FAİZİN HARAM OLUŞU - Faiz - 6. Sayfa
FAİZİN HARAM OLUŞU
İslâm ekonomik düzeni ve öğeleriyle ilgili olarak geçen bölümde çizdiğimiz küçük tabloda şu dört husus temel niteliktedir:
Bunlardan ilkini, ilke olarak en az, sınırsız kapitalizmin kötülükleri ve komünizm ile faşizmin melânetlerini anlamış olanlar doğru kabul etmeye başlamışlardır. Bunların ayrıntıları konusunda elbette ki, bazı zihinlerde soru işaretleri devam etmektedir, ancak, “İslâm ve modern ekonomik görüşler” ile “Toprak mülkiyeti meselesi” adlı kitaplarımızı okumaları halinde bu soru işaretlerinin kaybolacağını umuyoruz.
Zekâtın farz oluşunun önemi artık dünya tarafından büyük çapta anlaşılmıştır. Artık hiçbir sağduyulu kimsenin gözünden komünizm, faşizm ve kapitalizmin şimdiye kader ortaya koyduğu sosyal güvenlik sisteminden daha geniş bir sistemi zekâtın ortaya koyduğu gerçeği saklı kalmamıştır. Ne var ki, burada, zekâtın ayrıntılı emirlerinin bilenmemesi nedeniyle bazı zorluklarla karşılaşılmaktadır. Ve insanlar, modern bir devletin mali işlerine zekât ile beşte bir oranını yerleştirme biçimini anlamakta zorluk çekmektedir. Bu zorluklar ve anlaşmazlıkların giderilmesi için zekat’ın emirlerine ilişkin yeni bir kitap çıkarmaya çalışacağız.
İslâm’ın miras kanunuyla ilgili olarak dünyanın diğer kanunlarından farklı bir yol benimsemiş olmasının hikmetlerini önceleri pek çok kişi bilmiyor ve buna türlü çeşit itirazlarda bulunuyorlardı. Ancak şimdi yavaş yavaş diğer kimseler de bu yolu benimsiyor hatta Rus komünizmi de bundan yararlanmaya çalışıyor.[1]
Ancak
bu tablonun dördüncü bölümünü anlamakta bugünün insanları büyük güçlükle karşılaşmaktadır.
Kapitalist ekonomi bilimi, son birkaç yüzyılda faizin haram kılınmasının yalnız
duygusallıktan ileri geldiği, bir kişinin başka bir kişiye faizsiz borç vermesinin
Aşağıdaki sayfalarda biz işte bu sorunların çözümünü aramaya çalışalım.
Faizin Akılcı Kanıtları:
Her şeyden önce, şunu belirlememiz gerekiyor ki,faiz gerçekten makul , tutarlı ve ölçülü bir şey midir? Akılcı bir yaklaşımla bir kişi gerçekten vermiş olduğu borçtan faiz almakta haklı mıdır? Ve adalet, borç almış olan bir kişinin, ana paranın dışında faiz de vermesini gerektiriyor mu? Bu, bahsin ilk sorusudur ve bunun tatmin edici bir biçimde cevaplandırılmasıyla bahsin yarısı zaten tamamlanmış oluyor. Çünkü, eğer faiz makul bir şey ise, faizin haram oluşuna ilişkin deliller önemini kaybediyor. Ve, eğer faiz akıl ve adalet açısından doğru ve haklı çıkarılamazsa, bunun gibi münasebetsiz ve kötü bir şeyin insan toplumunda sürdürülmesinde neden bu kadar ısrar edildiğini gözden geçirmek gerekiyor.
Birinci Kanıt: Bu soruyu cevaplarken karşılaştığımız ilk kanıt şudur: Bir kişi başka bir kişiye kendi birikmiş parasını veya malını borç olarak verir, riske girer, tehlikeye katlanır, fedakarlık yapar, kendi ihtiyaçlarını kısıp başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır, kendi yararlanacağı para ve malı başkalarına verir. Borç alan eğer borcunu kendi kişisel bir ihtiyacını karşılamak için almışsa, aldığı para veya malın kirasını ödemelidir. Örneğin ev, mobilya, binek araç veya hayvan için ödediği kira gibi. Bu kira borç verenin kendi emeğiyle kazanmış olduğu serveti kendine harcamak yerine başkasına vermenin riski ve tehlikesinin karşılığı da oluyor. Ve eğer borç alan, bu borcu herhangi kârlı bir iş için almışsa, borç veren bundan faiz almaya ziyadesiyle layıktır. Madem ki, borç alan borç verenin malından ve parasından yararlanıyor, borç veren kârdan niçin pay almasın?
Bu
kanıtın, borç verenin, başkasına malını vermekle hem riske girdiği ve fedakârlık
ettiği bölümü tamamen doğrudur. Ancak, bundan bu risk ve tehlikenin fiyatını
yılda, altı ayda veya %
Bu bir tazminat mıdır? Ama, vermiş olduğu borç, ihtiyaç fazlasıydı ve kendisi de kullanmıyordu. Başka bir deyişle, herhangi bir şekilde meydana gelmeyen bir “zarar”ın tazminatını alma hakkını nereden kazanıyor veya borcundan nasıl “tazminat” alabiliyor?
Bu bir kira mıdır? Ama kira, kiracının kullanması için bir şeyi hazırlayan ve koruyan ve bu uğurda kendi zaman, emek ve malını harcayan kişiye ve kiracının kullanmasıyla bozulan, kırılan, dökülen veya değerlerini kaybeden mallar için ödenir. Bu tanım ev, mobilya ve araç gibi tüketim maddelerine uyar ve zaten onların kirası makul sayılır. Ancak bu tanım hiçbir şekilde buğday veya meyve gibi yiyecek ve tüketim maddelerine veya yalnız eşya ve hizmetleri satın almak için kullanılan paraya uymaz. Bu nedenle, bunların kirası anlamsızdır.
Bir borç verenin en çok yapabileceği şey şöyle bir görüşü ileri sürmesidir: Ben başka bir kişiye kendi malımdan yararlanma imkânı sağlıyorum, dolayısıyla benim de onun kârında payım vardır. Bu makul bir yaklaşımdır. Ama burada sorulacak soru şudur: Açlık çeken bir kişi, kendi aç çocuklarının karnını doyurmak için senden geçici olarak iki milyon almışsa, senin vermiş olduğun yiyecek veya paradan o sana göre “kâr”ımı ediyor ki sen, ayda elli bin veya yiyecekten elli gram payını alasın? Eee, o adam tabi ki yararlanıyor ve bu yararlanma imkânını sen vermişsin. Acaba hangi, akıl, adalet, ekonomi bilimi, iş kuralları senin bu malın bir ücretini belirleme ve borç isteyenin sıkıntısı ne kadar fazla ise o kadar bu ücreti artırma ve sıkıntı süresi arttıkça senin vermiş olduğun “yararlanma imkanı”nın değerinin de aylar ve yıllar hesabıyla çoğalma şeklinde olacağına salık veriyor? Eğer senin yüreğin, muhtaç ve sıkıntı içindeki bir insana, kendi ihtiyacından fazla mal ve para verecek kadar büyük değilse, yapabileceğin en makul şey, senin kendi ona paranı almaktan emin olup ana borç vermendir. Diyelim ki, borç verecek durumda değilsin, o zaman en makul iş ona hiçbir şey vermemendir. Ama bir kişinin sıkıntısı ve eziyetinin, senin için kâr kazanma fırsatı olması, aç ve ölüm sınırındaki insanların senin bir için yatırım fırsatı olması ve insanların perişanlığı arttıkça, senin için kâr imkanlarının artması ticaret işinin hangi makul şeklidir?
“Yararlanma fırsatını vermek” eğer herhangi bir şekilde malî değer taşıyorsa, o
Tutarlılıkla
söylenebilecek şey şudur: Biriktirmiş olduğu parasını ve malını kâr getirecek
bir işe yatırmak isteyen biri, emek harcayanlara şirket muamelesi yapmalı ve
kâr-zararın belli bir oranında ortak olmalıdır. Şimdi, benim bir kişiyle ortak
bir iş yapmak yerine ona
Ayrıca,
farz edelim ki, bir işadamının kârı, borç verenin faiz olarak almak üzere
belirlediği meblağdan fazladır. Ama, bu durumda bile akıl, adalet, ticaret
kanunu, ekonomi bilimi veya başka herhangi bir açıdan, aslında üretici olan tüccar,
sanayici, çiftçi ve diğer elemanlar ki, onlar toplumun mal ve hizmet ihtiyaçlarını
karşılamak amacıyla zamanlarını harcar, her türlü zorluklara katlanır,
kafalarını patlatır ve beyinleri ile bedenlerinin tüm güçlerini harcarlar.
Kazancı ve kârı belirsiz ve şüpheli iken
İkinci Kanıt: Bu eleştiriden anlaşılıyor ki, görünürde faizi makul ve tutarlı bir şey olarak göstermek amacıyla öne sürülen ve yeterli sayılan kanıtlar, daha derinliğine inildiği zaman eksik ve zayıf görülmeye başlar. Kişisel ihtiyaçlar için alınan borçlara gelince, bunlardan faiz alınması için zaten herhangi bir akılcı gerekçe yoktur. Hatta, faizi savunanlar bile bu zayıf davadan vazgeçmişlerdir. Ticaret ve iş amaçları için alınan borçlara gelince, bu hususta da faiz savunucuları, “faiz acaba neyin fiyatıdır?” gibi karmaşık bir soru ile karşılaşmaktadır. Bir borç veren kendi sermayesiyle birlikte alıcıya hangi özlü şeyi veriyor ki, onun malî bir değeri olsun ve ondan aydan aya ve yıldan yıla belli bir kazanç elde etme hakkına sahip olsun. İşte bunu belli bir takım ilke ve kurallarla izah etmekte faizciler hayli güçlük çekmektedir.
