya ve insan konusunda kafa yoran herkesin kafasını kurcalar. Filozof, bilim adamı, tarihçi, hukukçu, toplum, ahlâk ve dinle ilgili sorunlarla uğraşanların yanı sıra alelade insanların da bu düğümü çözmek için beyinlerini patlatmaları gerekir. Çünkü herkes bu noktaya gelince birden bire duruverir, daha ileriye, gidemez ve doğru ya da yanlış tatmin edici bir cevap veya çözüm ister.
Bu
soruları
Eğer “evet” diyorsanız, o zaman şunu da kabul etmelisiniz ki, taş, demir, ağaç, hayvan ve insan hiçbirinde gerçek bir fark yoktur. Hepsi gibi insan da kendisinin yapması gerekeni yapıyor ve kendisi için ne planlanmışsa ona göre hareket ediyor. Ne kendisi ne de onlar herhangi bir özgürlük ve yetkiye sahipler. Bir arının kovan yapması ve bir insanın demiryolu yapması arasında belki de derece farkı olabilir, ama nitelik bakımından herhangi bir fark yoktur. Zira, onlara kovan ve demiryolu yaptıran başkasıdır. Her ikisi icat etme şerefinden yoksundur. Bundan sonra şunu da kabul etmelisiniz ki, dünyanın diğer eşyası gibi, insan da kendi fiillerinden sorumlu değildir. Bir insanın iyi amel işlemesi ve bir motorun iyi çalışması aynıdır. Bir kişinin bir suç işlemesi veya rezalet çıkarması bir dikiş makinasının kötü dikiş yapması da aynıdır. Ve durum böyle iken nasıl ki, “dürüst motor”, “haylaz dikiş makinası”, “inançlı makina”, “ahlaksız çark” gibi ifadeler kullanmazsınız, bir insana da dürüst, haylaz, inançlı, hilekâr veya ahlâksız gibi sıfatlar yakıştıramazsınız. Veya bu gibi tanımlar kullanıyorsanız (ki, bu hareketinizi de siz kendiniz yapmıyorsunuz, size yaptırılıyor), şunu anlayın ki, bunlar boş laflardır.
Sonra
mesele bununla bitmiyor. Dinimiz, ahlâkımız, yasalarımız, adli sistemimiz, polisimiz,
hapishanelerimiz ve suçlarla ilgili soruşturma yapan müesseselerimiz, okullarımız, eğitim kurumlarımız ve ıslah yerlerimiz hepsi yararsız ve anlamsız hale gelir. Gerçi bütün bu işler yürüyecek, bunların hiçbiri kapanmayacaktır, çünkü sizin görüşünüze göre bütün bu aktörler dünya sahnesinde kendileri için biçilen rolleri oynayacaktır. Ama gayet tabii ki, camilerde
namaz kılanlar, tapınaklarda putlara tapanlar,
mahkemelerin yargıçları ve hırsızlık ile haydutluk yapanların hepsi hepsi
Peki,
şimdi
bu sorularıma “hayır” cevabı mı vereceksiniz? Ama burada da
bir zorluk var. Bu sorun,
Bunun
üzerine
ilk soru olarak, bu ifadenizde “insan”dan neyi kastettiğiniz sorusu akla gelebilir.
Bireyler mi yoksa, toplum veya ulus dediğimiz insanların büyük bir grubu mu? Yoksa, tüm insanlık mı? Eğer demek istediğiniz her insanın kendi kaderini kendi yaptığıysa, kaderi oluşturan şeylere bir göz atın ve söyleyin, insan bunların hangisi üzerinde tasarruf sahibidir?
