MODERN BANKACILIK - Faiz - 7. Sayfa
MODERN BANKACILIK
Faizin kötülükleri ve sakıncaları bununla bitmiyor. Faizin özünde olan kötülükler çağımızda modern bankacılık şekline bürünen tefecilik ve kapitalist işlemlerinin eski yöntemleriyle birkaç kat artmıştır. Bu sistem, eski sarraf ve tefecilerin koltuğuna çağımızın bankacı ve bankerlerini oturtmuştur ki, onların eline geçen faiz silahı her zamankinden daha öldürücü ve yıkıcı hale gelmiştir.
İlk Tarihi
Bu yeni tefecilik sisteminin ruhunu anlamanız için ilk tarihinin gözlerinizin önünde olması gerekmektedir.
Batılı ülkelerde bunun başlangıcı şöyle olmuştur: Önceleri, kağıt paralarının geçerli olmadığı dönemlerde insanlar kendi servetlerini altın olarak biriktirir ve bunları evlerinde saklamak yerine koruma amacıyla kuyumculara yatırırlardı. Kuyumcu her emanet verene, emaneti kadar altının makbuzunu verirdi. Bu makbuzda, filanca kuyumcuda filanca altın yatıranın şu kadar altını bulunduğu yazılı olurdu. Bu makbuzlar zamanla alışveriş, borçların ödenmesi ve hesapların kapatılması için kullanılmaya başlandı. İnsanlar için bono veya tahvil şeklindeki bu altın makbuzlarını, fiilen altın alışverişi yerine vermeleri daha kolaydı; yani çoğu kişi kuyumcuya gidip altını alıp işlem yapmaktan kaçınıyordu. Bir kişinin bu makbuzu başkasına vermesi, ona altın vermesi gibi bir şeydi. Sonuç itibarıyla, tüm alışveriş ve ticari işlemler için bu makbuzlar, altının yerini aldı ve çok az kişi, bir kuyumcuya makbuz karşılığında yatırmış olduğu altını alma zahmetine girdi. Böyle bir işlem, bir kişinin gerçekten altına ihtiyaç duyduğu zaman yapılıyordu; aksi takdirde, altınla yapılan tüm işlemlerde mübadele vasıtası olarak bu kolay taşınır ve hafif kağıt parçalarıyla oluyordu, çünkü bunlar kimde bulunuyorsa, onun o kadar altına sahip olduğu anlamına geliyordu.
Artık deneyimlerle
kuyumcular gördüler ki, kendilerine yatırılmış olan altınların %
Onların bu kurnazlığı ve
aldatmacası bununla son bulmadı. Bizzat altın kiraya vermek yerine, değerine
karşılık kağıt makbuzlarını dolaşıma koydular. Zira, verdikleri makbuzlar, bir
para değişim aracı olarak altının yaptığı işleri pekalâ yapabiliyordu. Ve
tecrübelerinden dolayı, emanet verilen altının genellikle yalnız onda birinin
geri istendiğini bildikleri için geriye kalan
Gayet tabi ki, bu büyük
bir sahtekarlık ve aldatmacaydı. Bu aldatma ve dolandırıcılıkla kuyumcular ve
sarraflar %
İkinci Aşama
İşte sermayenin aslı buydu ki, buna dayanarak eski çağların kuyumcu ve sarrafları ile çağımızın tefecileri ve bankacıları para dünyasının hakimleri oldu. Bundan sonra bir adım daha attılar ki, bu eskisinden de daha fitneliydi.