Bir grup, bunun “yararlanma fırsatı” olduğunu ifade etmiştir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, bu “fırsat” belirgin, kesin ve günden güne artan bir değeri tahakkuk ettirmez, aksine, gerçekten borç alanın kâr ettiği takdirde kârını belli bir oranda paylaşmasını öngörür.
Diğer bir grup tavrını biraz değiştirerek, borç verenin parası aracılığıyla kullanımı için borç alana verdiği şeyin “mühlet” (süre) olduğunu belirtir. Buna göre, bu sürenin kendi başına bir değeri vardır ve uzadıkça değeri de artar. Bir kişi birinden borç alıp onu herhangi bir işe yatırdığı günden başlayarak, söz konusu sermaye ile üretilen mal pazara ulaşıp bir gelir sağlamaya başlayıncaya kadar her an bir tüccar ve işadamı için değerlidir. O yatırımcı bu süreye sahip olamaz ve ortada bir yerde elinden sermayesi alınıverirse iş yapamaz. Demek ki, para alıp ondan yararlanacak şekilde yatırım yapan için zaman veya süre kesinlikle büyük değer taşır. O halde, parayı veren neden bu yarar veya kârdan pay almasın? Ayrıca, zamanın az veya çok olmasıyla borç alanın kâr etme imkanları da azalır veya çoğalır. O halde, borç veren neden zamanın uzunluğuna göre değerini belirlemesin?
Ancak burada yine şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: Borç veren hangi kaynaklardan, yatırım yapmak üzere ondan borç alan kişinin mutlaka kâr edeceğini ve zarar etmeyeceğini öğrenmiştir? Ve o kârın illâ belirlediği oranlarda olacağını nereden bilebilmiştir ki, borç alandan o oranda kâr almayı peşinen belirlemiştir? Ayrıca, borç alana parasını kullanma imkânı verdiği dönemde kesinlikle her ay ve her yıl şu kadar kâr edeceğini bilebilmiştir ki, onun aylık ve yıllık miktarlarını belirlemiştir? Bu soruların tutarlı bir yanıtı faiz savunucularında yoktur. Onun için biz yine dönüp dolaşıp şu noktaya geliyoruz: Ticarette ve işte eğer herhangi bir şey makulse, o ancak kâr ve zararın paylaşımı ve belli bir orandaki ortaklıktır; yoksa, belirli bir oranda faiz almak değildir.
Üçüncü Kanıt: Başka bir grubun görüşü şudur: Kâr getirmek sermayenin öz özelliğidir. Onun için, bir kişinin başkasının verdiği sermayeyi kullanması kendiliğinden borç verenin faiz isteme hakkını ve borç alanın faiz verme zorunluluğunu doğurmaktadır. Sermaye, tüketim mallarının hazırlaması ve sevkıyatında yardımcı olma gücüne sahiptir.
Sermayenin yardımıyla üretilen mal, sermaye yardımı olmadan üretilen maldan çok daha fazladır. Sermayenin katılımıyla mal daha fazla ve daha kaliteli üretilir ve iyi fiyat veren pazarlara ulaştırılabilir. Aksi takdirde, miktarı az ve kalitesi düşük olur ve iyi fiyat verilen pazarlara da ulaşamaz. Bu da, sermayenin kendisinde kâr sağlama özelliğinin verilmiş olduğunun bir kanıtıdır. O halde, sermayenin sırf kullanımı bile faiz alınmasına gerekli kılar.
Ne var ki, bir kere sermayede kendiliğinden bir kâr sağlama özelliğinin bulunduğu yolundaki iddia görünürde yanlıştır. Sermayedeki bu özellik ancak bir kişinin onu verimli herhangi bir yatırım için kullandığı zaman ortaya çıkar. Ancak siz, para alanın bundan kâr etmekte olduğu durumlar için bu parayı verenin de kârdan pay alması gerektiğini ileri sürebilirsiniz. Ancak, hastalığın tedavisi veya bir ölünün son merasimi, kefeni ve gömülmesi için borç alan bir kişide bu sermaye nasıl bir ekonomik değer kazanıyor ki, bundan borç verenin pay alma hakkı doğsun?
Ayrıca, kâr sağlayan işlerde kullanılan sermayenin de, kâr sağlamasının öz özelliği olduğunu sürecek kadar çok değer kazandığı da söylenemez. Genellikle, bir işe fazla sermaye yatırıldığında kâr artmak yerine azalır; öyle ki, zarar etme noktasına gelinir. Bugünlerde iş âleminde zaman zaman meydana gelen krizlerin nedeni zaten budur. Yani, yatırımcılar ise alabildiğine sermaye yatırır ve üretim hayli artarken fiyatlar düşmeye başlar ve fazla üretimin yol açtığı ucuzluk yavaş yavaş öyle bir noktaya gelir ki, yapılan yatırımların hiçbir kâr getiremeyeceği sonucuna varılır.
Ayrıca, sermayede eğer gerçekten kâr sağlama özelliği varsa bunun sözden fiile geçmesi birçok şeye bağlıdır. Örneğin, bunu kullananların emek, yetenek, zekâ ve deneyimleri, kullanım sırasındaki ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların elverişliliği ve afetler ile felaketlerden korunma ve bunlar gibi diğer işler, kâr edinmenin vazgeçilmez şartlarıdır. Bunlardan herhangi bir şart bulunmazsa, çoğunlukla sermayenin tüm kâr sağlama özelliği ortadan kalkıverir, hatta zarara dönüşebilir. Ne var ki, faizli işler için sermaye sağlayan ne bu şartlara uyma sorumluluğunu kabul eder ne de, bu şartlardan herhangi birinin yokluğu nedeniyle sermayesi kârlı olmaması halinde herhangi bir faiz alma hakkına sahip olmadığına razı olur. O zaten, gerçekten herhangi bir kâr edinse veya edinmese bile sermayesinin kullanımının belli bir oranda faizin alınmasını gerektirdiğini iddia etmektedir.
Eğer
son olarak, sermayenin kendisinde kârın bulunduğu ve bundan dolayı sermaye
sağlayanın kârdan pay alma hakkına sahip olduğunu farz etsek bile, hangi
hesabın, bugünlerde sermayenin kâr sağlama niteliğinin mutlaka şu kadar
olduğu, dolayısıyla, sermaye alıp kullananların şu kadar oranda faiz ödemeleri
gerektiğini belirlediğini söyleyebiliriz? Ve eğer bugün için, bu oranın
belirlenmesi için belli bir hesap şekli olduğunu kabul etsek bile,
Dördüncü Kanıt:Dördüncü ve son kanıt için biraz daha zekâ kullanılmıştır. Bunu şöyle özetleyebiliriz:
İnsan gayet doğal olarak bugünün yarar, zevk, tat ve mutluluğunu uzak bir geleceğin yarar ve zevklerine tercih eder. Gelecek ne kadar uzak olursa, onun yarar ve zevkleri o kadar kuşkulu olup değerleri aynı oranda insanın gözünden düşer. Bu acil önem ve tercihlerin çeşitli nedenleri vardır. Örneğin:
Geleceğin karanlıkta ve yaşamın belirsiz olması. Bu nedenle, geleceğin yararları kuşkulu hale gelir ve insan bunları bir türlü aklına getiremiyor. Bunun aksine bugün elde edilen somut yarar hem kesin ve inandırıcı hem de gözle görülür haldedir.
Bu delil hangi kurnazlıkla veriliyorsa, onu kabul etmemek haksızlık olur. Ne var ki, bunda mevcut ve gelecek psikolojik değer arasında gösterilmeye çalışılan fark bir yanılgıdan başka bir şey değildir.
Şimdi,
insan tabiatı mevcudu, geleceğe göre gerçekten daha önemli ve değerli mi
sayıyor? Eğer gerçekten böyle bir şey varsa, neden pek çok kişi kazançlarının
hepsini bugün harcamak yerine bir bölümünü gelecek için saklamayı tercih eder?
Siz, herhalde, insanların yüzde birinin bile gelecek tasasından tamamen yoksun olup
tüm mal ve mülklerini bugünün rahat ve zevki için harcadığına tanık olmazsınız.
İnsanların en az %
Ayrıca,
bir an için, insanın bugünün rahat ve huzuru için gelecekte ki, zarara razı
olduğuna ilişkin iddiayı olduğu gibi kabul etsek bile bu iddianın
dayandırıldığı delilin doğru olmadığını söyleyebiliriz. Borç alınırken borç
veren ile borç alan arasında varılan anlaşmaya göre sizin dediğiniz gibi
bugünün
Faiz Oranının Tutarlılığı
İşte, faiz yiyicilerin avukatlarının faizi akıl ve adalet kurallarına göre caiz, uygun ve “makul”(tutarlı,ölçülü) olduğunu kanıtlamak amacıyla ileri sürdükleri delillerin tümü bundan ibarettir. Oysa, bizim yaptığımız eleştirilerden, bu pis şeyin “makuliyet” (tutarlılık)la yakından uzaktan bir ilgisinin olmadığını, herhalde, anlamışsınızdır. En kuvvetli delillerle bile faizin alınması ve verilmesi gerektiğinin herhangi bir makul veya tutarlı nedeni gösterilemez. Ama ne gariptir ki, bu kadar tutarsız ve saçma olan bir şey batılı düşünür ve bilim adamlarınca kabul edilmiş bir gerçek olarak tanımlanmıştır. Faizin kendisinin tutarlılığı ve gerekliliğini sanki teslim edilmiş bir gerçekmiş gibi farz edilerek bütün konuşma ve tartışmalar faiz “oranı”nın “makuliyeti” veya tutarlılığı üzerine yoğunlaştırılmıştır. Çağımız Batı literatüründe faizin kendisinin alınıp alınmayacak bir şey olduğuna ilişkin bahsi belki de, hiç bulamazsınız, ama sık sık ve en çok tartışılan şey olarak sadece, “falanca faiz oranı yersiz ve gerektiğinden çok fazla olduğu ve dolayısıyla itiraz edilir nitelikte olduğu” ve “falanca faiz oranının makul olduğu, dolayısıyla, kabul edilir nitelikte olduğu”nu görürsünüz.