Kaderin oluşturulması için ilk gereken unsurlar arasında insanın organları, zihinsel ve bedensel güç ve yetenekleri ve ahlâki özellikleridir. Bunların iyi ve yerinde olması, bozulması, dengeli ve dengesiz oluşundaki azalma ve çoğalma kaderini kesin bir biçimde etkiler. Ancak bütün bu şeyleri insan anne karnından alarak dünyaya gelir ve bugüne kadar kendi planı, programı ve seçimiyle kendini oluşturarak dünyaya gelen tek bir kişi olmamıştır. Ayrıca, bir kişinin kaderinin oluşması veya bozulmasında, her insanın kendi atalarından miras aldığı pek
çok etkenler rol
oynar. Sonra, hangi aile, toplum, sınıf, millet veya ülkede doğmuşsa, onların zihinsel, ahlakî, sosyal, ekonomik ve siyasal
durumlarının pek
çok etkileri dünyaya adım attığı zaman onu her taraftan sarıverir. Bütün bu şeyler insanın kaderinin yapımında rol oynar. Şimdi, ırkını ve çevreyi kendi beğenisi ve seçimiyle belirleyen ve
bunlardan her birinin etkilerini ne ölçüde kabul veya reddedeceğine karar veren bir kişi var mıdır? Aynı şekilde, insanın kaderini dünyanın birçok olayı ve rastlantıları da iyi veya kötü şekilde etkiler. Deprem, sel,
kıtlık, hava, hastalıklar, savaşlar, ekonomik çalkantılar ve te
Şimdi eğer siz iddianızı değiştirip diyorsanız ki, bireyler değil, uluslar ve topluluklar
kendi kaderini kendi çizer. O zaman bu da kabul edilecek bir husus değildir. Her ulusun kaderini
oluşturan
nedenler arasında ırksal özellikler, tarihi etkiler, coğrafi durumlar, doğal sorunlar ve uluslararası ortam yer alır. Ve dünyanın hiçbir milleti bu nedenlerin dışına çıkıp kendi kaderini istediği gibi yapma gücüne sahip değildir. Ayrıca, yeryüzü ve göklerin düzeninin bağlı olduğu ve içine girmek söyle dursun, tam
olarak bilinmesi de hiçbir ulusun gücünün yetmediği doğa yasası, ulusların kaderlerini öyle etkiler ki, bunları hiçbir millet veya topluluk
durduramaz ve bunlardan kurtulamaz. Bu yasa geri planda işleyip durur ve bazen aniden
ve bazen aşamalı olarak işleyişinden öyle sonuçlar doğar ki, bunlar yükselmekte olan ulusları alçaltır ve düşmekte olan milletleri yükseltir. İnsanın elinden tamamen uzakta
olan nedenlerin durumu budur. Ne var ki, görünürde insanın elinde olan nedenler de
iyice incelendiğinde umut verici bir sonuç vermez. Bir milletin kaderinin
oluşması, daha doğrusu düzelmesi daha çok uygun bir lider kadrosuna
sahip olmasına, bu liderlikten yeterince yararlanması için elverişli nitelik ve özelliklere sahip çok sayıda bireylerinin varolmasına bağlıdır. Ancak bir milletin bu her
iki şeyi
elde etmesi için serbestçe kendi iradesi ve seçimini kullandığına ilişkin herhangi bir kayıda ne tarihte rastlıyoruz ne de günümüzde bir örneğini görüyoruz. Bizim gördüğümüz
Şimdi, siz milletleri bırakıp bütün insan ırkıyla ilgili olarak mı hükmünüzü vereceksiniz ki, bu kendi kaderini kendi çizer? Ama bunu söylemek daha da zordur. Nesillere ve milletlere bölünmüş, ülkelere dağılmış, sayısız uygarlık ve kültürlere bürünmüş ve yine sayısız dil ve lehçeler konuşan insan ırkıyla ilgili olarak eğer bir kişi, onun toplu bir iradeye sahip olduğunu, bu iradeye göre çok düşünerek taşınarak kendi kaderini, kısmetini belirlediğini varsayıyorsa, aslında aslında çok acayip bir varsayımda bulunduğu söylenebilir. İnsanoğlu gerçekten kendi gelişme takvimini kendi mi hazırlamıştı? Yani, falan döneme kadar taş aletlerini kullanacağına, filan çağa kadar demir ve ateşi kullanmaya başlayacağına, filanca aşamaya kadar insanî ve hayvanî güç kullanacağına ve sonra makinelerin gücüne güveneceğine, filanca yüzyıla kadar kompassız teknelerle yolculuk edeceğine, daha sonra, kendi yönünü belirlemek için kompas kullanmaya başlayacağına kendi mi karar vermişti? Sonra, Afrika, Amerika, Avrupa, Asya ve Avustralya ‘daki değişik ulusların, yani kendi değişik bölgeleri için değişik kaderlerini belirleyen de insanoğlu mudur? Gayet tabii ki, böylesine garip iddialarda bulunmayı aklı başında bir kişi kafasından bile geçiremez.
Bundan sonra, sizin için, insanın kendi kaderini kendi belirler görüşünde kalmanızın hiçbir imkânı bulunmuyor. Çünkü ne bireylerin her biri, ne bireylerin bir grubu, ne bir ulus, ne de tüm insan ırkı kendi kaderinin sahibiyse, bu kaderin mülkiyeti hangi “insan”ın payına düşecektir?