Modern tefeciliğin bu sahte sermaye ile güç kazandığı dönemde batı Avrupa’da bir yandan sanayi, ve ticaret bir sel şiddetiyle yükselip tüm dünyayı içine almak istiyordu ve diğer yandan, kültür ve medeniyetin yeni binası inşa ediliyordu ki, bu üniversitelerden belediyelere kadar hayatın tüm alanlarında onarıma gidilmesini istiyordu. Böyle bir durumda her türlü ekonomik ve kültürel etkinlikler için sermayeye ihtiyaç vardı. Yeni sanayi dalları ve ticaretin başlaması için sermayeye gerek vardı. Daha önceden sürmekte olan iş ve ticaret, gelişmeleri günden güne artan sermaye ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. Kültür ve medeniyetin gelişmesiyle ilgili çeşitli bireysel ve toplumsal öneriler başlangıçları ve gelişmeleri için aynı şeye muhtaçtır. Bütün bu işler için işçiler ve diğer elemanların kendi bireysel sermayeleri elbette ki, yetersizdi. Artık ister istemez, kültür ve medeniyetin gelişmesi için gereken yeni kan ancak iki kaynaktan alabilirdi:
Dünün kuyumcusu ve bugünün tefecilerinde olan sermaye.
Orta ve yüksek sınıfın gelirlerinden biriktirmiş oldukları sermaye bunlardan ilk tür sermayeyi oluşturuyordu. Daha önceden faiz yemeye alışık olan tefecilerin elindeki sermaye buydu; dolayısıyla, bunun bir kuruşunu bile hissedarlık ilkesine dayalı olarak yatırma imkanı yoktu. Bu şekilde ne kadar para sanayiciler, tüccarlar ve diğer ekonomik ve kültürel işçi ve elemana ulaştıysa, borç olarak ulaştı. Şu şartla ki, ister kâr ister zarar etsin, veya kârları az veya fazla olsun, sermayeciye ve tefeciye belli bir kâr vereceklerdi.
Bundan sonra ancak ikinci kaynak kalıyordu ki, bundan ekonomi, ticaret, inşaat ve kalkınma alanlarındaki faaliyetlere sermaye iyi ve sağlıklı bir biçimde akabilirdi. Ne var ki, tefeciler öyle bir oyun oynadılar ki, bu kaynak da kendilerine geçti ve bunun için kültür ve ekonomiyle ilgili işlere giden tüm sermaye kapılarını, faizli borç kapısı hariç kapattılar. Oyunları şuydu: Cazip faiz önerileriyle insanların, kendi ihtiyaçlarını karşılamalarının dışında biriktirdiklerini veya kendi ihtiyaçlarını kısarak yaptıkları tasarruflarını kendilerine çekmeye başladılar. Daha önce yukarıda gördüğünüz gibi, bu kuyumcu ve tefeciler zaten sıkı temas içinde idi ve kendilerine yatırılan altın ve diğer mallar zaten yanlarında emanet olarak duruyordu. Şimdi de, bunların kendi sermayelerini işlere yatırdıklarını ve biriktirmiş oldukları paraların kendilerine gitmek yerine şirketlerin hisselerinin alımı için kullanıldığını görünce: “Sizler niye bu zahmetlere katlanıyorsunuz? Böylece, siz kendiniz şirketin işleriyle şahsen meşgul olmak zorunda kalacaksınız; kendi defterinizi kendiniz tutacaksınız ve her şeyden önce, zarar etme riskini taşıyacaksınız ve kârdaki iniş çıkışlar da gelirinizi etkileyecektir. Bunun yerine siz paralarınızı bize yatırın. Biz onları hem ücretsiz muhafaza edeceğiz, hem hesabını kitabını da yapacağız ve sizden herhangi bir şey almak yerine size faiz ödeyeceğiz” demeye başladılar.
Bu oyun nedeniyle, biriktirilen paraların %
Bu yöntemle toplumun kesinkes ikiye bölünmesi tamamlandı. Ekonomi ve medeniyetin tarlalarında çalışan ve emekleri, çabaları ve yeteneklerine tüm kültürel ve ekonomik üretimin dayandığı bir kitle bir tarafa ayrıldı. Ve küçük bir topluluk ki, bütün bu tarlaların sulanması kendisine dayanıyordu, başka tarafa ayrıldı. Sulayanlar, tarlalarda çalışanlarla ortaklık ve adil bir işbirliğini reddetti ve tüm suları, toplumsal çıkar için değil, sadece kendi çıkarları ve kendi malî çıkarlarına göre kullanma politikasını benimsedi.