Ancak bir faiz oranı gerçekten tutarlı mıdır? Biz kısa bir süre için, şu bahsi bir yana bırakıyoruz ki, kendisinin bile makul olduğu ispatlanamayan bir şeyin oranının makul olup olmadığına ilişkin tartışma nasıl yapılabilir? Biz bu soruyu bir yana bırakarak sadece şunu öğrenmek istiyoruz: Hangi faiz oranı doğal ve tutarlı sayılabilir? Bir oranın uygun veya uygunsuz olduğunu ölçüsü nedir? Ve dünyadaki faizli alışverişlerde faiz oranının tespiti hangi akılcı veya rasyonel ölçülere göre yapılmaktadır?
Bu
konuyu enine boyuna araştırdığımız zaman karşımıza çıkan ilk gerçeğin, “tutarlı
faiz oranı” diye bir şeyin dünyada olmadığını görürüz. Gerçek şu ki,
çeşitli oranlar çeşitli zamanlarda uygun görülmüş ve bu oranlar yine başka
zamanlarda uygunsuz sayılmıştır. Hatta, aynı zamanda, bir yerdeki “uygun”
oran, başka bir yerde “uygunsuz” sayılmıştır. Eski Hindu hakimiyetleri
döneminde Kautilya’nın, yaptığı açıklamaları göre %
İşte
bizim ülkemiz ve kıtamızın durumu budur. Avrupa’ya baktığımızda orada tablonun
hemen hemen aynı olduğunu görürsünüz.
Şimdi
biraz daha ileriye gidelim veya herhangi bir faiz oranının gerçekten tutarlı ve
ölçülü olup olmayacağına bir göz atalım. Bu meseleyi iyice incelediğinizde göreceksiniz ki, aklınız ve
mantığınız, borç alan kişinin aldığı paradan edeceği kâr kesinkes
belirlenmedikçe tutarlı bir faiz oranının belirlenmesinin mümkün olamayacağını
söyleyecektir. Örneğin, eğer
Faiz Oranlarının Nedenleri
Tefecilikte
bir tefeci genellikle kendisinden borç isteyen kişinin ne kadar fakir, ve
muhtaç olduğuna, ve borcun verilmemesi halinde ne kadar sıkıntı çekeceğine
bakar. İşte bu şartlara göre ondan ne kadar faiz alacağına karar verir. Eğer,
borç isteyenin daha az yoksul olduğunu, az bir miktarda borç istediğini ve pek
çok sıkıntıda olmadığını görürse faiz oranını düşük tutar bunun aksine ne kadar
perişan ve ne kadar muhtaç olursa, faiz oranı o kadar artar. Hatta, eğer açlık
çeken bir kişi hastalıktan dolayı ölmek üzere ise, ondan %
Diğer çeşit alışveriş, yani finansman veya para piyasasına gelince, burada faiz oranın belirlenmesi ve düşüp yükselmesinin nedenleriyle ilgili olarak ekonomistlerin iki görüşü vardır:
Bir grup bunun temelinin arz ve talep kanununa dayandığını belirtir. Para yatırmak isteyenlerin sayısı az ve borç verilecek para çok ise faiz oranı düşmeye başlar. Faiz oranı iyice düşünce birçok kimse bunu iyi bir fırsat bilerek yatırımlar yapmak üzere büyük miktarda para borç almaya çalışır. Daha sonra paraya olan talep artıp borç verilecek paranın miktarı azalmaya başlayınca faiz oranı yükselir ve öyle bir noktaya gelir ki, borç alma isteği duruverir.
Düşünün, bunun anlamı nedir? Sermayeci, yatırımcı ile doğru ve makul bir biçimde ortaklık anlaşması yapmıyor ve elde edeceği kârında ortak olmuyor. Bunun yerine, bazı tahmin ve kıyaslar yapıyor ve yatırımcının işinde en az şu kadar kâr edeceğini hesaplıyor, onun için kendisine verdiği paradan şu kadar faiz alacağını belirliyor. Diğer tarafta yatırımcı aldığı borç veya krediden edeceği en yüksek kârı hesaplıyor ve borç verene en fazla şu kadar faiz verebileceğini tahmin ediyor. İkisi de spekülasyon yapıyor, yani tahmin ve kıyas yürütüyor. Sermayeci her zaman işin kârını abartılı bir biçimde hesaplar, yatırımcı ise kâr beklentisinin yanı sıra zararın kaygılarını da taşır. Bu nedenle ikisi arasında işbirliğinin yerine garip bir çekişme ve gerginlik yaşanır. Tüccar veya yatırımcı, kâr umuduyla bir şey yapmak istediği zaman sermayeci sermayenin fiyatını yükseltmeye başlar, öyle ki, o fiyatla herhangi bir kârlı yatırım yapmak imkânsız hale gelir. Bu şekilde paranın yatırımda kullanılması durur ve ekonomik gelişme ve büyüme aksar. Meydana gelen ekonomik durgunluk ve depresyon (gerileme) tüm iş dünyasını ve ekonomik faaliyetleri olumsuz yönde etkiler ve sermayeci kendisinin de felakete yaklaştığını görünce faiz oranını bir hayli düşürür ve öyle bir noktaya getirir ki, iş çevreleri, sanayiciler, tüccar ve bilumum yatırımcılar bu faiz oranıyla aldıkları krediyle kârlı yatırımlar yapma beklentisinin içine girerler. Sanayiye ve ticarete para akmaya başlar ve piyasa canlanır. Açıkça görüleceği gibi, sermaye ile yatırım arasında makul şartlar üzerine bir ortaklık bir işbirliği kurulmuş olsaydı, dünya ekonomik düzeni daha düzgün ve dengeli bir biçimde işleyebilirdi. Ne var ki, yasaların sermayeciye faizle para kullandırma izni vermesiyle sermaye ile yatırım arasındaki ilişkilerde kara borsa, hırsızlık ve kumar anlayışı yer almıştır. Ve faiz oranının azalması veya çoğalması öylesine bir kumar oyununa çevrilmiştir ki, bunun yüzünden tüm dünyanın ekonomik yaşamı daimi bir bunalıma dönüşmüştür.
Başka bir grup faiz oranının azalması veya çoğalmasıyla ilgili şu delili ortaya koymaya çalışır: Sermayeci parayı kendisi için kullanılabilir halde tutmak istediği zaman faiz oranını yükseltir ve bu isteği azaldığı zaman, faiz oranı da düşüverir. Şimdi, sermayecinin kendine nakit para saklama nedenine gelince, bu grup bunun çeşitli nedenlerinin olduğunu ileri sürer. Sermayeci, parasının bir kısmını kendi kişisel veya ticari ihtiyaçları için biriktirmek ister, bir kısmını da beklenmedik bazı ihtiyaçları için saklar. Örneğin, kişisel bir işte olağanüstü bir harcama, yahut iyi bir faiz alma fırsatının birden bire doğması. Bu iki nedeninin dışında üçüncü ve daha önemli bir neden şudur: Sermayeci gelecekte fiyatların düşmesi veya faiz oranının yükselmesi halinde yararlanabilmesi için kendisinde yeterli miktarda nakit para bulundurması. Şimdi sorun şu: Sermayecinin bu nedenlerle parayı kendisi için kullanılabilir durumda tutma isteği zaman zaman azalıyor ve çoğalıyor mu ki, etkisi faiz oranının düşüş ve yükselişi biçiminde görülüyor? Buna cevap olarak diyorlar ki, evet, çeşitli kişisel, toplumsal, siyasi ve ekonomik nedenlerle bu istek bazen artıyor, dolayısıyla, sermayeci faiz oranını da artırıyor ve yatırımlara paranın akışı azalıyor; bazen de isteği azalıyor, dolayısıyla, faiz oranını düşürüyor ve bu düşüş nedeniyle insanlar sanayide ve ticarette daha çok yatırımlar yapmak üzere daha çok para borç alıyor.
Bu
güzel gerekçenin arkasına nelerin gizli olduğuna bir bakınız. Kişisel, ailevi
veya özel ticaret ve yatırım ihtiyaçlarına gelince, sermayecinin bunlara
dayanarak olağan veya olağan dışı durumlarda parayı kullanabilir halde tutma
isteği, sermayesi veya mal varlığının ancak %
Faiz oranıyla ilgili olarak çağımız ekonomistleri sadece bu iki gerekçeyi gösterir ve bunlar kendi başına doğrudur. Ancak soru şu: Bunlardan, hangisi olursa olsun, “doğal” ve “tutarlı” bir faiz oranı nasıl tespit edilir? Ya biz akıl, mantık, tutarlılık ve doğanın kavramlarını değiştirmeliyiz, ya da, faiz ne kadar tutarsız ve haksız bir şey ise, oranının da o kadar tutarsız ve haksız nedenlerle belirlenip azalıp çoğalmakta olduğunu doğru olarak kabul etmeliyiz.