Gördünüz. Size ilk önce sorduğum soruların cevabı ne sadece “evet” ne
Bu akılalmaz evren düzenini sürdürmekte olan müthiş iradenin dışında dünyada hiçbir şey işleyemez, işe yaramaz; hatta, işlemesi ne demek, ayakta kalamaz, yaşayamaz. Cihanşumul bir plan var ve bu plan her şeyi ile dünyada ve uzayda işlenmektedir. Hiçbir kimsede bu planı, bu düzeni değiştirecek, buna karşı çıkacak, bunun dışına çıkacak veya bunu etkileyecek güç yoktur.
Sahip olduğumuz tüm bilimler, bilgiler, deneyimler, gözlemler hepsi kâinatın bu saltanatında başka kimsenin egemenliğine imkan olmadığını göstermektedir. Hangi düzenin ilke ve kuralları gökteki büyük kürelerin bir santim bile kaidelerinden oynamasına izin vermiyor, hangi güç dünyanın belli bir yörüngede dönmesini zorunlu kılıyor hangi hükümet rüzgâr, su, ışık, sıcak ve soğuk üzerinde tam bir hâkimiyete sahip bulunuyor, hangi kudret insanın doğmasından önce onun dünyada yaşamasını mümkün kılan imkânlar ve ortam hazırlamış bulunuyor ve hangi gücün yetkileri, yaşamsal dengede en ufak bir değişiklik yapılması halinde tüm insan ırkının bir anda helak olması mukadder kılıyorsa, işte onun altında kalarak yaşayan insanın kendi kaderini istediği gibi yapma özgürlüğüne sahip olduğu tasavvur edilemez. Ancak, bizi bu dünyaya getiren, bize ilim, düşünce, görüş, irade ve karar yeteneği veren, bizde bazı yetkilere sahip olduğumuz hissini yaratan, bizde iyi ile kötüyü birbirinden ayırma yeteneği doğuran, bizim ahlâklı ve ahlâksız fiiler arasında ayırım yapma ve dünya işleriyle ilgili olarak belli bir tutum içine girme imkânını sağlayan gücün bütün bunları bizimle dalga geçmek için yaptığını düşünmemiz doğru değildir.
Biz bu evrenin hazırlanması ve işlenmesinde büyük bir ciddiyeti görüyoruz. Hiçbir yerde şaka, oyun veya alay görmüyoruz. O halde, gerçek, vicdanen hepimizin hissetiği husustur. Yani, gerçekten biz burada sınırlı ölçüde bazı yetkilere sahibiz ve bu yetkilerin kullanımı açısından biz münasip derecede özgür de sayılırız. Bu özgürlük elde edilmiş değil, bağışlanmış bir özgürlüktür. Bunun miktarı nedir, sınırları nedir ve niteliği nedir? Bunu belirlemek zor, hatta imkânsızdır. Ancak bunun özgürlük olduğu inkâr edilemez. Evrenin cihanşumul planında bizim için seçilen konum, sınırlı bir ölçüde özgürce hareket eden bir aktörün rolüdür. Bizim için burada sahip olduğumuz özgürlük, ancak bu planda uygun görülen ve sığdırabilecek kadar özgürlük vardır. Ve biz, ahlaki açıdan aslında bize verilmiş olan özgürlük kadar sorumluyuz. Bizim ne kadar özgür olduğumuz ve yaptığımız işlerden ne kadar sorumlu olduğumuz, bu her iki husus bizim bilgi alanımız dışındadır. Bunu ancak kendi planında bize bu konuma layık gören güç bilebilir.
İşte dinimizin bu meselede benimsediği görüş budur. Dinimiz bir yandan Kaadir-i Mutlak olan Allah’a iman etmemizi ister ve bu da demektir ki, biz ve çevremizdeki bütün her şey ve evren Allah’a bağlıdır ve O’nun hâkimiyeti herkesi ve herşeyi kuşatmıştır. Diğer yandan, dinimiz bize ahlâk kavramlarını öğretir, iyi ile kötü arasında ayırım yapmamızı sağlar ve falanca yolu seçtiğimizde kurtulacağımızı, filanca yolu benimsediğimizde cezalandırılacağımızı anlatır. Bu husus, ancak bizim gerçekten kendi hayat yolumuzu seçmekte özgür olmamız halinde tutarlı olabilir.
[1] Tüm Hindistan Radyosunun izniyle 23 Ekim 1942’de Lahor Radyo İstasyonundan yayınlanan bir konuşma.
İslami Okul Okulların En Önemlisi