Bu yöntem de, tüm dünyaya yayılacak olan Batının bu yeni uygarlığının salt bir maddeci uygarlık olmasını ve her şeyin değeri ve konumunun belirlenmesinde temel ölçü olarak faiz oranının belirlenmesini bir kural olarak ortaya koydu. Çünkü, tüm medeniyet tarlasının dayanağı sermaye denen hayat suyudur ve bu hayat suyunun her damlasının malî değeri faiz oranına göre belirlenmektedir. Onun için, eğer tüm medeniyet tarlasına herhangi bir tohum atılacak ve herhangi bir ürün değere layık olacaksa, ancak dolaylı veya dolaysız bir biçimde en az, burjuva uygarlığının en büyük lideri olan tefecinin faiz olarak belirlediği oran kadar malî yarar sağlamalıdır.
Bu yöntem, kalem ve kılıcın hakimiyetine son verdi ve onların yerine hesap defterlerinin egemenliğini kurdu. Yoksul çiftçiler ve işçilerden başlayarak en büyük sanayi ve ticaret kuruluşlarına ve en büyük devlet ve saltanatlara kadar her biri görülmez bir boyunduruğun altına girdi ve bu boyunduruğun ipi tefecinin eline geçti.
Üçüncü Aşama
Bundan sonra bu topluluk veya zümre üçüncü adımını attı ve kendi işlerini modern para düzeni dediğimiz biçime soktu. Bunlar daha önce bireysel olarak çalışıyordu. Gerçi bazı tefecilerin işleri genişleyerek dev kuruluşlar haline gelmiş ve şubeleri dünyanın uzak yerlerinde bile açılmıştı. Ancak bunlar değişik odalar veya kuruluşlardı ve kendi adlarına çalışıyordu. Sonra düşündüler, taşındılar ve çeşitli iş alanları için nasıl ortak sermayeli şirketler kuruluyorsa, para işlerini yapan şirketlerin kurulması ve büyük çapta teşkilatlanmaları gerektiğine karar verdiler. Böylece, bugün tüm dünyanın malî işlerine hakim olan bankalar ortaya çıktı.
Bu modern para düzeninin
yapısını kısaca şöyle açıklayabiliriz: Bazı sermaye sahipleri bir araya gelip
bir tefeci kuruluşu meydana getiriyor ve bu kuruluşa banka deniliyor. Bu kuruluşta
iki tür sermaye kullanılır. Birincisi, işi kuran hisse sahiplerinin sermayesi.
İkincisi, küçük tasarruf sahipleri, emanet verenler ve mudilerin sermayesi ki,
bu bankanın işi ve adı büyüdükçe artar ve bunun sayesinde bankanın etkisi ve
gücü de artar. Bir bankanın başarısının asıl ölçüsü, kendi ana sermayesi (yani
hisse sahiplerinin sermayesi)nin mümkün olduğu kadar az olması ve
tasarrufçular ile hesap açtıranların paralarının çok olmasıdır. Örneğin,
Pencap Ulusal Bankasını ele alalım. Bu, Hindistan ve Pakistan’ın iki bağımsız
devlet olarak kurulmasından önce en büyük bankalardan biriydi. Bankanın kendi
sermayesi yalnız
Ancak, ilginçtir, banka
bütün işlerini, toplam sermayesinin belki de %
Banka birçok küçük büyük işler yapar. Bunların bazısı elbette ki, yararlı, gerekli ve geçerlidir. Ancak asıl işi parayı faizle vermektir. Bankanın niteliği ne olursa olsun, ister ticarî, ister sınaî veya ziraî olsun, bizzat ticaret, sanayi veya ziraatla ilgilenmez, aksine tüccarlara ve iş adamlarına para verip faiz alır. Kârının asıl ve en büyük kaynağı, para yatıranlar veya tasarruf sahiplerinden düşük faizli sermaye toplayıp işadamlarına yüksek faizli kredi vermesidir.[1] Bu şekilde elde edilen gelir, hisse sahipleri arasında diğer ticari kuruluşların kâr ve temettü dağıtımı gibi eşit bir şekilde dağıtılır.