Faiz’in Ekonomik Yararı ve İhtiyacı
Bundan sonra faizin savunucuları faizin ekonomik bir ihtiyaç olduğuna ve bazı yararların bunun yokluğunda olmayacağına ilişkin tartışmaya başlar. Bu görüşlerinin lehine ileri sürdükleri delilleri özetle şunlardır:
İnsan ekonomisinin tüm işleri sermayenin toplanmasına dayanır ve sermayenin toplanması ve birikmesi, insanların kendi ihtiyaç ve isteklerine gem vurmaları, kendi gelirlerinin tümünü kendi şahısları ve ihtiyaçları için harcamaları ve gelirlerin bir bölümünü biriktirmelerinin dışında mümkün değildir. Sermaye biriktirmenin tek yolu budur. Ancak eğer bir kişi kendi kendini kontrol etmesi ve bazı fedakarlıklarda bulunmasının karşılığını alamazsa, kendi ihtiyaçlarına niye gem vursun ve niye tasarruf yapsın? İnsanları para biriktirmeye sevk eden ödül veya karşılık faiz değil midir? Siz eğer bunu haram kılıp yasaklarsanız, sermaye sağlamanın asıl kaynağı olan ihtiyaç fazlası geliri saklama ve biriktirme eylemi ortadan tamamen kalkacaktır.
Ekonomik faaliyetlere sermayenin akışını kolaylaştırmanın en kolay yolu insanların kendi biriktirmiş oldukları mal ve mülklerini faizle çalıştırma kapısını açmaktır. Böylece, faiz hırsı kendilerini tasarrufa sevk edecek ve yine faiz hırsı, biriktirmiş oldukları para ve malı bir tarafa koymaları yerine yatırımcılara vermeye ve karşılığında belli bir oranda faiz almaya sevk eder. Bu kapıyı kapatmanın anlamı yalnız para biriktirmenin önemli bir etkenini ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda, az çok birikmiş olan sermayenin bile yatırım amacıyla elde edilmesini engellemektir.
Faiz sadece biriktirmez veya yatırımlara sevk etmez, aynı zamanda bunun yararsız kullanımını da önler. Ve faiz oranı en iyi şekilde, sermayenin eldeki bazı projelerden en kârlılarına gitmesini de kendi kendine mümkün kılar. Faizin dışında hiçbir şey değişik pratik öneri ve projeler arasında kârlıyı kârsız ve fazla kârlıyı az kârlıdan ayıracak ve sermayenin daima verimli yöne çevrilmesini sağlayacak nitelikte değildir. Siz faizi kaldırırsanız bin kere insanlar sermayeyi sorumsuzca kullanacaklardır ve ayrıca, kâr veya zararı gözetmeksizin olur olmaz işlere yatırmaya başlayacaklardır.
Borç insan yaşamının vazgeçilmez ihtiyaçlarından biridir. Kişiler özel işlerinde buna ihtiyaç duyarlar. İşadamları bunun ihtiyacını sık sık duyarlar ve hükümet işleri de bu olmadan yürüyemez. Bu kadar çok ve geniş çapta borç veya kredinin sağlanması sırf hayırseverlikle ve sadaka gibi şeylerle nasıl mümkün olabilir? Eğer sen sermaye sahiplerine faiz gibi ballı börek vermezsen ve ana paralarıyla faizlerini de alacaklarına dair güvence sağlamazsan, onların borç vermeleri imkansızdır ve borç alınması durursa, tüm ekonomik yaşamın felç olma olasılığı ihtimali vardır. Fakir bir insan ihtiyacı olduğu zaman bir tefeciden borç alabilmektedir. Faiz gibi cazip ve teşvik edici bir şey olmazsa o fakirin ölüsü kefensiz kalır ve kimse onu yardım elini uzatmaz. Bir işadamı ve tüccar, darda olduğu zaman hemen faizli para buluveriyor ve işleri yürümeye devam ediyor. Bu faiz işi olmazsa belki de birkaç kez iflas eder. Aynı durum hükümetler içinde söz konusudur. İhtiyaçları faizli kredilerle karşılanıyor. Yoksa, her Allah’ın günü kendilerine trilyonlarca lira sadaka veren hayırsever nerede bulunabilir?
Faiz Gerçekten Gerekli ve Yararlı Mıdır?
Şimdi gelin, biz bu sözde “gerek” ve “yarar”ları birer birer ele alıp bunların gerçekten birer gerek ve yarar mı, yoksa sadece şeytani bir vesvesen mi olduğuna bir bakalım.
İlk yanlışlık, ekonomik yaşam için bireylerin para biriktirmeleri ve tasarrufta bulunmalarının gerekli ve yararlı bir hareket olarak kabul edilmesidir. Oysa, durum tamamen farklıdır. Aslında, tüm ekonomik kalkınma ve refah hızlı tüketime bağlıdır yani bir toplum kendi yaşamı için gerekli olan ne kadar mal üretiyorsa onlar hızla satılmalıdır ki, üretim-tüketim çarkı dengeli hızlı bir şekilde dönebilsin. Bu da, insanların ekonomik faaliyet ve çabaları sırasında ellerine geçen mal ve serveti harcamalarıyla mümkündür. Bu insanlar aynı zamanda cömert ve elleri açık kimseler olmalıdır ki, daha fazla gelir elde ettikleri zaman ihtiyaç duyduklarında toplumun nispeten daha şanssız ve muhtaç kimselerine, onların da kendi yaşamları için gereken mal ve hizmetleri elde edebilmeleri için verebilsinler. Ne var ki, siz insanlara bunun tam tersini öğretiyorsunuz ve diyorsunuz ki, kime ihtiyacından daha fazla servet ulaşmışsa, o (sizin kendi kendini kontrol, özveri ve zevklerden vazgeçme duygusu dediğiniz) cimrilikle kendisinin gayet doğal ve uygun olan ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü karşılamaktan vazgeçsin ve bu şekilde, herkes daha çok servet toplamaya çalışsın. Size göre, bunun yararı sermayenin toplanıp sanayi ve ticaretin gelişmesine yaramasıdır. Ama aslında bunun zararı şudur: Şu anda halen piyasada bulunan malın büyük bir bölümü böylece kalacaktır. Zira zaten alım güçleri az olan kimseler, güçleri olmadığı için pek çok mal satın alamamıştır ve kim ihtiyaçlarına göre alabiliyorduysa da, güçleri yetmelerine rağmen malın büyük bir bölümünü alamamıştır ve kimde ihtiyaçlarından çok alım gücü vardı ise, onlar da bunu başkalarına nakletmek yerine onlardan saklamayı uygun görmüştür. Şimdi eğer her ekonomik dönemeçte ve faaliyette ihtiyaçları kadar veya ihtiyaçlarından fazla alım gücüne sahip kimseler güçlerinin önemli bir bölümünü ne kendileri mal veya ürün satın almak için kullanmak, ne de bunu alım gücü az olanlara aktarmak yerine aksine frenlemeye ve ellerinde toplamaya devam ederse, toplumun ekonomik ürünlerinin önemli bir bölümünün satışı durur. Mal ve ürünün tüketimi azalınca da istihdamda azalma olur. İstihdamdaki azalma, gelirin düşmesine yol açar. Ve gelirlerin azalmasıyla ticari malların tüketiminde de düşüş olur. Böylece, birkaç ferdin para biriktirme hevesi, birçok kimsenin dara ve zora düşmesine yol açar ve nihayet, bu durum, o para biriktirenler için de bir afet ve bela haline gelir. Zira, servetlerini satın alma veya tüketim için kullanmak yerine daha çok servet elde etmek amacıyla daha çok üretime harcamaya çalışanlar, bu şekilde ürettikleri dünya kadar malı nasıl satacak ve nasıl tüketeceklerdir?
Bu gerçek gözden geçirilirse anlaşılacaktır ki, asıl ekonomik ihtiyaç, insanları kendi gelirlerini harcamak yerine ellerinde tutmalarına ve toplamalarına sevk eden neden ve etkenleri ortadan kaldırmaktır. Tüm toplumun ekonomik refahı, şunu gerektirmektedir: Bir yandan, toplumsal olarak öyle tedbirler alınmalı ki, bunlar yüzünden herkes kendi kötü zamanında mali yardım alabilsin; böylece insanların kendi gelirlerini ellerinde saklamalarına gerek kalmayacaktır. Diğer yandan toplanan biriktirilen servetten zekât alınmalı ki, insanlarda servet toplama hevesi azalsın ve buna rağmen bir yerlerde servet toplanmışsa, servetin dolaşımından daha az pay almış olanlara bunun bir bölümü zekat aracılığıyla akmaya devam etsin. Ancak ne tuhaftır ki, siz bunun aksine insanları faizle kandırarak içlerinde olan cimrilik hislerini artırıyorsunuz ve cimri olmayanlara harcamak yerine daha çok mal ve servet toplama hırsı aşılıyorsunuz.
Ayrıca,
bu yanlış yöntemle toplumsal çıkara karşı biriken sermayeyi servet artırma
işlerine çekip yatırmak istediğiniz zaman da yine faiz yolunu seçiyorsunuz. Bu
toplumsal çıkara yaptığınız ikinci zulümdür. Eğer biriktirilen bu servet, elde
edilecek kâr kadar pay verilmesi şartıyla bir işe yatırılsaydı, hiçbir
sakıncası veya zararı olmazdı. Ne var ki, siz bunu finans piyasasına işte kâr
olsun yahut kâr az olsun veya çok olsun, sermayecinin şu kadar gelir payı
alması gerekir diye getiriyorsunuz. Siz bu şekilde toplumsal ekonomiye çifte
zarar vermişsinizdir. Yani, birinci zarar parayı harcamamak ve elde tutmakla.
İkinci zarar da elde tutulan paranın ekonomiye dönmesi halinde ortaklık
ilkesine dayalı olarak işe yatmamasıyla, aksine, bir borç olarak tüm toplumun
sanayi ve ticaretine yüklenmesi ve kanunlarınızın bunun üzerine mutlaka kâr
edileceğine ilişkin güvence vermesiyle. Şimdi sizin bu yanlış düzeniniz
yüzünden şöyle bir durum ortaya çıkmıştır: Toplumun bir çok bireyi, sahip
oldukları alım güçlerini toplu üretimi satın almak yerine ellerinde tutup
faizli bir kredi şeklinde toplumun başına bela etmeye devam etmektedir ve
toplum her an artmakta olan bu borç ve faizi nasıl ödeyeceği gibi karmaşık bir
sorunla karşı karşıya bulunmaktadır. Çünkü, bu sermaye ile üretilen malın
piyasada tüketilmesi her geçen gün zorlaşmaktadır. Milyonlarca, on milyonlarca
insan sırf alım güçleri olmadığı için bu malları alamamaktadır ve binlerce kişi
ise, kendi alım gücünü daha çok faiz getirici krediye çevirmek amacıyla kullanmadığı
veya kullanmakta tereddüt ettiği için böyle yapmaktadır. Siz faizin
marifetlerini ve nimetlerini sayarken diyorsunuz ki, bunun baskısıyla yatırımcı
veya işadamı kendi sermayesini fuzulî şeylere harcamaktan kaçınır ve mümkün olduğu
kadar kâr getiren işlere yatırır. Siz faizin yararlarını sayarken diyorsunuz
ki, faiz oranları sessizce iş ve ticaretin yönlendirilmesine yardımcı olur.
Ayrıca, size göre, bundan dolayıdır ki, sermaye kendi akışı için en kârlı olan
iş, ticaret ve yatırım yolunu seçer. Ancak bir an için bu lâf ebeliğinizi bir
yana bırakıp gerçeğe bakacak olursanız şöyle bir durumla karşı karşıya kalırsınız:
İşin aslı şu ki, faiz her şeyden önce “fayda”, “yarar” ve “çıkar”ın
bütün anlam ve kavramlarını altüst etmiştir; bunlar artık tek bir anlamda
kullanılmaktadır: “mali yarar” ve “maddi çıkar”. Yani bu şekilde
sermaye bir bütünlük elde etmiştir; eskiden bu nesne malî ve maddî yararın
dışındaki tüm yararlara yönelebiliyordu, şimdi ise sadece mali kâr getireceği
kesin olan yollara yönelebilir. Bunun, özel oranıyla yaptığı ikinci hizmet
olarak öne sürülen, sermayenin iyi kullanımı ölçüsü toplumun değil, sadece sermayecinin
yararı ve kârıdır. Faiz oranı sermayenin ancak, diyelim ki, sermayeciye yılda %
İşte size göre faizin sağladığı ve başka herhangi bir yoldan edinmesi mümkün olmayan yararların gerçekleri bunlardır. Şimdi de, size göre başka herhangi bir yolla karşılanamayan faizin ihtiyaçlarını da ele alalım. Şüphesiz borç insan yaşamının ihtiyaçlarından biridir. Borç ve krediler bir insanın bireysel ihtiyaçların da kullanılır, sanayide, ticarette ve tarım gibi alanlarda buna her zaman ihtiyaç duyulur. Ve başta hükümet olmak üzere tüm kamu kuruluşları da buna muhtaçtır. Ancak faiz olmaksızın borç veya kredinin alınmasının imkansız olduğunu söylemek yanlıştır. Aslında, bireylerden topluma kadar kimsenin bir tek lira kredi almamalarını imkansız hale getiren durum, sizin faize yasal bir nitelik ve konum vermenizden dolayı doğmuştur. Bunu haram kılın ve İslâm’ın, öngördüğü ekonomi ile ahlâk düzenini de benimseyin, o zaman göreceksiniz ki, borç ve kredi gerek kişisel ihtiyaçlar gerekse ticari ihtiyaçlar için faizsiz borç almak kolaylaşacaktır, hatta, hibe bile almaya başlarsınız. İslâm bunun pratik örneğini vermiştir Müslüman toplum yüzyıllar boyunca kendi ekonomisini faizsiz olarak ve gayet mükemmel bir biçimde yürütmüştür. Sizin bu uğursuz faizcilik döneminden önce hiçbir zaman Müslüman toplumda, varislerinin herhangi bir yerden faizsiz borç alamadığı fakir bir Müslüman’ın cenazesi kefensiz kalmamış, iş gerekleri yüzünden “karz-ı hasen” (faizsiz borç) elde edilemediği için Müslümanların sanayisi, ticareti ve tarımı iflas etmemiştir. Yahut da, vatandaşların kendi hükümetine faizsiz para vermediği için İslâm devletleri genel refah ve cihad gibi işler için kaynak bulma aczine düşmemiştir. O nedenle, sizin karz-ı hasen veya faizsiz borcun geçersiz ve borç ile kredinin ancak faiz üzerinde bina edilmesinin mümkün olduğuna ilişkin görüşünüz herhangi bir mantıklı reddiyeye muhtaç değildir. Çünkü biz yüzyılların deneyimleriyle bunun yanlış olduğunu ispatlamış durumdayız.
Bugün, çağımızın ekonomik ihtiyaçları için faizsiz kredinin fiilen nasıl mümkün olduğuna ilişkin tartışmaya gelince, bu şu an tartıştığımız bölümün dışında bir konudur. Biz bunu daha sonraki bir bölümde ele alacağız.
Geçen bölümde yaptığımız bahis sadece faizin makul (tutarlı) bir şey olmadığı ve ne adalet ne de ekonominin bir gereği olmadığı ve herhangi bir yararlı yönü olmadığını ispatlamıştır. Ancak faizin haram kılınması sadece bu olumsuz faktörlere dayanmamaktadır. Aksine, bunun asıl nedeni tamamen zararlı olması ve bir çok yönden çok zararlı bir şey olmasıdır.
Biz bu bölümde bu zararlardan birer birer söz edeceğiz ki, makul bir kişi bu pis şeyin haram ve yasak olduğundan zerre kadar şüphe etmesin.
Faizin Ahlâki ve Manevi Zararları
Şimdi konuya ilk önce ahlâk ve maneviyat açısından bakınız. Zirâ, ahlâk ve maneviyat zaten insanlığın özüdür. Ve eğer bir şey bu öze zarar veriyorsa, başka açılardan ne kadar yararı olursa olsun, elbette ki terk edilmelidir. Şimdi eğer siz faizi psikolojik olarak incelerseniz, göreceksiniz ki, para toplama isteğinden başlayarak faizli işlerin her aşamasına kadar bütün zihinsel faaliyet bencillik, cimrilik, dar kalıplılık ve paraya tapma gibi özelliklerin etkisi altında kalır ve insan bu işte ilerledikçe, bu özellikler onun kişiliği ve karakterine sinmiş olur. Bunun aksine, zekât ve sadakalarla ilgili ilk niyetten başlayarak fiilen ortaya çıkıncaya kadar tüm zihinsel faaliyet cömertlik, fedâkarlık, yardımlaşma, geniş kalplilik, âlicenaplık ve hayırseverlik gibi meziyetlerin etkisi altında kalır ve bu şekilde devamlı hareket edildikçe aynı özellikler insanın karakterine sirayet eder, gelişir ve dal budak salar. Şimdi dünyada, herhangi bir insan var mıdır ki, yüreği ilk ahlâki özelliklerin en kötü huylar ve alışkanlıklar ve ikincisinin de en iyi özelliklerin olduğuna tanıklık etsin.
Toplumsal Zararları
Şimdi faizin zararlarını uygarlık ve toplumsal açıdan ele alınız. Azıcık bir düşünce ile herkes bunu kolayca anlayabilir ki, eğer bir toplumda bireyler birbirlerine karşı bencillikle hareket eder, kimse kendi kişisel çıkarı ve yararı dışında hiçbir şey yapmaz, birinin ihtiyacı diğerinin çıkar elde etme fırsatı ve varlıklı sınıfların çıkarı, yoksul sınıfların çıkarlarının tam tersi haline gelirse, o toplum hiçbir zaman dengeli ve istikrarlı olamaz. Bunun parçaları her zaman dağılmaya eğilimli olur. Ve başka nedenler de bu duruma yardımcı olursa, böyle bir toplumun elemanlarının birbiriyle çatışması da zor olmaz. Bunun aksine bir toplumda ilişkiler yardımlaşmaya dayanır, bireyleri birbirine cömertçe davranır, bir kişinin ihtiyacı olduğu zaman başkaları onun yardımına koşar ve zenginler, fakirlere sempati, sevgi, ilgi ve hayırseverlilikle muamele ederse, böyle bir toplumda elbette ki, sevgi iyi niyet, dayanışma ve yardımlaşma gelişecektir. Böyle bir toplumun bireyleri ve parçaları birbirine sımsıkı bağlı olacaktır. Aralarında anlaşmazlık ve çatışma söz konusu olmayacaktır. Bu toplumun toplumdaki iş birliği, yardımlaşma ve hayırseverlik nedeniyle gelişmesi ve büyümesi, diğerinden çok daha hızlı olacaktır.