Sonuçlar
Tefeciliğin bu şekilde örgütlenmesinin sonucu olarak eski çağların bireysel ve dağınık tefecilerine kıyasla bugünkü düzenli ve örgütlü tefeci ve sermayecilerin onuru, etkileri ve kendilerine olan güveni arttı ve neredeyse tüm ülkelerin servetleri bunların eline geçti. Artık bankalarda trilyonluk sermayeler toplanıyor ve bunların tasarrufu birkaç nüfuzlu tefecinin elinde bulunuyor ve onlar bu şekilde, sadece kendi ülkelerinin değil, tüm dünyanın ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamına tam bir bencillikle egemen oluyorlar.
Güçlerini şu örnekle
tahmin edebilirsiniz: Hindistan’ın ikiye bölünmesinden önce bu ülkenin
Tefecilerin düzeninin
henüz emekleme devresinde olduğu ve bankalara yatırılan emanet ülke nüfusuna
dağıtıldığında kişi başına
İşte bu “kira”nın helâl ve temiz olduğu bize inandırılmak isteniyor!
[1] Burada bankaların faaliyetleri ve yöntemleri hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor ki, insanlar işlemlerini iyice anlasınlar:
Bankalara yatırılan emanetler veya açılan hesaplar genellikle iki türlü olur: Birincisi “sabit” veya vadeli, ikincisi “cari”. İlk tür hesap en az üç ay veya daha uzun bir süre için açılır. İkincisinde ise her zaman girdi-çıktı olabiliyor. Bankaların genel bir kuralı vardır: vade ne kadar uzun olursa, faiz oranı o kadar yüksek, ne kadar kısa olursa, faiz de o kadar düşük olur. Bazı bankalar cari hesaplar için hiç faiz vermez veya çok az bir şey verir. Bazı durumlarda ise cari hesap eğer çok işliyor ve sık sık para yatırılıp çıkarılıyorsa, onlardan banka bazı taleplerde bulunur ve der ki, bu hesabı açık tutmamız için bize şu kadar ücret ödeyeceksiniz veya belli bir miktar para hesapta bulunsun ki, faiziyle o hesabın masrafları çıksın.
Banka kendi sermayesinin bir bölümünü (yaklaşık %
Bundan sonra, büyük bir kalem işadamlarına, yatırımcılara,
varlıklı kimselere ve toplumsal kuruluşlara verilen borçlara ayrılır. Bu, bir
bankanın en büyük gelir kaynağıdır. Bundan en yüksek faiz alınır ve her banka,
sermayesinin en büyük bölümünü bu kalemde harcama arzusunda olur. Bankalar genellikle
bu kalemde sermayelerinin %
Bu ayrıntılar gösteriyor ki, bankalar emanet verenlerden
aldıkları ve bizzat yatırdıkları sermayeyi harcadıkları ne kadar kalem varsa,
hepsi toplumun omzuna yükletilen faiz getirici borç veya kredilerdir. Ve daha
sonra emanet verenlere “kâr” adı altında verilen şey de, toplumdan bu
borçlar üzerinden alınan faizin bir bölümü oluyor. Şüphesiz, banka bazı cazip
hizmetler de veriyor ve gelir kaynakları arasında bunların ücreti veya
komisyonu da yer alıyor. Ne var ki, bankanın bu yoldan elde ettiği gelir onun
tüm gelirinin ancak %
İslami Okul Okulların En Önemlisi