Bu durum uluslararası ilişkiler içinde geçerlidir. Bir millet başka bir millete karşı sempati ve cömertlikle davranır ve sıkıntıda olduğu sırada yardım elini uzatırsa, o milletin ona sevgi, teşekkür, şükran ve samimiyetle karşılık vermemesi mümkün değildir. Bunun aksine eğer aynı millet, komşusu olan millete bencillik ve dar kalıplılıkla muamele eder ve sıkıntılarından yararlanmaya çalışırsa, belki de para ve pul olarak kâr edebilir, ancak komşusunun kalbinde fırsatçı ve çıkarcı bir millete karşı herhangi bir samimiyet, sevgi ve hayırseverlik kalmayacaktır. Çok olmadı, daha geçen Dünya Savaşında İngiltere, Amerika ile “Bretton Wood Anlaşması” olarak bilinen çok büyük bir borç anlaşması imzaladı. Bu anlaşma uyarınca İngiltere istiyor ki, savaşta müttefiki olan müreffeh dostu kendisine faizsiz kredi versin. Ne var ki, Amerika faizlerden vazgeçmek istemiyordu; İngiltere’de mecbur kaldığı için faiz ödemeye razı oldu. Bu durum zamanın İngiltere’nin önde İngiliz gelen düşünürleri, yazarları ve gazetecilerinin kalemlerinden çıkan yazılarda açıkça görülmektedir. İngiltere tarafından bu anlaşmanın yapılmasında önemli bir rol oynayan tanınmış ekonomist müteveffa Lort Keynes, görevini tamamladıktan sonra yurda dönmüş ve İngiliz lortlar kamarasında yaptığı konuşmada şu ifadeyi kullanmıştı: “Amerikanın bize faizsiz kredi açmaya razı olmamasından duyduğum üzüntüyü ben ömrümce unutmayacağım.” Churchil gibi Amerika hayranı bir politikacı bile bundan yakınmadan kalamadı: “Bize yapılan bu adi muamelenin çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını sanıyorum. Gerçek şu ki, bu aramızdaki ilişkileri çok olumsuz biçimde etkileyecektir.” Zamanın maliye bakanı Dr. Dalton parlamentoya bu anlaşmayı taslağına onay için sunarken şöyle dedi: “Savaştan omuzlarımızda böylesine ağır bir yükle çıkarken şunu düşünmeden edemiyorum ki, ortak hedeflerimiz için çektiğimiz zorluklar ve sıkıntıların karşılığı çok garip bir şekilde bize verilmiştir. Bu tuhaf ödül konusunda sanırım, geleceğin tarihçileri daha sağlıklı bir yorum yapabileceklerdir. Biz faizsiz borç alacağımızı düşünmüştük, ama bize bunun pratik bir politika olmadığı söylendi.”
Bu her zaman ve her durumda meydana gelebilecek faizin doğal etkisi ve zorunlu psikolojik tepkisidir; böyle bir muameleye ister bir millet başkasına ister bir kişi başkasına yapsın. İngiltere halkı bireysel işlerde faizin kötü bir şey olduğunu ne geçmişte kabul etmeye razıydı, ne de şimdi razıdırlar. Siz bir İngiliz ile faizsiz işlemlerle ilgili konuşun, o hemen diyecektir ki, “Efendim, bu pratik bir yöntem değildir.” Ne var ki milletçe ekonomik dar boğazdan geçerken en büyük müttefikleri böyle bir “pratik yöntem”e başvurunca her İngiliz çığlık çığlığa faizin yürekleri parçalayan ve ilişkileri bozan bir şey olduğunu ilân etti.
Ekonomik Zararlar
Şimdi bunun ekonomik yönüne bir bakınız. Faiz, şu veya bu şekilde borç alışverişinin yapıldığı ekonomik yaşamın işleriyle ilgilidir. Borç bir kaç çeşit olabilir:
Bir çeşit borç vardır ki, muhtaç kimseler kendi kişisel ihtiyaçları için alırlar.
Başka türlü borçlar vardır ki, tüccar, esnaf, sanayici, yatırımcı, işadamı ve toprak ağaları kendi kâr getiren işleri için kullanırlar.
Üçüncü tür borçlar vardır ki, hükümetler kendi halkları için alırlar. Bunların da çeşitli türleri vardır: Bunların bazısı kâr güdülmeyen amaçlar için kullanılır: Örneğin, savaş kredileri. Bazıları ise kârlı amaçlar için olur: Örneğin, kanal ve tren ile termal enerji projelerinin sürdürülmesi için.
Dördüncü çeşit krediler, hükümetlerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başka ülkelerden aldığı kredilerdir. Bu krediler piyasada rayiç faiz oranlarına göre alınır.
Şimdi biz bütün bu borç veya kredileri tek tek ele alıp bunlardan faiz alınmasının zararlarını inceleyeceğiz.
İhtiyaç Sahiplerinin Borçları
Dünyada
en çok faiz yiyiciliği halk dilinde tefecilik olarak bilinen alış verişlerde
olur. Bu belâ sadece Hint yarımadasıyla sınırlı değildir; buna her ülkede
rastlamak mümkündür ve evrensel bir âfettir. Bunun nedeni, dünyanın hiçbir yerinde
yoksul ve orta sınıf insanların kendi acil ihtiyaçlarını karşılamak için
kolayca borç alacak ve faizsiz değilse de, en az ticari faiz oranıyla borç
almalarını mümkün kılacak hiçbir düzenleme veya olanak yoktur. Hükümet bunu
kendi görevlerinin dışında sayar. Toplum bu ihtiyaçların farkında değildir. Bankalar
ise ancak milyonlarca ve milyarlarca liralık kâr edebilecek işlere el atar.
Ayrıca, dar gelirli bir kimsenin herhangi bir acil ihtiyacı için bankaya gidip
kredi alması da mümkün değildir. Bu nedenlerle işçi, çiftçi, küçük esnaf, dar
gelirli memur ve sıradan yoksul insanlar her ülkede darda oldukları zaman,
zaten varoşlarda ve yoksul mahallelerde leş kargaları gibi dolaşmakta olan
tefecilerden borç almaya mecbur olurlar. Oysa, bu işte o kadar yüksek faiz
alınıyor ki, eğer bir kişi bir kez bile faizli iş ağına düşerse, bundan bir
daha çıkamaz. Öyle ki, dedenin aldığı borçlar torunlara kadar geçer ve ana
paranın bir kaç katı faiz ödenmesine rağmen asıl borç aynı şekilde insanın
omzunda kalmaya devam eder. Ayrıca, çoğu kez öyle bir durumla karşılaşılıyor
ki, hayret edersiniz. Örneğin, borçlu borcu altında ezilir ve hiçbir iş yapamaz
hale gelmişken, tefeci ondan alacağı faizi ekleyerek, kendi borcunu ve faizini
geri almak amacıyla ona daha büyük bir borcu, daha yüksek faizle verir ve o
zavallı adam eskiden daha borçlu hale gelir. İngiltere’de bu pis işin en düşük
faizi %
Bu öylesine büyük bir beladır ki, her ülkenin yoksul ve orta sınıfının büyük bir çoğunluğu buna yakalanmıştır. Bu nedenle, dar gelirli işçi ve memurlarının gelirlerinin önemli bir bölümü tefeciye gider. Gece gündüz yorulup dinlenmeden çalışıp elde ettikleri azıcık ücret ve maaşlarından faiz vermelerinden sonra iki öğün yemek yemeleri için bile para ödeyemez hale gelirler. Bu, onları sadece suça sevk etmek, ahlâklarını bozmak, hayat seviyelerini düşürmek ve evlatlarının eğitim ve öğrenim düzeyini düşürmekle kalmaz, onların kafalarını daima meşgul ettiği için, onları stresli hale getirir ve çalışma yeteneklerini azaltır ve emeklerinin meyvesinin başkaları tarafından yendiğini görünce çalışma şevkini de kaybederler, işleriyle gittikçe daha az ilgilenirler. Onun için, faizci işlerin bu bölümü sadece bir haksızlık ve zulüm değildir, aynı zamanda ulusal ekonomiye de büyük zarar veren bir şeydir. Şimdi bu haksızlığa bakınız ki, bir milletin asıl üretken elemanları ve emekleriyle ulusal servete servet katan ve ulusun refahına katkıda bulunan kimselerin üzerine aynı ulus sülükler salmıştır ve bu sülükler, onların kanlarını içe içe zayıf düşürmektedir. Siz hesaplar yaparsınız, sıtmadan şu kadar yüz bin saatlik iş kaybı olur ve bunda ülkenin üretimi şu kadar düşer diye. Bu yüzden sivri sineklere saldırır ve onları yok etmeğe çalışırsınız. Ne var ki, sizin faizci tefecilerinizin yüz binlerce çalışanınızı ne kadar strese soktuklarını, ne kadar bıktırdıklarını, ne kadar umutlarını kırdıklarını çalışma zevklerini ve şevklerini azalttıklarını ve bunun ne kadar iş kaybına ve mali zarara yol açtığını görmüyorsunuz. Yaptığınız ters işlemde cabası. Siz tefecileri yok edeceğinize borçlularını yakalarsınız ve o tefecilerin bile emmedikleri kanlarını sizin mahkemeleriniz emerek tefecilere teslim eder.
Bunun
ikinci ekonomik zararı şudur: Bu şekilde, faizci tefeci yoksul sınıfın geriye
kalan alım gücünü bile kapıverir. Yüz binlerce insanın işsizliği ve milyonlarca
insanın yetersiz geliri zaten ticaret ve sanayinin gelişmesini engelliyordu.
Sanki bu yetmiyormuş gibi, şimdi de siz gelirleri iyi olanlara, kazandıklarını
harcamayıp biriktirme yolunu göstermişsiniz. Bundan gerek ticaret gerekse
sanayi darbe yedi. Şimdi de milyonlarca insan maaş ve ücretler şeklinde kazandıkları
az çok alım gücünü kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanamıyor; aksine
önemli bir bölümünü tefeci gasp ediyor ve bu parayı eşya, mal veya hizmet alımı
için harcamayıp, topluma daha çok faizli borç yüklemek amacıyla kullanıyor.
Biraz hesap ediniz. Diyelim ki, dünyada elli milyon insan tefecilerin
pençesinde bulunuyor ve ortalama ayda
İş Kredileri
Şimdi gelin, ticaret, sanayi ve diğer işler için alınan borç veya kredilere uygulanan faizi haklı göstermeye çalışmanın ekonomik zararlarına bir göz atalım. Sanayi, ticaret, tarım ve diğer ekonomik alanların iyiliği, bu işlerin yürütülmesinde yer alan tüm insanların çıkar, amaç ve ilgilerinin kendi işlerinin gelişmesine bağlı olmasında yatar. Bunun zararı, herkesin zararı olmalı ki, herkes bunu önlemeye çalışmalı. Bunun yararı, herkesin yararı olmalı ki, artırılması için herkes canla başla çalışsın. Böylece, ekonomik çıkarın gereği, işe beyinsel yahut bedensel eleman olarak değil, sadece sermaye sağlayan bir taraf olarak katılanların katılımının da aynı şekilde olmasıyla ki, işin iyi veya kötü gitmesiyle yakından ilgili olup bunu geliştirmeye ve zarardan kurtarmaya mümkün olduğu kadar çalışsınlar. Ne var ki, yasanın faizi serbest bırakmasıyla sermaye sahiplerine kendi sermayelerini bir işe bir ortak veya hisse sahibi olarak yatırmak yerine ihtiyaç duyanlara borç ve kredi verip belli bir miktarda faiz alma yolu açılıverdi. Böylece, toplumun ekonomik faaliyetine öylesine doğal olmayan bir etken karıştı ki, sermayeci tüm üretim eleman ve etkenlerinin tam aksine, bu faaliyetin iyiliği veya kötülüğü ile hiç ilgilenmez. Bu işlem zarara yol açıyorsa, herkes için bir tehlike vardır, ama sermayeci için kâr güvencesi vardır. Dolayısıyla herkes zararı durdurmaya veya önlemeye çalışırken sermayeci tam bir iflas bayrağı çekilinceye kadar hiçbir endişe duymayacaktır. Bir zarar halinde işi kurtarmaya koşmayacaktır, aksine kendi malî çıkarını korumak amacıyla sağlamış olduğu krediyi geri almaya çalışacaktır. Aynı şekilde ekonomik üretim işleminin geliştirmesiyle de doğrudan doğruya ilgilenmeyecektir. Çünkü, kârı nasıl olsa garanti altındadır. Hal böyle iken, işin başarılı ve kârlı olması için enerjisini ve zamanını niçin harcasın? Kısaca, toplumun zararı ve kârına tamamen ilgisiz olan bu garip ekonomik eleman yalnız kendi sermayesini “kira”ya vermeye ve kaygısızca kendi “kirası”nı almaya devam eder.
Bu yanlış yöntem, sermaye ve iş arasında dostluk, sempati ve işbirliği ilişkilerinin yerine çok kötü çıkarcı bağlar kurmuştur. Para toplama ve ekonomik üretim işlerine para yatırma durumunda olanlar ellerindeki sermaye ile ne kendileri herhangi bir iş yapabiliyor ne de yatırım yapanlarla ortak olabiliyor, aksine amaçları, paralarının belli bir kâr garantisiyle borç olarak işe yatırılmış olmasını görmek ve belirlenen kârın oranını da mümkün olduğu kadar yüksek tutmak oluyor. Bunun sayısız zararlarından bazısı şunlardır:
Sermayenin önemli bir bölümü ve çoğu zaman büyük bölümü sadece faiz oranının artması beklentisi nedeniyle boş olarak durur ve yararlı bir işe yatırılmaz; oysa, bunun için dünyada çeşitli kullanma yolları bulunur. Bir yandan işsizlerin ordusu iş aramaya çalışır ve bir yandan zarurî eşya ve mallara olan talep de artar. Ne var ki, bütün bunlara rağmen ne kaynaklar kullanılır, ne insanlar iş bulur ve ne de piyasalarda gerçek talebe göre mallar tüketilir. Bunun tek nedeni, sermayecinin beklediği kârı elde edememesi ve dolayısıyla gereken işler için para yatırmamasıdır.
Daha çok faiz alma hırsı öyle bir şeydir ki, sermaye sınıfı bundan dolayı işe paranın akışını, işin gerçek ihtiyaç ve talebine göre değil, kendi çıkarına göre durdurur veya başlatır. Bu zararı şöyle bir örnekle anlatabiliriz: Diyelim ki, bir kanal sahibi, suyu tarlalar ile bahçelerin ihtiyaç ve taleplerine göre vermez, aksine suyu açmak ve kapamak için şöyle bir yöntem uygular: Suya pek gerek yokken, bolca suyu çok düşük fiyatla verir ve suya olan talep artar artmaz fiyatını da arttırır. Sonra, öyle bir noktaya gelinir ki, ondan su alıp tarlalara ve bahçelere vermek kârlı bir iş olmaktan tamamen çıkar.
Faiz ve faiz oranından dolayıdır ki, ticaret ve sanayi düzeni dengeli bir şekilde işlemek yerine öyle bir ticaret çarkının içine girer ki, ekonomik durgunluk ve gerileme baş gösterir. Biz bu hususu daha önce anlattığımız için burada ayrıntılara girmiyoruz.
Yine bunun yüzünden sermaye piyasanın faiz oranına göre az kârlı olan fakat malî açıdan fazla faydalı olmayan, ancak genel kamu yararına olan işlere yönelmez. Tam aksine, sermaye gereksiz ama daha kârlı işlere akar ve o tarafta da ilgili kimseler, faiz oranını mümkün olduğu kadar yüksek tutmak ve kâr etmek için her türlü caiz ve caiz olmayan yollara baş vurmaya mecbur kalır. Biz bu zarardan da yukarıda söz ettiğimiz için onları burada tekrarlamaya gerek görmüyoruz.
Sermaye sahipleri sermaye vermek için uzun zaman bekler ve karşılarındakileri oyalar. Çünkü bir yandan kumarımsı işlere yatırmak amacıyla ellerinde yeterince para bulundurmak ister, diğer yandan da gelecekte faiz oranı yükseldiğinde daha düşük faizle daha çok sermayeyi bağlama durumuna düşmemeye de azami gayret gösterirler. Bunun neticesinde, sanayi ve yatırımcılar da tüm işlerinde dar görüşlük ve çekingenlikle hareket etmeye mecbur olur ve kalıcı bir iyilik için çalışmak yerine sadece işlerinin yürümesiyle yetinirler. Örneğin, çok kısa vadeli sermayeyi alıp kendi sanayilerini geliştirme ve modern makine ve cihazlar almak amacıyla büyük rakamlar harcamaktan kaçınırlar. Eski makine ve tezgahlarını hababam zihniyetiyle çalıştırıp piyasaya kötü mallar sevk etmeye mecbur olurlar. Çünkü amaçları, aldıkları kredi ve faizini geri vermenin yanı sıra biraz da kendilerine kâr sağlamak olur. Böylece, bu kısa vadeli krediler nedeniyle piyasada mallara olan talebin azaldığını gören fabrikatör o malın üretimini azaltır ve kısa süre için bile üretimini eski düzeyde tutmaya cesaret edemez, zira piyasada söz konusu malın fiyatının düşmesi sonucu iflasın eşiğine gelmekten korkar.
Ayrıca,
büyük sanayi ve ticari projeler için verilen uzun vadeli kredilerden de alınan
özel faiz miktarı da büyük zararlara yol açar. Bu tür borç veya krediler
genellikle
Hükümetlerin İç Borçları
Şimdi geliniz, hükümetlerin aldığı iç borçlara bir göz atalım. Yani kendi ihtiyaç ve çıkarları için halktan aldıkları borçlara bir göz atalım. Bu borçların bir bölümü kâr güdülmeyen işler için alınır, diğerleri ise kâr getiren işlere yatırılır.
İlk tür borçlardan alınan faiz tıpkı ihtiyaç sahiplerinin aldıkları borçtan alınan faiz gibidir. Hatta, ondan da beterdir. Şöyle ki, bir toplumun doğurduğu, yetiştirdiği, para kazanacak hale getirdiği, tehlikelerden koruduğu, zarara uğramasına engel olduğu ve toplumun sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik düzeninin sağladığı hizmetlerle kendi mesleğini rahatça icra etme ve işini huzur içinde yürütme imkanı verdiği bir kişi, herhangi bir kârın söz konusu olmadığı toplumun ihtiyaç duyduğu sırada ve o ihtiyaçların karşılanması halinde herkes gibi onun da yararlanacağı bir zamanda kendisine borç vermeye yanaşmıyor ve efendisi olan topluma diyor ki, sen bu paradan ister kâr et ister etme, ben vereceğim borç için yılda şu kadar faiz; kesinlikle alacağım.
Bu
durum, bir milletin savaşla karşı karşıya geldiği ve diğer vatandaşlar gibi
sermayecinin canı, malı ve namusunun tehlikeye girdiği sırada daha vahim bir
biçim alır. Böyle bir durumda ulusal hazineden yapılan harcamalar, herhangi bir
kârlı işe gitmez, aksine ateşe atılır. Burada maddî çıkar veya kârın sözü bile
olmaz. Bu öyle bir iş için harcanır ki, başarısına ve başarısızlığına tüm
ulusla birlikte sermayecinin de ölümü kalımı bağlıdır. Bu iş için o milletin
her ferdi canını, zamanını ve emeğini harcamakta olup hiç kimse, ulusal
savunmadaki payım için ben yılda ne kâr alacağım diye sormaz. Ne var ki, tüm
ulustan sadece bir sermayeci kendi malını vermeden önce şu şartları ileri
sürer: Her
Diğer çeşit borçlara gelince, bunların sıradan insanlar ve kuruluşların resmi ve özel işler için aldıkları borçlardan hiçbir farkı yoktur. Onun için, yukarıda ticari borç ve kredilerin faizlerine yapılan itirazlar da bunlar için aynen geçerlidir. Hükümetler genellikle, kâr getiren projeler için uzun vadeli borç alırlar. Ancak hiçbir hükümet belli bir orandaki faizle borç alırken yurt içindeki şartlar ve uluslararası olayların hangi yönde gelişeceğini tahmin edemez ve faizli borçla yaptığı projelerin gelecekte nasıl bir şekil alacağını da bilemez. Hükümetlerin tahminleri genellikle yanlış çıkar ve ilgili proje çok kâr getirmesi şöyle dursun, faiz oranı kadar bile kâr edemez. Bunlar, hükümetlerin malî sıkıntılara girdiği büyük nedenlerden bazısıdır. Hükümetlerin daha kârlı projeler için yeni yeni yatırım yapmaları şöyle dursun, eski borçlarını ve faizlerini ödemeleri zaten sorun olur.
Ayrıca, burada da, daha önce işaret ettiğimiz durum ortaya çıkar. Yani, piyasadaki rayiç faiz oranı öyle bir sınırlama getiriyor ki, bir iş halk için ne kadar gerekli ve yararlı olursa olsun, onun altında olması halinde ona hiçbir yatırım yapılmaz. Yeni yerleşim alanlarının kurulması, çorak toprakların tarıma kazandırılması, susuz yerlerin sulanması, kırsal alanlarda yol, elektrik ve sağlık hizmetlerinin sağlanması ve dar gelirli devlet memurları için modern ve sağlıklı konutların yapılması ve benzeri işler için, kendi başına ne kadar gerekli olursa olsun ve onların olmayışıyla vatan ve millet ne kadar zarar ederse etsin, hiç bir hükümet, rayiç faize eşit veya ondan daha yüksek olmayan bir kâr tahmini yoksa söz konusu işler için yatırımda bulunmaz ve para harcamaz.
Ayrıca,
bu gibi işlere faizli kredi alınıp yapılan yatırımlarla ilgili gerçek durum,
hükümetin bu faiz yükünü sıradan vatandaşlara yıkma biçiminde oluyor. Vergiler
yoluyla herkesin cebinden dolaylı veya dolaysız şekilde faiz alınıyor ve her
yıl yüz binlerce dolarlık meblağlar toplanıp sermayecilere uzun süre ulaştırılıyor.
Örneğin, diyelim ki bugün
Bu işlem toplumsal ekonomide servetin akışını yoksullardan varlıklılara çevirir. Oysa, toplumun refahı bunun varlıklılardan yoksullara akışını gerektirmektedir. Bu ayıp ve kötülük sadece hükümetlerin kâr getiren borçlar üzerine ödedikleri faizde değildir; aksine, tüm işadamlarının faizli işlerindedir. Gayet tabiidir ki, bir tüccar, sanayici veya toprak ağası, sermayeciye ödenen faizi kendi cebinden ödemiyor. Bunların hepsi bunun faturasını fakir halktan çıkarıyor, yani mallarına ve ürünlerine zam yaparak. Fakir halk da ellerindeki ve avuçlarındaki her şeyi milyarderlerin ve trilyonerlerin ceplerine akıtıyor. Bu ters düzende en çok “yardıma muhtaç” ise ülkenin en büyük sermayedarıdır, tefecisidir ve bu yardım görevi en çok da, gecesini gündüzüne katarak ve alın teriyle ekmeğini kazanarak üç kuruş ücret alan ve ülkenin en “acınacak?” trilyonerinin “payı”nı vermeden yarı aç çocuklarına bir lokma vermesi haram olan vatandaştır!
Hükümetlerin Dış Borçları
Son
kalem, hükümetlerin yurtdışından tefecilerden ve sözde malî yardım
kuruluşlarından aldıkları borç veya kredilerdir. Bu tür borçlar genellikle
büyük miktarda olup ve hep milyarlar, trilyonlar ve katrilyonlar olarak hesap
edilir. Hükümetler genellikle bu tür kredileri olağanüstü durumlarda, büyük
sıkıntılarda ve krizlerde oldukları dönemlerde alırlar. Özellikle ulusal
kaynakların ihtiyaçları karşılayamadığı dönemlerde alırlar. Bazen, büyük
miktarda para alıp kalkınma projelerine yatırarak daha çok kâr edecekleri
düşüncesiyle de alırlar. Bu tür borçların faiz oranı %
Bu tür faizli krediler ve borçlar yukarıda belirttiğimiz tüm sakıncaları taşırlar. Nasıl ki, kişisel ihtiyaçlar için alınan borçlar, iş ve ticaret borçları ve hükümetin iç borçlarından pek çok zararlar meydana gelir, bu uluslararası borçlar da çeşitli zararlara yol açar. Dolayısıyla, biz burada bu zararlar ve sakıncalardan tekrar bahsedecek değiliz. Ancak borcun bu türü, bütün bu zararların yanı sıra başka bir kötülük de taşır ki, hepsinden korkunçtur. O da şudur: Bu borçlar nedeniyle bütün bir milletin malî durumu kötüleşir ve iflasa sürüklenir ve bu durum uluslararası ekonomiyi de olumsuz yönde etkiler. Ayrıca bunlar yüzünden, milletler arasında kin, nefret ve düşmanlığın tohumları atılır ve yine bunlar nedeniyle, kriz içindeki milletlerin genç kuşakları umutsuzluğa kapılıp aşırı siyasi, kültürel ve ekonomik ideoloji ve felsefelere dört elle sarılırlar ve kendi ulusal sıkıntılarının çözümünü kanlı bir devrim veya korkunç bir savaşta aramaya başlarlar.
Gayet
tabiidir ki, malî kaynakları kendi zorlukları ve ihtiyaçları zaten
karşılayamaz halde olan bir millet her yıl
İşte bu noktada faizin tüm şer ve fitne yaratma gücü doruğa çıkar. Şimdi aklı başında olan bir kimse faizin tamamıyla yasaklanması gereken bir kötülük ve rezalet olduğunu kabul etmekte tereddüt edebilir mi? Bunun bu zararlı ve kötü sonuçlarını gördükten sonra biri Hz. Muhammed صلي عليه الله وسلم bu buyruğunun doğruluğundan şüphe edebilir mi?
“Faiz öyle büyük bir günahtır ki, bunu
[1] Sovyetler Birliğinin yeni miras kanunda evlâtlar, karı, koca,
anne-baba, kardeşler ve evlatlıklar varis olarak kabul edilmiştir. Ayrıca şu
kural da getirilmiştir ki, bir kişi arkasında bıraktığı mal ve mülkünü kendi
yakın ve muhtaç akrabalarına veya kamu kuruluşlarına dağıtılması için vasiyette
bulunabilir, ancak bu hususta akrabalarının hakkı daha üstündür. Sonra, yetişmemiş
evlât veya yoksul varisleri miras hakkından mahrum bırakacak vasiyetler de yasaklanmıştır.
Buna bakıp komünist “ilericeler”in,
[2] Burada bir kişi şöyle bir soru yöneltebilir: Öyleyse, siz toprak vergisini nasıl caiz sayarsınız, çünkü o da faiz gibi bir şeydir? Ancak bu itiraz aslında topraktan hektar başına alınan nakit verginin peşinen belirlenmesiyle ilgili olabilir. Ben bunu caiz saymıyorum ve ben de bunun bir tür faiz olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla, bu itirazın cevabını vermek bana düşmez. Benim görüşüm şudur: Toprak sahibi ve çiftçi arasında bir ortaklık anlaşması yapılabilir; yani tarladan alınacak ürün belli bir oranda ikisi tarafından paylaşılabilir. Böyle bir işlem, ticarî ortaklığa yakındır ve ben bunu caiz kabul ediyorum. Toprak veya tarladan alınan kiraya gelince, ben bu konuyu “Toprak ve mülkiyet sorunu” adlı kitapçığımda ayrıntılı olarak anlatmış bulunuyorum. Bu kitapçıkta hangi tarla kirasının caiz olduğunu anlattığım için buna bu gibi itirazlar yapılamaz.
[3] Burada şu hususa dikkat edelim ki,
[4] Burada şu gerçeği hatırlatmakta fayda vardır
ki, İngiliz vatandaşları kendi sermayecilerine, bundan
İslami Okul Okulların En Önemlisi